Azad, nevi şahsına münhasır(1), başlangıç olarak bir bakıma dar kafalı, hatta yapısı itibariyle (bana göre) kafatasçı bir yapıya sahip diyebileceğim Ermeni kökenli bir kızdı. Öyle ki; Ermeni olduğunu kimseleri dikkate almadan, uluorta, çekinmeksizin, hatta iftiharla söyleyen biriydi.
Zaten bir önceki okulundan da sene sonuna yaklaştığımız bugünlerde kovulmuştu. Evet, sürgün ya da nakil değil, düpedüz kovulmaydı yaşadığı işlem.
Güzel ötesi güzel, esmer ötesinde, karaşın(2) bir kızdı Azad, benim görüşüme göre. Bu güzellik ırkının, neslinin kendisine bir aktarımı idi. Kocaman, siyah, iri gözler, saçlar, kaşlar, kirpikler, hatta şakaklarına taşmış simsiyah favoriler, belki söylenmesi yanlış olabilir fark edilebilir bıyıkları, çenesindeki sakallar bile siyah olarak belirgindi (sanki).
Burnu haşmetli(2) ve dudakları ipince idi, belki alt dudağı bir-iki milim fazla olabilirdi, iyi bir gözlemci olduğumun belirtisi olarak.
Ve derin çizgilerle belli, elmacık kemikleri hafifçe çıkık, belki özel bir tasarım olarak bedeni uzundan öte, ancak upuzundan biraz kısa boyluydu!
Bu tariften sonra yaklaşık özelliklerini önce hissettiğim, sonra fark ettiğim, daha sonrasında gördüğüm kadarıyla şöyle özetlemem mümkün.
Başlangıçta “Nevi şahsına münhasır” demekten çekinmemiştim, kendimi gerçek büyüsü içinde yaşayan bir Müslüman zannederek. Yok, öyle şehirlerarası otobüslerde, trenlerde ya da uçaklarda şu numara, bayan yanı olsun, kapı kenarı, kanat üstü olmasın tipinde değildi, dediğim gibi başlangıçlarda, sonrasında değişen kanıma göre.
Bir kısım insan tiplerindeki insanlarda(!) gelişememiş en önemli unsurlar; dil, ırk, cinsiyet, meslek, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep konularıdır.
Ve insanlar bu düşüncelerini de eda, hal, hareket, giyim, tavır, davranış, şekil ve biçimlerine göre hissettirmek değil, karşılarındakilere zorla dayatmak isteklerini yaşarlar. Bunlar bir bakıma kendilerini Müslüman, inançlı sayıp da diğerlerinin kendileri gibi olmadığını iftiharla söylediklerine inananlardır.
Belki Azad da ilk karşılaştığımızda bana bu yanlış intibaı(2) vermiş olabilirdi, tek farkla Ermeni bir Hristiyan olarak. Çünkü sınıfa -sürgün olarak- ilk girdiğinde en ön sıradaki kızlardan birine despotça(2) işaret etmiş, üstünlük düşüncesiyle onu arka sıralarda bir yerlere göndermek istemişti.
Öğretmen onun boyunun uzunluğu nedeniyle olaya müdahale edince, o da sinir ve kızgınlığıyla hemen benim sağ yanı başımdaki en son ve boş olan sıraya oturmuştu tek başına...
Şu anda belki Azad’ı bir kenara koyup genelleme yapmak gereğini hissediyorum, Azad’ın başlangıçtaki ve sonraki gözlemlediğim tavırlarına göre. Oldum olası bazı haz etmediğim(3), uzak durmaya çalıştığım şeyler vardır ki, ben uzak durmaya çalıştığım, uzak kalmak istediğim halde o istemediklerim gelir arar beni bulur sanki ve başıma gelir!
Meselâ kendisinin akıllı olduğunu sanıp sıramı kapmak isteyen, ya da genel anlamıyla “Kaynak yapanlar(3)”.
“Hastayım, özürlüyüm, hamileyim, evde çocuğum var!” mazeretlerine sarılanlar. Postanelerde, jetonlu kulübelerde, bankalarda, bankamatiklerde de rastlanır bu tiplere. Kaba konuşmak yakışmadığı için bu tipleri tarif etmekte zorlanıyorum.
Özellikle de dini dar(1), dinci dünyada kendinden başka Müslüman olmadığına inanan, inançları gereği örtündüklerini söyleyip de makyajlarından fedakârlık etmeyen tipler dikkatimi çeker...
Bunlarda ve benzerlerinde cep telefonu çalar, herkesin konudan haberi olur! Hele ki bir kuyrukta ve sırası geldiği halde izin de vermeksizin konuşmaya devam ediyorlarsa; yandı gülüm keten helva!
Otobüse binip de cüzdanlarını arayanları, ya da arkasından gelenlere saygıları eksik olarak bilet çıkartanları saymıyorum. “Fazla bileti olan var mı?” ondan sonra gelen tekerlemedir ki, şehirlerarası otobüs duraklarından ve tren garlarından başka yerlerde (bence) yanlış bir gösteridir!
En çok kızdığım noktalardan birisi ise, marketlerdeki bedava gazete okuyucularıdır. Gazete standı, ya da sehpası önüne dikilirler, istediğin gazeteyi almana izin vermedikleri gibi, hasbelkader(2) alma başarısı göstermişsen aldığın gazeteyi sorgularlar, hakları varmış gibi.
Konuyla ilgili teferruat çok, ama sadece bunları yazmamın tek nedeni, çok insanın siyasal simge olarak tanımladığı türbanın Müslüman olmadığı halde Azad’ın başında da olması ve okula kadar türbanla gelmesi, okul kapısında bu giyiminden uzaklaşması idi. Aksi takdirde saçlarının kara olduğunu bilmemi nasıl izah ederdim ki?
Hissettiğim, gözlemlediğim, hatta inanıp güvendiğim kadarıyla zeki, akıllı ve çalışkan bir kızdı Azad. Sadece (edepsizlik, çirkeflik(2) diyemeyeceğim derecede) çaçaronluğu(2) ertesinde girişimciliği kısıtlıydı, diyebilirim.
Sorulduğunda cevap veriyor, kendiliğinden başını ya da parmağını kaldırmıyordu. Ortanın, yani vasatın çok üstünde idi yazılı sınav notları.
Sözlü yoklamalarda ise bence, benim düşünceme göre öğretmenlerimin belki de yanlış bilgilendirilmelerinin, yönlendirilmelerinin eseri olarak isteseler de, istemeseler de tüm almak istediklerini almış olsalar da, tam notun bir altını veriyorlardı ona.
Örneğin tam numara 10 ise; “Bu benim hakkım!” deyip 9 numara veriyorlardı ona. Bu da onun kahırlanmasına, üzülmesine, belki de kininin artmasına neden oluyor olsa gerekti.
Hak, hak edene verilmeliydi oysa. Her ne kadar bir genç kızın bana göre üstün olmasını kıskançlıkla hazmedemiyor olsam da, doğrulardan sapmak, yanlışlarda gizlenmeye çalışmak da yakışmazdı bana. Hem hiç kimseye de…
Doğrusu beygir gibi çalışmama, hatta çok zaman ezberlememe rağmen, ralli ya da yarışta gerçekten duygusal anlamda bir ara, bir süre önde gözükmeme rağmen hep arkasında kalıyordum onun. Hatta umarsız kaprisim, ihtirasım nedeniyle diğer sınıf arkadaşlarımdan da beni geçenler oluyordu çokçasın. Doğal olarak benim tahammülümü beklemek fazla iyimserlik olarak düşünülmeliydi.
Azad, iyi bir kızdı, tüm bencilliğine, hatta her şeye değilse de, çok şeye rağmen. Üstünlüğüyle şımarık olmadığına yemin edebilirdim, ancak övünmek hakkından da feragat edecek(3) gibi bir tip değildi (gibime geliyordu).
Bir gün kitap ve defterlerimin üstündeki yazılı Türk olmamla övündüğüm adımın Atamer ve soyadımın Türkoğlutürk olmasından etkilenerek;
“Ben de Ermeni kızı Ermeni’yim!”
“Ama bu ülkede yaşıyorsun ve TC Nüfus Kâğıdı taşıyorsun, dinin, ırkın farklı olabilir, ama Türk’sün, övünmelisin!”
“Hayır! Siz Türkler bir buçuk milyon Ermeni’yi katletmişsiniz. Soykırımı kabul etmeyen katil bir milletsiniz!”
“Nüfusu ancak bir milyon üç yüz bin olan toplumun dışarıdan iki yüz bin kişi ithal edip bir buçuk milyon olarak nasıl katletmiş olabiliriz ki? Yanlış bilgilendirilmişsiniz!”
“Atalarım yalan söylemez, bana öyle öğretildi!”
“Yanlış öğretilmiş...
Senin bilmek, öğrenmek istemediğin, ailenin körü körüne dolduruşlarına inandıklarından vaz geçeceğini umarak seni bilgilerimle donatmak istemem. Ama kendin oku, öğren, kaynaklardan, kitaplardan, internetten, yabancı arşivlerden çevirilerden…”
Nefes almam gerekmişti, ancak meraklı olduğum tarih ve Türk olduğunu kabul etmemekte direnen biri için susmamam gerektiğinin bilincindeydim.
“Bir yönlendirme, bir başka ülkeye gönderme, sürgün, tehcir(2) dediğimiz olay yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyetine zarar veren ve verecekler için, ama hepiniz için geçerli değildi bu olay. Nitekim ailen sürgün ya da tehcir yemeyip Türkiye’de kalmış, sen ve varsa kardeşlerin ülkemde doğmuşsunuz ve bizlerden farklı olmaksızın yaşamışsınız, eksiğiniz asla olmaksızın.”
Bir şey söylemek istedi. Gerçi yaşadığımız farklı şeylerdi. O, beni dövecekmiş gibi ayakta ve sinirli, ben sıramda oturmuş ve sakindim. Parmağımı “bir” işareti ile kaldırıp devam etme gayretini yaşadım:
“Son bir söz başka eklentim olmayacak. Aslında okuduklarıma göre saatlerce konuşabilirim, ama inanmayacağın için kısa kesmek istiyorum…
Ve Türk toplumunun bilginlerinin ısrarla bir araya gelmek isteklerini, konuyu açıklayıcı çabalarını göz ardı eden Ermeni bilginlerinin bir araya gelmemekteki inatlaşmalarını göz önüne al. Özür dilemeden söylemeliyim ki; sen de ırkın gibi inatçı, doğrulara yanaşmayan sabit fikirli bir insanısın. Ama gerçeği inkâr etmen yanlış; Ermeni’sin, ama Türk’sün! İçtenlikle kabul et bunu…”
“Ben Ermeni’yim!”
“Şair ne güzel demiş; ‘Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur!(4)’ Sen de Türkiye’mde yaşayan, Türkiye’mi üleştiğim bir Türk kızısın! Çünkü ülkemde hiç kimse dil, ırk, cinsiyet, meslek, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep bakımından ayrımcılığın eseri değildir, olamaz da. Aksi takdirde bir olma yetimizi, geleneğimizi yitiririz lâik bir Cumhuriyet olan Türkiye’mizde...”
“Anlamıyor musun, ben bir Ermeni’yim!”
“İnkâr etmiyorum ki, kökenin Ermeni, ama sen Türk’sün!”
“Değilim!”
“Türk’sün!”
“Değilim, diyorum!”
“Türk’sün diyorum!”
Bu münakaşayı yaparken sınıfın öğle paydosu nedeniyle boşalmış olmasının farkındaydık (sanırım, ya da bu şekilde konuşmamız için boş bir sınıfa ihtiyacımız vardı, diyeyim).
“Beni üzdün!” dedi ve ağlamaya başladı, son sözümden sonra. Şefkat duydum(3);
“Seni üzdüğüm için ben de üzüldüm. Kıyamam gözyaşlarına, gel büzül koynuma, istersen gözyaşlarını öperek kurutur ve özür dilerim. Bundan sonra seninle hiç ve asla didişmeyeceğim(3) ve münakaşa etmeyeceğim!”
İçimden geçenleri zapt edemiyor, içten içe söyleniyordum, hem ben başıma, hem karşılıksız, hem sadece ben olarak;
“Seni ilk gördüğümde
Benim olma sürecin başladı,
Dokunduğumda sana
Benim oldun…(5)”
“Sahi mi?”
“Yalan söylemek için mecburiyetim yok sanıyorum, güzel kız!”
“Güzel olmadığım gibi çirkin ve itici olduğumu da biliyorum, kaprislerim ve özellikle mankafalılığımı, ya da senin gibi doğruyu söylemekte sakınca görmüyorum, ideolojik kafatasçılığımı(1) öne sürerek. Kökenimle ilgili olarak didişmemek yanında yalan, iftira, şaka, yanlış yapmayacağına da söz versen?!”
“Bak güzel kız, sana Azad diye içtenlikle seslenebilir miyim?”
“Bu dünyada bazı şeyler vardır
Ve asla şüphe edilmez;
Benim sevgim gibi…(5)”
“Tabii, neden olmasın?”
“O halde sen istediğin için sana söz vereceğim, ama söz vermeden evvel konumla ilgili olarak iddialı olduğumu söylememe izin ver, asla yanlış yapmıyorum...
Ve eğer yüzünü asmak yerine gülücüklerle donatırsan, yukarıdan bakma çabası yerine, hizamda olmaya gayret edersen, gururun yerine tevazuu(2) denersen, düşmanlık yerine dostluk ve hoşgörüyü(2) denersen güzelliğin konusunda kimse senin eline su dökemez!”
“Sen beni öyle mi görmek, bilmek, tanımak istiyorsun?”
“Evet, tek eklentim, zenginliğini abartılı bir şekilde belli etmemen olacak! Ve eğer beni ayıplamazsan, belki de bildiğin Türkçemizde güzel bir söz vardır; ne oldum dememeli, ne olacağım diyerek gerekecekleri gereksizken saklamanın yararlı olduğunu söyleyeceğim!”
“Sözlerini anladım tümüyle, benim de sana söz vermek geçiyor içimden. Ama kökenimdeki o inatçı huyum beni engelliyor. Haydi, yardım et bana, sar, sarmala beni koynuna, gözyaşlarımı kurut istediğince, istediğin kadar ve günümü, gönlümü aydınlat! Nefesini, kokunu uzak tutma benden ve herkese karşı beni yanında tut, ellerin ellerimde olsun!”
“Yaşanan günün tekrarı yok!
Hem bir günün diğer bir günle aynı ise
Yaşamamışsın demektir zaten…(5)”
Öğle paydosunun bittiğini anlamadık, ilerleyen ayak seslerinin koridorlarda tırmanırcasına yankılanmasını hissedinceye kadar, aç-susuz bir halde. Yaklaşan ayak sesleri kitaba yönelmemizi emretti sanki. Masamda ters olarak açılmış kitabıma yöneldik sözüm ona.
Öncesinde de dediğim gibi Azad akıllı bir kızdı, hem hemen kitabı düzeltti, hem de o gün öğrendiğimiz konuların olduğu sayfalara doğru gerileyip durdu. Yüzünde her şeye rağmen hissettirmemekte geciktiği bir tebessüm vardı, her ne kadar sarıp sarmalamasam da, gönlünü aydınlatmak için elimi uzatmıştım ya, bana göre, ya da benim hissettiğim kadarıyla, diyeyim.
Azad, sınıfa ilk geldiğinde, yüzünde bu tebessümün zerresi bile yoktu, ta ki koynuma büzülmeyi dilediği o ana kadar. Suratından düşenin bin parça olması(3) için bir-iki sözü başlangıçta söylemem gerekirken buraya sıkıştırmaya çalışayım.
Azad sınıfa ilk girdiğinde, müdürümüz kendisini öğrenmemize ve bizlere tanıtmaya çalışırken, soy ismini söylemekte sıkıntı çekince, cesaretle, gururla, hatta iftihar edercesine;
“Ben bir Ermeni’yim, Türk değilim. İsmim Azad Armenouhle, yani lisanınıza göre ‘Özgür Ermeni’ demek, gururluyum. Herkes bilsin!” demiş, sonrasında anlattığım gibi sınıfın son sırasına gidip oturmakta başarılı olmuş(!), ya da kabullenmek zorunda kalmıştı.
Lisemiz, İstanbul’un içinde, bilineceği gibi kozmopolit(2) bir yapıda idi. Aramızda Azad’ın Ermeni olması dışında, Rum, Kürt, Macar, hatta Rus kardeşlerimiz bile vardı. Bunların hiçbiri varsaydığım kadarıyla Azad gibi kaprisli değildi. Hepsi “Türk’üz” demekten çekinmezlerdi.
Sadece Atilla, Türk demektense Azad gibi “Hun’um” derdi ve bu lehçe o kadar değişikti ki, birinci “u” harfi ve “n” harfi sanki yumuşak bir giysi gibiydi isminin üzerinde. Rus Yulia da isminin şaşırılıp “Julia” şeklinde söylenilmesine kızardı, o kadar!
İtiraf etmeliyim ki; başlangıçtan münakaşa ettiğimiz, koynuma büzülmesini dilediğim ana kadar Azad ile ilgili ne yakınlaşmamız, ne de özel amaçlı olarak karşılaşmamız olmuştu. Azad, iddialı ve ısrarcı idi. Benim de aynı havaya bürünme konusunda ondan farkım yoktu.
Sene bitti, mezun olduk. Uzaklığımız tükenmiş, yakınlaşmıştık birbirimize. Öyle ki ikimiz de öğretmen olmak istediğimiz için sınavlarımıza ait listelere aynı fakülte ve fakat değişik bölümleri işaretlemiştik.
Ben genelde tarih ve edebiyat bölümlerini işaretlerken, o ayrıcalıklı olarak filoloji bölümlerini işaretlemişti.
O kadar fark olacaktı artık, mademki aynı havayı solumak için kararlıydık. Sonuçta o İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü, ben Tarih Bölümünü kazanmıştık.
Azad ve ben şehrin aynı yönünde, birimiz bir ucundan ki o bendim, diğerimiz ortalardan bir yerlerden geliyorduk üniversitemize. Başlangıçlarda çok zaman fakülte kapısında bekliyordum onu, bir okul arkadaşlığı göreceliğinin ötesinde, başlangıçlarda isimlendirmekte çekindiğim, sonralarında Azad’ın tavrı, tavırları nedeniyle ürktüğüm, hatta korktuğum…
Tek-tük, çok nadiren de Azad beklerdi beni ve ilk teselli anımızda yaptığım gibi, kimselerden çekinmeksizin gözlerinden öpmemi beklerdi. Hurafe, Batıl İtikat olsa da; “Gözlerden öpmek; ayrılık getirir!” desem de, “İnanmıyorum! Ben huzur buluyorum, güne iyi başlıyorum, gönlüm rahatlıyor!” diyordu, hem her zaman.
“Ömür tükenir…
Tükenmeyen
Yalnızca sevgidir
Hem öyle ki;
Ezelle ebet arasında
büyük, iri, kocaman…(5)”
Belki dileğimi kabul etmekte, bana inanmakta güçlük çekeceğini düşünmeme rağmen; “Çıkar şu türban mı, her neyse onu kafandan!” dediğimde, tekrarlamama gerek kalmaksızın çıkarmıştı başından, yüzünü de açmıştı.
O ana kadar başlangıçta resmini beynime çizdiğim, farklılık ya da değişiklik olduğuna inanmadığım bir şekilde, söylemim kaba kaçacak olsa da onu; “Sakalsız ve bıyıksız” olarak görmüştüm.
Sanırım bilmediğim bir mutluluğu yaşıyordum, yaşıyorduk ya da, “Bu ne sevgi ah!(5)” dercesine.
Ve bilinmeyen, ya da sahibinden haberdar olmadığım bir söz dizisi geçiyordu dilimin ucundan; “İki pencere açık kalınca cereyan, iki yürek açık olunca ‘Aşk’ olur. Ama sonuç değişmez; ikisinin de sonunda üşütürsün!” Gerçekten üşütük müydük biz?
Oysa şairin dediğini yadsımamak gerekti; Düşünemediğimizi düşünmedikçe, düşünebilmekten uzağız!(7)” Gerçekten yaşadıklarımı sıraya koymaya çalıştığımda düşünebilmekten uzaklaştığımı (daha doğrusu uzaklığımı) ancak hissedebiliyordum.
Başlangıçlarda bilmeyip hissettiğim gibi, Azad’ın anlattığı ve gördüklerim kadarıyla Azad’ın ailesi, daha doğrusu küçük yaşlarda ticarete atılan ağabeyi çok zengindi, ben daha ağabeyini görmeden, tanışmadan önce öğrenmiştim.
Ağabeyi Abah, yaşamdaki tek kardeşi olan Azad’a, şehirden uzak olmayan, sırtını dağa yaslamış, şirin, küçük, bağ evi niteliğinde bir ev, küçük ona yetecek kadar bir araba ve denizde kendine yetecek gibi yavru denecek bir şekilde tekne almıştı.
İtiraf etmeliyim ki; araba kullanmasını bana Azad öğretmiş, onun sâyesinde almıştım Sürücü Belgemi. Ben onun öğrencisiydim, o ise benim...
Şu anda söylemeye kalkışsam, menfaatperest olmakla suçlanırım belki, vaz geçtim, cümlemi tamamlamaktan.![]()
Arabası olmasına rağmen Azad da benim gibi otobüslerle gelip-giderdi okula ve evine. Belki benim hüsnü kuruntumdur(1), ama ilk zamanlar haricinde, yani kapıda beklediğim zamanları ve onun -belki de arabasıyla gelip- beni beklediği zamanları kastediyorum, onlar dışındaki günlerde hep aynı otobüste karşılaşırdık!
Sessiz, durgun, içimizdekileri saklayarak “Merhaba!” deyip de ileri gitmeksizin, sadece gözlerinden öpmem dışında, ne el ele tutuşurduk, ne göz göze bakışırdık. Ben korkardım, o da çekinirdi herhalde!
Evini sadece birkaç kez centilmenlik görevi icabı dışarıdan ve uzaktan görmüştüm. Doberman Pinscher cinsi “Haydut” isimli köpek hiç de bana samimi davranacak gibi gelmezdi. Azad’ın azat bıraktığı Haydut tüm gün serbestti, huyu ve görevi icabı, eğer mevsim yaz ve ev kapısı açıksa eve girmemek şartıyla. Bunun için kapı ve pencereleri demir muhafazalı, üstelik kilitli de değildi Azad’ın evinin.
Kış ayları...
O ayları henüz yaşamamıştım ben. Belki bir başka çözüm yaşıyor olsalar gerekti, benim kıskançlığımı depreştirecek(3) gibi (meselâ).
Azad’ın hüznü; anne ve babasının ayrılmış olmaları idi, zamanı hakkında bilgim olmayan. İkisi de ayrı ayrı yerlerden yeniden hayata başlamışlardı. Bildiğimden, ya da Azad’ın hepsini anlattığından değil, ağabeyinin geciken düğün törenine benim de davetli olmam dolaysıyla öğrenmemden dolayı idi.
“Okul arkadaşım!” demişti benim için beni onlara tanıtırken. Onları tanıtırken de; “Babam ve yeni eşi, Annem ve yeni eşi” demişti. Bir genç kızın baba ve annesinin yanındakileri(8) de anne ve baba olarak kabul etmesi beklenemezdi değil mi?
Benim için tüm gereklilikler, hatta alkolle haşır-neşir olup(3), istiap haddimi aşmam(3), limitlerimi zorlayarak(3) doygun olmam(3) önemli değildi. Azad, başına gelmesi muhtemel olasılıkları düşünüp alkol almamıştı, ya da gerçekten böyle bir alışkanlığı yoktu, öğrenemedim.
Beni, öğrenci yurduna götürmektense evine götürmeyi arzulamıştı. Haydut'a sadece; “Misafirim!” demişti, Haydut alık alık bakarken(3). Haydut ya sanki “Misafirin ne olduğunu bilmiyordu, ya da Abah dışında ilk kez bir erkekle karşılaşıyor” olsa gerekti!
En zıddıma giden kötü huyum kıskançlıktı, gördüğümce kıskandım onun sahibine yalakalığını, hatta daha önce kendim için söylediğim ezgi geçti dudaklarımdan; “Bu ne sevgi, ah!” şeklinde.
Kapısı açıktı zaten;
“Sana yatak hazırlamak isterdim, ama vakit olmadı, benim yatağımı, yastığımı üleş, mutlu olurum!” dedi.
“Seni hayalimden bile silmem mümkün değilken, ya bir de rüyamda sahiplenirsem seni, sen istemediğin halde…”
“Sen sevmesen de olur
(başlangıçtaki gibi)
Benim sevgim
İkimize de yeter…(5)”
“Seni istemeyen biri dünya insanı değildir. Hayallerinde olduğum gibi, rüyanda da beni sahiplenirsen, dünya durdukça, ben her ne hal olursa olsun, sahibim olmandan mutluluk duyarım!”
Kucakladı beni, sanki bir daha hiç görüşmeyecekmişiz gibi ve aynı ona yaptığım gibi gözlerimden başladı öpmeye beni ve uzun süre dinlendi dudaklarımda, birbirimizi nefes nefese bırakacak gibi. Sonrasında anlayamadığım sözler döküldü dudaklarından;
“Sana çikolata ikram etmek isterdim, ama gitmem gerek!”
“Senin sevgin, senin öpmen yeter bana, bundan daha tatlı bir şey olamaz, çikolata-mikolata da istemem...”
Öylesine bakakaldı yüzüme, kapıya arka-arka giderken. İçinden bönlüğümü alkışlıyor gibi geldi bana. Bu güne değin kimse bana çikolatanın ne olduğunu öğretmemişti, ya da ben öğrenmemiştim herhalde!
O gece ben onu ne hülyalarımla, ne de rüyalarımla üleştim, ağabeyinin pijamalarını giyip, üstüme bir pike alıp her ihtimale karşı kapıyı kapatarak adını öğrenmekte bir hayli zorlandığım Haydut’tan çekindiğimden değil(!) doğal alışkanlık olarak!
Etkisi? Yalan söylememek, inkâra kalkışmamak herhalde doğru olacak diyerek susma hakkımı kullanıyorum!
Sürücü Belgemi onun sayesinde almıştım, demiştim. Tekne kullanmayı da o öğretti bana, ilerleyen zamanda aynı evinde kaldığım günkü gibi öperek.
Ve günlerden sonra bir gün okulda, belki de içinden geldiği gibi öpmek yerine, çekinerek de olsa hakkını boş geçirmemek istercesine yanağımı öpmek isterken kulağımı öperek, elimi sıkarak iki anahtar uzattı bana.
“Sana arabamın ve kağnı gibi yol alan teknemin anahtarlarından birer adet kopya yaptırdım. İstediğinde cep telefonuma mesaj bırakıp kız arkadaşlarınla gezebilirsin. Yakıt depoları daima dolu olur, çekinme!”
“Beni eziyor, üzüyorsun...
Yoksa sınıyor musun beni? Gerçekten kız arkadaşlarım olduğunu, onlara hava atmak için arabanı ve tekneni kullanacağımı mı düşünüyorsun?”
“Hakkın değil mi? Hiç kimsenin senin üstünde tasarrufu ve ambargosu(2) yok. Bu, senin özel hayatın, hem kim karışır ki sana?”
“Tabii ki, sahibim olan sen!”
'Nasıl ben yani? Kafatasçı, megaloman(2), mankafa, dar kafalı, çevresine ezercesine, hükmedercesine, egosunu tatmin edercesine egemen olmak isteyen biri, yani ben mi?”
“Ben, beni sana verdim. İster tepe-tepe kullan, ister değer verme, at bir kenara. Ama isterim ki; benim olmasan da, hep yanımda kal, inan ki sana muhtacım, öncesinde de dediğim gibi sen istemesen de...”
“Nasıl istemem ki seni? Hadi evime gidelim, yarına ağır derslerimiz yok, bizi paylaşalım. Hep lokanta vitrinlerine bakıp yemeklerini oralarda yiyor olsan gerek, istemez misin ki yemeğini evimde yiyesin?”
“İsterim, ama bu vakitte ne pişirecek, ne yiyeceğiz ki? Ben en iyisi sana dışarıda bir yemek ısmarlayayım!”
“Ciddi misin?”
“Yanlış bunun neresinde?”
“Peki, artık seni istediğimi saklamaksızın söylemek istiyorum. Çünkü ‘Çikolata ikram edeyim!’ dedim, anlamadın, ‘Yemeğimizi evimde yiyelim!’ dedim, dürüstsün, sadıksın, edeplisin, belki aklın başka şeylerde, sadece yemek gibi…
Doğrudan doğruya söylüyorum şimdi; ‘Senin olmak istiyorum, yatağımızı, yastığımızı, birbirimizi paylaşalım!’ diyorum, anladın mı şimdi?”
“Evet, anladım! Ama hiç anlayamadığım şu: Ben senin sevgini istiyorum, tüm aklında olanları yitirircesine. Yaşamımızı bir an için, bir gün değil, bir hafta değil, ömrümüzce paylaşalım diliyor, istiyorum. Bu fazla bir dilek değil Azad. Ben sabretmesini bilen bir dervişim(2), bedenini değil, seni istiyorum, ama ömrümüzü de paylaşarak. Okuyoruz, ama önce eşim ol, sonra benim ol ve sonra da çocuklarımızın muhteşem anneleri ol!”
“İki ayrı dünyanın insanları olduğumuzu unutarak...
Ben sana âşığım, aşkım yüce, bana ait tüm saplantılarımı yok edecek, Türklüğü kabul edecek, dinimi değiştirecek kadar, şimdiki varlığımı inkâr edip üstünde durmayacak gibi, zamana ihtiyacım olarak. Ama senin olmamı istemedin, beni ötelemen üzdü beni!”
“Üzülme! Seni benim kadar ne annen-baban, ne de ağabeyin sever. Dünyada seni benim kadar mutlu edecek biri yok, sana sadece ben gereğim. İnan bana ve bugünden, bugünlerden hayatını bağla bana!”
Ağlıyor muydu, gözleri mi ıslanmıştı, yoksa bana mı öyle gelmişti, kurutmak görevimdi!
İnsanlar okuyor olsalar da, duygularında okudukları kadar büyüyemiyor, adam olamıyorlardı İstanbul gibi bir büyük şehirde yaşasalar da. Öğrenci iseler, kısıtlanmış bir dünyada maddi ve manevi olarak yaşamak zorundaysalar, büyümek ellerinde olmuyordu, saplantıları, düşünceleri, geçmişleri, gelecekleri, hatta bunların etkilediği duygulan ile.
“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul'u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!
İstanbul paylaşılır mı, bir kısmıyla bile?
Ne denizi, ne gökyüzü, ne doğası hele
Harika, fevkalâde... Kelimeler yetersiz
Duygular; şiirle müzikle gelemez dile.
Müzik dinlemek veya bir şiir yazmak gibi,
Ömrün başlangıcı vardır, hem görünür dibi,
Anlamak, anlatmak için hiç çaba gerekmez
Anlamayan onu, hem aptaldır, hem de gabi... (9)”
Şairlerimizden biri; “An oluyor, bir garip duyguya varıyorum, / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?(10)” demiş. Ben “Dünya” yerine, üstadımdan özür dileyerek “İstanbul” desem ve diğer iki şairin(11) affına sığınsam şu dizeleri gönlümle aktarmaya çalışırken?
“Ne vakt-i kerahet için
Abbas yanımda
ne de İstanbul’u dinlemek için
kapatıyorum gözlerimi
İstanbul avuçlarımda
bırakmak istemiyorum
sonsuza kadar
Çekici
(ne demek itici?)
bir martı sesi kulaklarımda
‘İstanbul’u seviyorum’
Kulaklarım
gözlerim
ve ağzım açık…(12)”
Yakındık birbirimize. Evli değildik, karı-koca değildik. Öğrenci yurdundan çıkmamıştım ama 24 saatimin tümünü onunla geçiriyordum neredeyse.
Ve ancak hislerim beni yanıltmıyorsa her gün beraber olmamıza rağmen uzaklaşıyorduk gibime geliyordu birbirimizden biraz, duygularım beni yanıltsın inancını yaşamama rağmen.
Hep yakındık birbirimize
Verilmiş sadakamız vardı
Bir avuca sığardık
Dünyamız o kadardı…
Üleştiğimiz; güneş, gökyüzü, yıldızlar, aydı
Tayınımız; biraz ekmek-tuz, az-biraz yağdı
Özümüz avuçlarımızdaki dünyaydı
Kutu kadar, kutu bir dam
Bizim için saraydı…(13)”
Bazı şeyleri anlamakta sıkıntı çekiyordum. Örneğin bir gün teknesinde yan yanayken ve durup dururken şarkılara başlamıştı hem de arka arkaya; “Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım…(14)” “Doymadım sana ağlarım…(15)” ve sonrasında “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır…(16)” “Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz...(17)” şekillerinde.
Sesinin güzelliğini ve musikiye yatkın olduğunu yeni fark ediyordum sanki mutlu olmuştum. Benim sesim ise; bir Denizli Horozunun son çığlığının esintisi, bitim noktası gibiydi!
Anlayamıyordum, yaşadığımız o ana kadar ayrılıkla ilgili hiçbir şey söylememişti, şimdi ise ayrılıkla ilgili bu şarkıların anlamı neydi? İster istemez Fuzuli’nin benim için sıraladığı dizeler geçiyordu gözlerimin önünden;
“Mey biter sâki kalır, / Her renk solar hâki kalır, / İlim insanın cahilliğini alsa da / Hamurunda varsa eşeklik bâki kalır!”
Bir İstanbul sabahında ben Fuzuli’yi üleşiyordum kendimle;
“Bir başka oluyor İstanbul sabahları…
Bir vapur güvertesinde
martıların eşliğinde
sabahı soluyarak
yürümek denizde, güzel
İstanbul sabahlarında…(18)”
Ben beni bilmiyor, ben beni bağışlayamıyordum(19). Yoksa eskiden tanıdığın Azad gibi mi olmuştum ben, farkında olmaksızın bağnaz ve kendini düşünür olarak? Uzun süre düşündüm, neden ayrılıkla ilgili sözleri dilinden düşürmek istemediğini.
Daha önce sanki hiç söylememiş, hiç hissettirmek istememişçesine gibi. Oysa ağabeyinin o mutlu gününde de bunu hissettirmek gayretini yaşamış, sanki beni dans pistine sürüklemişti;
“Geçsin günler, haftalar...(20)” diye başlayan şarkıyı üleşiyordu dudaklarıyla elimi ve omzumu sıkarak. Sonra melodisi olmaksızın gözlerime bakıp; “Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın!” diyerek, daha o günlerden bir ayrılığın olacağının belirtisini mi sunmak istemişti ki, anlayamadığım.
İnsanların Tanrının çizdiği kaderin önüne geçmesi mümkün değildi, ola ki akıl ve mantıklarını Tanrının imtiyazlarına karşın kendileri yönlendirme arzusunu yaşasalar da. Yani intihar etmek gibi(23)... Aslında bana göre bu da Tanrının çizdiği, kendini Tanrıya iade etmenin belirtisi değil miydi ki?
“Hastayım!” demişti, uzun süre gözükmediği, beni evinde yalnız başıma Haydut’la barıştırarak misafir ettiğinde. Yengesi bakıyormuş kendisine. Yanlış kurgular içinde olduğunu bir bloknota başlangıç dönemini sersefil(2) döktükten sonra günü gününe karaladığını ve muhtemel bitişini anlatmaya çalışacağını bilemezdim, bilmem de mümkün değildi, ta ki ağabeyiyle haberdar olup, o defter elime geçinceye kadar.
Bir gün anlamadığım bir şekilde karardı gönül havam. Fiziksel bir siyahlık değildi bu, gökyüzü yağmurlarını esirgeyerek gözlerimde karanlık oluşturmuştu, güzelim maviliklerini itekleyerek sanki. Yaşamımda Azad haricinde, onu tanıyıncaya kadar geçen zaman haricinde tüm karalıklar bana karaların, karanlıkların habercisi gibi görünürdü, batıl itikat da olsa kara kediyi görmek gibi. Bugün aynı hissi yaşar gibiydim.
Fırtına mı kopmuştu, yoksa bana mı öyle gelmişti, farkında olmadığım. Tanrı altıncı hissi(1) sadece kadınlara vermişti, bu biz erkeklerin eksikliğimizdi. Gene bir başka eksikliğimiz sadece kendimizin âşık olduğumuzu düşünüp, aşkı bilmediğimiz, en basitinden bilmekte gecikmemiz, anlamakta, hissetmekte yaya kalışımızdı. Bu; bir bakıma kadınların bu hakkı kullanma haklarını inkâr etmek değil miydi?
Gönlümün karardığı bu havada, uzaklardan ulaşan ikindi ezanı sularında aldım Azad’ın mesajını cep telefonuma, öğrenci yurdunda kendim kendime yalnızken.
“Notlar ağabeyimde. Allahaısmarladık! Mahşerde(2) buluşuruz!”
Telefonunu mesaj sonrasında ya kapatmış, ya da hiç tahmin etmiyorum, ama şarjı bitmiş olsa gerekti. Çılgınlık, delirmek, kendini yitirmek nasıl bir şeydi bilmediğim, ama yaşadığımı sandığım.
Derslerim, ekonomik sıkıntılarım umurumda değildi, bir taksi tutup Azad’ın evine ulaştım. Arabası yerinde, iç kapısı her zamanki gibi açıktı. Haydut küskün gibiydi, belki de içgüdüsüyle bir şeyleri, belki de çok hatta her şeyleri hissetmişçesine.
Dostluğumuzu pekiştirmiş olmamıza rağmen ilgilenmedi bile benimle. Ev boştu...
Ağabeyine ulaştım, kimseyi dinlemeksizin, toplantı halinde olmasına aldırmaksızın.
“Azad nerede, biliyor musun?” dediğimde;
“Biraz bunalmış, ‘Hava alayım dedi’ dedikten sonra ayrıldığını iletti, masasının üzerinde duran defteri önemsiz bir veri gibi umursamazcasına uzatırken ekledi;
“Bu defteri sana bıraktı!”'
“Benim gönlüm karanlık ağabey. Sakın bilmediğimiz yanlış bir şeyler yapmaya kalkışmasın bu kız? Toplantıdaki ağabeyler affetsin, toplantıyı sonra da yaparsınız. Azad okulda ve evinde yok! Doberman afyonlanmış gibi miskince yatıyordu…
Çekindim, üzülüyorum, gel ağabey, sen bilirsin gideceği yerleri, beraber arayalım, tek-tek, lütfen!”
Cep telefonunu çıkardı Abah. Ses öyle net ve yüksekti ki; “Sinyal sesinden sonra mesaj bırakın!” dışında herhangi bir ses duymadım.
Evine gittik öncelikle, karısına ve babasının ölümünden sonra beraber yaşadığı annesine sordu. Babasının mezarına uğradık beraber. Beyaz bir mendile rujla yazılmış, “Burası benim!” mesajı ve bir buket çiçek telâşlandırdı bizi.
Tekneyi de aradı Abah, ses verilmeyince iyice telâşlandı. O hareket ettiğinde bana bıraktığı defteri elime aldım, sayfaları çevirmek için ne mecalim, ne de zamanım vardı. Bu nankör siyahlığımda herhangi bir çılgınlığa kalkışması, kendisine eziyet etmesi beni hiçe saymaktı. Ben ona her şeyimi verdiğimi sanıyordum.
Teknesi iskelede yoktu Azad, varlığımı, varlığımızı hiçe saymıştı. Ağabeyinin teknesi ile bir çuval içinde bir beyaz taşı, bir ambar dolusu saman içinde bir iğne ararcasına hiç bilinmedik yönlere doğru denize açıldığımızda, sürate, dalgalara, martılara aldırmaksızın bana verilen defteri okuma gayretini yaşadım, ara sıra da olsa ufku gözlemleyerek.
Defter onun, ancak öykü bizimdi, beyaz sayfalara özenle çizilmeye çalışılmış gibi. Başlangıç tarihsizdi, birkaç sayfa süren. Sonraları tarih-tarih, adım-adım biz. Daha sonraları hırçınlaşan, kahırlanan, gücenen bir tonda idi…
“Seni ne çok sevdiğimi…(24)” sensiz olamayacağımı bilemedin. Senin için ırkımı reddettim, dinime boş verdim, sen olmak istedim, senden habersiz. Sana beni vermek istedim, anlamadın müjde verme dileğimi. Gönlünde, bedeninde, ruhunda olmadığım bir dünyada neden yaşayayım ki?..
Irkımdan sapmadığımı düşündün belki, sırf senin için döndüğümü sana söylememem benim hatam, sen beni sana yönlendirmedin. Türk ve Müslüman oluşundan bir adım bile gerilememeyi meziyet sandın(3). 'Beni sev, benim ol!' dedin, seni, senin olmayı isteyecek kadar çok sevdiğimi nasıl bilmez, bilemezdin ki?..
Bu yaşam bana haram! Seni, seninle sana bırakıyorum. Kendini yaşa! Her ne kadar babamın mezarına not bırakmış olsam da; ben senin milletinden, senin dinindenim, asla bir Aimeé(25) değilim, ölmek üzere iken, ölmek için kendimi hazırlamışken Allah’ı kandırmaya çalışacak…
İsteğim şu, eğer bana değer vermişsen; seninle olsun istiyorum bedenim, ruhum zaten hep seninle olacak, beni Müslüman mezarlığına defnet, sonrasında yanıma gelecekmişsin gibi hazırla kendini!..
Bir kez daha söylüyorum; ‘Ecel bile ayıramayacak beni senden, mahşerde buluşuruz!’ yaşamımda tek olan sevdiğim insan!”
En dokunaklı söz en son satırındaki imzada idi; “Mahşere dek senin, Azad” şeklinde.
“Gözlerinde bir ömür yaşayacaktım
Yalnızlığımın doruklarında
Yokluğunun özlemine
Yaşamak mı denirdi?
Yaşamadım,
Yaşayamadım! (5)”
İnsanlar yaşamak için bir sebep ve arzuları yoksa neden ömürlerini törpülemek için uğraşsınlardı ki? Yani; ben...
Hele ki Azad’ın teknesini bulduğumuzda. Azad, ayaklarına çimentolu idamlardaki gibi iki kum torbası bağlamış, sonra ellerini kenetleyip bedeninin bulunmasını istercesine kendini tekneden denize sallandırmıştı.
“Bugün ne ruhumda, ne bedenimdeyim
Yarın ‘Er kişi niyetine!’ yalnızım
Haksızlık yalnız bırakılışım
Yine de yalnızlığımda
‘yalnız olmadığımı’ hissediyorum!(24)”
“Beni mezarımızda ayırmayın, yan yana gömün lütfen!” dedim, “Onun istediği gibi!”
İşaret fişeği tabancasını gözüme kestirmiştim. Mahşerde buluşmak üzere, tabancayı ağzıma soktum...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kafatası (cranium); Beyni çevreleyen ve oldukça güçlü bir kemikten koruma sistemidir. 8 farklı kemikten oluşmuştur. Kafatasının kemik yapısı kendine özgüdür. Kemiklerin birleşim noktaları girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir.
Darkafa (Dar Kafa); Bir şeyi bilip, anlayıp da nedenini bilmediğinden inanmayandır.
Mankafa; Anlayışsız, aptal, kendi isteği ile kendisini dışarıdan gelecek olan bilgilere kapatmış, tekdüze yaşayan ve bildiğini okuyan, cahil, düşüncesi, anlayışı kıt, hatta eksik, yok olmuş, aptal, ahmak insan tipi. Hiçbir şey bilmeyip, nedenine de inemediğinden yok sayıp, çevresine de bilgiçlik satıp kendisine inanılmasını isteyendir.
Kafatasçı; Bir düşünce, inanç vb. ne körü körüne bağlılık. Kafatasçılıktan yana görüşü olan kişi. İnsanları kafatası biçimine göre değerlendiren görüş. (Dolikosefal; uzun kafalı, Brakisefal; kısa kafalı)
(*) Azad; Hür. Özgür. (Ermenice, Arapça ve Türkçe olarak aynen)
Abah; Çalışkan (Ermenice).
Türkoğlutürk; Yaptığım araştırmaya göre bu soy isimde birine rastlamadım. Varsa bu soy ismi kullanarak öykü ile özdeşleştirdiğim için özür dilemem gerekiyorsa özür dilemek isterim.
(1) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Dini Dar (Müslüman); Aklını kullanamayan, aklını neredeyse başkalarının emrine sunmuş iradesiz, kişiliksiz kişi. Bağlı bulunduğu grubun, kişilerin, dini kullanan kimliğin emirleri ve komutlarıyla hareket eden, hiçbir konuda re’sen, yani kendi başına karar veremeyen çobanı tarafından güdülen varlık.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İdeolojik Kafatasçılık; Bir düşünce ya da inanç için körü körüne bağlılığın gerçekleştirilmesi için her türlü eylemi gerçekleştirme eylemi. Kafatasçılıktan yana sapınç halinde görüşü olan kişi, bu düşüncesinden asla vazgeçmesi mümkün olmama.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(2) Ambargo; Bir malın satılmasını ve gönderilmesini engellemek için alınan önlem, yasal yasak. Bir devletin, kendi limanlarında bulunan gemilerin limandan ayrılmalarını yasaklaması.
Çaçaronluk; Karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşmak, çenesi kuvvetli, geveze olmak.
Çirkeflik; İğrenç, bulaşkan, haddini bilmez şekilde saldırı. (Çirkef; Aslı pis ve bulanık su anlamına gelmekle birlikte ikinci manası; iğrenç, bulaşkan, haddini bilmeksizin saldıran kimse/ler anlamındadır.)
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç.
Despotça; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkıcı bir şekilde. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak istercesine. Zorbaca.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.
Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.
Kozmopolit; Karmakarışık. Muhtelif. Değişik uluslardan, ırklardan, dinlerden ve kültür gruplarından olan kimseleri bir araya getiren, içinde barındıran, kapsayan ve uyumla birleştiren.
Megaloman; Kendini çok büyük gören.
Sersefil; Çok sefil olan, çok yokluk çeken, çok yoksul (Sefil; Yoksulluk içinde bulunan, yoksulluk çeken, yoksul, alçak, bayağı).
Tehcir; Göçe zorlama, göç ettirme, göç etmesine yol açma, sürme (Tehcir Kanunu [Sevk ve İskân Kanunu]; 27 Mayıs 1915 tarihinde Osmanlı Hükümeti tarafından I. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu ile karşı karşıya gelebilecek iç unsurların savaş bölgelerinden uzak yerlere devlet eliyle gönderilmesi için çıkarılan Göç Kanunu).
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
(3) Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.
Depreştirmek; Yeniden kendini göstermeyi, yeniden ortaya çıkmayı, yeniden belirlenmeyi sağlamak.
Didişmemek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamamak, hırpalamaya çalışmamak.
Doygun Olmak; Her türlü ihtiyaçları giderilmiş olmak. Bir eriyiğin daha fazla çözünecek maddeyi kabul etmemesi durumu.
Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.
Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
İstiap Haddini Aşmak; Deniz kara ve hava taşıtlarının yük ve yolcu miktarlarını belirleyen sınırları geçmek, aşmak.
Kaynak Yapmak; Sosyal hayatta kendini uyanık, akıllı sanan, kimseye saygısı olmayan kimselerin sırada olanların haklarına uymamak şeklinde yaptığı terbiyesizlik, edepsizlik. İki metal parçasını birleştirmek, yapıştırmak, kaynatmak.
Limitleri Zorlamak; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yere ulaşmak gayret etmek. Kısıtlama ve sınırlamaları en son ucuna kadar getirmeye çalışmak.
Meziyet Sanmak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan niteliğe sahip olduğunu zannetmek, sahiplenmeyi ummak.
Şefkat Duymak; Doğru sözleri seçerek konuşmak, saygı ve sevgimizi hareketlerimizle ifadelendirmek, karşımızdakini kendimizden bir parça gibi hissettirmek.
Yüzünden (Gözünden, Suratından) Düşen Bin Parça Olmak; Sıkıntısı, öfkesi, küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak.
(4) Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur! “CENGE GİDERKEN” Mehmet Emin YURDAKUL
(5) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEMELER” den birkaç örnek.
(6) Bu ne sevgi ah… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan BAYRI’ya Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup eser Hüzzam Makamındadır ve ülkemde bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkârın da yine Abdullah YÜCE olduğunu düşünmekteyim.
(7) Düşünemediğimizi düşünmedikçe, düşünebilmekten uzağız. Necip Fazıl KISAKÜREK
(8) Yakın akrabalarımdan (kız kardeşimin kızının) kocası yabancı kökenli idi. Evlenirken düğünleri Türkiye’mde ve Türk usullerine göre yapıldı ve gerçekten damadın anne ve babası ayrı ayrı yeni eşleriyle ve bizim garabet diye vasıflandıracağımız bir şekilde, hiçbir şey yokmuş gibi düğüne katılmışlardı.
Şu anda tarihi gerçek, kız kardeşimin kızı eşinden, ortada bir çocuk varken boşandılar, ayrılar!) Ve enteresandır ki, bir ara damadın has annesi ve has babası beraberce dans emişlerdi. Türkiye’mde bunu başaracak bir yapıyı düşünemiyor, hatta hayal bile edemiyorum.
(9) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR” dan iki dize.
(10) An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum? Necip Fazıl KISAKÜREK
(11) Bağışlamalarını istediğim (rahmetle andığım) şairler; “ABBAS” ile Cahit Sıtkı TARANCI ve “İSTANBUL’U DİNLİYORUM” ile Orhan Veli KANIK’tır.
(12) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “İSTANBUL BİTER Mİ? BİTMEEEZ!”
(13) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “YALNIZLIKTA DURGUN ÖZLEM!” İlk dizeler.
(14) Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(15) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(16) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.
(17) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır (Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık).
(18) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BİR İSTANBUL SABAHINDA”
(19) Başkalarını hep bağışla, kendini hiç bağışlama! Publilius SYRUS
(20) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(21) Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım? (Düşüncemi muhafaza hakkımı kullanıyorum).
(22) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(23) Ufak Bir Tarihi Bilgi; Napolyon BONAPART'ın eşi Josephine’nin kuzeni olan Fransız kökenli Aimee Dubuc De Rivery Osmanlı Sarayına I. Abdülhamit’in eşi olarak gelin gelmiş, başlangıçta dinini ve ismini değiştirerek Nakşidil Haseki Sultan, sonrasında Nakşidil Valide Sultan olmuştur. Tarihçilerin aralarında anlaşamadığı şekilde II. Mahmut'’n annesi olduğu da kayıtlarda mevcuttur. Margeret L. LAW isimli bir yazar; “Osmanlı Sarayının Gizemli Kadını Nakşidil Sultan (Aimée)” ismiyle kaleme aldığı romanda, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, yazar; kendi düşünce ve ahlâkına uygun olarak Nakşidil Sultan'ı şöyle tarif etmiştir; “Nakşidil Sultan yaşamı boyunca İslami kurallara uygun olarak yaşamasına rağmen, ölmeden önce hazırladığı vasiyetinde; “Ölümünde Hristiyan gibi haç çıkartılıp Aimée ismiyle gömülmesini ve mezarının başında haç olmasını” istemiştir. Oysa bilindiği üzere; İstanbul’da Fatih Camiinde Nakşidil Sultan Türbesi vardır. Yazarın romanında konuyu saptırdığını, uydurduğunu düşünüyorum. (Öyküde Azad’ın bu romanı okuduğunu ve meselâ romandaki Aimee’den etkilenerek onun gibi olmadığını ifade etmek istediğini anlatmak istedim)
(24) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “YALNIZLIKTA DURGUN ÖZLEM”