Bir evin tek erkeği…
Evet, gerçekten...
Çünkü yitirmiştik babamızı. Bir anne, üç kız kardeş ve ben. Üstelik kardeşler olarak hepimiz de okuma arzusu içindeydik. Üniversitedeydim, evimizin direği olan babamızı yitirdiğimizde...
Ben okumak istiyordum, benden ikişer yaş farkla küçük olan kız kardeşlerim de okumak istiyorlardı, annemin dilek ve desteği de;
“Okuyun! Adam olun, babanız göremeyecek ama ben göreyim yüksek çok yüksek adamlar olduğunuzu!” demişti.
Allah’a şükür babamın bıraktıklarıyla maddi hiçbir sorunumuz yoktu. Şehirden uzak, ama babamın “Ata yadigârı(1)” deyip de himayesinde(2) oturduğumuz ev, babamı yitirmemizle birlikte güvenini yitirmiş, ben de üniversitede olmam nedeniyle kardeşlerim ve annem çekinikliğe bürünmüşlerdi. Hırlısı-hırsızı, romanı(2)-çingenesi(2), uğursuzu-yanlışlısı vardı...
Bunun için bir sömestr tatilinde karar verdik, rahmetli babamın yaşarken “Evlâdiyelik(2)” dediği, “Kızlar ele gidecek! Evin direği, geleceği...” diyerek tapusunu benim adıma, bana uygun gördüğünü her vesile ile tekrarladığı şehir içindeki, belediye binasının hemen arkasındaki eve taşınmayı plânladık...
Sırası gelmişken söylemem gerek; bana göre babam bu ev konusunda hatalı bir düşünüş içindeydi, benim lehime, kız kardeşlerim aleyhine. Kız evlât, oğlan evlât ayırımı yapılır mıydı, et tırnaktan ayrılır mıydı(3)? Şeriattan(2) etkilenmiş olabilir miydi babam? Belki...
Çünkü öldüğü ana kadar, içli-dışlı olduğu(3) hacı-hoca takımı, beraberce “Hu! Çektikleri”(3) takım öylesine fazlaydı ki! Cenazesine iştirak edenler de onların küme(2) hali gibiydi.
Ve utandığım, sinirlendiğim ve hoş görmediğm şey o hacı-hoca takımının kız kardeşlerimin başlarının açık olmasına sitemle, kahırla, ya da her ne denirse o şekilde yanlış bakışları, hatta aralarında mırıldanmalarıydı(3).
Sırf çevreye, kendileri gibi hacı-hocaya hoş görünmek için başlarını örtüp Allah’ı kandırmaya(3), Allah’ı aldatmaya(3) mı, Allah ile aldatmaya(3), Kur’an ile aldatmaya yönelsinlerdi(3) ki benim dünyada birer eşleri daha bulunmayan eşsiz kardeşlerimi?
“Evlâdiyelik” evde oturan kiracımıza rica ettik, konumumuzu anlatarak. Mantıklı karşıladılar(3). Henüz olmamıştı, olacağını da tahmin etmiyordum tekrar bizim yönümüzden; ama “Üç göç, bir yangın(1)” derlerdi, bilmediğimiz kaçıncı kiracıydı bu çıkanlar, bu nedenle ev, her ne kadar son kiracı, ya da tüm kiracılar titiz olarak kullanmış olurlarsa olsunlar gereklilikler hissediliyordu, boya-badana-onarım gibi. Hele ki titizlik ötesinde saplantıları(2) olan annem için...
Bir-iki örnek; tüm klozet, eviye, küvet, lâvabo, musluklar, mutfak dolapları...
Hepsi yenilenmişti, baştan-aşağı! Dolaysıyla hemen diye düşleyebildiğimiz taşınma arzumuz, ancak bir aydan fazla bir zaman sonunda gerçekleşmişti!
Bu arada söylemem gerek ki; babamın bulundurma ruhsatlı(1) silâhı bu süre içinde her daim(1) annemin yastığının altındaydı, kullanıp-kullanamadığı hakkında bilgimin asla olmadığı.
Gene de oğul olmama rağmen, üniversitede ve evden uzak olmam dolaysıyla bu süre içinde her ne kadar benim için uygun değil gibi görünse de dokuz doğurma(3) hakkımı ve endişesini kullanmaktan çekinmemiştim!
Günlerden bir gün “Gel!” dediler, gittim. Taşındık, ama ne taşınma? Evimizde kız kardeşlerimin odaları dâhil tüm arzuları tek tek karşılıksız ve eksiksiz olarak karşılanmıştı, taksitle de olsa! Annemin babamdan yönlendirilen üç aylık dul maaşı, kenarda köşedeki birikmişler ve kiraya verdiğimiz eski evimize yeni kiracıların hoşgörüsüyle birkaç aylık kirası ve depozitosu ekiyle.
Yeni evdeki odalar üç kız kardeş arasında kura ile üleşilmişti. Salondaki bir kanepe, kanepe başındaki dolaba saklanmış silâhla akşamdan akşama annemindi.
Evin üvey evlâdı(!) olan en büyük ağabey, hani bir aralık; “Evin direği, geleceği” gibi sözler edilen bir tanesi, yani ben ise izinli(!) ama gerçekte arzulu olarak geldiğimde, başlangıçlarda o geniş ve otağ gibi serilen yer yatağının asil sahibi idim!
Sonralarında içine ancak sığabildiğim portatif bir yatağım olmuştu, Allah’ıma şükür! İnkâr edersem Allah çarpardı beni ve neticede umudum olmasa da kısmetsiz kalırdım(3)!
O geniş yer yatağı yaşamım boyunca özendiğim, özlediğim bir mekân olarak kaldı içimde. Çünkü eve geldiğimde, özlemiş olanlar gece yatısına misafirliğe geliyorlardı, bazen tek, bazen iki, bazen de ayakucumda, ayaklarıma sarılarak, üçü birden...
Dolaysıyla yatağımı kız kardeşlerimle üleşiyordum, iki, üç, çok zaman dördümüz olarak. Baba olmayınca baba sevgisi de ağabeye yönlendiriliyor olsa gerekti.
“Kardeşlerim okuyorlar!” demiştim. Gerçekten birbiri ile sözleşmişler gibi başlangıçlarda ismini tam olarak öğrenemediğim Kız Teknik ve Meslek Lisesine devam ediyorlardı.
Şüphem, bunun kendi istekleri mi, yoksa sofuluğunun(2) uç noktalarında olan babamın hissedemediğimiz bir saplantısı mı, ya da hemen hemen babamla aynı teknede yaşamış olan annemizin arzusu mu olduğunu bilmem, öğrenmem, anlamam asla mümkün değildi.
Ne ben sorabilirdim babama yaşarken, ne de onlar söylerlerdi. Öz olarak davranışlarını ne ben bekledim, ne de onlar beklettiler!
Babam ölü, annem ev kadınıydı, beni bir kenara ayırırsak, üç kız kardeşim de dünyalar güzeli idiler. Tanrı benden sakındıklarını -bir bakıma- kız kardeşlerime aktarmıştı, Yok, öyle kuzguna yavrusu Anka görünürmüş(4), ya da benzeri duygusallık(2) değil düşündüğüm. Kız kardeşlerimdi onlar, bana emanet, asla ve kat’a(2) değil ülkemde, dünyada bile eşleri-benzerleri olmayan.
Söz aramızda büyüdüklerinde, çünkü indimde(2), gözümde, benim için onlar doğduklarından şu anlara kadar hep sarı tüyleri ile cikcikleyen civciv idiler! Onları, büyüdüklerinde(!) kendilerinin de istediklerine “He!” deyip de sevdiklerine nasıl verecek oluşumun ıstırabını yaşıyordum(3), babamın vefatından sonra, hem her gün. Herhalde babam gibi olmasa da ölürdüm herhalde! Ya da en iyisi ölmek olsa gerekti!
Benden sonraki kız kardeşim Gülsen’di, iki yaş küçüğüm, Kız Teknik ve Meslek Lisesi, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü son sınıf öğrencisi idi ve büyüyünce(!) yani büyük okulu da (Kız Teklik Yüksek Öğretmen Okulunu) bitirince de öğretmen olmak arzusunda idi.
Ha! İsmi neden öyleymiş, denilirse teyzelerimizden birinin adı da Gülsen idi ve annem onu çok sevdiği için onun isminin Gülsen olmasını ısrarla belirtmiş. Babam da onu mu kıracaktı ya? Güzelliğinden bahsetmiştim, tekrarlamama gerek yok.
“Abla” idi, ama toprağımızdan kalan bir alışkanlıkla “Aba” idi o. Belki şöyle demem daha açıklayıcı olabilir. Annem Gülsüm, halama, görümcesine, yani babamın kız kardeşine, kendisinden önce evlenmiş olduğu için, babamı yitirdikten sonra bile geliş-gidişlerimizde “Gelin Aba” derdi, yöresel gelişim olarak.
Biz de neredeyse ismini bilmeksizin “Gelin Hala” derdik, ne demekse? Oysa Gülsen Teyzemize yine her nedense, belki de evlenmemiş olduğu için “Cici Anne” derdik. Gerçekten anne yarısı her daim bize sevgi ve maddi destekleriyle anne gibiydi, bence cici anneliği gerçekten hak ediyordu!
İkinci kız kardeşim Yedi Cücelerin(5) neşeli -ya da mutlu- karakteri(2) gibi ismine lâyık(1) Gülşen’di ki biz ona kısaca ya Gül, ya Şen, bazı bazı da Şengül derdik, ne alâkası vardıysa? Gerçekten hep gülen, mutlu olduğunu belli eden, yüzünde tebessümleriyle güller açtıran ve her şeyden önemlisi kanaatkâr(2) bir kardeşti.
“Gülşen, ablası gibi değildi!” diyeyim kısaca. Bunu sadece ablasına yakıştırdığım Yedi Cücelerin Huysuz ya da Meraklı karakterini yakıştırdığım için söylemiyorum. Sadece tevazuu(2) kokan bir davranışı için, yani ablası gibi kaprisli ve üst düşünceli değil anlamında söylediğim, düşünülsün (lütfen)!
Çünkü Meslek Lisesinde ablası ile aynı bölüm öğrencisi idi, iki senelik farkla.
Ve o da büyüyünce(l) Anaokulu Öğretmeni olmak arzusunda idi, kurallara uygun olarak. Yanlışlığı; “Evlenip de eloğlu(2) bir adamın kahrını çekemem(3)! Bebeler yeter bana!” demesiydi.
Oysa atalarımız; “Büyük lokma yut, büyük söz söyleme!” demişler, çünkü o hepimizden önce gönlünün sultanını(1) bulacağını ve öncelikle beni ve diğer kız kardeşlerimi ellerimizi böğrümüzde bırakarak(3), eloğlu gönlünün sahibi ile doğal olarak yâd ellere(1) gideceğini düşünmemiş olsa gerekti.
Hele ki; anaokulunun çok sevdiği bebelerine ek olarak senesine varmadan kocasına tüm varlığını vakfederek(3) bebesinin olacağını düşünmemiş olsa gerekti; “Elin adamının kahrını çekmeme” konusunda...
Ama bundan sonrasını da utanarak, damadın hakkını yememek için söylemem gerek, tarafsız olma zorunluluğu nedeniyle.
Gördüğüm, hissettiğim kadarıyla yanlışı şuydu kardeşimin, bebeklerinin oluşunun ertesinde. Ayıp gibi kaçsa da, görünen o idi ki Gülşen’in kocasının “Damızlık gibi görevi(1)” bitmiş, garibin pabucu dama atılmıştı(3)!
Gülşen, tüm yaşamını annesinin ve babasının adlarını verdiği çift yumurta ikizi bebelerine adamıştı. Damat mı? Söylemeye dilim varmasa da, nadiren ziyaretlerimde karşılaştığımızda söyleşilerimizin ışığında; “Solda sıfırdı!(1)”
Son numara Gülten...
Haydi, ben buna da Yedi Cücelerden Çekingen karakterini yakıştırayım, doğal olarak cinsiyet farklılığını göz ardı ederek. Çünkü tahmin edileceği gibi bir tekne kazıntısı(1) idi o, hissettirmeyi hiç de istemediğimiz halde.
Bu nedenle yaşama küskün, sert, kuru, kaba mizaçlı(1), abus suratlı(1), her daim üstünde aksilik olan bir kız kardeşti.
Oysa gülümsese, gülmesini bildiğini hissetse, hissettirse o da güzel bir kız olduğunu hissedecekti, bence. Bence, egoistçe, duygusal bir görünüş, his ya da düşünüş olsa da...
Gülten’in beni çılgınca sevip saydığını bilmeme ve bunu ona söylememe rağmen, “Kız seni alan yaşadı!(6)” diye yalan söylemek bana hiç yakışmazdı. Ki; ben onu bilen, seven, sadece onun için değil, tüm kız kardeşleri için bile kendini feda edebilecek cüret ve cesarette biriydim.
Söylememe gerek yok, o da ablaları gibi aynı okulun, aynı bölümünün öğrencisiydi, sadece büyüğe göre dört, ortancaya göre iki yıl sonrası olarak...
Taşındığımızda kardeşlerimin en çok hoşuna giden hatta duygusal olarak yaşamlarını şekillendiren karşımızdaki evdeki komşularımızın yine üç kız, bir oğlan olarak kızların biri hariç, kız kardeşlerim gibi aynı okula gitmeleri idi.
Farklılıklar; onların en büyükleri olan ablalarının evli-barklı, çoluk-çocuklu ve en son numaranın ise oğlan olması idi.
Annem-babam nasıl ki kız kardeşlerimi “Gül” isimleri ile donatmışlarsa, karşımızdaki aile de çocuklarının isimlerini “Şen” ile donatmışlardı.
Evli olan Nurşen, göze batan ve Gülsen’le aynı sınıfta olup okuyan Ayşen, nerede, ne okuduğunu, ya da ne olduğunu bilmediğim, bir bakıma Gülten’le aynı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, Ayşen ve Gülten’i yaya bıraktığına inandığım Canşen ve sanırım istenerek, arzulanarak sahip olunmuş olan Muratşen.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Muratşen’e sahip olmaları dolaysıyla aile; Feyzullah, Şükrullah, Hamdullah gibi sonunda Allah olan bir isim daha eklemişlerdi, isminin tamamlayıcısı olarak, hatırlayamıyorum, ama meselâ Feyzullah diyeyim ona da, benim ismim gibi kızların Şen’li isimlerinden farklı olsun, şeklinde ek isim koymuş olabilirlerdi. Değil mi? Ne gereği varsa?
Bu tanıtım faslından sonra ben mi kimim? Eh! Bu kadar Gül kardeşin öncesine bir dikenli kaktüs gerekli olmalıydı, ama annem-babam benden sonraki Gül kardeşlerimin olacağını önceden nasıl bilebilirlerdi ki?
Bu nedenle dokuz küsur aylık yolu yedi ay içinde Eyyam-ı Biyd(1) denilen günlerde tamamlayınca benim için önce Erol, Ergün, Erkan gibi isimler düşünmüşler, sonrasında Ercan demişler bana.
Ve ben, benden sonrakiler lehine fedakârlık yapmam gerekliliğini hissederek Tanrıdan kendi lehime hiçbir yakışıklılık, güzellik, kabiliyet...
Burda durmam gerek. Yakışıklılıkta, güzellikte fukara olmam tamam da, yetenek deyince duraklamamın sebebi; kendi çabamla saz çalmayı öğrenmem, sonra musiki cemiyetlerine devam ederek ud, kanun, akordeon konularında da başarılı olmamdı bana göre.
Gayret etsem belki piyano çalmayı da öğrenebilirdim, kendimi kendimle paylaşacak kadar, ama kaldıramazdım! Yanlış anlaşılmasın, piyanonun yükünü değil, zaman sorununu ve bilgi birikiminin eksikliğini anlatmak istedim sadece, özellikle üniversitede.
Bu nedenle babamın kendi harçlıklarımla edindiğim sazdan sonra bana hediye ettiği ud ve akordeon kız kardeşlerimin sahiplendiği odalarda özel olarak ayrı ayrı muhafaza ediliyordu adıma.
Azıcık da olsa onlarda da merak olup şöyle bir dokunmak bile akıllarından geçmemesini, hüzün mü, üzüntü mü olarak adlandırmakta zorlanıyorum doğrusu!
Ha! Bunları neden söylediğime gelince; uzun hikâye! Şimdilik kalsın, ileride nasıl olsa, sanırım hak etmiş olarak övüneceğim!
İlerleyen zamanda ben ve doğal olarak kızlar da adımlamakta geciktirmeyi düşünmediğimiz heveslerimiz nedeniyle ilerlemiştik. Kızlardan farklı olarak konumum; evimize göz-kulak-hami olarak(3) süratli davranmamın gerekliliği idi.
Ancak, kuralların beni frenlemek için gayretli olduklarını söylemem gerek! Çünkü kurallar; “Adam olmak(7)” için şu kadar dersi, şu kadar zaman, daha doğrusu sene içinde uygulamamı emrediyordu ve ilgili olanlar ne olursa olsun (Adam kayırmak(3) dâhil!) bunun için kimseye ayrıcalık yapmazlar, yapamazlardı!
Kurallar, kaideler, zorunluluklar için böyle bir hak yoktu (Desem de bugünün ülkesinde, benim Türkiye’mde benim bu sözüme kim inanırdı ki, patlatınca uzaya ulaşmak söz konusu olduğunda(8)? )
Gülsen ve Ayşen’in bana yetişmek için arzulan vardı, herhalde! Onlar kuralları tanımama hakkının bir bölümünü kullanarak okullarını bitirmişler, sınavlara girip üniversiteyi kazanmışlardı, zorunluluklarını bilmeksizin, Ya da adam olma sürelerinin dört yıl olduğunu bu süreyi hapırsa da köpürse(1) de kısaltamayacaklarım bilemedikleri gibi.
Bu; bana ancak ve en fazla bir yıl yaklaşabileceklerinin müjdesi gibiydi, bir bakıma. Çünkü benim okulum beş yıllık idi. Bir de mastır(2) falan yapmaya yeltendiğimi(3) düşünsem, beni geçip yaya bile bırakabilirlerdi beni ki; bu imkânı onlara vermez, veremezdim!
Söylemem gerekir mi bilmem, ancak hızlıca söyleyivereyim, Gülsen ve Ayşen aynı okulun, aynı bölümünü kazanmışlardı ve hatta aynı öğrenci yurdunda aynı ranzanın altlı-üstlü iki komşusu idiler, bana anlattıklarına göre.
Ha! Bu kadar bilgiye nasıl mı sahibim? Eh! Aynı şehirde okuyor olunca, çok zaman hafta sonlarında özlemleri katmerleşince(3), gerek şehirde, gerekse ailelerimizin olduğu yere sevkiyatta(!) güvenlik görevlisi(!) ya da gurk tavuk gibiydim de ondan!
Derslerim için çalışma mecburiyeti mazeretim mi? Geçiyordum bir kalem! Esas mecburiyetim, onların sinema, tiyato, pastane, postane gibi gereklilikleri için hazır-nazır olmam(3) idi!
“Ağabey şu gün için bize ve kendine bilet al! Özledik! Hem harçlığımız da bitti, adamakıllı banyo yapmak, keselenmek istiyoruz, Gülten de ayaklarına sarılmayı özlemiştir, zaten. vs.” ve dahi bir sürü saçmalık ve eklenti...
Aslında ilk cümleden sonrasını ben Gülsen’in hislerine uygun gelecek şekilde uydurdum. Sanırım, hüsnü kuruntum(1) da denebilir, hissedebildiğimce; Gülsen ve Ayşen kanka idiler.
Hadi üç-beş adım daha ilerleyeyim, ahretlik(2) olmuşlardı, can ciğer-kuzu sarması(1) tarifinde belki/sanki. Birbirinden hiç ayrılmıyorlardı, ben sadece ve ancak kontenjandan aralarına sokulabiliyordum, izin verdikleri kadarıyla!
Gülsen ve Ayşen’in ilk bir yılı bu angaryaları, “Al gülüm-ver gülüm(1)! Ha! Ha! İyi günler! Sağ ol! Teşekkür ederim!” furyası(2) ile geçti, ilgisiz, alâkasız ve benim üçüncü sınıfı da başarılı bir şekilde tüketişimle.
Okulumun kalan son iki yılını da aynı sabır, ahenk ve mölemekle(3) bitirir, ondan sonraki yaşamımı düzene sokmak için ne yapmam gerekiyorsa onları yapmayı düşünüyordum.
Bu düşüncelerimde arkadaşlarım gibi deli-dolu(1) değil, aileme karşı mecburiyetlerim dolaysıyla bugün olduğu gibi, yarınlarda da sağlam ve oturaklı bir yaşamımın olması dileğimdi.
Kısa-kesin-öz bir şekilde anlatmak istediğim; kalbim hak etmediğim düşüncesiyle boştu, boş olmak zorundaydı da, ta ki sömest tatillerinden biri olup da kalbimin boş olmadığını hissedinceye kadar.
Aile bütçesine katkım olması için bursum dışında, stajlar ertesindeki zamanlarda bazen günlük, ya da bazı-bazen çok nadiren de olsa, başlayıp okulumun başlangıç tarihine kadar bulabildiğim işlerde çalışma imkânım oluyordu, Cumartesi-Pazar kayıplarına aldırmaksızın, böyle bir kaygı yaşamaksızın(3), sadece para kazanmak için.
Bir Cuma sabahında Gülsen ısrarla rica etmişti;
“Ayşen’ler hepimizi bağ evine kiraz, erik, dut yemeğe davet ediyor, dört kardeş onlar, dört kardeş de biz olalım istiyorum, beni kırma! Feyzullah henüz küçük, başımızda erkek olarak duramaz mısın, izin alsan, ne olur? Annem ve onun ailesi bizlerle beraber olamayacaklar, işleri varmış!”
Emir, demiri keserdi, ama bir ricayı geri çevirmek de bana yakışmazdı, ufak bir rüşvet karşılığı...
Ufak demem, abartılı bir ufak olarak düşünülmeli aslında; mercimekli köfte, zeytinyağlı yaprak sarma, kol böreği, şekerpare tatlısı vb. gibi malzemeler benden, imalât onlardan...
O kadar işte!
Aslında okuduklarıma göre; bir erkeğin, yani ağabey olarak bu ben oluyorum; “Gak!” dedikçe tepesine, “Guk!” dedikçe poposuna vurulması(9) gerektiğinin normal boyutlarda farkında idim.
O ağabeyin itiraz hakkı mı? Bunu şu taşkın sözlerle özetlemem mümkün belki; balık gölgesiz bir kavağa çıktığında, dişi katır doğurduğunda, tavuklar diş çıkarınca, bitmedik çalı diplerinde tavşan ailesine rastlandığında, başka akla ne gelirse işte! Belki buna ufacık da olsa bir kedinin sirke içmesini beklemek, Ağrı Dağı’ndan kar bağışlamak gibi olasılıkları da katmam mümkün!
Belki hak etmiyordum, daha önceleri sinemaya, tiyatroya, boğazları gidişince(3) kebapçıya götürmemin karşılığı olarak devamlı olarak rüşvet istediğim için! Onların isteklerinden, benim rüşvet dileğimden vazgeçmek gibi bir şansımız asla olmadı, hem zaten olamazdı da...
Bir yıl boyunca şehirlerarası otobüslerle git-gel, okul önünde karşıla, okul önünde azat et, hiçbir duygusallık yaşamadığım halde ilk defa bu bağ evi ve bahçesinin ziyaretinde içimde bir şeyler hissetmiştim, saklamamam gerek.
Doyasıya değil, sanki kıtlıktan çıkmışçasına, görmedik gibi tıka-basa doyurmuştuk(3) midelerimizi meyvelerle. Çaya, eklentisi olan kraker, bisküvi falana ihtiyaç duymaksızın…
O, yani Ayşen ilk kez yanımda olmak için gayretli gibi görünüyordu. Topladığı kirazlardan ikram etmişti, avucunda bana. Bir keresinde ısırdığı eriğin suyu koluma sıçrayınca eliyle silme gayretini yaşadığında aklım başımdan gitmişti.
Yaşamımda ilk defa, evet yaşamımda ilk defa iliklerime kadar titrediğimi(3) hissetmiştim, hatta iddia ve itiraf etmeliyim ki; bana ne olduğunun bilmeksizin.
Hele ki ihtiyacım varmışçasına cebinden adının baş harfi işli mendili verince(10) yüreğim yerinden fırlar gibi olmuştu(3). Ama çulsuz bir öğrenci olarak nelere, ne zaman, ne kadar ve nasıl hakkım olduğunu düşünecek kadar aklım yerinde kalmıştı, belki de buna mecburdum…
Gülten akıl etmişti, bağ evine udumu da getirmişti, ben de genel istek üzerine(!) çalmıştım istenenleri, o; çaldıklarımdan bildiği şarkıları söylemiş, diğer kızlar kimi elleri ile tempo tutmuş, kimi elleri, çatal-kaşık-bıçaklarla buldukları tencere, sahan, bakır kaplarla dümbelek-tef gibi tempo tutup katkılarını esirgememişlerdi!
Yaşamımda ilk defa, ilk kez o gün kendimi şair gibi hissetmiş, ilk kez onun için dizmeye çalışmıştım içimden geçenleri, aklımda zapt etmekte oldukça yorulduğum, eve ulaştığımda hemen kaleme aldığım;
“Söylemesi mümkünsüz de olsa sözlerin,
ya da muhabbetlerin
gerçek gerçektir
yadsınamaz
dudak-dudağa
kulak-kulağa
el-ele,
göz-göze,
diz-dize,
söz-söze
yeter ki sevgi hissedilsin
ötesi zaten doğa yasası
sevgi varsa
aşk varsa
doğanın yasasına da gerek yoktur.
O; yaşamaktır
gönül boyu
duyumsadığınca. (11)”
Yaşadığım; görür-görmez değildi, ilâhi bir sevgi, hatta aşktı, birikmiş de farkına varılmamış, ya da benim aptallığımla hissedilmediğim yerine hissedemediğim. Ancak henüz bir el dokunuşuyla, bir mendil verişiyle, tüm yaşamını bana aktarmasını isteyemeyeceğim kadar imkânsızlıkları düşünüp yaşarken, nasıl böylesine bir hakka sahip olabilirdim ki?
O günden sonra o tatil döneminde bir kez daha izin alıp başlarında olmam gerekmedi. Ancak her akşam işten dönüşümde onu balkonlarında görüp eve girer girmez bir şeyler çalmak isteyişimin önüne geçemedim.
Hatta belki utanarak söylemem gerek ki, perde arkasından kendi yansımamı akıl etmeksizin onun siluetini görmekten mutlu olduğumu hissediyordum.
Ancak bugünkü yaşamıma göre onu, bir tabu(2), günah, haram, ulaşılamayacak bir melek gibi görmemin yanlışlığını, hatta haksızlığını yaşıyor gibiyim. Bu; içimdekileri söyleyememek endişesi ötesinde, ilerleyen zamanda onu başkasının sahiplenmesi olasılığı idi ki, bu beni kahrediyordu, üstelik çevreme hissettirmemek ağırlığı ile.
Böyle çalışlarımdan birinde Gülten girdi odaya. Onun odasında çalıyordum, onun balkonu Gülten’in penceresinin karşısındaydı ve Gülten’in odasına teklifsiz girmek hakkım her zaman mevcuttu;
“Ne o ağabey, serenat yapar(3) gibi bu çalış neden? Yoksa âşık mı oldun birilerine, bir vesile ile tanışıp haberleştiğin meselâ tanıdık birine?”
Bu soruyu Gülsen sorsa hani belki şüphelenebilirdim, okula gidiş-gelişlerimizde tavırlarımdan, bir şeylerden şüphelenmiş gibisine. Oysa bu bağ evine gidişimize kadar aklımdan, hatta aklımın ucundan bile geçen bir şey yoktu ki? Hatta öyle ki; aralarında konuşmuş bile olabilirlerdi; “Al gülüm, ver gülüm!” tavırlarında...
Gülten’in anlamlı sorusunu cevaplamamak olmazdı. Çünkü Tanrı kadınlara erkeklerden esirgediği altıncı bir hissi(1) vermişti. Gene de yalanla şansımı deneme gayretini yaşadım;
“Ortada fol yok, yumurta yok, daha okul bitmedi, üstelik sorumluluklarım var, bildiğin. Gönül oyunlarına ayıracak vaktim mi var ki? Nereden çıkartıyorsun ki bu masalları?”
“Masal mı? Peki, inandım!”
Soran bakışları alaycıydı sadece. Ve ben neden yalan söylemek ihtiyacını hissetmiştim, bilemiyorum.
Yeni dönem başladığında, onları okullarına teslim ettikten sonraki zamanda özlemle otobüs bileti alma arzularını bekledim, hem de uzunca bir süre. Üstelik bu süre içinde ne sinema, ne tiyatro, ne de kebap istekleri olmuştu. Dersleri ağır olsa gerekti!
Bir gün o notu aldığımda dünyalar benim olmuş gibiydi...
Bagajları yerleştirirken elime bir kâğıt parçası sıkıştırdı Ayşen, çevrenin ve özellikle Gülten’in dikkatini çekmemeğe gayret ederek. Onlar ön sırada, ben arkalarında oturduğumda o kâğıt parçasını okuma sabırsızlığı içindeydim.
Neşeliydi Ayşen, belki hüznünü saklama gayretinde bir üniversite öğrencisi kız olarak. Bu belki de benim yadsıdığım evine ulaşacak oluşunun bir neşesi de olabilirdi, hüznüne rağmen. Belki de ben öyle düşünmüş, ummuştum.
O kâğıt parçasının aşk nameleriyle değil, sitem nameleriyle dolu olacağını hissedemez, bilemezdim, bilmem de mümkün değildi zaten, çekinikliğimde;
“Gülsen’le aynı okuldayız, iki satır yazamaz mıydın?”
“Telefon numaramı biliyordun, iki kelime mesaj gönderemez miydin?”
“Dikkatini çekecek kadar güzel değil miyim? İlgini hak etmeyecek gibi/kadar çirkin miyim yoksa?”
“Sevgiyi hak etmeyecek gibi kötü müyüm dersin?”
“Neden bakmıyorsun ki gözlerime, neden bir sevgi dokunuşunu, bir sevgi bakışını esirgiyorsun ki?”
“Sana ilgi duymam suç mu?”
“Bana yönelmen o kadar mı zor?”
“Hak etmiyor muyum?”
Kâğıdın bir yüzüne sığıştırılan satırlar bu kadardı! Herhalde arka sayfa da aynı sitemlerle dolu olsa gerekti, yanımdaki koltuk arkadaşımın meraklı bakışlarından çekindiğim için okuyamadığım…
Bir kez daha Gülten’in odasına yönelip sırasıyla enstrümantal(2) olarak udumla, bildiğim, onu etkileyeceğine, sorularının cevabı olacağına inandığım şarkıları ona dinletmeye çalıştım;
“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar…(12)”
“Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar...(12)”
“Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım...(12)”
“Bu son şarkımda sen varsın, ilk şarkımda yine sen vardın…(12)”
“Şarkılar seni söyler, dillerde name adın… (12)”
“Dert bende, derman sende...(12) ”
“İçimde kim vardır bir bilebilsen...(12)”
“Gündüzümde, gecemdesin...(12)”
“Bu şarkı kalbimin tek sahibine...(12)”
ve daha geceye sığdırmamın mümkün olamadığı, Gülten’den aynı azarı işitmemek için sonlandırdığım şarkılar...
Endişem; şarkıların dilinden anlamak istememesi, ya da anlamamak için ciddi olarak kendisini zorlaması olabilirdi!
Nasıl olsa her gidişin bir dönüşü, her notun da iadesi vardı, önemli olan o notu, onu kırmaksızın, incitmeksizin, duygularla yüklü olarak nasıl yazıp geri çevirebileceğim idi. O notu ona vermek, ya da ulaştırmak? Sorun olacak, ya da yaratacak gibi görünmüyordu bana.
Ertesi günün akşam karanlığı oldu, ben o ana kadar iki satır karalayamamıştım...
Ve sonra gerek de kalmadı zaten.
Telefonu çaldı Gülsen’in. Kim olduğunu ve ne konuşulduğunu bilmem mümkün değildi. Gülsen bana yönelmeden önce;
“Mümkün değil, ama ağabeyime sorayım bir!” deyip, telefonun ahizesini eliyle kapattıktan sonra;
“Ders notlarının bir kısmını dönem sonunda bağ evinde unutmuş. Alması için yardımcı olup olamayacağımızı soruyor, karanlıktan, karanlık insanlardan ve yabani hayvanlardan korkuyormuş. Benim ve kardeşlerimin işlerimiz olduğunu, bu nedenle kendisine arkadaş olamayacağımızı söyledim. Senin tek başına yardımın olabilir mi?”
Körün istediği tek gözdü, Allah vermişti iki göz...
Yazmaya gerek kalmaksızın içimden geçenleri söyleyebilirdim ona (belki).
“Ne zaman?”
Mikrofonu açıp karşıya seslenip sorduktan sonra;
“Hemen!”
“Peki, montumu giyip hemen çıkıyorum!”
Karşılıklı olarak açtık kapılarımızı. Geceye ulaşma çabasındaki akşam karanlık, ama o simsiyahtı, sağa-sola bakmaksızın, selâm bile vermeksizin önüme düştüğünde. Belediye binasının köşesini dönerken ancak yetişebildim kendisine, hızlı yürümek ötesinde, koşarcasına gibi. Elinden tutmak istedim, hırsla çekti geriye;
“Küs müyüz?”
“Yaşamını etkilemeye hakkım var mı?"
“Var, tabii!”
“Ebegümeci gibi yüzüme bakmakla hak veriliyorsa(3), yaşamını etkilemeyi hak etmiş mi oluyorum? Sırtında yumurta küfesi mi taşıyordun(3) ki, bugüne kadar bir tebessümü bile esirgedin benden? Bir de kalkmış, çalıntı şarkılarla mesaj vermeye çalışıyorsun. Mecbur kalmasam yardımını istemezdim!”
“Kırıcı olduğunun farkında mısın?”
“Hak etmediğin inancında mısın?”
“Zamana ihtiyacım vardı!”
“Sevmek, ilgi göstermek, gülümsemek için ne zamandan beri insanlar zamana ihtiyaç duyuyorlar ki?”
“Yaşama beraber devam etmek gerekliliğini, beraber ihtiyarlamayı hissettiklerinden beri!”
“Yani o beraber olmayı isteyenlerden biri (meselâ ben) pattadanak dalleyi dikecek(3) olursa ahrete sevgisiz olarak gitmiş olacak, öyle mi?”
“Ağzından yel alsın(13), o nasıl söz öyle? Ben daha taşındığınız gün, seni görür görmez sakladım kalbime seni. Ama sana nasıl geleceğimi bilemedim, önümdeki aşmam gereken badireleri(2) düşündüm. Badireler sevmeme engel değl, ama izin ver, akşamın bu karanlığında, bu soğuk havada değil, seni kollarım arasına alıp sevgimi söyleme şansı ver bana. Lütfen!”
“Abartılı bir söylem, ısrar üzerine zoraki(2) gibi...
Benim istediğim, düşündüğüm bu değil. Çok uzun konuştuk, akşamın sessizliğini yaşamak istiyorum yol boyu, izninle...”
“Sustum!”
Hayret ettiğim şey, o kadar konuşmamıza rağmen, birbirimizi isimlerimizle çağırmama gayretimizdi.
O önde ben onun arkasında yürüyorduk, dut yemiş bülbül gibi sessiz, ya da arpacı kumrusu gibi susarak, fiğ yutmuş güvercin gibi ses kısıtlılığı ile.
Yolun yarısını geçmek üzereyken sinsi bir sonbahar çisentisinin(2) bizi engelleme arzusunu hissettim. Akşamın karanlığında sis, pus, gölge ne denirse o destek ile. Göğün muslukları açılmak üzere gibiydi, bu sinsiliğin ardından,
“Islanmaktan çekiniyorsan geri dönelim istersen...”
“Çekinmek mi, korkmak mı?”
“Hangisini düşünürsen!”
“O halde devam!”
Yere eğilip birkaç kaya parçası, taş istifleme gayretinde oldu ceplerine, merakla izleyişimi fark edince de;
“Kurt puslu havayı sever, derler. Böyle havalarda genelde kurt iner bağa, tedbirli olmak gerek. Sen de taş topla, ayrıca eline en kısa zamanda kalın ve uzun bir değnek geçirmeye çalış, ne olur, ne olmaz. İti an, sopayı eline al denmişse de, kurdu an eline taş al, diye değiştiriyorum ben bu sözü! El fenerini de şimdi yakmayayım, kurt efendinin dikkatini çekmemek için. Nasıl olsa şimşekler bize yol gösterir, bu havada mehtap umacak değiliz ya!”
Tedirginliğimi hissetmiş olsa gerekti;
“Ne o? Korktun mu yoksa? Korkma yedirmem seni, korurum!”
“Alay etmeni hak ediyor muyum?”
“Özür dilerim, yüzün beyaz, ellerin, tırnakların temiz, yani muhallebi çocuğusun(1) dememek için kendimi zor tutuyorum. Ama yardımın için de susmak zorunda olduğumu biliyorum!”
“İçinden ne geçiyorsa hepsini söyle de rahatla bari!”
“Susmam gerek, ama bazen hani uzanamadığı üzüme koruk diyen tilkiler de dolaşır, eğer kalmışsa koruk-moruk dinlemeksizin bulursa hemen midelerine indiren. Üstelik nerede oldukları, nereden geçecekleri belli olmaz, korkarlar, ama meraklıdırlar da. El fenerini yüzlerine tutunca sabit bir şekilde uzaklaşmaksızın dikilip, duran meraklı gözlerini fark edersin uzaklardan bile. Onlar insanlardan, bense onlardan korkarım en çok!”
Yağmur sinsiliğini bırakıp musluk açma olayını tam olarak gerçekleştirmek üzereydi. Tam bu sırada bir yerlere sığınma arzusu taşıyan bir tilki, önümüzden neredeyse bize sürtünerek teğet geçti(3). Korkmuştu Ayşen, boynuma sarılıp, ayaklarını kasarken(3);
“Anne!” diye ünledi, doğrusu cebindeki taşlar canımı acıtmasına rağmen cesaretlendim;
“Ercan, deseydin, daha sıkı korurdum seni!”
“Ve böylece kahramanım olur, kendini ispatlamak için sarkıntılık etme hakkını görürdün kendinde, değil mi?”
“Kendimi kanıtlamam gereken zamanı biliyorum, üstelik asla sarkıntılık etmeyi aklımdan geçirmeksizin, bana dönmeni bekleyerek!”
Üstünü silkeleyerek indi kucağımdan;
“Neden dönecekmişim ki sana? İçimden geçenleri bir kâğıt parçasına sıralamam mı seni cesaretlendiren?”
“Haydi, ıslanma, koşalım biraz, hasta olmana kıyamam, üzülürüm. Bağ evinde çalıçırpı, gazete falan vardır nasıl olsa, yazdan kalan, ocağı yakarım...”
“Ben de soyunurum, öyle mi?”
“Ben sedire sırtı dönük olarak yatarım, merak etme!”
“Islak, ıslak?”
“Sırtım dönükken, montumu çıkarırım, artık sevabına onu da bir kenara koyup kurutuverirsin. Ancak bağ evine ulaşır ulaşmaz hemen telefonlarla ailelerimize haber verelim, merak etmesinler. Gerçi benim için herhangi bir sakınca yok. Gülsen seninle beraber olduğumu biliyor çünkü...”
Hem konuşup, hem koşarken nefes nefese kalmıştık. Ancak eve yaklaştığımızda çatı altına sinmiş, akşam yemeğini bekler tavrındaki kurt, doğrusu olağan ötesinde ürkütmüştü beni. Ayşen cebindeki taşları atarken anahtarı bana uzatmış;
“Kapıyı aç, sen de taşlarını fırlat, beraberce aynı anda sığınalım ve kapıyı kapatalım!” diye bağırmıştı…
Cesur kızdı Ayşen, itiraf etmeliyim ki benim gibi ödlek(2) değildi, tilkiden korkmuş gibi görünmesine rağmen. Zira kurt kapıyı tırmalayıp, pencerenin demirlerinden bize bakarken, hiçbir şey olmamış gibi önce gaz lâmbasını yakmış, sonra ocağı tutuşturup paltosunu asmış ve telefonuna sarılmıştı;
“Merak etmeyin! Bağ evine geldik, ama nasıl geri döneceğiz, bilemiyorum. Dışarıda yağmur ve kapı önünde ağzının şapırtısını duyduğumuz, kapıyı tırmalayan bir kurt var!”
Karşısının ne dediğini bilemezdim, ben de Gülten’e tekmil vermeye(3) çalışıyordum o ara, çünkü. Ayşen bana döndü, ben çözüm için kardeşimle konuşmaya çalışırken;
“Polis Hayrettin Amca ile babam hemen yola çıkıyorlar. Gel, sen de üşüme, hasta olma, Gülsen’den senin yüzünden fırça yemeyeyim(3)!”
“O kadarcık yani?”
“Daha ne bekliyorsun ki?”
“Seni…” dememle birlikte, çok az vaktim varmışçasına sarkıntılığa geçtim, onun deyişine tıpatıp uygun bir şekilde. Galiba buna sarkıntılık değil de düpedüz saldırı demem gerekti. Çünkü kolundan haşin bir tavırla bana döndürüp kilitlemiştim dudaklarını(3), öpmeyi bilmeksizin hem.
Yediğim tokat beni kendime getirmişti, kurdun kapıyı tırmalamasını gayet iyi duyuyordum, kulaklarımda çınlayan öfke sözlerinin arasında;
“Arzulayarak, şehvet duygularıyla değil, severek, incitmeksizin öpmeni isterdim!”
“Duygularımda en ufak bir cinsellik, ya da buna benzer bir şey yok. Aklımın ucundan bile geçmişse Allah canımı alsın hemen şu an. Tilkiden korkup bana sığınman, beni kurda karşı koruman mutlu etti beni. Belki davranışım sert, ama sadece teşekkür ettiğimi ifade etmek istedim. Özür dilerim!"
“Nasıl yani? Aslında ben seni tokatladığım için özür dilerim. Şamarı unutarak yeniden özür diler gibi ispatlamayı dener misin?”
Bir silâh sesi duyduk irkilmemize(3) neden olan. Arkasından bir el daha ve daha yakınlardan...
Kısa bir zaman dilimi vardı, avuçlarımızda, dudaklarımız için saklama gayretini yaşadığımız. Ayşen elimi beline doladı, gözlerini kapatırken.
“Seni canımdan da çok seviyorum. İster benim ol, ister süründür ayaklarının dibinde, ama bana inan! Ben seninle ömür boyu aynı yöne bakmak istiyorum(14)!”
“İnanıyorum, üstelik seni kaçırmadığım için mutluyum! Tek sevenim sen ol, geri kalan dünya nüfusuna konuyu ben açıklarım(15)!” derken bir öksürük sesi duyduk.
Pencereden bizi görmüş olsa gerekti Hayrettin Ağabey ve gözleri kocaman açılmış Ayşen’in babası Mehmet Amca. Hayrettin Amca dillendi(3);
“Oh ho! Neredeyse mercimek fırına veriliyormuştu(16), neyse ki vaktinde yetiştik sayılır!” dedi elindeki tabancayı sırtına doğru yerleştirirken.
Kurt öldü mü, yoksa kaçtı mı? Bilmiyoruz. Biz iki sevgiliydik kısaca...
Ve aklımızdan geçen; “Eğer yürüdüğümüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştıramaz!(17)” diyen haklıydı…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Abus Surat (Yüz); Asık, somurtuk, çatık, somurtkan.
Al Gülüm, Ver Gülüm; Bir kimseye yapılan hizmetin karşılığını hemen bekleme durumu. İki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları durumu. Bilinen bir şeyin, bilinmeyecek şekilde gerçekleşmesi.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Canciğer, Kuzu Sarması: İçlidışlı, candan, pek içten.
Damızlık Görevi; Damızlık; sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).
Deli Dolu; Uçuk, duygu sömürüsüne dayalı, dünyayı umursamama, yaşama değer vermeme.
Eyyam-ı Biyd Orucu; Aydınlık Günler Orucu anlamında olup Ayın en parlak ve tam olduğu Hicri ayların 13., 14. ve 15. Günlerinde tutulan oruç. Öyküde; Ercan’ın annesinin oruç tutması değil, ayın on dördünü söylediği bellidir!
Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da aşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.
Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.
Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İsmine Lâyık; Adını hak eden, uygun olan, yaraşan, yarışır, uygun. Dengini, kendisine uygun olanı, yaraşanı, eşini bulmuş olan.
Kaba Mizaçlı; Zevksiz, terbiyesiz, görgüsü kıt, nezaketsiz huylu, çirkin, kötü vasıfları olan.
Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.
Silâh Bulundurma Ruhsatı; Ev ve işyerlerinde bulundurmak için her iki konum için ayrı ayrı alınması gereken izin belgesi. Taşınması, bir yerlere götürülmesi 6136 sayılı kanuna göre yasaktır. Gerekiyorsa “Silâh Taşıma Ruhsatı” alınabilir.
Solda Sıfır; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.
Sonbahar Çisentisi; Sonbahara has ince ince toz gibi yağan yağmur.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Üç göç, bir yangın (yerini tutar); Bir yerden başka bir yere taşınırken bazı eşyalar kırılır, dökülür, kaybolur. Birçok kez taşınma sonunda da bu eşyalar yangın artığına döner sanki.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
(2) Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Çingene; Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni Roman (Romen) olan Hindistan’dan çıktığı sanılan dünyanın çok yerinde göçebe (Bazı yerlerde yerleşik) topluluk ve bu topluluktan olan kişi.
Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.
Enstrümantal (Müzik); Ses için değil, yalnızca çalgılarla çalınmak için yazılmış müzik…
Evlâdiyelik; Çok dayanıklı, çok sağlam. Uzun süre elde bulundurulması halinde bile hasar görmeyecek.
Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.
Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
Kanaatkâr; Az şeyle, elinde olanlarla, bulunanlarla yetinen.
Karakter; Bir kimsenin ya da bir insan topluluğunun duygulanma ve davranış biçimi. Bir nesnenin bir bireyin ya da bir topluluğun kendine özgü olan, onu başkalarından ayıran temel belirti, onun davranışlarını belirleyen ana özellik.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Küme; Birçok canlının ya da nesnenin oluşturduğu topluluk. Tümsek biçiminde toprak, ya nesne yığını.
Mastır (Yüksek Lisans); Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda “Mastır Yapmak” olarak da adlandırılır. Üniversite diplomasıyla doktora arasındaki akademik araştırma).
Ödlek; Korkak, tabansız, yüreksiz.
Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni çingene olan topluluk.
Saplantı; Sabit fikir, psikolojik rahatsızlık. İdefiks.
Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
Zoraki; İstemeye istemeye, zorla.
(3) Adam Kayırmak; Koruma, himmet, iltimas, torpil gibi haksızlıklarla kendine yakın bir insanı hakkı olmayan müjdelerle mükâfatlandırmak.
Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiye’yi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap.
Allah’ı Aldatmak; Kişinin Allah’ın emirlerini farz, sünnet ve vaciplerini yapar görünerek aslında Allah’ın kullarını aldattığını sanması. Allah’ı aldatmak mümkün değildir.
Allah’ı Kandırmak; Allah’ı anarak, Allah’ı bir bakımı paravan haline getirerek (yemin dâhil) bir şekilde karşısındakini kandırmaya çalışmak, görünüşte Allah’ı kandırdığını, başardığını sanmak. Allah’ı kandıramayız!
Ayaklarını Kasmak; Kucakta duran bir insanın bedeni ile ayaklarını ağzı açık dört numara haline getirmesi.
Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.
Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.
Dokuz Doğurmak; Sabırsızlanmak, büyük bir merak ve heyecanla beklemek. Bir işi zorluklar içinde ve güçlükle tamamlamak.
Dudaklarını Kilitlemek; Genelde susmak anlamında kullanılan bir söz olmakla birlikte öyküde öpmenin arzulanması, sıcaklığı ve ani oluşu belirtilmek istenmiştir.
Ebegümeci Gibi Yüzüne Bakmak; Ebegümeci kendiliğinden yetişen yaprakları ablak insan yüzü gibiir. Bu nedenle yöresel olarak bakışların anlamsızlığı şeklinde kullanılan bir sözdür.
Elleri Böğründe Bırakmak; Çaresiz bırakmak, bir şey yapamaz duruma getirmek, başarısız olmasını sağlamak
Et Tırnaktan Ayrılmamak; Anne-baba-evlâtlar, birbirine çok yakın akrabalar arasında konu ne olursa olsun aralarında anlaşmazlık, huzursuzluk, yanlışlıklar olmayacağının ifadesi olmak.
Fırça Yemek; Azarlanmak, horlanmak, aşağılanmak, hakaret edilmek.
Hami Olmak; Destek olmak, gözetmek, kollamak, korumak, kayırmak, kayırıcı, koruyucu olmak.
Hazır Nazır Olmak; Emre amade, hazırlanmış olmak. Her yerde hazır olup, konuları bilemek, görmek, yardım etme amaçlı destek olmak.
Hu Çekmek; “Hu!” ayinlerinde, bir bakıma ibadetmiş gibi devamlı surette “Hu!” demek.
Istırap (Izdırap) Yaşamak; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunup acılar yaşamak.
İçli Dışlı Olmak; Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli olmak.
İliklerine Kadar Titremek; Çok heyecanlanmak, tahammül sınırlarının sonuna ulaşacak kadar titrer bir durum yaşamak.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kahır Çekmek; Uzun süre sıkıntıya katlanmak.
Kahrını Çekememek; Uzun süreli sıkıntıya katlanamamak.
Kalbi (Yüreği) Yerinden Fırlayacakmış Gibi Olmak; Türkçemizde böyle bir fiil yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.
Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.
Kaygı Yaşamak; Kaygılanmak. Kötü bir sonuç doğacak diye üzülmek, tasalanmak.
Kısmetsiz Kalmak; Talihsizlik, şanssızlık, kadersizlik yaşamak. Nasipsiz kalmak. Tanrının lütfundan uzaklaşmak.
Kur’an İle Aldatmak; Cemil KILIÇ’a ait “İslam’a Kurulan Pusu” adı ile imzalanan kitap.
Mantıklı Karşılamak; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın bularak, anlaşma düşüncesi sağlamak, asgari müşterekte birleşmek.
Mırıldanmak; Alçak bir sesle şarkı söylemek. Alçak sesle, kendi kendine, anlaşılmaz bir biçimde bir şeyler söylemek.
Mölemek; İnek gibi bağırmak denese de, İnek gibi çalışmak, ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).
Pabucu Dama Atılmak; Gözden düşmek, eskimek.
Pattadanak Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak; aniden (sapasağlamken) ölmek.
Serenat Yapmak; Genelde geceleyin, açık ve özellikle dolunayda bir müzik aracıyla aralarındaki ilişkiye göre sevgiliye anlamlı bir şarkı söylemek, konser vermek ve doğal olarak kız babasının hareketleri için tahammüllü olmak.
Sırtında Yumurta Küfesi (yok ya, dönüverir!) Taşımak; Eski düşüncesini değiştireceği anlamında da kullanılmakla beraber, öyküde yöresel olarak; dikkatli olmanın gereksizliği vurgulanmak istenmiştir.
Teğet Geçmek; Hafiften dokundurup geçmek. Bir konuyu üstünkörü gözden geçirmek, konuşmak.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Tıka Basa Doyunmak; Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyim olmakla beraber midesinin hacminin aldığı, öğürecek kadar, görmemiş gibi midesini doldurmak, doymaktır.
Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.
Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.
(4) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”
(5) Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler; Yaşları yüzün üstünde olan yedi cüce ile bir prensese ait masal.
(6) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.
(7) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
(8) Varsa torpilin arkadaş; Torpil demek; İltimas. Kayırmacılık demek. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. Eskiden KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa torpilin (yandaşın) arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!
(9) Gak-Guk; Etme eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarında kullanılmaktadır. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!
(10) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
(11) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “MÜMKÜNSÜZLÜK”
(12) Sevemez kimse seni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin şarkının Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
Bu son şarkımda sen varsın, ilk şarkımda yine sen vardın… Mahur Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a aittir (Şarkının hüzün dolu bir öyküsü vardır).
Şarkılar seni söyler, dillerde name adın... Bu Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muzaffer İLKAR'a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Dert bende, derman sende… Güfte ve Bestesi; Vedat YILDIRIMBORA’ya ait Kürdilihicazkâr Makamında eserdir.
İçimde kim vardır, bir bilebilsen… Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
Sen benim şarkılarımsın adlı eserin bir bölümünde “gündüzümde, gecemdesin” denmekte. Grup GÜNDOĞARKEN eseri (Öyküde sadece bu bölüm adlandırıldı).
Dualar eder insan mutlu bir ömür için… diye başlayan İrem DERİCİ şarkısının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 yıllar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı, “Love me tender” Galiba benzer...
(13) Ağzından Yel Alsın; Olumsuz ve kötü söz edenlere karşı başına gelmemesi, gerçekleşmemesi için söylenen bir dua biçimi.
(14) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
(15) Tek sevenim sen ol, geri kalan dünya nüfusuna konuyu ben açıklarım. Olcay DERECİK
(16) Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.
(17) Eğer yürüdüğümüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştıramaz. George Bernard SHAW