Başıma ne dert geldiyse, içki yüzünden geldi, hangi birini anlatsam, ya da yazsam ki? O Türk Sanat Müziği eserlerindeki gibi; “Yasaydım, derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan kitap(lar) olur(1)(du).” Ve “Kader... Kime şikâyet edeyim seni? Bilemem…(2)” demekten başka bir şey de gelmezdi elimden.
En kötü tarafım içki konusunda fark edilecek hiçbir özelliğimin olmaması, ayırım yapmamam, canım ne çekerse, ya da ne bulursam onu zıkkımlanmamdı(3).
Bırakmayı, dostluğumuzu bitirmeyi düşünmedim mi? Düşündüm tabii! Ama ben onu bırakmak istedikçe o bana dört elle sarıldı sanki!
Ömür tükeniyordu, doğal olarak. Ancak üç otuz para(4) olan maaşım zıkkımlanmam dolaysıyla yetmiyor, ay sonlarını zor getiriyordum, içkiye özenen açlığımla. Rahmetli bir büyüğümün nasihatine göre; “Zevkin ne veresiyesi, ne de borcu olmazdı!” Bu nedenle asla öyle borç-harç(4) yapmazdım.
O büyüğüm bir de şöyle eklenti yapmıştı sözünün arkasına; “İki zevk bir arada olmaz!” ne anlama geldiğini sigara ile içkiyi bir arada kullanmamam şeklinde yorumlamış ve o gün cesur bir karar verip sigarayı bırakmıştım.
O gün aynı cesareti gösterip neden içkiyi de bırakmadığımı o gün, bugün kendime sorarım, özellikle o değerli sanatkârın; “Nereden sevdim o zalim kadını...(5)” şarkısının esintisi kulağıma eriştiğinde.
Hemen ekleyeyim, bugün içki de içmiyorum artık. Oysa böbreklerimi ve karaciğerimi dinlendirmek için(!) Cuma ve Kandil Gecelerinde, Ramazanlarda ve Bayramlarda içme konusunda tövbeliydim(3) sadece!
Ancak hemen desteklemeliyim ki; içkiyle başımın hoş olduğu, sermest olduğum(7), içip güzelleştiğim günler maaşımı aldığım aybaşı günleriydi. Normal yaşam günlerime göre, parasızlık nedeniyle perhiz yaparak(4) dinlendiğim(!) günlere göre bol meze eklentili ziyafet çekerdim kendime!
Vejetaryen(6) değilim, ama etle aram yoktu. Pilâvla içki almama sadece arkadaşlarım değil, herkes hayret ederdi! Bir de itiraf etmekte gecikmemeliyim ki; milli içkimizin yanında maden sodası içtiğim için de takdir cümleleri(!) esirgenmezdi etrafımdan.
En hafifleri; “Rezil ettin, piç ettin güzelim nimeti!” şeklinde idi. Böyle bir zamanda öğrenmiştim içkinin nimet olduğunu, her nedense “Fasulye gibi nimetten saymak.. (3)” geçmedi içimden!
Aybaşları dışında; “Kendimi öksüz sanmamak(8)” için, ayaküstü tipindeki yerlerde ayaküstü ziftlenir(3), öyle yönelirdim yalnız yaşadığım, garibanlık kokan evime...
Sanırım Cumartesi-Pazarlarımın çok zaman, hatta her zaman, aybaşları haricinde ev temizliği, bulaşık, çamaşır, ütü ve yemek yapma etkinlikleri ile dolu olduğunu söylememde sakınca olmasa gerek! Evet! İçki konusunda kısıtlılığım vardı, ama akşamları o günün işlerini yapıp tamamlamış olmamın mükâfatı(!) olarak, hatta hak etmiş olarak dinlenme modunda boş geçirmezdim.
Böyle dememe bakmayın, eğer üstelik hele ay sonlarında, zulada(6) bir şeyler saklayamamışsam bu; avucumu temizce yıkayıp yalamamın(3) gerekliliği olarak gerçekleşirdi.
Bu durumumu belki şu şekilde açıklamam mümkün; kesinlikle “Akşamcı(6)” değildim, ayyaş da. Yani, varlığa ve yokluğa göre “İçki dostu” idim demek kendimi tarif için uygun gibi geliyor bana.
“Velhasıl kelâm, Aleykümselâm!” örneği bu konuda ekleyeceğim son şey; mentol çiğnememe rağmen toplu taşıma araçlarında ağız kokumun, sokağımızda yampiri yürüyüşüm(3) nedeniyle hacı-hoca birikimli komşularımızın sitem ve istihza ile süslenmiş takdir cümlelerine muhatap olmamdı(3)!
Bir aybaşı idi, ayaküstü yerine meyhanede konaklayacağım. Her aybaşı, öncesinde beynime not ettiğim değişik bir mekâna giderdim. Ancak, ikinci kadehten sonra; “Ne olacak bu memleketin hali yav!” gibi sözlerle yan masalardaki insancıklara sataşarak değil, sessiz, sakin, kendi halimde, yalnızlığım ve kimsesizliğim için düşünceli bir şekilde ve özellikle yalnız başıma, ben başıma olarak içmeyi severdim.
Çok zaman bardağımı diğer bardağıma vurarak kendimle üleşirdim içkimi, açsam meze takviyeleri ile toksam bir avuç sarı leblebiyle köreltirdim nefsimi, tıpkı en büyük vatansever Türk Atatürk’üm gibi! Bu nedenle çerez değil, sarı leblebi isterdim garsondan.
Yoksa cebimde her zaman her ihtimale karşı taşıdığım 100 gram sarı leblebi arkadaş olurdu içkime, kimseden çekinmeksizin. 100 gam sarı leblebi için kimse kimsenin ahengini bozmazdı(3).
Yaşadığım, daha gerçekçi olarak tükettiğimin farkında olmaksızın yaşadığımı sandığım günlerden birindeydim; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(9)” diye sorgulayacak gibi, hem kadar.
Doğmamak elimizde değildi, hem de doğmak için kime ve ne için şükran duyacağımızı bilmeksizin(1). Buna mukabil keşke, ölmek elimizde olsa, olabilseydi. Ama Tanrı işi-gücü yokmuş gibi ona yasak koymuştu;
“İşte orda dur, ben verdim, ben alırım ancak!” Dindar olmasam da Tanrıya karşı gelecek kadar da aptal ve salak değildim, ama Tanrıya da gücenmeden geçemiyor, teessüflerimi(6) göndermeden edemiyordum.
“Ey Tanrım! Madem; ‘İçki bütün kötülüklerin anasıdır!(11)” madem; “İçkiyi yasaklamışsın” neden bu iradesi zayıf kuluna el uzatmazsın ki?
Sarı leblebi, artı içki, artı ben ve Tanrı...
Bir arada olmamız mümkünsüz bir karışım...
Bir de karşıdaki hakkında kötü söz söylemenin bana yakışmayacağını düşündüğüm afeti devranın(4) gözleri olmasaydı Tanrıyı masama davet etmekten dolayı pişmanlık duymayacaktım.
Bakışlarından etkilenmiştim, hem de bu yaşıma kadar ilk defa. Bakışlarımı yeterli görmemiş olsa gerek ki, yanıma gelip kibarca sordu;
“Oturabilir miyim?”
“Tabii, hem memnun olurum! Ne alırsınız?”
“Bakın genç arkadaşım, ben ucuz bir fahişe değilim. Yalnızlığınızı ve belki de yanıldığım hüznünüzü görerek teselli olmayı istedim. İçkimi kendim seçer, kendim öderim. Eğer düşüncelerinizde anlamsız bir yanlışlık varsa izninizle hemen kalkayım!”
“Maksadım öyle değildi, bilgisizlikten, ilk defa yaşadığım şaşkınlığımdan. Kalın lütfen! Yanlış bir tavır sergilediysem özür dilerim. Bu belki de içkinin yarattığı bir edepsizlik, bağışlayın lütfen!”
“Anlaştık!” dedikten sonra, arkasına bakmaksızın eliyle işaret etti, bilinen biri miydi, bilinmesinin gerektiği düşüncesinde miydi, bilemedim.
“Anlatır mısınız?”
“Dinlemek isterim!"
“Anlatmanızı da bekleyeceğim ve izniniz olursa beynime not edeceğim.”
Bu sırada garson, yarım bardak, belki de kendi masasında bıraktığı kabarcıkları belli olan bir şey getirmişti.
“Maden sodası mı?”
“Evet!”
“İçki?”
“Asla!”
“Neden?”
“Gerçekten dinlemek istediğinize emin misiniz?”
“Evet, lütfen!”
“Birincisi ben bir psikiyatrım, yani doktor. Okumuş bir insansınız, psikolog ile karıştırmayacağınıza inanıyorum.”
“Doğrusu, cehaletimi bağışlayın.”
“O zaman kısaca söyleyeyim ki; çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist; yani ben Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası(6) yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktorum. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup doktorluk hüviyeti yoktur…
Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir. Bu nedenledir ki ihtisas konum gereği böyle olur olmaz yerlere giderek, girerek yardımcı olabileceklerimle konuşmaya çalışıyorum. Ayrıca bencilliğimi de itiraf etmemde sakınca yok, edindiğim bilgilerle de uzmanlığımı geliştiriyorum.”
“Yani benimle de psikiyatr olarak mı ilgilendiniz, o yüzden mi dikkatinizi çektim?”
"Başlangıç olarak öyleydi, hüznünüzün sebebini öğrenmek için. Ama daha oturur oturmaz hissettim ki içki almanız hüznünüzün ve eğer bekârsanız yalnızlığınızın eseri değil. Şaşkınca alışkanlığınız, affedersiniz, diğer başka kelimeler geçmiyor şu anda aklımdan!”
“Mademki bu illet(6), hüzünden, bekâr oluşum dolaysıyla yalnızlıktan değil, o zaman bu illetten kurtulmam için elinizi bana uzatın Doktor Hanım!”
“Hemen mi?”
“Evet, hemen, lütfen!”
“Ufacık bir örnek, yüzme bilmeyen birini ben gerekli tedbirleri olağanüstü alarak havuza atarım. Kişi can havliyle(4) su yüzünde durmaya çalışır, bu birinci basamaktır, sonrası da ondan sonra rahatlıkla oluşur!”
“Yani?"
“Bardağınızda kalanı ‘Son yudum’ demeksizin öylece bırakın ve benim gibi maden sodası için!”
“Yani hemen!”
“Siz de istemiştiniz, hemen! Şimdi ‘Son!’ derseniz ömür boyu bir kez daha dudaklarınıza dokundurmayacağınıza dair bahse girerim!”
“Bahse girmeyin, elinizi bedelsiz olarak uzattınız, sizi dinleyeceğim, hem de hemen. Ancak beynime bu kadar çabuk nasıl hükmettiniz, anlamış değilim!”
“Beyniniz heyecan halinde bir ivme(6) bekliyordu, ben de içinizden geçirdiğiniz düşünceye o ivmeyi verdim, işte bu kadar. Ancak, bir-iki kez daha sizi gözetim altında tutmam gerek, sizin de, benim de başarılı olmamız için...”
“Beni, bana verin, ömür boyu dua edeyim size!”
“Gerçeğinizi yaşayın, sonrasında Tanrıyla dostluğunuza karışmam.”
“Sağ olun, ama psikiyatrım dediniz, bana yöneldiniz ve kendinizi unuttunuz. Anlatacak mısınız? Hem sizi bulmam, beni bana getirmeniz için tedavinizi beklemem ve borcumu ödemem için bir kartınız falan yok mu? Bu vesileyle adımı söyleyeyim; Bilgin!”
“Şu benim kartım Bilgin Bey! Ne zaman telefon ederseniz, sekreterim size boş vakit için randevu verir, ancak şu para-pul-bedel meselesini ertelemek isterim, çabalarımda başarılı olduğuma inanana kadar...”
“Ne derseniz, ne isterseniz kabul, yeter ki içki denen şu illetten beni kurtarın Bilge hanım. Ve sonra anlatın kendinizi, sonra hastanız olarak ben anlatacağım, ya da anlatmaya çalışacağım kendimi. Kim bilir sözlerimin, davranışlarımın sizin ihtisas çalışmanıza katkısı olur, belki.”
“Teşekkür ederim, unutmayacağım. Henüz mezun olmuştum, çiçeği burnunda, genç ve sanıyorum ki güzel, ancak bilgisi yoğun olmayan, bürosu olmadığı için ortalıklarda gezinen, dolaşan, ihtisas için insanlara yönelen biri idim. O zaman tanıştım Bilâl ile.
Beraber önce şu anda oturduğumuz masaya oturduk, içki içtik, sonra sık sık buluşmaya başladık. Psikiyatri ve psikoloji konusunda iyi bir eğitim almama rağmen aramızda nişanlandık, birer yüzükle, sözüm ona. Sıkmıyorum, değil mi?”
“Ne münasebet efendim, devam edin lütfen, istirham ederim(3)!”
“Ancak Bilâl'in sevgimi değil, beni istediğini anladım. Şimdi bile; Sigmund Freud, Carl Jung, Burrhus Frederic Skinner, William James, Alfred Adler, John Stuart Mill, Cesare Lombrosso, Dale Carnegie, Alexis Carrell ve şu anda adlarını aklıma getiremediğim yahut da hatırlayamadığım ilim adamları kadar değilse de ilk sınavımı Bilâl'in bakış, davranış ve sözlerinde verdim…
Ben ne müneccimim(6), ne kâhin(6) ne de gaipten haber alıp veren(3) soytarı-şarlatan(6) bir falcıyım. İhtisasım konusunda insanları tanımaya çalışıyorum. Hâlâ da bu konuda pişmiş olduğuma inanamıyorum. Eğer insanlara yardım etmeyi düşünüyorsam, para-pul önemsiz, çalışmam, hem çok çalışmam gerek!”
“Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Ancak merak ettiğim konu şu; bir kobay(6) gibi mi gördünüz beni de, yaklaştınız? Başarınızla övünmeyi mi arzuladınız, bana içkiyi bıraktırmakla?”
“Hep böyle söylemler için menfi tutumunuz mu olur? Kobay söyleminiz için özür dilemenizi bekleyeceğim. Sizin yalnızlığınızda, dalgınlığınızda ve içkinizi yudumlamadan önce bardaklarınızı birbirine vurmanızda sevgiye, şefkate(6) ihtiyacınız olduğunu gördüm…
Ve bu nedenle başlangıç cümlemi; ‘Ucuz bir fahişe değilim!’ diyerek yaptım. Hissettiğim, gözlemlediğim açlığınız, doyunmayı(3) istediğiniz kesinlikle şehvet değil, şefkatti çünkü tekrar etmem gerekirse…
Bir bebek gibi çeneniz tutulsun, saçlarınızda eller dolaşsın, elleriniz sımsıcak öpüş ya da dokunuşlarla donatılsın istiyorsunuz Bu kişi herhangi biri olabilir, ama bu kişi ben olmaya çalışacağım, eğer uygun görürsen!”
“Bana değer veriyorsunuz, kucaklıyorsunuz. Kendimi kobay olarak niteleyip sizi üzdüğüm için özür dilerim. Bu nedenle neden sevginize sığınmayı düşünmeyeyim ki, neden himmetinizi(6) kabul etmeyeyim ki?”
“O halde anlaştık!” derken yine arkasına doğru el işareti yaptı.
“Bu masanın hesabını getirir misiniz, lütfen!”
“Olmaz! Bir soda içtiniz, masa hesabını ödemeye kalkışıyorsunuz, rıza gösteremem buna!”
“Valla, bence buna mecbursunuz gibime geliyor, çünkü şu kısacık anda bilgilerimi tazeledim bedeli düşünülmeyecek, hatta bu masa hesabı ile kıyaslanmayacak(3). Eğer teklifimi, ısrarımı kabul etmezseniz sekreterim sizi aylar boyu randevu listesine almaz! Ben de başarılı olmaya çaba göstereceğine inandığım birine karşı zafer yitirmiş olurum!”
“Anladım, o zaman evinize kadar beraber geleyim sizinle!”
“Bazı şeyleri düşünmem, uygulamaya koymadan önce okumam, analiz etmem gerek. Mademki istiyorsunuz o zaman otobüse kadar yanımda gelebilirsiniz!”
“Peki, acele ettiğimi sanmıyorum, ama sizi sevmeme izniniz olur mu?”
“Bak, genç adam! Bunun için izin almanıza gerek yok, sevebilirsiniz tabii, ama rüyalarınızda, hayallerinizde. Ben bir tek kişiye, yani yalnız sana ait olamam, bir doktor olarak ulaşabileceğim kadarına ulaşıp bilgilerimi üleşmek arzusundayım, para-pul, bedel önemsiz!”
“Affedersiniz, ama siz deli misiniz?”
“Eh! Bir bakıma mesleğimiz dolaysıyla bize bazen öyle derler!”
“Bir deliyi sevmeye yöneleceğim aklımın ucundan bile geçmezdi!"
“Bana deli diyen birinin gönlüne girebileceğimi, onun bana bir bakışta tutulacağını söyleseler, ben de inanamazdım gerçekten!”
“Deliye her gün bayram diyorlar, yalnız deliye mi mahsustur, her günün bayram olması? O halde ben de deliyim, dizelerdeki gibi;
“Deliye her gün bayram diyorlar.
Yalnız deliye mi mahsustur,
her günün bayram olması?
Gün açar,
güneş bayramdır,
Gece kavuşur yıldızlarına,
yeryüzünün yakamozlarında
mehtap bayramdır,
Açsam bayramdır,
karnımı doyursam bir lokma ile
bayramdır,
Susuzsam bayramdır,
susuzluğumu gidersem bir damla suyla
bayramdır.
Bir hırka yeterlidir bayram için
güler, ağlarım,
hüzünlenir, neşelenirim
şarkıların, türkülerin diyezinde, bemolünde,
renklerin ışığında, karanlığında sessiz…
Nasıl desem?
Yaşamla ilgili her şey bayramdır
Gün gelir ölürüm
kavuşurum Tanrıma
bayramdır.
Ve ben hep deliyim!(15)”
Karşılıklı iltifat mı, karşılıklı özdeyişler miydi vedalaşırken söyleştiğimiz, farkında değilim. Tek farklılık; ne o; “Allahaısmarladık!” demişti, ne de ben; “Güle güle!” Ne o elini uzatmıştı, ne de ben onun sıcaklığını hissetme çabasını yaşamıştım. Hatta birbirimize el bile sallamamıştık.
Ancak dediği gibi gönlümü mesken tutup yerleşmişti oraya, nasılını bilemediğim, anlayamadığım bir şekilde.
Güzel miydi? Afeti devran deyimi içine sıkıştırma gayreti yaşamıştım ya! Kaş-göz, saç-baş, et-tırnak, boy-bos önemsizdi. Daha doğusu fizik önemsenecek bir düşünüş şekli değildi, benim gibi şaşkın ve şıpsevdi(6) gönüllü biri için, bir anda hem!
“Plâtonik Aşk(13)” denilen bir kavram mı egemendi benliğime? Gönüle girmek mutlaka aşk anlamını mı taşırdı? Tek başına sevgi olamaz mıydı? Sevgi kutsaldı ve o sevgisini tek kişiye vermek değil, tüm muhtaçlara dağıtmak sevdasında olduğunu söylemişti. Saygı duymalı, o kısa beraber anı unutmalı, ona ait tüm izleri zihnimden silmeliydim.
“Yardım et bana Tanrım!” dedim. Ya duam Tanrıya ulaşmamış, ulaşamamıştı, ya da Tanrı çok meşguldü, uygun bir zamanda karşılamak için not alıp, kenara koymuştu dileğimi!
Unutamıyordum, tüm bencilliğimi yok etmek gayretime rağmen. Üstelik bilmiyordum beni ve ne istediğimi. Telefon ettim, randevu istedim sekreterden, yakınlarda bir tarih, önlerde bir saat söyledi...
Gittim.
“Gel bakalım, âşık, koca bebek!” dedi içeriye alıp o malum sekiye yatırttı, gözlerimi kapattırıp; “Anlat!” dedi, saçlarımı parmaklarıyla okşarcasına tararken.
“Neyi?”
“İçinden ne geçiyorsa frenlemeksizin, duygu ve düşüncelerini engellemeksizin…”
“Yanlışım olursa, ikaz et, lütfen!”
“Sen yanlış yapmazsın koca bebek! Sadece uyku moduna geçmemek için direnme, ben sana yardımcı olurum. Çelik-çomak, misket-bilye oynadığın, kısa pantolon giydiğin günleri hatırlamaya çalış! Anneni, babanı, yalnızlığını, yorgunluğunu anlat. Hüznünün sebebini derle, içinden ne geçiyorsa, sadece senin ve benim aramızda kalacak!” Avucumu açıp öptü bu arada.
“Adım Bilgin. Köyden çıkıp, inmişim şehire münasip bir imkânla okuyup adam olmaya çalışmışım, evin tek çocuğu olarak. Annem babam kendilerinden uzak olmama dayanamayıp göçmüşler arka arkaya. Devlet memuruyum ve “Yalnızım dostlarım…(14)” şarkısını söylemeye çalışan vasıfsız biri…”
“Alçaltma kendini, zorlaşmasın işim!”
“Peki! Dürüst olacağım, herhangi bir sapkınlık(8), yanlış yapmayacak, yalan söylemeyeceğim mi?”
“Evet, lütfen! Böylece sorununuzu daha çabuk çözer, daha çabuk yardımcı olmaya çalışırım!”
“Ya ben çözüm istemiyorsam?”
“Size kalmış, içki yerine paranızı buraya, bizim büroya yatırırsınız.”
“İçki ile ilişkimi nereden biliyorsunuz?"
“Söylemiş olamaz mısınız?”
“Hayır, ama birkaç gün evvel bir psikiyatr içki içmememi önerdi, ben de içki içmeyi bırakıp, tüm içkileri tarihe gömdüm. Yalnız...”
“Yalnız?"
“Unutamıyorum!”
“Neyi?”
“O güzel insanı, resmen; ‘Ben bir kişiye değil, topluma aitim!’ diyen insanı unutamıyorum. Öyle sevgi, sevda, aşk, cinsellik değil ekmek-su-hava gibi adını koyamadığım bir şey ihtiyaç duyduğum. Hep bir resim gibi karşımda dursun isteğim, anlatamadığım…”
“Bunları, size içkiyi bıraktırana söylediniz mi hiç?”
“Aradaki tüm köprüleri yıkmışken nasıl söylerim ki?”
“Yıkılan köprüler belki, destekleri, temelleri sağlam kalmışsa, yeniden inşa edilebilir. İsterseniz deneyin. Bugün sizden para almayacağım, iyi tarafıma rastladınız. Haftaya dersinize iyi çalışın, sekretere not aldırıp gene aynı saatte gelin. Papatya da olsa çiçekleri kim sevmez ki? Şimdi kapatın gözlerinizi lütfen, sizi ben uyandıracağım şimdi!"
“Uyudum mu?”
“Uyandığında kendine sor!”
Saçlarımda ellerini hissettim tararken ve avucumda dudaklarını ve nefesini tıpkı söylediği, ya da hayal ettiğim gibi...
Bir hafta geçmek bilmedi.
Muayeneye gittiğimde içerideki hastadan sonra beni alacağım söyledi sekreter.
“İçeride paranoid bir şizofreni(15) olayı yaşayan biri var, annesiyle birlikte. Bu nedenle muayene ve tedavisinin ne kadar süreceğini kestiremiyorum.”
Tam bu sırada Bilge'nin sesini işittim;
“Ah! Yandım anam!”
Telâş ve heyecanla kapıya yüklendim. O genç hasta adam elinde ucundan kan damlayan zarf açacağı ile annesinin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın kahkahalarla gülüyordu. Bilge kenara kaykılmış(3), sol tarafındaki kan lekesi gittikçe büyüyordu. Çıldırmış, delirmiş, dünyam kararmış, dünyanın en güçlü devi hissediyordum kendimi.
Binanın kaçıncı katında olduğumuzu hatırlamaksızın genç adamı apış arasından tuttuğum gibi pencereden aşağıya attım, annesinin dehşetle açılmış gözlerine ve merdivenlere yönelmesine aldırmaksızın.
Sekretere “Ambulans çağır!” diye bağırdım, o benden önce akıl edip çağırmıştı.
Bilge derin derin solur gibiydi, gözlerini açmaya çalıştı, billurlaşmıştı, hârelenmek(3) yerine gözleri, ses çıkaramadı, sadece gülümsemesini hissettim, son kez nefes alıp bırakmak zahmetine katlanmadığında.
Tüm gece dua etmiştim Tanrıya; “Ömrüm aydınlansın, yol göster, imkân tanı!” diye. Tanrı duamı ve belki beni de anlamıştı, ama yanlış anlamıştı. Ona kavuşmak için ben de ölmek istedim, ben mi başaramadım, engellendim mi?
Bundan böyle yalnızlığı demir parmaklıklar arkasında, yalnız, sessizliğe mahkûm biri olarak geçirecektim ki, umurumda değildi, çünkü “Kör ölür, badem gözlü olur!” örneği pencereden atılan da kavuşmuştu Mevlâ’sına. Benim için Bilge’sizliğimin sessizliği ölümden de beterdi, doğduğuma lânet edercesine(3)…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(2) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(3) Ahenk Bozmak; Uyumu, anlaşmayı, uyuşmayı, iyi geçinmeyi bir kenara atmak, boş vermek, bozmak (Dünya dönüyor, ben de dönüyorum, Allah ahengimizi bozmasın Neyzen Tevfik KOLAYLI)
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Gaipten Haber Vermek; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber vermek saçmalığında bulunmak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan bir konuda gaflet yaşamak.
Hârelenmek (Harelenmek); Kımıldadıkça üzerinde parlak çizgiler oluşup görünmek. Dalgalanmak.
İstirham Etmek; Yalvarmak, dilemek, rica etmek.
Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.
Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.
Kıyaslanmak; Karşılaştırılmak, örnek alınmak, bir tutulmak, sayılmak.
Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.
Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.
Perhiz (Diyet, Rejim) Yapmak; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalara uymak. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzenini sağlamak.
Tövbeli (Tevbeli) Olmak; İşlediği bir günahtan ya da suçtan dolayı pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermiş olmak. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında yemin etmek. Pişmanlığını, nadim olduğunu dillendirmek.
Yampiri-Yampiri (Yampiri-Yumpiri) Yürümek; Eğri-büğrü, yan yan, çarpık gitmek, yürümek.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.
(4) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Borç Harç; Ödenmesi gereken mutlak bir borç için çeşitli kaynaklardan (eş-dost yardımı, kredi çekmek vb.) para bulma.
Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Üç Otuz Para; Maaşın, satılacak bir malın, ya da çok ivedi bir şekilde satılması gereken bir malın çok düşük olduğunun ifadesi.
(5) Nereden sevdim o zalim kadını... diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yusuf Ziya ORTAÇ’a, Bestesi; (Afife JALE için) Selâhattin PINAR’a ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.
(6) Akşamcı; Her akşam içki içmeyi alışkanlık haline getirmiş kimse. Çalışması akşama, geceye rastlayan.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İhtisas; Belirli bir konuda iyi anlama, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulacak kadar konuyu bilme.
İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
İvme; Sürat (Hız) değişiminin konumu. Hareket etmekte olan bir cismin hızının zamana göre değişim oranı. Akselerasyon (Acceleration) da denilen hızın birim zamandaki (m/s2 gibi) değişme miktarı olmakla beraber, günlük lisanda ve öyküde; “İtekleme, yön verme, acele etmesini, çabuk davranmasını sağlama” demektir. Bir bakıma İmpuls(e) “Tepki, itici güç, ani istek” gibi de yorumlanabilir.
Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan. Doğaüstü yollardan, gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasındaki kişi, bir bakıma falcı. (Ayrıca Yahudilerin dini reisi).
Kobay; Hintdomuzu da denilen kobaygillerden kısa bacaklı, bilimsel araştırmalarda deney hayvanı olarak kullanılan, küçük (fare) kemirgen.
Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan. Yıldız falcısı. Gökbilimci. Astronom.
Sapkınlık; Davranışlarıyla toplumun benimsediği ahlâk ölçülerine uymama, yasa, kural, gelenek ve göreneklerle çelişkili düşünceler. Dalalet. Sapınç. İnanç ve düşüncelere ters düşme doğru yoldan ayrılma.
Şarlatan; Mallarını ya da kendi bilgisini, niteliklerini överek saf insanları aldatan, dolandıran kimse.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.
Teessüf; Esef bildirme, yazıklanma.
Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, etyemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.
Zula; Kaçak ya da yasak şeylerin saklandığı gizli yer, köşe. Gizli bir yere koymak, saklamak.
(7) Bülbülün çilesi yanmakmış güle... diye başlayan “İçelim bu akşam sermest olalım” bölümü olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN'e ait olup eser; Hicaz Makamındadır. (Sermest Olmak; Kendinden geçmek. Esrikleşmek).
(8) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(9) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(10) Hatırımda yanlış kalmadıysa Stuart MILL’in felsefelerinden biri. “Doğmasaydım, doğmadım diye şikâyetim olmayacaktı. Doğduysam da anneme babama şükranım olmasa gerek!” anlamında bir sözü.
(11) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”
Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(13) İçki bütün kötülüklerin anasıdır! Peygamberimize ait olduğu söylenen bir hadistir. İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır) yanında, Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır), Küllü habisün haramün (Kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (eziyet veren her şey haramdır).
İçki İle İlgili Bir Kısım Hadisler; Kur’an’daki ayetler dışında Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “İçki yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisine taşınan, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alan” haram işlemiştir. Diğer bir hadiste ise; “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse içki bulunan sofraya oturmasın!” sözü de hafızalardadır. “İçkiden uzak durun. İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı ile çoğu arasında haramlık yönünden bir fark yoktur.” Muhakkak ki Allah, içkiye, onu yapana, yapılan yere, onu içene, içirene, taşıyana, taşıtana, satana, satın alana, onun bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir. Peygamberimize mal edilen HADİS Her sarhoş edici şey içkidir ve her sarhoş edici içki haramdır. Peygamberimize mal edilen HADİS “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ (Özellikle düğün sofralarında içki içenle aynı masalarda oturan bu söze uyan hiç hacı, hoca görmediğimi söylemek isterim!)
Kur’an’da Belirtilen İçki İle İlgili Sure; Kur’an Maide Suresi 90. Ve 91. Ayetler; Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal oklar, çekilen zarlar şeytan işi birer (murdar) pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. İçki ve kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. “Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?
Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalalığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google’da bunları detaylarıyla bulabilirler.
(12) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BEN DELİYİM!”
(13) Plâtonik Aşk; Adını ünlü düşünür Platon’dan alan tinsel bir aşk çeşidi gibi düşünmek mümkün. Asımda Türkçemizde tam karşılığı olmamakla beraber; karşılığı beklenmeyen, olmayan, sorgulanmayan, hatta gerçekte olmayan, hayalde, ya da düşte hep öyle kalması istenilen bir aşk...
(14) Baharı beklerken, ömrüm kış oldu… diye başlayan Güftesi; Sami DERİNTUNA'ya, Bestesi; Selçuk TEKAY'a ait Uşşak Makamındaki bu Türk Sanat Müziğinde; “Yorgunum dostlarım, yorgunum artık, vefasız yıllara dargınım artık!” nakarat bölümü olup, bu vesile ile Rahmetli Adnan ŞENSES'e rahmet okumamak mümkün mü?
(15) Paranoid Şizofreni; Toplumda oldukça yaygın görünen birçok sebepleri olmakla birlikte genelde dengesiz kişilerde kişiliklerinin altında yatan sorunları bilmeyen kişilerdir.