Mükemmel diyebileceğim bir Pazar sabahı kahvaltı sofrasıydı. Çocuklar okula başladıktan sonra o kadar işinin-gücünün arasında erinmeksizin, düşünmeksizin sadece kuş sütünün eksik olduğu kahvaltı sofrasını hazırlardı karım Ayşe.
Bu Pazar, diğer pazarlardan farklı olarak güler yüzünü ya yatak odasında, ya mutfakta, ya da lâvaboda unutmuş olsa gerekti, bana göre, ya da bana öyleymiş gibi gelen.
“Haydi bakalım çocuklar! Bu pazara ait birer saatlik bilgisayarda oyun oynama hakkınızı her zamanki gibi kullanabilirsiniz. Sonra ikinci bir ikaza gerek kalmaksızın derslerine yöneleceksiniz, itirazsız olarak, her zamanki gibi anlaşılmıştır herhalde?”
Bir ağızdan “Anladık!” sözü terennüm(1) halinde kahvaltı ettiğimiz salonumuzda çınlamış, kontenjan(1) hakkı olarak annelerini öpmüşler, bana da öpücük üfürmüşlerdi, avuçlarıyla. Ne de olsa ana yâr, baba...
Söylemek gereksiz, babaydı işte...
Hissettiğim kadarıyla annelerinin tavrı herhalde çocukları da etkilemiş olmalıydı, çocuklar alelacele(1) odalarına yöneldiğinden. Bu ise benim için nedeninden haberdar olmadığım(2) esaslı bir fırtınanın kopacağının(2), iyi ve oldukça ötesinde değerli, haşmetli bir fırçanın(3) habercisi gibiydi, bu güne kadar hiç yaşamadığım.
Daha önce de şu ya da bu sebeple benim hiç kusurum olmaksızın sessiz, sakin, firtına denilmeyecek şekilde gürültüsüz meydana gelen olaylar yaşamıştık, ama bu farklı olacağa benzerdi.
Öncekilerden ise örnekleri saymak gereksiz...
Konular iyi, ya da istediği gitmemiş, kendince, bazen kapıcıya, derslerinde öğrencilerine karşı mahcup olacağı(2) bir sorunla karşılaşmışsa kendine kızar, yazılı sorularını hazırlayamaz, yazılıları vaktinde okuyamaz, herhangi bir nedenle okulda olmadık plânlı olmayan bir toplantı sonunda eve geç kalırsa idi...
Şamar oğlanı(3) olarak ben daima devredeyimdir, yaklaşık 15-16 yıldır. Başka kime nazı geçsin ki? Ancak itiraf mı sayılır, hafta içinde hep susar, hafta sonunda biriktirdiklerini ise kusardı, çocukların masadan kalkmalarını bekleyip, bazen masada tempo tutarak, bazen öğrenci yerine koyup beni azarlayarak, herhalde bu; iyi bir huy olsa gerekti!
Burada kusmak kelimesi biraz ağır gibi oldu galiba, o halde değiştireyim; surat asmak(2), gereksiz olduğunu bile bile küsmek, darılmak, hak etmediğim halde firçalamak...
Artık hangisi uygunsa, ya da akla gelebilecek diğer şeylerden hangisi uygunsa! Ancak tüm bunlar olağan bir yaşam şekliydi.
Allah bu 15-16 küsur yıllık süre içinde nasip etmiş(2), oğlumuz Göksun ve kızımız Aysun nüfusumuza katkı yapmışlardı. Aslında “Üç çocuk!” derlerdi, “İkisi ana-babaya mahsup edilir, biri de dünyaya kâr kalırmış!”
Büyüklerimiz bu konuda isteklerini belirtmiş olsalar da, bakabileceğimize inandığımız kadarıyla çocuk sahibi olmak bize daha mantıklı gelmişti, “Varsın bizim ailemizden dünyaya kâr kalmasın!” düşüncemizdi.
Her neyse, fırtına siyah bulutlarla şekillenmeye başlamıştı, üstelik niye ve ne yönde kopacağını bilmediğim, tahmin bile edemediğim, edemeyeceğim bir şekilde. Önceleri durağandı hava, ya da bana öyle gelmişti. Ancak karım, iyi bir anne olmak yanında iyi bir psikolog idi de.
Her ne kadar bu sabah bu görevinde gecikmiş olsa da. Bu nedenle ortama esaslı çıngar çıkarılacak(2) hortum(1), bora(1), tufan(1), zelzele, tsunami(1) çıkacağını tahmin etmiyordum.
Nedenlerine gelince; çünkü “Arkadaş Toplantısı” deyip onu kızdıracak şekilde içki yüklenişim olmamıştı, hatta arkadaş toplantısına bile gitmemiştim. Ne sipariş ettiyse, not almış, unutmadan getirmiştim, fırça yememek için.
Çocukların şu ya da bu şekilde, kavga, dövüş, sorun ya da kaygıları olmamıştı önemsenecek. Eee...
Bu kadar hiddetli, şiddetli bir şekilde duruşuna göre, muhtemelen öğretmenliği, öğrencilerle birlikteliği gibi konularda söylenip rahatlayacak gibime gelmiyordu. Mutlaka benimle ilgili bir şeydi, ne halt yediğimi(2 düşünüp, bulup bilemediğim.
“15-16 yıldır…” dedim. Yaşamımızda ilk kez, yaşamadığımız bir şekilde oturduğu yerden kalkıp, sandalyesiyle birlikte gelip karşıma oturmuştu. Gözlerini gözlerime dikip, masa üzerinde bağladığı ellerinin başparmaklarını sinirle takla attırırken, muhtemelen burnundan soluyarak(!) sordu;
“Kimdi o?”
“Kim, kimdi bir tanem?”
“Geceleyin uykunda Ayşe’m dediğin?”
“Senden başka kim olabilir ki canım?”
Hemen bir eklenti gerekiyor; karımın adı Ayşe, benim adım ise; Ahmet...
“Yalan söylemek hiç yakışmıyor Üstelik ne zaman ve nasıl yalan söylediğini bildiğimi de biliyorsun, hatırlıyorsun, değil mi?”
“Neden yalan söyleyeyim ki; tatlım, kıymetlim, bir tanem, hatırlayamıyorum, ama mutlaka sendin rüyamdaki. Üstelik nasıldın, niye bağırıp çağırdım, hatırlamıyorum bile bir tanem!”
“Bak yanlışlığına devam ediyorsun. Bu kadar zamandır bana deminden beri söylediklerin dışında ne bir kere ‘Ayşe, ne Ayşe’m, ne de karıcığım!’ dedin. Hatta hatırlıyor musun beni de götürdüğün bir ‘Arkadaş Toplantısında’ arkadaşların ismimi merak etmişti de o zaman söylemiştin ismimi…
Bu gece ise, ilk kez ‘Ayşe’m’ demen ilişti kulağıma, üstelik hüzünle, ağlar gibi, hıçkırıkla. Ben yanındayken neden hüzün duyasın ki; demek ki rüyandaki ‘Ayşe’m’ ben değilim!”
“Nasıl olur, ne demek istiyorsun bir tanem?”
“Düşün bakalım sitemimin sebebi nedir? Ama yalana devam etmemek kaydıyla...
Ben de bu arada çayları tazeleyeyim.”
Saklamam işe yaramayacaktı, gene de sakınmaktan, saklamaktan, saklanmaktan vazgeçmeme düşüncesindeydim. Aynı davranışla oturdu, yanıma, karşıma;
“Dinliyorum Ahmet!”
Bir ricadan ziyade, emir gibiydi sesinin tonu, öğetmen olmasının gereği olarak, üstelik ben ona yaşamımızda ilk günden beri nasıl ki hiç Ayşe dememiştim, o da bana Ahmet dememişti ve ilk kez, bu emir kipinde ismimi söylemişti.
“Aklından ne geçti, ne düşündün, bilmiyorum. Ama bil ki senden başka ne bir Ayşe, ne de bir başkası var yaşamımda, tek Ayşe’m sensin!”
“İyi düşünememişsin anlaşılan!”
“Ne gibi?”
“Sana tüm ömrümü adamadan, pırıl pırıl iki evlât vermeden önceki yaşamından, yaşamımızdan hiç mi iz yok zihninde?”
“Anlat öğreneyim öyleyse, her ne ise?”
“Peki, biraz uzun sürebilir ve bunu asla kıskançlığım olarak değil, eksikliğim diye yorumladığımı bil!”
“Peki, dinliyorum güzelim!”
“Senelerce evveldi… Bu; Annabel Lee(4) gibi bir başlangıç oldu galiba?”
“Mahzuru yok, mesleğinin gereği, devam et lütfen!”
“Aynı sokağın, aynı apartmanın çocukları idik, doğma-büyüme ve sonradan...”
“Eee?”
“Sakıncası yoksa devam edebilir miyim, izin verecek misin?”
“Derin bir sitem, sonucunda da ima seziyorum, sustum, devam et! Lütfen!”
“Tayfur ve Tayfun ikiz abiler, Ahmet Ağabey, yani sen, Rahmetli Ayşe ve diğer Ayşe, yani ben. Aynı şekilde büyüdük, aynı okullarda okuduk. Lisedeyken kalbim bir başka türlü, bir başka farkla çarpmaya başladı, senin için...”
“Sevgiydi bu, hissettiğin, hissettiğim, hissettiğimiz...”
“Hayır, ben âşıktım sana, ancak şimdi iddialı olsan da ilgisizliğin üzüyordu beni. Çünkü ‘Ayşe’m’ deyip aşırı ilgi gösterdiğin, onun da sana ilgisini esirgemediği rahmetli Ayşe’nin davranışlarını en gabi(1), en geri zekâlı insan bile çözümlerdi!”
“Evet, iyi bir kızdı rahmetli Ayşe’m!”
“Farkında mısın, tıpkı rüyandaki gibi Ayşe’m dedin, unutamadığın ilk göz ağrın(3) için. Tarihi şimdi hatırlıyorum, ölüm yıldönümü bugünlerdeydi ve sen her yıl olduğu gibi hafta içinde onun mezarım ziyaret ettin, değil mi?”
“Saklamam gereksiz, evet!”
“Bu yıla kadar her yıl ben sordum, ben yönlendirdim seni, ama bu yıl nedense biraz gecikmişim ve sen bunu bana rüyanda anlattın, sayıklayarak...”
“Yanlış duymuş olmayasın?”
“Öyle mi düşünüyorsun, sen uyku modunda iken Ayşe ismine ‘M’ harfini eklemeyi ben kendimden uyduruyorum, öyle mi?”
“Münakaşa etmeyeceğim, devam et, lütfen!”
“Seni sevmiştim, benim olmanı, daha doğusu senin olmayı istiyordum. Bugüne kadar da bu sevgimde, sadakatimde(1) asla eksilme olmadı!”
“Bugün?”
“Geleceğim! Ama başlangıca döneyim, birazcık! Öncelikle söylemem gereken şu ki sen beni sevmedin. Şefkate(1) ihtiyacın olduğu anda sana sarılmam, beğeni ve sığınış oldu gönlünde...”
“Nasıl kurguladın bu kadar şeyi beyninde, kendin de inanıyor musun, söylediklerine?”
“Kurgu değil, gerçek! Hatırlamaya çalış, mezuniyetimizde ne demiştin törende; ‘Güzel kızsın Ayşe, ama ben bütünümle Ayşe’me aitim!’ ya da buna benzer bir deyiş...”
“Sahi mi?”
“Ben bugüne kadar sana yalan söyledim mi hiç, bir kurcala istersen zihnini? Tamam, cevap verme! İnanmasan da olur, benim için önemi yok, şimdi, şu anda! Hüznüm uç boyutta idi o günlerde, senin olmazsam, kimsenin de olmam deyip, hayata küsmüştüm!”
“Benim oldun ve hayatla barıştın yani!”
“Senin olmadım, sadece tapum, mülkiyetim, bedenim senin oldu. Senin çocuklarını doğurdum, ya da bizim çocuklarımızı sevgi noksanlığıyla. Çünkü sen tüm sevgini ona vermiştin, bana kalan sadece ihtiyaç, hizmetçilik ve damızlık görevi idi!”
“Tüm bunları bir gecede, bir sayıklama sonucu öğrendin, öyle mi?”
“Hayır, hep hissettim, duygulandım, kendimden bile şüphelendim, ‘Yanlışlar içinde miyim?” diye. Ama bu gece onu hüzünle anman düşüncelerimin gerçekleşmesi oldu ve yaşamımdaki en büyük yanlışlığımı, bencilliğimle seninle evlenmekle yaptığımı anladım!”
“Ölmüş bir insanı kıskanarak?”
“Hayır, bu kadar yıl beraberliğimize rağmen, benim olmadığını görüp hâlâ bir ölüyü yaşadığına inandığım için. Hüznüm; bunu bugüne kadar, bu denli açık bir şekilde hissetmemiş olmamdan dolayı...”
“Yanlışın var, umudum bu!”
“Öyle olduğunu sanmaya devam et, ancak bana anlatır mısın, Ayşe neden intihar etti, coşkulu bir şekilde beraberliğiniz vardı, neden?”
“Özel desem, bana kalsın, desem?”
“Bak, onu bile, bu kadar yıl sonra bana anlatmaya çekiniyorsun, neden? Oysa ben, senin bilmediğine kesinkes emin olduğum, benim bildiğim gerçeği söyleyeyim; Ayşe regl(5) olamıyordu ve doktor ona çocuğu olamayacağını söylemişti…
Evlenseniz, sana çocuk veremeyecek oluşunun sorun yaratacağını düşündü, intihar etmeye karar verdi. Aslında buna hakkı yoktu, benim de onun böyle bir kararından haberim yoktu…”
“Devam et, lütfen, enteresan, bilmiyordum...”
“Ayşe sadece; bir ara kulağıma ‘Seni mutlu edecek tek kişinin ben olduğumu’ fısıldamıştı, o an hiçbir şey anlamadığım…
Ve anlamını sonradan bildiğim bir söz çınlıyor kulağımda, ondan kalan son ses olarak; ‘Bana bir şey olursa...(6)’ şeklinde...
Sen mutlu oldun, ama bugüne kadar asla mesut olmadın. Sanırım, seni bana yönlendiren, belki rahmetli Ayşe’nin sana da söylediği aynı son söz olsa gerekti...
Susma, söyle Ahmet, öyle değil mi?”
Aklıma cevaplayacak bir şey gelmiyordu. Bilmediğimi öğrenmiş, bilmediğini ise kendisi bilir duruma getirmişti. Gerçekten dediği gibi, sevgi yerine sevdiğimin dileğini yerine getirmek için mi, daha gerçekçi bir gösterimle menfaatim olarak, çocuk edinmek için mi evlenmiştim karımla?
“Cevap vermiyorsun, neden? Demek ki, 15-16 yıllık bir süre benim sevgimi kullanıp, madde gibi görmüşsün beni. Tüm söylemlerin sahte, tüm davranışların gerçek dışıymış…
Öyleyse itiraf et, iki arkadaş gibi bundan sonrası için yollarımızı ayıralım. Sen yoluna, ben yoluma…
Çocuklarımdan başka hiçbir isteğim yok senden. Ev senin, eşyalar senin, nafaka falan istemiyorum. Hemen bugün bavulumu alıp uzaklaşacağım. Çocuklarımızı istediğin zaman, istediğin kadar görür, gezdirebilir, götürebilirsin. Bu senin en doğal hakkın!”
“Gerçek mi, ciddi misin?”
“Gerçek dışılık mı görüyorsun? Bulunduğun yerden alay edecek, ya da şaka yapacak bir tavrım var gibi görünüyorum?”
“Beni bir ölüden kıskanacak kadar...”
“Sakın o cümleyi tamamlamaya çalışma! Ben seni başlangıcımdan bugüne kadar hep sevdim, senden ayrılıyor olmam, seni sevmeye devam etmeyeceğim anlamında değil. Gözümü ilk açtığımda değilse de, gönlümü ilk açtığımda, aklımın ermeğe başladığından beri hep ve yalnız sen oldun gönlümde, hep seni yaşadım, senden ayrı bir saniye bile yaşamadım. Tüm bunların karşılığı; ‘Seni bir ölüden kıskandığım’ cümlesinde saklı, öyle mi?”
“Ne dememi bekliyorsun ki?”
“Öyle şoke olmuş(2) gibi, kazık yutmuş gibi başın önünde eğik durma. Okul dâhil yaklaşık yirmi yıldır göstermediğin, görmediklerimi de sergilemek için çaba göstermeğe kalkma bundan sonra. Hiç olmazsa giderayak yirmi yılın hatırına sana hizmetçilik ettiğim, sana neslini devam ettirmek için çocuklar doğurduğuma teşekkür et, bu yeterli benim için...”
“Tüm bunlar bir kurgu, bir hayal gibi geliyor bana. Rüyada sayıkladığım bir kelime olamaz benden ayrılmak istemenin nedeni?”
“Bir söz vardır; ‘Ağızdan çıkan söz söylendiğinde, zaman geçtiğinde ve güven yitirildiğinde asla geri dönmez(7)!’ ve ‘Bakışlar vardır neler neler anlatır! (8)’ şeklinde…
İşte bir söz ve sonrası bakışların bana söylemek istediklerini, ya da diğer bir deyişle söylemeye çekindiklerini bana içtenlikle anlattı. Ayrıca...”
“Bilmem, öğrenmem gereken bir şey mi var hâlâ?”
“Ne de olsa hâlâ nikâhının altındayım, saklamamam gerek...
“Neyi, ne gibi, nasıl?”
“Hani bir Ahmet Ağabey vardı sokağımızda, adaşın...”
“Bizimle ne ilgisi var ki onun, şimdi?”
“Var! Bundan sonrası da senin için önemli değil zaten, nasıl olsa şu andan itibaren iki ayrı dünyanın insanlarıyız ve bizim ilintimiz sadece çocuklarımızla sınırlı artık!”
“Ve başka hiçbir şey eklemeden sırtını dönüp gideceksin, öyle mi?”
“Belki Ahmet Ağabeyle ilgili değişik, aklına gelmeyen haberlerle karşılaşabilirsin!”
“Ne gibi?”
“Artık kendisini sadece çocuklarına adamış bir anneyim, belki çocukların babaları olabilir ilerlerde, kim bilir, nasip...”
“Yoksa beni onun, yani Ahmet Ağabey için mi terk ediyorsun, rüyamda Ayşe’mi gördüğümü sebep göstererek?”
“Ben öyle bir şey demedim!”
“Önce onu, sonra seni, en sonunda da kendimi öldürürüm. Çünkü seni seviyorum, inan seni çok seviyorum, evimin direği, gönlümün sultanı, çocuklarımızın annesisin sen. İyi ki aklımı başına getirdin, sen çocuklarımıza baş olarak gereklisin…
Gereksiz olan benim, sen kal! Sadece vedalaşmama izin ver ve seni sevdiğime hiç olmazsa giderayak olduğum şu anda inan, hiç olmazsa inanmaya çalış!”
“Nereye gideceksin?”
“Önce Ahmet Ağabeyi, sonra kendimi öldürüp cehenneme, dolaysıyla dünyayı sizlere bırakacağım!”
“Bizler de babamız ölmüş olarak rahat rahat yaşayacağız, öyle mi?”
“Bana inancın, güvenin, seni sevdiğime inanasın yok, o halde sensiz bir hayatı tüketmek için neden kendimi zorlayayım ki?”
“Seni sevdiğime dedin, doğru mu?”
“Neden inanmamakta direniyorsun ki? Diz mi çökmem gerek? Evet, evlenme teklif ederken diz çökmedim, şimdi sonuma ulaşma gayretimde iken diz çöküp söyleyeceğim, seni seviyorum, hem çok seviyorum, çocuklarımın annesi, evimin hizmetçisi olarak değil, bir ömrü sensiz geçirmektense, ölecek kadar...”
“İnandım!”
“O halde sana sevgimi ispat etmeme izin ver! Önce Ahmet Ağabeyi ahrete(1), sonra da sana sevgimi ispat etmek kendimi eşek cennetine(3) göndererek sona ereyim!”
“Çok acele verdiğin bir karar, değil mi? Hem Ahmet Ağabey, hem de kendin için yanlış düşünmektesin!”
“Neden? Sana göz koyan biri için söylediğim eksikli bile!”
“Ben böyle bir şey demedim ki!”
“Ne söyledin, peki?”
“Ahmet Ağabey, öğrencilerimden birinin babası idi, ani bir kalp krizi ile yitirmişiz onu. Demek istediğim bu idi. Ama bileydim ki beni, benim karşımdaki hayali birini öldürecek kadar sevdiğini ve kıskandığını sana çok zaman önce bir sürü öldürülecek listesi hazırlardım, olduğundan, olacağından değil, her seferinde bana sevgini söylemen için...”
“Bugüne kadar sana zalim olduğunu hiç söylemiş miydim?”
“Hayır, ama ben de bir rüya ile sitemlerimi anlatıp seni terk edeceğim sözlerime inandığın için affetmeyeceğim.”
“Seni seviyorum karıcığım!”
“Ben seni daha çok seviyorum kocacığım!”
“Hayır, ben seni...”
“Hayır, ben seni...”
İddialaşmamız ne kadar sürdü, bilmiyorum, ama gün bizim için henüz başlıyordu, kahvaltı masasında…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Bora; Genellikle arkasından yağmur getiren ya da yağmurla birlikte gelen sert ve çabuk geçen fırtına, sağanakla karışık sert fırtına.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Hortum; Kümülüs bulutları ile bağlantılı olarak silindir şeklinde dönerek gezen bir rüzgâr türü olup bulutlardan yere kadar uzanır. Büyük yıkıcı güce sahip doğa felâketidir. Fide, fil ve kimi böceklerde boru biçiminde uzamış ağız ya da burun bölümü. Suyu başka yere akıtmak için tulumba veya musluğa takılan plâstikten yapılmış boru.
Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.
Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun büyük bir sel baskını. Yağış ve fırtınalarla dere, kuru çay ve nehirlerin taşmasıyla oluşur. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur.
(2) Çıngar Çıkmak; Kavgaya yol açılması, gürültü-patırtı çıkmasına neden olunması, bir bahane bulup kavga çıkarma.
Esaslı Bir Fırtına Kopmak; Aşırı derecede kavga, gürültü, sitem, ağır sözlerle tatsızlıkla sonuçlanabilecek münakaşa çıkmak. Şiddetli fırtına çıkmak.
Haberdar Olmamak; Konuyla ilgili bilgisi bulunmamak, bilgili, haberli olmamak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
Nasip Etmek; Birinin payına, hissesine düşmek, elde edebilmek, sahiplenmek. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç sahibi olmak.
Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(3) Eşek Cenneti; Öbür dünya. Cezaevi, hapishane.
Haşmetli Bir Fırça; Gösterişli, heybetli, kırıcı, telâfisi zor bir şekilde azarlama, paylama, kinayeli, hazmedilmeyecek bir şekilde muaheze, aşağılama.
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(4) Senelerce, senelerce evveldi! “It was a many many years ago” Edgar Allan POE’nun Annabel Lee şiirinin başlangıcı
(5) Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücutta dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa mens, ya da menstürasyon, menstürasyon Kanaması, ya da âdet, âdet kanı, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir.
(6) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası. (Öyküdeki cümle bu ayet dikkate alınarak şekillendirilmiştir).
(7) Ağızdan çıkan söz söylendiğinde, zaman geçtiğinde ve güven yitirildiğinde asla geri dönmezdi! Sözün Aslı; “Ağızdan çıkan sözü, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… (Ek olarak; kaçan fırsat, giden gençlik) DIMME” şeklindedir.
(8) Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.