Bu kaçıncı seferdi, trenle evimden yetmiş-seksen kilometre uzaklıktaki şehre gidişim? Askerlik görevimi bitirişimde büyük bir şehirdeki okula atamam yapılmış, ama annemin “Baba Yadigârı(1)” evinden ayrılmak istememesi dolaysıyla her gün bu ekspresle okuluma gider-gelir olmuştum.

Bir saatten fazla süren bu yolculuğu haftada beş gün yaşamaktan memnun değildim, ama babamın da bana emaneti ve hatırası olan annemi üzmemek için onu çevresinden, komşularından, yıllarını tükettiği evinden ayırmak da istemiyordum, okulda, nöbette kalmam gereken günlerin haricinde.

Normal bir eğitim düzeninin öğretmen için gerektirdiği zorunlu halleri de bu düşünceme eklemem gerek.

Babamı belki de genç denilebilecek bir yaşta ve ben askerlik görevimi yerine getirirken kaybetmiştik, ani bir kalp krizi ile…

İşte bu nedenledir ki annem evine, düşünce ve hatıralarına daha sıkı sıkıya bağlanmıştı sanki. Duvarlarda hep babamın resimleri, büfede son kullandığı tespihi, içinde kalan sigaralarıyla beraber sigara tablası, çakmağı, kül tabağı, ağızlığı ve akla gelebilecek diğer eşyaları duruyordu.

İnsanların bir yerlere sıkı sıkıya bağlanması mümkün olmuyordu her zaman. Çünkü iki-üç gün önce gelen memurlar, yol geçmesi nedeniyle evi istimlâk(2) edeceklerini söylemişler, evi boşaltmamız için de bilmem ne kadar süre vermişlerdi.

Bu; üzüntümüz olmuştu. Aslına bakmak gerekirse bu olaya biraz da olsa sevindiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü böylece annemi büyük şehirde oturmaya ikna edebilmemin ümidini taşıyordum.

Trenin sıla(3)-ayrılık yüklü rüzgârında nefeslenirken, her günkünün aksine oturup gazetemi okumak yerine, trenin penceresinden bakmayı yeğlemiştim, doğaya. Garip bir hissin etkisiydi bu, belki.

Yeşil tarlalar ve onlara destek olmak çabasındaki meyve ağaçlarının bulunduğu bahçeler içinden süzülüyordu trenim, ilkbaharın yaza dönüşünün serinliğinde. Karşıda, uzak olmayan bir karşıda kümelenmiş ağaçların arasında, üç-beş, belki de sekiz-on evden ibaret köyün damları gözüküyordu.

Şimdi tren, o küçük dere üzerindeki o kocaman köprüden geçecek, sonra ufak bir düzlükten sonra ilk tünele girecektik, daha sonra da diğerlerine.

İlk defa bu düzlükte kuzular ve ana koyunlardan oluşmuş, toplamı on beş-yirmiyi geçmeyen bir sürü ve yanlarındaki Çoban Kızı gördüm. Elini sallıyor, ağzını kapatıp-açıyordu. 

Belli ki bağırıyordu. Trenin gürültüsünden duyamıyordum, ama anlıyordum. Elimdeki, henüz tek satırını okumadığım gazeteyi attığımda koştuğunu ancak görebildim, tünele girerken.

Hep merak ederdim; “O evlerde kimler oturur, ne yaparlar, nasıl geçinirler?” diye. Engelleyemediğim diğer bir sürü cevapsız sorularıma boş vererek. En önemlisi o evlerdeki kimler, çocuklarını nasıl okuturlar, bu kadar küçük mezra(4) niteliğinde bir köyde okul olamayacağı düşüncesiyle; “Bu çocuklar okullarına nasıl gidip-gelirler?” diye düşündüm. Öğretmendim nihayetinde, düşüncelerimin yoğunluğunun bu yönde olması doğaldı.

Ancak siluet(5) halinde gördüğüm Çoban Kız, gazeteyi okumak için mi almıştı, yoksa ocaktaki ateşi tutuşturmak, ya da masa üstüne yaymak için mi? Düşünmeden edemedim.

Zihnim kendi dertleri ile yorgunluktan uyuşmuşken neler düşünür olmuştum? Oysa evimiz istimlâk edilecekti. Belliydi ki alacağımız istimlâk bedeli, yeni bir ev almamız için asla yeterli olmayacaktı. Hem kim bilir ne zaman ödeyecekti devlet?

Birikmiş birkaç kuruşumuzun katkısına rağmen herhalde borçlanarak belki bir gecekondu alabilecektik, büyük şehirde. Sonra taşınmak da, çevreyle uyum sağlamak da sorun olacaktı muhakkak, özellikle annem için…

Ertesi güne son imtihanların yorgunluğunda aynı yolculukla başlarken, içimde anlatılması mümkün olmayan duygular hâkimdi. Çoban Kızı görebilecek miydim yeniden? İçimde karmaşa, ama ümit vardı. Gazeteyi hatırlamıştım. Trenin gidiş yönüne doğru, rüzgârın gözlerimi kapatma arzusuna “Dur!” demek istercesine başımı uzatmıştım camdan dışarı doğru.

Evet. Görmüştüm onu. Kırmızı başörtüsü, kırmızı yeleği, uzun şalvarı ve elindeki değneği ile trene bakıyordu. Başörtüsünden uzun saçları sarkıyordu. Ancak onun o kadarını görebiliyordum. Herhalde on beş-on altı yaşlarında ya vardı-ya yoktu, görebildiğimce, yanılmam olasılığını göz ardı ederek.

Tam hizasından geçerken gazeteyi attım. Önce elini salladı, sonra sağ elini göğsüne götürüp hafifçe eğildi. El salladım ben de. Tekrar elini kaldırıp salladığını ancak görebildim tünelin vefasızlığında.

Baharda-yazda günler uzuyor ya hani, akşam okul dönüşünde de onu görebilme heyecanını yaşayabilir miyim, düşüncesi geçti içimden, açıkçası trene binerken.

O kadar çok istiyordum ki trenin son tünele ulaşmasını ve tüneli geçmesini. Henüz akşam karanlığı inmemişti. Belki ileri yaz saati uygulamasının da etkisi vardı bunda. Tüneli geçince tren, onu oturmuş, gazete okurken görmem sevincim oldu.

Bağırmak; “Hey! Ben buradayım!” demek arzusu geçti içimden. Ama ocak tutuşturmak şüphesini zihnimde yaşadığım için utandığımdan bağırmadım, bağıramadım. Bir sigara yaktım. Dumanını üflerken doğaya, o uzun köprüyü bile çoktan geçmiştik.

Monoton(6) bir yaşantıdan beklentisi olamazdı kişinin. Monotonluğumun bir renk diyagramında(7) şekillenmesinden memnunluk duyuyordum.

Abone olmuştum Çoban Kıza. Her seferinde elini göğsüne götürüp teşekkür eder gibi davranışından mutluluk duyuyordum. Günler geçtikçe karşılıklı birbirimizi bekliyoruz gibi gelmeye başladı bana.

Öyle ki, bazen tehirli gelse tren, sinirleniyordum, onu beklettiğim endişesi ile. Oysa onu hep sakin, hep ikinci vagonun, ikinci penceresinden gazetesini almaya hazır görüyordum, hemen tren yolu kenarında. Belirli bir süre içinde, beni bekleyeceği adres olarak hep aynı vagonda, aynı pencerede bulunmaya çalışıyordum. Anlamıştı bir-iki seferde, baktığı yer hep aynı idi çünkü.

Bir ay olmuştu belki böylesine selâmlaşmaya başlayalı. Attığım gazetenin içine küçük bir kâğıt iğneledim: “Adım Tarık. Ya seninki?”

Ertesi gün onu elinde bir gül, ağlayan, ızdırap çeken bir tavırla gördüm tren yolu kenarında. Elleriyle ağladığının, gözlerinden yaşlar indiğinin taklidini yapıyordu gazeteyi alırken.

“Gül” demek istiyordu veya ağlamak ile ilgili, ızdırap çekmekle ilgili, “Nalân” gibi bir isim belirtmek istiyor herhalde, diye düşündüm.

Ertesi gün; “İsmin Gül mü, Nalân mı?” diye yazdım.

Diğer ertesi gün, daha ertesi gün öğrenemedim işaretlerinden ve ellerinde tuttuğu güllerinden ismini. Anlayamama kızıyordum. Oysa lügatlere bile bakmıştım, “Ne olabilir?” diye.

O gün yine tehirli gelmişti tren. Beklerken;

“İsmini öğrenemedim bir türlü, kendime kızıyorum. Okumak için kitap da ister misin?” diye yazdım o ufacık not kâğıtlarından birine daha.

Tren geçerken aynı yerden, hayretle gördüm ki, ufak taşlarla büyükçe yazmıştı ismini başkalarının da görebileceğine aldırmadan:

“Gülizâr(8)

O zaman anladım, işaretlerinin anlamını. Sevindim. Sevinçle, ama bu sefer iki elimi de salladım gazeteyi atarken ve trendeki bir kısım meraklı bakışlara aldırmadan.

Artık yetmiyordu bana onu uzaktan görmek, ona uzaktan el sallamak. Sesini duymak istiyordum, bencilce. Kimdi bu kız? Bilmeliydim. Okumak arzusu olduğuna göre öğretmen olarak ona elimi uzatmalıydım.

“Okumak ister misin?” diye yazdım son kâğıda, yeşil renkli bir başörtüsü de koyarak gazetenin içine. “Cevabının ‘Evet!’ olduğunu da bana anlat!” dedim ayrıca.

Ertesi gün onu o kısacık zaman diliminde gazeteyi okurmuş gibi yapıp, elini göğsüne bastırıp başını eğerken gördüm. Bu kez yeşil renkli başörtüsünü takmıştı ve trenin peşinden koşuyordu ayrıca, yetişmek ister gibi.

Anlamıştım.

Günler tek tek geçiyordu, usanmadan. İmtihanlardan sonuncusu, ya da sondan bir evvelkisi gün idi. Evimizin yıkılması ile ilgili görevlilerin son uyarı kâğıdını bıraktıklarını özetledi annem. Yol için çok aceleleri vardı sanki. Cumartesi-Pazar veya tatil dinledikleri yoktu.

“Anneciğim” dedim. “Üzme kendini. Allah bir kapıyı kapatırsa, bir diğerini açarmış. Eğer iznin olursa, bir kız çocuğu görüyorum trenle gidip-gelirken yol boyunca, hemen ilk köyün yamacında, tünelden önce. Okuma meraklısı. Okumak istiyor. Sadettin Dayımın arabasını alalım, bir gidip konuşalım ailesiyle. Hem sen hava almış olursun, hem de eğer aile izin verirse sevaba girmiş olursun, belki. Yalnızsın. Ben de ilgilenemiyorum seninle. Annesi-babası ne derler, bilemeyiz tabii. Ama ‘He!’ derlerse okuturuz, sana da can yoldaşı olur, şehirde oturacağımız evde. Ne dersin?

“Olur!” dedi annem üzüntüsünün karamsarlığında, hiçbir şey düşünmeden.

Yola nasıl çıktık? Ne kadar sürdü yolculuğumuz? O evlere nasıl geldik? Ve nasıl bulduk Gülizâr’ın evini? Ya bilemiyorum, ya da hatırlayamıyorum.

“Büyürün!” dedi çaldığımız kapıyı açan, 40 – 45 yaşlarındaki, doğu şivesiyle(9) konuşan, vaktinden önce ihtiyarlamış gibi olan bey.

Annem elimi tuttu, ivecenliğini(10), sevecenliğini yıllarca aynı sadakatle sürdürmüştü. Yine öylesine ivecen, öylesine sevecendi.

“Siz önden gidip yol gösterin!”

Bir büyük oda idi daha kapısından girer girmez gördüğümüz yer. Yanan bir ocak, mutfak, yatak odası, her şeyin olduğu ve yaşandığı. Kenarda yığılı yataklar, raflarda tencere, tabaklar, bir tarafta ufak bir radyo.

Hepsi o kadar. Kenarda yine vaktinden önce yaşlanmış gibi bir kadın ve iç çamaşırlarının olmadığı belli dört kız çocuğu. O; yoktu içlerinde. Çocukların her biri bir kenara büzülmüşlerdi. Yaşlıca kadın da birer minder getirip, “Siz büyürmüyorlar mi? Raat otrun!” dedikten sonra; “Hoş geldiğiz!” demişti.

Konuşurken, çok zaman da susarken dakikalar, belki de saatler geçti aradan bilinçsiz, anlamsız ve boş…

Sonra kapı açıldı, elinde su kovaları ve omzunda bir torba ile Gülizâr girdi içeriye ve aydınlandı sanki yüzü birden;

“Hoş geldiniz!” dedi oldukça güzel ve düzgüne yakın bir Türkçe ile.

Annemin, sonra benim elimi öptükten sonra kardeşlerinin yanına geçti usulca.

Annem devam etti konuşmasına hoşbeşten(11) sonraki bölüm olarak:

“Oğlum öğretmen bir okulda, büyük şehirde… Öğrendiğim kadarıyla bir kızınız okumak istiyormuş. ‘Okutalım!’ diye düşündük. Diğer çocuklarınıza da aynı hakkı sağlamak isteriz ama bugünkü durumumuz şimdilik bir çocuk için yeterli. Eğer istekleri olursa, sizin de müsaadeniz olursa gelişebilecek diğer imkânlarımızı da zorlarız.”

Bu kadarcık başlangıç konuşması bile sinirlendirmişti evin beyini başlangıçta. Belli ki ataerkil(12) bir yapıya sahip; “Dediğim Dedik(13) bir felsefeyi sürdürmek düşüncesindeydi.

Bir süre, hem uzuncaya yakın bir süre, bazen başını sallayarak, bazen elini şakağına koyarak düşündü, hem kimseye bakmadan, hem kimseden fikir dilenmeden. Ne karısına baktı bir an, ne de Gülizâr’a. Öteki kızlar hiçtiler sanki. Ya da yoktular o küçücük odada. Umursamadı bile. Sonra döndü bize doğru:

“Beyim!” dedi. “Aldı gız. Sekiz bogaz. Beşi burda gızların. En büyügi goyunlara bakiy. Geçim zor. Bir bogaz eğsik olur. Gülizâr’dan bahsediyseniz siz. Ondan kelli ogumaya maraklı gızım yoh. İlgogullara bilem zorluğlara irağmen gomşu göye gitti, geldi. Burada ogul yoh, ögretmen yoh. Ötegiler de ni ogumak istidiler, ni de ogutabildim, zate.”

Lehçesinin yorgunluğunu yaşar gibi sustu, dinlendi bir süre:

“Ni vardı bilmen ki melmeketten burlara gilcek? Gedik işte. N’idek? Bir bogaz egsilir. Bi yük egsilir omzimden. Büyünce başligi olcek. Bizi unutmayn. Möhim de digil. Madem arabayla gediniz, alın, götrün, bugünden tezi yoh. Öldü dirik. Biz sürünüyoz. O gurtulsun bari. Ogur da adam olursa, böyyük adam olursa biz de gıvanırız. Arada bir, bayramda seyranda bizi görmege gilsin. Bize gilmek haram. Şeher ırak. Siz bilirsiz.”

Cümlelerin ağırlığında, belki de bir evlâdın yokluklar nedeniyle kendisinden uzaklaşacak olmasından dolayı ızdırap çeker gibiydi.

“Sen de ister misin Gülizâr, okumayı, babanın dediği gibi, okuyup adam olmayı, büyük adam olmayı?”

Gülizâr yere baktı sadece. Annem;

“O zaman haydi kızım, hazırlan, vedalaş, kardeşlerinle, ananla, atanla hem hiç kimseyi unutma. Ve ondan sonra gidelim!”

Annemin, Gülizâr’ın babasının vazgeçeceği endişesini yaşadığını düşünüyordum. Acele etmesinin ve sözlerini emir verirmişçesine tonda söylemesinin nedenini ancak böyle yorumlayabiliyordum.

“Unutmak mümkün olamaz ki zaten anneciğim!”

“Biliyorum” dedi kısaca annem. Bir tek kelimelik cümleyle, neler neler anlatmak istemişti, kim bilir?

Gülizâr’ın annesi geleneklere uygun olarak arabamızın arkasından bir tas su dökerken biz; Gülizâr’ın gözyaşlarında da olsa, yeni bir geleceği adımlamağa başlamasından dolayı mutluluk duyuyorduk.

Annem, mesaj iletmek ister gibi tane tane konuştu:

“Sen arabayı çalıştırmaya gittiğinde babasının verdiği belge ve kâğıtlara baktım. Gülizâr on dört yaşındaymış. İlkokuldan da ‘Pekiyi’ ile mezun olmuş. Vah Kızım! Demek ortaokula gidemedin. Ama merak etme. Tarık Ağabeyin okutacak seni. Mademki okumaya bu kadar meraklısın, hiç endişen olmasın. Çabucacık bitirirsin sınıflarını okullarını. İki seneyi boş geçirmiş olmak, hiç de önemli değil, dert etme kendine.”

Gülizâr susuyordu. “Hoş geldiniz!” dedikten başka hiçbir şekilde sesini duymamıştım. Ayrılığın hüznünü mü, okuyacak olmasının neşesini mi, minnet duygularını(14) mı yaşıyordu? Yoksa bir başka heyecan mıydı hissettiği, yorumlamağa çalışıyordum köy yolunun tozlarında.

Annem;

“Şehir hamamına çek arabayı oğlum” dedi. Bugün hamam, hanımlara… Şöyle Gülizâr kızımla güzelce bir yıkanalım. Sonra diğer işleri, kızımla biz ikimiz hallederiz. Sen evden, benim hamam bohçamı olduğu gibi al, getir. Her zamanki gibi yerinde yani odamdaki gardırobun sağ tarafındaki en üst çekmecede. İkindi ezanı demin okundu. Yarım saat kadar sonra ben kapıda bekler, senden bohçayı alırım. Haydi, şimdi çabucacık git ve gel. Hem aklımdayken söyleyeyim, gecikirsek de merak etme, olur mu?...

Onun evimize gelişinden sonra su gibi geçti zaman, anlaşılamaz, belki de anlatılamaz bir biçimde. Evimiz yola gitti. İstimlâk bedelini aldık bir süre sonra. Ve belki de onun şansıyla, öğretmenlik yaptığım okula yakın, küçük, şirince, biraz da borçlanarak bir ev satın aldık, taşındık ve yerleştik de...

Gülizâr’ı da aynı okula kaydettirdim. Lehçesini iyice düzeltti, kısa bir sürede. Senden-benden farkı kalmadı gibi, şehirlilerin yanında. Bunda annemin katkısını da inkâr etmemem gerek.

Gülizâr, günlerce, bazen geceler boyu çalıştı derslerine, bazen beraber çalıştık. Hep başarılı, hep birinci oldu. Anneme can yoldaşı oldu. Sildi, süpürdü, yıkadı, temizledi, derslerini de aksatmadı yıllar boyu. 

Ve büyüdü de bu arada. Aslını inkâr etmedi. Ailesini ara sıra değil, neredeyse sık sık denecek kadar sık ziyaret etmeği unutmadı. Eh! Elden düşme, ya da ikinci el bir araba alıp da hep beraber köye gidip geldiğimizi saklayacak değilim ya! Olsun o kadar katkım, değil mi?

Gülizâr ufak harçlıklarını biriktirip, hiçbir ek kabul etmeden onlara ayrı ayrı hediyeler götürdü hem her seferinde. Üzüntüsü, babası çok istediği için olsa gerek erkek çocuk yerine yedinci, sekizinci kardeşlerinin de kız olmasıydı.

Gülizâr, anneme “Cicianne”, bana “Ağabey” diyordu. Bu nedenledir ki taşındığımız büyük şehirdeki komşularımız bizi aile sanıyor, ana-kız-ağabey olarak görüyorlardı.

Gerçektir ki, şunu söylemeden geçemeyeceğim; annem, Gülizâr’ın ailesinin ekonomik durumlarını bildiğinden, çocukların doğumlarında birer tam altın hediye etmişti. Köye her gidişimizde de Gülizâr’a hissettirmeden kabul edilebilecek yardımlarını esirgemiyordu, karınca-kararınca(1) ve gönülden.

Gülizâr, onlardan bir parça olduğunu asla unutmuyordu, sevgisi bir bütündü, parçalanamayan. Ablalarının ikisi evlenmişti, annem onların aralarında yaptıkları nikâhlarda da hediyelerini vermeyi unutmamıştı. En basitinden Gülizâr’ın babası muhtarın telefonuyla haber vermişti ve o günlerinde de ailece beraber olmuştuk. Çünkü artık biz de ailedendik, onların da bizim ailemizden olmaları gibi.

Gülizâr’ın dilinde bir tekerleme gerçek yaşamında ve düşlerinde bir tek düşünce vardı: “Okumak ve Öğretmen Olmak”. Gerçek; bu düşüncesinin dışında değildi onun için, hem her zaman, her yerde ve hep.

Liseyi bitirdi Gülizâr. Üniversite Sınavlarına da girdi. Öğretmenlik yaptığım liseye, ben de taltif(16) ve mümtazen(17) terfi ettirilerek Müdür olmuştum.

Masamda yoğun bir çalışmam sırasında oda kapım çalındı ve daha “Gir!” demem beklenmeden açıldı. Koşarak geldi masama kadar Gülizâr.

“Ağabey!” dedi. “Kazandım Üniversiteyi. Edebiyat Fakültesini hem de burslu olarak. Sizin gibi öğretmen olacağım ben de…”

“Sevindim, hem çok sevindim!” dedim, yanaklarından, belki de ilk defa öperken:

“Benim küçük kardeşim, bundan sonra meslektaşım da olacak!”

Durgunlaştı birden, anlamsız:

“İşin çok mu ağabey? Listelerden okudum kazandığımı. Gidip cicianneme de haber verelim, o da sevinsin. Sonra da sizi yemeğe dışarıya götürmek istiyorum. Çünkü bugünün geleceğini düşünerek harçlıklarımı biriktirmiştim, bu sevinci bölüşelim istiyorum.”

Tekrar durgunlaştı. Bir şeyler söylemek isteyip de söyleyememenin sıkıntısını yaşıyor gibiydi. Anlamıştım demek istediklerini her iki ailesi için de. Sevincini çekirdek(18) ailesi ile paylaşmayı istediği gibi, üniversiteye gidince ciciannesini de nasıl bırakacağının düşüncesi içindeydi belki. Anlamazlıktan geldim düşüncelerini ama.

“Olur!” dedim kısaca. “Ancak iki satır işim kaldı. Biraz beklersen halledeyim, hemen beraberce gideriz evimize.”

“O zaman ben bir dakika bile durmuyorum buralarda. Hemen gidiyorum. Sizi evimizde karşılarız.” dedi, cevap beklemeden kapıya yöneldiğinde. Neşe ve sevinç vardı gizlemeğe çalıştığı durgunluğunda.

“Benim eserim, okutmak, büyütmek istediğim nicelerinden bir tanesi…” dedim, “İki satırlık işime” yönelirken.

Neden sonra evdeydim. Ama beklentisiz bir durgunluk, anlatılmaz bir sessizlik vardı evin içinde. Annem kanepede oturmuş yumurta çırpıyordu. Gülizâr’ın sesi yoktu. Oysa neşe gürlemeliydi bugün evde. Ne olmuştu? Neden, ne idi bu suskunluğa? Anneme baktım soran bakışlarla ve işaretlerle.

“Komşumuzun oğlu, Subay Okulunu bitirmiş. Bu gece Gülizâr’ı istemeye geleceklerini söylediler. Ben; ‘Okuyacak o daha, öğretmen olacak!’ dedim ama dinlemediler. ‘İllâ(19) geleceğiz!’ dediler. ‘Hayır!’ diyemedim. Gülizâr da ona kızdı, odasına kapandı. Çıkmıyor dışarı bir türlü.”

“Kız kısmı; ‘Hem ağlarım, hem giderim’ der. Dert etme anne! Şimdi konuşurum onunla. Esasında okumasını, öğretmen oluşunu alkışlamak istiyorum, ama çocuğu ben de tanıyorum. İyi çocuk. Subay da olmuş. Ama sanırım beklemesini istemek haksızlık olmaz. ‘Kız evi, naz evi’ derler, ama nazdan değil, okumasını gerçekten istediğimden ben de ‘Hayır!’ demeyi düşünürüm, kardeşim için. Yine de kararı onun vermesi gerek.”

Evimize yerleştiğimizden beri odasına hiç girmemiştim yıllar boyu. Benim de, onun da odalarımız ayrıydı. Annem salonda yatardı, her akşam yatağını yaparak, fedakârca. Annem öyle uygun görmüştü evimizin düzenini. Kapısını tıklattım Gülizâr’ın:

“Gülizâr!” dedim.

Ses çıkmadı. Kapıyı yokladım. Açıktı.

“Girme içeri Ağabey, ne olur?!” dedi kesik kesik.

“O zaman sen çık dışarı!”

“Peki, ama biraz sonra…”

Bir sigara yaktım. Öğretmenliğe ilk adım atmanın heyecanını yaşadığı bu günde, doğrusu benim de canım sıkılmıştı, bu gelişmeye. Oysa annemin çeşitli ısrarlarına rağmen ben de evlenmeyi, öğretmenliğin verdiği hazza değişmek gibi düşünmüş, hiç aklıma getirmemiş, düşünmemiştim bile.

Biraz sonra odadan çıktı Gülizâr. Lâvaboya gitti, yüzünü yıkadı ve geldi yanıma oturdu usulca. Çenesinden tuttum, yüzünü kaldırdım. Dudakları titriyor, ağlamamak gayreti sarf ediyordu gözleri.

“Peki deyip, seni hemen evlendireceğimizi mi düşündün, yoksa? Sana sormadan, senin fikrini almadan, senden bıkmış gibi sana ‘Git!’ diyebileceğimizi sandın, yoksa? Hiç öyle şey olur mu, Gülizâr? Okuyacaksın. Meslektaşım olacaksın. Ondan sonra ya nasip... Hem acelesi ne ki? Hem evde mi kaldın? Bak, ben otuz iki yaşındayım. Ben bile evlenmedim daha. Haydi, bir daha yıka yüzünü. Güzelce de giyin. ‘Hayır’ demeyi de bildiğimizi gösterelim, onlara. Olur mu meslektaşım?”

Eğildi, elimi öpüp başına koydu. “Teşekkür ederim!” dedi, lâvaboya giderken.

Döndüğünde rahatlamış olduğunu hissettim…

Ve daha sonraları zili çaldı kapının. Gelmişlerdi. Hem oldukça kalabalıklardı. Anne, baba, kardeşler, belki de akrabalar ve subay elbiseleri ile damat adayı.

Çiçekler, kutular kondu masaya. Kahveler içildi arkasından âdet olduğu üzere. Neler konuşuldu, tane-tane, bütün-bütün? Hepsi bilinen, bilinebilenden… Konuşanlar annelerdi, babaydı bir ara. Ama son sözü ben söylemiştim, galiba kestirip-atarcasına;

“Bugün Üniversite Sınavını kazandı kardeşim. Küçük yaşlardan beri öğretmen olmaktı arzusu. Ben de hep bunu düşlemiştim. Onun düşüncelerine de bu nedenle saygı duyuyorum. Dört yıl, göz açıp-kapayıncaya kadar geçer. ‘Bekleriz!’ derseniz kapımız yine açık, şeref duyarız sizi tekrar misafir etmekten. Ama bugün; ‘Hayır’ cevabı vermemizden dolayı üzgünüz demem de mümkün değil. Anlayacağınızı umuyorum!” deyip ayağa kalkmıştım yerimden.

Ve kalkıp gittiler misafirler, davranışımdan ve sözlerimden zerre(20) kadar üzüntü duymuyordum. Kapıyı ancak kapatmıştım ki;

“Canım! Canım benim!” diye sarıldı Gülizâr boynuma. Sonra anneme ulaşma arzusu ile koştu odanın bir başından diğer başına:

“Canım! Canım annem! Canım ciciannem!” diyerek ona da sarıldı. Annem şaşkın:

“Dur kızım! Böyle bir durumda, bu kadar sevinmen için bir sebebin olsa gerek! Öğretmen olmayı, kısmetini tepmeyi düşünürcesine bu kadar çok mu istiyorsun?”

Yalnızca; “Evet!” dedi Gülizâr ve odasına gitti hemen. Doğal olarak Üniversiteyi kazanması dolaysıyla bize yemek ısmarlaması da akşamın telâşı içinde unutulup gitmişti.

Bir kitap aldım elime, annemin kanepesine uzanarak gönül yorgunluğumu dindirmek istercesine. Gülizâr’ın kapısı açıldı hemen;

“Cicianneme bulaşıkları yıkamakta yardım edeyim!” dedi.

“Sen bilirsin. İyi geceler. Allah rahatlık versin, ben de odama çekileceğim birazdan.”

“İyi geceler. Yarın eğer mümkün olursa, izin verirseniz, ya da yardım ederseniz köye gidip babamlara da öğretmen olacağımın müjdesini vermek istiyorum.”

“Tabii, neden olmasın! Ama dur bir dakika! Bizim arabayı bakım, kontrol ve muayenesi için servise vermiştim. Bir haftada çıkmaz. Keşke daha önceden plânlasaydık, ama şu dünür(21) meselesi kafa bırakmadı ki bende de. Neyse önemli değil. Bizim arkadaşlara bir telefon edip sorayım, vakit geç olmasına rağmen. Eğer pikniğe-mikniğe giden yoksa mutlaka birinden-birinden bir araba bulurum. Kaybettiğimiz bir şey yok. Sen bulaşıklara yardım ederken ben de araştırayım, olur mu? O zaman beraber gider-geliriz. Annem; ‘Ben de hava alırım’ derse, o da katılır bize.”

“Olur Ağabey! Tekrar iyi geceler!”

“İyi geceler!”

Odama çekilmiş, kitabımı okuyordum. Gülizâr’ın mutfağa gidişinden biraz sonra kapım tıklatıldı: “Efendim?” dedim sorarcasına. Annemdi gelen. Bulaşıkların yıkanıp durulanmasını Gülizâr’a bırakmış ve acele ile hatta nefes nefese gelmişti odama, gizli-saklı bir şeylerin merakı okunuyordu gözlerinde:

“Oğlum, Gülizâr bulaşıkları yıkıyor. Bu gece gelenlere ‘Hayır!’ deyişimize çok sevinip neşelenince, ‘Bir şeyler mi var acaba, bilmediğimiz, farkında olmadığımız?!’ diye odasına girmek cesaretinde bulundum. Masasının üstünde sadece senin resmin var, duvarda benim resmim ve karakalem olarak çizip astığı ailesinin resimleri, kendi dâhil tümü. Bir de herhalde bir gittiğinizde çektiğiniz evlenen kardeşleri hariç, kucağında bebelerle aile fotoğrafı siyah-beyaz. Yastığının altında, şu yeşil başörtüsü ile şu kâğıt parçalarını buldum. Bir bak bakalım. Genç kız. Tabiidir ki arkadaşı olacak, sırrı olacak, gönlü olacak birinde. İlerisi için bir yanlışımız olmasın oğlum!”

Baktım elindekilere göz ucuyla, elimi bile değdirmeden. Yıllar önce trenden attığım başörtüsü idi elinde tuttuğu. Kâğıt parçalarını da tanımıştım, yıllar öncesinin gazetelerinin içine saklanan.

“Önemli değil anneciğim. Onları yerlerine koy. Öyle mektup falan değil onlar. Kısa kısa notlar. Kendisi için gerekli herhalde. Hem kendine de bazı şeyleri dert etme!”

Uyumak içimden gelmiyordu şimdi. Okuduklarımı anlayamaz, hem de hiç anlayamaz olmuştum. Yalnızca düşüyordum. Yılları ve yılları… Ve beklediğimi, beklemem için gereken sebebi. Ve beklendiğimi de. Ve sabahın olmasını, gecikmeden çabuk olmasını…

Sabah geç ve belki de güç oldu.

Arkadaşımın arabasını almamın kolaylığı sevindiriyordu beni. Çarşıya çıkıp bir şeyler almak, alabilmek için vakit oldukça erkendi, bir bakıma müezzinlerin(22, hocaların sabah namazlarını bitirip güzellik uykularına(23) uzandıkları vakitti, vakit.

Belki horozlar bile uyuyordu, güneşi haber vermeyerek. Ama Gülizâr tedbirliydi, kardeşlerinin ve büyüklerinin hediyelerini çoktan hazır etmişti çantacığına.

Söylemek gerekli mi? Harçlıklarını biriktirerek hem. Bazen düşünürdüm. Harçlıklarını bu kadar biriktirdiğine göre, nasıl geçindirirdi kendini?

Annem katılmak istememişti bize. “İşlerim var, siz bir koşu gidin, gelin!” demişti. İçimdeki tereddüt onun Gülizâr’ın odasını üstünkörü değil, etraflıca araması üzerindeydi. Üstünde bile durmadım. Boş verdim. Çünkü artık, önemi kalmamıştı benim için, hem hiçbir şeyin.

Yola çıktığımızda Gülizâr’ın öğretmen olacak olmanın heyecanı yanında gönlünde başka heyecanlarını da taşıdığını biliyordum artık. Yoksulluğum o idi ki; ya o bunu yıllarca gizlemesini bilmişti gönlünde gönlüne, ya da ben, anlayamayacak kadar duygularımda körlük yaşamıştım. Sanki de yaşadığımı zannetmiştim yıllar yılı… Aslında belki yaşamıma sığdırılacak çok sözleri de hak ettiğimi belirtmem nefsi müdafaa(24) olarak yorumlanabilir mi?

Gittik. Gördük ailesini. Sevincini paylaşmasını özendim dolu dolu. Hem hepsi ile ayrı ayrı. Bu kez daha coşkunca kucaklaşıyordu her biri ile ayrı ayrı, teker teker, tekrar tekrar tümüyle. Anlatıyor, anlatıyordu, doyumsuzca. Ve her seferinde bana dönüyor, söylediklerini tasdik etmemin beklentisini yaşıyordu.

Bitirmemiş, bitirememişti belki söylemek istediklerinin tümünü. Dönüşe ulaşan kararlılığımızda:

“İster misin?” dedim Gülizâr’a.

“Neyi ister miyim Ağabey?”

“İçimden tren yoluna gitmek geliyor. Hani senin çobanlık yaptığın tren yolu kenarına. İlk günlerdeki gibi trenin gelme vakti olsun isterdim. Vakit o vakit değil şimdi. Ama olsun. Marşandiz, kara tren, posta treni, belki de tek başına ranfor(25) makinesi geçer, geçebilir biz oralardayken. El sallarız, eskilerden kalma bir düşünceyle. Yıllar sonra özlemişsindir belki sen de, benim gibi. Sonra döneriz evimize olur mu?”

Çok, çok uzun mu konuşmuştum, ileti gibi?

“Olur!” dedi, hiçbir şey sezinlemeden, babasının, annesinin, kardeşlerinin neşe dolu, gülen gözlerine bakarak.

Evden çıktık, koşmak istercesine. İki adım, üç adım, beş adım… Demiryolu karşımızdaydı. Ta uzaklardan yorgun gibi gelen bir trenin sesi duyuluyordu.

Tren yaklaştı. Köprüye girmek üzereydi. Aramızdaki yaş farkını unutmuştum. Çenesini tuttum. Gözlerime baktı. Hayret etmemişti, hem hiç. Sordum:

“Subaya ‘Hayır!’ dedin. ‘Evet! Ben miydim?”

Yastığının altındaki gizliliğin keşfedilmesini anlamışçasına, çantasındaki yeşil başörtüsünü tıpkı eski günlerdeki gibi başına bağladı. Çantasındaki gözüme ilişen diğer gizlilikleri yaşama gayretini esirgemeden sağ elini göğsüne doğru götürdü, başını eğerken, hafifçe eğilmeyi de ihmal etmeden cevapladı:

“Evet!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Serüvenin yaşandığı yerlerin BİLECİK (İstasyon Mahallesi) ve ESKİŞEHİR ( İstiklâl Mahallesi) , mezra olmayan 40 haneli köyün adının Bekdemir olduğunu söylemem gerek. Gerçekten bir kısım aileler köyümüze muhacir olarak yerleşmişlerdir. Bekdemir ve Yayla olarak iki uzun demir köprü ile17 adet tünel olduğu gerçekten bilinmektedir.

Yol yapımı nedeniyle 1950’li yıllarda gerçekten dedemin (Ki ben “Efendi Baba” derdim) evlerinin istimlâk edildiğini belirtmeliyim. İşin maddi olarak (üç evin) istimlâk bedelinin tutarı bir öküz bedeli kadar etmemişti! Demem o ki böyle bir olay yaşanmıştır.

(Sonrasının eki) Öykünün kaleme alındığı tarihlerde buharlı lokomotifler, sonrası dizel motorlu lokomotifler devreye girmiştir. Posta, ekspres, karma, marşandiz trenlerinin  sefer yaptıklarını rampalarla dolu güzergâhta bu rampalarla baş edemeyecek trenler olduğunda iteklemek için ranfor denilen ek bir lokomotifin desteklediğini de söylemem gerek!

(1) Baba Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey.

(2) İstimlâk; Kamulaştırma; Devletleştirme. Özelleştirme. Millileştirme. Kamu yararının gerektirdiği durumlarda gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetlerindeki her türlü varlığın piyasa değeri ödenerek kamu mülkiyetine geçirilmesi.

İstimlâk Bedeli; Toplumun faydalanması için yapılacak hizmetlerde gerekli olan şahıslara ait gayrimenkulleri kamu tüzel kişilerce satın alınmasında ödenen bedel.

(3) Sıla; Bir insanın bir süre ayrı kaldığı memleketim dediği yere, yakınlarına kavuşması. Özlem duyulan yer. Gurbetteki bir kimse için doğup büyüdüğü ve özlediği yer. Kavuşmak. Ulaşmak. Vuslat. (Gümrük gözetimi altında bulunan eşyaların konulduğu Gümrüklü Antrepo da denilen Sila ile farklıdır).

(4) Mezra; Seyrek aralıklı, birkaç evlik yerleşim alanı.

(5) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(6) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda olan, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı

(7) Diyagram; Diyagram; Herhangi bir olayın değişimini gösteren grafik. Çizenek. Çizgi. Bir çiçeğin bütün ayrıntılarını gösteren taslak.

(8) Gülizâr; Gül, al yanaklı. Ağlayan gül. Türk Sanat musikisine bir makam.

(9) Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere, ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği. (Bazı bölgelerde “Naz” yerine “işve” kelimesi de kullanılır).

(10) İvecen (Evecen); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan.

(11) Hoşbeş; Buluşan kimseler arasında buluşmanın ilk dakikalarında hatır sormak için söylenen sözler.

Hoşbeş Etmek; Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.

(12) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen). Erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.

(13) Dediğim Dedik; Sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.

(14) Minnet Duygusu; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(15) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(16) Taltif Edilmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlü alınmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirilmek.

(17) Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.

(18) Çekirdek Aile; Anne, baba ve çocuklardan oluşan aile.

(19) İllâ;  Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Özellikle, mutlaka.

(20) Zerre; Çok küçük, ufak parçacık. Molekül. Tanecik. Granül. Partikül.

(21) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.

(22) Müezzin; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan. İmamın yardımcısı.

(23) Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(24) Nefsi Müdafaa; Nefis müdafaası.  Kendini, öz benliğini koruma.

(25) Ranfor  (Ramfor) Özellikle uzun marşandiz veya karma trenlerde eğimli yollarda treni arkasından iten diğer lokomotif.