Yaşamımda futbol oldukça büyük yer etti. Daha ayağım yeri gördüğü anda tekmelemeye başlamışım, annemin palalardan yaptığı topu. Sonra ablam bir lâstik top, onu patlatınca, biraz da büyüyünce ağabeyim de gerçek bir futbol topu almıştı bana, ucuzlarından...

Sokaktaki arkadaşlarımla her zaman değilse de çok zaman maçlar yapıyorduk, benim topumla, kubarmak(1) nedir bilmeksizin.

İki taş arasında kalelerimiz, Dilber(2) Dudunun(2) dut ağacının yarattığı gölge orta yuvarlağımız, bir bakıma santra dediğimiz şey olmuştu, ilkokula başladığım yıllara kadar ve iddiasızdık.

Gazozuna, bonbon şekerine oynayacak kadar bile harçlığımız yoktu, ya da birimizin varsa bir diğerimizin yoktu, necebolsa(3).

O günlerden aktarmam gereken birinci konu, sanki Futbol Oyun Kurallarını(4) biliyormuş gibi o tarihlerde evli-barklı, çoluk-çocuklu olmayan Sedat ağabeyimin fahri olarak(!) hakemlik(3) yapması idi.

“Hakemin gözüne gözlük!...” denecek kadar benim takımım lehine duygusallığımı şimdilerde aklıma getirdikçe kendi kendime gülerim, çevremdekilerin “Deli” diye yorumlamalarına aldırmaksızın.

Örneğin birini düşürmüşsek sahamızda, karar; “Devam!” bizden biri kaza ile takılıp düşmüşse karar; “Penaltı!” idi. “Yuh!” dedin mi iskambil kâğıtlarından sinek ikili ile sarı kart, itiraz ya da malûm tezahüratlarda(!) ise kupa asından kırmızı kart ve ikaz...

Zaten adam yokluğunda toplamda 8-10 kişi ancak toplanıyorduk, kırmızı kart gören oyuncuyu karşıdaki takımdan bir oyuncu ile yer değiştiriyordu Sedat ağabeyim, kural gibi, kural olarak!

Ve sözü; “Kart-mart göstermedim, hadi devam!” idi.

En çok itirazlar havadan giden toplardı, özellikle karşımdaki takım için. Minare boyu yükselen toplar bizim için gol, karşımızdaki takımın delikanlı boyunu geçmeyen topları ise avut idi.

Gene de ağabeyimin idare ettiği maçların tümü berabere biterdi! Uyduruk penaltılar, avuta çıktığı halde kaza ile verilen goller ve saire ile ve;

“Evinize gittiğinizde, yemekten sonra yiyin!” diyerek “Hakem Çantasında(!)” daima destekli olan çikolata, gofret, bonbon şekerlerinden verir, ya da birimizden birini göndererek gazoz aldırır, şişe depozitoları için de “Cebinize koyun!” uyarısı yapardı. Gazoz içimleri de ya; “Dinlenin! Ondan sonra için!” ya da “Yemekten sonra için!” şeklinde aynı talimatla yüklüydü.

Özetle ikinci bir konuya yönelmem gerekirse; bu maçlarda en yıldığım şey, iki taraflı kasık fıtığımın(5) kendini ikide bir göstermesi, üstelik huylandırarak sıkıntı vermesiydi. Tam gole gidiyorsun, çıkıyor; “Dur! Yerleştir! Devam…”

Geçmiş ola! Hayırsever bir arkadaş topu alıp bizim kaleye yöneliyor, ya da bizim takımdan açıkgöz biri, ağabeyimin himmetiyle “Ofsayt” falan hak getire(3), resmen(!) golü atıyordu!

İlkokul başladı, başlangıç, öte sınıflar derken son sınıf...

Önceleri delifişek(2) bir santrfordum, sonra boyumun uzunluğunu ve ellerimin büyüklüğünü dikkate alan Beden Eğitimi Öğretmenim son sınıfımı bitirmek üzereyken kaleci olmama önayak olmuştu(1), daha o yaşlarda.

Ortaokul yıllarımda da şanslıydım bu konuda. Öğretmenim Futbol Oyun Kurallarını öğretirken, idmanlarda diğer arkadaşlarıma göre, belki de hınzırca yeteneğim(!) ya da şeytan tüyüne sahip olmam(1) nedeniyle benimle daha çok ilgileniyordu.

Çünkü Beden Eğitimi Öğretmenim Amatör Küme takımlarından birinin topçusu, yani futbolcusuydu ve maçlarda çok zaman forma giyiyordu.

Bu; bir bakıma onun takımının Genç Küme takımında oynayabileceğimin, belki de iyi bir futbolcu olacağımın müjdesi gibi geliyordu bana. Doğal olarak; “Allah nasip ederse!” dileklerimle...

Ancak çok bekledim, çünkü gerek takımın santrforu ve gerekse kalecisi çok yetenekli, gayretli, Fair Play(6) ruhunu taşıyan, sakin arkadaşlardı. Onların ileriye geçmek ve yerlerini bana bırakmak gibi niyetleri de ufukta bile hiç gözükmüyordu.

Tohum gibi görevime başlamak üzere bir arpacık soğanı(3) gibi veya arpacı kumrusu(3) gibi ne zaman o suni çim üzerinde boy gösterebileceğimi bilmiyordum.

Ağabeyim önceleri tenis toplarıyla, evimizin duvarına çizdiğimiz kaleye isabetli şut atışları için çalıştırdı beni, günler boyu, santrforluğa merakım dolaysıyla, boş zamanlarımızda, hiç erinmeden, sanki santrafor olmak için geleceğim varmış gibi derslerimi aksatmama izin vermediği gibi, bilgi takviye etmesi de cabası idi. Bu; sınıfta kalmama da izin vermemek anlamındaydı!

Uzunca bir süre çalıştıktan sonra sanırım bu konuda yeteneğim olmadığı kanısına varmış olsa gerek ki; Beden Eğitimi Öğretmenim gibi, evde yan yana dizdiği minderler üzerinde atlamak, hoplamak, zıplamak, yatmak, yuvarlanmak şekilde kaleciliğe alıştırmaya çalıştırdı beni.

Ancak tek farkla; top yerine turp, kuru soğan, portakal hatta ezeli ve ebedi oyun topum diyeceğim tenis topuyla…

Annemin tehditleri, evimizin alt katında oturan Sevtap ablamın hatta eniştemin sitemleri, “Çocuklar uyuyor!” ikazları, anne ve babamın; “Aman ayrılık olmasın, yavrularımız kanatlarımızın altından uçmasın!” düşüncesiyle, bir müddet evvel evlenip aynı apartmanın bir diğer dairesinde oturan Necat ağabeyimin hanımı olan yengemin teraneleri(2) vız gelip, tırıs gidiyordu(1).

Ancak hemen bir eklenti yapmalıyım ki; futbola meraklı, bu özencini doyuramamış, yok edememiş eniştem de bazen vitesten atıp kalecilikte gelişmem(!) için takviyede bulunmaya zorluyordu kendini!

Zaman geçmiş, özellikle geceleri komşularımızın engin hoşgörüleri(!) ve eniştemin aldığı ucuz futbol topuyla, duvara çizdiğim kalede, ablamın ve yengemin tehditlerine, gücenmelerine, hatta küsmelerine aldırmaksızın antrenmanlarımız devam etti, çok, hatta oldukça ötesinde çok uzunca bir süre.

Ortaokul ve lise aynı binada birbirinin devamı şeklinde idi, okuduğumda...

Henüz sahaya çıkmamış olmama rağmen aynı zamanda Beden Eğitimi Öğretmeni de olan Okul Müdürümüz, belki bendeki yeteneği gördüğünden, belki de akıbetini(2) bilmediği lisansıma(2) güvenerek beni okul futbol takımına almıştı, yedek kaleci olarak.

Asıl kalecimiz ilk maçta garip, anlaşılmaz bir şekilde hatalı goller yemiş ve açık farkla mağlup olmuştuk, skorunu hatırlayamadığım ya da hatırımda tutmak istemediğim. Müdür “Kalecimizin morali bozulmasın!” diye -daha ne kadar bozulacaktı ki?- onu oyundan almamış, benim kursağıma(2) yerleşen hevesim(2) bir başka bahara, yani sonraki maçlara kalmıştı…

Tek dezavantajım(2) derslerime gereğince konsantre olamamam(1), çok seferinde not konusunda direkten dönmemdi, müdürün el altından bazı ricalarla, tekrar sözlü haklarıyla iyileştirme desteğinde bulunduğunu bilmem asla mümkün değildi.

En garip olaylardan biri o sıralarda asıl kalecimizin, kendi sahamızdaki açık farkla yenilişimizin hemen hemen ertelerinde o yenildiğimiz okula naklen kaydını yaptırmış olmasıydı. Konu anlaşılmıştı. Müdür kulağıma fısıldadı;

“Hadi aslanım gayretli ol, şampiyonluğun şikeyle(2), şerefsizlikle, satın alınmayla değil, alın teri ile kazanılacağını ispat edelim cahillere!” dedikten sonra, kucakladı, sırtıma eliyle “Pat! Pat!” diye vururken “Göreyim seni Vedat!” dedi.

İnanmak belki güç, ilk maç sonrasında kalemize duvar örmüştük sanki Müdürümüzün taktikleri, defansımızın olağanüstü gayretleri ve forvetimizin tek sıkımlık da olsa barutu(3) tüm maçlarımızda galibiyetlerimizi sağlamıştı.

Tek maç haricinde! Tüm maçları 1-0 kazanmamıza rağmen (hani çok eski tarihlerden birinde bir büyük takımın çalıştırıcısı gibi(7)), son maçı 2-0 kazanmıştık ve bu bize final yolunu açmıştı.

Finalde ilk maçta çok farklı yenildiğimiz takımla şampiyonluk maçı yapmamız gerekiyordu. Onlarla yaptığımız maçtan sonra tüm maçları ve son maçımızı da 2-0 kazanmamız bir bakıma onlar için gözdağı olmuştu(1) herhalde...

İlk maçı bizim kalemizde bitiren kaleci, bu sefer karşı takımın kalesindeydi ve bakışları hiç de sempatik görünmüyordu. Üstelik nasıl diyeceğimi bilemediğim bir haleti ruhiye(3) içindeydi sanki.

Böyle bir anı yaşayan birinin hislerini anlatamamam doğal karşılanmalı! İşin diğer bir yanı, belki de kötü, yanlış yanı demem gerek, maç mutlaka bitecekti, uzatmalar, penaltılar ne olursa olsun, ya onlar, ya da biz şampiyon olacaktık...

Sonuç; ilk devre 0-0 idi, hatta ikinci devre ortalarına kadar, ancak özellikle ve kesinlikle itiraf etmeliyim ki, geri paslar da olmasa canım pek sıkılacaktı. Ancak 1-0 lık skorlara alışkın forvetimiz de gol atmamakta başarılı idi!

Defansımız gayretli, forvetimiz arzulu, ama top bizi istemiyor gibiydi. Top ya direğe, ya defansa çarpıyor, ya kalecinin üstüne gidiyor, ya da forvet başarılı bir şekilde avuta atıyordu!

Eh! Tek-tük yuvarlanarak ya da slalom yaparak(1) ehlen ve sehlen(3) gelen topları da karşı takımın sabıkalı kalecisi tutup toplamakta zahmet çekmiyordu!

Hani bir söz vardı, “Gökten halka yağsa başımızdan geçmez(8)!” diye. Bir de yerine cuk diye oturmasa(8) da; “Kaderin önüne geçilmezdi. Kader ağlarını örüyordu(8)!” bir söz. Gerçekten kader ağlarını örmek için meğer pusuda bekliyormuş!

Bir akınımızda karşı tarafın defansı penaltıya sebep olmuştu. Maçın önemi dolaysıyla federasyonun tayin ettiği klâsman hakemi, penaltı ısrarında kalıp her zaman olan yoğun itirazları dikkate almamıştı.

Müdürüm “Vedat!” diye bağırdı kendine ayrılmış yerden, işaretini benim atmamı istediği olarak algıladım.

2 numaramız bizim ceza sahamız içinde -her ihtimale karşı- yerini alırken topun arkasındaki, takımımızın penaltıcısı santrforumuza Müdürümüzü göstererek; “Ben atacağım!” dedim.

Hayıflanmadı(1), gücenmedi. Bu penaltı, tüm okul maçları boyunca kazandığımız ilk penaltı idi ve hiçbir maçın arifesinde (belki de eksikliğimiz) bu konuyu ne Müdürümüz sermişti ortaya, ne de bizler hatırlatmıştık.

Ağzı olanların her zaman konuşması zorunluluk değildi. Bilgimiz, antrenmanlarda penaltı için tek arkadaşımızın çalışma yapmasıydı. Yoksa takımımızın penaltıcısı nasıl olabilirdi ki?

Karşımdaki kalecinin dudakları kıpırdıyordu, muhtemelen dua ediyor olsa gerekti, benden iyi kaleci de olabilirdi, belki de korkuyor olsa gerekti. “Suya batıp çıkmış bir kedi eniği gibi titriyordu!” desem yanlış olmazdı. Sanırım! Oysa güvenim vardı benim kendime.

Bir tenis topunu iğne deliğinden geçirme maharetine(2) sahipsem, kalesinde sudan çıkmamış cüsseli bir kedi misali kaleci de olsa yaklaşık 7,5x2,5 m2 lik(9) dikdörtgenden topu, içeri iteklemem zor olmayacaktı.

Nitekim olmadı da, o gole eklediğim ilginç diğer bir golle maçı 2-0 kazanarak şampiyon olduk.

Şöyle ki; Müdürümüzün önerisiyle kalan zamanda yan ve uzun paslarla maçın sonunu getirmeye çalışıyorduk. Karşı sahada santrforumuzun tek başına olduğunu görünce tuttuğum bir topu degaj(2) ile ona pas olarak atmak istemiştim. Çok zaman; “Allah insana kaleci şansı versin!” denir ya, benim lehime, karşı kalecinin şanssızlığına neden olmuştu bu söz. Çünkü santrforumuza ulaşsın istediğim, sallapati(2) vurduğum top, ileri çıkan kalecinin üstünden aşmış ve kendi kendine gol olmuştu!

Dünyada bu golün bir benzeri olmuş mudur acaba? Olmuştur muhakkak, tek şanslı kişinin benim olmam mümkün değildi. Hani Guinness Rekorlar Kitabına(10) da girsem fena olmazdı gibime geliyordu!

Ancak itiraf etmeliyim ki; sonraki lise yıllarımda, aynı başarıyı yalnızca bir kez daha başardık. Benden sonra neler olduğu hatırımda kalmamış. En az gol yiyen takımdık, ama az gol yiyene değil, karşılığı olmayan golü ya da golleri atan, ya da yediğinden fazla gol atan takıma puan veriliyordu.

Ortaokul, lise maçlarının bana en büyük katkısı henüz 17 yaşlarımı yürürken Müdürümün tavsiyesi, cesareti ve teşvikiyle kırmızı-beyaz formalı bir takıma amatör olarak katılmamdı.

Takımın kalecisi sakatlanmış, üstelik aynı puan ve averajda, ancak ikili averajda bizim üstümüzde olan takımla küme düşüp-düşmeme maçı yapacaktık.

Kaledeydim ve tüm çekincelerimize rağmen, belki de; korka dağları bekler endişesiyle maçı 1-0 almış ve kümede kalmıştık. Anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelmemiş olsa da küme düşen takımın oyuncu, idareci ve taraftarlarından tüm sülâlemize rahat rahat yetecek kadar küfürlere muhatap olmuştuk(1), ses, el ve kol hareketleriyle.

Sonraki yılları söylememe gerek yok; lise bitirme, Spor Akademisi ve amatör kümede pişme devresi...

Derslerimin ağırlığı oyunlara konsantrasyonumda(2) gecikmelere neden oluyordu, ancak oynadığım takımda ne küme düşme potasına girdik, ne de şampiyon olma olasılığını yaşadık, şöyle kenardan-köşeden bile.

Yaşım ilerlemekteydi, ama spor, hele ki futbol ve kalecilik aşkımın tükenesi yoktu. Benim bildiğim, hatta aynı takımda bile futbol oynadığım bir kısım arkadaşlar önce yerel, sonra profesyonel ligde, daha sonra da koca şehirlerin büyük takımlarında boy göstermişler, hatta milli futbolcu bile olmuşlardı.

Bu benim ancak rüyalarımda görüp hayallerimde yaşatabileceğim bir hırs, ya da hevesti.

Güzellikle ve incelikle, hatta duygusal olarak da diyebilir; o arkadaşlarla benim aramızdaki fark, onların tuzlarının kuru ve para kazanmak hırsları, benimse amatörce zevk alma ve ömür boyu futbol tutkusu idi.

Amatör ligde bu yıl her şeyin üstesinden gelmiş ve şampiyon olmak üzereydik. Daha doğrusu puan olarak şampiyon olmuştuk. Okulum bitecek, askere gidecek, iş-güç nedeniyle kopmasam, kopamasam bile yerimi genç kardeşlere bırakmam gerektiği kanaatini yaşamaya başlamıştım.

Ertesi gün, küme düşmesi neredeyse kesin olan takımla, neredeyse gazozuna diyeceğimiz bir maç yapacak ve şampiyonluğumuzu ilân edecektik. Bizim için önemsiz olmasına rağmen, karşı taraftaki takım için neredeyse eğer bizi yenebilirlerse hayati bir maç olarak yerlerinde kalacaklardı, yani küme düşmemiş olacaklardı…

Akşam kapımız çalındı, bizleri o vakitlerde pek arayan olmazdı. Özellikle vakitsiz çalan bu kapı zili için annem, her zamanki gibi “Kim o?” dedi. Başlangıçta hiç çıkmayan ses, benim ikinci kez “Kim o?” dememle şekillendi.

“Vedat kardeş aç hele, yarınki şampiyonluk kutlaması için gelmiştik!”

Ses yabancı, hiç tanımadığım, üstelik hıyanet(2), edepsizlik, hainlik, hata, kusur ve yanlışlık tonu taşıyor gibiydi.

“Sağ olun! Teşekkür ederim, vakit geç! Yarın görüşürüz artık!”

“Yarın geç olabilir, sizin galibiyete ihtiyacınız yok, bırakın bizim çocuklar kümede kalsınlar!”

“Yani, şike teklifi, öyle mi?”

“Ne istersin, onu söyle!”

“Sadece defolun!”

“Sen bilirsin Vedat Bey kardeşim, biz usulünce söyledik. Evin bura, annen her daim yalnız, sen üniversite son sınıfta okuyon, Allah muhafaza, annene bişey olmasın, eline, ayaklarına bir sakatlık gelmesin, diyceğmiz bu kadar...

Sonucu nası istersen öle bil! Öle takdir et!”

Başka bir ses ulaşmadı kulağıma, belli ki apaştı(2), kültürsüzdü, amigoydu, şiddetle egemenliğini kanıtlayacağını sanan zavallı biri, birileriydi, ağzından çıkanla ne anlatmak istediğinin aczini yaşayan.

Annem tedirgindi, babam zaten birkaç yıl evvel ölerek terk etmişti otağımızı. Annemin aldığı dul maaşı, aldığım burs ve verilen ufak-tefek harçlık niteliğindeki primlerle kira ile oturduğumuz evimizin idaresini sürdürüyorduk.

Ertesi gün…

Ve maç başladı.

Tüm sporcu arkadaşlarımın hiç biri, tümden bir-ikisi bile değil satın alınamamıştı (herhalde), çünkü hepsi verilen taktik gereği galibiyet için oynuyordu, direnircesine sanki şampiyonluğun belirleneceği bir maç gibi. Korkaklar santrayı bile geçemiyorlardı, desem yeri.

Bir...

İki...

Üç...

Ve Dört...

Hem de ilk devrede. Antrenörümüz ilk devrenin sonlarına doğru; “Yavaşlayın!” anlamında avuçları yere bakacak şekilde ellerini birkaç kez indirip kaldırmıştı.

Bizim futbolcularımız da “Al gülüm, ver gülüm!” şeklinde yan paslarla, asla alay gayesi gütmeksizin, küme düşmelerinin neredeyse sonucu olan bu durum için sadistçe zevk almaksızın vaktin dolmasını bekliyorduk.

Bu bölümde değişiklik hakkını kullanan antrenörümüz, sezon boyu hiç şans vermediği genç arkadaşlara da şans vermiş, sahaya sürmüştü onları da.

Ancak dördüncü golü anlatmazsam içim rahat etmeyecek. Çünkü belki de en enteresan gollerden biri sayılabilir. Yok öyle geri pas kalecinin şaşkınlığı, ya da futbolcunun, kalecinin orasına-burasına, direğe çarpan, köşe vuruşundan gelen bir gol değildi bu.

Hakem çift vuruş vermişti.

Kaleci, hani çok şey bildiğini sanan malum kalecilerden biri; “Üstüme gelirse bırakırım, aut olur!” gibi bir şeyler mırıldanıp barajı önemsememiş. Bunu duyan santraforumuz öyle bir vuruş yapmış ki top direğe vurup çift vuruş olarak dördüncü gol olmuştu.

Ancak etme-bulma dünyası denir ya, aynısının benzerinin bizim başımıza da aynen geleceğini düşünemezdim.

Bir top açıldı karşı sahadan nasıl olduğunu anlayamadığım. Karşı takımdan bir sporcu haldır-huldur üstüme doğru gelirken ileri çıktım, ya benim hatam, ya da o genç arkadaşın gayreti top beni geçti, o arkadaş da o topun peşinden.

Centilmenlik dışı davranır, çelme takar, kolundan çekebilirdim, kırmızı kart görmek pahasına. Bıraktım kendisini boş kaleye doğru, ancak peşinden koşmayı ihmal etmeyerek.

Genç arkadaş top tam kaleye girmek üzereyken çizgi üzerinde ayağıyla tuttu topu, ben yanına ulaşmak üzereyken de eğilip topu kafasıyla ağlara doğu itti.

Müthiş sinirlenmiştim, kendimi zapt edemiyordum, hele ki mağlup durumda olmalarına, küme düşecek olmalarına rağmen, ağzını açıp dilini çıkartıp iki elinin başparmaklarıyla sırtındaki numarayı göstermesi beni zıvanadan çıkartmıştı(1).

Peşinden koştum o sinirle, maksadım onu tekmelemekti. Başına geleceği sezmişçesine o önden koştu, ben arkasından, lâçka(2) bir vaziyette ve tamamen kötü niyetliydim...

Ve sonuç; ben kırmızı kart gördüm, futbolu bırakmak üzereyken, giderayak(2), o genç arkadaş centilmenliğe aykırı hareket(11) sebebiyle sarı kart gördü.

Değişiklik haklarımızı kullandığımız için orta sahadaki arkadaşlarımızdan biri formasını değiştirerek kaleye geçti, bir gol de o yedi ve maç 4-2 bitti. Yediğimiz gol de ilginçti, dediğim gibi.

Bu sefer karşı takım çift, ya da endirekt vuruş kazanmıştı ve doğrudan vuruşu yapan karşı takım futbolcusu topu kalecinin üzerine atmış, o da kalecilik tecrübesi olmadığından “Tutayım!” derken, hazmetmesi zor olan bu golü yemişti!

Bir tarafta hüzün, bizim tarafta ise durgunluk, suskunluk vardı, şampiyonluğumuzu resmen ilân etmemize rağmen. İyi olmayı düşünmek(12) kolay, yardımcı olmak da…  

Ancak iyi olalım derken adaletten de vaz mı geçmeliydi, yani? Biri için olan, diğeri için olmayan demek değil miydi? Yardım için el açanlara yasal olmayacak bir şekilde destek vermek, ya da işi oluruna bırakmak yahut da göz yummak yanlış değil miydi?

Amatör küme sahalarında saha dışı, soyunma odaları ne kadar uzaktaydı ki? Bana gol atıp sarı kart gören arkadaşın yanına yaklaştım;

“Yaptığım, seni tekmelemek arzum yanlıştı özür dilerim, küme düşmenize de üzüldüm! Takım olarak yapacak bir şey olmaması da ayrıca üzüntümüz.”

“Daha da üzüleceksin!” deyip uzattığım elimi sıkmaksızın soyunma odasına yöneldi, hüzünle.

Aklıma bir şey gelmiyordu, ama öğrenecektim, hem de gerçekten öte, gerçekle!

O gece bilemediğim, ancak gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde, gürültünün eylemlerine engel olacağı düşüncesiyle olsa gerek kapımız sessizce açıldı, ancak arkasındaki yay nedeniyle açanların farkına varamayacağı bir şekilde çarparak annemin uyanmasına neden oldu.

Bir kısım karanlık ve maskeli adamlar doluşmuştu evimize. Annemin sesini duyduğumda oldukça geciktiğimizin farkındaydım. O zamanlar Güvenlik Kameraları mı vardı ki sağda-solda, sokak girişlerinde-çıkışlarında, özel yerlerde?

Oluşan kapı gürültüsüne aldırmaksızın içeri girenlerden ikisi-üçü beni tutmuş, sanki profesyonellermiş, konunun uzmanı imişler gibi, mutfaktan kesme tahtasını alarak, solak olduğumu bilmiş olsalar gerek ki, annemin ve benim ağzımı kapatarak sol elimden serçe ve yüzük parmaklarımı kestiler.

Doyuma ulaşmamış olsalar gerekti. Ayrıca yine sol baldırıma bıçak saplandığını hissettim, acısından, ama kaç kez bilemiyorum, ağzımı kapatanlar çığırışlarımı(2) engellemişlerdi, hem de ağzı kapalı olan annemin gözleri önünde.

Annemin ve benim o kan deryası(3) içinde ellerimizi bağlayarak, ağızlarımızı bantladıktan sonra savurdukları son söz;

“Bu sana ders olsun! Hadi bakalım yine yap kaleciliğini” demek olmuştu, ben bayılmak üzereyken.

Yaptıkları hata, belki de ölmemizi istemedikleri için salonun lâmbasını yanık ve bir destekle sokak kapımızı yarı açık bırakmalarıydı. Bu; olağandışılık sabah namazı için camiye giden Murat Amcanın dikkatini çekmişti.

Bu dikkat çekiş yarım yamalak da olsa benim dünyaya dönüşüm olmuştu. Veren Allah, demek ki almak için zamanı uygun görmemiş olsa gerekti(13).

Hastaneye gittik, geldik, kefeni yırtmıştım, sağlamdım, ancak hem iki parmaksız, hem de bacağımdaki tamirat(!) günlerce tedavi olmamı gerektirmişti, bırak futbol oynamayı, kalecilik yapmayı, sekmeden yürümem bile zordu, başlangıçlarda.

Ve beni üzen; askerlik yoklaması sırasında, beni izleyip görenlerin “Askerlik yapamazsın!” kararlarıydı.

İnsan, vatan görevini yapamayacağı söylendiğinde ne kadar yıkılırsa, o kadar yıkılmıştım, katıksız...

Mezun oldum üniversiteden, işe girdim. Her şeye rağmen futbol bir tutkuydu gönlümde, eksikliklerime, aksamalarıma rağmen. Oynayamayacağım gibi içimde arzu ve birikim olsa da hakemlik yapamazdım, bir amatör takımda antrenörlük, teknik direktörlük ve diğerleri...

Hiç harcım değildi(3)!

Peki, ya gözlemcilik? Hani genç bir arkadaşın daha önceleri kulağımda kalan söylemi; “Gözlem(e)cilik? Futboldan kopamazdım, başvurdum sınav için, hakemlikten gelmediğim için şansım çok az olmasına rağmen…

Hani kımızı kart görüp de oyundan atılmıştım ya, o maçın gözlem(e)cisi olan ağabey o andan sonra, hele ki başıma gelenleri öğrendikten sonra, ne işe yarayacaktıysa sınava alınmam için olumlu görüş belirmişti İl Hakem Kuruluna.

Başvurum sırasında karşılaşmıştık, beni tanımış, tanıtmıştı ilgililere ve; “Yardımcı olurum!” demişti. Nihayetinde üç-beş sayfalık “Futbol Oyun Kuralları” kitabı içinde idi yaşadığım, yaşama mecburiyetinde olduğum şey, unutmadığım, unutmamın mümkün olmadığı ve bir-iki tekrardan sonra ezberlediğim…

Ancak, bir önceki yıl klâsman hakemi olup da, ufak bir hata ile il hakemliğine düşürüldüğü için gözlemciliğe adım atan öğretmen ağabeyin “Yardımcı olma” jesti beni gerçekten sevindirmişti.

Sınavda o öne, ben arkasına arka arkaya oturmadan evvel;

“Tüm soruları benim gibi işaretleme, bir ikisini yanlış işaretle ki yanlışlık yapmış olmayalım!” demiş ve sınav boyunca kendisi çok zaman yana çekilerek kâğıdını göstermişti.

Ben de aklımca yanlış olduğunu düşündüğüm soruların diğer cevaplarını işaretlemiştim, sırf kopya olduğu anlaşılmasın, diye çünkü öğretmenimin yanlış işaretleyeceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Öğretmenim aldığı notla klâsman gözlemcisi olarak yerine geçmiş, ben dışarıdan katılmış biri olarak, inanılması güç bir şekilde tam denilene yakın bir puanla İl Gözlemcisi olmuştum. Bunu övünme konusu yapmadan şöyle söylemem de mümkün olabilir;

“Daha ağır soruların sorulduğuna inandığım Süper Lig Hakemlerinin bile tam not aldıkları nadiren görülen bir sınavda, benim kendi kategorimde tam puana yakın puan almam başarı ötesinde bir başarı olsa gerekti (herhalde)!”

Sezon açılışına kadar uyuyamadım. Belki bu cümle gerçekten duygularımın ifadesi gibiydi. Özlemle maçlarımı bekliyordum. Bilemediğim; taassup(2), adam kayırıcılık, ya da hakemlikten gelen gözlemcilerin ayrıcalığı ve öncelikleriydi.

Günler sonra Amatör Genç Kümede, tek başına maç idare edecek genç bir hakemin maçında gözlemcilik yapacaktım. Maç şehirden oldukça uzak bir ilçede ve üstelik problem yaratabilecek bir maçtı, puan durumu ve o ilçenin futbolcularının davranışları için edindiğim bilgiye göre.

Maçın hakemi ve deplasman(2) takımının iyi niyetli sporcuları başarılı olmuşlardı, her ne kadar maç 0-0 sonuçlanmış olsa da. Maçtaki tek ve enteresan hareket (bence) yerel takım tarafından kazanılan penaltının avuta atılmasıydı.

Hakemleri tebrik ettim, çayımı içtim ve maçları doyumsuzca izlemek için büyük stattaki dış sahalara geldim.

Sekmek, sekerek yürümek, belirli bir yaştan sonra solaklığı terk edip sağak(2) olmak umurumda değildi, insanlar nelere alışmıyorlardı ki, fiziksel noksanlıklara alışmasınlar, Annemin hüznünü bir kenara koyarsak, ben de alışmam gerekenlere alışmıştım.

Üstelik eksikliklerim üniversitede öğretim görevlisi olarak kalmama, kariyer(1) ve araştırma yapmama da faydalı olmuştu...

Günlerden bir gün, gözlemcisi olduğum bir amatör maç heyecanı sonunda, raporumu yazmış ve eve doğru yönelmiştim, ancak yönüm öne doğru olmasına rağmen gözlerim benden sonraki maçta idi, tel örgüler arkasından ne kadarını görüyorduysam…

Bu sırada çarpışmamıza ramak kalan(2) kucağındaki çocuklu kadına rastlamıştım;

“Abey, bi şey diycem!”

“Buyur, bacım!”

“Kaset alın mı? On altı dakka! Eyi diyolar!”

“Nasıl iyi?”

“Bilmen! O abey öle didi! ‘Sat, çocuğuna süt al!’ deyin!”

“Sen de alet oldun?”

“'Nidem? Aha bu topçulardan biri gandırdı beni, anama ‘İstirem!’ diyiverdi, şehre getidi, sona bırakıp getti. Bebe de, nefis de doymak ister!”

“Ev-bark?”

“Bi kümes arkası artıkın(2), himmetle, parasız ve şeyle...”

“Anladım, demek istediğini ve sağlıksız, ilkel koşullarda, he mi?”

“Nidem?”

“Karnın aç mı? Bebeğinin sütü var mı?”

“Netçen?”

“Yararım dokunur belki!”

 “Beni istiyon?”

“Yok, bacım, neden böyle düşündün ki?”

“Elini hep ve her uzatan beni istedi, ben de açlık, yavanlık(2), verdim kendimi, hemi de o kümes arkası evin sahibi efendiye, sankim garısı bilmeksizin gibim...”

“Peki, sen bu yaşamdan kurtulmak ister misin?”

“Neden istemezim ki?”

“O halde ver bakayım şu kaseti!”

“Sağ ol abey!”

“Beraber sağ olalım!” derken kaseti eğip bükerek ikiye bölmeye çalıştım, hırpalandı, kullanılamazdı artık.

“Abem! N’aptın? Getti ekmek-süt param!”

“Karnın, karnınız aç mı diye sormuştum?”

Ses çıkarmadı.

“Şu kaset paran, eğer bir daha satmayacağına söz verirsen! Şu da süt ve yemek paran... Kusura bakma, üstümde fazla yok! Git karnını doyur, bebeğine süt al! Kümes arkasında kimsenin olma!..

Ve eğer bana güvenirsen, yarın bu vakitte burada ol! Ben, annesiyle yaşayan yalnız bir çelebiyim! Karşı komşumuzun yeni doğan bebeği vardı ve yatılı olarak bakıcı arıyordu, eğer gönlünü edebilirsek orada kalır, uzaklaşmak istediğin bu hayattan uzaklaşırsın, kendiniz, kendinize yetersiniz!”

Vaatte bulunmamın da bir sınırı vardı, düşünmem gerekti, düşündüm de;

“Olmazsa bir iş buluncaya, bir yerlere yerleşinceye kadar, sen annemi, annem de seni ve bebeğini kabul ederse ki, ben bu konuda söz veremem, vermiyorum da evimizi ve kucağımızı sana, size açmak, yaşamının bize tahammül edebildiğin yahut da bizim sana tahammül edebildiğimiz anına kadar rahat etmen için gayretli oluruz, sanırım.”

“Neden?”

“Sadece insanım!”

“Ben?”

“Sen sadece yaşamın sillesini yemiş(1), benim için insan bir kardeşsin, eğer kabul edersen, benim sana hiçbir fiziksel ve duygusal yakınlık duymam mümkün değil!”

“Hep mi?”

“Yeminle! Ama tüm bunları bırak, bebeğini de, kendini de doyur. Gece boyu düşün ve eğer güvenir, güvenebilirsen, yarın da burada ol!”

“Neden bugün değil?”

“Adını bile bilmediğim, bana güveniyor olsa da annemin onayını almadan sizi davet etmem uygun olmayacak gibime geliyor!”

“Yalnızım, garibim, ortalıklarda ve bedeni kullanılmış bir malım, sadece çocuğum için yaşamayı istediğim, bilinen sözüyle o…”

“Sakın o kelime tamamlanmasın ağzında... “

“Peki o halde, beni, bizi neden bugünden kurtarmayı denemek istemezsiniz ki?”

“Lehçende tek-tük de olsa, belki de güveninin eseri düzgün bir Türkçeye kaymalar var. Sanırım bir süredir şehirlisin gibime geliyor!”

“Boş ver abey! Sen, annen, beni, bizi kabul edin, sokaktan kurtarın, ömür boyu köleniz, hizmetçiniz olayım sizin.”

Nedenini anlayamayacağım bir şekilde bazen kaba, bazen düzgün bir Türkçe ile konuşuyor, konuşmaya çalışıyordu.

“Peki, yineleyeyim, söz vermiyorum, annemin tavrının da hoş olacağını sanıyor ve inanıyorum. O nedenle kümes arkası dediğin yere gidelim, sana ne gerekiyorsa al ve annemin elini öp sadece. O, dünyanın en iyisi, bir tanedir, sanırım kabul edecektir seni. Hele ki ben evlenmediğim için ve dolaysıyla da torun sevgisini bilmediğinden bebeğine aşırı düşkün olacaktır.”

İyi niyetli olmak başka, yardımcı olmak, hayırsever olmak(1) başkaydı. Yufka yürekliydim(3), ama çok iyi kin tutmasını da biliyordum(1).

Önce çocuk sahibi olacak şekilde biri tarafından aldatılarak kirletilmesi, sonra kirletilmiş bir kızcağızın çocuklu olmasından yararlanarak kirletilmeye devamı, bir de porno kaset(3) sattırılarak, mutlaka kendisi için değil, bir genç kadının çocuğu için yaşama tutunma gayreti oldukça üzmüştü beni.

Hele ki kümes ardında yaşamak zorunda kaldığı yeri görünce...

Musibet(2) ne olduğu yerde bekler, ne de “Geliyorum!” der, kızcağızın şansı vardı, ne ona kümes ardını uygun gören musibet ve ne de her şeyi bildiği halde bilmezden gelmeyi yeğ tutan(1) hazmı, midesi geniş, kansız, karaktersiz, onursuz ve nursuz karısı vardı evde.

Aslında bu sıfatları o adam da, o karısı da hak ediyorlardı bence.

Adresi not ettim zihnime, ne işe yarayacaktıysa? Çocuklu genç kız, kendisine lâzım olacak eşyalarını bir poşete sığdırmaya çalıştığında, bebeğini bana bile emanet etmeyecek şekilde kolunun altında tutuyordu.

Ve tüm çelişkilere rağmen o bebek sessiz ve sanki geleceği için mutlu gibi görünüyordu...

Eve geldiğimizde annemin beklemediğim bir tavrı vardı, mutlu, ancak meraklı ve endişeli, yorum yapmakta bunaldığım(1) bir şekilde.

Ve bebek sesini çıkarmamaya devam ediyordu.

“Anlatayım!” dedim. “Sonra siz nasılsa sohbet eder, tüm gerçekleri yaşarsınız. Bu kızcağız, direkt konuşacağım için beni bağışlaması dileği ile söylemem gerek ki; bir sporcu tarafından iğfal edilmiş(2), hem onu bu hale getiren, hem de ailesi tarafından reddedilmiş.

Ortada kalmış, geçen zaman sonunda çocuğunu yalnız başına doğurmuş…

Ve sonrasında sırf çocuğu için yaşama tutunmaya çalışmış. Rastladım ona ve sorgusuzca evimize getirdim. Belki bebeklerine bakmak için yatılı olarak bakıcı arayan Servet Ablaya yardımcı olabilir, artık onun kaprislerine(2) ve kocasının cimriliğine ne kadar tahammül edebilirse?..”

Annemin bakışları hiç de doyurucu görünmüyordu. Devam etmek zorunda kaldım;

“Ancak onların onu, bu koku ve kılık-kıyafetlerle kabul etmeleri mümkün değil. Şu kredi kartım, şifresini biliyorsun anneciğim, beraberce çarşıya çıkın, ne gerekiyorsa alın, yanımda hiç param yok, ay sonu...

Sonra ne yaparsınız, bilemem. Ben bu akşam arkadaşlarımla beraber olacağım. Sanırım oldukça geç gelirim. Bilgilenmem gereken bir şey olursa portmantoya not koyuver, olur mu anneciğim?”

Genç kıza bir şeyler demek düşüncesinde değildim, hele ki annemin ne yapacağına dair kararsız tavrını görünce.

Kapıya yöneldim. Yaşamda tesadüf edilmeyecek bir şekilde sessiz, sakin duran bebeğini bir eliyle tutarken diğer eliyle elimi öpmeye davrandı genç kız. İnanmak zor gibi olsa da, kucağında bebeğini görüyor olmama rağmen “Genç kadın” demek geçmiyordu içimden.

“Sağ ol! Allah razı olsun! Allah ne muradın varsa versin ağabey!” derken ben sakınıncaya kadar benim, sonrasında annemin elini öptü;

“Sağ ol anne! Ben hırsız, uğursuz değilim, beni koruyun, ömür boyu minnettar, kul-köle, hizmetçi olayım size!”

Annem ses çıkarmadı elini uzatırken. Ama gözlerinde mutlu bir aydınlığın ışıldadığını gördüm sanki; “Adın ne kızım senin?” derken.

“Gül!”

Dizeler geçti beynimden, dalgalandı zihnim, gül olduğu için mi verilmişti bu isim ona, yoksa gülmesi için mi? Oysa gülme hakkını kullanamamıştı bana göre.

“Nerede
ne zaman
nasıl?

Hangi bahçede olursa olsun
açmış çiçekler görürsem;
o çiçekler ‘güldür!’ benim için
hem beyaz, hem kırmızı
yani ak ve al,
dikensiz;
sabahın çiyi üzerinde saklı
yüzleri güneşe dönük, masum
ve hep gülen…
(14)

“Peki, bebeğinin adı?”

“Kızımın adı yok! Çünkü Nüfus Kâğıdı yok! “Canım Kızım!” diyorum, sessiz sakin, şipil şipil bakıyor(1) bana. Beni, daha doğar doğmaz öğrenmiş olsa gerek, kendisini de. Asla açlığını belirtmedi bir kez bile, ancak rahatlamasının gerektiğini sanki işaret ederek anlattı, çok zaman uykuda değilse, kirletmedi Amerikan bezinden ancak üç-beş tane yaptığım bezlerini.

Yaşama başlamadan yokluğu öğrendi, namussuzluğa, şerefsizliğe şahit olup, isyanlarıma katıldı bu ufacık bebecik!”

“Bana söz düşmez ama madem senin ismin Gül, onun adı da annemin ismi gibi Güldehan olsun, ya da Gülveren, Gülderen, Gülseren gibi içinde Gül ismi geçen. Ya da nasıl ki o senin bebeğin; ismi ‘Gonca’ da olabilir yavrun olduğu için. Ya da ikisi birden...

Neyse ilginize karışmayayım. Bana doyum olmaz, ben gidiyorum, sağlıkla kalın, sevgili kardeş inşallah yaşamınızda olumlu gelişmeler olur ve düzene girersiniz…”

Cevap beklemedim…

Gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde, biraz esrik(2), mümkün olduğu kadar sessizce girmeye çalıştım eve. Üstelik elektriği kullanmaksızın, nasıl soyunacağımı ve nerede yatacağımı bilmeksizin…

Elektriği açmadığım için ay ışığından mı, sokak lâmbasının aynadan yansıyan ışığından mı, her neyse portmantonun göbeğine asılı kocaman A-4 kâğıt dikkatimi çekti.

“Eee! Be güzel annem, arkadaşlarla iki kadehi yuvarlayıp, iki kelimeyi uç uca ekledim(1), diye bu kadar da sitemle gözüme sokar gibi o kâğıdı donatman gerekli değildi ki?”

El fenerinin yerini unuttuğum için mutfakta yaktığım ocağın ışığında okudum, kocaman ve muhtelif miktarda ünlem işaretleri ile donatılmış yazılanları, ne de olsa lise mezunuydu annem...

“Hoş geldin!!! Afiyet olsun!!! (Sözlerinin; ‘Zıkkımlandın(1) da ne oldu? Keyfin yerine mi geldi?’ anlamında olduğunu ınga bebekler bile anlardı!) Salondaki kanepedeyim. Ses etme!!! Gelince beni uyandır!!!”

Annemin başucuna sandalyelerden birini çekip, yine lâmbayı yakmaksızın oturdum. Lâmbayı yakmamamın nedeni; bildiğimden değil, hani meselâ onlar da bir yerlerde ise bebeğin gözüne ışık giderse rahatsız olabileceği düşüncemden dolayı idi.

Uykuda mısın, sevgili annem! Uyan, uyan, aç gözlerini dinleyeyim seni(15) !” şeklinde bir türküyü kendime uygun olarak sessizce seslendirmeye çalıştım!

Özet; annem odasını o genç kadına ve bebeğine vermişti bir geceliğine. İç çamaşırları dâhil onu ve bebeği donatmıştı, baştan-aşağıya. Banyo sobasını yakmış, temizlenmelerine yardımcı olmuştu, hem her bakımdan kadın-kadına. Gecikmek istemeksizin Servet teyzeyle tanıştırmıştı, bebeği ile birlikte.

Servet Teyze her zamanki tavrıyla; “Hıh! Ingh! Cık-Cik!” gibi ses ve tavırlarla tutumunu belli etmiş, gene de “Beyime danışayım(1)!” diyerek açık kapı bırakmıştı(1).

Ertesi akşam için de “Buyurun! Gelin!” demeyi unutmamıştı.

Ve annem; salâvatlamak(1) tarzında çok güzel dileklerle(!) yatağıma yönlendirmişti beni;

“Hadi zıbar(1), hınzır çocuk!” şeklinde. Beni takdir etmesinden(1) mutluydum!

Her başlayan yeni gün, yani her sabah yeni bir umut, yani bir hayal, yani yaşanacak aydınlık bir gündü. Bazen sabahın olması için güneşin doğuşunu beklemek, bazen de fenerlerin yanması için gece olmasını beklemek gerekiyordu(16).

Ve akşamın Gül’ün içinden geçirdiği gibi olması annemin ve benim dileklerimizdi. Üstelik bu ziyarete onlarla birlikte benim de katılmama izin yoktu, annem tarafından.

Anlaştık, anlaştılar, bir bakıma boğaz tokluğuna(3) gibi. Ancak sıcak bir ev, bir bakıma emniyet, güven ve olası tüm günahlardan uzak olmak düşüncesi kendisi için yeterli olmuş ve Gül “He!” demişti.

Alan razı, veren razı olduktan sonra annemden sonra bana, yani ki bize söz hakkı(3) düşmezdi, dış kapının dış mandalı(3) gibi. Ama gene de söyleyip söylenmeden geçemeyeceğim; ben olaydım, belki kabulde zorlanırdım, ama Gül’ün yaşadığı haleti ruhiyeyi benim, onun adına yaşamam asla mümkün değildi.

Çocuğa bakmak yanında evin akla gelebilen tüm işlerini de Gül’ün o zayıf omuzlarına yüklemekten çekinmeyen Servet Abla ve Serdar Ağabeyin ağzı kulaklarında, Gül’ün başı her şeye rağmen eğikti. Çünkü onun için kiler gibi yeri uygun görmüştü aile, çocuğuyla birlikte yatıp kalkması için. Dinlenmek ne demek? Sadece hayal…

Eh! Ne de olsa kümes arkasından az-biraz farklı olacaktı yaşamı. Aile ayrıca bazı yasakları da sıralamaktan çekinmemişlerdi, tuvalet, banyo, yemek konusunda. Belki bunları benim kahırla gibi söylemem uygun değil, ama tüm benim gözüme ilişen aykırılıklara rağmen Gül’ün yüreğinin pırpır ettiğini(1) hisseder gibiydim sanki.

Evimize çekildik ana-oğul, evli-evine, köylü-köyüne örneği gibi, pırpır etmek dışında ses duymaksızın.

Sonrasında hiç ses çıkmaz oldu Servet Ablanın evinden. Sesi bırak Servet-Serdar çifti dışında evden hiçbir şey ve ses çıkmıyordu dışarıya. Sadece havalandırma ya da bir şeyler için perde-pencere açılırsa ve annem evimizin penceresinde, ben oralardan geçiyorsam tesadüfen, Güldehan Gonca ve Gül’ün bakışları bizimkilerle karşılaşırsa karşılıklı olarak gülümseyebiliyorduk birbirimize karşılıklı. Tek iletişimimiz bu kaçamaklardı(2).

Bir beyit geçti aklımdan, şairinden özür dilediğim; “Ol kadar çeker idi yükler ağır…(17)şeklinde. Çünkü Gül’ün sırtına yüklenmişti tüm yük, istersen istediğin kadar bağır-çağır, bir bakıma; “Öküzün adı Sağır, bağır ha bağır! (18)şeklinde idi karşısındakiler.

Vakti olabilir miydi gerçekten, bir adım, bir koşu, bize, hiç olmazsa anneme “Merhaba!” demek için? Hem de iki bebekle? Mümkün değil(di) tabii, bizim gezegenimizde, hele ki bu gezegen içinde yer almak mecburiyetinde kalmışsa (Türkiye denen ülkemizde)?

Neden mi? Uçkuruna düşkün(3), kadir-kıymet bilmezliğin(3) topluca bulunduğu gezegenimiz ve Türkiye’m dışında bir başka gezegen yoktu ki, inandığım kadarıyla...

Bir gece, o gecenin hem oldukça geç bir vaktinde, bir sonraki gün kandil olduğu için annem oruç için ayağa kalktığında kapımız dövülürcesine yumruklanarak çalınmıştı. Gürültüye kalktım ben de. Ana-oğul; “Hayırdır inşallah!” diyerek, ben babamın silâhını da elime alarak yöneldim kapıya.

Kapının gözetleme deliğinden “Kim o?” demeksizin baktığımda hercümerç(2), toz-duman, darmadağınık diyebileceğim bir şekilde fark ettim Gül’ü soluk-soluğa kapı önünde.

Kapıyı açtığımda onu pijamaları içinde gördüm, çocuğu Güldehan Gonca kolunun altındaydı, her zamanki gibi.

Tek kelime söylemedi Gül. Bebeğini yani Güldehan Gonca’yı uykusu kaçmasın isteği ile annemin yatağının üzerine özenle yatırdıktan ve öncesinde annemin elini öpüp başına koyduktan sonra;

“Ben bir daha o eve gitmem. Köleniz, kurbanınız olayım, evinizi her gün silip süpüreyim, yemeğinizi yapayım, bebem ele gelinceye kadar boğaz tokluğuna yapayım. Sonrası Allah Kerim!”

“Heyecanını dindir hele bir! Gün doğmadan neler doğar!” diyen annemin sözlerini dinlerken elimdeki tabancaya dikkatle bakışı kaçmadı gözlerimden.

Perdeyi aralayıp sokak lâmbasının ışığında karşı eve baktım, ışıkları yanıyordu, perdeyi aralayan don-atlet Serdar Ağabeyin siluetini gördüm sanki.

Ve gezegenimizi düşünerek olası bir senaryo oluşturmaya çalıştım, beynimde.

Gül, her ne kadar bir şey söylememiş olsa da, annemin yatağının üzerine, bebeğinin yanına kıvrılıp hıçkırıklara boğulurcasına ağlama modunda, sessiz olma gayretini yaşıyorduysa da kurguladığım senaryoda yanlışlığım yok gibime geliyordu...

Sabah karşı evin kapısının açılmasını bekledim, doğal olarak yalnız kalan Servet Ablanın bebeği, annesinin gecikmesine neden olmuş, Serdar Ağabey tek başına yönelmişti güzergâhına(2) doğru.

Aklımdan geçen senaryoya göre bir yuvanın yıkılmasını nasıl düşünebilirdim ki? Bir yuvanın yıkılmasını kim istedi ki, ben isteyeyim? Ancak sorgulamaktan da vazgeçmek içimden gelmiyordu. Ben sormadan o konuştu, karşılaşınca;

“Bir sukin sin’in(19) yani o… nun sözüne mi inandın kardeş?”

“Bana kimse bir şey söylemedi, inanmam gereken bir şey mi oldu ki?”

Başlangıç olarak ağzından kaçırdığına pişman olmuş gibiydi;

“Bilmem gecenin o vaktinde paldır-küldür(3) bebeğini alıp çıktı da evden…”

“Siz don-gömlek ayaktayken, üstelik pencereden bakarken ve Servet Abla uyurken öyle mi?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Düşünün, anlamını hemen çözeceğinize eminim. Üstelik benim referansım(2) dışında hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir kadın için söylediğiniz o söz hiç yakışmadı ağzınıza. Sakın ola bir kez daha tekrarlamayı denemeyin! Güçsüzlerle herkes baş edebilir, sıkıyorsa emsallerinizle ve doğal yollarla karşılaşın. Bu ilk ve son sözüm!”

“Beni tehdit mi ediyorsun? Zaten Servet bugün annene şikâyete gelecek!”

“Söyle, sakın gelmesin, yuvanızın yıkılmasına sebep olmak istemeyiz. Bizim, sizin gibi bir komşumuz yok artık!”

“Bu kadar yıllık komşuluğumuz bir karı yüzünden...”

Sözünü tamamlamasına fırsat vermedim, bildiğimden değil, gördüğümden dolayı suratına tüm gücümle bir yumruk vurdum!

“Görürsün sen!” diyerek gerisin geriye evine doğu yöneldi.

“Ateş olsan, cürmün kadar yer yakarsın! Elinden geleni ardına bırakma! Zengin bir eşin var, babasının fabrikasında çalışıyorsun, ne kadar yetenekliysen artık. Olay şu ya da bu şekilde ortaya çıkar da, inanmasalar bile şüphe üzerine seni kapı önüne koyarlarsa neler olacağını sen düşün artık!..

Bu, bana sığınmış garip bir insan için kötü söz söylemediğin ve herhangi bir nedenle Servet Ablayı bizim eve yönlendirmediğin sürece ağzımı açmayacağım anlamında. Haydi, şimdi uğurlar ola, nereye gitmek istersen oraya doğru git, anca gidersin!

Başını eğdi, yönünü değiştirdi tekrar, herhalde fabrikaya ulaşınca cici babasına, akşam evine döndüğünde karısına anlatacağı duygulu yalanları düşünüyor olsa gerekti.

Gül ve Güldehan Gonca, kısaca sadece Gonca evimizin çocukları, annemin can dostları, neşesi, sevinci, mutluluğu oldular, annemin elini sıcak sudan soğuk suya değdirmedi Gül. Annem gezegenimizde bir emsaline daha rastlanmayacak bir Hanım Ağa idi! Ne demişler; “İyilik yap, denize at, balık bilmezse de Halik bilir(20)!” ya da  “Sol elinle yaptığından sağ elinin bile haberi olmamalı(20)!”

Gül’ün ve günden güne büyüdükçe şeremetleşen(1) Gonca ile yaşantımızın en iyi anlarını yaşıyorduk. Annem yaşlanmadığını söylüyordu. Yaşama sıkı sıkıya tutunmuştu, “Gonca’nın gelin oluşunu görmeyi isteyecek kadar” hayat doluydu.

Bir bakıma kendini kapıp koyuvermişti demem yanlış olmayacaktı, gibime geliyordu.

Bir akşam yemeğinden sonra televizyondaki bir maçı seyrederken, spikerin sesi ve sonra görüntüler Gül’ün tabakları şıkırdatmasına sebep olmuş, annem Gonca ile “Lây! Lây! Lom!(21)” ilgilenirken Gül’ün tavrını gözden kaçırmış, ancak benim dikkatimden kaçamamıştı davranışı. Mutfağa yöneldiğinde peşine doğru yöneldim;

“Söyle bakalım küçük kardeş, seni iğfal eden, Gonca’nın babası o mu?”

Cevap vermedi, başını eğdi, zaten konuşan bir çocuk değildi, sessiz, sakin, kendi halinde olmasına rağmen, sanki gözlerinde bir intikam şeraresi(2) şekillenmiş gibiydi. Hissettiğim bu duygunun ileride benim en büyük yanlışlarımdan biri olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti(1)

Ertesi günlerden birinde gazetelerde mi okudum, bir televizyon programından mı aklımda kalmıştı, tam hatırlayamıyorum, o süper lig hakemi apış arasından ve başından vurulmuş olarak bulunmuştu evinde, ölü olarak...

“Eden bulur(22)!” diye düşünmüştüm, haberi Gül’e iletirken. Hiç hareketlenmedi; “Duydum, ama üzülmedim!” dedi, o sessiz ve sakin duran kadının o kadar soğukkanlı sözlerine akıl erdirememiştim(1).

Birkaç gün sonra benzer bir haber yer almıştı, gazetelerin üçüncü sayfalarında; “Sapık aramızda!” başlığı ile. Bu sefer müzik marketi sahibi bir adam sadece apış arasından, ya da kasıklarından vurulmuş ve öylece bırakılmıştı, eylem sahibinin maskeli olmasına rağmen bir kadın olabileceğinden şüphelenilmişti.

Adamı vuran bilinmiyor, tabancanın mermilerine göre silâhın balistik incelemesi(3) silâh sahibinin ölmüş olduğu ifade ediliyor, güvenlik kameralarına göre de bir sonuç alınamıyordu.

Bir hafta kadar sonra bir başka haber yer almıştı, yine gazetelerin üçüncü sayfasında; “Sapığın üçüncü eylemi” şeklinde. Bu kez o sapık, bir adamı yine apış arasından vurup öldürmüş, karısının gözlerine de kezzap(2) döküp kör olmasına neden olmuştu.

Nasıl bir vahşetti(2) bu? Bir ipucu yakaladığımı sanmıştım, ama delil yoktu elimde. Çünkü bu kez öldürülen kümes sahibi ve canı yakılıp kör edilen ise kümes sahibinin karısı idi.

Kader gereğini gerçekleştirmeye çalıştığı bir teşebbüste miydi, yoksa aklıma gelmesin istediğim halde bir yanlışlığa şahit olmak üzere miydim? Bu kadar tesadüfün üst üste olması bana mantıklı(2) gelmiyordu çünkü.

Gardırobun üst tarafında rahmetli polis emeklisi olan babamın silâhı ve kullanamayıp hatıra bıraktığı mermilerin kutusu vardı, hini hacette(3) kullanmam gerekirse diye özenle sakladığım.

Aklımda kalmayan, o silâhın Gül’ün karşı komşumuzun evinden kaçtığında dikkatinden kaçmamış olmasını hatırlayamamamdı.

Kontrol ettiğimde tabancanın yerinde olmadığını gördüm, Gül de görünmüyordu ortalıklarda, tatil günü olmasına rağmen. Gonca’yı her zamanki gibi emin ellere bırakmış ve sırra kadem basmıştı(1), deyim yerindeyse.

Anneme; “Moralim bozuk, biraz hava alıp geleceğim!” demişti sadece.

Ertesi gün; “Sapık yine devrede!” haberi ile sarsılmıştım. Çünkü bu kez Serdar Ağabey vurulmuştu apış arasından. Bilmediğim biri, yani müzik dükkânı sahibi dışında tüm veriler Gül’ü işaretliyordu.

Kendinin yaşamına Azrail olanların uygun şekilde Azrail’i, göz yumanların(1) gözlerine mil çekicisi(1), dağlayıcısı(1), porno kaset satmaya azmettiren(1) ile göz koyanın(1) münasip(2) bir şekilde neslini devam etmelerine ve etkinliklerine son vermişti.

Tabancayı yerinde göremeyince Gül’ü sorgulamak geçti içimden;

“Mikropları yok ederek temizleyemezsin!” dedim.

“Onlar benim hayatımı uçkurlarına hâkim olamayarak karartmakta haklı mıydılar?”

 “Ama kanunlar var!”

“Kanunlar benim bekâretimi, hayallerimi geri verip meşru(2) bir çocuk sahibi olmamı sağlayabildiler mi, sağlayabilirler mi ağabey?”

“Yani ‘Kanun benim!’ diyorsun!”

“Hayır, asla böyle bir iddiam yok!”

“Özür dilerim, seni ihbar etmek zorundayım!”

“İspat edemezsin!”

“Nasıl?”

“Tabancayı sakladığım yeri söylemem de ondan. Ama siz ağabeyim, mademki sevginize rağmen kanundan yanasınız, ben teslim olup, kendimi ihbar edeceğim ve tüm gerçekleri anlatma gayretinde olacağım, sadece sizleri ve çocuğumu saklayacağım. Dileğim çocuğuma sahip olun, onu ortada bırakmayın!”

“Bu benim vicdani borcum(3), ama...”

“Arada-sırada hapiste olmama rağmen ziyaretime getirirseniz sevinirim. Nasıl olsa insan öldürdüm(23). İdam cezası kaldırılmış olsa da, ağır ya da hafif hapis, şu kadar yıl, ya da bu kadar yıl umurumda değil, sonum nasıl olsa cehennem, kendimi haklı görsem de. Yalnız…”

“Beni karakola götür mü diyeceksin?”

“Hayır ağabey! İyi, yüce, büyük bir insansın, anneniz de muhterem(2) bir insan. Hiçbir şahidim olmaksızın, itiraf ederek ben kendim teslim olacağım. Tek dileğim kızım Güldehan Gonca’nın Nüfus Kâğıdının olması, doğum tarihine göre…

Ben hapse girince onun Nüfus Kâğıdını çıkarttır ağabey, gerekirse kâğıt üzerinde evlenmiş ol benimle, ama ömür boyu kardeş kalarak. Belki hapishaneden ölüm çıkar, kızım isimsiz kalmasın!”

“Peki, ben sonra biriyle evlenmeye kalkarsam?”

"Namusum, şerefim, tüm varlığım, hatta bebeğim üzerine yemin ederim ki, ekmeğini yediğim, sevgisini gördüğüm, minnettar olduğum bir aileye karşı asla nankörlük etmem(1), akrep değilim(24).

Çocuğumun Nüfus Kâğıdını çıkartır çıkartmaz hemen senin isteğin doğrultusunda boşanırım senden. Bana ağabeylik yaptın, ‘kardeş’ deyip elimden tuttun, nasıl isyankâr olurum(1) ki sana karşı? İstersen teslim olmadan evvel nasıl bir belgeyi, ne şekilde istiyorsan hemen gidelim yazdır, çizdir, imzalayayım ve öyle gireyim hapse!”

“Yani Noter falan gibi…”

“Nasıl dilersen!”

“Seninle evleneceğim, Güldehan Gonca’ya sen hapisten çıkıncaya, annem, ya da ben ölünceye kadar bakacağım ve senden boşanmayacağım!”

“Bu fedakârlık niye?”

“Sence niye?”

“İnsanlığından...”

“Hayır, sadece senin dürüstlüğünden! Gün doğmadan neler doğar, haydi giyin, bebeğinle, annemle vedalaş ve içimden gelemiyor olsa da, umudumu yitirmeksizin seni karakola ben teslim edeyim…

Ben ömrümce ağabeyin ve çocuğunun babası olarak kalacak ve seni bekleyeceğim. Kızının mutlu günlerinin tümünde yanında olacağız, her ne olursa olsun!”

Güller tomurcuklarını vermeğe başlamıştı, leylâk kokusu egemendi havaya, menekşe tarlalarının serinliği yansıyordu yüzüme, Gül’ü götürürken;

“Son bir dilek!” dedi, elime bir kâğıt parçasını sıkıştırırken, kızı için, içine sindirerek oluşturduğu dizelerle hepimize, belki dünyaya bile veda ederken...

“Ne zaman bir gül görsen
-solmuş da olsa-
Pembe
Beni hatırla;
hayallerin pembe.

Ve ölürsem bir gün
uğruna senin,
senin için
-ki adağımdır bu-
Mezarıma
yalnız bir gün
bir tek defa
bir tek gül getir;
Pembe
ve gözlerin gibi
yaprağı…
(25)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Vedat; Sevgi, dostluk.

Sedat; Doğruluk, hatasızlık, doğru ve haklı olan şey.

Sevtap (Sevtab); İnatçı, asi direnen.

Necat; Kurtulma, kurtuluş, selâmet.

Güldehan (Güldehen); Ağzı gül gibi olan, gül ağızlı.

(*) Gözlemci; Müşahit. Sadece seçimlerde ve sandıklarda görevli olanlar değil, herhangi bir konuda telif, savunma, suçlama, görevle ilgili görev alan kişi. Spor oyunlarında spor, hakem ve oyuncularla ilgili kanaatini yazan uzman kişi. (Gözlemeci; Yazanın uydurduğu ilgisi olmayan, “Gözleme yapan kişi” anlamında bir kelime)

(1) Açık Kapı (Bırakmak); Üzerinde görüşülen sonunda son ve kesin sözü söylemeyerek konunun yeniden ele alınabilmesine imkân tanımak.

Akıl Erdirememek; İdrak edememek. Anlayamamak, kavrayamamak, algılayamamak. Erişememek, kavuşamamak, ulaşamamak. Ne olduğunu anlayamamak. Sırrını çözememek.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Azmettirmek; Bir eyleme yöneltmek, bir eylemi yapmasına kesin karar verdirmek.

Dağlamak; Kızgın bir demirle hayvanlara damga vurmak. Hastalığı yenecek etkenleri ve bu etkinliklerin kullanılma yöntemlerini bularak hastanın sıkıntılarını metal bir araçla yakarak giderme işlemi (Sağaltım).

Danışmak; Bir iş, bir konuyla ilgili yol göstericilik istemek, akıl sormak.

Göz Koymak; Bir kimseyi ya da bir şeyi ele geçirmeyi istemek.

Göz Yummak; Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek. Tolerans göstermek.

Gözdağı Vermek(Olmak); Korkutmak. Tehdit etmek.

Gözlerine Mil Çekilmek; Gözleri kızgın mille (Mil; Türlü işlerde kullanılmak için yapılan ince ve uzun metal çubuk) kör edilmek.

Hayırsever Olmak; İyiliksever, yardımsever olmak. Yoksullara, düşkünlere, yardıma ihtiyacı olan kimselere iyilik ve yardım etmesini seven olmak.

İğfal Edilmek; Bir kadının aldatılarak, kandırılarak, zorla ırzına geçilmesi. Baştan çıkarılmak, aldatılmak, kandırılmak, ayartılmak.

İki Lâfı (İki Sözü, İki Kelimeyi, İki Cümleyi) Uç Uca (Ard Arda) Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.

İsyankâr Olmak; Başkaldırmak, başkaldıran, isyan eden, isyancı, asi olmak.

Kariyer Yapmak; Bir yere gelmek, bir yere çıkmak. Meslekte yükselmek. Üniversite öğretim üyeliğinde başarılı olmak.

Kin Beslemek (Kin Tutmak, Kin Kusmak, Kin Tutmayı Bilmek); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek (Kur’an Kevser Suresi, 3. Ayet; Doğrusu, soyu kesik olan (ebter) sana kin duyandır).

Konsantre Olamamak; Konsantrasyon dışında kalmak. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplayamamak.

Kubarmak; Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.

Nankörlük Etmek; İyilik bilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik.

Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.

Sille Yemek (Sille Tokat Girişmek, Feleğin Sillesini Yemek); Büyük bir yıkıma uğramak. Önlenmesi zor bir başarısızlıkla karşılaşmak.

Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.

Şeremetleşmek; Türkçemizde böyle bir fiil yok. Kullanılan söz Şeremet ya da şeremetli şeklinde olmalı.  “Çalışkan, eli çabuk, becerikli, çevik” anlamında olmakla beraber yöresel olarak bu anlamı dışında; “Güler yüzlü, cana yakın, sempatik” gibi de kullanılır.

Şeytan Tüyü(ne sahip) Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Şimbil-Şimbil (Şipil Şipil) Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini iyice açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir (Şipil şipil; Ayrıca suların taşlara vurmasıyla çıkan ses olarak da kullanılmakta).

Takdir Etmek; Beğenmek, beğendiğini belli etmek, değer vermek. Tanrının uygun görmesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlamak. Değerini biçebilmek.

Vız Gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yüreği Pır Pır Etmek; Yerinde duramamak. Kalbi küt küt atmak.

Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.

Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.

(2) Akıbet; Son, sonuç. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda.

Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.

Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

Çığırış; Avazı çıktığı, sesinin yükselebildiği şekilde bağırma, çağırma, çığırma, seslenme.

Degaj (Degajman); Futbolda kalecinin topu sert bir ayak vuruşuyla uzağa atması.

Delifişek; Delicesine işler yapan, şımarık, atılgan, delişmen.

Deplasman; Dış Saha. Bir spor takımının başka bir spor takımının kentine maç yapmaya gitmesi, karşılaşmayı karşı takımın kentinde yapması

Dilber; Çok güzel, çok alımlı kadın.

Dudu; Hanım, abla (Öyküdeki anlamı ve yöresel olarak çok kullanılan bir unvan).  Söz, “Küçük Kız Kardeş”  ve yemeni anlamlarında da kullanılmaktadır.  Söz; çocuk dilinde; “Su”, dudu dilli şeklinde; “Papağan”,  Yumuşatılarak “Tutu” şeklinde söylendiğinde “Rehin, rehine” anlamlarına sahiptir. Yaşlı kadınlar için; sözüne güvenilir, mert anlamındadır.  Bazı yörelerimizde “Gadi” gibi “Yenge” anlamında da kullanılmaktadır.

Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu. Sarhoş olmuş.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yerler.

Hercümerç; “Allak-bullak, alt-üst, darmadağınık, karmakarışık” demektir. Kısaca “karmaşa” diyebileceğim anlamda.

Heves; Bir şeye karşı duyumsanan istek, eğilim, arzu. Gelip geçici istek.

Kaçamak; Bir şeyi belli etmeden, gizlice yapmaya çalışma. Ara sıra yapılan ve başkalarınca hoş görülmeyen iş, durum.

Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak. Huysuzluk.

Kezzap; Nitrik asit. Son derece tehlikeli bir yapısı olup insan vücuduna temas ettiğinde büyük acı ve hasarlar bırakan bir asit türü.

Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

Kursak; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı torba biçimindeki organ. Bir kısım diğer hayvanlarda da kursağa benzer organ (Öyküde; mide anlamında kullanılmıştır).

Lâçka; Düzeni bozulmuş, verimsiz duruma gelmiş, gevşemiş, gevşek. Gemi halatının gevşetilerek boşa bırakılması.

Lisans; Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonunun kendisine verdiği kayıt fişi ve kimlik kartı. Yabancı bir firma adına alınan üretim izni. Yurda mal sokma veya çıkartma izni. Genellikle dört yıllık üniversite, ya da yüksekokul öğrenimi. Ve öğrenim sonucunda belirlenen akademik derece.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

Meşru; Yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu. Doğru, haklı, yasal olan.

Münasip; Uygun. Yerinde.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Sağak (Sağlak, Salak); Genellikle işlerini sağ el ya da sağ ayağıyla yapanlar (Solak; Sol-ak olduğuna göre kelimenin sağ-ak olması gerekir).

Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsizce ve kaba saba bir biçimde davranışlar.

Şerare; Kıvılcım.

Şike; Bir çıkar karşılığında anlaşarak maçın sonucunu değiştirecek biçimde, uzlaşmalı bir spor karşılaşması yapma. Bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir işi yapma, danışıklı dövüş.

Taassup (Taassub); Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak.  Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere, kimselere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Vahşet; Vahşi olma durumu. Korku.

Yavanlık; Sadelik Görgüsüzlük, bilgisizlik.

(3) Arpacı Kumrusu Gibi; Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan (Kaz gibi, Karga gibi şeklinde de tarif edilebilecek) bir deyim.

Arpacık Soğan (Aksoğan)ı; Fındık büyüklüğünde kuru soğan. Kuru soğan tohumu. Tohumdan yetiştirilen ve tohumluk olarak kullanılan küçük soğan.

Balistik İnceleme; Balistik; mermilerin itme kuvvetini, uçuşunu ve çarpma etkisini inceleyen bilim dalı olup bu inceleme sonucunda silâhın cinsi, mermi çekirdeği parça ve taneleri, hedef üzerindeki etkileri tespit edilir.

Bir Sıkımlık Barut (Bir Atımlık Barut), Bulmacalarda “Kesi, Kesik” olarak cevaplanan bir konu olmakla birlikte öyküde; “Ancak bir kerede yapılacak, halledilebilecek iş, ya da şey” anlamındadır.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Dış Kapının Mandalı; Gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim.

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Hak Getire; Bulunmaz, yoktur, ne arar.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Harcım Değil; Yapılması yürek isteyen, herkesin başarabilmesinin kolay ve mümkün olmayan bir şeyleri ben de yapamam anlamında bir söz.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

Kadir (Kıymet) Bilmez;  Değerini, kıymetini bilmez, anlamaz.

Necip Olsa (Necepolsa, Necebolsa); Nihayetinde, sonuçta, netice olarak, nice olsa anlamında yerel bir deyiş.

Paldır Küldür; Büyük ve düzensiz kaba gürültü çıkararak bir yerlere gitmek. Ansızın,  yol yordam ve yöntemlere uygun olmaksızın gitmek, geçmek, bir yerlere gitmek, sığınmak, gizlenmek, yürümek.

Porno Kaset; Pornografik resimler içeren kaset, Cd. Açık saçık, şehvet içerikli, özellikle şantaj yapılacak sahneleri olan film, kaset, cd.

Söz Hakkı; Konuşmak, bir şeyler anlatmak, savunmak, fikrini söylemek için konuşma isteğinde bulunmak.

Uçkuruna Düşkün; Ehlileştirilmekten uzak erkeklerin cinsel isteklere tutkunluğu.

Vicdani Borç; Vecibe. Birine karşı içinden gelerek veya herhangi bir görev, sorumluluk, sonuç için yerine getirmesi gereken zorunlu karşılık, yükümlülük.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(4) Futbol Oyun Kuralları; Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) tarafından yazılmış ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) tarafından yayınlanmış olup futbolun oynanması için hazırlanan kurallar olup 17 adettir (Oyun Alanı, Top, Oyuncu Sayısı, Oyuncuların Giysi ve Gereçleri, Hakem, Yardımcı Hakemler, Maçın Süresi, Oyunun Başlaması ve Tekrar Başlaması, Topun Oyunda ve Oyun Dışı Olması, Gol Yapma Yöntemi, Ofsayt, Fauller ve Fena Hareketler, Direkt ve Endirekt Serbest Vuruşlar, Penaltı Vuruşu, Taç Atışı, Kale Vuruşu, Köşe Vuruşu vb. gibi hareketlerin izah edildiği konular).

(5) İnguinal Henri; Kasık Fıtığı. Karın duvarına ait zar yapılarının karın kaslarının yetersizliğinden, zayıflığı ve yırtılmasından dolayı olan fıtık. Yumuşak doku şişliği şeklinde kendini gösterir. Öksürme, ıkınma, ağır kaldırma belirginleşmesinin nedenidir.

(6) Fair Play; Dürüst oyun, dürüst davranış şeklinde bir kavram. Etik üstü bir davranış anlatılmakta dürüstlük ve saygı göstermek, kişisel çıkarlar ve hırslar üstünde görülür. Örneğin; rakip bir futbolcu sakatlandığında topu dışarı atmak, kramp giren rakip oyuncuya ilk yardımı yapma gayreti, gole giden rakibi gol olmaması için tehlikeli bir şekilde, kırmızı kartı ummaksızın çelme takıp düşürmek yerine, serbest bırakmak, hakemlere her konuda yardımcı olmak, kötü sözler söylememek bunlardan bir kaçı olarak söylenebilir.

(7) Beşiktaş Maçları; Beşiktaş, Macar Antrenör Andrea KUTİK yönetiminde 1959-1960 sezonunda 38 maç yaptığı sezonda arka arkaya 13 maçta galibiyet almış, 38 maçın 11 tanesi ise 1-0 sonuç olarak galibiyetle bitmiştir. BJK o sezon sezonun bitimine iki hafta kala GS’ın FB’yi 2-1 yenmesiyle şampiyonluğunu ilân etmiştir.

(8) Gökten halka (kasnak, simit vb.) yağsa biri bile bizim başımızdan geçmez, amma iki kazık düşse gökten biri girer de, öteki de “O çıksın da, ben gireyim!” diye sıra bekler… Şansızlıkla ilgili bir özdeyiş!

Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak);  İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.

Kaderin Önüne Geçilmez (Kader Ağlarını Örer); İnsanların bazı şeylerin olmaması için tedbir almaları doğaldır. Ancak alınan tedbire karşın Tanrı olması gerekeni gerçekleştirecekse gerçekleştiriyor mutlaka. Örneğin; belki öykü, belki masal, uçağın düşeceğini rüyasında gören biri uçak biletini iptal ettiriyor, ancak uçağın düştüğü vakitte kendisi de kalp krizi geçirip ölüyor. Kader ağlarını örmüşse, kaderin değişmesinin, kaderin önüne geçilemediğinin ifadesidir yaşanan.

(9) Futbolda Kale Ölçüleri; Yükseklik; 2.44 metre (8 inç), En; 7.32 metre (8 yarda) dır.

(10) Guinness Dünya Rekorları Kitabı; Her yıl basılan hem insanlar tarafından kırılan, hem de doğanın aşırılıklarının neden olduğu dünya rekorlarını barındıran bir referans kitabı olup, rekor seviyede satışı yapılan bir kitaptır. Başta rekor olarak 2.51 santimlik boyuyla dünyanın en uzun boylu adamı olan Sultan KÖSEN olmak üzere kitapta 77 adet Türkiye rekoru yer almaktadır.

(11) Futbolda Centilmenliğe Aykırı Hareket; Futbol oyun kurallarını ihlâl ederek disiplin cezasını hak etmek. Centilmenliğin gerektirdiği konularda kusurlu harekette bulunma, sarı ya da kırmızı kartla cezalandırılma hareketleriyle karşılaşma.

(12) İyi olmak kolaydır zor olan adil olmaktır. Victor Marie HUGO

(13) Kur’an, Yunus Suresi, 49. Ayet; “De ki; Ben kendime dahi Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlama, ne bir zarar verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir süresi (eceli) vardır. Süreleri (ecelleri) gelince artık, ne bir saat öne alınırlar, ne de geriye bırakılırlar.”

(14) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “GÜLLERİ SEVDİĞİM İÇİN”

(15) Uykuda mısın sevgili yârim, aç pencereni göreyim yüzünü… olarak dillenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(16) Fenerlerin yandığım görebilmem için bazen gece olması gerekiyor! Sözün aslı Gülben ERGEN’e ait.

(17) Ol kadar çeker idi yükler ağır / Ki teninde tü komamışdı yağır (O kadar ağır yükler taşıdı ki / Yaralardan tüyü kalmadı. Şair ŞEYHİ (Hârname)

(18) İşitme her sözü ol guş-u sağır / Beladan sakınmak noksanlık mıdır / İmkânsız bir işe bağır ha bağır / Barbarlık eylemek irfanlık mıdır? Âşık Sümmani (İşitme Her Sözü…) (Guş; Kulak; işitme, dinleme)

(19) Sukin sin; Rusça “O... Çocuğu”

(20) İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.

Gizemlilik; ‘İyilik yap, denize at!’ türü bir şey değil. Murat MURATOĞLU

Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(21) Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.

(22) Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn;  Aslında “Eden bulur!” anlamında bir söz olmakla beraber, elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir. Çalanın kapısı çalınır, yani kim birine kötülük ya da iyilik yaparsaona da o şey yapılır, anlamındadır.

(23) Ölme, öldürme ve intihar ile ilgili ayetlerin bir kısmı;

Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.

Kur’an, Yunus Suresi, 56. Ayet; ”O hem can veren, hem can alandır. Ve hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz”

(24) Demek istediğim; “Akrep, akrebe yapmaz, akrabanın, akrabaya yaptığını” dır. Ayrıca Nazım Hikmet RAN'm “AKREP GİBİSİN KARDEŞİM” isimli şiirinin ilk iki dizesini hatırlamamak mümkün mü? “Akrep gibisin kardeşim, / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.”

(25) KARATEKİN, Erol, 1968 Yılı; “GÜL” dizeleri.