Ayrılık...
Ve yalnızlık, artı olarak...
Üniversiteden mezuniyet sonrası, bir uçta askerlik, sonrası diğer uçta görev-memuriyet, yaklaşık beş yıl, dile kolay...
Bir-iki, ufak-tefek boşluk, tatil anlamı bile taşımayan ailene ayırdığın zaman dışında hem her zaman kendi ve yalnız başına tüketmek zorunda kaldığın süre...
Özlemim sadece susadığımda başımda birinin olması ve “Su yok(1)” demesi, “Keşke” demeye sarılmaksızın.
“Ne zordur giden bir şeyin arkasından bakmak?
Hele insan ise giden
‘Ah! Vah!’
-ya da-
‘Keşke!’ değersizdir o anda
Kaybedilmiştir,
yok olmuştur;
giden gelmez
O halde;
zamanında bizim olanı
yitirmemeyi bilmeli-
dir.”
2007 Yılı, ‘KEŞKE' DEMESEK!
Bir mail aldım dostlardan, içimi coşturan;
“Dünyada en güzel şeylerden biri de;
aranılmak
anılmak olsa gerek!
Gerçek dostlar
gerçek dostturlar
o zaman…”
2010 Yılı, BİR VAPUR KANEPESİNDE DIRDIR'dan
İşte beni mutlu eden şey, ara sıra da olsa dostlarımdan aldığım, içinde bana acı, elem, keder vermeleri yanında, hiç de eksik olmayan neşe, sevinç ve mutluluk dolu haberlerdi bu şekilde.
Medeniyetin buluşlarından cep telefonları, bilgisayarlar ve tabii ki internet…
Ayrıca tek-tük(2) de olsa, yazıcıdan (printerden) çıkmış da olsa canı sıkılan arkadaşlarımın yazdığı zarflayıp gönderdikleri mektuplar, yalnızlığımı unutturamasa bile öteleyen.
“Hep böyle midir yalnızlık;
kendini bilmez
mağrur
kibirli
ve emin?...”
2009 Yılı, “ENGELSİZ DİZELER” den
İnsan doğal olarak, evi-barkı yoksa önceleri otellerde, sonralarında büyüklerin himmetiyle(3) bir misafirhanede yaşamını tüketme gayreti içinde olunca hüzünleniyordu(4), bu; anlatmaya çalıştığım kişi; benim.
“Yaşamak istiyorsan yaşa
istemiyorsan
seni zorlayan mı var
bu doğada?”
2013 Yılı, “DENİZ, DENİZİN KIYISI (II) (düşündüklerim)”den
Doğrusu da, bu söylenen olsa gerekti. Ne tutan, ne de zorlayan vardı beni. Tanrı da sadece kendinin bildiği bir ömrü takdir etmişti benim için, doğarken.
Yalnızlığımı, kimsesizliğimi, dostlarımdan, sevdiklerimden uzak ve ayrı oluşumu şikâyet konusu yapmamalıydım, hatta bir çember çizmeliydim kendime, adını da “Mutluluk Çemberi” koyup sığmalıydım o çemberin içine, kendimi zorlamaksızın.
“Mutluluğun tarifi olmasa gerek
yaşıyorsan
o
‘Mutluluk’ demektir
yönü-şekli olmayan.
Yaşamıyorsan
zaten yoktur
elinde tutamadığın
ve
sen sene’sindir
-sen; seninlesindir-
mutsuz!”
2010 Yılı, “TARİFLE MUTLULUK”
Bu, sadece benim yaşadığım bir ilk değildi. Dünyada nice insan vardı ki, kalbi boştu, sevgisizdi, ya aradığını bulamamış, ya aranılan bulunamamış, ya da kendisi bulunmak istediği halde bulunamamıştı.
İşte dünyadaki o insanlardan biri de bendim. Yaşamın; düşündüğüm, hatta genelleme yapayım; düşündüğümüz kadar güzel, gördüğümüz, daha doğrusu umduğumuz kadar düzgün, güzel ve tatlı olmadığı inancındaydım, hele ki içinde aşk yoksa...
“Yaşa! Yaşa! Yaşa!
Yaşamaksa?
Nereye kadar?
Niçin?
Nasıl?
Boşsa gönlün
Anlamamışsan aşkı
Yaşamak denir mi;
boşa tüketilen ömre?”
2013 Yılı, “IS’SIZ (KİMSESİZ) DERLEMELER” den
İnsanın en kolayına giden şeylerden biri; Tanrıyı suçlamak, kader(3) dediği şeye isyan etmek ve kararsızlığında önce Tanrıya, sonra kendine küsmek(3) olsa gerek! “Kendine küsmek” demek, “Yaşama Küsmek” demek, sanki Tanrıya suç yüklemek ister gibi...
Oysa insan; Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!(5) demeliydi, gönlünün sahibi için. Çünkü İnsan ararsa; Mevlâ’sını da... (5)
Haydi, biraz yumuşatayım sözümü; İnsan ararsa kendini yaşama döndürecek kalbindeki, gönlündeki, ruhundaki her şeyden önce beynindeki aşkı ve o aşkı yaratan sevgiliyi de bulur, bulabilirdi, hem beklemeksizin.
“Tanrı insana
el-ayak, göz-kulak
kısaca; beden vermiş.
Eklemiş beyni de o bedene
ama kalbi serbest bırakmış
kendisi için.
Kalp kendini
boş bırakmak için direniyorsa
ne gereği var bedenin
‘yaşamak’ diye adlandırılan dünyada?...”
2012 Yılı, “YAŞAMAK (kaçıncı kez)”
Aslında beklemek, ummak, umutlanmak, mutluluk için tesadüflerin yanında bulmak için aramak da güzel bir şeydi, ya da şöyle söylemeye çalışayım. Beklemek güzeldi, ama doğru durakta(6) ve o durakta durduğumda, durabildiğimde, ben de, bende hakkı olana, beni hak edene, onu hak ettiğme inandığıma kavuşmak isterdim...
Beklenen(6), yani beklediğim, özlediğim, dilediğim böyle biriydi, sevecek kadar güzel, ama fiziksel özellikleri bence zerre kadar önemli ve önemi olmayan, gönlü zengin, beni ben edecek, bana yakın, maddi varlığı için “Bana ne?” diyebileceğim.
“Aşk;
sadece sevmek değil
biraz da
anlamak ve
yaşamaktır.”
2010 Yılı, “BİR VAPUR KANEPESİNDE DIRDIR”dan
Gerçi bunu yalnız kendi nefsim için, egoizm şeklinde düşünmem yanlıştı, üstelik “Sevgi” kelimesini perde yaparak. Kişi; bencillik ederek sevgi ararsa(7) bunun adı “Aşk” değil, bir başka şey, meselâ menfaat, hatta duygudan yoksunluk, bir hizmetçi aramak olmaz mıydı, bencillik içine sığıştırılmış olan bu düşünce?
İşte böyle bunalım yaşadığım(4) günlerden birinde aldım, daha önce belirttiğim arkadaşım Agâh’ın önce telefon mesajını, sonra mailini ve de; “Seni mutlaka görmek istiyoruz, aramızda olmanı emrediyoruz!” anlamındaki telefonunu.
Herhalde en yakışan söz; İbibikler öter ötmez ordayım(8) demek olmalıydı. Ancak; “En geç iki gün öncesinde ordayım!” dedim, kendi dediğimi, kendim bile anlamaksızın.
İnsan bir kelebek kadar yaşayıp(9) o kısacık serüvenini mutlu ve mesut geçirmişse, “Mutsuz bir dinozordan daha uzun yaşamıştır!” demekti. Ben kelebek olmayı istediğim halde, tam beş yıldır, duygusu olmayan hatta nesli tükenmiş bir dinozordum, üstelik yularımın kimin
elinde olduğunu ve olacağını, sevgi ve aşk üstüne hiçbir şeyi bilmeyen.
Çocukluk anılarımda sadece anne sevgim vardı, bir öğretmen, ya da komşu abla aşkım bile olmamıştı! Şimdi çocukluğum sokaklarda, delikanlılığım sıralarda, gençliğim yollarda ve bugünlerim masalarda, sandalye üzerlerinde tüneyerek sevdiklerimden uzak.
O günlere has mutluluklarım hâlâ kursağımda(3), birkaç mektup ve birkaç resim içine sığışmış(10), sıkışık, hiçbir zaman insanı yarı yolda bıraktığına inanmadığım, düşünmediğim, içten duygularla yüklenmiş şiirlerle, şarkılarla, türkülerle, kısaca müzikle, hatıralar bana o maille dünleri yaşatmıştı.
Ancak itiraf etmeliyim ki kendimi öksüz sanarak(11) kendi masamda yalnız, sözüm ona efkâr dağıtarak(4) yaşamıştım o mutluluk dediğim anları.
Sonra masaya baktım, masa aynıydı, kadeh aynı, yalnızlık ve özlem aynı. Değişenin sadece beynimde senaryolaştırmağa çalıştığımın kurgu(3) olduğunun farkında değilimdir, belki de “Ah!” içinde bütünlemeğe çalıştığım. Yaşamım için şöyle demek geçer içimden, kimsesizliğimin hatırına;
“Çocukluğumuzda
bir tekerleme vardı, söylerdik;
‘evli evine,
köylü köyüne’ diye…
Beni aradın
buldun
da, ne oldu?
Sen evine,
ben köyüme…”
2010 Yılı, “MASAL GİBİ”
Mailden bir çıktı alıp gösterdiğimde, şüphelerine rağmen, izin almam zor olmadı patronlardan. Patron dediğime bakılmasın, amirlerim bence patronlarımdı. Şüphe etmekte de haklıydılar da bence.
Övünmek gibi olacak, ama benim gibi gece-gündüz fark etmeksizin beygir gibi çalışan bir elemanı nereden bulacaklardı ki? Öh! Hö! Bir kez daha Öh! Hö! (Sanırım bu efekt(3) yerinde ve yeterince oturdu galiba)!
Gerçek şu ki, saklamaksızın söylemem gerek, içten pazarlıklı(2) gibi itiraf etmem gerekir mi bilmem, ama askerlik hariç bu hizmette geçirdiğim üç yılda yalnızlığım, kimsesizliğim, sevgisizliğimden dolayı gına gelmişti(4) ya da bugünkü deyimle; “Kal gelmişti(4)!”
Koca şehre gittiğimde, eşten-dosttan yardım, saklamaksızın söylemek gerekirse buna “Torpil, Tavassut(3), Adam Kayırma(4)” ne denilirse denilsin, bu şehre, ya da annemim-babamın yaşadığı kente, hiç olmazsa göz açıp kapatıncaya(4) kadar, aileme, arkadaşlarıma, dostlarıma ulaşacağım bir yere tayinimi isteyecektim.
Aslında o ünlü insanın dediği gibi bana inananları asla yarı yolda bırakmak istemezdim(12).
Atanmam çıksa bile sorumluluklarımın tümünü tamamlamadan ayrılmazdım kentten. Bir bakıma okullarda, üniversitede öğrendiklerimi staj gibi öğrendiğim, hatta yanlış, hata, kusur, hatta ve hatta günahlarımın göz ardı edildiği(4) bu kentte geçirdiğim üç yıl bana büyük bir tecrübe kazandırmıştı. Üstelik dostluklarla, insanlıkla, hatta sevgi ile bile diyebilirim…
Arkadaşlarımla bir gezi plânı yaptık. Plân uygulamaya konulunca gitmek için hazırlanmam kısa sürdü. Avam bir söz vardır; Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz!(13) şeklinde. Herhalde daha önceki hayatımda, ya da gelecekteki hayatımda Abbas olmalıydım yahut da şairin dediği gibi, şuuraltımda(3), “Âşıkmışım” gibi diziliverdi dizeler dudaklarımda;
“Bak efendice anlaşalım
ne gökteki yıldızları indirebilirsin denize
Ne de denizi ulaştırabilirsin aya, yıldızlara
O halde
Bendeki aşk olmasa(14)
o ben
Niye o bendir ki?”
2011 Yılı, “İÇKİ ÜSTÜNE ZIRVALAMALAR”dan.
En emin, kısa ve güvenli (belki de güvensiz) yol, uçak ile gitmekti. Koca Köye ulaşıp, okulumuzda, şehirde, meslek odasında nostalji(3) yaşayıp sonra grup halinde otobüsle devam edecektik Ege kentine. Üstelik zamanı da israf etmemeyi, tasarruflu kullanmayı düşünüyordum, hem her bakımdan.
Havaalanında beklerken, derdimi açtım, merkezdeki etkili ve tepkili arkadaşım Agâh'a.
“Kolay!” dedi. Yüksek mevkilerde adamlarımız(15), tanıdıklarımız, ağabeylerimiz var, hallederiz!”
“Yüksek binalarda cam-pencere silinmesi, klima takılması, çatı onarımı, aktarımı yapan kişiler gibi mi yüksek mevkilerdeki gibi adamların?”
“Nereden bulur, uydurursun ki bu lâfları Mert? Ben vazgeçmeden kaçta burada olacaksın, söyle, ben seni havaalanında karşılayayım ve bu işi sıcağı-sıcağına halletmeye(4) çalışalım. Sen gelinceye kadar ben nabız yoklar(4), kamuoyu oluştururum(4). Ondan sonrası Allah Kerim!”
İneceğim vakti söyledim, bana değer veren arkadaşım Agâh’a. Taş atıp da kolum yorulmayacaktı(4), ama taşın isabet etmesi de gerçek arzumdu...
Agâh gerçekten havaalanında karşıladı beni ve ayağımın tozuyla(2) o yüksek mevkideki ağabeyimize ulaştık hemen...
“Söz vermiyorum, ama bu; ‘Umudunu yitir!’ anlamında da değil asla! Kalış süren yeterli gibi geliyor bana, sizler için elimden geleni esirgemeyeceğim bilin, dallandırıp-budaklandırmayın(4), sizin dışınızdakilerin haberi olmasın ve benim dışıma da taşmayın!”
Söylemek istenileni anlamıştık. Umut her zaman fakirin ekmeği(16) idi ve umutlanmamı engelleyecek birinin olmadığını düşünüyordum.
Dostlar uzuna yakın, kısa olmayan bir program hazırlamışlardı. Gerçi internet dolaysıyla çok şeyden haberdardım, ama okumakla yaşamak arasında da oldukça belirgin bir fark vardı.
Her şeyden önce Agâh’ın otobüs parası olarak ödediğini, kredi kartına, Ege kıyılarında konaklayacağımız ve tahminen ailelerle beraber 100 kadar kişinin altında olmayacağımızı sandığım otelin parasını da otelin banka hesabına yatırmıştım.
Koca Köy grubu olarak başlangıçta 17, sonrasında eşiyle birlikte katılan bir arkadaşla 19 olmuştuk. Söylemeye gerek yok, tek yalı kazığı(2) gibi dikili ve bir baltaya sap olamayan(4) bendim.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, hepimizden önce daha üniversite sıralarındayken, zengin bir kızla evlenen, okul bittikten ve oğlu olduktan sonra eşinden ayrılan bir arkadaş daha vardı Ege’de bize katılacaktı. Üniversitedeyken sık sık memleketine gidip gelir, eksik ders notlarını bizlerden tamamlardı!
O yıllarda hatırımda kaldığı kadarıyla bu arkadaşım kıskanç ve geçimsizdi. Başlangıçta yatılı olduğumuz yatakhanede, kompartıman(3) denen aynı bölümdeki ranzada altlı-üstlü yatıyorduk, üst katta benim yatağım vardı, fakültedeki adım, mölemekten(4) dolayı “İnek” idi tahmin edildiği gibi.
Bu önemli konuda uzmanlık olarak “İnek” ile yarışamayan diğer kardeşlerimiz, unvanı değişik olarak “Mö1, Mö2, Mö3…” şeklinde başarıyla sahiplenmişlerdi. Hepsinin ilk dört yılın bitişinde Haziran ayında mezun olduklarını söylememe gerek yok! Bakaya(3) kalanlardan biri bendim! Ekimde de çuvallama(4) hakkımı başarıyla(!) kullanmış, ancak sonrasında Şubat döneminde mezun olabilmiştim.
Öyle ki bazen uykum gelir, Okuma Salonundan (o zamanlar nedense “Mütalâa Salonu” denildiği kalmış aklımda) yatakhaneye gelir, el feneriyle yatağımın üstünde üç-beş bilgiyi daha devşirmeye(4) çalışırdım beynimde. (Tembel olmadığım anlaşılmış olsa gerek!)
Arkadaşım sinirlenir, celâllenir(4), etkilediğini hiç sanmadığın halde; “Kapat şu feneri yahu, uyuyamıyorum!” derdi.
Oysa gece boyunca koridor ışığı gelip gelen arkadaşlar tarafından çoksasın yakılır (sanırım o zamanlar sensor(3) denen alet yoktu!), dolaplardan sesler çıkartılır, hiç mi, hiç rahatsız olmazdı benim fenerimin ışığı dışında...
Benim de ondan şikâyetim vardı, bir değil, birkaç konu olarak. Çok iyi horlardı meselâ, ama kaideli olarak değil, değişik ritimlerde, bazen bas do’dan, bazen tiz si’den. Önemli değildi, sabrederdim bu fiziksel olaydan dolayı, çünkü babam da horlardı, hoş karşılardık.
Ancak geceleri sakız çiğner, patlatır gibi dişlerini gıcırdatmasından, ya da ağzını şaklatmasından(17), geceleri çoraplarını çıkarmadan yatması dolaysıyla kokusundan rahatsız olurdum Kemal’in. Bu nedenle kompartıman dediğimiz bölümü ve ranzamı değiştirmiştim, bir süre sonra tahammülümün son sınırına geldiğim için.
Agâh, “Kemal’in de yalnız olduğunu, tek oda bedeli ağır gibi gelecek olursa onunla birlikte kalmam için organizasyon yapabileceğini” söylemişti gönderdiği haberlerde.
“Aman ha! Üniversitede paçamı zor kurtardım(4), kulağına gitmesin(4), para-pul önemli değil, tek kişilik oda, lütfen!” demiştim.
Sınıf arkadaşlarım Agâh ile Yelda, son anda bize katılan Suna ile eşi Ercüment Necati de aynı fakülteden, aynı yıl mezunları idik. Yelda ile Ercüment farklı bölümlerde idiler. Gruptaki Agâh, Yılmaz, Suna, Egehan ve Nedim ile ben Koca Köyde aynı bölüm öğrencileri olarak mezun olmuştuk, hem de onlar firesiz(3)…
Dediğim gibi, iyi bir Nostalji Programı hazırlamıştı Koca Köydeki arkadaşlar, bir bayrama rastlayan ilk iki gün için.
Önce başlangıcımız olan fakültemize gittik. Tüm bölümleri dolaşmak yerine sadece kendi bölümlerimize ait amfide(3) oturduk bir süre, birkaç on dakika.
Ve kopya çekme talimi yaptık. Kopya çekme konusunda uzmanlığı hâlâ devam eden arkadaşlarımız vardı!
Sonra esas fakültemizde Atatürk Anıtında İstiklâl Marşımızı arzuyla, istekle sesimizin yettiğince okuduk. Daha sonrasında Gençlik Marşı ve her şeye inat, Türklüğümüzün efsanesi İlkokul Andımızı seslendirdik bir ağızdan, koca koca adamlar, kadınlar olarak…
İki arkadaşımızı kanserden, iki-üç arkadaşımızı kalp krizinden, iki arkadaşımızı ve bir arkadaşımın oğlunu, bir arkadaşımızın eşini trafik kazasından yitirmiştik, bu yıllar içinde.
Aramızdan ayrılanlar için bizim “Haci” dediğimiz abdestinde-namazında olan arkadaşlardan biri biraz Kur’an okudu, sonra dua etti ve “Fatiha!” dedi, biz de katıldık ona.
Fakültenin lokantası ve kantini açık idi, memleketi uzak olup da gidemeyen, yurtta kalan öğrenciler için. Aynı yaşamı üleşircesine nöbetçi aşçıların yaptığı yemeği yedik, çay içtik ve mesleğimizin odasına geçtik.
Mesleğimizin Odasında grup kurup oyun oynadık, ağzımızı çalkalama modunda biralarımızı yudumlarken. Üniversitedeyken briçte, maça kızında ve tavlada uzman olan kardeşlerimizin bu yeteneklerini yitirmiş olmalarından dolayı üzüntü duyduk, biraz!
Akşamın hay-huyunu(2), gürültü-şamatasını(2) anlatmaya gerek yok. ‘Herkes kendi âlemindeydi!” desem anlaşılır herhalde söylemek istediğim. Sonucunda evli-evine, köylü-köyüne ben ise Agâh’ın ayırttığı misafirhaneye yönelmiştim sabahı getirmek için.
Âşıkmışım, aşktan sevgiden anlarmış(19) gibi atmıştım kendimi yatağa, belki de farkında olmaksızın aşırı yüklenmiş(4) olabilirdim, sevdiklerimin mutlu olmalarını görüp, yalnızlığıma hayıflanarak(4).
“Bu gece
Aç, susuz, uykusuz, havasız
bir geceydi.
Yorgundu iliklerim bile
Çünkü
ben beni yalnız bıraktım.
Ben;
rüyalarım, hayallerim gibi
yokluğu avuçladı bensiz.
Yalnız mısın?
İşte derdin bu…”
2006 Yılı, “YALNIZLIK”
Sabah kalktığımda hayretle üstümle başımla yattığımı fark ettim, pencereden utanarak bakarken;
“Yorgun bir güvercin
Sabah mahmurluğunun sarısında,
yalnız bir gecenin tesellisini
vermek istercesine bakıyordu
dallar arasından.
Ben mahzun
(ve galiba)
o da mahzundu.”
2007 Yılı, “GÜVERCİN”
Ertesi günkü programımız hazırdı. Zamanında staj yaptığımız, makine, alet, edevat, avadanlık gibi konularda görüp öğrenmek için bilgilerimizi tazelediğimiz iki ilçeyi ziyaret edecektik başlangıç ve son olarak ve akşamına da yolculuğumuz başlayacaktı.
Aynı o günlerdeki gibi, Ege’de bize katılacak, benden kat kat üstün ve iyi möleyen arkadaş yerine ben seçilmiştim “Şamar Oğlanı(2)” olarak. Sözde öğreten profesör arkadaşımı dinlerken kurulu öğrenci komisyonu(!) ufak-tefek(2) taşlarla hocanın dikkatini dağıtmaya çalışacak, o günkü gibi fotoğraf çekilirken bir arkadaş, bana iki parmağı ile kulak işareti yapacak, ben de selâm verir gibi elimi kaldıracaktım.
Bu arada bir arkadaş yakaladığı, nasıl yakaladığnı bilmediğim bir güvercini diğer bir arkadaşın üzerine doğru uçuracaktı. Ayrıca o eski fotoğraftaki rahmetli arkadaş gibi, onun yerine “Teessüflerimi sunacaktım(4)” o işareti yapan arkadaşa.
“Yoksun biliyorum
bırakıp gitmen / gerçek
dünlerdeki gibi yakın
yakınlardaki gibi uzaksın
sanki?
Yoksun biliyorum
ama alışamadım hâlâ
yokluğuna
burukluk sancılı
engellenemeyen…”
2009 Yılı, “GİTMEK KOLAY”
İki ilçe, Koca Köy merkez sayılırsa birbirinden bir hayli uzakta ve Koca Köyün iki ucunda idi; doğu-batı gibi.
Bizim şaklabanlıklarımıza(3) alışkın olmayan, dışarıdan gelen(!) yenge ve eniştelerin canlarının sıkılması, ihtiyaç molası(4) hissetmeleri, hissettirmeleri, yemek-çay gibi bizim aklımıza gelmeyen arzuları doğaldı.
Son anda seyahate katılmaya karar veren arkadaşımız bu sefer yalnız gelmiş, eşini yanında getirmemişti. Başlangıç olarak bir süre o ilçede görev yaptığını ve kendince o ilçenin en güzel kızıyla evlenmiş olduğunu bilemezdim tabii.
Arkadaşımızın eşi, sabah minibüsleriyle o ilçeye giderek sürpriz bir yemek progamı hazırlamıştı.
En büyük sürpriz 6-7 yıl önce staj sırasında oturup sohbet ettiğimiz amcanın arkadaşımızın eşinin babası olması idi. Oralarda misafir parası geçmiyordu, tedavülde değildi!
Oysa biz öğrenciliğimizdeki gibi “Alman Usulü(19)” denilen bir şekilde üleşecektik, yediklerimizin-içtiklerimizin bedelini, arkadaşımıza da, amcaya da yük olmamak için.
Memur olarak arkadaşımızın, emekli bir insan olan amcanın eti neydi, budu neydi(2) ki? Benim de biriktirdiklerimi, öbür tarafa götürmek gibi bir çabam olamazdı. Bu nedenle ayağa kalkma ve uğurlama, vedalaşma çabası içinde amcanın elini öperken kimseye hissettirmeden cüzdanımdaki tüm kâğıt paraları elimde sıkıştırarak amcanın cebine koydum.
Hareketimde övünülecek bir şey yoktu asla! Netice itibariyle candan arkadaşlarıma bir öğle yemeği ısmarlamıştım!
Artık konu; akşamı beklemek ve saat 23.30 da kalkacak otobüsün içinde şekillenmek tavrındaydı. Ön sıralarda bizim dışımızdaki yolcular vardı. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa 13-31 numaralı koltuklar bizlere aitti.
Her sıraya birer aile oturunca ben, bugüne kadar olduğu gibi tek kalmıştım, en arka sırada, benim önümdeki sırada Agâh ve Yelda oturuyordu.
Yanımdaki diğer bölümdeki koltukta da şehirden çıkan otobüsün ışıkları sönünceye kadar fark ettiğim kadarıyla kendisine hiç yakıştıramadığım bir şekilde ışıldar gibi kollarında bilezikleri olan yine tek başına seyahat eden bir genç kız vardı.
Göğsünde elbisesinin üstünde görünür şekilde olmasına özen gösterilmiş zannını veren, ne olduğunu bilmediğim bir ağırlık, yüzük-küpe tam takımdı, itiraf etmeliyim ki ilgimi çeken.
“Zenginsen, zenginsin
(O mal, o mülk?)
güzelsen güzelsin
(o gözler, o boy, o bos, o endam?)
Allah vergisi yani
aklımı başımdan alman da cabası
peki;
Şımarıklığına gerek var mı?”
2007 Yılı, “ŞIMARIK”
Sanırım, özel ve ekspres servis olduğu için demek ki başka istek yoktu, arkadaki diğer koltuklar da boştu. Aklımdan geçen o genç kızın varlığı nedeniyle yanına başka kimsenin alınmasını istememiş olması, ya da iki kişilik bilet almış olmasıydı, rahatı için. Veyahut da Türk usulü; “Bağyan Yanı” olayı…
Özlem bulutları üstünde ve çenesi de düşük olunca insan, yani bu tarife uyan insan benim, diğer insanların uyku modunda olduklarına aldırmaksızın konuşması ve öğrenmek istedikleri bitip tükenmiyordu.
Agâh henüz uyuma moduna yönelmemişti, benim de yollarda uyumak gibi bir huyum yoktu ki, bu benim yaşadığım en büyük sorunlardan biriydi, belki Agâh da aynı sorunu taşıyor olabilirdi.
Yelda önce kocasının omzunda uykusunun birinci faslını bitirmiş, cama dayadığı yastığa başını iyice yaslayarak ikinci uyku faslına başlamıştı, herhalde ininceye kadar uzatmalarda da uyuyabilirdi.
Beni duymuyordu Yelda. Agâh da sorduklarıma cevap vermekte yorulmuştu ki, sessize yakın bir şekilde; “Evet! Hayır! Ha! Hı! He!” gibi kısa cevaplarla yetinmeye çalışıyordu.
Aynı sıkıntı yan koltuktaki genç kızda da belirgin bir şekilde yoğundu. Birkaç kez yüzüme dikkatli bir şekilde bakması, “Of! Puf!” gibi sesler çıkararak kendi kendine söylenmesi beni frenlememiş, terbiyeli, nazik olmama ve sessiz kalmama yetmemişti.
Benim tavırlarımda bir değişiklik göremeyince geçerli hareketi yapıp yerinden kalktı, en son sıradaki boş koltuklardan birine yerleşmek için hareketlenince aklım başıma gelmişti, sanki;
“Affedersiniz genç bayan. Hatamı anladım, uzun bir ayrılık ve yalnızlık sonrasında arkadaşlarımla buluşup özlemimi dindirmem sırasında egoistçe davrandım ve sizi üzdüm. Söz veriyorum özlemimi sabaha kadar dillendirmeyeceğim bir daha. Lütfen gitmeyin bir yerlere, yerinize oturun!”
Hiç ses çıkarmadı, toparlandı, çantasını aldı, en son, uzun koltuk önündeki koltukların önündeki sağ koltuklardan birine oturdu, uzun boyu nedeniyle sığdıramadığına inandığım ayaklarını koridora doğru uzattı, benim merak dolu kendisine uzanan bakışlarıma aldırış etmeksizin.
Daha önce sakin gibiydi, farkına vardım ki kırıldıkça değişiyordu insan. Çünkü ilk gördüğüm o, o değildi şimdi gördüğüm.
“Bir enstantane(3), bir cümle, bir söz
değil
bazen
bir bakış bile anlatır(20)
anlatıverir
tüm söylenmek istenilenleri
geç olmadan…”
2007 Yılı. “GEÇ OLMADAN”
Geçen sürenin farkında değilim, ışıkları zayıf birkaç yerleşim merkezinden geçtik. Yol; tek-tük virajlı olsa da düz ve sakindi, otoban gibi tek yönlü idi yolumuz.
Bir ara arkamda bir hareketlenme oldu, sabahın ilk ışıkları yolumuzu aydınlatmaya çalışırken. Döndüğümde muhtemelen arka camla, son koltuklar arasında uyuduğunu sandığım ikinci kaptan yanımdan geçip öne doğu yöneldi.
Yaşamımda en acemi, en tecrübesiz iki insanın, yani şoförlerin bile yapmayacağına inandığım bir harekete şahit oldum. Yürüyen otobüsün sürati hafifçe azaldı, şoförün sol yanına gelen ikinci kaptan, yavaşça direksiyona geçmeye çalışırken, birinci kaptan yerinde doğrulmak çabasında idi.
Ve aptallıkları; ufak bir taş parçasının, ya da yağmurun neden olduğu çukur, ya da kasisin(3) nelere mal olacağını bilmekten aciz olmaları(4) idi, ya da bilmemeleri diyeyim.
Yoluna şaşırmış bir tilki aniden yola fırlamış, şoförler direksiyon egemenliğini yitirmiş, otobüs önce sola yatmış ve takla atmak yerine, yol boyunca sürüklenmeye başlamıştı. Gürültünün, bağırış-çağırışın(2) bini bir para(2) idi...
Dua eden var mıydı, bilmiyorum. Tilkiye ne olmuştu bu can derdinde, onu da bilmiyordum, bilmem de gerekli değildi. Sürükleniyorduk, sağ taraftaki yolcular, sol taraftaki yolcuların üzerlerindeydi.
Koltuk dirseklerini kapatmış olanlarsa birbirine yaslanmışlardı sadece. Otobüs güçlü bir ahlat ağacına(2) yaslanıp durmuştu, uçuruma neredeyse çeyrek kala.
“Şoför ön kapıyı aç! Yolcular asılı çekiçlerle yanlarınızdaki camları kırın, önce anneler, bayanlar, yarınlarımız, sonra bizler hemen dışarı çıkalım, herhangi bir yangın, ya da uçuruma savrulma riskine karşı. Sıkıntısı olanlara, yaralı-bereli olanlara öncelik verelim, lütfen!” dedikten sonra, emniyet düğmesinden arka kapıyı açıp, bana hayretle bakan genç kıza uzattım ellerimi;
“Uzat ellerini!”
Kibarlığın sırası değildi, can pazarında(2). Çektim kendisini yukarıya, otobüsün sırt tarafı çapraz şekilde uçuruma doğruydu, mecburen arka tekerleklerin olduğu ön tarafına doğru sarkıttım kendisini ve;
“Hemen otobüsten uzaklaşın küçük hanım!” dedim.
“Çantam, her şeyim...”
“Söz, ölmez sağ kalırsam, bana bir şey olmazsa getireceğm!”
Dönüp içeriye doğru bağırdım;
“Arka kapıya kadar da gelmeye çalışın, sizi çekerim!”
Arkadaşlarımdan bir kaçının hanımları geldi önce, camları kırıp da çıkanlar dışında. Sonra kendileri, her şey çok çabuk olup bitmişti, belki de 10 dakika kadar zaman içinde.
Otobüsün neredeyse yarı yarıya boş olması ve uçuruma çeyrek kala ahlat ağacına yaslanması Tanrının bir lütfu(2), ya da herhangi bir yanlışlığa karşı bize uyarısı olsa gerekti.
Demek ki; “Daha tüketeceğimiz lokmalar, içeceğimiz sular varmış!” dedim, yaşamımı umursamaksızın, kanepelerden, üst bagajlardan toplayabildiğim çanta ve benzerlerini uzaklaşmış olan yolculara karşın otobüsün yanında bekleyen şoförlere uzatarak.
Görünürde otobüste bir sıkıntı yok gibiydi, ama ne de olsa mal canın yongasıydı, şoförler, yolcular, ayrı ayrı telefonlarına sarılmışlardı, yardımcı kaptan, bagaj kapaklarını açmıştı, ancak bagajın içine girmenin çaresizliği, daha doğusu cesaretsizliği içindeydi.
“Çekil kenara!” dedim. Bagaj içine girip hepsi sol tarafa yığılmış çanta ve bavullardan önce hafif olanları uzattım, ikinci kaptana, sonra da diğerlerini. Asıl kaptan da onları uzakta kümelenmiş yolculara götürüyordu.
Bir ufak çantanın sapında ‘Merve’ ismi ilişti gözüme. “İnşallah o, odur!” diye geçirdim içimden, o boynunda görüp de ne olduğunu bilemediğim kocaman “M” harfinden esinlenerek. Sabahm ilk ışıklarında gözlerinin yeşili, ellerinin sıcaklığı ve sığınmak istercesine güveni etkilemişti beni.
Bir kaza ertesinde, belki de bir ölümden dönüşte egoistçe diyebileceğim düşünceler taşıyordum. İnisiyatifimi(2), aklımı ve mantığımı(2) yitirmemiştim, haddimi bildiğimi(4) sanıyordum, o kargaşa(3) anında bile.
“Elemin kara,
Hüznün sarı,
Kederin mor,
mutluluğun pembe,
göğün beyaz,
denizin mavi
olduğunu bildiğin halde
beni
niye yeşilde yok etme çabasını yaşarsın ki?”
2007 Yılı, “YEŞİLE İFTİRA”
Son bagajı da uzatıp alkışlayanların tezahüratı ile kendimi otobüsün bagajından toprak üzerine attığımda sırttaki asfalt üzerine cankutaranlar, polis arabaları, bir vinç ve boş bir otobüs gelmişti.
Allah’a şükür ne telefat(3), ne yaralı-bereli, ne de şok içinde olan(4) birileri vardı.
Kaza Raporu tanzim edilirken birinci şoför;
“Birdenbire bir tilki çıktı önüme, direksiyon hâkimiyetini kaybettim!” dedi.
“Şöyle, şöyle!” diye söylesem, onların kaybından başka benim ne kazancım olabilirdi ki? Ancak kulaklarını çekmek de benim görevimdi. Kimsesizliğinde, ya da yalnızlığında birinci kaptanın yanma yaklaştım; “Geçmiş olsun!” demek ister gibi göründüm, o sigarasını tüttürüp “Agop’un kazı” gibi düşünürken(21).
“Sizi gördüm, otobüsün plâkasını not ettim. İsminizi bilmesem de sizi beynime nakşettim(4). Servis saat ve numarasından, ya da polisin tuttuğu tutanaktan da isminizi bulmam gayet kolay. Eğer ki bir gün, bir vesileyle bugünkü gibi bir durumdan haberdar olursam(4), ya da haberim olmasa da ahrette aynı nedenle sizlerle karşılaşırsam, bunun hesabını mutlaka sorarım. Bu nedenle âcizane(3) tavsiyem; araba seyir halindeyken, tembellik edip de diğer şoförle yer değiştirmeye çalışmayın lütfen, aynı hatayı bir kez daha tekrarlamayın!”
Aramızdaki yaş farkına rağmen ummadığım bir şekilde elimi öptü kaptan. Adını “Merve” koyduğum genç kızın bizi izlediğinin farkında değildim.
Boş olarak gelen otobüse aynı numaralarla otururken, o genç kız, boş koltuk yerine gelip yanıma oturdu;
“Hayatımı borçluyum!”
“Abartmayın lütfen! Hem özür dilememi bile kabul etmediniz. Ayrıca kimsenin burnu bile kanamadı, ne demek hayat-memat(2)?”
“Sizi önemsememem(4) benim ayıbım, ben özür dilerim, ama çantamda tüm birikimim vardı. Yanlış anlamayın para-pul değil, söylemek istediğim. Para dediğin elin kirliliği(24) zaten! Ancak rahmetli annemden-babamdan kalan tüm birikmişler; resimler, mektuplar, yazılar idi o çantada olanlar. Yitirmediğim ve bu konuda yardımınızı esirgemediğiniz için mutluyum.”
“Anlamadım, ne gibi?”
“Bir trafik kazasında yitirdim onları tam bugün, iki yıl önce. Kimsesiz mezarlarını ziyaretten dönüyordum, yalnız dünyama!”
“Bakın hanımefendi, gerçi çok gençsiniz, ama küçük hanım derken de dilim dolaştı herhalde!”
“O halde ismimi söylemeyi deneyin. Ben; Merve!”
“Her nedense düşüncelerimde de, elime geçen çantada bu isimle karşılaşınca ben de size Merve ismini yakıştırmıştım. Ben de Mert!”
“Memnun oldum.”
“Yalnızlığımın adını;
‘Sen’ koydum.
Ve yakınmalarım sona erdi
Şimdi mutluyum!”
2005 Yılı, “YALNIZLIK MUTLULUĞU”
“İstersen memnun olmayı ertele! Gerçi farklı bir konumdayım, ama ben de yalnızım, bir uzak yerlerde, Türkiye’mde. Eğer ki bir ağabeyle dertleşmek, yazışmak, konuşmak, içindekileri aktarmak istersen şu benim adres kartım, her bir şeyim yazılı...
Teselli olmaya, düşünce, fikir ve tecrübem olmamasına rağmen, okuduklarımla, çevremde yaşadıklarımla tüm birikimimi aktarmaya, seferber etmeye çalışırım sana. Hem bunu sadece sana uyguladığımı sanma. Çok kişinin ağabeyi oldum, bugüne kadar, yaşlı sayılmamama rağmen ve onların kız, oğlan fark etmeksizin mutlulukları benim de mutluluğum oldu...”
“Gerçekten de gösterdiğin adres olarak burada mısın Mert?”
“Ağabey?”
“İçimden gelmiyor!”
“Peki, ben beklerim. Sorduğun sorunun karşılığı ise, evet, bu uçtayım, tabii ki Merve!”
“Çok uzak!”
“İnsan hayallerinde, rüyalarında da yakınlaşır, uzakları yakın eder, bunun için sadece de istemek yeter. Ayrıca bir düşünürün sözünü de eklemek isterim, şu anda anlamsız gibi görünse de; Dediler ki; gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki; gönüle giren gözden uzak olsa ne olur(23)? Bence değerli...”
“Bence de değerli, istemek konusunda ise, isteyeceğimi sanıyorum!”
Sanırım, “Çok kişinin ağabeyi olduğum” konusundaki yalanımı da, sözün anlamını da içtenlikle anlamamıştı. Bildiğim; yalandan kimsenin ölmediği idi, ancak söylediğin yalanı aklında tutabilirsen ki, bu insanı en çok yoran bir düşünceydi.
“Bak ben senin adından başka hiçbir şey bilmiyorum. Şu kısa an içinde de öğrenmem hem mümkün değil, hem de seni zorlamak istemem. Eğer ki beni dinlersen, içinden geldiği gibi bana ulaşman kolay. Ulaşmanı dilerim, ama kendini mecbur hissetmemen de arzum!”
Herhalde yanlış düşünüyordum, içimdeki fırtınayı engelleyememekten dolayı.
“Yarım bardak suda
fırtına koparmak niye
denizlerin bile dalgalanmadan
durulmadığı bir ortamda?”
2007 Yılı, “KENDİ KENDİNE OLUŞAN DİZELER” den
Başka neler konuştuk o kısa süreye sığdırılacak, ya da sığdırılan, aramızda dağlar kadar fark olan bu kızla, hatırımda değil, onu özleyeceğimi hissediyordum, sadece.
Aynı terminalde indik, o kendi yoluna, ben yoluma. Arkadaşlarımın, özellikle Yelda’nın dikkatini çekti doğal olarak, kucaklaşmamız, onun beni öpmesi ve durgunluğumun eseri onların sataşmalarında.
Cevapladım;
“Kazalar, yeni kazaların yaşanmasını gerektirmez ki?”
“Yani bizim evliliklerimiz kaza mı?”
“Ben sadece kendi kazamdan bahsettim, başlayıp ve biten, üstelik isminden ve anne-babasını bir trafik kazasında yitirdiğinden başka hiçbir bilgim yok!”
“Öyle olsun, bakalım!”
Otele öğle sıralarında ancak yerleştik, kurallar gereği, öğle yemeği ve dinlenme...
Ve ilerleyen zamanın daha sonrasında nostaljinin arta kalanları...
Sohbetler, anılar, şakalar, takılmalar, içki, yarıda bırakılmayan dizeler, şarkılar; “Eski dostlar…” gibi(24)
Ve içimden o anda coşarak yerleşti gönlüme o beste; “Deniz ve mehtap (Rüzgâr ve martı), sordular seni, neredesin?(25)”
Bir bakıma terk etmek ayrı konuydu. Başlamamış olan nasıl terk ediş olurdu ki? Yeşil, yemyeşil, çağla yeşili gözlerde, tarifsiz tende, boyda-bosta, saçlarda, kaşlarda, kirpiklerde, burunlarda, dudaklarda...
Sahi, benim yaşadığım; bir genç kızda seks özentisi miydi?
Hayır, binlerce, ya da sayılamayacak kadar kerelerce hayır...
Sevmek? Hele ki, bir el uzatışında ve aradaki tüm farkları, farklılıkları inkâr edercesine…
Bir öykü vardı Çoban ile Prenses, diyelim ki Harun ile Hatun olsunlar. Ona yakıştıramadığım takılarla bu geçti aklımdan bir ara...
“Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir ömür ki; yaşanan; isimsiz,
Bir isim ki; yorgun ve cisimsiz;
Bir cisim ki; renksiz, biçimsiz
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir kuru beden ki; sanki cansız
Bir can ki yaşamsız; kalmış kansız,
Bir kan ki duruca; heyecansız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir gönül ki bıkkınca; çaresiz,
Bir yaslı kalp ki; gönül yarasız,
Bir şaşkın yaşam ki; canparesiz
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Yaşanmamış ki, yaşanmıyor ki,
Bunu anlatmak o kadar zor ki,
Görülmesin sevdam, aşkım hor ki
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
2004 Yılı, “BİR...”
Ben düşünürken, belki de düşünmemek için ortalıklarda, alkolün etkisiyle tüm bilmediğim dans figürlerini(2), hiç anlamadığım oyun havalarını bilirmiş gibi icra etmek(4) çabasındayken (uygulamak görüntüsündeyken) masada bıraktığım cep telefonum çalmış, arkadaşlarım oyunlarımı, ahengimi bozmamak için kapatmışlar, bir dokunuşla hemen.
Sonra, sabahın ancak duş alma vaktinde farkına vardığım sözler dolu mesajlarla karşılaştım, ummadığım, hatta hayalimden bile geçirmekte zorlanacağım. Mesajların sonlarında sadece birer soru işareti vardı, isim yerine...
Yaşamımda hiç kimse bana soru işaretli mesaj göndermemişti. Üstelik bu mesajlar arkadaşım tarafından kapatılmış telefon numarama, bilmediğim bir telefon numarasından gönderilmişti.
Kafam esrik(3), hatta sarhoş ertesi, zaman kavramından uzak, “i” harflerini “ı” ya da tersi, “m” harflerini “n” ya da tersi, hatta bilmediğim harfleri belki kullanarak mesaj gönderdim, aynı numaraya!”
“Deli misin kız?” “Deli” ile “misin?” kelimeleri arasına gramer gereği boşluk bırakıp bırakmadığımın, sonuna soru işareti koyup koymadığımın bile farkında değldim, tek kelime ile cevap ulaştı mesajıma karşılık;
“Evet!”
“Sana sevdamı deyiverince
‘sarhoş!’ dediler
oysa
sadece ve yalnız
ayık değildim!”
2008 Yılı, “SIKILMIŞ SIKINTILI DİZELER” den
Açtım telefonu;
“Madem ayaktasın yarın istediğin vakitte balıkçıların tezgâhlarının olduğu yerde görüşelim mi, desem, ne dersin? Şimdi alkolle oldukça yüklüyüm, yanlış yapacağımdan, meselâ gönlümü hemen sahiplendiğini söylemekten, kalbime yerleştiğini söylemekten çekinirim!”
Bunları söyleyen, ama sözüm ona söylemeye çekinen, söylemek istemeyen bendim.
“Peki, yarın yerine bugün saat 10.00 da desem?”
Sarhoş artığı, duygularını frenlemesini bilmeyen, ama espritüel(3) olma gayretinde salak olan bir varlıktım ya;
“Meselâ münasip(3) saat olan 1000 da, Kordonda(26) mı? Bu vakitte oraya nasıl ulaşırım ki be güzel kız?”
“Beni görmüyorsun ki, güzel diyorsun?”
“Bir de sen, sana benim gönül gözümle bakmayı dene!”
“Bu dünyada bazı şeyler vardır
Ve asla şüphe edilmez;
Benim sevgim gibi…”
2004 Yılı, “DEMELER” den
“Bütün bunları sana görüştüğümüz anda tek tek tekrarlayacağım. İçinden geçenleri söylemen için demek ki alkolün desteği gerekliymiş, Haydi yat! Biraz daha uyu Mert. Saat 10.00 dan sonra benimsin. Arkadaş grubuna mazeret uydurmak da sana kalmış!”
“Allah sana sağlık versin, bir tanem!”
“Bir tanem? Peki, kabul! Sana da...”
Gerçekten benim gibi insanların dillerine kelepçe vurmak gerekliydi, eğer âşık olmak için hazırlarsa ve bir sevgilinin eksikliğini duyuyorlarsa.
“Senden ayrı olmak var ya
Bilemiyorum açlığımı, susuzluğumu
Tattığımı, doymayı
Boşlukta kalıyor ellerim sopsoğuk
Ve gözlerim kapanmıyor bir türlü
Hayalinle uğraşmaktan.
Ben seninle olmak istiyorum bir tanem
seninle
esirgeme seni benden
lütfen!”
2006 Yılı, “YAKINKEN UZAK OLMAK”
Bunları ne zaman mı düşündüm? Düşünmedim ki, herhalde içimde yaşadım, hem de otelin resepsiyonu (Danışması, Kabul Bölümü, her neyse) beni uyandırıncaya kadar. Hani meselâ, yalan değil, ben bene trans halinde(2) konuşurken. Ya da zihnimde ne halt ettiğimi(4) bilmezken!
İnsanın çözülmesi, gevşek bıraktığı özlemlerini bir çırpıda dökmesi için saatin 10.00 olması gerekmiyordu, hele ki otel kapısında bekleniyor olduğumu görünce...
“Bulamadığımı sandım…
Oysa seni aradığımda
ilk bakmam gereken yer
sadece kalbimmiş.
Neden daha önce düşünemedim ki”?
2006 Yılı, “BUNALIM ÖTESİ”
“Sayılı günler çabuk geçer!(27)” dediler. Zırt-pırt otelden kaybolmam arkadaşlarımın dikkatlerinden kaçmıyordu tabii.
Olay; Fısıltı Gazetesi(28) nedeniyle Sağır Sultanın bile duyacağı(29) bir olaydı, kendimden başka hissettiklerimi, hisseden olmaması dileğimde!
“Ben uzaklara gideceğim, umarım senin bensizliğe, benim sensizliğe alışmamız gerek. Dolu dolu yaşayamadık, ilk karşılaştığımız andan şu ana kadar geçen iki günlük zamanı. Kim bilir belki yarınlarda...”
“Yarınlar çabuk gelsin istiyorum, imkânsızlığı bilip; ‘Gideceğin yere beni de götür…(30)’ diyemiyorum. Ama bana gelmen için bekleyeceğim seni!”
“Güneş çekilirken
denizin diplerine doğru yavaş yavaş
yanımda sen.
Adımların
adımlarım yavaş yavaş
Gülümsemen…
Sessizlikte sesin çağıl çağıl
Hem yavaş yavaş
Nefesini hissederken tenimde
sevgini soludum
hızlı hızlı…”
2007 Yılı, “GRUP”
Sözlerinin sonuna “Ömrümce” gibi bir eklenti yapmasını da beklerdim.
“O halde ağız dolusu bir istekle kov beni!”
“Nasıl, nasıl ve neden istersin ki bunu benden?”
“Seni bıraktığımda bu şekilde öksüz tavrı(31) takınma lütfen. O nedenle arkana bakmadan sırtını dön ve git, beni özleminle bırakarak ve umut et!”
“Edeceğim! İyi yolculuklar, sağlığına dikkat et, bir tanem!”
“Kendine dikkat et, benim olmak için sabırlı ol, bir tanem!”
“Ömür tükenir…
Tükenmeyen
Yalnızca sevgidir
Hem öyle ki;
Ezelle ebet arasında
büyük, iri, kocaman…”
2004 Yılı, “DEMELER” den.
Tüm ayrılıkların hüzünle dolu olduğunu daha iyi biliyordum artık, hem tecrübeyle sabit!
Ve ben işte bu anda bittim, tükendim, zorunlulukları da düşününce...
Ben, ben olma hükmümü de yitirmiştim.
Bir kayıp dünyadaydım bilinmeyen, üstelik bilmeyen, hiçbir şey bilmeyen bir aptal âşık(2), bir derviş(3) gibi. İnsan daha önce yaşamadığını, hatta aklına bile getirmediğini hayal dünyasında yaşarken, fark edileceğini de fark etmiyor, edemiyordu.
“Başka sevgileri tüketecek kadar tükenmez sana sevgim,
Çünkü sevdim mi, başka sevgileri tüketecek kadar severim ben…”
2004 Yılı, “DEMELER” den.
Dalgınlığımda yaşadığımın rüya olduğunu düşünüyordum. İki gün içinde, bir kaza ertesinde iki insan nasıl vaz geçemeyecek kadar birbirine bağlanabilirdi ki? Yıldırım ötesinde bir varsayım olabilir miydi yaşadığım?
Oysa gerçekten bön(3) müydüm o kadar? Gene de kalbimin boş olarak kalmasındansa oraya bir hayalin oturmuş olmasından dolayı mutluydum.
Sanırım bön değildim, yaşadığım gerçekti, ellerimdeki, kollarımdaki, dudaklarımdaki sıcaklık değil, sözlerimdeki, dizelerimdeki sıcaklık önemliydi, bir ihtimal boşluğu bırakıp “Zannediyorum” dese miydim ki?
“Beni gülen gözlerinden uzak
Beni tatlı dilinden yoksun
Beni senden yalnız bıraktın.
Ben sensizim,
Ben sensiz kaldım!
Suçlu!
Ayağa kalk!
Ve cezalardan ceza beğen!..
Ama sana kıyamam ki!...”
2006 Yılı, “SUÇ VE CEZA”
Tatil ve de nostalji benim için bitti. Arkadaşlarımın nüktelerine(3), şakalarına, imalarına vurdumduymaz(3) bir şekilde katlanmaya(4) çalışıyordum.
Sadece Büyük Köye döndükten sonra Agâh ve Yelda ciddi bir söz sarf etti, eşiyle birlikte beni geldiğim yere iade etmek için havaalanına yönlenirken;
“Ciddi misin?”
Soruyu anlamıştım, Yelda’nın geriye doğru dönüp meraklı bir şekilde bakışına önem vererek;
“Galiba!” dedim ve eklemek gereğini hissettim;
“Önümde, benim yaşadığımı çok öncelerden yaşadıklarına inandığım ve bu yaşantılarını özendiğim, mutlu olduklarına, saadet içinde bir ömrü tükettiklerine inandığım, bana önderlik ettiklerine inandığım bir aile var!”
“Teşekkürler, peki başka ve sonuç?”
“Allah Kerim! Bakarsınız tayinim çıkar buralara, ya da yakınlaşacağım bir yerlere ve eğer ikna etme yeteneğimi yitirmemişsem, onu mutlu edeceğime inandırırsam, sizlerin de benim karı-koca olarak nikâh şahitlerim olmanızı dilerim…
Eğer atamam olmazsa; ‘Bana katlan!’ deyip onu yâd ellere(2) sürüklemem, sürükleyemem. Ancak iki gün içinde bana ne ya da neler olduğunu, hâlâ bilmiş, anlamış değilim!”
“Âşıksın oğlum, bunda bilmeyecek ne var?”
Yelda’nın kıskançlık damarları gerilmiş olsa gerekti;
“Bakıyorum, aşk konusunda çok tecrübeli, kanaat belirtecek(4) kadar bilgili gibi konuşuyorsun Agâh!”
“Ne senden öncesi vardı, ne de senden sonrası olacak. Göz açıp gönül verdiğim ömrümün aydınlığısın ve buna bugüne kadar inanıp da, arkadaki bilgisizin söylediklerinden sonra tek bir söz için benden şüphelenmene; ‘Pes!’ diyorum!(4)”
Arabanın hareket halinde olmasına aldırmaksızın, emniyet kemerini çözüp Agâh’ı öptü Yelda, o da sağ eliyle karısının dizine iki-üç kez vururken, sözün esirgenmeyecek bir şekilde bana geldiği düşüncesiyle;
“Hop! Hop! Arkada aile var! Hem söylediğin ‘Arkadaki bilgisiz’ sözü de incitti beni. Söyle bakalım; enterpolasyon(3), korelasyon(3), emisyon(3), misyon(3), komisyon(3), atmasyon(3) kelimelerinin anlamı nedir?”
“Bir tek en son söylediğini biliyorum, diğerleri pek aklımda kalmamış...”
“Demek ki bilgi eksikliğim yokmuş değil mi?”
“Sadede gelmek(4) işine gelmiyor, değil mi?”
“Forget it! Allah bilir İngilizcen de yoktur senin...”'
“Yoksa da onun anlamının ‘Unut, gitsin!’ demek olduğunu yanımdaki tercüman biliyor!..”
Ulaştık havaalanına…
Uçtum, konduk ve misafirhaneye bavulumu bıraktıktan sonra; “Ben geldim, hoş buldum!” diyerek büyük patrondan en küçük patrona kadar dolaştım.
İnsanın belirli bir haleti ruhiye(2) içinde olması, sevgi konusunda özentileri ve gelecek düşüncesiyle mutlu olması beklenemezdi. Günler bu nedenle sıkıcıydı, geçmek bilmiyordu, hele ki atamamı beklerken ve merak ederken.
Benim en iyi anlarım, internetten ve telefondan Merve’ye ulaştığım anlardı ve doğal olarak onun için egemen olmaya çalıştığım mısralardı.
“Gözüm seğirdi, anan sensindir muhakkak,
Bir sen varsın kulaklarımı çınlatacak.
Nazar değmesin, tahtaya vurayım; ‘Tak! Tak!’
Özlem; ne düşündürüyor biliyor musun?”
2004 Yılı, “BATIL İNANÇ” tan
Ömür biter, yol bitmezmiş(32)! Haddim olmayarak “yol” sözüne “özlemi” de katmak istiyorum...
Aradan geçen süreyi bilmiyorum, Merve’yle sohbet ve konuşmalarımızın, internetten haberleşmelerimizin eski uzunluklarını, sıklıklarını yitirdiğini düşünüyordum.
“Dağın doruğunda
Tanrının hırçın nefesi kin tutmuş
bulutların maviliğine isyan edercesine
Dağın eteklerinde biriken
Tanrının gözyaşları (nedense)
deniz olmuş
ilkbaharın bu ilk demlerinde
Avuçlarım ılıklığı avuçlarken
Seni arıyorum!”
2006 Yılı, “SENİ ARAMAYA ÖZLEM”
İşte bu sıralarda bunaldığım, ona ulaşamadığım bir anda ulaştı o güzel haber bana. Abuk-sabuk(2) haberlerle, dizelerle uğraşmak geçmedi içimden bir tanesi hariç, üstelik paylaşmadım da bu haberi, hak ettiğine inandığımla.
“Karanfil, gül, lâle...
Başta gelir renk renk
Sonra beyazlardan bir demet;
papatya, manolya, nilüfer, glayör...
renk cümbüşü;
çiğdem, gelincik, begomvil sıra sıra...
Ve bin bir türlü isimde
şarkılarda, türkülerde, dillerde
ağaçların dallarında (baharda)
meyvelerin, sebzelerin
çiçeklerini saymıyorum dizi dizi...
hele dağların uçlarında
denizlerin derinliklerinde
kümelerle, dağarcıkta...
Benim gönlümde tek çiçek
hepsinden öte
Sen...”
2006 Yılı, “TEK ÇİÇEK”
Üstümdeki zimmetli tüm işleri bitirinceye kadar haber vermemeye devam ettim Merve’ye, “Nasılsın?” larla, “İyi misin?” lerle, “İnşallah” larla, “Maşallah” larla.
Ancak hüzünle belirtmeliyim ki komutanlar, yani ki patronlar en doğrusu amirlerim tayinimi tebliğ etmekte gecikmişler, muhtemeldir ki geciktirmek yanında iptal ettirmek istemiş de olabilirlerdi, bilmem mümkün değil, tabiidir ki!
Tebellüğ ettim, vedalaştım, internetimi ve cep telefonumu kapattım ve yaşamama sebep olan, beni yaşama bağlayana doğru yöneldim, öncesinde geçen zamana hayıflanırken bir-iki yudumla kendime gelmeyi denedim. Ayrıldığımızda ilkbahardı, şimdilerde yazı yaşıyorduk çünkü.
“Yılgın bir kadehte
yalnızlığım susuz.
Özlem bu kadar yalnız kalmamıştı gözlerimde
durgun
Miskin damlalarla bir yaz yağmuru
içimdeki yangını…
içimdeki yangını söndürmenin zavallılığı içinde
kararan gönlümü seyrediyor.”
2006 Yılı, “TARİF”
İçimden; “Bir gece ansızın gelebilirim, beni bekliyorsan uyumamışsan, sevinçten kapında…(33)” diyordum, şarkıyı aynı içtenlikle yorumlamaya çalışarak...
Tatil beldesine ulaşırken akşamın ilerleyen vaktinin biraz ilerisinde gibiydim, kapısını heyecanla çalarken ve yaşamak istediğimi beynimde kurgularken.
Kapıya yaklaşan ayak sesleri ile mutlandım, ama işittiğim ayak sesleri yadırgamama neden oldu. Ritimli yürüyen bir tabur asker içinde bile tanırdım, benim olmasını istediğimin ayak seslerini…
Saçlarının ıslaklığı henüz kurumamış, robdöşambrıyla bir erkek belirdi kapıda, merak eden bakışlarla; “Buyurun!” derken diğer soruları sıralamak için zahmete giriyormuş tavrındaydı.
“Affedersiniz tanıyamadım. Eşim Merve’nin okuldan bir öğretmen arkadaşı mısınız, yoksa bir öğrencisinin babası, velisi mi? Merve şu anda duşta, isterseniz, buyurun oturun, bekleyin!”
Ne kadar hazımlı(3) biriydi, gözüme batarcasına(4)!
“Yok!” dedim. “Benim aradığım Merve isimli biri değil! Ben ‘hicranı(3)’ arıyordum, herhalde adresi yanlış aklımda tutmuşum!” dedim, sırtımı dönerken.
“Hicran” kelimesinde ismi çığrıştırırken duygularımı frenleme çabamı fark etmemişti genç adam.
Yıkılmıştım(4), böylesine aldatılmak elemdi.
“Ayağıma kadar gelen kısmettin
Seni unutmadım
-unutamadım değil-
Hem ben seni
unutmak için sevmedim ki…(34)
Hep seni andım
-ömrümce-
yandım ki
ne yandım?”
2008 Yılı, “ŞAŞKIN”
Bavulumu, içindeki dizüstü bilgisayarımı cep telefonumla birlikte iskeleden denize attım, beni hayretle izleyen, gececi de diyebileceğim akşamcı şarapçıya aldırmaksızın.
Artık benim için gereksiz olan kol saatimi, içindekilerle birlikte cüzdanımı ve belki kayıtlardan düşmek için gerekebilecek Nüfus Kâğıdımı ona verdim, yaşam arzumu yitirmiş olarak.
Sahil boyunca yürümeye başladım, sahil bitecekti nasıl olsa ve ben de temelli tükenmiş olacaktım.
Aklımdan sırrını anlamadığım cümleler geçiyordu, nereden aklımda kaldıklarını da bilmediğim;
“Hayat düşünüldüğü kadar güzel, göründüğü kadar da tatlı değildir(35).
Üç kuruşluk insana beş kuruş değer verirsen o arada kalan fark için seni satar(35).
Aşk dudaktan çıkan bir kelime değil, gözlerden akan yaştır. Maksat bir sevgili uğruna ölmek değil, uğrunda ölünecek bir sevgili bulmaktır(35).”
Adımlarımın eşliğinde benimle birlikte denize dökülüverdi kalem oynatamadığın dizeler;
“Varsın herkes olsun, kendi işinde gücünde,
İster öğle koynunda, ister gece üçünde,
Kim bilir belki de çok uygunsuz bir biçimde
Ben ölümü, tek başıma da olsam görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm!
Ya bir Kandil, ya bir Cumanın arifesinde,
Ya da herhangi bir çıplak günün ertesinde,
“Dur!” denecek bir ömrün sonuncu kertesinde
Ben ölümü, tek başıma da olsam görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm!
Yaşamaktan tat almak, varsın sizlere kalsın,
Malım yok -varsa- isteyen istediğini alsın,
Son nefesimde gönlüm hatıralara dalsın
Ben ölümü, tek başıma da olsam görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm!
Dünyada kalmaya sanki yemin mi ettim?
Allah’ıma çağrıda atsa da benzim, betim,
Bilirim, kimse kalmayacak arkamda yetim
Ben ölümü, tek başıma da olsam görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm!
Elbette benden sonra da güneşler doğacak,
Yine çiçekler açacak, yağmurlar yağacak,
Bir Fatiha’dan sonra Erol unutulacak
Ben ölümü, tek başıma da olsam görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm!
2008 Yılı, “KENDİ BAŞINA ÖLMEK”
YAZANIN NOTLARI:
(*) İtalik ve bold harflerle yazılan, ad (ya da unvan!) olan tüm dizeler bana ait. Şair olduğum iddiasında değilim. Ama müteşair (kendini şair sanan) biri de değilim (kendimi bildiğim iddiası ile). Yıllar o dizelerin kaleme alındığı tüm zamanlardır. Benim olmayanlar bold halinde şüphe numarası ile YAZANIN NOTLARI bölümünde ayrıca belirtilmeye çalışılmıştır.
Öyküde kullandığım isimlerin mümkün olduğu kadar üniversitedeki bölüm arkadaşlarımın isimleri olmaması için gayretli oldum. Maalesef 25 kişi olduğumuz benim de içinde olduğum bölüm arkadaşlarımdan altımızı yitirdik (2022 yılı itibariyle).
Öyküdeki Koca Köyün Ankara, ilçelerin Bâlâ ve Beypazarı, bir uçtan diğer uca olan şehirlerin askerliğimi yaptığım Edirne ile ilk göreve atandığım Van illerinin, ziyaret ettiğimiz okulun önce Fen Fakültesi, sonra Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi olduğunu ve oda kelimesi ile mesleğimizle ilgili T.M.M.O.B. Ziraat Mühendisleri Odasını belirttiğim anlaşılmıştır herhalde.
Anıtkabir ziyaret ettiğimiz en yüce mevkilerden biri, öyküde ismen yer almamış olsa da. Tatili yaptığımız yer ise Kuşadası olabilir mi?
“KENDİ BAŞINA ÖLMEK” Bu son şiirde öykü kahramanı Mert’in ismi yerine kendi ismim var. Şiirin aslına sadık kaldığım bellidir.
(1) Bir yudum su veren olmasın; “Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!” “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(2) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, sapan anlamsız söz(ler). Sağduyuya uymayan, davranışlar.
Ahlat Ağacı; Yaban Armudu, Çakal Armudu, Çördük. Gülgillerden Anadolu’da yaygın olarak ve doğada kendiliğinden yetişen bir ağaç, bu ağacın küçük ve armuda benzeyen, ancak iyice olgunlaştığında yenilebilen meyvesi.
Aptal Âşık; Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.
Ayağının Tozuyla; Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez. Bir yere varır varmaz, gider gitmez, anında. Bir işten, başka bir işe geçme.
Bağırış Çığırış (Çağırış); Bağırıp, çağırıp seslenmek.
Bini Bir Para; Çok fazla ya da çok ucuz olan şeyler için kullanılan bir deyim (Özellikle; “Yalanların, tehditlerin bini bir para!” şeklinde).
Can Pazarı; Herkesin ölüm tehlikesi karşısında bulunduğu, herkesin kendi canının kaygısına düştüğü, kendini kurtarmaya çalışmak zorunda olduğu durum.
Eti-Budu Ne; İmkânlarının, gücünün kısıtlı, yeterli birikiminin, parasının olmadığını sorgulama.
Figürler (Dans); Varlıkların resimde yer alan görüntüsü, ya da yontuda biçimi. Dansta ölçülü adımlarla beliren ve birleşmesiyle dansı bütünleyen zincirleme hareketlerin her biri
Gürültü Şamata; Kavga, hengâme, patırtı, kavga.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hay Huy; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.
Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.
İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Tanrının Lütfu; Tanrının iyiliği, Tanrının hoşgörüsü, bağışlayıcılığı (Kur’an Maide Suresi, 54. Ayet; “İşte bu Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniş olandır. Hakkıyla bilendir).
Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
Trans Hali; Kendinden geçme durumu.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.
(3) Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
Amfi; Genelde üniversite (fakülte) salonlarında, tiyatrolarda, oturulacak sıraları önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi (Ders, ya da eserler izlenen). Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre. Amfiteatr sözünün kısaltılmışı.
Atmasyon; Kafadan atma, uydurma, gerçek olmayan.
Bakaya; Art sıraya kalmak, geride olmak, yetişememek.
Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, gerzek, geri zekâlı.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç.
Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.
Emisyon; Çıkarmak, yaymak, salınım. Kâğıt para, senet ve tahvillerin piyasaya sürülmesi. Merkez Bankasının, piyasaya kağıt para sürme işlemine emisyon piyasaya sürdüğü kağıt para miktarının toplamına da emisyon hacmi denir. Yanma ve çeşitli kimyasal reaksiyonlar sonucu havaya karışan kirli gaz. Motorlu taşıt sahipleri, egzoz emisyonlarının yönetmelikle belirlenen standartlara uygunluğunu belgelemelidir.
Enstantane; Bir anda olan, şipşak. Bu yöntemle çekilen fotoğraf.
Enterpolasyon; Bir serideki eksik verilerin hesaplanabilmesi için geliştirilen matematiksel bir yöntem.
Espritüel; Yerinde ve zamanında güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu. Sarhoş olmuş.
Fire; Her türlü depolanan, ambalajlanmadan taşınan, satılan ticari malda kuruma, dökülme, bozulma vb. sebeplerle eksilme, ağırlık yitimi. (Örneğin sabun kurur ve fire verir). Bir iş yapılırken kullanılması mümkün olmayan artık parça.
Hazımlı; Kendisine yapılan kimi uygunsuz davranışlara hoşgörüyle bakan., sinesine çeken, hazmeden, üstünde durmayan..
Hicran; Sevilen, özlenecek bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı. Ayrıca isim olarak kullanılmakta. Tevriye (iki anlamlılık) Sanatı olarak yorumlamak gerekir diye düşünüyorum. Aslında sözlükte bu sanat için; Birden çok anlamı olan ve herkesçe bilinenden ziyade gizli, saklı ya da uzak olan kelime tarif edilmektedir. Ancak bilinen o ki, tevriyede her iki anlam da gerçek olduğundan, bir anlamda mecaz ve kinaye gibi unsurların yokluğundan bahsedilebilir.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.
Kargaşa; Karışıklık, düzensizlik. Anarşi. Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu.
Kasis; Karayollarında bulunan bozukluklar ve çukurlar.
Komisyon; Bir işte, bir satışta aracılık eden kimseye bırakılan yüzde miktarı. Alt Kurul.
Kompartıman; Yolcu treni vagonlarının bölmelerle ayrılmış bölümlerinden her biri. Hastane, öğrenci yurdu, gibi yerlerde ayrılmış bölüm.
Korelasyon; Bağıntı. Olasılık. İki veya daha fazla değişken arasındaki ilişkinin yönü, gücü ve doğruluğunun ifadesi.
Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.
Kursak; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı torba biçimindeki organ. Bir kısım diğer hayvanlarda da kursağa benzer organ. (Öyküde; mide anlamında kullanılmıştır)
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Misyon; Görev. Bir kimseye ya da bir kurula verilen özel görev. Bugünkü durum, konum, kişiler. Bilimsel, diplomatik ya da dinsel bir görev yüklenmiş kimselerin tümü.
Münasip; Uygun. Yerinde.
Nostalji; Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
Nükte; Espri. İnce, anlamlı, düşündürücü ve güldürücü, şakalı, zarif söz.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalar yaparak herkesi güldürme, şakacı olma çabasındaki kimsenin hareketi.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği. Bilinç dışı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hadiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hareket ettiği zaman bu hareketini şuuruyla izah ederken bahane sebepler bulur. Ama bu sebepler hareketin mahiyetini izahtan uzak kalır.
Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.
Telefat; Savaş, kaza, deprem, su baskını gibi nedenlerle uğranılan can kaybı (ve eklenti ile meselâ; kurban kesiminde kişinin kendine zara vermemesi).
Vurdumduymaz; Adamsendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(4) Adam Kayırma; Koruma, himmet, iltimas, torpil gibi haksızlıklarla kendine yakın bir insanı hakkı olmayan müjdelerle mükâfatlandırma.
Aşırı Yüklenmek; Herhangi bir konuda birine, beynine, gücüne fazla güvenip sorumlulukları olağandan daha çok gerçekleştirmeye çalışmak.
Bir Baltaya Sap Olmamak; Belirli bir sanat ya da iş konusuna sahip olmamak.
Bunalım Yaşamak; Bunalmak. Çökmek. Gerginlik, buhran, kriz gibi olaylarla iç içe olmak. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık, karamsarlık, umutsuzluk, ruhsal bozukluk, çöküntü yaşamak. Sonucu kötü olabilecek gerginlik içinde olmak.
Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.
Çuvallamak; Yaparım sandığı işte başarısızlığa uğramak, o işi başaramamak, yapamamak (Argo). Çuvala doldurmak, çuvala koymak.
Dallanıp Budaklanmak; Bir iş, konu ya da sorunun büyüyüp karışık bir durum alıp, yayılıp, genişlemek.
Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
Efkâr Dağıtmak; Sıkıntıyı tasayı, üzüntüyü gidermek üzere neşeli bir şeyler yapmak, eğlenmek.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
Göz Açıp Kapatıncaya Kadar; Pek kısa bir zaman içinde. Çok çabuk.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Gözüne Batarcasına; Tedirgin olması, rahatsız olması dilenircesine (Bir bakıma ilenme, beddua).
Haberdar Olmak; Konuyla ilgili bilgisi bulunmak, bilgili, haberli olmak.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hüzünlenmek; Hüzün Duymak; Hüzün hissetmek yaşamak, içini hüzün sarmak.
İcra Etmek; Yapmak, yürütmek, uygulamak. Bir müzik yapıtını çalmak ya da söylemek, sese çevirmek.
İhtiyaç Molası; Özellikle otobüslerle yapılan uzun yolculuklarda dinlenme vb. ihtiyaçları karşılamak için yapılan duraklama.
Kal Gelmek; Bir şey ya da bir durum karşısında şaşırmak, şaşkınlığa uğramak.
Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.
Kanaat Belirtmek; Fikrini, düşüncesini, içinden geçeni ifade etmek, anlatmak, belirtmek.
Katlanmak; Güç koşullara, ya da hoş olmayan duruma, durumlara dayanmak. Katlama eylemine konu olmak.
Kendine Küsmek; İnsanın kendi ile barışık olmama hali, ruh sağlığına ve fiziksel sağlığına etkili durum. Umutsuzluk hali. Kendi ile ilgili bir durum nedeniyle kendini kızıp, kendini suçlamak.
Kulağına Gitmemek; Duymamak.
Mal Olmak; Bir iş, herhangi bir davranış sonucu zarara uğramak, riskle karşılaşmak, amacı yitirmek. Belli bir paraya yaptırılmış, belli bir para karşılığında meydana çıkmış, sahip olunmuş olmak.
Mölemek; İnek gibi bağırmak denese de, İnek gibi çalışmak, ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).
Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.
Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.
Nelere mal olacağını bilmekten aciz olmak; Bir iş, herhangi bir davranış sonucu zarara uğramak, riskle karşılaşmak, amacı yitirmek konusunda elverişli konumda olmamak, çaresiz, beceriksiz, yetersiz, güçsüz, mukavemetsiz olmak. Belli bir para karşılığında meydana çıkmış bir şeye sahip olmakta başarısızlık.
Önemsememek; Önem vermemek. Önemli saymamak. Değer vermemek. Göz önüne almaya, hesaba katmaya, üzerinde durmaya değer görmemek.
Paçayı Zor Kurtarmak; Bir ilişkiden veya önce girişip de sonradan pişman olduğu bir işten tüm zorluklara karşın kendini, yakasını kurtarmak, sıyırmak.
Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Sıcağı Sıcağına Halletmek; Üzerinden asla zaman geçirmeden, geçirmeden, unutulmadan, hemencecik sorunun çözümlenmesi, halledilmesi.
Şok İçinde Olmak; Şok olmak. Çok şaşırmak. Şaşakalmak. Şaşkına dönmek.
Taş atıp da kolum mu yorulacak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.
Teessüf Etmek (Sunmak); Esef (acınma, üzülme, yazıklanma) ettiğini belirtmek.
Yıkılmak; Herhangi bir nedenle duygusal olarak çökmek, göçmek, bertaraf olmak, silinmek. Yıkma eylemine sebep, konu olmak. Yıkılmanın nedeni olmak.
(5) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.
Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.
(6) Beklemek güzeldir. Ama doğru durakta… Can YÜCEL
Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(7) Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyordur. Cenap ŞAHABETTİN (İyi bir yol gösterici söz…)
(8) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(9) Yetmiş yaşında ölen bir insan mı daha çok (daha iyi anlamında) yaşamış olur, yoksa ömrü yirmi dört saatle kısıtlı bir kelebek yirmi beş saat yaşamakla daha çok yaşamıştır? Mantıklı bir eleştiri, herkes kendi hayatını yaşar, mutlu olmak için senelere ihtiyaç yoktur.
Kelebeğin ömrüne bir gün deme, o senin gibi ayları değil, anları yaşar. Tom ROBBINS
Kelebek misalidir aşk; anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük! Nazım HİKMET RAN
(10) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim” vardır.
(11) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(12) Ben bana inananı hiç yarı yolda bırakmadım. Bırakanı da bir daha asla “adam” yerine koymadım! FUZULİ
(13) Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı Onur AKDOĞU’dur.
(14) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?
(15) Yüksek mevkilerde adamlarımız var; Basit, yavan bir espri (Mevki yerine, kat, yer, bina gibi kelimeler kullanılsa anlaşılmazlık çözümlenebilirdi, gibime gelir. Yüksek mevkilerde ayrımcılık yapan değil, görev yapan gibi).
(16) Umut Fakiri Olma; Fakir kimselerin umut dünyalarının karanlığını hicveden söz. Umut etseler bile, umutlarının gerçekleşmeyeceği kanısı yaşanır (“Umut, fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” sözü anlamını yitirmemiştir).
(17) Ağız Şaplatma Rahatsızlığı; Tıptaki Misophonia (Mizofoni) rahatsızlığı.
(18) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(19) Alman Usulü; Toplu halde gidilen, bir toplu harcamanın ödemesinde gidere herkesin eşit miktarda katılması, ya da yemek yenecek, içki içilecekse bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi yöntemi.
(20) Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.
(21) Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek veya Agop’un kazı gibi yutmak şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş, alıkça bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.
(22) Para dediğin el kiri; İnsanın elindeki kir yıkandığında gidiyorsa, para da o şekilde insanın elinde kalmamalı, değerlenmeli, değerlendirilmeli, işe yaramalı, elde kalırsa işe yaramaz anlamında Atasözü.
(23) Dediler ki; Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki; Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur? Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(24) Eski Dostlar olarak ünlenen 1Unutulmuş birer birer…” şeklinde başlayan Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hayri MUMCU’ya, Bestesi; Gültekin ÇEKİ’ye aittir.
(25) Deniz ve mehtap (Rüzgâr ve martı), sordular seni neredesin; Dario MORENO, Tanju OKAN ve daha sonra Candan ERÇETİN'in hafızalarımıza kazıdığı orijinali, eğer yanılmıyorsam; “Las Mouettes De Mikonos” olan şarkı.
(26) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği; Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.
(27) Sayılı Gün Çabuk Geçer; Atasözü. Gün sayısı, ne kadar süreceği belli olan bir iş çabucak biter. İnsan iş her ne kadar uzun olsa da işi yapmaya başladıktan sonra işine öyle dalar ki, bir bakar iş sonuca ermiş. İnsan işini yapmaya odaklanınca günlerin nasıl geçtiğini anlayamaz.
(28) Fısıltı Gazetesi; Toplumun ilgilendiği ama ondan saklanan bir konuyla ilgili olarak kulaktan kulağa yayılan dedikodu ve onun yayılma biçimi.
(29) Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.
(30) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(31) Hani o, bırakıp giderken seni… şeklinde başlayan “VEDA” olarak ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cahit Sıtkı TARANCI’ya, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. Son beyit; “Bir alev halinde düştün elime / Hani ey gözyaşım akmayacaktın!” olarak şekillenmiştir.
(32) Ömür biter, yol bitmez… Üç Hürel tarafından seslendirilen bir şarkı. Ancak; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar” şeklinde ki deyişler Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “YOLCU VE ARABACI” adlı şiirinde geçmektedir.
(33) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(34) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(35) Hayat düşünüldüğü kadar güzel, göründüğü kadar da tatlı değildir. Friedrich NIETZSCHE
Üç kuruşluk insana beş kuruş değer verirsen o arada kalan fark için seni satar. Murat PURÇ’tan ALINTI
Aşk dudaktan çıkan bir kelime değil, gözlerden akan yaştır. Maksat bir sevgili uğuna ölmek değil, uğrunda ölünecek bir sevgili bulmaktır. ALINTI