Aklında tek bir şey vardı aklında yaşlı adamın; ölmek ve bir an önce kurtulmak, bir an önce kendisinden kurtulmak isteyenlere bu şansı yaratmak, yaşatmak...

Emsalleri, arkadaşları çoktan dalleyi dikip(1) kara toprak oldukları halde Tanrı onu hâlâ görmezden geliyor, görevlendireceği elemanı kendisine göndermemek için direniyordu!

Kahırlıydı yaşlı adam, iki Cahit Sıtkı devirmiş(2) üçüncüsüne de başlamış neredeyse eli kulağında(3) gibisine bitirmek üzereydi.

Hani dolu bir bardağın üstüne bir damla su daha koyarsın da bardağın bir bölümü boşalardı ya taşınca, o tertip(4) ya da şekil, ya da usul her neyse sabrının son noktasına gelmişti, kaba bir deyimle sabır taşının patlamak, hoplamak, ya da çatlamak üzere(1) olduğu gibi bir şey işte.

Ve kendince tek çaresi vardı, yaşama küskünlüğü nedeniyle Tanrıya yardımcı olmak.

Mademki o gelmiyordu, göndermesi gerekeni göndermiyordu, o halde kendisi ona gitmeliydi, hem “Gelme!” diye ısrarına aldırmaksızın.

Herkesin vatandaşlık uykusuna yattığı bir vakitte usulca kalktı yatağından. Sonucunun bilinmesini istercesine; cüzdanını, cep telefonunu ve en önemlisi evin anahtarlarını yatağının üstüne bıraktı, yokluğu hissedildiğinde hemen görülebilecek bir şekilde.

Alt katlarında kızı ve çoluk-çocuk, torun-topalak otururdu. Arabasının yedek bir anahtarı da portmantoda asılı dururdu, usulca aldı.

Ne mont, ne çorap giymeyi düşünmedi, üstündeki eşofman ve tişörtle dünyaya aldırmaksızın, pabuç yerine terlikleriyle kapıyı gıcırdatmaksızın açarak merdivenlere yöneldi.

Arabayı öncelikle yokuş aşağı çalıştırmaksızın itekledi, sonra vurdurtarak(1) çalıştırdı, kahrolası şehirde deniz, göl, nehir yoktu ki o yönlere yönelsin.

Tren yoluna dikilse arabaya yazık, hem “Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur!(5) örneği kendisini düşüncesinden vazgeçirmek için Tanrının bir gayreti olarak saatlerce tek bir tren geçmezdi.

Atatürk’ün ölüm yıldönümünü hatırladı, birkaç gün öncesinin. Demek Kasım ayının ortalarında bir yerlerdeydi. Havalar soğumuştu, umurunda değildi. Üşütse, zatürre olsa ne olurdu, olmasa ne olurdu ki?

Yaradan'a sığınır, onu suçlar; “Ben, beni öldürmedim, sen beni öldürdün!” der, sıyrılırdı işin içinden, kendince günahından, cehennemde yanmaktan, cehennem azabı çekmekten(1), sözüm ona.

Bomboştu caddeler, şehrin ışıklan bile uykuda, in-cin top oynuyor(1), yaşlı adam “Agop’un kazı gibi düşünerek(1)bilinçsizce ilerliyordu caddelerde. Yakıt için göğüsteki göstergeye baktı; “Oh!” dedi, “H” harfini olağandan öte uzatarak; “Bu benzin beni Fizan’a(6) bile götürür!”

Yön gösteren levhalarla karşılaştı yaşlı adam. “Baraj” levhası çekti dikkatini, çözüm kendiliğinden doğmuştu, gerçi bu mevsimde sular buz gibi olurdu, ama atla-deve değildi(3) ki, bundan sonra hissetmeyeceği soğukluğa bir-iki dakikalığına tahammüllü olurdu canım!

Bir gece kulübü, meyhane, ya da sabahçı kahvesi önünde durdu. Canı çekmişti(1), nasıl olsa içen de ölüyordu, içmeyen de(3). Üstelik bundan sonraki nefesleri hiç de gerekli değildi ki kendisi için...

İçeridekilerin kılık kıyafetine ve arabasına bakmalarına aldırış etmeksizin sigara dilendi birilerinden; “Yak da ver!” diyerek.

Sigarayı yakan ya çıplaktan, ya da ekmek arası kokoreç yemiş olsa gerekti, sigaranın filtresi ağır bir kimyon ve sakatat kokusuna bürünmüş gibiydi, iğrenmedi.

Şu yarım-yamalak dünyada(5), bitmek, tükenmek, yok olmak için en fazla bir saat kadar zamanı vardı, iğrenmek için zaman yitirmek fuzuli idi, gereksizdi hem.

Arabanın çatısına elini koyarak çişi gelmişçesine siftindi(6), sigaradan birkaç nefes tüketti arka arkaya çişi için; “Nasıl olsa baraja kendimi atınca koyuveririm gider, düşünmek yersiz!” dedi, kendi kendine.

Gecenin o vaktinde uyanık(!) geri zekâlı(3) olduğunun farkında değildi, iki-üç adım berisindeki Trafik Polisi Aracının yanıp-sönen kırmızı-mavi ışıklarını ve birkaç çift göz tarafından dikkatli bir şekilde izlendiğinin farkında değildi. Üstelik kendisine hiç de yakışmayacak bir şirretliğin(4) arifesindeydi.

Arabasına binip tam çalıştırmak üzereyken kendini izleyen çift gözlerden biri camını tıklatıp açmasını işaret ederken diğeri sağ kapıyı açma gayreti yaşıyordu. İkisinin de açma gayretleri fiyaskoydu(4), çünkü kurallara uygun olarak emniyet kemerini takmış, hırsıza, uğursuza, hatta aniden belirecek, yanılmadığından emin olduğu polislere karşı tedbirliydi.

Şirretliğini birkaç saniyeliğine erteleme amaçlı olarak camı araladı sadece, sesini duyuracak, sesi duyulacak kadar seslendi polis;

“Hayrola amca, gecenin bu vaktinde, hem de uyku kıyafetlerinizle?”

“Sana ne?”

“Ayıp olmuyor mu amca, efendice sormuştum!”

“Hem bana ne, hem de sana ne? Keyfimin kâhyası(3), polis amcası mısın?”

“Anlaşıldı, sinirlisiniz! Bir şeylere kızıp gücenmiş olsanız gerek! Peki, normal prosedür(2) olarak ehliyetinize bakabilir miyim efendim?"

“Yok!”

“Amca, diklenme(1) lütfen! Yardımcı olmamıza izin ver! Hava soğuk, açın kapınızı arkadaşım yardımcı olsun, birer çay içelim, dertleşelim, belki çözümü vardır sorununuzun!”

“Benim için tek çözüm; beni rahat bırakmanız. Başka işiniz yok mu sizin? Sarhoşlarla, yolsuz, uğursuz, hırsız, kötü kadınlarla, uykusuzlarla meşgul olsanıza. Devlet size bunlar için maaş vermiyor mu? Neden benimle uğaşıp yolumdan çevirmeye kalkışıyorsunuz ki beni?”

“Bu da görevimiz amca! Eğer yanılmıyorsak, yanlış olduğunu düşündüğümüz niyetiniz için sizi yolunuzdan alıkoymak da bizim hassas işlevlerimizden biri. Haydi üzmeyin! Bize bir şans verin, bu; sizin de şansınız olur belki. Anlıyoruz, dertlisiniz, derdinize çözüm bulmaya çalışır, bulamazsak bile sonra sizi evinize bırakırız. Bizim nöbetimiz biter, siz de eksiğimiz, gediğimiz varsa tamamlarsınız! Anlaştık mı?”

“I-ıh!”

“Peki, ne istersiniz, ne yapalım? Söyleyin onu yapalım!”

“Defolmanızı isterim!”

“O ne demek, bilmiyorum, ama her insanın, buna emniyet görevlileri de dâhil bir tahammül sınırları(3) vardır. Demek isteriz ki, isterseniz siz de bu sınırı aşmamayı deneyin. Lütfen kapınızı açın ve yan tarafa geçin, efendim!”

Çekinmişti yaşlı adam. Uysal uysal konuşan polisin son sözleri ve tavrı emredici, sitemli ve kaygı verici idi. Kapıyı açtı ve arka koltuğa geçti.

“Yanıma otur amca ki görebileyim sizi. Anlatın dinleyeyim. Bilebilirsem çözüm üretmeye çalışayım!”

“Başka?”

“Ne gibi?”

“Adrese iade gibi!”

“İstemez misiniz?”

“Ben ölmek için çıkmışım yola. Geri dönmeyi neden isteyeyim ki evlât? Neden zorlarsınız ki beni? Bırakın, yarım saatçik izin verin, sonrası siz sağ, ben selâmet!”

“Olmaz amca! Birincisi, yani öncelikle kavga-dövüş etsek(1) de sizden; ‘Neden?’ sorusunun cevabını almamız gerek. İkincisi; intihar etmek, Allah'ın verdiği canı kendinizin yok etme arzunuz... Bunun cehennemde ebedi yanmak anlamına geldiğini(8) unutmuş olamazsınız!”

“Ya Haci! Şam’da tatlı kaç para? Polis Memuru değil, Diyanette Müftü ya da uzman olmalıymışsınız! Breh! Breh! Breh!”

“Siz ne derseniz deyin amca. Beni kızdıramayacaksınız, bu bir... Ne kadar inatlaşırsan inatlaş, bugün ölmeyeceksiniz, çünkü sizi evinize teslim edeceğim, küfrü bol bir gecenin ardından olsa da. Sonrası dediğiniz gibi siz sağ, biz selâmet!” dedikten sonra arkadaşına döndü;

“Siz görevinize devam edin. Amca beni ne zaman ve nerede bırakırsa anons ederim, sizlere haber veririm, onu evine yerleştirdikten sonra siz de beni almaya gelirsiniz!”

“İyi, hoş diyorsun evlât, ama adresimi bilmiyorsun ki! İnat değil mi? Ben de söylemeyeceğim işte!”

“Benim babam da sizin gibi inatçıydı. Neler çekti rahmetli annem? Annem ölünce anladı babam onun değerini, ama geçmiş ola! Onun arkasından hemen ölmeyi diledi, Tanrı izin vermedi, neden, neden sonra ancak...”

“O da mı öldü?”

“Evet, yıllarca sığdıramadık onu bir yerlere, evlât olarak. Bir sabah emanetini teslim etmiş olarak bulduk onu yatağında, yüzünde umutlandığı bir gülümseme vardı sanki...”

“Sen de beni bıraksan da ben de teşekkür anlamında sana gülümsesem?”

“Bağışla amca, yapamam. Adres meselesine gelince, adımız üstümüzde değil mi; polisiz!”

“Ruhsattaki adrese aldanma, o eski adres ve çocuklar hâlâ düzelttirmediler!”

“Arşiv denilen bir birimimizden haberiniz olsa gerek, üstelik Vatandaşlık Numarası, plâka, motor, şasi numaraları gibi bir kısım incelikler varsa bulmamız için bizi uğraştırmadan söyleseniz de hem sohbet etsek, hem de sizi evinize bıraksam, ben de arkadaşlarımla birlikte dinlenmek için evlerimize yönelsek iyi olmaz mı? Ne dersiniz?”

“Peki! Yalnız bunaldım. Her şeyimi evde bıraktım, param, pulum, anahtarım yok! Torunlar okula gidecekler, biraz fedakârlık istesem, bana bir çay ısmarlasan, torunlarımı görsem ve sonrasında evine yönelsen? Ya da sen anons et arkadaşlarına, seni evine ben bırakayım. Söz bir delilik tasavvurum olmayacak, arabayı olduğu gibi aldığım yere bırakıp torunlarımı sevmek için bekleyip sonra evime yöneleceğim.”

“Anlaştık amca! Dert etme! Daha vakit erken! Adresini söyle ki, arkadaşlarım gelip beni oradan alsınlar!”

Soğuk bir geceydi, şehrin ışıkları da yorgunluklarını dinlendirmek için gayretli gibiydiler. Bu soğukta şifayı kapmış(1), hastalığın ilk adımlarını atmaya başlamış olabilir miydi? Belki...

İstihzalı, imalı davranışlar, sözler;

“Gebermesini bile bilemedin!”

“Bir ölmesini bile beceremedin!” anlamında bakışlar…

Bunlar yaşlı adamın bir başka denemesi için sonraki adımları gibiydi. Lâmı-cimi yok(3), ya olacak, ya da olacaktı, başka çözüm görünmüyordu.

Zürriyeti çoktan kesilmiş(1), fuzuli olarak yaşayan, dünyayı tüketerek kirlettiğine inanan yaşlı adam aklından başka şeyler geçiremiyor, hem geçirmek de istemiyordu.

Şimdilik akıllı, beyefendi polisler sayesinde direkten dönmüştü, bundan sonrakinde, daha dikkatli, direkten dönmeyecek şekilde şut çekmeyi deneyecekti,  söz verdi kendisine!

Her insanın sevmediği, alışmadığı, alışamadığı, benimseyemediği şeyler vardır, bilinen. Kimi maydanozu, sarımsağı sevmez, kimi patlıcandan, kabaktan hoşlanmaz, kimi kerevizden, karnabahardan nefret eder, sindiremezdi içine. Bu arada limonun ekşiliğine, şeftalinin tüyüne karşı alerjisi(4), çekincesi, huylanışı olanları da unutmamak gerekti.

Yaşlı adamın da etle arası yoktu, kırmızı-beyaz fark etmeksizin. Ola ki; bir misafir yemeğinde önüne konup da yemek zorunda kaldığı iki köfte için, katliam(4) gecikmeksizin anında hazırdı yemek masasında;

“Demek ki yiyor, yiyebiliyorsun, evde de yeme de görelim!”

Ev sahibine “Eline sağlık!” dediğinde, eve kadar sabredemez(!) yolda, ya da arabada başlarlardı kırıcı olup olmadığına aldırmaksızın sözlerine;

“Bizlere bir kere bile ‘Elinize sağlık!’ demedin, biz senin arzularına istediğin gibi cevap veremiyor muyuz yani?” gibi.

Uçağın geçişini işaretleyen çocuğa babasının; “Elleşme, geçsin!” dediği gibi elleşmezdi, duymazdan gelirdi ve sonunda nankörlüğünün(4) ispatıymış gibi; “Elinize sağlık!” demeden kalkmaz olmuştu masadan yaşlı adam, yemeği, bir köpeğe yal atar(1) gibi yemek tabağına konuluyor olsa da.

Aslında gerçeği inkâr etmemesi gerekir ki, doktorlar kendisine tuzu ve bir kısım beyaz şeyleri yasaklamış olsalar da bir günden bir güne, ta gençliğinden beri hatta adabıyla(4) bir pirinç pilâvı yapılmamıştı, kendisine göre. Ya tanesi diriydi, ya lâpa, ya şehriyesi eksikti, ya da nohudu fazla, ya tuzluydu, ya da tuzsuz…

Aynı şey ayran için de geçerliydi kendisi için. Bire bir uygun olmazdı asla su/yoğurt oranı. İstediği ayran, yani onların ayran dedikleri şey ya yoğurtlu su olurdu, ya da sulu yoğurt, tuz oranı ve bardak şekli ayrıca yoruma muhtaç...

Yaşlı adam kimseye külfet olmadığını(1) düşünerek odasında, namazında, niyazında olsa da kimsesizdi, şairin dediği gibi. Arzusu su istediğinde birinin “Su yok! (9)” demesiydi.

Oysa canı bir şeyler çekerdi, söylemek değil, hissettirdiğinde bile; ya “Ne nüzümü var?” (Lüzumu anlamında) denir yapılmaz, ya da 40.000 nazla, hevesi, isteği, arzusu kursağında kalıp(1) her şey, bir bakıma iş işten geçtikten sonra “Buyur!” tenkidi ile ikram edilirdi!

Renkli Televizyonun kumandasına dokunamazdı yaşlı adam. Dokunsa bile herhangi bir nedenle kumandayı eline geçiren seyrettiği kanaldaki progamı değil, herhangi bir kanaldaki reklâmları izlerdi!

Hele ki hafta sonu tatili ise, akabalardan, kardeşlerden gelen varsa, çan-çan-çan, çön-çön-çön(3), ıvır-zıvır(3), eften-püften(3), şurdan-burdan döküntüler nedeniyle yaşlı adam “Ölüyom!” dese bile, kimsenin haberi olmazdı, o hay-huy içinde(3) herhangi bir nedenle yokluğu, hissedilebileceği, merak edilebileceği ana kadar.

Yaşlı adam böyle durumlarda ya yatağına uzanırdı boylu-boyunca, ya da abdest alıp namaza-niyaza yönelirdi, oldukça uzun boylu, tükenecek vakitlere önem vermeksizin ve dualarına arzuladıklarını eklemeyi unutmaksızın.

Mademki fuzuli, beyhude(4), yok sayılan idi, o halde dualarında tarafsız olabilir miydi? Bencildi, egoistti, doğal olarak, hele ki umursamadığı Kur’an ayetlerini de unutmak içinden geliyorsa...

Zaten yemeklere de, herhangi bir şeye davet de anons şeklinde bir şeydi, kendisi için; “Yemek hazır, gelen var mı?” ya da “Yemekleri koyayım mı?” şeklinde, “İster gel, ister gelme, canın da pek isterse!” der gibi.

“Canına tak!” demişti(10) bu yaşam şekli yaşlı adamın. “Bu can, bu bedene haram! (11) ya da “Çok!” yahut da “Gereksiz!” diye düşünüyor ve sonuna gene de kendi yorumunu eklemek gerektiğini hissediyordu, polisin sözleri aklından çıkmışçasına; “Allah verdiği canı ancak kendisi alır!” şeklinde. Bu; kendi canı için elinden bir şey gelmemesinin de hüznü idi.

Tanrı, kulu kendisine ulaşmak arzusu taşır da, kuluna yardımcı olmayı aklından geçirmez miydi?

Karısının yakın akrabalarından birinin hasta olduğu çalınmıştı kulağına. Hatta ziyaret bile etmişti üstüne özenle titreyen kızından başka kimsesi olmayan o dul kadını.

O dul kadının durumunu pek iç açıcı(3) görmemişti yaşlı adam; “Allah'tan umut kesilmez!” tavrıyla ses çıkarmamak gereğini yaşamıştı. Aslında insanın mutlu bir yaşam için dua ettiği gibi(12), huzurlu, mutlu bir ölüm için de dua etmesinin hak olduğunu düşünüyordu.

Bunu açık kalplilikle söyleyemezdi. Kilometresi, aile indinde dolduğu için alimallah(4) itin bilmem neresine sokar, çıkarırlardı(13) kendisini, kendisiyle ilgili gerçeği hissediyor, hatta hissedip biliyor olsalar da...

Yaşlı kadın kendi karısından, kızı kızlarından gençti yaşlı adamın. Kurşunun adres sormadığı(3) gibi Azrail’in de hangi kapıyı, kim bilir “Ne zaman, nerde, kaç yaşında çalacağını(14) kimse bilemezdi, şairin dediği gibi...

Yol iz bilmeyen genç kızın himayesindeki anne, sekerât(4) hâli bile yaşamadan, ya da genç kız bu halin ne olduğunu bilmeden göçmüştü. Dünyada kalış süresi demek o kadardı ve ahrete göçüşü(1) gerçekleşmişti. Gelen telefon üzerine;

“Otur, oturduğun yerde, bilmezsin, anlamazsın, biz gidip bir koşu yardımcı oluruz. Kendi kendine doyurursun kendini artık!” deyip damatlar, gelinler, kızlar, oğlanlar cümbür-cemaat(3) doluşmuşlardı ölü evine, her şeyi bildiklerini sanıp da hiçbir şeyi bilmediklerinin farkında olmaksızın...

Cenaze, defin, dualar...

Kendisine de erkeklerle beraber cenazeye katılmak için izin çıkmıştı mevlit ve dualar için de.

Genç kız bir ara yanına sokulmuş, kolunu hafifçe sıkarken; “Sağ ol amca!” demişti, durup dururken, nedenini araştırmasına gerek olmayan, belki bir baba şefkati(2) özlemiyle, ancak gözlerden kaçmayan, ya da kaçırılmayan, hiç de gereği olmayan hem…

Gidip-gelinmiş, genç kıza yük olunmamış, tencere evde kaynamak yerine orada kaynamış, gelenler ağırlanmış, hiçbir şey hissettirilmemişti, üstelik genç kız yedi gün boyunca, yedi mevlidi için yalnız bırakılmaksızın.

Yorgan-döşek, mahrem(2)-namahrem(2), haremlik-selâmlık3) durumu ve torunların kollama-koruma görevi dolaysıyla çok zaman yaşlı adamın kendisinin, diğer oğlan, kızlar, damat ve gelinlerden biri ile evine gönderildiğini söylemeye gerek yok herhalde, ayak bağı olmasın(1) düşüncesiyle.

Eee! Kendisinin ahı gidip, vahı kalmıştı(15) ne de olsa. Teneşire göz kırpan(1) bir adamın işi neydi ki ölü bir kadının genç kızının evinde?

Sonra dönmüştü tüm aile evlerine, belki aile yerine sülâle demek daha doğu olabilirdi.

Yaşlı adamın eşi, “Genç kız evinde yalnız kalmasın!” diye onu da getirmişti evlerine, bir süreliğine. Malûm yitirilmiş bazı değerler olmasına rağmen; taş-taş üstüne olsa da, ev-ev üstüne olmaz, olamazdı. Şunlar koluna, herkes kendi yoluna olmalıydı, tekrar gibi olacak bir bakıma, ama her şeyi bildiğini sanan, ama çok şeyi bilmediğini bilmeyen yaşlı adamın yaşlı karısının felsefesi(4) idi bu…

Odasında o küçücük seyyar nitelikli, siyah-beyaz televizyonu seyretmiş, yaşının gereği yatsı namazının ertesinde yorganını üstüne örtmüştü, Allah’ın sevgili kulu olduğuna inanıyordu, belirlediği yaşlar sonrasında, yalnızlığını paylaştığı yatağında.

Gerçekten, insanlar belirli bir yaştan sonra çekilmez ve fuzuli oluyorlardı, sadece yaşamına, gerçek olarak yaşamasına tahammül edilmesi gereken bir varlık gibi.

Oysa kimse kazık çakmıyordu ki dünyaya şairin dediği gibi; “Ölüm hak olmasa, ölür müydü peygamber (16) Hem ne güzel denmişti o mezar taşında; “Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!”

Gecenin ilerleyen bir vaktinde, bir nefes ulaştı, çakıştı yüzüne. Bir sıcaklık sardı gönlünü, uzun zamandır özlediği bir hayal, bir rüya gibi. Kıpırdamak istemedi göz kapakları(17), sarıldı sıcaklığa, koktu saçlarını o sıcaklığın, kendine yakışır şekilde alnından öptü.

Yorganın üstünden de olsa kalbinin sesini eliyle dinleme amacına yardımcı olmak istedi. Ne de olsa rüya idi, rüyalarda helâl-haram, sevap-günah, mahrem-namahrem sorgulanamaz, sorgulanamazdı, sorgulanmamalıydı hem!

Sabah olmuştu, daha doğusu canhıraş bir feryat(3) sabahın kendisine gelmesini sağlamıştı;

“Bu yaşta bana bunu da mı yapacaktın? Verdiğim emekler, kadınlık, evlât gözüne-dizine dursun! Kızın yaşında, annesi henüz Münkir-Nekir’i(3) bile cevaplamamış, genç-bakire bir kızı koynuna almaya utanmadın mı?”

Yaşlı adam ancak o zaman fark etmişti yaşadığının rüya değil, gerçek olduğunu. İnsanlar birbirini aynı döşekte, aradaki sınır da dikkate alındığında baba (amca)-evlât olarak sevemezler miydi?

Genç kızın annesinin ölümü sonrasında aradığı bir sığınak olsa gerekti, uyuyakaldıklarında ve bu şekilde, sevgiyle sarılışını, şehvetle olarak algılamış(1) olmalıydı karşısındakiler...

“Sevgiye ihtiyaç duydum, bir baba gibi büzüldüm amcamın kollarına, annemi yitirişin teessürüyle. Bunda büyütecek(1) ne var ki?” demesi dikkate alınmamıştı genç kızın.

“Defol bu evden, gözüm görmesin bir daha seni!”

Felâket ki; böyle bir kovulmaya ancak felâket denilebilirdi, insanlar gerçekleri görüyor ve sevenleri sevilenleri ayırt ediyor, edebiliyordu. Yaşlı adam yerinden doğulurken;

“Keşke 30-40 yıl önce doğmuş olaydın demem imkânsız, ama keşke böyle sevgi ve saygıyla bana sarılan evlâtlarımdan biri olaydın! Bahtiyarım(4), bana verdiğin, benim için harcadığın birkaç saat için. Sanırım yanımda götüreceğim tek ve en güzel şey bana hasrettiğin şu birkaç saat olacak!..

“İnsanlar baba-evlât ilişki ve davranışlarını unutmuş olsalar gerek!” dedikten sonra pijaması üzerine pantolonunu geçirdi, tişörtünü çıkartmaksızın, montunu giyip kapıya yöneldiğinde genç kız;

“Seni böyle bırakamam amca, suç benim, günah benim(18), neden sen gidiyorsun ki, ben evime dönerim, siz kalın!” dediğinde onu elinden tutmuştu yaşlı kadın;

“Bırak cehennem olup gitsin...

Sana, cenazenin ardından, kendini bilmezcesine ilgi gösteren, yararlanmak isteyenden ne bekleyebilirsin ki?”

“Ama abla, ben...”

“Bırak gitsin, sonra ben anlatırım sana, neyin ne olduğunu...

Sen de giderken üstüne paltonu giymeyi unutna!”

“Hayırdır! Giderken bu şefkat gösterisi?”

“Uzatma istersen, defolmak için...”

“Peki defolmak için uzatmayacağın, sadece Nüfus Kâğıdımı alayım, başka hiçbir şeye ihtiyacım yok!”

Ve defoldu yaşlı adam.

Karısının akrabasının genç kızının kulağına sıkışan son sözlerini zapt ederek...

“Ben evimde olacağım, aç-açıkta kalırsan amca, gel, uğra!”

Zaten kimsesizdi genç kız, yalnızdı, yalnızlığın ağzına kadar lebalep(4), tıka basa(3) dolu evinde…

Yaşlı adam cüzdanında beş lirasının bile olmadığının farkında değildi. Emekli maaşını çocuklar çekerdi maaş kartı ile. Kendisine de gönüllerinden koptuğunca harçlık verirlerdi, nasıl olsa sigarası, içkisi-sıçkısı yoktu, olamazdı da zaten. Onun için üç-beş lira yeterdi kendisine aylık olarak, nasıl olsa ekmek elden, su göldendi(19) o vakte kadar!

Hem zaten Kredi Kartı kullanma yasağı olan yaşlı adam verilen o harçlığını da torunlarına aktarırdı, çok zaman değil, her zaman...

Bunu varsa-yoksa canından parçalar olan torunları için kullanımını asla açık etmemişti, sadece ilgililer(!) yani torunları bilirlerdi, dedelerini...

Sadece Kredi Kartı değil, cep telefonu kullanma, hatta daha önce değindiği gibi renkli televizyonun kumandasını kullanma hakkı sınırlı bile değil, tamamen yoktu yaşlı adamın. Bir bakıma tahammül edilebilecek hayvansal bir yaşam...

Hayalet gibi dolaştı, dağ-bayır, sokak-cadde, aç-biilaç(3)...

Akşamın karanlığı onu alkol kokularının sokağa taştığı bir mekânın önlerinden geçmeye zorladı, cebinde beş kuruşunun bile olmadığını bile bile. Bir masaya yaklaştı;

“Affedersiniz gençler!” dediğinde;

“Amca şurda üç kuruşluk muhabbetimiz var, dileneceksen başka kapıya, kusura bakma lüffen!”

“Özür dilerim evlât, yanlış yaptım, siz benim kusuruma bakmayın!” diyerek kapıya yönelirken utanan genç kolundan tutup oturtmak istedi masaya. Direndi, ısrar üzerine;

“Birinizin kadehini fondip yapmama(1) izin verin sadece ve kaldığınız yerden devam edin sohbetinize gençler ve asla ben olmayın!”

Masadaki kadehi boğazını yakmasını umursamaksızın, aldırmaksızın bir çırpıda midesine yükledi, gençlerin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, sırtını dönüp dışarı çıktı.

Yaşlı adamın umursamaz bir yaşam biçimini yönlendirme çabası belli gibiydi adımlarında. Kar tanelerine ve su aldığı belli olan kösele ayakkabılarının kar üstünde yarattığı gıcırtılara önem vermez gibiydi.

Yarım kalmış bir inşaat artığında kendini kollamak, korumak için sırtını bir duvara vermiş sokak köpeğinin karşı köşesine aynı konumda, aynı uysallıkla yerleşmeğe çalıştı.

Dünyaya boş vermişti, o bir yudum alkolün sıcaklığı da kaybolmaya başlamıştı. Zaten o bir yudumla da kendisini yitirmemiş, yitirememişti. Üşümeye başladığını hissediyordu, üşüdü de, ama dalgınlığında fark etmeksizin, ya da fark etmeyi istemeksizin...

Sabah olduğunda üşümeye doyamamış gibiydi, ama kafası, yani denilmek istenen o ki; beyni çalışıyordu her şeye rağmen. Mademki bir ölüden artan kendisine sığınmıştı, o halde bir ölüm öncesinde de, kendine sığınan gibi, sığınmak isteyen gibi kendisinin de sığınmak isteyene sığınmayı dilemesi kadar doğal ne olabilirdi ki?

Titremeye başlamıştı, kendinden geçip sokakta kalmamak, hâlâ devam eden karda, kardan adama dönmemek için acele etmesi gerekliliğini düşündü.

Her ne kadar yollar yürünmekle aşınmazsa da, yürünmezse de tükenmezdi, yeter ki sonunda umut olsun, ufak, ufacık bir parça olsa da…

Ulaştı genç kızın evine, zili çaldı, cevap verilmedi Güvendiği dağlara da kar yağmıştı(20). Ulaşılmak istenen yerin, meselâ zirvenin yüksek olan yer değil, tutunacak kimsenin olmadığı, kalmadığı bir yer, ya da kişi olduğunu(21) hissediyordu.

Ama o tutunacak bir kişi vardı ve o iyi bir insandı, iyi bir çocuk, evlâttı, kesinkes emindi bundan. Kendisine hiçbir iyiliği de, zararı da dokunmamış olan o çocuk, kendisine bunu mutlaka ispat edecekti(22).

Bir süre kapı önünde, diğer bir süre saçak altında bekledi, in-cin top oynuyordu, ayak ve top seslerinden anladığı kadarıyla.

Sonra kar-kış-kıyamette güneş doğdu birden, aydınlandı gökyüzü, eğik başını kaldırıp da genç kızın gülümsemesiyle karşılaşınca,

“Üşüdüm kızım!” dedi sessizce, gücünün yettiğince, dişlerinin tıkırtısını engellemek istercesine ve ona yük olmadan merdivenleri çıkma gayretinde.

Yanan kombinin derecesini yükseltti genç kız;

“Hemen duşa gir amca, ben sana benim pijamalarımdan birini vereyim, sonra çıkar, bir şeyler alırım sana!” dedi.

Erkeksiz bir evde erkek çamaşırı bulunmaması doğaldı.

Ocakta nane-limon-ıhlamur kaynatırken havlu ile pijamaları ve yatağını hazırladı onun için.

Kapı pervazına asılmış havluyu alıp kurulandıktan sonra banyodan çıktı yaşlı adam, üşümüyordu artık, yüzünü nur kaplamış gibiydi.

“Hazırladığım sıcak karışımı hemen yatağının yanı başına getiriyorum. Sonrasında ben de bir duş alayım, sıcak bir tarhana çorbası yapayım size, ondan sonrası Allah Kerim!”

Yaşlı adamın üstünü özenle örterek banyoya yöneldi.

Yaşlı adam rahat bir teslimiyetle, karışımdan bir yudum aldı, bardağı yerine koyduktan sonra, kolunu yorganın altına saklama gayretini yaşadı, sesini çıkartmak istedi, çıkaramadı, çıkartamadı bir daha.

Gözleri açıktı, kar tanelerinin uçuşmasını, cama dokunup birer su damlası gibi süzülüşlerini izler gibiydi.

Banyodan çıkan, acele ile çorba yapan genç kız; ”Amca!” diyerek yaşlı adamın başına geldiğinde bardağın da; yaşlı adamın bedeninin de soğuduğunu, mezara girmeden önce bir kere daha kendi yüzünü görmek istercesine gözlerini açık tuttuğunu izledi, bir süre.

Kendini hayata bağlayan bir sevgi tomurcuğunun, bir sığınağın olmadığına kanaat getirdi, tomurcuk derdinde olmayan bir ağaç ise odun(23) demekti, odun olmayı hiç hak etmemişti bugüne değin.

Duyamadığı, göremediği, yaşayamadığı sadece bir baba sevgisi idi öncesinde, doyasıya tadamadığı, duyamadığı, yaşayamadığı...

Tam; “Buldum!” derken yitirdiği ve o güne kadar neden rastlayamadığı için hüzünlü idi.

Ocakları söndürdü, kombiyi kapattı, bedeninin ısıya ihtiyacı yoktu, üstelik odanın pencerelerini de ardına kadar açtı, kar tanelerinin yorgan olmasını dilercesine.

Ve tıpkı yaşlı adamın evinde olduğu gibi, yorganın üstünden sarıldı yaşlı adama, ayaklarını karnına doğru büzerek ve başını yaşlı adamın göğsüne yaslayarak.

Beklediği tek şey, kar yorganı altında, “Amca!” dediğine ulaşanın kendisine de ulaşmakta gecikmemesiydi.

Nitekim gelmesini beklediğinin gelmesi de gecikmedi…

YAZANIN NOTLARI:

(*) Direkten Dönmek; Bir iş, bir eylem başarılmak üzereyken gerçekleşememek.

(1) Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.

Ahrete Göçmek; Bir bakıma ahret (ahiret) yolculuğuna başlama, yani ölmek anlatılmak istenmiştir.

Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerleştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.

Ayak Bağı Olmamak; Bir yere gidilmesine veya bir işin yapılmasına engel olmamak.

Büyütmek; Abartmak. Olduğundan geniş, büyük duruma getirmek. Ekleyerek genişletmek. Bakıp, yetiştirmek.

Canı Çekmek; İstediğini elde etmeye çalışmak. Arzulamak. İstemek.

Cehennem Azabı Çekmek; Çok büyük üzüntü ve sıkıntı çekmek.

Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Fondiplemek, Fondip Yapmak; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

Hevesi (Arzusu) Kursağında Kalmak; Çok istediği, imrendiği, dilediği bir şeyi elde edememe.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

Kavga Dövüş Etmek; Birbirini sözlerle anlamak, anlatmayı bilmeyen insanların fiziksel güçleriyle konuyu halletmek çabaları.

Köpeğe Yal Atmak; Köpeğe yemek vermek anlamında olsa da, bir insana değer vermediğini belli etmek ister gibi yemeğini iftira eder, aşağılar gibi vermek.

Külfet Olmamak; Sıkıntı, zorluk vermemek, yaşatmamak, yorgunluk, sıkıntı, masraf vb. sebep olmamak.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Şifayı Kapmak; Hastalanmak.

Teneşire Göz Kırpmak; Yaşının ilerlemiş olması dolaysıyla ölüme yaklaştığını hissetmek.

Vurdurtmak (Vurma, vurdurma); Vurma işlemi yapmak. Benzinli araçlarda akünün görev yapmaması nedeniyle aracın iteklenerek çalıştırılması işlemi. Araç yokuş aşağı park edilir veya bir iki kişi iteklettirilir. Kontak açık, araç ikinci viteste, ayak debriyajdadır. Yeterli hız sağlandığında debriyajdan ayak kaldırılır, motor çalışır.

Zürriyeti Kesilmek (Zürriyetle İlişkisi Kalmamış Olmak); Çocuğu olmaması, ya da başka nedenlerle soyunu devam ettirecek bir durum yoksa sülâlesi, soyu sopu kalmama.

(2) Cahit Sıtkı Devirmek; Cahit Sıtkı TARANCI “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder!” dediği için insanların yaşlarının otuz beşin katlarında kaç kez yolu aştığını anlatmak istedim.

(3) Aç Biilaç; Yoksulluk içinde.

Atla Deve Değil (ya); Değerce fazla olmayan, yapılması zor olmayan, altından kalkılamayacak kadar önemli değil.

Baba Şefkati; Babaların çocuğunun erken yıllarında gösterdiği olumlu ilginin, çocuğun zihinsel gelişimini üst düzeye çıkardığı yönünde bir sav.

Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Çan Çan, Çön Çön, Car Car; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlama, inatlaşma, ısrar etme, saçmalama.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Hassas İşlev; Bir nesnenin gereğine uygun titizlikle görmesi gereken iş, görev.

Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

İç Açıcı; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren. İyi bir durumda olan, umut veren.

Keyfinin Kâhyası; Birisine karışma hakkı olmadığı halde, karşısındakinin istediği şekilde yaşamasını engelleyen kişi.

Kurşun adres sormaz; Silâhını işaretleyerek ateşleyen birinin maksadının belli olduğunu ifade eden bir söz dizisi.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

Tahammül Sınırı; Dayanma, direnme, insanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücünün sona ereceği an, kaldırma, katlanma derecesi ve sabrının sonu.

Tıka Basa; Haddinden fazla. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyim.

Uyanık-Geri Zekâlı; Zeki ve Gerzek, Kendini zeki zannedip de geri zekâlı olduğunun farkında olmayan aptallık göstergesi (Anlamında kullanıldı).

(4) Adabıyla; Edebiyle, usulünce, adabı-ı muaşeret kurallarına uyarak.

Alerji; Hipersensitivite. Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.

Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır! Allah bilir!” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Bahtiyar; Mutlu.

Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.

Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.

Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.

Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.

Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma anı, ölüme gidişin son hali.

Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

Tertip; Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo. Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu.

(5) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(6) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.

(7) Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman. Ömer HAYYAM (Rubaisi, nasihat gibidir!)

(8) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

(9) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(10) Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, Bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.

(11) Bu can, bu bedene haram; Yaşamdaki sıkıntılar dolaysıyla yaşamaktan bunalmanın ifadesi, ölmek arzusunun hissedilmesi

(12) Dualar eder insan mutlu bir ömür için,  sen varsan her yer huzur, / huurla yanm içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı,  “Love me tender”  Galiba benzer...

(13) İtin Bilmem Neresine Sokup-Çıkarmak; Deyim ayıp olduğu için kelimesi özellikle yazılmamıştır. Anlamı; Birini olabilecek en berbat bir şekilde aşağılamak, bunu çokçasın toplum içinde yaparak karşısındakini rezil etmek, içinden güç çıkılacak badirelere iteklemek.

(14) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(15) Ahı Gidip, Vahı Kalmak; Güzelliği geçmiş, çirkinliği başlamış olmak, iyice zayıflamak, iş göremez duruma gelmek, yaşlanmak, eskimek, kullanılışlıyı kalmamak.

(16) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… Necip Fazıl KISAKÜREK

(17) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(18) Bir gün karşılaşırsak ayrıldığımız yerde… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin, ikinci kıtasının başlangıcı; “Suç kimin, günah kimin, biliyorsun bunu sen…” şeklinde olup Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e aittir ve eser Hicaz Makamındadır.

(19) Ekmek elden, su gölden; Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumu.

(20) Güvenilen Dağlara Kar Yağmak; Güveni sarsılmak. Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığını anlamak.

(21) Zirve, en yüksek nokta değil, tutunacak kimsenin kalmadığı yerdir. ALINTI

(22) İnsanın iyisini, kendine hiçbir iyiliği dokunmamış bir kişiye nasıl davrandığından anlarsınız. Samuel JOHNSON (Etkilendiğimi saklamam uygun olmaz!)

(23) Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur… Necip Fazıl KISAKÜREK