Bana göre baba dedem de, babam da iyi insanlardı. Kalender(1), dünya görüşleri aynı, sevabı-günahı, haramı-helali, yanlışı-doğruyu, iyiyi-kötüyü bilen ve ayıran insanlardı. Belki tek kusurları bu görüşlerinin dünyaya ait oluşuydu.

İnanırlardı, ama uygulamazlardı.

Ve gerçeği saklamamam gerek ki, azıcık da olsa baba-oğul, bana göre dede-baba olarak dünya nimetlerinden faydalanır, sebeplenirlerdi(2), söz aramızda(3), sadece Ömer HAYYAM’dan iki örnekle;

“Bu şarabı dilenci içti, bey oldu gitti,
Bu şarabı tilki içti, aslan kesildi,
Bu şarabı ihtiyar içti, oldu delikanlı
Delikanlı içti, ömrü bi uzadı, bi uzadı!

Yaşamanın sırlarını bileydin;
Ölümün sırlarını çözerdin,
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?”

Eee! Ne de olsa armut dibine düşerdi(4)! Soy soya, bulgur suya çekerdi(4)! Ve bir zalimden her zaman bir zalim doğardı(4)! Diğer tarafın işaretlerine göre ben hariç! Bu söz bana ait değil; “Zındıklar Cehennemine(5) gidecekler!” deyip belki de bana yakıştıramayıp babam ve dedem için söyledikleriydi, anne dedemin, belki de anne tarafımın hepsinin.

Başka kaç çeşit cehennem vardır, bilmiyorum! Gidip de gelen olup olmadığını bilemediğim için, sorup öğrenemedim! Bilen varsa bilgi hazinemi zenginleştirmeyi isterim, sakıncasız!

Anne dedem, mahalle camiinden yetişmiş, kendince her şeyi bildiğini zanneden, Kur’an’ı ezberden okuduğu halde, anlamlarını bilmeyen, rijit saplantıları olan(2) biriydi, bana göre.

Nedenine gelince; “Zındıklar Cehennemine gidecekler!” deyip, her koyunun kendi bacağından asıldığını bildiği halde, kul ile Allah arasına girmenin meziyet(1) olduğunu sanan, buna hakkının olmadığını da muhtemelen bilse de(!) sofu olduğunu zanneden bir ihtiyardı.

Her ne kadar sözüm meclisten dışarı; itin duası kabul olsa gökten kemik yağardıysa(6) da düşünüldüğü gibi dedemi ve babamı arka arkaya yolcu etmiştim ahrete(1). Ahkâm kesmeme(2) gerek yok, anne dedemin varsayımının(1) zıttına Zındıklar Cehennemi olmadığını düşündüğüm yere.

Ve belki inanılamayacak gibi gelse de yobaz(1), dini dar, insanlara sadece dış cephesi ile bakıp da kanaat veren anne dedem, onların cenaze namazlarına bile katılmamıştı. Tıpkı bazı inançlarının gereği imiş gibi inanışları, yapılanmalarının önünde olan bağnaz(1) insanlar gibi…

“Yolcu etmiştim!” diyerek tekil konuştum! Çünkü bu anne dede dediğim kişi annemi, anneannemi, hatta mahalle camiinin imamını bile etkilemiş, dedemi de, babamı da mezarlığın küçük gasilhanesinde yıkatıp her türlü ceremelerini(1) yüklenerek ben defnetmiştim, üç-beş arkadaşımın, cemaatten cenazesi olan diğer insanların da yardımlarıyla.

Anne dedemi, anneannemi bırak, annem bile bilmiyordu ne dedemin, ne de babamın mezarlarının yerlerini, ada-parsel numaralarını.

Oysa “Evet” demeyi onlar bilmişlerdi, annem o kadar yıl aynı yastığa baş koymuştu, son tüketilen yıllar hariç, hissettiğim, gördüğüm, bildiğim ve babasının etkisinde kalan anneme yakıştıramadığım kadarıyla.

Üstelik yanlış bir inanış olmasına rağmen kırk kat, ya da kırk yıl ötedeki din kardeşleri(!) için her şeyi halleden anne dedem, anneannem ve annem, hatta caminin imamı bile benim sevgi, saygı dolu dedem ve babam için yapmağa çalıştığım 7, 40, 52 mevlitleri(7) dâhil bid’at(8) da olsa hiçbir dini etkinliğe de katılmamışlardı.

Pirifani(1) insanları, yaşam tarzlarına göre değerlendirmeyen, sadece insan oldukları için bana da elini uzatan yaşlı-emekli, dinini bilen bir hoca dışında...

Saydıklarımı yapanların, hal, hareket ve tavırlarının dindarlık, sofuluk değil, yobazlık, hatta at gözlüğü ile bakışları(2) nedeniyle dinimizi yanlış yorumlamalarının eseri olduğunu hiç birine anlatamamıştım.

Nasıl ki her koyun kendi bacağından asılırdı(4), insanlar da kendilerinin olan hayır ve şerlerinin(3), cezalarının hesabını kendileri verirdi, ahrette, üstelik kendilerini dindar sayanların dincilerin şahitliklerine gerek ve ihtiyaç duymaksızın, (bence, hakkım ve haddim olmaksızın felsefeme göre)…

Anlatımımda, ne Mevlâna’nın “Ne olursan ol, gel(9)!” sözleri, ne de Yunus Emre’nin “Bir garip ölmüş diyeler...(10)” diyen dizeleri onların düşünce alanlarını, felsefelerini genişletmeye yetmemişti.

Onların bildikleri; “Şükür Secdesi, Tahiyyetû'l Mescit, Evvabin, İstiska, Ahde Vefa, Vakit, Cuma, Teravih Namazları, Hac-Zekât-Oruç, Kur'an, Mevlit, Kandil, Kelime-i Şehadet, Hu Çekmek (Demek!)(11)” gibi şeylerdi; Peygamberimize mal edilen; “İmanın en üstünü, yükseği; iyi ahlâk, sabır ve cömertliktir.” hadisine(12) aldırmaksızın.

Bir bakıma düşünceleri “Dünyaya metelik vermemek!” şeklinde yorumlanabilir.

Ancak gerçekten bazı şeyleri bilmeseler de bir kısım konularda bilgi sahibiydiler; eğer “Bilginin büyük adamları alçak gönüllü yaptığını, normal adamları şaşırttığını ve küçük adamları kibirlendirdiğini…(13)bilselerdi.

Üstelik onların yanlış inançları, ya da benim dar-kıt aklımın erdiği şey(3); şeyhin uçmadığı, onları müritlerinin uçurduğu(14) idi. Bu nedenle arada bir, hatta sıklıkla otobüslere doluşup, ya da arabalarla bir yerlere gitmelerini, kırmızımsı-morumsu-mavimsi-lacivertimsi yüzlerle dönüşlerine de akıl erdiremedim(2), hiçbir zaman.

“Kısasa kısas(15) denilen bir söz ve oluşum vardı, mademki onlar benim sevip saydıklarımdan uzak durmuşlardı, ben de onlar için hak tecelli ettiğinde(2) onlardan uzak duracaktım, annem hariç. Çünkü o, beni taşıyan, doğuran, doyurandı. “Gerçi doğmasaydım, ‘'Niye doğmadım?’ diye bir şikâyetim olmazdı(16)!” ama Zındıklar Cehennemi yerine cennete gidemesem bile, herhalde anneme karşı duyduğum saygı ve zorunlu(!) sevgi dolaysıyla bilmediğim cehennemin az yakan bölgelerinde olurdum gibime geliyor!!!

Gene de buraya Ömer HAYYAM’dan bir esinti sıralamasam olmayacak gibime geliyor;

“Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben,
Şaşkınlıktan başka bir şeyim artmadı yaşarken,
Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi
‘Niye geldik kaldık, niye gidiyoruz?’ bilmeden.”

Anne dedemin, dolaysıyla onun iteklemesi, dolduruşunun etkisiyle annem, özellikle babamın ölümünden sonra dini konuları öğrenmem için aşırı çalışıp didinmeleri nedeniyle yorgun düşmüştü.

Aslında başlangıcım daha ilköğretime başlamadan evvel anne dedemin, zorlama, hatta ısrarları içine sıkıştırdığı tenkit ve tehditleriyle başlamıştı, Ancak babam haberdar olur olmaz ataerkil(1) edasıyla annemi haşlamış(2) ve anne dedemin kapısına giderek; “Karışamazsınız!” diye söylenmişti.

Hatası belki biraz da olsa(!) içkili oluşu olsa gerekti. Herhalde sanırım ki; Zındıklar Cehennemini ilk kez o gün hak etmişti(2)! O vakitten sonra, üniversite yıllarım, babamın ölümü dâhil ve sonrasında iş-güç sahibi olduğum bu yaşlara kadar bir kez bile çınlamamıştı kulağım(2).

Annem, doğal olarak kazançlı olduğunu sandığı birçok haklarını yitirmişti!

Dedemi, yani baba dedemi, aşağı-yukarı hemen hemen de arkasından babamı yitirince duygu sömürüsü(3) yüklü teşvikten, dilekten öte, özellikle annemin tenkit içeren tehditleriyle dünyama egemen olma arzularını benim için sıralamak istediklerini çekincesiz olarak dillendirmişlerdi annem dâhil anne tarafı.

Doğal olarak bunun için pabuç kadar dillerinin olduğunu(2) ayrıca hatırlatmam abes olur. Bu teklif ya da tehditler handiyse(1) ölen babamın mezarında burnu bile düşmeden(7), etleri kemiklerinden ayrılmadan(7) önce başlamıştı.

Babamın beton olmayan mezarının çökmesi, yani mezar taşı yaptırmak için en az bir yıllık zamanın geçmesi gerekliydi. Onların ilgilenmek bir yana, akıllarından bile geçirmedikleri bir şeydi bu.

Ama eğer Tanrı bana ömür vermişse, genç yaşımda beni de dedem ve babam gibi yanına almayı düşünmüyorsa, onların mezarlarını ve mezar taşlarını yaptırmak dileği daima aklımda kalacaktı.

Anne dedemin, anneannemin, annemin mezar sorunları zaten yoktu. Dedem tırınk para(3) köyde kendi, hanımı ve kızı için üç kişilik yer ayırttırmış, etrafını çerçeveletmiş, mezar başlarındaki taşları ölüm tarihi kısmı hariç yaptırıp yerlerine iğreti(1) olarak da olsa dizdirmişti. Malum herkes ölümü tadacaktı(17), ancak bunun sırası yoktu, ancak dedemin arzusu, önce ölüp Kıbleye en yakın yeri kapmış olmaktı.

Bu durumda ayrıca anne dedemin beni yok saymış olmasını kabullenmem, sevgi eksikliği(18) olarak kabullenmem hiç de yadırganacak bir konu olmasa gerekti.

Anne Dedem ve Anneannem (diğer iltifat edilecek(2) unvanıyla nenem ya da ninem) için görüntü itibariyle önemsiz olsam da, annem için benim ne olduğum, dedemin dikkatini çekmekte de başarılı olamadığını göz önüne alırsam hangi gözle görünüp sınandığım belli değil miydi? Gücenme hakkımı kullanmakta haksız olabilir miydim?

Et-tırnaktan ayrılmazmış, söz gelimi(3), işte nasıl ayrılıyordu hem de, yitirilmiş bir sevgide (belki de onlara göre; benim yönümden yitirilmiş bir saygıda) ısrar(18) edilerek. Dayatmayla(2), dinin ve dine ait vecibelerin(1) zorbalıkla ve zorlukla öğretilmesinin kendilerince özenilmiş haklılığıyla…

Denir ki; daha doğrusu Kutsal Kitabımız Kur’an der ki; “Dinde zorlama yoktur!(19)

Sözlerim abartılı, ya da bana yakışmayacak şekilde saygısızlık olarak görülebilir. Ancak ben anne terbiyesinden ziyade, annemi babasının etkilemesinden dolayı bana tahakküm(1) arzusu ve dedemin sinsice(1) etkileme gayretleri dâhil, her şeyi değilse de çok şeyi onları umursamaksızın babamdan almıştım.

Gene de annemin dilek, arzu ve temennilerini ardıma atamaz(2), göz ardı edemezdim(2), dedemin etkisiyle yönlendirilmiş olduğunu bilmiş olsam da. Üstelik olağandan aşırı bir yüklemesi vardı annemin, babası lehine.

“Bu sevgi kısıtlılığı(18) neden? Dünyada sadece senin iyiliğin için uğraşıyorlar. Zamanında yemediler, yedirdiler, içmediler, içirdiler, giymediler giydirdiler, okurken, askerdeyken harçlıksız bırakmadılar.”

Adı; Diyet(1)! Tazminat(1)! Kredi! Artık ne ad verilirse, kısaca; karşılığının beklentisi! Gerçekten annemin isteğinin; kafama vururcasına tenkit ederken ne olduğu anlayamıyordum. Bu; benim dünyadan kendimi soyutlayıp ahrete temelli yönlenmemin isteği miydi? Yıllarca düşündüm! Bulamadım!

Yanlış buradaydı işte! Sevginin satın alınamayacağını(18), zorlamaların sonuç vermeyeceğini bilmemeleri, bilmemekte ısrarcı olmaları, at gözlüğü ile baktıkları(2) bir cisim olarak gördükleri benim, dedikleri, istedikleri gibi olamayacağıma, beni elde etmelerinin mümkün olamayacağına inançlarının olmamasıydı.

Gene de onların dileklerini kabul etmemek, zıtlarına gitmeye çalışmak, umursamazlık bana yakışmazdı. İlerlemiş, yarılara yaklaşmış yaşıma, gönlümün boş olmasına, hacı-hoca olarak önerdiklerinin hiç birine ilgi duymamama, her gün mesaiden dönüşte, akşam ile yatsı namazları arasına sıkıştırılan zamanda, çok zaman öğle ile ikindi namazları arasına sıkıştırılan zamanlarda Kur’an’ı, neler olduğunu, anlamını bilmeyeceğim gereken ayetleri(1) öğrenecektim.

Başlangıç olarak kabullenemediğim; onların benim de hacca gidip dünyadan tamamen uzaklaşmam istekleriydi!

Sevgi alınır, satılır, ortaya saçılır, kısmetine düşen olarak alınır şeklinde düşünülebilir miydi? Bence şairin dediği gibi; “Annesinden dayak yediği halde yine ‘Anne’ diyen bir çocuğun yüreğindeki sevgiye ‘Aşk’ denir(18)”. “Sevgi, ruhun güzelliğidir(18), eğer insan içinde barındırabiliyorsa! Ayrıca denilebilir ki; “Sevgi, inanmak(18)” demektir.”

Üstelik insan dilerse sevgiyi bir kale gibi yorumlayabilir. Şöyle ki; zaman yıkamaz bu sevgi kalesini, asla!(18).

Ve sevgi için söylenen, saptırılması mümkün olmayan en yalın söz, tabidir ki dindarların ve en önemlisi dini dar yobazların kabul edemeyeceği söz demem gerekir; “İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için, dinsel inançlardan kurtulmanın gerekmesiydi!(18)

Gerçekten de din destekli, ya da din zorunluluğu olur bir şekilde yahut da dindar(!) büyüklerin arzu, istek ve dilekleri sevgiyi yaratır, coşturur, hatta sanal olarak büyütebilir miydi ki?

Oysa sevgi kusurlu hacı dedem, yani anne dedem, hacca ve birkaç kez umreye gidip gelmiş olmasına rağmen, getirdiği zemzem(1) denen [çoğalması için, şehir suyu katkılı sulardan(!)] bir yudum bile içmemiştim.

Kul kanabilirdi, peki, ya Tanrı? Bana göre hacı dedem sevgi kusurluydu. O hoşnut olsun(2) diye, Allah’ı kandıracak şekilde iğreti bir davranışta bulunmak bana yakışmazdı.

Hacı dedemin, bağnazlığı, saplantıları yanında en büyük yanlışı, eksikliği ise egoist olması idi. Hacca ve o kadar kez umreye gitmesine rağmen birer ev kadını olarak gelirleri olmayan anneannemi ve keza annemi hacca götürmemişti, onlar çok özenmelerine rağmen. Sıkıntı, ya da yanlışlık onların o mübarek yerleri, çok istemelerine rağmen görememeleri idi.

Dedem hacı, anneannem ve annem sadece dini bütün, hacı dedemin şeriat kurallarına(3) uyma zorunluğu olan Müslümanlardı, aklımda eğer yanlış kalmamışsa…

Namazı, niyazı, İslam’ın, imanın şartlarını öğrenecektim, abdest almayı da herhalde öncesinde öğretirlerdi gibime geliyordu! Bir-iki cenaze, bayram namazına gitmeden önce yalapşap(1) camideki amcalara bakıp ya da annemin tarifleriyle öğrenir gibi olmuştum abdest almayı. Bu; bayram namazlarında kimsesizliğimin ve nasıl yalnız kaldığımın da izahı oluyordu tabii.

Henüz gençtim, şeytanın beni kandırmayacağından da emin değildim, çünkü öncemde de dediğim gibi, (baba) dedeme, babama çekmiş bir tarafım vardı. Uygulamada annemden ağız dolusu neredeyse küfür işittim(2), gerçekte “Beddua(1)” demekten çekiniyorum.

Bilmez değildim, elbette peygamberimize mal edilen, her bir arada bulunduğumuzda hacı dedemin dilinden düşmeyen nasihatler; “İçkiden uzak durun! İçki bütün kötülüklerin anasıdır! İçki her kötülüğün anahtarıdır(20)!” gibi sözlerdi, affedersiniz, bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkan(2).

“Beynimde hiç izi kalmayan…” da demek isterdim, ama hatırlıyorum hepsini de, manasız, mantıksız dense de işte.

Onlara; yani hacı dedeme, anneanneme ve anneme uydum ve yakınımızdaki mescidin hocasına giderek öğrenmem konusunda bana yardımcı olmasını rica ettim.

“Hayhay! Tabii Müslüman kardeşim!” dedi. Öğrenme isteğim ile Müslümanlık arasında nasıl bağlantı kurduğunu bilemedim, ama o hoca, hacı dedem gibi değildi, sevecen, gönüllü, arzulu idi.

Belli ki, bir mescitte hoca olmuş olsa da, okumuş, ya da okumakta olan bir hoca olma olasılığı fazla, benim yaşlarda, aydın ve bilgili bir hoca idi, kanımca.

Serin bir sonbahar akşamı idi, kaloriferlerin yakılmasını henüz gerektirmeyen. “Yine hazan mevsimi geldi…(21) seslenişini çığrıştıran(2).

Bir cumartesi öğleninde, bir köşede ben, cahil, henüz okullarının açılmadığına inandığın akranlarımla en aşağı 8-10 kat yaş farkı olan tek sap(1) kişi, hocanın hoşgörüsüne sığınmış erkekler zümresi vardı.

Diğer tarafta kız çocuklarına hükmetme çabasında, aşağı-yukarı hocaya benzer, ancak ona göre biraz tıfıl(1) ve köse(1) görünen ve bence izlenimime göre yanlış özelliği; her şeyi bildiğini sanan, ancak çok şeyi bilmediğini bilmeyen(2) bir hoca vardı. Belki de hâlâ İmam Hatip Lisesinde okumakta, ya da İlâhiyat Fakültesinin ilk basamaklarında olan...

O grupta da benim anlayamadığım bir şekilde, belki de benim gibi, ailesinin zoruyla gelmesi mümkün genç bir kız vardı, tıpkı diğer bebelerin arasında benim gibi sırıtan(2)!

Hoca ona, başlangıçta biraz ilerlemiş çocuklardan sakınarak anlatma gayretinde idi. Benim “Hayhay!” diyen hocam bana ders verirken çok zaman eğer Cumalarda rastlayışımda yanılmıyorsam, müezzinlik de yapan yan rahlede(1) eğitim verdiğini sanan çok genç hocada idi kafamın yönelişi.

Bir vesile ile ki, o vesilenin nasıl oluştuğu aklımda kalmamış, gerçekten tahmin ettiğim gibi İlâhiyat Fakültesinin başlangıcında İmam-Hatipli biri idi ve kusuru; Diyanet’in Din Ayet olmadığını(22) hâlâ bilemiyor olmasıydı, nasıl biri idiyse?

Belli ki; genç kızda Kur’an, ya da Arapça ile ilgili iyi bir alt yapı vardı, kanaatime göre. Oysa benim tavrım natro kafa, natro mermer(23) idi, doğal gibi yani.

Hoca bana önce “Elif” harfini gösterdi. Gerçekten bir kar yağar, elif elif diye(24)!” şeklinde bir harf idi, Türkçemizin büyük “I” harfine benzer, el yazısıyla yazılmış gibi. Sonra “elif üstün e, elif esre i, elif ötre ü” dedi, aklımda ancak kalan. Sonra sözlerine geri dönüp; benim aklımdan da geçtiği gibi;

“Elif dimdirek(1), hani şeydeki gibi; ‘İncecikten bir kar yağar…’, ya da yağmur çiseler(2) gibi.”

“Şey” dediği o ilâhi(1) ya da şarkı olsa gerekti.

Sonra “be” dedi aynı nakaratla, tarifi “Tencere kapağı yukarıya bakar, altına bir nokta, ‘te’ tencere kapağı üstüne iki nokta, ‘se’ tencere kapağı üstüne üç nokta…(25)

Hoca “Cim” deyince, sabırsızlıkla;

“Hocam orada bir mola ver, önce bunları öğreneyim!” demiştim.

Ha! Hacı dedem bir ara imza atarken söylemişti, “Cim karnına bir nokta” diye.

“Nokta karnının neresindedir öğrenirim inşallah!” deyince, hocam teferruattan vaz geçmişti (galiba).

Hocam sıkıntımı hissetmesine rağmen bana usul, usul anlatma gayretinde gibiydi, diğer benden önde olan öğrencilere yetişmemi istercesine gibi. Ancak dikkatimi yan tarafımdaki genç kıza yüklenen hoca çekiyordu sadece, söylemim dışında.

Hocanın vermeğe çalıştığını karşısındaki genç kızın anlamakta, daha doğrusu anlamaya zorlanmasında, dilinin dönmemesinde hak görmüyor gibiydim...

Vel asr... (26)  s’ ile ‘r’ arasında ‘ı’ gibi bir harf yok. İnnel insane le fi husr... ‘h’ harfinin üstünde ısrarlı bir şekilde dur, fi husr... Ve devamını aynı vel asr der gibi ‘s’ ve ‘r’ harfleri gibi okuyacaksın, tıpkı benim gibi…”

Benim hocam anlayışlı idi, ilgimin dağıldığını hisseder hissetmez diğer çocuklara döndürmüştü bedenini...

Tam bu sırada olmadık bir şey oldu, Arada sırada müezzinliğinden de haberdar olduğumu söylediğim ve kendinin bir şeyler bildiğini sanan hoca;

“Olmuyor! Olmuyor!” diyerek genç kıza duyulur şiddette bir tokat attı. Yerimden kalktım;

“Bir ‘r’ harfini söyleyemiyor diye hiç kimseyi, özellikle de bir genç kızı, hele ki mescitte tokatlamaya hakkınız yok! Kendinizde bu hakkı nereden ve nasıl buluyorsunuz ki?” diyerek yanağı oldukça kızgın bir kor gibi olan genç kızın kolundan tutup mescit dışına çıkarma gayretini yaşarken, genç kız hızla çekti kolunu;

“Anladım, namahrem(1) faraziyesi(1)... Peki!”

Ses çıkarmadı genç kız, mescidin kapısına dileğimdeki gibi yönelirken. Elimde olmaksızın sinirle döndüm hocaya ve kendiyle ilgilenen sesin-soluğun kesildiği öğrencilerine karşı iyi niyet dolu olduğuna inanıyordum;

“Atalarım ‘Öğren!’ diye yönlendirmişlerdi beni. Öğrenmemem, öğrenmemden evlâ(1) imiş. Bana bir şeyler öğretme gayretinde olan size saygılar hocam, ama bu ‘öğretmek için şiddeti sınayan hoca için’ aynı sözleri söyleyemeyeceğim, bağışla beni!”

Genç müezzin hoca hayret eder, belki de yaptığından dolayı utanma, pişman olma modunda gibiydi, gördüğüm, hissettiğim kadarıyla. Genç kızın mescit kapısında beklediğini görünce;

“Tamam, namahremsin, ama ister önden yürü, ister arkamdan gel, istediğin yere kadar... ‘Daha ilerleme!’ dersin yürümem, ilerlemem, seni evinin yakınına kadar götüreyim!”

“Sağ ol Abi! Telefon ederim, eşim gelir birkaç dakika içinde beni almaya. Tavrınız için teşekkür ederim. Kim bilir eşiniz ne kadar şanslıdır!”

Genç kız, bilinmez bir nedenle başını eğdi. Genç adam olan ben de onun gibi durgunlaştım birden, zorunlu olarak; evli-barklı değildim ki, elimde saat dâhil, hiçbir belirti, hiçbir eklenti yoktu, yüzük gibi.

Bu genç kız bana evli olmayı nasıl yakıştırmıştı ki, üstelik kendisinin de evli olduğunu mesaj gibi belirtme arzusuyla!

“Tamam efendim! Namahremsiniz, eşiniz de gelecek! Peki, yanağınızdaki kızarıklığı, hatta morluğu nasıl anlatıp izah edeceksiniz ki eşinize? Yani hoca ile kocanız arasında çıngar mı çıksın?(2)

“Ben söylemem!”

“Peki, yalan mı söylersiniz? Ya da ben söylersem...”

“Söylemezsiniz. Sanırım...”

“O halde ‘Size vuran eller kırılsın!’ bedduasıyla ben, o hoca denilen, kötü sıfatları sıralamakla baş edemeyeceğimle çıngar çıkartır, ona haddini bildiririm(2)!”

“Hep böyle sinirli misinizdir?”

“Zalim, gaddar(1), kendini bilmez(3), zayıf insanlara yanlış kisvelerle(1) eziyet edenlere karşı, evet!”

“Beklentiniz ne?”

“Evli-barklı, belki de çoluk-çocuklu birine sadece yardımcı olmak...

“Bilemem ki... O halde siz önden gidin, ben peşinizden geleyim!”

“Olmaz, siz ikinci sınıf bir insan değişiniz. Annemiz, kardeşimiz, yarınımızsınız. Ve izin verin, ölmüş annesi için dizeler sıralayanın sözlerini aktarayım size; ‘Anne girdin düşüme! Yorganın olsun duam! Mezarında üşüme! (27) Bu nedenle çekineceğiniz ana kadar ben peşinizden geleyim, sizi korumama izin verin!..

Evinizde, kursu bırakmanızın, yanağınızdaki kızarıklığın çare ve sebeplerini umarım ki mantıklıca izah eder, anlatırsınız, benim gibi karşınızdakilerin hiddetlenmesine, şiddetlenmesine, kin tutup(2), çıngar çıkarmalarına neden olmaksızın.”

Gaipten(1) seslenişler sanki söylemem gerekenleri düzenliyor gibiydi. Ya da şöyle söyleyeyim, ben konuşmuyordum, gaipten birileri benim adıma sesimi yönlendiriyordu sanki.

Belki de olacak şey değildi ama galiba centilmenlik damarım da tutmuştu. Olabilirdi!

“Ayrıca eklemeliyim ki, evinize kadar yanağınızdaki kızarıklığı saklamanız gerekliliği ile dişiniz ağıyormuş gibi, elinizle yüzünüzün o bölümünü ‘görünmesin, diye kapatsanız, iyi olur!’ derim. Yoksa evli-barklı, genç bir kızla neden ilgilenmiş olayım ki? Her şeyden önce ‘adam olmasam da, insan olarak kişiliğim var!’ diye düşünüyorum!”

“Sağ ol Ağabey!”

Önce “Abi!” şimdi “Ağabey!" anlamam mümkün değildi. Beni bilsin, istedim;

“Bilmek isterseniz, adım Hadi! İsterseniz ‘Hadi Ağabey!’ diyebilirsiniz, herhalde ‘Amca!’ denecek kadar yaşlı görünmüyorumdur. Hem zaten bir daha karşılaşacağımız ne malûm? ‘Evli evine, köylü köyüne’ örneği...”

“Sağ ol Ağabey, tartışılmayacak nadir(1), iyi insanlardan birisiniz! Bu arada benim adım da Hidayet!”

“Hiç de öyle değil! Kötü bir kin tutucu, ‘olmasın olmayı’ ertelemeyen, unutmayan kindar(1) bir yapıya sahip, sizi işaret vereceğiniz yere kadar götürüp mescide geri dönecek bir Allah kuluyum, sadece.”

“Neden?”

“Size o tokadı atanı ödüllendirmek için tabii!"

“Ama yapma Hadi Ağabey! Zalime karşı, zalim olma!”

“Haddini bilmeyip başka çocuklara, kardeşlere karşı da aynı eylemi gerçekleştirsin mi? Bu iyi mi olur?”

Cümlemi hangi unvanla bitirmem gerektiğinin şaşkınlığım yaşıyordum.

“Hayır, ama sanırım bana ilgisini anlatamamasının, ona ilgi göstermeyişimin ezikliği; o hareketi yapmasına ani refleksle(1) sebep olmuş olsa gerek! Siz, okumadan, yazmadan din adamı olmuş gibi düşünüyorsunuz herhalde!”

“Hayır! Söyleminize göre, evli-barklı, kendisine namahrem olan birine biri nasıl ilgi duyar, nasıl ilgi bekler ki? Mantığımın alamadığı konu bu! Ben sadece nasıl olması gereken, karşısındakini incitmeksizin ona saygı duyan bir insanım…

Ve daha fazla söz etmeme gerek yok. Yanağınızı saklayın, sizi böyle kendini bilmezlerden korumak için takip edeyim...

Hoca mademki evli-barklı olmanızı göz ardı edip ilgi duyuyormuş, o halde evinizi-barkınızı da biliyor olsa gerek! Belki eşinizin varlığı nedeniyle pişmanlık duyar, özür dilemek ve özrünün kabul edilmesini arzuladığını belli etmek için sabahlara kadar kapınızın önünde bekleyebilir, ama beni dinlerseniz...”

“Anlayamadım!”

“Anlaşılmayacak bir şey yok. Evli olmasanız bile bugün ortada hiçbir şey yokken size el kaldıranın meselâ yarınlardaki birlikteliğinizde daha da ileri gidip pişmanlıklar dolu bir dünyada yaşatacağını bugünden göremiyorsanız benim size önerebileceğim hiçbir şey yok! Sadece  ‘Allah yardımcınız olsun!’ demek isterim…

Üstelik bu tavırlarınıza ve sözlerinize karşın evli olmadığınız kanaatini yaşarken, şiddet, egoizm ve ben-ben olan bir dünyada sonradan pişman olmamanızı dilerim. Hele ki bir de bebeğiniz varsa, ya da olursa ‘Son pişmanlığın fayda getirisi olmadığını’ da bilmelisiniz! Çünkü o bebek ikinizindir ve onun huzurlu yaşamı için asla yanlışlıkları, hataları, kusurlarınızı görmezlikten gelemezsiniz. Anlatabildiğimi sanıyorum, değil mi?...

Üstelik her ne kadar bir Lombrosso(28) değilsem de, tavrı dışında şekli-şemaili de hiç güven vermedi bana o hocanın. Tabii, bu sözü söylerken; ‘Kişiyi nasıl bilirsin, kendim gibi’ sözünü yok saydığını da itiraf etmeliyim.”

“Lombrosso dediniz, öncesinde de ettiğiniz bir kısım sözlerinizi aklımdan geçirmeye çalışıyorum. Tüm bunları nereden ve nasıl öğrendiniz ki, psikolog(29), ya da psikiyatr(29) mısınız yoksa?”

“Hiçbir şey, ya da sadece silik(1) bir devlet memuru diyeyim!” derken neden kendimi saklama gayretini yaşadığımın bilincinde değil gibiydim. Ortamı gerip(2) karıştırmadan, üstelik de genç kızın ilgi alanımı daralttığını hissettirmeden devam etme gereğini yaşadım;

“Haydi, siz yola koyulun ve ben sizi takip edeyim. Sözünü ettiğiniz eşiniz, ağabeyiniz, ya da babanız her kimi istedinizse sizi almaya kimse gelmesin, Tekrar ediyorum; yanağınızı saklayın ve peşiniz sıra gelmemi ve mescide geri dönmemi engellemeyin lütfen!”

“Peki, peşim sıra gelin! Ama o genç, tipini beğenmediğiniz, bilgisiz ve tecrübesiz, insan ruhundan anlamayan hocanın seviyesine de inmeyin...

Lütfen!”

Sözleri, benim sözlerime karşın emir niteliğinde gibiydi sanki;

“Sadece size ettiğini iade edecektim, üstelik misliyle değil, azıcık!”

“Onu da yapmayın, lütfen!”

“Bir güzel kız, bir hanımefendi bana ‘Lütfen!’ der de ben onun dileğini nasıl reddederim ki?”

“Sağ olun, beni korkum nedeniyle yalanıma rağmen koruma isteğinizden vazgeçmediğiniz için teşekkür ederim.”

Film; başlar, devam eder ve biter. Benim düşüncem de böyle idi. Tek farkla benim filmim bitmemiş ve fakat kopmuştu aniden, fark edilemeyecek bir şekilde.

Üstelik sadece cisim bilinerek, isim haricinde hiçbir şey bilinmeksizin, üstelik genç kızın dilemesini düşündüğü isteğini unutmuşçasına evinin kapısına kadar.

Utanarak döndüm.

Genç kızın anahtarıyla açtığı evin kapısından girerken geriye dönüp avucunu açıp-kapama şeklinde teşekkür ettiğini görmem imkânsızdı, doğal olarak.

Tanrının birliğine inanıyordum. Tanrı eğer iki kalbi karşı karşıya getirmeyi dilemiş, ya da emretmişse, bizim de o ilâhi emre karşı direnmemiz ne kadar mümkündü ki?

Ancak, özellikle benim onun evli olduğu konusunda sabit bir fikrim olmamasına rağmen “Yasak!” kavramı içine hapsetmiştim kendimi.

İlk defa karşı karşıya gelmiştik, yaşamak istediğim, belki de yaşamayı istediğimizin ne olduğunu o anda nasıl bilebilirdim ki?

Rahmetli babamın oğlu, dedemin torunuydum ya;

“Ben o gece hem düşündüm, hem içtim,
Ve sabaha doğru kendimden geçtim,
Trans halinden tez komaya uçtum
Sandım ki Azrail yanı başımda
(30)

Sabah sanki ben ona erişirken, o benden uzaktı hâlâ ve ben o kapağı kapalı alafranga tuvalette ne yaptığımı bilmeksizin nasıl tünediğimin(2) farkında değildim.

Şaşkındım. Sanki elektrikle çalıştığını bildiğim bir troleybüste egzoz borusu arama modundaydım.

Veya şoföre; “İki de bir kurcalama şu vites denilen şeyi” ya da “Aracın avans istemesinin” avans ayarının(3) ne olduğunu bilmeksizin cüzdanıma davranmak üzere gibiydim.

Yanılmak, yanlış yapmak, ya da hatada bile bile ısrarcı olmak bana ve benim gibilere has bir karakter olsa gerekti! O genç kızın; “Eşim gelecek!” yalanına sarılıp sonrasında ağzından doğruyu kaçırdığına emindim, ancak düşüncelerimdeki mantıksızlığa, ahenksizliğe anlam veremiyordum,

Çözümsüz sorularla boğuşurken neyin ne kadarından, ne bulunduğum yerden, ne de sabahın geldiğinden haberdar değildim.

Ve ben bu durumumun hacı dedemin kulağına ulaşacağından % 100 emindim. Çünkü annem ses çıkarmamış, belki de çıkaramamış, ancak uzun zamandır fark etmediği fevkaladeliğimi mutlaka beynine not almış olmalıydı.

Kendime gelmem çok uzun sürmedi, diye tahmin ediyorum, Kanepe üzerinde esrikliğimi(1) biraz da olsa atma çabasını gösterirken, soğuğa yakın bir duş aldım, öğle ezanını(!) dinledim ve namazın bitmesini bekleyip mescide yöneldim...

Bildiğini sanan bir cahille anladığı, ancak anlamak istemediği bir lisanla konuşmam mümkün değildi, ancak şansımı denemekten de vazgeçmek istemiyordum. Ders niteliğinde bundan sonraki yaşamına önderlik edecek sözleri zihnimden geçirme çabası içindeydim.

Ancak hiçbir söz dizisi ulaşmıyordu dilime, ağzımı genzime kadar doldurmak gayretindeydim.

Asıl hoca henüz yerine oturmamıştı, öğrencilerden bir kaçının daha gelmesini bekliyor olsa gerekti. Diğeri yani hoca müsveddesi ise gelecek çocuklar için düzen kurmaya çalışıyordu, rahlelerle. Benim kafamı içeriye doğu uzattığımı görünce çekinir gibi oldu.

“Hoca, anlatsana; ‘Dili dönmeyene tokat nasıl atılır, ya da nasıl tokat atılmalı!’ diye bir sure ya da ayet Kur’an’ın neresinde var? Kravat takmışsın ama medeni(1) olamamışsın. Yarının annesi olacak birine nasıl vurursun ki? ‘Cennet, annelerin ayağı altındadır!’ sözünü en çok sizin bilmeniz ve uygulamanız gerekirken nasıl unutursunuz ki?”

“Boş bulundum, affedersiniz!”

“Mazeret değil, hem benden değil, ondan ve ailesinden af dilemelisin. Ancak kahırla ve sitemle söylemeliyim ki; beni Tanrı huzurunda yitirdiniz, hatta kovdunuz. Bundan böyle bayramda, seyranda, Cumalarda arkanızda safta(1) durup namaz kılacağım, hatta mescide bir kez daha uğrayacağım aklınızdan geçmesin!”

“Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış(31), örneği…

“Bunu ben değil, tavşanı dağa küstüren düşünsün, Tanrıya küsmek asla aklımdan geçmedi. Canım çok istemesine rağmen, attığınız tokadı o genç kız yerine size ben iade etmek isterdim, ama seviyenize inmek istemem…

Belki bir şeyler, belki de çok şeyler öğrenmişsiniz, daha doğrusu öğrendiğinizi, bildiğinizi sanıyorsunuz ama hâlâ hem cahilsiniz, üstelik hem de adam da değilsiniz. Adam olmaya gayret edin bari!”

Konuşmaya, kaba anlamda kusmaya(2) devam etmek niyetindeydim. Belki de o genç başını eğip beni sükûnetle dinleyen hocanın cevabını, itirazını beklemek zorundaydım, ancak öğrenmek için gelen çocukların sesleri ve tavırları benim de, hocanın da seslerimizi kesmemiz gerekliliğini anlattırdı bizlere.

Bir insanın hele ki kahırlıysa çenesinin düşmemesi imkânsızdı. Ekleyecek sözlerim var mıydı? Vardı, mutlaka. Peki karşımdakinin? Onun da onu aşağılamam(2) karşısında mutlaka söyleyecekleri olmalıydı, diye düşündüm, eğer çocuklar gelmemiş olsalardı.

Benim yaşadığım, o genç kız nedeniyle hayal kırıklığının(3) görüntüsü olsa gerekti. Belki “Evliyim” sözü içine saklanmış yasak bir beklentiyi önleyememenin dışa vurumu mu demeliydim? Ben, kendime bile izah etmekte, anlatmakta, açıklamakta, hatta itiraf etmekte sıkıntı, zorluk çektiğim bir badire(1) içinde miydim?

İnsana çılgınlıkları yaptıran duygunun adı karasevdaydı, karasevda ile aşk farklıydı(32). Âşık mı olmuştum, hatta karasevdalı mıydım? Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptı ve ben de bu konuda o hoca gibi cahildim, hem de cahilden öte kara cahil(3)!

İçimden geçti, yürüyüş yürürken(2)! Şaşkındım, hem yürüyüş yürürken! “Kader, kime şikâyet edeyim seni, bilemem…(33)derken başım eğikti.

Canım yanıyordu(2) içten içe, farkındaydım, içtenlikle biliyordum, ancak engelleyemediğim bir kalp çırpıntısı ve heyecan yaşıyordum.

Hani “Kalp, kalbe karşıdır!(34) derler, acaba karşıdakinin duyguları nasıldı? Bir bilmeyenin, bir bilinmeyenin karşılıksız minnetinden(1) habersizdim.

Ve onun kısa bir süre için de olsa koruyucusu olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Hele ki teşekkür anlamında avucunu açıp kapattığını görmüş, bilmiş, hiç olmazsa hissetmiş olsaydım, ayrılırken.

Bilemezdim, bizim gibilerin Tanrının izniyle birbirine rastlamasını, aynı şeyleri hissediyor olmasını. Hem kim demişti; “Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!(35) diye? Bizimki Tanrının lütfu ile o rastlantı mıydı?

Umudum olabilir miydi? Olabilirse ne kadardı, ne kadar zaman içinde ve nasıl?

Belki “Dualar ederdi insanlar(36) benim gibi, eğer Tanrı tarafından dualarımın kabul göreceğine inansam. Ancak ben hoca tarafından itilerek Tanrıdan uzaklaştırılmıştım, Tanrıya küskünlüğümü onun bir kulu sayesinde kaba anlamda kusarak yaşamıştım. Ancak gene de biliyordum ki; en büyük, en güzel, en emin sığınak Tanrı idi.

Ben sığındım, onun da yani Hidayet’in de sığındığını düşündüm, umdum. Umuyordum ki; ikimiz de birbirimizden habersiz, aynı hülyalar içinde olmalıydık; “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!” heyecanı ve isteğinde.

Ben biliyordum; “Utangaç bir yüreğe sahip olduğumu…(37) Bu nedenle yaşadığımı, yaşamak dileğimi ona söyleyemeyeceğimin inancını yaşıyordum. Peki, ya o? Onun adına düşünmeye bile hakkım yoktu ki?

Yaşadıklarımın ne, ya da nasıl yorumlanması gerektiğini bilmiyordum. Cahildim, dediğim gibi. Aynı şehirde, ancak ayrı mekânlarda, aynı nefesi alarak; “Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek! (38)demek sözüne sığınma gayretindeydim.

Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram…(39). Ben buna inanıyor muydum, kendime bile itiraf etmekte sıkıntı çekiyor, zorlanıyor olsam da. Peki ya o? Yaşadığımın dillendirilmesini(2) sadece “Ah!” çekerek, ya da kaba anlamda; içip, sarhoş olarak isyan şeklinde mi gerçekleştirilebilirdim ki?

Aşkın, evrensel bir dili olduğunu(40), aşkın bunu öncelikle sevenlerin birbirinin gözlerinde yaşamak olduğunu(41) neden bilmezlerdi ki insanlar, ben dâhil? Aşkı anlatabilmek için, bir başka dile ihtiyaç yoktu ki!

Bana göre bakışların her şeyin anlatımı(42), izahı, tercümesi değil miydi, aşk? Gerçekten bakışlarımla, o kısacık an içinde, içimdekileri karşıya hissettirebilmiş miydim? Emin değilim!

Ben utangaçtım, ama utanmam, gizlenmem, çekinmem gerekli miydi? Önceliği var mıydı sevginin, hatta aşkın gösterimini ertelememin, içimden geçeni saklamamın? Aşkın sadece görülmediğini, buna ruhun katkısını(43) söyleyen haksız mıydı? Ben “Evet!” demekte zorlanmıyorum.

Aşk tümü yaşamaktı, bir çırpıda, katkısız, katışıksız, hatta karşılıksız, tümüyle, hem her şeyimle.(44)

Yol belliydi, gecikmemeliydim. Bir gecenin yalnızlığı ve düşünmemin ağırlığı altında ezilmemin yeterli olduğu kanaatini yaşadım. Peki! Ne der, nasıl der, niçin derdim ki karşımda olacak olana, neler hissettiğimi?

Ve öğrenmek zorunda mıydı belki de gönlünde tek iz kalmayan beni? Gizlensem daha mı iyi olurdu ki?

Kapısına gidip aşkını değilse bile sevgisini dilensem, daha mı doğru olurdu ki, ya da yakışır mıydı ki? Sözlerimin düşüncelerimin dışavurumu(45), düşüncelerimin katkı yaptığı duygularımın esiri olduğunu inkâr edemezdim.

Bilmem kaçıncı kez kendime itiraf etmekte zorlansam da, aynı mescitteki hoca gibi bildiğim hiçbir şey yoktu. Âşık mıydım, ilk ve tek görüşte hem, yıldırım aşk gibi? Evli-barklı olmadığı inancını yaşıyordum gönlümde, yalanını bilir gibi. Hem hakkında hiçbir şey bilmememe rağmen, üstelik kendimin de onun tarafından tanınmamış olmamı göz ardı ederek...

O halde şans mı beklemeliydim, hem nasıl, yoksa şansı mı yaratmalıydım, hem nasıl? İri yosun yeşili gözler, hızla çekilen kol, soluk bile alınmasının istenmediği bir takip ve evinin kapısı...

Başka yer eden hiçbir şey yoktu beynimin hücrelerinin hiçbir yerinde. Bir de ismi ancak/tabii...

Bana akıl verecek hiç kimse yoktu çevremde, bulamıyordum da. Annem, hacı dedemin katkısıyla ahret sualleri(3) için her daim(3) hazırlıklıydı, onun sözlerini, suallerini özet olarak bile sayfalara sığdırmam mümkün değildi.

Arkadaşlarıma danışmak mı? “Nihayet!” sözü ertesinde bir magazin(1) gazetesinin (yahut da dergisinin) bilmem kaçıncı sayfasında ilânıma rastlamam an meselesi gibiydi? Üstelik ortada fol yok, yumurta yokken(3) anneminkine benzer yedeği, yedekleri de olan ahret sualleri ile karşılaşırdım.

Camiye, mescide de istihare(46) için gitmezdim. Gidemezdim değil! Tanrıya küsmüş gibi olmak şeklinde yorumlansa da hareketim.

Tanrı bazen çaba gösterirdi, canlı her varlıktan eş şeklinde bir çift yaratmasının nedeni olarak. Bu nedenle günlerce ibadetsiz olarak mescit çevresinde dolaşmama, “Acaba gene doyururlar mı?” beklentisindeki bir sokak köpeği gibi, hem de iç çekerek kapı önü yerine, civarlarda hatta sokak lâmbaları altında beklemiş olmama Tanrım acımış, kıyamamıştı bana, sanırım! Bu nedenle de himmetini, yardımını esirgememişti benden, esirgeyen, bağışlayan yüce Tanrım…

Neden sokağa çıkmıyordu ki Hidayet? Benden mi esirgiyordu yoksa kendini? Kur'an Kursunu terk etmesinin ezikliği ile mi görünmüyordu, ortalıklarda? Üniversiteye belli olmayan saatlerde mi gidiyordu ki, eğer öğrencisi ise? Yoksa bir koruyucu olarak, destek verdiğine inandığı biriyle, yani benle karşılaşmaktan mı çekiniyordu?

Aynı duyguları yaşıyor olabilir miydik? Bir katırın doğurduğu, balığın kavak ağacına çıkığı nerede görülmüştü ki? Benim düşüncem de bana göre o kadar imkânsız gibiydi! Hüzünlü ve kahırlıydım, tüm yaşamımı alt-üst eden, ümit dünyama ufacıcık bile katkısı olmayan hayallerime küskün olarak.

Düşüncelerimde Tanrıyı yönlendirmek istemiştim ya bana, “Tanrının benim olayıma el koyması” olarak.

Tanrı Hidayet’in canının sıkılmasına sebep olmuş olsa gerekti, alışverişteydi, ancak karşılaşma ihtimalim sıfır olduğundan Tanrının bana yeniden destek olması gerekiyordu, hani karşılaşsam, o da;

“Evli değilim, fark ettiğin gibi yalan söyledim, beni etkiledin, seni sevdim, sen de gel sev beni, hadi evlenelim!” mi demeliydi?

Asla! Öleceğini bilse bile bir genç kız böyle bir davranışı sergilemezdi. Aile terbiyesi, örfü(1), gururu, “alçaklık” olarak, “eğilme” şeklinde bir tavra asla izin vermezdi.

Peki, seven bir insanın karanlıkta göz kırptığından kimin haberi olurdu ki? Üstelik karşısındakinin yakışıklı olduğundan, çekince hareketine rağmen el uzatan, teselli veren(2), kibar, centilmen ve terbiyeli biri olduğundan nasıl emin olabilirdi ki?

Abarttım, kendimi çok mu fazla büyüttüm?

Herkes haklı, ama aslında; “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz!(47) sözü benim için söylenmemiş olsa gerekti!!!

Hayal etmek ücret karşılığı değildi ya. Ancak “Bedava!” diye de uluorta savurmak gerekmezdi. Bu nedenle adımın “Hıdır” olması gereksizdi, elimden gelenin sadece hayal olduğunu anlamam için. Çünkü…

“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı, âlemde!(48)

İçimden bir ses; “Hayır!” demese de onu arayıp bulmamın imkânsızlığını yaşıyor gibiydim, üstelik yandığımın farkında olarak. Eksiklik; belki de karşımdakinin de benim gibi yandığını umamamam, bilgisizliğim nedeniyle cesur olamamamdı.

Ancak Tanrı belki benim haberim olmadan, belki ricam üstüne(!) belki de kendiliğinden bana yardımcı olmayı istemiş olabilirdi.

Bir iş için dışarı çıkmıştım, mesainin bitimine az kaldığı için, karanlık inmeden evime ulaşma arzusu ve gayreti içindeydim, otobüsü beklemek için sıraya girdiğimde.

Hani insan “Yağmur Duasına(49) çıkar; ama inancı o kadar zayıftır ki, inanmaz, bu nedenle de yanına şemsiye almayı akıl edemez. Benim durumum da aşağı-yukarı aynı gibiydi.

Arıyordum onu, sözüm ona iki tarafıma bakınıyordum utanır gibi bulacağımdan, karşılaşacağımızdan umutsuz...

Oysa Hidayet bir adım önümdeydi. İnsan kokusunu, varlığını hissetmez miydi, içinde yaşattığının? Bir ara geriye döndüğünde gözlerime inanamadım. Ona öylesine aptalca baktığımı hisseder gibiydim, karşımdaki o yosun yeşili gözlerdeki heyecanı, hatta sevinci hissedememiş gibiydim.

Böndüm(1), salaktım, ama istemese de ona iade edilme şartı olmaksızın verdiğim bir kalbim vardı, onu dinledim.

Otobüse binmeden önce ona yol verirken, bilet kutusundaki “Tam bilet” anonslarından sonra bir koltuğa oturan Hidayet’in yanına oturdum ve daha diğer yolcular otobüse binmeye devam ederlerken fısıldadım;

“Elinizi tekrar tutmaya çalışsam, hırsla, kinle gene geri çeker misin?”

“Siz” diye başlayan cümlemi “Sen” diyerek nasıl bitirdiğimin farkında değildim.

“Denerseniz kaybedeceğiniz ne olabilir ki?”

Sağ elimi çekinerek de olsa, hatta titreyerek uzattım sol eline, gözlerine bakarak. Ona uzanan elimi sıkı sık sardığını hissedince;

“Çok şükür! Çok şükür Tanrım!” dedim içtenlikle…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hadi; Hidayet eden doğru yol gösteren. Kılavuz. Rehber. Yenilene yardım eden, yardımcı. Önde giden kimse. (Ayrıca; Haydi anlamında, kısaltılmış).

Hidayet; Bir kimseye Tanrı tarafından gösterildiğine inanılan doğru yol, Tanrı yolu, hak olan Müslümanlık Yolu. İslâm dinini kabul etmek, Müslüman olmak. Yol göstermek. Gerçeğe ulaştırmak.

(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Ayet; Kelime olarak; belirti, işaret, delil. Kur’an’ın belirli parçalarına da ayet denmekte. Yaratanla yaratılan arasındaki ilişkide anlamı olan her şeydir.   Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Beddua; İlenme. İlenç. Bir kimsenin başına kötü şeyler gelmesi için yapılan dua.

Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız,  gerzek, geri zekâlı.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Dimdirek; Türkçemizde böyle bir kelime olmadığını düşünüyorum, dümdüz, doğrudan doğruya anlamlarında direk sözüne yamanmış bir birleşim olsa gerek.

Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).

Esriklik; Sarhoş olma durumu.

Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.

Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Görünmez, bilinmez.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan,  geçici, muvakkat takma.  Yerini bulamamış,  uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış.  İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.

İlâhi; Tanrı ile ilgili olan, Tanrı’ya özgü, Tanrısal. Her yönden eksiksiz, çok güzel.

Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

Kindar; Kinci, kin tutan, kinli.

Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.

Köse; Bıyığı, sakalı çıkmayan, çıkmamış.

Magazin; Az yazılı, bol resimli ve kalabalığı ilgilendiren çeşitli konulardan, genellikle halkın hoşlanacağı şeylerden söz eden dergi. Çeşitli ve hafif şeylerden söz eden kısa radyo ve televizyon eğlenceleri.

Medeni; Uygar. Şehirli. Eğitim görmüş, görgü kurallarına uyan, kültürü, davranışları uygarlığın gerektirdiği nitelikleri taşıyan. Düşün, bilim, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük bir gelişme göstermiş, dolaysıyla yaşam biçiminde gerekli bir düzeye ulaşmış olan.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.

Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.

Rahle; Okuyup yazma işinde kullanılan, kimileri açılıp kapanabilecek bir biçimde yapılmış, küçük ve alçak bir tür masa.

Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.

Saf; Namazdaki sıra, dizi. Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz

Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)

Silik; Kendini gösteremeyen, dikkati çekmeyen ya da önemli ve belirgin olmayan. Üstünde bulunan yazıları ya da çizgileri aşınmış, bozulmuş ya da silinmiş olan.

Sinsice; Sinsilikle. Gizlice, kurnazca davranış.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

Tazminat; Zarar karşılığı ödenen para.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş. (Tıfıl ve çocuk; ikilem gibi gözüküyorsa da anlatmak istediğim tıfılın hiçbir şey anlamaması).

Varsayım; Faraziye-Nazariye. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Vecibe; Ödev, boyun borcu, vazife, borç.

Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

(2) Ağız Dolusu Küfür İşitmek; Birbiri ardınca, arka arkaya söylenen küfürleri işitmek.

Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)

Akıl Erdirememek; Ne olduğunu anlayamamak. Sırrını çözememek.

Ardına (Arkasına) Atmak; Önem vermemek, önemsememek. Boş vermek.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde olup bitenleri iyi algılayamamak, değerlendirememek.

Bilmediğini Bilmek; Bir tür farkındalıktır. Kendi bilgisini sınayabilen, haddini bilen kişinin farkındalığıdır. Bunun tersi her şeyi bildiğini sanmaktır. Oysaki bilmediğinin farkında bile olamayanlar vardır. Bir insanın sahip olabileceği en büyük erdemdir.

Bir Kulağından Girip, Öteki Kulağından Çıkmak; Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.

Canı Yanmak; Bir işte çok zarar görmek. Fiziksel olarak çok acı duymak

Çığrıştırmak; Avazı çıktığı, sesinin yükselebildiği şekilde bağırmak, çağırmak, çığırmak, seslenmek.

Çıngar Çıkmak; Kavgaya yol açılması, gürültü-patırtı çıkmasına neden olunması, bir bahane bulup kavga çıkarma.

Dayatmak; Birinin özellikle yersiz, haksız, yasadışı bir isteğine karşı direnmek, böyle bir isteğe karşı koymak. Bir şeyi bir yere dayama eylemini gerçekleştirmek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Haddini Bildirmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini karşısındakine bildirmek, ölçüsünü bilmesinin gerektiğini bildirmek.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.

Hak Tecelli Etmek; Ölmek. Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

İltifat Etmek; Beğenmek, rağbet etmek, saygı ve ilgi göstermek.

Kin Beslemek (Kin Tutmak), (Kin Kusmak); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek.

Kulağı Çınlamak; Uğuldama, vızlama, vızıltı, ya da çınlama şeklinde şiddeti kişilere göre değişen tıbbi bir olgu. Ancak; hurafe olarak yorumlanacak bir görüşe göre sağ ve sol kulağa göre çınlama, iyi ya da kötü haber olarak yorumlanır. Ancak konunun hafife alınmaması, devamlılık halinde mutlaka bir KBB mütehassısına görünmenin gerekli olduğu ifade edilmektedir.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Ortamı Germek; Gereği olmadığı halde ortaya sakıncalı ve ağır sözler sarf ederek karşısındakilerin sinirlerini havaya kaldırma ve olası büyük çatışmalara sebep olmak.

Pabuç Kadar Dilleri Olmak; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.

Rijit (Rijid) Saplantıları Olmak; Sert, bağışlanması, hoşgörüsü olmayan saplantılara sahip olmak. Gönül kırıcı, katı, ters düşünce, davranış ve hareketlerde bulunmak.

Sebeplenmek; Kendisine dolaylı olarak yarar, menfaat sağlamak, yararlanmak.

Sırıtmak; Görünmek. Dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık, özellikle alay belirtir bir şekilde gülmek.

Teselli Vermek; Rahatlatmaya çalışmak, acısını gidermeye gayret etmek. Avundurmak.

Tünemek; Yüksekçe bir iskemle, tabure vb. üzerine oturmak. Kuşların, kümes hayvanlarının geceyi geçirmek ve uyumak için bir sırığa, ya da dala konması.

Yağmur Çiselemek; İnce ince ve kararsız bir biçimde yağmur yağmak.

Yaşadığını Dillendirmek; Yaşadığını söylemek, dile getirmek. Dillere düşürmek.

Yürüyüş Yürümek; Türkçemizde böyle bir söz yok. Yürüyüş yapmak demek gerek. (Yangın yanmak, Ütü ütülemek, Su sulamak gibi, benzer bir yanlış).

(3) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Aklın Dar-Kıt Erdiği Şey; Kişinin amacına ulaşmak için ancak  akıl edebildiği, edebileceği şeyler.

Avans Ayarı; Otolarda yanma odasının içine yakıt-hava karışımı geldikten sonra pistonun yukarı çıkmasıyla bu karışımın buji vasıtasıyla patlayıp iş yapması zamanının ayarlanması.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.

Hayal Kırıklığı; Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı, sükûtu hayal.

Hayr (Hayır) ve Şer; En iyisi, daha iyisi ve en kötüsü daha da kötüsü (Hayr; Mal ve servet anlamına da gelir).

Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.

Kara Cahil; Kulaktan dolma, genelde ilimle ilgisi olmayan hurafe, batıl itikat, yanlış inançlarla yüklü beyine sahip olan, bilmediklerini öğrenmemekte direnen okumamış cahil vatandaş.

Kendini Bilmez; Ne yaptığını bilmeyen, haddini aşan.

Söz (Lâf) Aramızda; Söylenilenlerin gizli kalması gerektiğini (sırrın saklanması arzusunu) belirten söz.

Söz Gelimi; Sözün gelişi, örneğin, tam o andaki konuya uygun olarak.

Şeriat Kuralları; Kuran-ı Kerim ve Hadislere göre genelde uygulanması gereken cezalandırmalardır. (Kısasa kısas, kırbaç cezası, recim, kol, parmak, kafa kesme vb. gibi)

Tırınk Para; Peşin, hemen ödenecek para anlamına gelen söz.

(4) Armut dibine düşer; Kişi çok yakınında bulunduğu kimselerin davranışlarını benimser, onlar gibi olur. Kişinin davranışları daha fazla yakınlarına fayda getirir, anlamında atasözü.

Soy soya, bulgur suya çeker; Bir şeyin aslı ne ise devamı da aynıdır.  Farkındalık beklemenin yanlışlığının ifadesi.

Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.

Her koyun kendi bacağından asılır; Her insan kendi davranışından, suçundan Allah’a ve topluma karşı sorumludur.

(5) Zındıklar Cehennemi; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansızların gidecekleri yer”” anlamında sıkça kullandığı bir deyim. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişilerin yoğun olarak muhafaza edilecekleri yer. Bilinmeyen konu; “Allah’la kul arasına kimsenin giremeyeceği” kimsenin kimse hakkında ahretle ilgili konularda hüküm veremeyeceği.

(6) İtin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı; Aşağılık bir kimsenin değerli bir şey istemesi mümkün değildir. Böyle birinin duası kabul olsaydı, dünya çekilmez olurdu.

(7) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

(8) Bidat; “Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek” gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir. Geniş anlamda Bid’at; “Bir benzeri olmayan ve İslam’da olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup, Peygamber ve Ashab-ı Kiram dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta ilâve ve eksiltme mahiyetinde olarak ibadet kabul edilen, göze ve akla hoş gelen dua. Kur’an okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce, görüş ve amellerin, sünnete aykırı davranışların âdet haline getirilmesi. Kutlu Doğum Haftası, Mevlitler ve İslam’da din ile ilgisi olmayan, Kur’an’da görülmeyen, sünnette olmayan, İslâm Âlimlerince ve ashap tarafından bilinmeyen, din esaslarına göre ibadet vve davranış biçimleriyle ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir.

(9) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.  Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

(10) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Ve dahi  “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE

(11) Hu Çekmek, Hu Çağrışımları; “Hu!” Arapça “O” anlamındadır. Sufi literatürde sıklıkla Allah'ı kastetmek için kullanılır. Dervişlerin bir selâmlaşma şekli ve “Hu!” diyerek devamlı olarak Allah’ı zikretmek anlamında “Hu Çekme İbadeti” olarak kullanılır.

Diğerleri din ile ilgili kavramlar olup uzun uzadıya izah etmek istemedim.

(12) İmanın en üstünü, yükseği; iyi ahlâk, sabır ve cömertliktir.HADİS

(13) Bilgi büyük adamları alçak gönüllü yapar, normal adamları şaşırtır ve küçük adamları kibirlendirir. Brigitte LABBE

(14) Şeyh (Şıh) uçmaz, mürit (Mürit= Mürid; Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş) uçurur. ATASÖZÜ

(15) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

(16) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü.

Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil. Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.

(17) Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti;Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

(18) Annesinden dayak yediği halde, yine “Anne” diye ağlayan bir çocuktur aşk. Cemal SÜREYA

İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için, dinsel inançlardan kurtulmak gerekir. Robert OWEN

Sevgi, ruhun güzelliğidir. Aurelius AUGUSTINIUS

Sevgi inanmak demektir. Wolfgang Van GOETHE

Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan, yıkılmaz bir kaledir. Constance FOSTER

Sevgi; sevdiğin kişinin mutlu olduğunu gördükçe O’nun mutluluğu ile mutlu olabilme sanatıdır. Sunay AKIN

Sevgi Eksikliği; Sevgi; kişinin kendi iyilik haline ve mutluluğuna odaklanması, kendini sevilmeye ve saygı duyulmaya değer bulmasıdır ki bunu “öz sevgi” olarak adlandırmak gerek. Beklentilerin karşılanamamasının acımasızca cezalandırılması eksikliğin hissedilmesini yaratır. Bilge AKARSLAN

Sevgide Israr; Mantıklı olmayan, takıntılı bir his durumu. Yaknlaşmak, yaklaşmak umudu olmayacak bir davranış durumu. Aşk değil, sahiplenmek duygusunun egemenliği. Erol KARATEKİN

Sevgi Kısıtlılığı; Sevgi gösterilmek, belirtilmek, inandırılmak gerektirir. Bunların yaşanmasındaki çekingenlik, çekimserlik kısıtlama gibi algılanır.

Sevgi Satın Alınmaz; Doğrusu “Gerçek sevgi satın alınamaz” olmalı ki bunun tercümesi yoktur.

(19) Kur’an, Bakara Suresi, 256.  Ayet;  “Dinde zorlama yoktur.”

Dinde zorlama yoktur, herkes özgürdür elbette. İsteyen dünyada pişer isteyen ahrette...  Necip Fazıl KISAKÜREK

(20) Belirtilen hadisler dışında Kur’an’da Belirtilen İçki İle İlgili Sureler şöyledir;Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz”  (Mâide Suresi, 90. Ayet). “Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?” (Mâide Suresi, 91. Ayet).  İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı da çoğu da haramdır.” (HADİS) “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ

(21) Yine hazan mevsimi geldi, Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek… Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(22) Diyanet; Din kurallarına tam bağlı olma durumu. (Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurulmuştur). Söz, maalesef bilgisi kıt bazı “Müslümanım” diyenler tarafından yakıştırma olarak “Din-ayet” şeklinde telâffuz edilmektedir, yanlıştır. Tıpkı “Kolonya” demek yerine, ne demekse; “Kolon Yağı” denilmesi gibi.

(23) Natro Kafa-Natro Mermer (Nato Kafa-Nato Mermer, Natura Kafa-Natura Mermer); Söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafalı. (Sözün aklımda kalışı; aslında “natr” kelimesini,” natürel” şeklinde algılamaktan kaynaklanmıştır.) Söz ayrıca; Kendini ağır satmak, Bir isteği yerine getirmekte yapmacıklı, isteksiz davranmak anlamlarını da içerir.

(24) İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Karcaoğlan’a, Bestesi; Sadettin Kaynak’a ait olup eser Segâh Makamındadır.

(25) Arap Harfleri  İle İlgili Ufacık Bir Bilgi; Arap harfleri 28 adettir. Sağdan sola doğru yazılır, küçük harf-büyük harf ayrımı yoktur, noktalama işaretleri yoktur, harfler kelimelerin ortasında, başında ve sonunda değişiktir. Harflerin tamamı sessizdir ve “hareke “adı verilen işaretlerle kendilerine gelirler.

(26) Kur’an, 103 Suresi. Vel asr; 3 ayettir. Vel asr / İnnel insane le fi husr / İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr( Asra yemin olsun ki, /  İnsan mutlaka ziyandadır. / Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır).

(27) Anne girdin düşüme. Yorganın olsun duam; mezarında üşüme. “ANNEME” Necip Fazıl KISAKÜREK

(28) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.

(29) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

(30) “Ben o gece hem düşündüm, hem içtim,  / Ve sabaha doğru kendimden geçtim, / Trans halinden tez komaya uçtum / Sandım ki Azrail yanı başımda” Saygılarımla değişiklik için şairinin himmetine sığınıyorum. Dizeler; Bekir Sıtkı ERDOĞAN'ın “HANCI” ya da “BİNBİR GECE” isimli “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” diyerek başlayan şiirinde şöyledir; “Ben o gece hem ağladım hem içtim, / İki gün diyardan diyara uçtum / Kayseri yolundan Niğde’yi geçtim, / Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş...”

(31) Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış; Sıradan önemsiz kişi, önemli bir kişiye küsse, önemli kişinin umurunda bile olmaz. Sitem ve nazlanışımız kişiden kişiye değişik anlamlardadır, şeklinde bir deyim.

(32) İşte insana o çılgınlıkları yaptıran duygunun adı karasevdadır. Karasevda ile aşk farklıdır birbirinden. Asıl tehlikeli olan karasevdadır. Araplar buna “Garam” der. “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ

(33) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(34) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(35) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(36) Dualar eder insan mutlu bir ömür için,  sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı,  “Love me tender”  Galiba benzer...

(37) Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden... Ben sana âşık olduğumu ölsem (de) söyleyemem! Özdemir ASAF

(38) Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir, yalnız sevilmenin hiçbir zevki yoktur! ARİSTO (Ancak özür dileyerek söylemeliyim ki; sevilmek de zevktir, yalnız olmamak kaydıyla).

(39) Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram… Bu alıntının sahibini ve nasıl alıntıladığımı hatırlayamıyorum.  Ancak, ben fikrimi özetlemiştim şu şekilde; Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de… Erol KARATEKİN

Bu; benimle aynı fikirde olmayanlara saygısızlık etme hakkını vermez bana, asla! İki üstadın alıntıladığım görüşlerine de yer veriyorum;

Aşk; sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. Âşık, sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir. Nevzat TARHAN

İnsanlar aşk ve sevgiyi, sevgi ve duyguyu birbirinden ayıramıyor. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevgi gibi bir çaba gerektirmez. Huzurlu bir hayat için aşka değil, sevgiye ihtiyacımız var. Gerçek sevgi çoğu kez, aşk duygusunun olmadığı bir ortamda, yaniâaşık olmadığımız halde sevgiyle davrandığımız zaman ortaya çıkar. İnsanın çabası aşkı aramak değil; sevgiyi bulmak olmalıdır Ayşegül ALDEMİR (“Sevgi, Bir Duygu Değildir!” yazısından).

(40) Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister! Eugene DELACROIS Sözlerim bu üstadın sözlerine tekzip olarak yorumlanmalı, düşüncesindeyim.

(41) Aşk,  sevenlerin birbirinin gözlerinde yaşamak olduğunu bilmektir. Menşeini bilemediğim, belki de durup dururken kendi kendime uydurduğum bir söz. Ancak, gene söyleyenini bilemediğim bir söz aynen şöyle; “Aşk, birbirini çok sevenlerin, birbirinin gözlerinin içine bakıp şiir yazanların, el ele tutuşup yürüyenlerin değil, birbirine içten içe gönül verip sevdasına edebince sahip çıkanların ve benliklerini tutuşturan gönül insanlarının işidir. Aşk, hiçbir zaman potansiyel bir sapkınlığın şehvet duygusu olmayacaktır. Aşk, yaşamasını değil yanmasını bilenlerin işidir...

(42) Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır.  Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.

(43) Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil ruhla görülür. William SHAKESPEARE (Söze itirazım yok; gene de Shakespeare’in affına sığınarak; “Gözle de, ruhla da görülür” demek isterim).

(44) Aşk tümü yaşamak, bir çırpıda, katkısız, katışıksız, hatta karşılıksız, tümüyle, hem her şeyiyle. ALINTI

(45) Sözlerim, düşüncelerin dışavurumudur...  Ege CANSEN 

(46) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde insanların bunu; herhangi bir işlemde rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

 (47) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz”  “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”

(48) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(49) Yağmur Duası İçin Sahraya Çıkmak (İstiska); Kıbleye dönülür, avuçlar omuz hizasına kadar kaldırılıp semaya açılır ve dua edilir, hazır bulunanlar arkasında oturarak imamı dinleryerek “Âmin!” derler ve dua biter.

Yağmur duasına çıkmadan önce meteorolojinin kayıtlarını karıştırmak her zaman faydalıdır. Mark TWAIN