“Ne olur yani, yanında yatmama izin versen!

“Bu sarhoşluğunla, hem de takım elbisenle?”

“Eve gidip, pijamalarımı alıp gelmemi mi, yoksa bir başka zamanda pijamalarımla gelirsem, yanında yatmama müsaade edeceğin anlamını mı çıkartmalıyım bu sözünden?”

Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym(1)! Utandığım için tamamlamak istemediğim bir söz var, hani; ‘Yüz verdik deliye...(1)diye başlayan. Sahi bu sözü senin için daha önce hiç kullanan oldu mu, ha?”

“Bilmem, sanırım şu andaki gibi bir anı daha önce yaşamadığım için, ‘Diyen olmamıştır!’ diye düşünüyorum, belki de ilk defa işitiyorum... Olamaz mı?”

“Ne demek istediğini anlamadım, ama hadi neyse...”

“Madem yanına yatmama müsaade etmiyorsun, o zaman gel sen benim yanımda yat, ninni söyle bana, hatta istersen öpebilirsin bile beni!”

“Zırvalamakta(2) üstüne yok yani. Pikeyle yastığı kanepenin üstüne koydum, kanepeyi aç ve yat, Çınar gibi. Beni, bizi pişman ettirmeyin, olur mu? Bak Pınar, Çınar’ı yatırmış bile çoktan. Sen de uslu, efendi bir bebek ol ve uykuna hemen başla!”

“Peki, rüyamda seni görebilir miyim?”

“Hoppala! Nereden çıktı bu, gecenin kör vaktinde(3)? Kim, kimin rüyalarına, hayallerine, düşüncelerine ambargo koyabilir(2) ki? Hadi, saçmalama da uyu artık! Benim de uykum var. Yok, ‘Devam edeceğim!’ diyorsan, bir taksi çağırıp ikinizi de acımaksızın pansiyonunuza gönderirim, oradakilere ne anlatırsınız, artık o sizlere kalır, ben bilemem…”

“Bilirim, yaparsın, ne de olsa aklına koyduğunu esirgemeksizin yapan zengin çocuğusun, daha doğusu sen de, Pınar da, her ikiniz de. Çınar’la benim hatamız, sizlerin sınıf arkadaşı olmamız ve...”

“Bunun varlıkla ne ilgisi var ki, yemeğe davet ettik sizi, bize uydunuz, ama içki ile de ipin ucunu kaçırdınız. Sarhoş oldunuz Çınar çoktan sızmış, baksana, sen sızmamakta direniyorsun. Lokantadan aldık sizi, evimize getirdik. Böyle sarhoş olarak pansiyonunuza dönseydiniz, ele-güne mahcup olarak, daha mı iyiydi?”

“Galiba haklısın!”

"Galiba değil, kesinlikle!”

“Anladım, kovulmamak için hemen kıvrılıyorum. Ama özür dileyerek bir şey rica edebilir miyim?”

“Lâvabo şurada, temiz havlu koydum, istersen mutfaktan küple, damacanayla, sürahiyle bile su içebilirsin, daha ne istersin ki?”

“Çok özendim, seni öpebilir miyim?”

“Lâ havle... Gerçekten tahammül edilemeyecek zirzop(4) bir zırdelisin.”

“Bu isteğimin cevabı değil, evet, peki ya da hayır!”

“Peki! Hemen uyuyacak mısın?”

“Söz, hemen zıbaracağım!”

“Peki, o zaman öpebilirsin!” diyerek işaret parmağıyla yanağını gösterdi

Bende bu şansı tepecek göz var mıydı? Her ne kadar “Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamaz(6) idiyse de, parmağını tuttum, dudaklarına götürüp çektikten sonra incitmekten çekinerek dudaklarımı dokundurdum dudaklarına.

“Hoppala! Bu ne bu şimdi, ‘Yangından mal kaçırır(6)!’ gibi, öpmek mi, bu şimdi?”

“Bana âşık olmandan çekindim!”

“Balık kavağa çıkınca, ya da katırlar doğurunca... Sen kendini darı ambarında tavuk sanıyorsun galiba. Bu ne küstahlık, ne kendini bilmezlik(3), gururlanma…”

“Haddimi bilmek küstahlıksa Şeniz, söylediklerini kabul ediyorum!”

“Haddini bilme(2) o zaman…

“Yani?”

“Yani! Ahmaklık etme, sar kolunu belime ve...”

Doyasıya kucaklayıp öptüm Şeniz’i, doyamayacağımı bile bile ve gizli-saklı, ama belki de içinden gelmeyerek cevapladı beni ve son sözü;

“Artık canın yerine gelmiştir(2) koca bebek! İyi geceler, haydi çabuk uyu, sabah ilk otobüslerle gitmek zorundasınız.”

“Emrinizle, sabah erkenden defolmak için hemen uyuyorum. Ama teşekkür etmemi de kabul et, lütfen!”

“Sizi misafir ettiğimiz için mi?”

“Hayır, dudaklarına beni misafir olarak kabul ettiğin için...”

“Allah’ım ne günah işledim ki böyle bir adamı belâ gibi başıma musallat ettin(2)?”

“Şikâyetini Allah yerine, bana dilekçe ile iletirsen, sana yardımcı olmaya söz verebilirim!”

Sıkılmış olsa gerekti, cevaplamadı, hışımla odasına yöneldi, kapısını abartılı bir şekilde kapattığında, kapı anahtarını önce sıkarak kapattığını, sonra gevşeterek açtığını hissettim sanki.

Beni istemeyeni, beni istemesi için zorlayamazdım, ancak ona karşı ilgimin olmadığını söyleyecek kadar da ilgisiz, aptal ve saf(4) değildim...

Amcamın oğlu Çınar’la birlikte girmiştik sınavlara, aynı üniversite ve fakülteyi kazanıp Pınar ve Şeniz’le ancak ikinci sınıfa başladığımızda tesadüflerin desteği ile tanışmıştık.

Çınar, daha ilk ay içinde Pınar’la arasındaki mesafeyi kapatmıştı(2), defalarca ikaz etmeme, davulun bile dengi dengine çaldığını anlatmak istememe rağmen. “Nuh demiş, peygamber dememişti!(7) yanlışlığına devam ederek...

Bizler mazbut(4), öylesine bir dünyanın köyden şehre inip de şaşırmama gayesini yaşayan, bu haklarını kullanan çiftçi çocuklarıydık, birazcık da yoksul ve çulsuz(4)...

Çınar burs kazanmıştı, ben ise bir banka kredisinden yararlanıyordum ve birbirimize destek oluyorduk her daim(3).

Örneğin aynı sınıfta okuduğumuz için her dersin kitapları tek idi ve beraber çalışmak hem mecburiyetimiz, hem de hobimizdi bir bakıma, başarılı olmamız için bu gerekliydi de zaten.

Babalarımızın bizi kuruş olarak bile desteklemeleri mümkün değildi, bize destek olacak güçleri yoktu, hatta neredeyse üniversiteye gitmemizi bile engellemeye çalışmışlardı, diyebiliriz. Yaşadığımız pansiyon ilkele(4) yakın bir konumdaydı ve çok zaman çayla takviye edemediğimiz birer simitle öğün geçirdiğimiz oluyordu.

Söylemek gereksiz, sömestre, yılsonu, bayram gibi tatillerde annelerimizin hatırına birer gün ellerini öpmek için köye gidiyor ve hemen geri dönüyorduk, bulabildiğimiz gündelik işler için, amelelik dâhil...

Aynı şehrin iki ayrı mahallesinden gelen zengin kızları Pınar ve Şeniz öyle miydi ya? Al bebek, gül bebek, bir dedikleri iki olmayan, paralarını su gibi harcamasalar da, tasarruf etmesini de bilmeyen, üstelik elleri açık(3), çok güzel kızlardı, ikisi de.

Eli açıklık konusunda Pınar’ı, güzellik konusunda ise Şeniz’i en ön ve üst sıralarda düşünebilirdim.

Pınar ve Şeniz’in üniversiteye başladıklarında pahalı otellerde geçirdikleri birkaç hafta sonunda babaları, eş-dost yardımıyla, mahzunluklarını bitirip şu anda yaşadıkları dayalı-döşeli evi sahiplenmelerini sağlamışlardı, kira ile de olsa.

Dersler, sınavlar, sonuçları gibi konulara gelirsek aslında bu konularda birbirimizden pek farkımız yoktu, belki de bizleri birbirimize yönlendiren konu, bu olsa gerekti.

Güzellikler konusuna bir nebze(3) dokunmuştum, ama geniş boyutta özetlemem gerekirse kızların ikisi de nesillerinin en güzel örnekleriydi. Gönül kimi severse anlamında değil, hem sevmek için öylesine çok, uzun ve karşılığının beklenmesi gereken zaman gerekliydi ki bizim için.

Üstelik bu; konumumuzu inkâr etmememizi gerektiren, olmayacak duaya “Âmin” demek(8) gibi bir şeydi.

Onlar için hani derler ya hani, “Kaş-göz, gerisi söz!” diye, onlarda boy-bos, aile terbiyesi(3), hoşgörü(4), tevazu(4)... ne eklenirse eklensin hepsi vardı. Bir bakıma Tanrının hiçbir eksikliğini bırakmaksızın özene-bezene yarattığı(2).

Pınar; sarışın, çakır gözlü, uzun, dalyan gibi(3), balıketi(4), Şeniz ona göre yarım kilo, bilemedin 250 gram daha zayıf, esmer-kumral, koyu kahverengi gözlü, aşağı-yukarı aynı boyda bir kızdı, kısa bir tarifle ikisi de cinslerinin, varlıklarının en güzel örnekleriydi.

Tekrar ediyorum; ikisi de güzel, özellikle gözleri muhteşemdi. Hokka gibi burunları(3), öpülesi dudakları ile daima makyajsız...

Öyle sosyete güzelleri gibi uzun, boyalı tırnakları, mini etek tarzında dizüstünde etekleri olmadığı gibi, yakaları-bağırları da dekolte anlamı taşıyacak(mış gibi) açık değildi!

Aslında bu kadar uzun tarifime gerek olmamalıydı. Onlar, yani bu kızlar, bu çocuklar Tanrının tüm mesaisini vererek, güzel üniversite öğrencileri olarak yarattığı çocuklardı, her ikisi de, galiba “Her bakımdan” sözünü de eklemem gereken...

Bizlere gelince; “Amca çocuklarıyız!” demiştim ya, fabrikasyon gibi seri üretim sayılabilirdik! Aynı boydaki kızlar, bizlere göre bir-iki santim daha uzun boylu gibiydiler, yan yana geldiğimizde.

Çınar’la benim aramızdaki fark ise; onun kilosunu artı gösteren hafif göbeği(!) ve Pınar’ın ısrarlarına rağmen kesmeğe kıyamadığı Douglas bıyıklarıydı(9).

Bizlerde kaşlar desen siyah, gözler desen simsiyah, saçlar desen içinde tek-tük beyazları sırıtan kara idi. Kısaca demek isterim ki; benzetmek belki çok avam olabilir, fabrikasyon özrü var gibi gözüken, adam olmakta zorlanan, kızların beğenmeyeceği tiplerde adamlardık (her ne kadar nasıl adam sayılırsak?)

Oysa Pınar çok çabuk el ele olmuştu Çınar’la. Söylemeye gerek yok, Şeniz’le benim aramda doğrulukla söylemem gerekirse miskinlikle, aşağılık kompleksiyle(3) ulaşamamak tereddüdü ile benim oluşturduğum bir mesafe vardı. Beni etkilediği için, her an uzaklaşma çabalarıma karşın yakınlaşmak şeklinde cevap vermeye çalışan bir kızdı, hayal de olsa.

Dediğim gibi gönlümüzde birimizin aşikâr(4), diğerimizin gizli saklı payitaht(4) kuran kızların ikisi de zengin aile çocuklarıydı, önce de dediğim gibi bizim hallerimizin zıddına. Pınar bu konuda ne kadar “Lây! Lây! Lom!(10)” umursamaz tavrında idiyse de, bana göre, bence, sanki Şeniz varlıklı oluşunu hissettirmek çabası içinde gibi geliyordu bana.

Örneğin; “Hadi gel, sana çay ısmarlayayım!” derdi, sanki beni aşağılamak(2) istediğini belirttiğini düşünürdüm.

Oysa Pınar gider sıraya girer, tepsi ile getirir koyardı çayları masaya. Tükenmez kalemim mi bitmek üzere, çantasından kalem çıkartır, bir parça kâğıda mı ihtiyacım var, Harita-Metot Defterinden koca bir sayfayı kopartır verirdi bana, yeter ki hissetsin, ya da bilsin!

Bir bakıma “Şeniz’in, kölesi olayım!” isteğinde gibi düşünürdüm onun beni. Sahibim olmayı istermiş gibi uzak uzak. Oysa Pınar, çoktan sahiplenmişti Çınar’ı ve önemli olan şu ki; Çınar bu esaretten(4) memnun ve mutlu gibi görünüyordu!

Gerçeği söylemem gerekirse, ben de Şeniz’in dizinin dibinde bir salon köpeği olmaya razıydım, ama sınıf, varlık ve güzellik konusunda onun lehine olan artılarını aşamıyordum bir türlü, mantığımla da aşmam mümkün değildi, bence, bana göre…

Pınar’ın doğum günüydü, kutlama yapacaktı, masraflar kendine ait olmak üzere ve davetlisi olarak gelmemizi istemişti. Olası ki; bir kadının eksikli olmadığı altıncı hissinin(3) zorlaması ile doğal olarak Şeniz’in yanında olmam için beni de o gününe davet etmekte zorlanmamıştı. Çınar zaten kontenjanındaydı!

O gün; mızıkçılık kapris günümdü; “Olmaz, derslerim var, sağ ol, teşekkür ederim!” sözleriyle sanki aynı dersleri görmüyormuşuz, uzaydan yeryüzüne teşrif etmiş(4) bir E.T.(11) gibi mazeret belirtmeye çalışmam, daha doğrusu düzgün ve sapaksız(4) olarak söylemem gerekli ki; kıvırttırmam(2) hiç işe yaramamıştı.

Pınar, Çınar’la aynı yaşta, aynı sınıfta olmamıza rağmen koluma girmiş;

“Deniz Ağabey, ‘Benim üzülmemi, sana uzun boylu küsmemi, konuşmamamı göze alabileceğini’ mi söylemek istiyorsun?’ gibi muhteşem sözlerle ikna etmişti, ikna olmak için aportta bekleyen(2) beni! Aslında ve gerçekten bu tavrım; “İstemem, ama yan cebime koy! (12) tavrından farklı bir şey değildi.

Sevgi ve yakınlığa uzak durmak konusunda kendim, kendimle becelleşirken(2), Şeniz’le belki karşı karşıya, belki yan yana olmaktan mutlu olmayacağımı düşünmek, kaba bir sıfatla özdeş değil miydi; “Salaklık, ahmaklık, budalalık, aptallık” gibi meselâ...

Neyse ki, aklımdan geçen tüm menfi unsurlara karşı zorla kabul ettim daveti! Pınar’ın arabasıyla gittik, iki arabayla gitmek yerine. Şeniz’in de arabası vardı çünkü hiçbir gün, hiçbir şekilde beni bindirmediği.

Oysa beni aşağılamak, ya da üstüme çıkmak için... başka bir fırsatı nasıl bulabilirdi ki?

Bütün gece bakmadı bile yüzüme Şeniz, herhalde ya Moskofya’dan(4) gelmiş bir cani, ya da uzaydan teşrif etmiş bir mahlûkat(4) ya da yaratık olsam gerekti. Oysa Pınar da, Çınar da kendi yaşantılarında idiler, içtikçe coşuyorlar, kucaklaşıyorlar, kaçamak da olsa öpüşme gayreti yaşıyorlardı.

“İçelim, içelim! Bugün var, yarın yoksun, iç be dostum n’olursun!(13) deyip ikide bir beni de kendilerine ekliyorlardı!

Şeniz’in durgunluğunu, küskünlüğünü, jeton geç düşmüş olsa da anlamıştım. Ben dâhil bu kadar sarhoş için arabayı kullanacak ayık(4) bir kişi gerekti, o da doğal olarak içki ile başının hoş olmadığını bildiğim Şeniz idi...

Himmetleri ile evlerine gitmiş, ilk kez Şeniz’i öpmemin heyecanına, bu konuda sevgi şeklinde ilk kez milli olmamın(!) heyecanı eklenmişti, ben sızarken.

Gecenin kör bir vaktinde kulağıma ilişen sesler uykumu bölmüştü. Mutfaktan özellikle açık bıraktığımız lâmbanın ışığında Çınar’ın kanepesinde olmadığını, seslerin Pınar’ın odasından geldiğini hissettim.

Ancak beni hislendiren, ya da duyduğum seslerle endişelendiren Çınar ve Pınar’ın sesleri değil, durup dururken havlamaya başlayan köpeklerdi. Sadece yarasaların değil, tüm kuşların kanat sesleri duyuluyordu(14) ki, okuduklarımdan aklımda kalanlara göre bunlar hayra alamet değildi(3). Acaba benim de mi sezgilerim olağanın ötesinde artı idi?

Yer titremeye, salondaki o ağır avize, mutfağın soluk ışığında sallanma hakkını kullanmaya başlamıştı. Bir ömür kadar uzun geçen bu birkaç saniye içinde Şeniz’in oda kapısı açılmış ve Şeniz var gücüyle koşarak koynuma büzülmüştü. Olmayacak bir dua; deprem saatlerce sürsün arzusunda gibiydim, onun koynumda soluklanmasını solurken!

Bir-iki, ufak-tefek artçı sarsıntı daha, sokağa çıkmış insanların koşuşturmaları, gürültüleri, konuşmaları ve sükûnet...

Aklım pek ermez, bu konuda pek bilgi birikimim de yok, ama tahminen depremin şiddeti üç ya da bilemedin dört şeklinde olsa gerekti.

Sanırım fay kırığının(3) yerine oturması ile oluşan Çöküntü Depremi(14) olarak aklımda kalan bu deprem, belki birkaç gün sonra tekrarlayabilirdi, ama zarar vereceği aklımdan geçmiyordu.

Titriyordu Şeniz koynumda.

“Korktun mu? Ya ben olmasaydım?”

“Ölürdüm o zaman sensiz, tabii öncesinde yaşamadığım için çıldırırdım!”

Söylediğinden bir anlam çıkaramamıştım, ne demek istemişti ki?

“Bana sığınmandan mutluluk duydum. Yaşamımda aldığım en büyük hediyeler ilk kez öpüşün, ikinci kez bu sığınışın...”

“Ben öpmedim, sen öptün beni!"

“Peki, anladım. Ama korunak olarak bana sığındığını da inkâr edecek misin?”

“Hayır!”

“O halde içinden geliyorsa öperek mükâfatlandır beni.”

“Ya Pınar, Çınar görürlerse...”

“Önemli mi? Onlar yaşadıklarını hissediyorlar birbirinde, sen de bende yaşamayı denesen, benim sende yaşadığım gibi, sadece şu an, şimdi. Ömür boyu olmasını da dilerim, isterim, ama benim gibi bir çulsuzu, hele ki öğrenci iken ne sen dilersin, ne de ailen ister...

“Yani demek istiyorsun ki; kişilik sahibi bir insan da olsa aile baskısıyla içinden geçen sesleri dinlemez, onda hakkı olanların sözlerine kulak asıp bir ömrü kendi başına, ya da ailesinin uygun gördüğü biri ile tüketir, öyle mi?”

“Işık olsa önümü aydınlatacak, hem bu kadar zamandır göremediğim, önünde diz çöker, ‘Sev beni, çünkü çok seviyorum seni!’ demek isterdim!”

“Seni engelleyecek birini göremiyorum etrafta, zamanı tasarruf etmeden harcayıp yitirmesen, derim!”

“Aramızdaki ifadelendirmekte zorlandığım varlık farkımı ihmal ederek ve hiç de beklentim olmadığına inanarak evimin kadını, eşim, çocuklarımızın anası olmaya var mısın?”

“Varım! Hemen, mezun olur olmaz hiç kimseye boyun eğmeksizin, senin dünyanda seni seninle yaşamak, senin olmak için...”

“O halde benimsin!”

“O halde seninim!”

Dudaklarımız koyulaştı, birbirimizde hayal gibi olsa da! Bu sırada Pınar’ın odasının kapısı açıldı;

“Ooo! Hayırlı işler!”

“Siz önce kendinize bakın!”

“Ne varmış ki bizde? Ben Çınar’ı seviyorum, o da beni sevdiğini anlatıyor, kucakladık birbirimizi, suç mu? Hem ibibiklerin ötmesini(15) beklemeksizin mezun olur olmaz birbirimizin olalım istiyoruz, şimdinin, şu anların yaşamımıza ve ahlâkımıza uygun olmadığını düşünerek!”

“Ne dersin amcaoğlu? Birlikte, beraber olsun mu kavuşmamız? Beraber kutlarız o günü, hem giderleri de yarı yarıya üleşmiş oluruz, gelinlerin ve ailelerinin katkısı olmaksızın!”

“Olur, neden olmasın, mezun olur olmaz, hemen, sabır taşı çatlamadan...

Hayal kurmak güzel bir şey olsa gerek, hele ki elde avuçta hiçbir şey yokken, önünde yaşaman gereken badireler(4) varken...

“Ne demek bu şimdi, anlatmak istediğin ne?”

“Sadece gerçek! Bitmesi, hem de başarı ile bitmesi gereken bir yıl, iş olanağı, askerlik ve elde yok, avuçta yok ve sen, ‘ağzı olan konuşuyor(16)!’ tavrındasın. Ne oldum değil, ne olacağım, diye düşünmemiz gerek. Bir çift öküzü, ya da ineği elden çıkarmaları için ailelerimizi, atalarımızı ikna ettik diyelim, bu neye, ne kadar yeter ki?..

Düğün-dernekten vazgeçtim, evin sandalyesine, masasına bile yetmez. Ha! Diyorsan ki karı parasıyla olur, işte orda dur, ben yokum! Hayal etmek ve ummak güzel bir şey, ama ulaşabileceklerin için...

Bazı konularda insan durmasını, nerede durması gerektiğini bilmeliydi, ama züğürtlük(4) ve yokluğu bilen benim gibi birinin gerçekleri bilerek ortaya sermesinde yanlışlık olabilir miydi ki? Devam ettim;

“Onun için güzel bir zamanı birlikte yaşadık, bitmeliydi. ‘Herkes kendi yoluna’ deyip zamanı gelince umut vermeksizin, yaşamamızın mümkün olamayacağı hayallerimize usulünce ve adabımızla(4) son vermemiz gerek diye düşünüyorum. Bu sözlerim en basitinden kendim için, senin yaşamına müdahale etmek ne aklımdan geçer, ne de buna hakkım var…

Ve alkolün mahmurluğu ve cesareti ile dün geceden şu ana kadar yaşadıklarımızı, söylemlerimizi unutmak için, haddimi bilerek ve karşımdakine 'Mutluluk dileyerek!' sırtımı dönüyorum.”

“Aması, maması yok amcaoğlu. Güzel bir rüya yaşadık, bence hakkımız olmayan. Ben benim hayatıma muktedirim(4), senin hayatın için bir şey söyleyemem. Hem hemen şu anda ölmek en iyisi, günler içinde gün-gün ötesinde, yavaş yavaş ölmektense bu gün hemen şu anda ölmek en hakçası, en mantıklısı, en iyisi bir davranış olacak gibi geliyor bana...”

İkimiz çevremizde kimse yokmuş gibi, bizde hakkı olanların imtiyazlarını(4) dikkate almaksızın birbirimizle konuşuyor gibiydik, daha doğrusu ben mantıklı olduğuma inandığın cümleleri peş peşe sıralama gayretini yaşıyordum. Pınar söze karıştı;

“Sen de Deniz gibi mi düşünüyorsun Çınar? Ben ne olacağım peki? Ben sana ben dışımda her şeyimi verdim... “

“Ben senin kölenim. Satın mı aldın, elde mi ettin, ben mi seni gönlüme hapsedip seni ben ettim bilmiyorum. Kim ne derse desin, sensiz yaşamaktansa ilk imkânsızlığımla sensizliğe nokta koyarım. Sensiz bir ömrü tüketmeye kendimi zorlamaktansa ölmek benim için daha evlâ(4). Sen istediğin sürece ben seninim, benim olman da dileğim...”

Bu kez Şeniz davranışımı görüntülemek gereğini hissetmişti;

“Söylediklerin, anlatmak istediklerin gerçek mi, sadece yokluk mu nedenin?”

“Ben fikrimi söyledim, ben de sana sevgi ötesinde tapıyorum, hemen ‘Öl!’ dersen, hemen ölürüm, sensizlik asla tercihim olmaz, ama gerçekleri de inkâr etmeğe çalışmam, bencillik olmaz mı Şeniz?”

“Yani sensiz ben, ben başıma yaşayacağım öyle mi? Varlıklı bir ailenin kızı olmam benim suçum mu? Varlığımla yaşamıma uzun bir süre devam etmektense, senin koynunda, seninle beraber olacağım bir yuvada, bir kuru ekmekle bir gün bile yeter bana. Yeter ki kendini esirgeme benden, yeter ki sana yeteceğimi söyle bana!”

“Gözünden süzülecek bir damla yaş beni hicrana(4) boğar, tahammül edemem, ama hayallerini de zorlamaya hakkım yok Şeniz! Hele ki gerçekler gözümün önünde seriliyken...”

“Seni kullanılmış bir kâğıt mendil gibi kenara atmak...”

“Değil mi?”

"Amcaoğlu, mezuniyetimize bir yıl kaldı şurada. Bunu kavgasız-dövüşsüz dün gibi yaşasak, sabahtan şu ana kadar yaşadıklarımızı unutarak, hiçbir şey yokmuş gibi güzel bir doğum günü yemeğinin sabahını yaşadığımızı düşünsek. El ele, göz göze, diz dize...

Yani kanlı-bıçaklı olmaya devam etmesek, mola versek, bence hatta tehir bile etmesek, unutsak...”

“Baksana Çınar, Deniz’in söylediklerine...”

“Gerçek değil mi?”

“Tamam amcaoğlu, gerçek, doğru, ya da yanlış. Sabah-sabah yangına körükle gitmenin(2), âlemi var mı? Şeniz’in de, senin de kendinizce doğru dediğiniz düşünceleriniz var. Benim ve Pınar’ın ricamız, sadece bugünü, bu sabah yaşamak için bizce olağanüstü yanlış bir gayret gösterdiğiniz bu sabahı ertelemeniz, hatta unutmanız...”

Nefes almaksızın devam etme gayretini yaşıyor gibiydi Çınar;

Gün doğmadan neler doğar? Sizin yaşamınızı kısıtlamak aklımızın ucundan bile geçmez, hem de ne haddimize? Sadece ufak bir hatırlatma, depremde avize kendi kendine dans ederken kim kimin koynuna gizlendi?..

Azıcık bir düşünün isterseniz ve sonra ilk beraber anınızda tahsilinize engel olmayacak şekilde didişmenize(2) devam edin, Şeniz-Deniz olarak, biz bir kenarda olacağız...”

Susuyorduk, ikimiz de hem. Devam etme gayreti yaşadı Çınar;

“İkinizin de susuyor olmanız, beni, bizi mutlu etti. Benim için Pınar dışında hiçbir şeyin önemi yok yaşantımda. Kölesiyim onun, isterseniz onun beni satın aldığını düşünün, umurumda değil…

Onun beni azat etmesi her an mümkün, ama ev ortamına alışmış bir muhabbet kuşu, ya da kanarya, hürriyetin anlamını bilemediği için doğada nasıl yaşayamazsa ben de yaşayamam, ölürüm!”

“Sus bakayım! Ağzından yel alsın o sözleri! Seni azat etmek gibi hiç niyetim yok. Üstelik hepimize, hiç emretmeyeceğim ikinci bir emrime kadar, içinde ‘Ölüm’ geçen tüm kelimeleri yasaklıyorum, bu böyle biline…

“Emrin olur, sultanım!”

“Hemen gevşeme! Yalakalık dudaklarına hiç yakışmıyor. Sen sadece senin ömür boyu benim olduğunu bil, bu sana bugün için de, yarın için de, ömür boyu da yetsin!”

“Bak oğlum, yani amcaoğlu, sırtını benim gibi sağlam bir duvara dayasan, fena mı olur?”

“Kişiliksiz yani?”

“Aşkta kişilik ayrımının yapıldığını ilk kez duyuyorum, okumadım da. Ama ne senin, ne de Şeniz’in yaşamlarınıza müdahale etme hakkımız yok. Sadece önümüzde bir yıl var, bu süre içinde birbirinizi hırpalamayın, yıpratmayın, üzmeyin, birbirinizi, birbirinizde bizim gibi yaşamaya devam edin, sonucu ne olursa olsun, birbirinize katlanmak gibi!"

Elimi uzattım Şeniz’e;

“Ne dersin Çınar’a hak verelim mi? Elini tutayım mı? İzin verecek misin tüm söylemlerime rağmen!”

“Ben başlangıçtan beri hazırım, hem hiç karşılık beklemeden, benim sevgimin sana da yeteceğine inanarak…”

Elini tuttuğumda sadece gözlerime baktı, Çınar ve Pınar’ı umursamaksızın dudaklarıma usulca, utangaçça dokundurdu dudaklarını. Mutluluğumuz sadece ders yılı sonuna kadar değil, ömür boyu sürecek gibiydi.

Yaşadığımız bölge, yeraltı sularının, tuz yataklarının, kömür ocaklarının ya da doğrudan doğruya bir fay hattının üzerinde olsa gerekti, bugüne kadar fark etmediğimiz. Zaten deprem hiçbir zaman; “Geliyorum!” demezdi ki, birkaç saniye öncesinde hayvanlara haber verdiği gibi.

Yaşadığımızı yeterli görmemiş, birinci sarsıntıyla tatmin olmamış gibiydi deprem. Doğa bir evvelkine göre daha bir şiddetle sallamıştı salondaki avizeyi. Bir kanepede Pınar, Çınar’ın, diğer kanepede Şeniz benim bizim koyunlarımızda, kucaklarımızda idiler, kollarını boyunlarımıza, başlarını omuzlarımıza koymuş, gözlerini sıkı sıkıya yummuşlardı.

Deprem kendini yitirmiş, ama kızlar aradan geçen süreye rağmen kendilerini bizden kurtarma çabasını yaşamamışlar, bir bakıma (galiba) korkularını yitirmemişlerdi!

Şeniz gözlerini açtı, ellerini çözmeksizin, aynı ufak öpüşü dudaklarıma kondurduktan sonra “Sağ ol!” derken yan kanepeden o ses yükselip bir kaya gibi düştü başımızın üzerine;

“Ooo! Kavga ertesi muhabbet(4)! Etrafta özenen, kıskanan olur, diye düşünmek yok, öyle mi? ‘Pes(4)!’ diyorum!”

“Hem bugünü yaşamamızı öneriyorsun bilgiç-bilgiç, hem de bir sarsıntı ertesinde bana sığınanı, kendine sığınanı göz ardı ederek(2) kıskanıyorsun amcaoğlu, bu hiç olmadı!”

“Peki, sustum, demedim!”

Omzumdan itekleyerek ayağa kalktı Şeniz;

“Sabahtan beri vıdı-vıdı ediyoruz(2), gene de kendime gelemedim. Kahvaltı hazırlamaya da ne mecalim(4), ne de niyetim var. Kahvaltı-brunch(4) her neyse yüzlerimizi yıkayıp bir yerlere gidelim. Kahve-Mercedes benzetmesi(19) gibi olacak, akşamki yemek hesabını dikkate alırsak, ama bu kahvaltı benden olacak!”

“Bir de isim vermek gibi olmasın genç arkadaşların su yerine benim gibi başka şeyleri içmelerini göz önüne alırsak bakalım çay içmekten de o kadar zevk alacaklar mı?”

Hatasız kul olmaz(20) be, güzelim!”

Çınar’ın ve benim giyinmemize gerek yoktu, hafiften biraz fazla buruşuk olsa da, “Ütüleyelim!” ısrarlarına “Sivil kalma(!)” çekincesiyle ikimiz de “Hayır!" demiştik, bir ağızdan. Ancak kızlar haklarını tümüyle kullanmışlardı, aradan geçen, bir-bir buçuk saatlik zaman dilimine ancak sığdırmışlar, sonuçta sabah kahvaltısı diye özendiğimiz şey öğle yemeği ile kardeş olmuştu, ismine yakışır biçimde...

Biz bize yaşadığımız yoğun geçen bir yılı arkamızda bırakmış ve mezun olmuştuk hepimiz…

Farkında olmadığım, bir yıllık süre içinde nasıl olduğuna inanamadığım tek şey; Çınar’ın Pınar’a olduğu gibi benim de Şeniz’e kul-köle olmamdı, hem de sırılsıklam, şaşkın âşık, her şeyi kabullenmiş olarak, tek bir anımda Şeniz olmaksızın yaşamayacakmış gibi.

Yaşadığımız her konuda çekimserlik göstermeksizin ellerimizden tuttu Pınar’ın ve Şeniz’in babaları. Muhtemelen bizim için gerekli(!) araştırmalarını, denetim ve danışmalarını yapmış olsalar gerekti. Yoksa bizleri tanıdıktan sonra her şey için müsamahalı ve olgun davranmalarına rağmen, yedek subay olarak askerliğimizi yapıp tamamlamamızı niye beklediklerini anlayamamıştık.

İşte bizim bildiğimizi sanıp da bilmediğimiz bu idi! Geçici bir hayal mi, gerçek mi? Hüsran mı, mutluluk mu? Hicran mı, saadet mi? Hem onlar bizi öğrenmiş, hem de Çınar’la ben Türkiye’mizin iki ayrı bölgesinde yalnızlığımızda ne olduğumuzu ne ve kimi, niçin yaşadığımızı öğrenmiştik.

“Gel!” demişlerdi, sağ el yüzük parmaklarımıza takmıştık yüzüklerimizi, döndüğümüzde “Gecikmeyin!” demişlerdi, aileler arasında değiştirivermiştik yüzükleri sol el parmaklarımıza ve üstelik Nikâh Memurunu şaşkınlığa uğratacak şekilde aynı soy isimleri taşıyarak.

Düğün-Derneği Çınar ve ben değil, belki de kendimizi eksikli hissetmememiz için kızlar istememişlerdi.

Bizler evlenir evlenmez cici babalar, yani kızların babaları, kayınpederler bir-iki ay içinde işleri bizlerin üstümüze yıkarak kendilerini emekli etmişlerdi, bu; herhalde beklentileri olsa gerekti.

Şu farkla ki mağazaların, belki de dükkânların dememiz gerek, her iki taraf da anlaşmış olsalar gerek, % 1 ve % 1 haklarını karı-koca olarak üstlerine alarak kendileri üleşmişler, kalanını müşterek olarak ayırım yapmaksızın “Evlâtlarımız” diyerek bizlere; dördümüze eşit olarak devretmişlerdi.

Gerçeği fısıldayarak söylemek gerekirse Çınar’ın oto yedek parçası satan mağazası daha büyüktü ve bunun için bir tane yardımcı elemanı vardı. İlerleyen zamana kadar Pınar kıskançlık krizleri(3) ile Çınar’ı yormakta idiyse de, sonrasında evine kapanıp kendi ve kızı ile haşır-neşir olmaya(2) başlamıştı.

Çınar ve Pınar bize göre leyleklerle çabucak dostluk kurup(!) leyleklerin kızlarını getirmesini sağlayıp kavuşmuşlardı kızlarına. Eee! Ne de olsa eşi tarafından Çınar’ın ensesi bana göre daha kalındı(3)!

Şeniz’le benim ise karı-koca olarak üstesinden gelmeye çalıştığımız okul yanındaki kırtasiye mağazamız oldukça ufaktı. Efendice, saklamaksızın söylemem gerekli ki; tecrübesizliğim(iz) nedeniyle bir ara sermayeyi kediye yüklemek üzereyken(2) Şeniz arabasını satmış, o arabayla belimizi doğrultmuş, sonrasında karıma yeni model bir araba almıştım.

Unutmadan iyi niyetle söylemem gerekir ki, durumumuzdan kendilerini haberdar etmeyip, yardımlarını istemememiz nedeniyle bonkörce(4) sitemlerine muhatap olmuştuk(2) Pınar ve Çınar’ın.

Şeniz evlendikten ve özellikle bu iflasa yakın badireyi atlattıktan(2) sonra değişik, bambaşka bir kız olmuştu. Akşamları, geceleri sık sık bana sarılıyor, sabahları öpmeden uğurlamıyor, çok zaman öğlenleri mutlaka bana yemek getiriyor, ben meşgulken gelen-gidenle meşgul oluyordu.

Ayrıca banka-vergi-kırtasiye temini gibi konular için mağazadan ayrıldığımda, yani gerektiğinde mağazaya meccanen(4) bakıyordu, harçlık istemeksizin gönüllü olarak, etiketlerden faydalandığını söylememe gerek yok, çünkü çok zaman ben bile unutuyordum fiyatları…

Ve zabıtaların hiç de müsamahalı olmadıklarını birkaç defadan sonra kesinlikle öğrenmiştim!

Sırası geldiği için söylemem de sakınca yok, anaları, babaları neyse ne de, öğrenciler bile pazarlık etmeye kalkışmıyorlar mıydı, gerçekten lâf anlatmakta zorluk çekiyordum.

Şeniz ara sıra da kendiliğinden geliyordu mağazaya, umulmadık, daha doğrusu ummadığım vakitlerde;

“Bakalım genç bayanlara, öğretmenlere sarkıntılık ediyor musun, kontrole geldim!” modunda söze giriş yaptıktan sonra ağzından baklayı çıkartıp “Özledim!” deyip kravatımdan tutup mağazanın karanlık köşesine gizleyip öpüyordu beni. Sevilmekten, devamlı olarak özlenmekten kim hoşlanmazdı ki?

Böyle günlerden bir gündü, heyecanla, nefes nefese girmişti mağazanın kapısından içeriye, bebeğimizle ilgili ilk haberi vermek için;

“Kapat mağazayı, ‘Camiye gittim, geleceğim!’ levhasını as, ya da doğrudan indir kepenkleri ve gezdir beni, yemek ısmarla, benimle paylaş gününü!” demişti.

Emir demiri keserdi, kepengi indirip katılmıştım Şeniz’e, üstelik ona daha bu ilk haberde araba kullanmayı yasaklamıştım, arabasını ben kullanacaktım bundan böyle, ben kullanıyordum.

Olmadık yerlere gittik, olmadık şeyler istedi, şartlanmış gibi, kolunu kolumdan, gözlerini şarkıdaki gibi gözlerimden ayırmak istemiyor(19), sanki zamana karşı birikimlerini harcayamayacağından çekiniyor gibiydi.

Endişeleniyordum, ben bu kadar çok, kendini yitirecek gibi bir sevgiye lâyık mıydım? Tanrı, onun dağarcığına(4) yerleştirdiği tüm sevgiyi bana vermesi için onu programlamış olsa gerekti, belki de tasarruflu kullanmasını öngörmemişti!

“Bebeğimiz” telâşından sonra bana düşkünlüğü bir başka artmıştı. Tanrı nazardan saklasın dualarımda, her gece bana sarılıp defalarca öpüyor, “Bu; bizim!” diyerek elimi karnına koyarak uyumamı istiyor, hatta yalvarıyor gibiydi;

“Onu doğuruncaya kadar hep benimle ol, doğurduğumda bir-iki gün izinlisin, sonra yine hep benim ve çocuğumuzun ol!”

“Bana da, senin beni sevdiğin kadar seni sevme imkânı bıraksan!” dediğimde;

“Sen o haklarını başlangıçlarımızda kullandın, şimdi benim zamanım, üstelik ikimiz adına da sevmek yormuyor beni!” dedi.

O günden sonra mağazamda kadrolu elemanım olmuştu benim. Sabahları vedalaşmaksızın onun arabasıyla geliyorduk mağazaya. Akşamüzerlerine doğru sofrayı hazırlamak için, yasaklamama rağmen, hoşgörümden imtiyazlı(4) olarak faydalanarak arabasıyla dönüyordu evimize.

Pınar-Çınar gibi evimizde hizmetlimiz yoktu, ama ilerilerde herhalde düşünmemiz gerekliliğini yaşıyordum.

Günler geçiyor, doğal belirtiler gerçekleşiyor, sağlıklı olması dışında cinsiyetini merak etmediğimiz bebeğimizin ayak seslerini sadece elimle değil, kulağımı da dayayarak duyuyor, hissediyordum, mutlulukla, mutluluğumuzla.

Ve bu nedenledir ki bana sarılmasını yasaklamış, kolumu ensesinden geçirme iznimi almış ve kullanmaya başlamıştım. Doyasıya öpmek için ömür boyu izinli idi, ancak heyecanlanması izin dışında kalmak zorundaydı...

Bir gece derinden gürültülerle, kafesindeki muhabbet kuşumuzun çılgınca diyebileceğim çığlıklarıyla uyandım.

“Çabuk kalk Şeniz!” dediğimde geç kalmıştım!

Öğrenci evinden, bize nelere mal olacağını bilmediğimiz o ağır avizeyi ev sahibinin izni ile almış, o günleri devamlı olarak anmak için yatak odamıza asmıştık.

Deprem, depremdi. Sallantısında avize yerinden kopmuş, fırlamış, beni haşince(4) sıyırıp bayılttıktan sonra olanca hoyratlığı(4) ve hainliği ile karımın karnına inmişti.

Hatırımda son kalan görüntü Şeniz’in endişe ve korku ile büyümüş gözbebekleriydi, kendimi yitirmem öncesinde.

Bizi merak eden bir üst kattaki Çınar ve Pınar, bebekleriyle birlikte, daha sonra telefona cevap alamamış olması dolaysıyla Şeniz’in anne ve babası gelmişlerdi evimize. Çınar akıllı bir amcaoğluydu, her ihtimale karşı zili çalmamış, yumruklamıştı...

Depremden, depremlerden nefret ediyorum(2), sadece ben değil, hepimiz. Çünkü deprem yaşamımızda üçüncü kez zıplayan çekirge gibi, ilk ikisinde koynuma sığınak olarak büzülen karımı, bu kez o imkânı vermeksizin benden, bizden alıp Tanrısına vermişti.

Üstelik biri hayatına doymadan, çocuğumuz doğmadan bu kaderi yaşamıştı. Tanrının lânetine uğramış gibi hissediyordum kendimi, bu yükü asla kaldıramazdım.

Bir hayalet gibiydim, onları sakladığımız bir yerlerden dönüşlerde, aynı acıyı yaşayan, buna rağmen elimden tutan anne-baba ve kardeşlerin katkısını inkâr etmeksizin.

Nefret tüm benliğimdeydi, deprem için, hınçla. Deprem benim için toprak demekti, bundan böyle, yaşama gayemi tüketmiştim.

Herkesin yaşayıp tüketmek zorunda olduğu bir hayat vardı, benim için gerekmeyen. Telefon açtım cici babama;

“Sakın bir delilik yapma!” dedi Şeniz’in babası “Geliyorum!” eklentisi ile. Öncesinde neler yazdığımdan haberi olmaksızın.

“Ben o gece delirdim, şimdi ise yaşayan bir ölüyüm! Elveda!” dedim, cevabını beklemeksizin, çünkü yaşamak; tat olmaktan çıkmıştı benim için.

Çınar’a telefon etmedim, çünkü bir basamak yukarımdaydı, kapısına seslenmedim, ne yapar, eder beni vaz geçirirdi kararımdan, oysaki hiç niyetim yoktu, vazgeçmek için. Onun için de iki satır karalamıştım.

Üstümde ne var ne yoksa hepsini salon masasının üstüne yığdım, evin anahtarını Çınar’ın kapısının önündeki paspasın altına koyup gelenlerin, gelecek olanların, bilip duyanların bana rastlamamaları için bilinmedik bir yöne doğrulttum bedenimi, bomboş...

Umudum, karıma ve çocuğuma rastlamaktı. Onlara kavuşmaktan başka dileğim yoktu meçhule yönelen adımlarımda.

Varsın ulaşacağım yerin sonu Veyl Vadisi(20) olsundu, sonrasında onlarla beraber olmak umudum vardı ya...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym; “Güç ve kuvvet Yüce Allah’tandır, büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir!” diye tefsir edilen Arapça bir söz. Tefsir edenlere göre; bu söz söylenirse 99 derde deva olurmuş, en basitinden hüzne ve kedere engel olurmuş. Bu sözü 100 kere söyleyen ise fakirlik yüzü görmezmiş. Bu söz genelde; hayret ve şaşkınlık anında söylenmektedir (Öyküde olduğu gibi).

Yüz Verdik Deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) Geldi Bilmem Ne Yaptı Halıya; Bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim.

(2) Ambargo Koymak; Ambargo; Bir malın satılmasını ve gönderilmesini engellemek için alınan önlem, yasal yasak. Bir devletin, kendi limanlarında bulunan gemilerin limandan ayrılmalarını yasaklaması. Kısaca yasaklamak. Genel olarak gemilerin limanlardan hareketine engel olmak. Öyküde; Kişinin fikrini açıklamasını engellemek, düşüncelerini savunmasına fırsat bırakmamak, yasaklamak anlamındadır.

Aportta Beklemek; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komutun gereği gibi olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme bekleme anlamındadır.

Aradaki Mesafeyi Kapatmak; İçtenlik sağlamak, samimi davranışlar sergilemek. Küskünlüğe fırsat bırakmamak. Yarışlarda bir sporcunun performansıyla önündeki yarışçıyla olan mesafeyi azaltması.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Badire Atlatmak; Sıkıntılı bir dönemi atlatmak, tehlikeden kurtulmak, belâları savuşturmak.

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

Canı Yerine Gelmek; İstediğini elde etmiş olmak. Yorgunluğu geçmek. Sağlığını, eski gücünü kazanmak.

Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak.  Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.

Kıvırttırmak; Kıvırmak (Kalçalarını iki yana sallayarak oynamak, yürümek) eylemini gerçekleştirmek. Bir sözü, bir eylemi dolambaçlı yollardan saptırmak.

Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.

Musallat Etmek; Birini bir başkasının başına belâ etmek.

Nefret Etmek; Bir kimseye, bir şeye karşı çok olumsuz duygular beslemek. Tiksinmek.

Özene Bezene Yaratmak; (Tanrının işine karışmamak kaydıyla O; bir insanı güzel ya da yakışıklı yaratmış olabilir!) Özenli bir biçimde, titizlikle, özenle, itina ile bir şeyleri meydana getirmeye çalışmak.

Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.

Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.

Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşmak, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşmak.

Yangına Körükle Gitmek; Birini kötü davranışında güçlendirici işler yapmak, onu yüreklendirmek. Bir anlaşmazlıkta her iki yanı da kışkırtıcı bir yol izlemek, gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(3) Aile Terbiyesi; Kişiye ailesince verilen terbiye.

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Aşağılık Kompleksi; Aşağılık Duygusu. Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Dalyan Gibi (Filinta Gibi); Boylu-boslu.

Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Fay, Kırık, Fay Kırığı; Öz olarak; Fay Hattı Kırılması demek gerekiyor. Jeolojide yerkabuğu kayaçlarının ters yönlü sıkıştırma ya da gerilme kuvvetlerinin etkisiyle koparak birbirine göre yer değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan yapı.

Gecenin Kör Vakti; Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Hayra Alâmet Değil; İyi bir durum belirtisi yok.

Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.

Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

Kendini Bilmezlik; Ne yaptığını bilmeme, haddini aşma.

Kıskançlık Krizi; Literatürlerde doğal bir duygu, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız gibi eylem gibi görünse de bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.

(4) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Ayık; Sarhoş olmayan. Sarhoşluğu geçmiş olan.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.

Bonkörce; Eli açık olarak, cömertlikle, iyi yüreklilikle.

Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeği birleştirilen öğün.

Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan. Çaputsuz.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Esaret; Kölelik, tutsaklık, esirlik. Boyunduruk altında olma.

Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen.

Haşince; Gönül kırarak, sertçe, azarlar gibi.

Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

Hicran; Sevilen, özlenecek bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.  Ayrıca isim olarak kullanılmakta. Tevriye (iki anlamlılık) Sanatı olarak yorumlamak gerekir diye düşünüyorum. Aslında sözlükte bu sanat için; Birden çok anlamı olan ve herkesçe bilinenden ziyade gizli, saklı ya da uzak olan kelime tarif edilmektedir. Ancak bilinen o ki, tevriyede her iki anlam da gerçek olduğundan, bir anlamda mecaz ve kinaye gibi unsurların yokluğundan bahsedilebilir.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.

Hoyratlık; Çok kabalık, çok kırıcılık, hırpalayıcılık.

İlkel; Primitif. İlk durumunda kalmış olan, gelişmemiş. Zaman bakımından en eski olan.

İmtiyazlı; Ayrıcalıklı. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe iznin verilmiş olması.

Mahlûkat; Yaratıklar.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

Moskofya; Hakaret etme amaçlı Rusların (Moskofların) yaşadığı yer  (Literatürde yeri yoktur).

Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi. Bir kafes kuşu cinsi.

Muktedir; İktidar sahibi, güçlü.

Payitaht; Başkent. Başşehir.

Pes; Birinin şaşırtıcı bir davranışı karşısında şaşkınlık duyulduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılan söz. Karşısındakinin kendinden daha üstün olduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini, boyun eğdiğini belirten söz.

Saf; Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz. Namazdaki sıra, dizi. Katışıksız, berrak, temiz, arı, has.

Sapaksız; Öyküdeki anlamı; Doğruluktan sapmaksızın doğru, dürüst söz edebilmek anlamındadır. Türkçemizde sanırım böyle bir kelime yok. Bir anayolun (muhtemelen belirli bir bölümünün) dosdoğru olması denmek istenmiş olabilir.

Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

Zirzop; Uygunsuz, yakışıksız, delice davranışları olan, aklına eseni yapan, delişmen.

Züğürtlük; Parasızlık, yoksulluk, hiçbir şeye sahip olamama.

(5) Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz; Çoklar, azların birikmesiyle oluşur, az ile yetinmeyen çoğu elde etme fırsatını kaçırır.

(6) Yangından mal kaçırır gibi; Gereksiz bir telâş ve acele ile.

(7) Nuh deyip, peygamber dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek.

(8) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(9) Douglas Bıyık; Adını kullanan artistten alan, üçgen şeklindeki bıyık türü.

(10) Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız, tasasız insan tipi.

(11) E.T.; Dünyayı ziyarete gelen bir uzaylı, acil bir şekilde dünyayı terk etmek durumunda kalınca içlerinden biri dünyada kalır. Kendini bir anda değişik bir gezegende (dünyamızda) bulan bu uzaylı E.T. dir ve uyarlanan filmde 10 yaşında bir çocukla yaşadıkları serüven anlatılmıştır.

(12) İstemem, Ama Yan Cebime Koy; Rüşvet konusunda alay yollu söylenen söz. Kendisine sunulan şeyi almak istemez görünüp verilmesinden memnunluk duyma. . (Konu; Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” eserinde Ebü’l-Laklaka, Hikmet Efendi ve Batak Ese arasında geçen bir söyleşide yer almakta).

(13) Al bir içki eline, gönder kalbine diye başlayan “Bugün var, yarın yoksun, iç be dostum (çek çek abi) n 'olursun”? şeklinde sanırım (ç)alıntı bir şarkıyı Semiramis PEKKAN’ın söylediğini hatırlıyorum, ama kimindir, aklımda kalmamış!

(14) Depremler Hakkında; Bilindiği üzere, belki de “Tanrının lütfu” demek gerekir; olağan dışında. Durup dururken köpekler uluma, havlama, evde ise sahibini ısırma, kedilerin tek doğrultuda koşma, gidip gelme, koyun ve ineklerin meleme, möleme, atların tepinme şeklinde, yarasaların daireler çizerek, horozlar, kuşlar, muhabbet kuşları, kanaryalar, martı ve kargaların çığlık şeklinde ulaşan seslerle depremi haber ettikleri söylenir. Ayrıca haşerelerin de bazı belirtiler çizdiği ilmen tespit edilmeye çalışılmıştır.

Çöküntü Depremi; Uzmanlar depremleri tektonik, volkanik ve çöküntü depremleri olarak üçe, şiddeti olarak da hissedilmeyenden(I), yok edici (XII) basamağa kadar on iki bölüme ayırmışlar. Benim yazışım bu kurallara göre şekillenmiştir.

(15) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(16) Ağzı olan konuşuyor; “Konuyla ilgisi olmayan, bilir bilmez herkesin söyleyecek sözü var!” anlamında bir deyim.

(17) Bir Fıkra; İki Arap şeyhi beraberce bir ülkeye, meselâ Almanya’ya giderler. Önce birer kahve içerler, biri bedelini öder. Sonra iki Mercedes görürler, almaya karar verirler. Kahve ısmarlayan cebine davranınca öteki; “Kahveleri sen ısmarladın, izninle bu Mercedes de benden olsun!” der. Anlatmak istediğim bu idi.

(18) Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.

(19) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(22) Veyl Vadisi; Veyl; Şiddetli kötülük, hüzün, helâk. Elem verici azap. Kur'an'da Bakara Suresi 27. Ayette açıklıkla, diğer Yasin ve Maun gibi ve bir kısım Surelerde “Vay” şeklinde şekillenen bir vadi olup; “Cehennemde en korkunç azapların çekileceği yer” olarak tarif edilen bölümdür.