Ölenle ölünmüyordu. Olan hep kalan her kimse, ona oluyordu. Ölen, eğer kalana kendinden sonra yapılması gerekli zor görevleri de bırakmışsa, daha ne olduğu bilinmeyen duygular yeşerirken, sadece “Allah’ın emri” deyip yalnızlığa mahkûm etmişse kalanı, kalanın ölmemek için çok dirençli olması gerekiyordu.
Kalan da, yaşamının ilkbaharında değildi elbette. Görmüştü, geçirmişti, elliler civarında hatta bu yaşı çok az da olsa geçmiş, aşağı-yukarı yarım bir ömrü tüketmişti. Ama bu, gidenin onu yalnız bırakması için asla gerekçe teşkil etmiyordu.
Yaşlı adamın ve gidenin bir tek kızları kalmıştı ondan yadigâr(1) ve evde anıları, kokusu…
Kahırlanmıştı yaşlıca adam bir süre, anılarla iç içe. Sonraları mahzunluğunun tedavisi olacakmış gibi sigara ile arkadaşlığını ilerletmişti. Yeni bir arkadaş daha edinmişti sigaranın yanına; alkol gibi. Akşamların gelişini özlemle bekler olmuştu.
İş hayatını çoktan noktalamış emekli bir memur olduğundan, o günden sonra sabahların olması, olmaması veya gecikmesi etkilemiyordu onu. Kızının ise iş yerine gitmeden önce hazırladığı kahvaltı sofrasında yudumlarla içtiği, lokmalarla yutkunduğu; yalnızlığıydı hep.
Böyle sabahlardan birinde kahvaltı masasından kalkışından zor olmuştu yalnızlığı ile yaşlı adamın. Böğrüne(2) bir sancı saplanmıştı, göçürmek istercesine. Oysa bitirmediği, yapması gereken bir görev vardı, kızını yalnız bırakmamak, daha sonra mutlu bir yuvaya sahiplendirmek gibi.
Duvarlara, halılara, resimlere bile hissettirmek istemezcesine doğruldu masadan. Kendini dinleme gayretini yaşadı bir süre olduğu yerde. Ağrısı hafiflemişti. Belki de kendine öyle gelmişti. Sofrayı topladı, bulaşıkları yıkadı, Emekli Sağlık Karnesini alarak evden çıktı.
Bilinçli bir şekilde yürüyordu, belki akşamdan kalmışlığın ezikliği, mahmurluğu ile. Hayattaki tek varlığı olan kızı, çok zaman sigara ve alkolle arkadaşlığını engellemek istercesine;
“Yanlış yapıyorsun baba!” diye tenkit ederdi onu. Onun sözleri alışkanlık olmuştu kendisi için artık. Önem verdiğini göstermek istiyor, ama önemsemediği her davranışından belli oluyordu.
Hangi hastaneye gitmeli, kendini nasıl kontrol ettirtmeliydi? Bir derdi varsa, doktorlar bu derdin ne olduğunu söylerler, bitiş süresi ile ilgili olarak kendisine bilgi verebilirlerdi herhalde, bunu umuyordu.
Düşüncelerinin yoğunluğunda, karısını kaybettiği hastanenin önüne geldiğini fark etti. Duraksamadan girdi içeriye. Danışmadaki genç memurlar, çok geç geldiğini, ama randevusuna gelmeyen hasta olduğu takdirde ona muayene sırası verebileceklerini söylediler. Memnun olmuştu.
Emekliye ayrıldığından beri ilk kez hastaneye gelişi idi bu, kendisi için. Oysa eşi için az mı aşındırmıştı bu merdivenleri, bu koridorları? Bazen sabahlara kadar özlemle beklemişti iyi olacağı haberlerini, bazen tuvaletlerde gizli gizli sigara içerek onsuz devam edecek ileriki yaşantısının mahzunluğunu tedaviye uğraşmıştı.
Onu, yani karısını hastaneye yatırdıklarının ertesi günü veyahut da bir sonraki gün, doktorlardan birini, başını hafifçe sallarken görmüştü; rapor, film ve bulgularla ilgili belgeleri incelerken.
Doktor, ola ki izlendiğini fark etmiş, bir süre yanlışını söylememe gayretini yaşamış, ancak daha sonra doğruyu anlatmış, karısının yaşama şansının bir ay kadar olduğunu söylemişti ona, birkaç gün eksik, ya da fazla.
Kızı duymasın istemişti bu beklenmeyen sonu. Baba olarak yalnızlığını, annesizliğini daha o günlerden bilmesin, anlamasın, hatta yaşamasın istemişti. Oysa baba-evlât olarak ikisi de birbirini teselli etmeğe çalıştıklarının gayretinde olduklarının bilincinde değillerdi.
Çünkü kızı Şükriye de rapor ve belgelerin fotokopilerini çalıştığı dairenin doktoruna göstermiş, beklemedikleri sonu, belki de babasından önce öğrenmişti.
Görevinin bundan sonra ne olacağının bilincindeydi. Bunun içi belirli bir sürenin geçmesini beklemek gerekecekti. Geçecek zamanın hem kendisi, hem de babası için en iyi ilâç olacağını düşünüyordu.
Bekleme Salonunda otururken o günleri bir kere daha yaşadığını hissediyordu yaşlı adam. Üzüntü sicim gibi gözlerinde şekillenmişti. Sabrının tükenişinin doruğuna geldiğini hissetti.
Dayanamadı, lâvaboya yöneldi. Sabahtan beri -belki de yanlışlıklarının şekillenmesinden çekinerek- içemediği sigarasını yaktı. Dumanı aynaya doğru üflerken, nikotinden sararmış bıyıklarıyla alay eder gibiydi. Kendi şeklini resmetmeğe çalıştı aynada.
Saçlarının seyrekliğini ve beyazlarını, gözlerindeki sarılıkları ilk defa fark ediyordu sanki. Ağzında arka taraftaki azı dişlerinin çoğu, yaşının gereği olarak çektirilmişti. Yerleri boş olduğundan, yanaklarında dışarıdan görülen, gamzeye hiç de benzemeyen çukurlar oluşmuştu. “Protezlerle(3) uğraşacak vaktim yok!” demişti, vaktinin bolluğunu yadsırcasına.
Sakal tıraşı olmadığını fark etti. Kulaklarındaki kıllar da bir hayli büyümüştü, galiba saçları için tıraş olma vaktini de geçirmişti biraz. Uzun zamandır aynaya böylesine dikkatli bakmamış olduğunu fark etti.
Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanının bir zerresini bile israf etmemek ister gibi ciğerlerine gönderdi, lâvaboda musluktan damlayan suyla sigarasını söndürdü, tekrar Bekleme Salonuna geçti, bulduğu bir sandalyeye oturdu, beklemeğe başladı yeniden.
Zamanın geçişine “Dur!” demek mümkün değildi. Ama gereksiz beklemelerle israf edilmesine de kızıyordu. Gazetesini, evden telâşla çıkarken yanına alamamasına kızdı. Yanında hiç öyle gazetesi olan biri de yoktu.
Çok ilerilerde kanepelerin birinin ucuna kendini iliştirmiş alnında büyükçe bir ben olan, uzun saçları ile nedense bu beni gizleme gayretini yaşayan bir genç kız kitap okuyordu.
Onun dışında tüm insanlar ve yanlarında gelenler, çektiklerinin karşılarındakiler tarafından anlaşılması, kendilerine acınılması için üstün bir gayret sergilemekle meşguldüler. Bazıları bu görünüşü desteklemek istercesine; “Ah! Of! Uy! Aman, aman!” lar çekiyorlardı seslice.
Kendilerini serbest bıraksalar, nazlarının boyutlarına göre yerlerde yuvarlananlar, can çekişir gibi tepinenler bile olabilir, diye düşündü.
Pazardan aldığı bir patates geldi aklına. Yüzü öylesine düzgün ve sağlıklıydı ki. Kestiğinde teni dışında içinin tamamen çürük olduğunu gördüğünü hatırladı. Önce karısını düşündü. Ne kadar da sağlıklı görüyordu. Oysa yirmi altı gün içinde göçüvermişti, doktorların dedikleri gibi.
Tekrar çevresine bakındı yaşlı adam. Istıraplarını belli eden, etmeyen veya edemeyen insanlara baktı. Duygularını frenlemeden ve biraz önce onların gösteriş yaptıklarına dair zihninden geçirdiği olumsuz düşüncelerinden utandı, kendini ayıpladı, başını önüne eğdi.
Gözleri dolu dolu olmuştu, hatırladıklarıyla.
Zaman sabahı tüketmişti. Öğlene ulaşma gayretinde iken isminin anons edildiğini duydu. Hemen o yöne yöneldi, ulaştığı kapıyı biraz da çekinerek memuriyetten kalma bir alışkanlıkla tıklattı önce, içeriden gelecek sesi beklemeden, kapıyı açıp girdi içeriye. Temiz, dezenfekte(4) edilmiş hissi yaratan odada üç kişi vardı:
“Anlatın!” dedi genç ve oturmakta olan doktor. Yanında aynı yaşlarda bir diğer doktor ayakta duruyordu. Ayrıca odada yaşı pek genç olmamakla beraber, yaşlı da sayılmayacak bir hemşire vardı, başındaki kepten öyle olduğunu sanıyordu.
Hastabakıcılarla hemşireleri, deniz subayları ile gemi kaptanlarını oldum olası hep karıştırırdı yaşlı adam. Ama o hanımın hemşire olduğundan emindi. Belki de gönlünden o hanımın hemşire olması geçmişti.
Dilinin döndüğü kadar bugün yaşadığını, daha önce yaşadıklarını, belki de yaşadıklarının içinde düşündüklerini anlattı.
“Soyunun!” direktifini verdi ayaktaki doktor.
Soyunmağa çalışırken, hemşire yardım etme arzusu ile yanına geldi. Kendine kızdı yaşlı adam bu kere de:
“Be adam! Hastaneye geliyorsun. İnsan temiz-pak giyinmez mi? Gerçi yeni değiştirmiştim, bir gün önce, ama sabun kokulu olsaydı çamaşırlarım, daha iyi olmaz mıydı? Umarım hemşireye karşı ayıp olmaz!”
Düşüncelerini içinden geçirirken hemşireye kafasını iyice takmıştı galiba. Oysa onların çok zaman nelerle karşılaştığını, neler yaşadıklarını hiç bilebilir miydi?
Birinci doktor elindeki stetoskopla(5) sağını-solunu, göğsünü-sırtını dinlerken, bir taraftan da “Cık! Çık!” gibi yazılması mümkünsüz sesler çıkartıyor, bir taraftan söyleniyor, bir taraftan da soruyordu:
“Daha önce hiç böyle şikâyetiniz oldu mu? Günde ne kadar sigara içiyorsunuz? Spor yapar mısınız? İçki içer misiniz? Ne kadar? Ailenizde; baba, anne, kardeş gibi kalp hastası olan biri var mı?”
Ve hatırlayamadığı dürüstlükle cevaplaması gereken bir kısım sorular. Hatırladığınca, bildiği kadar cevaplamağa çalıştı. Doktor elindeki dosyaya bir şeyler karaladı ve sonra kendisine döndü:
“Başlangıçta bir şeyler söylemek için erken. Röntgen çekilmesi, kan tahlili yapılması, EKO(6) ve EKG(6) alınması, kısaca detaylı bir kısım işlemlerin yapılması gerekli Amca Bey. Bunun için sizi hemen yarın sabah, belirli bir süre, örneğin bir hafta-on günlüğüne teşhis(8) ve tedaviler için hastaneye yatırmayı düşünüyoruz. İlâç tedavisi şu an için önerebileceğimiz bir öneri değil. Ne dersiniz?”
“Sağlığım için gerekli ise, sizin düşündüklerinize ‘Hayır!’ demem mümkün mü Doktor Oğlum?”
“Ama belirli bir süre sigara içmeyecek, alkol almayacaksınız. Bağımlılıklarınızı bir süre askıda tutacaksınız. Çünkü fiziksel olduğu kadar ruhsal tedaviye de ihtiyacınız olduğunu düşünüyoruz. Bunun için hocalarımızın da sizi görmesi gerekecek. Sanırım siz dediklerimizi yaparsanız, biz de ilâç ve tedavileri gereğince uygularsak, sonrasında olumlu sonuç alabileceğimizi düşünüyoruz.”
Herhalde sözlerinin sonunu; “Aksi takdirde” diyerek sonlandıracaktı ki, yaşlı adam buna izi vermedi;
“Ne diyeyim? Size sadece teşekkür etmek geçiyor içimden. Yaşadıklarım dolaysıyla inançlarımdan kaybım olmasaydı, sizlere dua da ederdim ama edemiyorum. Yine de iyi dileklerimi kabul edin lütfen! Ancak kısa süre içinde hazır olacağımı sanmıyorum. Başlangıcı yarın yerine öbür gün desek, gecikmiş mi oluruz sizce?”
“Bir an önce başlamamızda yarar vardı, ama tabii gerekçeli sorunlarınız olacaktır. Bu nedenle bir gün sonrasına ertelemekte bence beis yok(18). Sanırım hocam da aynı kanıda olacaktır. Yalnız bir iki hususta sizi ikaz etmem yararlı olacak. Sabah erkenden ve zamandan tasarruf edebilmemiz için mutlaka aç olarak, su bile içmeden gelin. Randevu kaydınızı sekiz olarak kaydettireceğim. Sizce de uygun mu?”
Başını salladı.
“Okey! İyice yıkanın, göğsünüz mutlaka temiz olsun. Kullandığınız ilâçlar varsa yanınızda getirmeyi unutmayın. Dışarı çıkmadan evvel Sekreterliğe uğrayıp kullanmanız için gerekli olan eşyalar listesi almayı da unutmayın lütfen.”
Giyinerek dışarıya çıktığında çeşitli düşünceler geçiyordu yaşlı adamın içinden:
Birincisi; hastaneye yatması demek, kızının, canının, karısının ona emanet ettiği, hayattaki tek desteğinin, kısaca her şeyinin, kendine ait yaşam biçimini değiştirmesi, kendisi için üzülmesi demekti ki buna rızası yoktu.
Aynı zamanda bu, kızının yalnız kalması anlamına da geliyordu, buna çözüm üretmesi de sadece zor değil, imkânsızdı da. Bildiği kadarıyla (çünkü kızı kendisinden bugüne kadar hiçbir şeyi saklamamıştı, gizlememişti, saklamaz, gizlemezdi de), gönülden bağlı olduğu hiçbir arkadaşı yoktu kızının. Belirli bir periyotta(9) yalnızlığını kendiyle paylaşabilir diye düşündü, hastaneye yatacağını söylememesi kaydıyla tabiidir ki. Bu nedenle hastanede kalış süresini, memlekete, köye gitmek arzusu olarak şekillendirebilirdi.
Hastanede olmasının gizliliğini “Memlekette havalar iyi!” diye telefon ederek geçiştirebilirdi. Ona yalan söylemek için mecbur hissediyordu kendini. Üzülmemesi, yaşlı adamın tek beklentisi, yaşam biçimiydi.
Karısını kaybedeli bir yılı geçmişti. Önceleri her gün artan bir özlemle mezarını ziyaret etmiş, mezarına sular dökmüş, çiçekler, yeşiller dikmiş, Kuran’lar okumuş, Yasin’ler okutmuştu. Sonra günlerden bir gün, bilemediği, anlayamadığı bir nedenle Tanrı’ya isyan şekillenmişti tüm mevcudiyetinde, Tanrı’ya küsmüş ve işte o gün, bu gün yalnızlığını sadece kendi, kendiyle paylaşmaya başlamıştı evinde.
Kızının “Yanlış” deyişleri etkilemiyordu onu. “Gidip de gelememek, gelip de görememek var!” denmiş. İkinci sebep işte; pek alâkalı değil gibi görünse de hastaneye yatmadan önce karısının mezarını ziyaret etmek arzusuydu.
Üçüncüsü ise, saklamadan söylemek için zorunluydu yaşlı adam, ama söylemesi gerekliydi; hemşireden etkilenişiydi. “Ölen karıma çok benzemesi mi, yoksa muayene sırasında bana gösterdiği yakınlık mıydı, beni etkileyen? Bilemiyorum şeklinde güçlendirmişti düşüncelerini.
“Ancak göz ucu ile parmaklarına baktım, alyansı olup olmadığına merak ederek. Zira bir başkasının malına, karısına, ırzına göz ucuyla bile bakmak(10) kitabımda yazılı değil!” dedi yaşlı adam kendi kendine. Ve ellerinin boş olduğunu görüşünden dolayı da hoşnutluğunu şekillendirmişti, dudaklarına kadar ulaşan gülümseyişle. Oysa kendi alyansı kendi parmağında durduğu gibi, karısının o zarif parmağındaki alyansı da bir kenara koymak yerine, serçe parmağında gezdiriyordu, her an aklında olduğunun ispatı gibi. İkisi de sağ elinde idi, hem de.
Hatırında kaldığı kadarıyla günlerden bir günlerde kızı, yalnızlığının tedavisini önermişti, önüne bir kısım seçenekleri dizerek. “Falanca Teyze” demişti, “Filânca Teyze” demişti. İyi insancıklar olduklarından, yalnızlığına çare olacağından bahsetmişti, evlenme önerisi ile.
Hiçbirinin annesinin yerini tutmayacağını söylemişti. Böylesi düşünceleri için o günlerde ayıplamıştı kızını. “Karım olsalar bile, annen olamazlar!” demişti. “Biliyorum baba!” diye yanıtlamıştı Şükriye onu.
Önemli olan ruhun açlığıydı, bunu anlatmak istemişti kızına. Oysa şimdi hemşire ruhunun açlığını da mı tedavi edecekti, doktorların fiziksel eksikliklerini tedavileri sırasında?
Evine yöneldiğinde zihninden geçenler yoğunlaşmıştı. Otobüsten indiğinde semt pazarının kurulu olduğuna memnun oldu. Eline aldığı iki poşetle düşüncelerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak alışverişi yapma gayretini yaşadı.
Annesini kaybedeli beri yemeklerini hep kendisi yapardı kızına. İyi de olsa, kötü de olsa, diğer bir anlamda bazen çiğ, bazen çok pişmiş de olsa kızı hep teşekkür ederdi; “Eline sağlık baba!” derdi.
Sofradan kalkarken de şakasını eksik etmezdi hem çalışıp hem de devam ettiği Açık Öğretim derslerine yönelirken: “Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı babamın kızı kaldırsın!”
Gün geçtikçe ustalaşmıştı yemek yapmakta. Tabii, “Falanca Ustanın Yemek Kitabının, Filânca diğer Ustanın Yemek Tariflerinin” katkısı da yok değildi. Zorluğu nedeniyle yaprak sarma, sevmediği için kereviz, enginar gibi yemekleri yapmasını bilmiyordu ama fasulyenin önce ıslatılıp, sonra haşlanacağını ve sonra yemeğinin yapılacağını öğrenmişti.
Kitaplarla anlaşamadığı hususlardan biri çorbayı yapış biçimi idi, anlatması bir hayli uzun. Bir de pirincin cinsine göre su katmakta çok az başarılı olabiliyordu pilâv yaparken. Pilâvdaki başarı oranı, yüzde onu geçememişti hâlâ. Gerçek şu ki; ilerleyen zamanda yemekler, yağsız, tuzsuz, salçasız, baharatsız kalmadığı gibi, lâpa gibi de olmuyordu, çiğ de kalmıyordu, pilâv bile.
Bu nedenle Şükriye bir gün; “Bir lokanta açsak baba! Sen yemekleri yaparsın, bir-iki garson tutarız, ben de kasada otururum!” sözü ile kendisini takdir ettiğini belirtmişti…
Akşamın gelişinde plânladığı yalana uygun olarak; “Köye gitmek arzusunda olduğunu” söyleyince;
“Hiç de sırası değil!” diye surat asmıştı Şükriye. Sonra;
“Kirazlar geçti, domates-biber zamanı gidersin!” diye ekledi.
Aslında onu yalnız göndermek istemediğini anlatmak istemişti, kısacık söyleşi içinde. Çünkü annesi de, babası da aynı köyün çocukları idiler. Çocuklukları, gençlikleri beraber geçmişti. Birçok hatıraları vardı, beraber yaşadıkları o topraklar üzerinde.
Sonra babasının memur olup atamasının yapılması nedeniyle gelmişlerdi bu kente. Belki de ilerleyen zamanda kızlarının istikbali, daha iyi bir yaşam temini için gelmişlerdi. Bu nedenle babasının hatıralarıyla yorulacağını, içki ve sigarayla arkadaşlığını ölçüsüz derecede ilerleteceğini, belki hasta olacağını düşünüyordu kendince. Gerçeğin kendi düşündüklerinin dışında olduğunu bilemezdi genç kız. Bunun için babasının ısrarının nedenini anlayamıyordu. Oysa dikkat etseydi, babası kapalı mekân deyip yaz-kış demeden pencereyi açıp tüttürdüğü sigarasını tüttürmemişti.
Doktorun önerisini daha o an kabul edip cebindeki sigara paketini hemşireye uzatmış, çöp kutusuna atmasını rica etmişti. Bu; gerçek yaşamında sigaraya karşı kazandığı ilk başarı idi, son olmasını da dilediği. Babası devam etti:
“Yarın köye gitmek için, öbür günkü sabah trenine bilet alırım. Sana köyden şehre indikçe akşamüzerleri telefonla haber veririm, merak etme. Niçin tereddüt ettiğini anlıyorum. İstersen şimdiden söz vereyim, merak ettiğin gibi, içki içmeyeceğim. Şu ana kadar fark etmedin. Gece anneni gördüm rüyamda; “Sigarayı bıraksan diyorum Murat!” dedi bana. Ben de bugün itibariyle sigarayı da bıraktım, içkiyi de, kızım. Rahatladın mı şimdi? Eğer köye gidip de rüyamın gerçekleştirmesini dilediğim bu dinlenmeyi yapabilirsem, sigara ve içkiden tamamen uzaklaşacağımı düşünüyorum. İçimde bu his. Anlatabiliyor muyum kızım?”
“O zaman hâlâ niye duruyorsun baba? Hemen şimdi git köye. Yeter ki kendini dinleme. Acını unut! Çözümlemek istediklerinin tümünü çöz, yanlışlarını düzelt. Yani kötü alışkanlıklarını bırakıver, rahmetli annemin dilediği gibi, dilediğin gibi. Ve hemen dön buraya, bana, evimize, seni kucaklayayım, alkışlayayım. Beni merak etme, sen de. On gün izin yeterli mi senin için? Daha fazla izin vermeme benim yasam müsait değil! Gelirsin, istersen sonra gene gidersin. Git ve hemen dön, olur mu babacığım? Seni bekleyecek ve çok özleyeceğim, ama verdiğin haberlerin gerçekleşmesi için ihtiyacını karşılamanı gönülden destekliyorum.”
Büyük bir yükten, yalan da olsa kurtulduğuna inanıyordu yaşlı adam. Şarkı söyleyerek pazardan aldıklarını soymağa, yapabileceği yemekleri hazırlamaya çalıştı. Kendi kendine şarkı söylemeye çalıştığını gören kızı, onu böylesine canlı görmekten dolayı mutlu olduğunu hissediyor, değişikliğin sebebini sadece bağımlılıklarını terk etmek olarak yorumluyordu zihninde.
Yirmi dört saatlik süre, çabucak dolmuştu. Genç kız, babasını uğurlamak arzusunu belirtmişti, sabahın o vakti de olsa. Gerçekleştireceği olgunun bu boyutunda, kızını engellemenin tek yolu; “Tezahürattan(11) hoşlanmadığını” belirtmesi olacaktı yaşlı adamın.
“Bilirsin, ayrılık bende daima burukluk yaratır. Onun için birbirimizle burada, evimizde vedalaşalım. Gözyaşları yerine bu kere olsun, iyiliklerle dolu umutlar için ayrı kalacağımızı düşünelim, mutlu olmak gayretinde olalım kızım. Söz veriyorum, akşam ve diğer akşamlar, belki gün aşırı mutlaka telefon edip arayacağım seni. Senin beni merak edip özleyeceğin kadar benim de seni merak etmeye ve özlemeye hakkım var, değil mi?”
“Tabii… Tabii… Güle güle Babacığım. Seni seviyorum, iyi yolculuklar, bu akşam ve daha sonraki günler için telefonlarını bekleyeceğim.”
Çağırdığı taksi gelmişti yaşlı adamın. Hazırladığı bavulunu aldı. Taksiye bindiğinde önce jeton ve telefon kartı almak için postaneye uğramalarını, sonra da hastaneye götürmesini söyledi şoföre.
Gerçektir ki, doktorlar yanlarında iken bıraktığını görmelerine rağmen önce kesinlikle sigarayı ve sigara dumanı bulunan ortamı yasaklamışlardı yaşlı adama. Sonra da test ve incelemelere geçmişler, kanını tahlil etmişler, koşu bandında eforlu test(12) ve sintigrafisini(13) alıp ve daha sonra da kalp damarlarındaki tıkanıklığın tespiti için anjiyo(14) yapılmasına karar vermişlerdi.
Bir hafta kadar süren tüm incelemelerde Nurgül Hemşire ilgilenmişti onunla. İğnelerini vurmuş, tahliller için damar yolunu açarak çeşitli kereler kanını alarak tahlillere götürmüş, gerektiğinde bir çocuk gibi elinden tutarak muayene ve testlerin, filmlerin çekileceği odalara götürmüştü onu.
Kızına telefon ettiği zamanlarda da Santral Memuru görevini üstlenmişti. Yaşlı adam, yalanının meydana çıkmaması gerektiğini, kızını ne kadar çok sevdiğini ve karısını kısa bir süre içinde nasıl kaybettiğini anlatmıştı hemşireye.
Nurgül Hemşire saklamak gereğini düşünmeden kırk yaşında olduğunu, önce babasını ve daha sonra ilerleyen zamanda annesini geç sayılmayacak yaşlarda kaybetmesi nedeniyle kardeşini okutmak, ona bakmak için okulu bitirir bitirmez hemen çalışmağa başladığını bu nedenle evlenmediğini anlatmıştı, uzun nöbet gecelerinde.
Özellikle anjiyosu yapıldığında, kanamasının durmasına kum torbası yardımıyla katkısı olmuş, o andaki yalnızlığını paylaşmaktan öte, kalp damarlarında tereddüt edilecek sorununun olmadığının müjdesini doktorlardan önce o vermişti.
Ve bir sağlık görevlisi olarak tehdit de etmişti onu: “Bundan böyle sigara içmek yok asla, keza(15) içki de…” demişti.
Garip sayılmaması gereken bir yakınlık başlamıştı aralarında. İkisi de bu yakınlığı istiyor, arzuluyor, ancak çekiniyor, korkuyorlardı sanki.
Tüm muayene ve tedavileri iyi sonuçlarla bitmişti. Son gündü, ertesi gün taburcu olacaktı. Kızına telefon etmek, geleceğini bildirmek istedi yaşlı adam. Nurgül Hemşire son defa şehirlerarası telefon bağlantısını yaparken, duygusallığını engelleyememişti.
Gözlerinin yaşarması sekiz-on güne sığan bir his dünyasının görüntüsü idi. Fiziksel beklentiler ne olabilirdi ki? Aradığını bulduğunun bilincinde idi. Bir gönül dostu aramıştı yıllar yılı, bugüne değin ve galiba onu bulduğunu hissediyordu, kaybetmemek istercesine. Hissediyor ve inanıyordu ki, karşındakinin de kendinde bulduğu bir şeyler vardı.
Sabah hastaneden ayrılırken vedalaşmaları, Nurgül Hemşirenin nöbetinin bitmesi şeklinde olmuştu. Kirli çarşaf, nevresim ve yastık kılıfları Nurgül Hemşirenin elindeki poşette, kirli çamaşırları yaşlı adamın çantasında idi.
Kızı hissetmesin istiyordu, ama yalanı mutlaka su yüzüne çıkacaktı. Çünkü tüm yalanları peş peşe aklında tutacak kadar zeki hissetmiyordu kendini. Üstelik ufacık bir falso(16) yapsa, kızı; “Baba, bıyıkların titriyor, gene doğru söylemiyorsun, değil mi?” deyip yalanını mutlaka yakalardı.
Dönüşünde kızına gerçekleri o sormadan kendisi söylemeyi düşünüyordu. Hastanede yattığını, tedavi olduğunu söyleyecekti. Kızı, kendisine haber vermediği için kızsa bile, sonunda affedecekti kendisini mutlaka. Çünkü gurur tablosu ile dönüyordu:
Sigarayı kesinkes bıraktığını biliyordu, içkiye de bir kez daha elini sürmeyeceği kanaatindeydi. Peki, bu yaptırıma Nurgül Hemşirenin de oldukça önemli katkılarının olduğunu da söyleyecek miydi? İlerde belki. Ama şimdilik; hayır. Şehirlerarası Santral Memuresi olayı ise, aklında yoktu.
“Allahaısmarladık!” dedi yaşlı adam.
“Güle güle Murat Bey! Sağlıklı günlerinizde de görüşmek üzere inşallah.”
“Görüşmek üzere. En kötüsü telefonlaşırız sizinle. Ben bütün gün evdeyim, çarşı-pazar işleri hariç. Sesinizi duymaktan mutluluk duyarım, eğer ararsanız…”
“Neden olmasın? Nöbet Çizelgemi hatırlıyorsunuz, değil mi? Yirmi dört saat görevli, kırk sekiz saat izinliyim. Ararsanız, sanırım telefon numaram kayıtlıydı sizde, bir dostunuzu mutlu etmiş olursunuz.”
Murat onun, hastanede kaldığı süreler içinde hiç izin kullanmamış olduğunu hatırladı. Gözlerindeki tebessüm, gülüş olarak gönlüne yayılırken, umutlarının kalbindeki çırpınışını hissediyordu.
Çırpınış mı, çarpıntı mı? Her neyse, kendi biliyordu ya, kelime ve kelimenin gösterisi önemli değildi. Zaten bazı duygular için kelimeler kifayetsiz kalmıyor muydu(17)? Bu kifayetsizlik oldukça geniş bir boyuttaydı. Çünkü yol üstünde kendine bakanları görünce, elindeki bavul ile caddelerde dans edercesine sekerek yürüdüğünü fark etti. Utandı birden, bir taksiye yöneldi;
“İnsan elli küsurlu yaşlarda da genç olamaz mıydı, genç hissedemez miydi kendini?” diye sorguladı sevgiye açlığını, taksiye binerken.
Bir marketin yanından geçerken taksiye durmasını söyledi. Hazır konservelerden aldı. Kızı o gün döneceğini biliyordu, ama yine de tedbirli olması gerektiğini düşündü Murat.
Eve ulaştığında kızının onun için tüm hazırlıklarını tamamlamış olduğunu, sevdiği yemekleri hazırladığını, izin alarak onu beklediğini görerek mutlu oldu. Ancak daha sonra hastane yaşamını anlatınca önce suratını asmıştı. Ve sonra “Aşk olsun! (18)” diye kucaklamıştı kendisini.
Sohbetlerinin koyuluğunda zaman akmıştı. Şükriye mutluydu, akşam yemeğinde ne bir kadeh dostluğu olmuştu, ne de yemek sonunda pencereyi açarak odayı havalandırma zahmeti. Babasına sevgi ile sarılırken, babasının sonuca tek başına ulaşamamış olmasının şüphesini yaşıyordu zihninde.
Ok yaydan çıktı mı devam ediyordu yoluna. İnsanın ilerlemiş yaşına rağmen frenleyemediği duygular yaşıyordu gönlünde. İlk günden, yaşanmamış ilk geceden bir özlem şekillenmişti yaşlı adamda. O yanındayken anlamamıştı, şimdi yanında değilken daha iyi anlayabiliyordu.
Kızının; “Allah rahatlık versin!” deyip odasına çekilmesini ve belirli bir sürenin geçmesini zorlukla bekledi.
Telefonun tuşlarına dokundu usulca, duyulmasından korkarcasına sesini alçaltarak;
“Alo?” dedi.
Karşıdan aynı sessizlikle beklentili bir “Alo?” sesi aldı.
“Ben Murat. Sesini duyayım, iyi geceler dileyeyim istedim!”
“…?”
“Alo Nurgül. Duyuramadım mı yoksa sesimi? Kızım erkenden yattı, ama henüz uyumamıştır diye böyle sessiz konuşuyorum. Duyuyorsun, değil mi?”
“Evet, duyuyorum, teşekkür ederim, ama bizim Murat daireden eve bir sürü iş getirmiş, hâlâ çalışıyor yan odada, bu nedenle merak edip gelmesin diye sesli konuşamıyorum, ben de…”
“O halde sen konuşma! Yarın Nöbetin olmadığını biliyorum. Hastanenin yanındaki pastanede görüşelim mi yarın? Gün bize yetmeyebilir, Sabah on, iyi mi sence?”
“Evet…”
“O zaman yarın saat onda görüşmek üzere, iyi geceler. Seni özlediğimi de söylemek isterim.”
“Ben de… İyi geceler Murat…”
Nurgül, kardeşi Murat’ın telefon sesi ile dalgınlığından kendini kurtardığını, kardeşinin gayriihtiyarî(19) paralel telefonu kendisi ile birlikte açtığını ve daha “Alo” bile diyemeden fısıltı ile konuşulduğunu duyunca merakla dinlediğinden habersizdi. Yaşlı adam ise kızı Şükriye’nin gecenin ilerlemiş bir vaktinde telefon etmesini anlamayarak ve fısıltıyla konuşmasını merak ederek konuşmalarını dinlediğini bilebilir miydi?
Tabiidir ki; Hayır! Başka türlü bir cevap tasavvur edilmesi(20) mümkün değildi. Ama iki farklı boyutta yaşayan iki genç -yaptıkları hatadan utanmaksızın- ertesi gün için kendilerince plân yaparak ve gülümseyerek yataklarına uzandılar. Biri ciciannesini (“üvey anne”, ya da “analık” demek içinden gelmemişti), diğeri eniştesini merak ediyordu. Yarın yeni bir gün olacaktı, onlar için de...
Şükriye ve aynı saatlerde Murat sabahın ilerleyememiş erken vakitlerinde iş-güç durumlarını bahane ederek erken bir vakitte ulaştılar iki katlı pastaneye. Üst katta, kenarlarda, köşelerde bir yerlere büzüldüler, birer çay ısmarlayarak ayrı ayrı, birbirinden habersiz. İkisi de aynı masaya oturacak iki farklı insanı merak ediyorlardı.
Uzun boylu merak etmemişlerdi. Saat, beklenen zamanına ulaşır gibiydi. Önce yaşlı adam geldi, etrafına şöyle bir bakındı, çekinmeden alt katta pencere kenarında bir masaya oturdu. Şükriye yerinden hafifçe doğruldu, yan masada oturan Murat’ın gözünden kaçmadı bu davranışı. Daha sonra hemşire geldi pastaneye. Bu kere de Murat davranışını engelleyememişti, bu da Şükriye’nin dikkatini çekmişti.
İki yaşlı insan, birbirini sevdiklerini, âşık olduklarını her hallerinden belli ediyorlardı. Aşkın yaşı var mıydı? Olması gerekli mi idi? İki genç de merakla, balkondan sarkarcasına bakma gayretinde idiler yaşlanmamış gençlere!
Murat yerinden doğruldu, Şükriye’nin masasına yaklaştı ve sessiz olma gayretiyle;
“Bağışlayın!” dedi. “Deminden beri sizi izliyorum, gözlerinizi ayırmadınız şu iki yaşlı çiftten. Bir yakınlığınız var mı acaba?”
Şükriye’nin aklından; “Size ne?” demek geçti bir ara. Sonra duygularını frenledi. Mutluluğunun ahengini bozmak yerine, tersine paylaşmak arzusunu duydu:
“O yaşlı bey, benim babam, yanındaki de nişanlısı.”
İçinden öyle söylemek geçmişti.
“Rastlantıya bakın! Babanızın yanındaki de benim öz ablam. İzin verirseniz masanıza oturabilir miyim? Herhalde yakında akraba olacağız, yakın olmamız gerek değil mi? Ama izninizle, ablamla babanızın şu ana kadar nişanlı olduklarını bilmediğimi, şimdi öğrendiğimi söylememe izin verin lütfen!”
“Aaa! Merhaba! Hakikaten böyle bir rastlantıyı düşünmem bile olası değil. Nişanlı olduklarını ben aklımdan söyledim yalnız. Henüz bilmiyorum da. Belki de içimden geçen düşünce bu olduğundan, öyle söyledim, sanırım. Çünkü babam oldukça yalnız... Yalnızlığını ben bölüşemiyorum, ben önleyemiyorum. Ablanızın babamın yalnızlığını gidermiş olduğuna inanıyorum. Çünkü içki gibi, sigara gibi birçok yanlışlığının tedavisi sanırım ablanızın sayesinde gerçekleşmiş.”
“Düşüncelerinize prensip olarak hak vermemem mümkün değil. Ama öncelikle ne dersiniz, akraba olacağımıza göre biz de tanışalım mı? Ben Murat, babanızın nişanlısı Nurgül Hemşirenin kardeşiyim.”
“Ben Şükriye, ablanızın nişanlısı Murat’ın kızıyım.”
Konuşmalarının devamında Şükriye ve Murat yaşlanmamış çiftin pastaneden ayrıldıklarını bile fark etmemişlerdi. Galiba pastanenin üst katında da yeni bir şeyler başlamıştı.
İlerleyen zamanda, önce kadınca sezgilerle, ama daha önemlisi rastlantıların yardımıyla Nurgül Hemşire fark etti yaşananları. Nişanlısı Murat ona kızının resmini göstermişti; “Hayattaki tek varlığım” diyerek. Sonra o resmin aynısını kardeşi Murat’ın cebinde bulmuştu, çamaşırını yıkama gayretindeyken.
Kardeşinin dalgınlığı kendini ele vermekle birlikte, kendisi de bir şeyler anlamış olmasının başarı olduğunu düşünmüştü. Hak veriyordu. Yakışıklıydı, yüksek tahsilliydi, işi, devamlı geliri ve evi vardı. Neden sevmesindi ki, neden âşık olmasındı ki? Hakkı değil miydi ki? Sadece tesadüfe şaşırıyordu.
Nurgül Hemşire şimdi rahattı, Kardeşi Murat’ın arkadaşını, yani kendi arkadaşının kızını merak etmiyordu. Kısaca; kardeşinin sevdiği, kendi sevdiğinin kızı idi, özet olarak ve onda herhangi bir yanlış olması asla mümkün değildi.
Bir gün hepsi bir araya geldi. Hem de aynı pastanede. Olayı Nurgül Hemşire plânlamıştı. En çok şaşıran da baba Murat olmuştu. Sonra hiç de yaşının gereği olmayan bir şekilde utanmış, kızarmıştı hatta…
Kırk gün-kırk gece olmamıştı düğünleri. Babalı-kızlı, ablalı-kardeşli, damat-gelin olmuşlardı.Onlar ermişlerdi muratlarına isimleri gibi, ama yaşlı adam ilerlemiş bir zamanda düşünüyordu:
“Şimdi ben kızımın babasıyım. Damadımın ablası ile evli olduğum için damadımın eniştesiyim. Eşim tarafından da kızımın beyi, yani damadım, benim kayınbiraderim oluyor. Eşim ise kızımın analığı ama esasında halis-muhlis(21) görümcesi… Yarın çocukları olduğunda, bu çocuk hem torunum olacak, hem de yeğenim. Uf ki uf!”
Duraklamak zorunda hissetti kendini, galiba iyice bunalmak ister gibi devam etti.
“Bak bizim çocuğumuz olursa diye bir düşünce asla aklımdan geçmiyor, yoksa maazallah(22) olaylar, kişiler karışır da karışır, en iyisi bizim çocuğumuzun olmaması, bu yaşta, unumuzu eleyip, eleğimizi duvara astıktan sonra. Zaten bizim umdemiz(23); yalnızlığımızı paylaşmaktı el ele. Önemli olan, mutlu olmak, saadeti hissetmek, öyle değil mi?”
Yaşlı adam düşünmekten vazgeçti…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Anlatılan bir öykü, hatta belki de yaşanmış bir olaydan duygulanarak kısmen alıntıladığım bir öykü. Olamaz mı? Olur, tabii! Hatta dul baba-oğlan, kız-dul ana, ya da ne bileyim dul baba-kız, dul anne oğulla… vb. Atalarımız ne demiş; “Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz! Olur, olur, bal gibi olur! Gönül bu ota da konar… İki gönül bir olunca samanlık seyran olur! İnsanların sadece bedenleri yaşlanır, gönülleri hep genç ve tazedir.” Konu ile ilgili enteresan bir düşünce; eğer dul anne, dul babanın oğluyla, dul baba da dul annenin kızıyla evlenir ve (meselâ) bebekleri olursa… ? !
(1) Yadigâr; Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
(2) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.
(3) Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Genel kullanım olarak eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.
(4) Dezenfekte; Mikroplardan arıtılmış.
(5) Stetoskop; Sesleri çıkartan alet. Doktorlar vücuttaki kalp atışları, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsak ve midedeki gürültüleri, ya da alete dökülen sesleri, kan basıncını (tansiyon) ölçme amacıyla kullandıkları alet. Genelde bu işleme “Oksültasyon” denmektedir ki, fiziksel kusuru seslerden anlamadır. <konuyla ilgili tecrübenin de önemli olduğunu söylemem gerek.
(6) Ekokardiyografi (EKO); Tanılarda oldukça değerli bilgileri veren, kalbin kasılma gücünün, yetmezliğiniz araştırılmasında önemli yer tutan bir analiz.
Elektrokardiyografi (EKG); Kalbin elektriksel aktivitesinin yazılma işlemi.
(7) Teşhis; Kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma seçme. Kişileştirme.
(8) Beis Yok; Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
(9) Periyot; Devir, dönem.
(10) Göz Ucuyla Bakmak; Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, göz kuyruğuyla bakmak.
(11) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(12) Eforlu Test; Aslı Efor Testi. Koroner Arter (Kalp Damarları) hastalığının ve yaygınlığının belirlenmesi, hastalığın şiddeti, ciddiyeti, tedavi koşullarının belirlenmesi için koşu bandında fonksiyonel kapasitesinin belirlenmesi işlemi. Zihince, bedence bir kısım bulguların tespiti için yapılan test, çaba, emek.
(13) Sintigrafi; Gama ışınları yayan radyoaktif bir izotopun organizma içindeki yolunu izlemek temeline dayanan teşhis yöntemi. Tarama. Radyoizotop görüntüleme.
(14) Anjiyo (Anjio); Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
(15) Keza; Yine, aynı, aynı yolda, aynı biçimde.
(16) Falso: Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
(17) Kifayetsiz; Kifayetsiz; Gerekli bilgi ve yeteneği olmayan, yeterli olmayan, ehliyetsiz. Eksiği olan, yetecek kadar olmayan. Gereken, istenen niteliği olmayan. Verimli olmayan.
Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”
(18) Aşk Olsun; Beğenilmeyecek bir davranış, bir tutum karşısında kınama, sitem bildiren söz. “Aferin!” sözünden daha güçlü olarak bir davranışın beğenildiğini bildiren söz.
(19) Gayriihtiyari; İstemeksizin. Düşünmeden. Elinde olmayarak. İradesizce.
(20) Tasavvur Etmek; Zihinde canlandırmak, düşünmek.
(21) Halis-Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, saf, düz.
(22) Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
(23) Umde; İlke, prensip. Temel düşünce, temel inanç, unsur, öge, temel bilgi, davranış kuralı. Her türlü davranışın dışında sayılan kural.