Babası fabrikanın Güvenlik Görevlisiydi Cihat’ın. Saklamamak gerek, önceleri gece bekçisiydi, eş-dost desteği ve fabrikatörün hoşgörüsüyle(1) fabrikanın hemen kenarındaki gecekonduda yaşamıştı. Sonraları patronun ensesi kalınlaşmış, yeni makine ve işçilerle fabrika desteklenmiş, büyümüş, büyütülmüştü.
Bu vesile ile fabrikanın patronu Cihat’ın anne ve babasına bir ev satın almak yerine, onlara lojman tipinde 2+1 tipinde bir ev yaptırmıştı, ailece yaşamaları için, fabrika içinde, fabrikaya ait, her türlü gereklilikler içinde ve kira derdi olmaksızın.
Patronun tek sıkıntısı haytalığının önüne geçemediği, “Tek sermayem” dediği oğluydu. Onun işi-gücü hovardalık, seks, kumar, içki, yemek-içmek, gezip-tozmaktı.
“İşin ucundan şöyle bir tutayım!” demediği gibi aşırı savurganlığı ile bedenen tükendiğinin de farkında değildi, annesine-babasına “İllâllah” dedirtirken(2) Cahit.
Cahit, fabrikanın tek varisiydi(1), adam olur(3), bilgi ve becerisini uygun bir şekilde kullanırsa fabrika daha da büyüyebilir, tanınırdı.
Şu gerçek ki; bazen de olsa insanlar, okuyup üniversiteyi bitirince gerçekten adam oluyorlardı! Belki de yaşam adam olmaya zorluyordu onları. Bunda başka etkenler de var mıydı, bilinmez. Ama Cahit’in babasının yaşlılığı onu mecbur etmişti, adam olmakta acele etmesine!
O, fabrikanın başına geçtiğinde henüz sübyandı(1) Cihat. Tek tedrisat(1) olan ilköğretime fabrikanın servisleri ile gidiyor, geriye yayan-yapıldak(4) dönüyordu. Yaz aylarında, daha doğrusu eğitimin sıcak olduğu günlerde gelişleri pek zor olmasa da, kışları, kısa günlerde köpeklerden, sürücülüğü bilmeyen hızla geçen arabalardan ürküp çekindiği için zor oluyordu dönüşü Cihat’ın.
Bir yaz günü her şeye rağmen insan olan Cahit, Cihat’ın hayta-hayta ortalıklarda gezindiğini(2) görünce, o güne kadar ilgilenip de bilmediği için sormuş-soruşturmuş. Cihat’ın kim olduğunu öğrenince, ona önce çay ocağında, sonra sevkiyat bölümünde görev vermişti, yaşı tutmasa da. Tavşan sidiği, denize fayda(5) kabilinden babasının maaşı üzerine hak ettiğini eklemişti, çalıştığı süreler için.
Cahit patronun tek dileği Cihat’ın, çalışan makinelerden, forklift(1), vinç, caraskal(1), transpalet(1) ve paletler(1) ile sevkiyat kamyon ve kamyonetlerinden uzak durması, hakeza(1) fabrika araçlarından herhangi birini özenip de kullanmaya kalkışmamasıydı.
Onu görmek istediğinde dileği, fabrikaya ait taşınabilir dâhili telefonundan haber ulaştırdığı anlarda kendisine ya da misafirlerine her bakımdan yardımcı olmasıydı...
Sakınılan göze çöp batması(6), bazı gerekliliklerin olması kaçınılmazdı. Cihat’ın babasının hizmet süresi dolmuş, emekliliğini hak etmişti. Ancak evinin düzeninin ve çarkının dönmesi için çalışmaya devam etme gayretinde idi, yeteneklerinin çoğunu yitirdiğini bile bile...
Patron Cahit, onu incitmeyecek şekilde yanına genç bir arkadaşı görevlendirmiş, bu gencin Cihat’ın babasının hata ve kusurlarına göz yummasını, tüm görevi yüklenmesini emretmişti.
Bu arada özellikle ilköğretimden sonra okula gidip-gelmekte sıkıntı çeken Cihat için de servis araçlarından birini görevlendirdiğini unutmadan söylemek gerek.
Yoğun bir iş temposundan gevşek bir iş temposuna yönelen Cihat’ın babasının bedeninin iflâs etmesi kaderin bir görünüşüydü. Cihat Üniversiteye başladığında babası emanetini Tanrısına teslim etmişti, annesi de sırasını bekler gibiydi.
O da Üniversite son sınıflara ulaştığında gereği için terk etmişti Cihat’ı. Allah’tan babasının vefatı ertesinde, annesinin çöküntüsünü izlerken, neleri, nasıl, ne zaman, ne şekilde yapıp yaşayacağını öğrenmişti!
Bu arada patron da onu çeşitli birimlerde aktif ve sigortalı işçi olarak değerlendirme gayretini yaşıyordu, mecburi derslerinin olmadığı, devam mecburiyetlerini erteleyebildiği zamanlar…
Bir bakıma Cihat, Cahit’in sırdaşı gibiydi de. Zamanında belki annesini kaybetmesi ve kendisini zorla emekli ettiği ve annesinin hemen arkasından yitirdiği babasıyla paylaşamadıklarını, danışamadıklarını, söyleyemediklerini Cihat’la konuşup gerektiğinde öğreniyordu.
Patron, anne ve babasını yitirmeden önce kâşane(1) denilecek bir evde yaşıyordu, ama o zaman da, onları yitirdikten sonra da bekârdı, gençliğinden kalan hırs, doyumsuzluk, ihtiras gibi bir kısım alışkanlıkları terk etmemiş, belki de terk edememişti.
Başlangıçlarda çok zaman iş-güç, plân-program diyerek anne ve babasını kandırdığını sanarak o geceleri bir yerlerde geçiriyordu. Bunda sırdaşının katkısı inkâr edilemezdi. Ancak Cihat, Cahit'in kaldığı yerlerin, varlıklı oluşu dolaysıyla ona ait garsoniyerler(1) olduğunu bilemezdi, bilmesi de gerekli değildi zaten.
Neden, nedenlerden sonra kendisinin utanılacak bir “peze.. .k(1)” olduğu kanaatini yaşayacaktı. Şöyle ki;
“Sırdaşım!” derdi patron, “Şu adreste bayan akrabalarımdan(!) biri var, zahmet olacak, al götür, şu adrese bırak, lütfen!”
Başlangıçlarda patronun o kadın akrabalarını bir-iki adrese bırakmış dönmüş, çok zaman da bıraktığı adreslerden sabahları alıp ait oldukları adreslere iade etmişti.
Ne zamanki akraba kadınlardan birini adresine iade etmek için almaya gittiğinde patronun arabasını da o yerin önünde park etmiş olarak görmüş, o zaman beyni aydınlanmıştı!
Her seferinde değişik akrabaların, değişik adreslere gidiş-gelişleri dikkatini çekmişse de patronuna toz kondurmak içinden gelmemişti. Özellikle bir keresinde, servisini yaptığı kadınlardan biri;
“Hiç mi sağa-sola bakmazsın, hiç mi görmez, ihtiyaç duymazsın ki genç adam?” dediğinde afallamış(2), şaşkınlığını ve özellikle aptallığını gizlemek istercesine;
“Siz patronumun akrabasısınız bacım! Size nasıl yan gözle bakarım(2)?” dediğinde arabanın içinde atılan kahkaha sokağa taşmıştı;
“Dert etme arkadaş! Patronunun ben dâhil, akrabaları ile seni tanıştırayım. Söz, ilk sefer için para almayız senden, ancak diğer seferler için paralı olman gerek!”
Şaşkındı...
Ancak nefsini köreltmesi(2) de neşelendirmişti kendisini. Patron için her seferin başlangıcını özlemle bekler olmuştu, gittiğinde rahatlıyordu. Her zaman, her daim, yabancı uyruklu olmadığı halde Sonya dediği ile. Öyle ki devamlılığı nedeniyle Sonya indirim bile yapmıştı ücretinde!
Tek sıkıntısı; Sonya bazen görevde oluyordu!
Ve o, o günlerde avucunu yalıyordu. Patronunkiler ise her daim hazır ve nazır oluyorlardı(2), saklamamak gerek! Bazen onlardan da; “Canın çektiyse...” diyenler oluyordu, ama o; “Sonya” diyor, ağzından başka söz çıkmıyordu, alışmıştı ona bir kere...
Ya o? Hayır, onda nefsini köreltmesinin onun için hiçbir önemi ve anlamı yoktu, o parasına ve ahlâk polisi tarafından yakalanılmamasına bakıyordu. Hoş, yakalansa da sorun değildi, “Ağır Abiler(4)” ne güne duruyorlardı ki?
Cihat, babasından, annesinden kalan o lojmanda kalmaya devam ediyordu, üniversiteyi bitirmiş olmasına, gerekli ekonomik özgürlüğü olmasına rağmen, patronun da hoşgörüsüyle.
Patron, tüm riskleri ve maddi gereklilikleri üstlenerek onun fabrikadan uzaklaşmaması için bedelli askerlik yapmasını sağladığı gibi, lojman konusunda da ses çıkarmamıştı.
Cihat, sırdaş olması yanında medyundu(1) da patronuna. Çünkü fabrikadaki en yetenekli mühendisten daha fazla maaş alıyordu. Parasını değerlendirme amacı yoktu, sadece bankada stoklamakla meşguldü. Müsrif değildi, hatta tutumlu demek abes olur, onun ötesinde cimri bile sayılabilirdi.
Şöyle ki; sabah fabrika kapısına gelen simitçiden aldığı simit ve fabrikanın çayıyla doyunurdu. Öğle ve akşam yemekleri vardiyalar nedeniyle çıktığı için fabrikadandı!
Lojmana zaten kira vermiyordu, elektrik, su, falan-filân da fabrika giderleri içinde idi zaten, lojmanın ilk inşaatından, yani anne ve babasının yaşadığı zamanlardan beri. Ev işleri kısmen de olsa geliyordu elinden, ama çamaşır yıkama ve ütü hak getire.
İşçi kadınlardan birini gönderiyordu lojmana, patronun da haberi olması kaydıyla. Masa üstüne koyduğu paranın yeterli olduğunu düşünüyordu. Çünkü o işçinin o bedeli yeterli görmemek şansı yoktu, ekmek parası, işten atılma korkusu nedeniyle.
Bunun dışındaki tek gideri; Sonya için harcadığı idi...
Ancak her şeye rağmen Cihat’ın belki de maaşının, patrona hizmetleri yanında artışı, sabahın er vaktinden, gecenin kör vaktine kadar mal sahibiymiş gibi fabrika ile meşgul olmasıydı.
Puantaj(1), servis gidiş-dönüş saatleri, kilometre hesabı, yakıt alımları, vardiya değişimleri, hasta, rapor, izin, doğum, ölüm, evlenme olaylarının takibi ve gereğinin yapılması, rafların düzenindeki yanlışlıklar, ortalıklarda herhangi bir şeylerin bırakılması, özellikle temizlikte hassasiyet, çöp sepetlerinin gerektiği şekilde boşaltılması, lâmba ve bilgisayarların açık kalmaması...
Kısaca her türlü kontrol, denetim, ne varsa, akla ne gelir, ne gelebilirse? Konularla ilgili sorumluların kulaklarını çekmek, gerektiğinde yevmiye kesintisi
ile cezalandırmak dâhil...
Böyle sabahlardan biriydi o gün. Patron Cahit oldukça üzgün ve sinirli bir şekilde geldi fabrikaya. Fabrikanın sembolü olan bayrağı yarıya indirdi kendiliğinden, bir kısım görevlileri ve Cihat’ı etrafına topladı, fabrikaya girmeksizin;
“Babamı yitirdim, tüm makineler, sakıncaları ne olursa olsun bir hafta süreyle stop! Telefonlar kapalı, sipariş alınmayacak, sevkiyat yapılmayacak. Herkes ücretli olarak izinli, serbesttir.
Sadece Güvenlik Görevlileri ve Cihat bu izinlerini ilerideki tarihlerde, istedikleri şekilde kullanabileceklerdir.”
Nefes alma gereği, ya da düşüncelerini aktarma isteği ile Cahit, Cihat’a döndü;
“Cihat! Şu kısa süre için bana yardımcı ol! Babamı defnedelim, sonra ne istersen o olsun, onu yap, lütfen!”
Garsoniyerlere sevkiyat durmuştu doğal olarak ve Cahit durulmuştu da. Sabahtan akşama kadar fabrikadaki odasında, sessizliğe bürünmüş olarak bir angut(4), ya da kukumav kuşu(4) gibi oturmuş, düşünüyordu. Bu arada ne yiyor, ne içiyor, hatta telefonlara bile bakmıyordu.
Cihat çok zaman lojmanda oturmasının verdiği avantajla, patronun arabasını gördüğünde ya da Güvenlik Görevlileri kendine haber verdiğinde onun yanına geliyor, suskunluğuna ortak oluyor, bazen iki-üç kelimeyle dünyasını aydınlatmaya, bir sıcak çay, ya da kahve ile midesini yormaya, çalan telefonlara “Yok!” diyerek teselli olmaya çalışıyordu.
Bir gün…
İki gün...
Üç gün...
Ne teselli, ne söz, ne de fıkralar, espriler kâr etmiyordu Cahit’in somurtkanlığım önlemeye.
Bir gün, bir olmadık zamanda, Cihat, Cahit’in odasında onun somurtkanlığını üleşirken iki kadın girdi Cahit’in odasına. Yaşlı olanı tanıyordu; Cahit’in annesi idi.
Öteki…
Aklını oynatacak, beynini yerinden çıkartıp tavana vurduracak kadar güzel bir genç kızdı, tariflere sığmayacak gibi. Onun şeklini tam beynine resmedip aktaracak, hatta darbeleyecekken Cahit’in;
“Nişanlım!” demesi ile irkildi Cihat. O genç kız, o andan sonra namahremdi(1) kendisi için, patronun eşi olmaya namzet birine göz süzmesi(2) bile yasak olmalıydı. Ama itiraf etmesi gereken; ne etkilenmesini, ne de gözlerini ayıramamasıydı, başını önüne eğmesine rağmen.
Ancak kişinin kendisini kandırması mümkün değildi, başının eğikliğinde gene de kaşlarının altından, hınzırca, istekle ve tüm yasakları göz ardı edercesine(2) bakmaktan kendini alamıyordu.
İsmi hiç önemli olmayan genç kızın da utangaçlığına rağmen kendisinden etkilendiğini düşünüyordu Cihat, Cahit’e rağmen, kısıtlılık tanımayacak gibi, nankörce...
Değişik duygular içindeydi, hem karşıdan fark edildiğini de düşünüyordu Cihat, emin olmasa da.
Evet, fark edilmişti, ancak şekillendirmek gerekli olmasa da, Cahit'in karşısındaki o hariç iki kadın tarafından da…
Bilmediği, tavrının bir süre sonra gündeme geleceği ve bir sokak köpeği gibi kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırarak lüks denecek yaşamına veda edecek olmasıydı ki, her türlü kolay yaşam şekline alıştığı bu duruma veda etmesi zor olacaktı. Eğer ki bunu, yani Cahit’in annesinin düşüncelerini bilebilseydi.
Sokak köpeği deyince duraklamak gerekti, hani; “İtin duası kabul olsa, gökten kemik yağardı” ya, dua etmese de gökten kemik yağmış, etraf kemik yığını ile dolmuştu! Evet, cıvık cıvık olmak(2) bir yana, kaderin böyle şekillenmesi mutluluk olsa gerekti nankör bir insan için.
Şöyle ki; annesini ve eşini evlerine bırakmak için arabasıyla hareket eden Cahit, sırtında dozer taşıyan bir belediye TIR’ının sağ ön tarafından altında kalmış, annesi hemen oracıkta yaşama veda etmiş, kendisi ufak-tefek berelerle, nişanlısı ise neredeyse sapasağlam kurtulmuştu bu trafik kazasından.
Nankör it, kemik yığınları içinde de olsa, kötü haber çok çabuk ulaşıyordu kendisine ve ulaşması gereken yerlere. Bunlardan önemli olan biri de yalnızlığını paylaşan Cahit’in susmayı bilmeyen telefonlarıydı.
Biraz insaflı olmayı becerebildiği kadarıyla üzülmüştü Cihat, nihayeti ölen, biraz evvel capcanlı olan(2) bir insandı, hakkında ne düşünürse düşünsün, tavır ve düşüncelerinden haberdar olmasa(2) da, yaşamasının kendi istikbalinin sönmesi demek olsa da...
Patron Cahit, her ihtimale karşı yatırıldığı hastanedeki özel odasında, aklı başında olarak Patron Yardımcısı edasındaki Cihat’ a emirlerini yağdırmıştı;
“Kendisinin yokluğuna rağmen annesinin cenazesi için gerekenler yapılacaktı. Fabrikadaki makinalar çalıştırılmayacak, sadece bakımları yapılacaktı, iflâsına neden olacak bile olsa, kendisi hastaneden çıkıncaya kadar çalışma yapılmayacaktı!”
İflâs? Bunu düşünmek bile kendisini yoracağı için, böyle bir düşünceyi yaşayamazdı Cihat. Bu; makinaların, imalât ve sevkiyatının yapılmaması sadece patronun değil, kendisinin de ölümü demekti yaşarken, ayaktayken, hem her şeye rağmen umutsuzluklar içindeyken.
Yaşlı kadının cenazesini morgdan aldı Cihat. Gerekenleri yaptırdıktan sonra, babasının ölümünde annesi için ayrılan boş mezara annesinin de defnini sağladı. Üçüncü bir boş mezar yeri daha vardı ki, Cahit orasını da kendisi için satın alıp hazırlatmış olsa gerekti, öldüğünde bedeni anne ve babasından ayrı kalmamış olacaktı mahşere(1) kadar herhalde...
Fabrikanın tüm ahalisini(!) topladı Cihat, yedek patron ya da patron yardımcısı edasıyla. Patronun iflâsı, yok olması demek, kendinin de, ahali dediği bu çalışanların da rüyalarının, tasavvurlarının, hatta hayallerinin sona ermesi demekti ki bu, umutsuzluk, bir bakıma yaşamdan vazgeçmeleri demek olacaktı.
Boşluk yaşanmamıştı, hemen üstesinden gelmişti Cihat. Randımanlı çalışma, sevkiyat, muhasebe...
Tek noksan finansmanla(1) ilgili tüm yetki patronun kendisinde toplandığı için para idi. Onun da çözümünü bulmuştu Cihat, maaşlar dağıtılamayacaktı. Ancak o, bankadaki kendi hesabındaki tüm parasını çekmiş, ihtiyacı olanlara dağıtmıştı.
Patron işbaşına geldiğinde yarımşar maaş ikramiye dağıtılması için her türlü çabayı göstereceğine dair söz vermişti çalışanlara. Hem kaz gelecek yerden tavuk esirgenir miydi? Yeter ki, patron iyileşsin, fabrikada işinin başına dönsün, bu vesile ile kendisi de kendi işlerinin başına dönebilsin, kendine gelebilsin inancındaydı Cihat.
Cahit iyileşmiş, görevine, yani patronluğa başlamış, gün-gün değil neredeyse saat-saat haberdar olduğu gelişmelere karşın sitemkâr gözükmesine rağmen işlerin ertelenmemesine, Cihat’ın alicenaplığına(1) ve kendisini riske atarak tüm birikmişlerini dağıtmasına memnun olmuştu.
Ayrıca birikmişlerinden, sermayesinden azaltarak tüm çalışanların maaş ve ikramiyelerini ödemişti. Aslında kafasından geçirdiği başka şeyler de olsa gerekti. Çünkü Limited Şirket olan fabrika, annesinin de vefatı ile tek başına kendisine kalmıştı. Bu nedenle elini çabuk tutup evlenmesinin ve karısının % 1 oranında da olsa ortağı olmasını sağlamalıydı.
Cahit’in düşüncelerinde, bunca yıldır baba-oğul kapı kulluğu yapmış(2) Cihat’ı da aynı oranda ortak yapmak geçiyordu. Hatta buna mecbur gibi bile hissediyordu kendisini. Çünkü o, birikmişlerinin borç-harç, kredi alarak iadesini kabul etmemiş; “Elin bollaşınca ödersin(2), mühimsiz!” demişti.
Cahit’in Cihat’ın içten pazarlıklı(4), nankörlük kapsayan niyet ve dileğinin olabileceğini bilmesi imkânsızdı. Belki nankör görünenin de nankörlüğe ulaşan dileğinin plânını yapmamış olsa gerekti. Tanrı Cahit’i korumuş, Cihat’ı limitet şirketine ortak etmeyi unutmuştu nedense.
Suskundu, perişandı Cahit. Bakamıyordu kendisine, hazıra dağ dayanmadığı gibi, gönlüne göre yaşamamak, belki de yaşayamamak dolaysıyla üzülüyordu. Evlenmeyi düşünmesine rağmen “Annesinin ölümünden sonra, hemen!” kavramı erteletiyordu, kendisini.
Ve üzüntüsü her halinden belli oluyordu. Akıl verdi Cihat;
“Ölenle ölünmez patron! Kadın eli değmeli sana! Nişanınla evlen hemen, hem öyle âlâyı vâlâ(3) ile değil, gelin hanım da kabul ederse sessiz, sakin, düğünsüz-derneksiz. Yoksa bu perişanlığının üstesinden gelemezsin!”
“Yani; ‘Cahide ile hemen evlen!’ mi demek istiyorsun?”
“Bence yaşama hemen dönmen, işinin başında kuvvetli olman için gerekli bu. Hem içtenliğimi bağışla, bu benim için de gerekli. Sen iyi olursan, bu benim de iyiliğim demek olur, biliyorsun!”
Cihat, damardan nasıl girileceğini(2), menfaatini karşı tarafın duygusallığı hatta zaaf(1) ve saflığını kullanarak nasıl artıracağını biliyordu. Evet, “Menfaat sandalyeye benzerdi, başına alırsan alçaltır, ayaklarının altına alırsan yükseltirdi!(7)” Ama bu kendisi için hiç de önemli değildi. İşçilere maaş olarak ödediği birikmişleriyle fabrikanın bir kısmına, hatta iyi bir hazırlık ve plânla tümüne sahip olmayı geçiriyordu aklından.
Zirveye yılan gibi sürünerek ulaşmaktansa, kartal gibi uçarak yükselip ulaşmak(8) daha yeğ tutmak(2) değil miydi? Kendince varsayılması(1) gereken bir kavramdı bu Cihat için…
Evlenmişti Cahit, Cahide’siyle. Yaşamını etkileyen tüm garsoniyerlerini Cihat vasıtasıyla elden çıkarmıştı, mütevazı ve mazbut(1) bir yaşam özlemiyle. Sermayesini tamamlamış, Cihat’a borcunu da ödemeye yeltenmiş(2), Cihat aynı masum(1) tavrıyla;
“Ha bankada durmuş, ha sizde, faiz falan talebim de yok, hele bir iyicene kendinize gelin, belinizi doğrultun bir, o zaman ödersiniz, ben de şöyle akıllı-uslu bir tatil için Avrupalara giderim!” demişti.
Gerçekten nabza göre şerbet vermekte(2), insanlara duygu sömürüsüyle egemen olmakta üstüne yoktu Cihat’ın.
Patronda, kendisini en çok etkileyen şey; mutlu olması, çoluk çocuğa karışması gerekliliğine rağmen o müjdeyi kendisine fısıldayamaması, ahlayıp-puflayarak(2) fabrikaya gelmesi idi.
Giyimi-kuşamı, yüzünün rengi yerindeydi, ama bir eksiği vardı hissettirmek istemediği, ara sıra da olsa masasında oturduğunda bir kısım kâğıtlara sitemle, üzüntüyle baktığını gözlemlediği ancak ser verip sır çıkmazcasına(2) ses etmediği.
Patron yılların verdiği alışkanlıkla ne odasının kapısını, ne de çekmecelerini kilitlerdi, personeline de, doğal olarak kendisine de güvenirdi Cihat’ın.
Ve bunun yanında yeni bir alışkanlığım fark etmişti Cihat, Cahit’in.
Arkasındaki dolabın üst katına viski ikmali yapmıştı. Akşamüzerlerine doğru yeni vardiyanın göreve gelmesi onun da “Vakti kerahet(4)” deyip neşelenmeye çalışma gayretinin başlangıcı oluyordu.
Cihat usluydu onun bu vakitlerine katılmıyordu, Sadece uzaktan, evet sadece uzaktan gözlemliyor, çok merak etmesine rağmen çekmecelerini karıştırıp onu üzen kâğıtlara ulaşmayı düşünmüyor, patronun kendisine yönlenmesini, dertleşmesini ve derdini, ya da kendisini üzen her neyse onu kendiliğinden açıklamasını bekliyordu.
Fabrikada her şey yolundaydı, sorun yoktu, hem hiçbir bakımdan bildiği kadarıyla. O halde ne, neydi, patronunun içten içe kendini kemirdiği, yiyip bitirdiğine inandığı şey?
Patronun karısı Cahide, evinde canı sıkıldığından olsa gerek, sık sık fabrikaya gelip kocasını ziyaret ediyordu. Onun fabrikaya geldiği zamanlarda Cahit olağanüstü aşırılıkla mahzunlaşıyordu(2).
Üstelik genç kadının aşırı bir fettanlıkla(1) kendisini süzer gibi, hatta ihtirasla bakmasına da anlam veremiyordu Cihat yahut da onun bu tavrını anlamazlıktan geliyordu, demek daha doğru olacak.
Karısını evine götürmesi için rica ettiği bir gün, arabaya binip de fabrika dışına yöneldiklerinde Cahide;
“Öcü müyüm ki benden uzak duruyor, köşe-bucak kaçıyorsun(2)?” dediğinde Cihat, ilk karşılaştıklarında da yaşadığı içindekileri gizleyerek, belki de isteyip de istemediğini belirtmek istercesine;
“Patronumun eşisiniz!” dediğinde patronunun en mahrem(1) sırrını öğrenmişti;
“Sor bakalım Cahit’e, ben onun karısıyım, ama o benim kocam mı? Bitmiş, tükenmiş, belki de hiç erkek olmamış o!”
Bunun ne demek olduğunu tahmin ediyor, hatta hissediyor, ama bilmiyordu. Bunu Cahit’ten öğrenmesinin gerektiğini düşünüyordu, gönlünce, beynince, duygularınca tasavvur ettiği icraat(1) ve uygulamak için mal bulmuş mağribi(4) gibi plânı bakımından.
Böyle günlerden birinin yeni vardiyanın geliminde, Cihat Cahit’e;
“İzninizle ben de katılayım size, dertleşelim, kardeş sayılırız, kardeşler arasında gizli saklı olmaz, derdini söylemeyen de, dermanını bulamaz(9). Paylaşayım derdini, söyle, anlat, rahatla!” dedi.
Cahit dünden hazırlıklı gibiydi sanki dertleşmeye, ikinci bardağa başladığında ve hatta yetinmeyip fondip yapıp üçüncü bardağı yudumlamaya başladığında.
Cihat aşağılıktı(1), her türlü imkândan faydalanmak, kendine pay çıkarmak amacındaydı. Koltuğunu bırakıp misafir sandalyelerinden birini çekerek sinsice ve nankörlüğünü gizleyerek patronunun yanına yaklaşıp dostça koluna girdi ve Cahit’in ağzından çıkanları sindirircesine(2) hapsetti beynine.
Patronun geçirdiği ve annesini yitirdiği kaza, koca olma hüviyetinin kaybolmasına neden olmuştu! Hiçbir tedaviye cevap veremiyordu bedeni. Cahide’nin sözlerinin anlamını ve açlık davranışının nedenini kesin olarak öğrenmiş, anlamıştı. Acı ötelenmeli ve açlık doyurulmalıydı, kendi de açtı çünkü.
Cihat’ın, patronun aymazlığı(1) tükendiğinde onun da Sonya ile muhabbeti bitmişti. Hem bedava sirke, baldan tatlı değil miydi?
Sızmak üzereydi Cahit, ya da sızmıştı, belki de yaşamında ilk defa, belki de Cihat’ın ilk kez şahit olduğu şekilde. Vardiya değişimi tamamlanmıştı. Koluna girdi patronunun Cihat.
Muhtemelen Güvenlik Görevlileri dışında kimseye hissettirmeden arabasına götürüp evine bıraktı onu, Cahide ile birlikte soyup yatağına yatırdılar onu.
O gece ilkti Cihat ve Cahide için, kendilerinin de soyundukları. Patronun yatağında olması yanında, arabası da garajda değil, sokağın berilerinde bir köşede kaldı o gece boyu.
Yaşananları, yaşadıklarını kimsenin bilmesine gerek yoktu. Var olan vardı, var olması gereken olacaktı, mutlaka! Oldu da, bilinmezcesine, bilinerek ama...
Cahide ilk kez kadın olmasının mutluluğunu, ilerleyen tarihlerde ise anne olacak olmanın gururunu yaşamaya başlamıştı, her anne adayı gibi...
Cihat sabah vardiyası işbaşı yapmadan evvel ulaştı fabrikaya, patronun arabasını fabrikanın görünmeyecek kadar uzak bir yerlerine park edip uyuklayan Güvenlik Görevlisini uyandırarak ve kendisi için her ihtimale karşı garanti olmasını temin için “Gereğinin yapılacağı” tehdidiyle.
Masasına oturdu, patronun güçsüz, hatta yorgun bedeninin üstesinden gelip ayılarak kendisine gelip telefon etmesini beklemeye başladı, bazı şeylerin tadının damağında kaldığını hissederek!
Sonraki günlerin başlangıçlarında, Cahide kocasına telefon ediyordu;
“Şu lâzım, bu gerekli, şuna ihtiyacım var, gelirken getirmeyi unutma, lütfen!” diyerek. Bu, aslında bir şifreydi(1).
"Ben zaten dışarıya çıkıyordum, çıkmışken alır, evinize bırakırım efendim!” diyordu Cihat, patronunun yakınlığından ve hatta saflığından yararlanarak ve doğal olarak bilgilendiği konudan ötürü.
Sonraları bazen sevkiyat denetlemesi, bazen mal siparişlerini kontrol için kendiliğinden çıkıyordu göreve, patronuna yakalanmayacağının garantisini yaşayarak. Ne de olsa patronun en yakınıydı, bu nedenle çevrenin dikkatini çekmeksizin, çok zaman misafir oluyordu patronunun evine!
Gizlilik yetmiyor, doyurmuyordu ikisini de, nankörlük salya(1) halindeydi Cihat’ın mevcudiyetinde. Bu sıraların birinde verdi Cahide anlamının ne olacağını, akıbetlerinin(1) nasıl şekilleneceğini, nasıl bir etkisinin olacağını kestiremediği haberi. Belki buna müjde demek daha mı doğru mu olsa gerekti?
Hamileydi Cahide. Cahit’in üstünde kayıtlı gözüküp kendi bebekleri olacaktı. Ancak Cahit bu haberi duyduğunda mosmor olacak, kabullenemeyecek ve belki de kimden olduğunu merak edecekti, en yakınından şüphelenmeyi asla aklına getirmeksizin.
Cahide’nin müjdesini kucaklayıp tebrik etmesine, mutluluk gösterisi olarak kucağına alıp döndürmesine rağmen ses etmedi Cihat...
Cahit karısındaki değişiklikleri fark etmiyor değildi. Eksikli olduğunu bildiği için, karısının ağırlığının nedeninin şişmanlık olduğunu düşünüyordu.
“Homini gırtlak(10), bütün gün ye, iç, televizyon seyret, yat, uyu, şişmanlıyorsun, obez olup çıkacaksın, çık, hava al, gez, yürüyüş yap!” diyerek sitemleriyle mutlu etmeye çalışıyor gibiydi karısını sözüm ona.
Oysa evlendiklerinden beri Cahide kendisi için bir eş değil, sadece hiçbir eksiği olmayan gibi düşündüğü bir hizmetçi idi, evinde.
Cahide hamileliğini öğrendikten sonra devamlı olarak uzaklarda bir doktora müstear(1) bir isimle kontrole gidiyordu. Bu kontroller için giderken, her zaman çarşı ihtiyacı için bir adam göndermesini rica ediyordu Cahide kocasına.
Ve tesadüfen(!) iş icabı dışarıya çıkan Cihat, onun bu isteğini yerine getiriyor ve beraberce gidiyorlardı doktora.
Dönüşte eften-püften(4), ihtiyaç olacak ya da olan ufak-tefek(4) birkaç şeyi almayı da unutmuyorlardı, evde beraber olduktan sonra, ta ki doktor onlara “Artık banyo yapmayın!” diye emredinceye kadar ve o sırada müjdeyi de vermişti;
“Görünen o ki; bebeğiniz sağlıklı ve oğlan!” demişti. Dünyalar her ikisinindi. Ancak çözümü gereken Cahit problemi vardı.
Tepesini delip, bilyesinin verdiği zahmete katlanarak bir viski şişesinin içine siyanür(1) enjekte etti(2) ve o şişeyle “Kerahet vaktinde” patronun odasına girerek;
“Bu haftaki şişeniz benden!” dedi, masasına koyarken.
Patron telâşsızdı, üstelik aklına hiçbir şey getirmeksizin şişenin kapağını çıtırdatarak açtı.
Nedense Cihat’ın o gün işleri çoktu, hem de o gün canı patronuna katılmak istemiyordu! Fabrika içine yöneldiğinde patron ilk yudumu boğazından aşağıya yönlendirmişti bile. Aslında Cihat taksitle(!) ve hiç kimsenin haberi olmayacağı, anlamayacağı bir şekilde yok etmeyi düşünmüştü patronunu.
Ama bir filmden esinlendiği siyanür dışında yol yordam bilmiyordu(2). Hem acele etmesinin de gerektiği inancındaydı.
Oysa cami duvarına şey ettiğinin farkında olması(11) gerekliydi. Gecikmek demek Cahit’in Cahide’nin ağırlaştığını görmesi demekti ki bu, risk yaratabilirdi her ikisi içinde, bir bakıma; Dimyat'a pirince giderken, eldeki bulgurdan da olmak örneği gibi. Bunu göze alamazdı. Bunu için kesin çözümde acele etmek gerekliliğini düşünmüştü.
Bütün mesele; işlem sonrasında(!) şişeyi ve bardağı yok edip, onların yerine patronun parmak izleri olan bardak ile kendisinin de parmak izlerinin olması gereken yeni şişeyi yerine koymaktı. Aslında şişe devrilmiş ve bir kısmı halı üzerine dökülmüş olsa daha mı iyi olurdu ki? Ya da bardağın devrilmiş olması. . .
Peki sonrası...
Önemsizdi, kendisindeki hırs ve tamah(1), vicdan azabı çekmesine(2) engeldi, mangal gibi yüreği(4) olduğu düşüncesindeydi, üstelik de nankördü ya! Kendisinin olanla, kendisinin olacaklara ayrıca vakit ayıracaktı ilerleyen zamanda.
Fabrikayı dolaştı, işçilerle şakalaştı, Güvenlik Kameralarına özellikle görünecek şekilde durdu, bazen profilden(1), bazen yan profilden farkında değilmiş gibi görünerek ve tuvaletlerin olduğu, kamera olmayan bölümde kayboldu. Acele etmesi gerekiyordu. Depo bölümünden dolaşıp patronun odasına yöneldi.
Şişe ve bardakla ilgili düşüncelerini gerçekleştirdi. Sadece yeni ve yarı yarıya dolu şişeye kıyamayıp, yeniden yerine koyduğu bardağı devirdi içine döktüğü viskiyle birlikte. Şişede parmak izi bırakmasının sebebi belliydi, şişeyi dolabından o almıştı. Peki, parmak izini bırakacak şekilde bardağı neden almamıştı ki, mademki patrona servisi yapmıştı?
Aynı yolu takip ederek aldığı şişeyi ve bardağı yakın zamanda kullanılmayacağını düşündüğü kolilerin arkasına sakladı ve tekrar tuvaletlerin olduğu bölümden fabrika içine yöneldi, yapması gerekenlerin Güvenlik Kameralarına yansımasını plânlayarak. Islak ellerini salladı, kaza ile(!) kapamayı unuttuğu fermuarını kapatarak. Kendince bir falsosu(1) yoktu...
Cihat’ın doğru yaptığını sandığı yanlışlardan birincisi dolaptaki ve masadaki tüm şişelere parmak izi bırakmasına rağmen temiz bardağa parmak izi bırakmakta çekinikliği olsa gerekti. Ayrıca gereklilikleri yapıp uzaklaştığı anda alışkanlığı ile patronun karanlıktan korkmasını göz ardı ederek kapısını kapatıp lâmbasını söndürmesi falsosu vardı.
Güvenlik Kulübesindeki görevli ile selâmlaşarak aklına yeni gelmişçesine Güvenlik Görevlisine saati sordu. Bundan sonra ne Komiser Kolombo(12) ne de Zehir Hafiye Hercule Poirot(12) gelse bir halt edemezlerdi(2) kendisine, kendince.
Cahit’in, kimsenin bilmediği, kendisinin sakladığı, belli etmemek için çaba gösterdiği Akluofobi(12) denilen “Karanlıkta Kalma Korkusu” vardı. Öyle ki, Cihat bazı bazen Cahit’i herhangi bir sebeple herhangi bir yere götürdüğü zaman, gündüz vaktinde bile aracın tavan lâmbasının yanık durmasını isterdi, asansörlere asla binmezdi, kaç kat çıkacak olursa olsun ve Cihat buna akıl-sır erdiremezdi. Tünellerde tavan lâmbasının ışığını yeterli görmeyip her ihtimale karşı gözlerini kapatırdı devekuşu örneği(14).
Bu nedenle olsa gerek, odasının kapısı ve lâmbası gece-gündüz açık olurdu. Ayrıca evi de apartmanın en alt katında olup ve sokak lâmbası daha kapıya on metre yaklaştığında hassas bir sensörle(1) yanar şekildeydi.
Bazen Cihat bir şey danışmak için odasına girdiğinde iş yorgunluğu, stres(1), belki de bunalımı dolaysıyla onun uyukladığını görünce rahatsız etmemek için kapısını usulca kapatıp, lâmbasının kapı dışında olan düğmesini kapattığında aniden kendisine gelirdi patron.
“Kapıyı ve lâmbayı aç!” diye emrederdi, karşısındakinin kim olduğunun farkında olmaksızın. Bu nedenle daha sonraları bu işlemi, ne kendisi, ne de bir başkası tekrarlama cesaretini yaşamamıştı. Bilinmeyen, ufak nüansların(1) insanların felâketi olabileceği idi ve bu yaşanmadan bilinemezdi.
Ve patronunun ölümünün arifesinde bu yanlışı gerçekleştirdiğinin farkında değildi Cihat.
Gecenin ilerleyen bir vaktinde çöp kamyonu gelip de günün atıklarını(4), artıklarını(4) toplarken, patronun arabasını parkta gören Güvenlik Görevlisi, odasının ışığını sönük görünce bildiğinden değil, merak ettiğinden içerideki vardiya başına telefon etmişti;
“Patronu bir yokla, ya uyudu, ya da sızdı herhalde, eğer ki herhangi bir şekilde evine gitmediyse!” dedi.
Vardiya başı lâmbayı açtığında gördüğü manzara kendisini ürkütmüş, patronun sağ kolu olduğunu bildiği Cihat’a haber vermişti;
“Acele gelin efendim, patrona bir şey olmuş galiba!” diyerek, kapıyı heyecanla yumrukladığının farkında olmaksızın.
Cihat, ikinci, hatta üçüncü bir hata yaptığının farkında olmaksızın;
“Ambulans çağırın, karakola, jandarmaya haber verin. Hiçbir şeye hiç kimse dokunmasın!” şeklinde emirler yağdırmıştı.
Odaya yöneldiğinde lâmbayı kendisinin mi açık bıraktığını, ya da kapatıp kapatmadığını hatırlayamadığı için görünmekten çekinerek lâmbanın düğmesi üzerindeki muhtemel parmak izlerini silme gayreti yaşadı.
Hataları çoğalıyordu, her şüphe çekmesi olası hareketin doğru bir izi açıklayabileceğinin farkında olmasa gerekti. Her ne kadar kusursuz bir plân yapmış olduğunu düşünse de, her plânda göz ardı edilmeyecek ufak bir yanlış, hata, noksanlık, ya da geciken ve yahut erken bir olayın şekillenmesi aklına gelmemiş olsa gerekti Cihat’ın.
Karmaşalar içinde olsa da hayatın, kendini mutlu etme sanatı olduğu bilincinde olmasına rağmen, yaşamda her şeyin düşünüldüğü gibi gerçekleşmediğinin bilgisine sahip değildi Cihat…
Şah damarından patronunun yaşayıp yaşamadığını kontrol etti Cihat, hiçbir şeye dokunmadan…
Patron ölmüştü! Başarmıştı, gayri resmi(4) olarak da olsa...
Gelen Baş Komiser kendince yorum yapmıştı çekmeceleri karıştırdıktan sonra;
“Kalp krizi herhalde, ya da bunalıp intihar etmiş olsa gerek, çocuk sahibi olamamak endişesi ile. Buradaki raporlarda öyle olduğu belirtilmiş. Bir bakıma koskoca fabrika başsız kaldı şimdi. Gene de bir de doktor baksın bakalım!”
Ambulansla gelen Doktor; “Otopsi yapılmaksızın, sonuç belli olmaz efendim!” deyince;
“Eee! Alın götürün o zaman cesedi!” dedi, aşağılar gibi, kendisi de yorgun ve uykulu olarak görevinin başına dönerken.
Baş Komiserle gelen genç komiserlerden biri tereddütlüydü, ona şüphe etmenin en doğal görevlerden birinin olduğu öğretilmişti çünkü. Zihninde çözüm aradığı bir kısım soru(n)lara çözüm bulamıyordu:
Öncelikle hayat dolu ve gamsız, her türlü imkâna sahip bir insan neden durup dururken, bunalmış da olsa hem de içki içerken neden ölür, ya da intihar ederdi ki? Üstelik masasından çıkan bloknotta “Borçlarım” diye bir bölüm vardı.
Bir kısım sayfalarda kırmızı çarpı işaretleri ve büyük harflerle “Ödendi” yazıları vardı. Ödemelerin yapılması gereken birkaç isim İle “Vergiler” denilen bölümde de yine üzerleri çizilmiş birkaç vergi adı vardı.
En son sayfada is; “Cihat’a Borçlarım” başlığı altında önce olağan dışı bir rakam, altında ay-ay aynı miktarlarda “Maaş” yazılı miktarlar ve en sağda da global(1) olarak birikimler hesaplanmış ve yazılmıştı.
Genç Komiserin canı sıkılmıştı. Kendince elinde hiçbir kanıt olmadığı halde tek şüpheli Cihat gibiydi. Ancak, patronundan bu kadar alacağı olan bir insan, neden onu öldürsündü ki? Elde tutulan bu not dışında senet-sepet herhangi bir şey yoktu.
O halde buna göre mirasçılar, “Bilmiyoruz, kabul etmiyoruz!” gibi benzeri sözlerle yazılanları reddederlerse, bu; onun avucunu yalaması(2); ya da kaba tabiriyle alacağının üstüne soğuk su içmek(2) anlamını taşımaz mıydı?
Oysa genç komiser olayın cinayet olduğundan o kadar emindi ki, elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen.
Baş Komiser görevi ona devretmişti, uykunun egemen olduğu gözlerle ve belki de yaşlılığının etkisi ile.
Zengin de olsa, değerli de olsa bir insan öldükten sonra sadece “Ceset” olsa gerekti!
Ve ceset ambulansla morga doğru götürüldükten sonra, odalarda şüpheliye yakın düşünceli bir şekilde dolaşmaya başladı, genç komiser. Eline eldivenleri taktı, şişeyi, bardağı, dolapları araştırarak incelerken. Cihat onun meramını anlamışçasına;
“Tüm şişelerde benim parmak izlerim de var, demek ki katil benim!” dedi.
“Henüz eceliyle mi öldüğü, ya da cinayete mi kurban gittiği konusunda bir bilgim yok. Velev ki öldürülmüş olsa, bu kadar alacağınız varken, onu neden öldüresiniz ki?”
Bir kez daha açık vermişti Cihat, farkında olmaksızın. Bilmekte zorlandığı şey;
Sözün gümüş olduğu mekânda, sükûtun altın olduğu” idi. Söze karışmasa olmaz mıydı? Genç Komiser zekâ küpüydü(4), IQ’su(1) yüksekti.
Ve anında karar vermişti incelemesi, takip etmesi gerekenin Cihat olduğuna. Boşlukta durmayı yedirmedi kendine Cihat, devam etme gereğini hissetti;
“Ne bileyim! Cahit'in en yakın arkadaşı, dostu, hatta sırdaşı(1) benim, özellikle annesini yitirdikten sonra. Tabii, en yakınında olan eşinden sonra, demem gerek!”
O sırada kocasının öldüğü haberini duyan Cahide bağırış ve çağırışlarla bir taksiyle ambulansa yetişmiş, kocasının yanına sığınmıştı.
Genç kadının fiziksel görünümü, evli-barklı olmasına rağmen, kocasının iktidarsızlığına ait raporları dikkate aldığında genç komiserin dikkatini çekmişti, anında, ya da aniden.
Taşları yerlerine oturtturmak için ek bilgilere ihtiyacı vardı, şüphelerinin ispatı bakımından.
Bir...
Cenaze için şüpheleneni ve bulanları teker teker sorguya çekti, Güvenlik Kameralarını dikkatle izledi, inceledi, şüphelerini destekleyecek bir veriye rastlamadığı gibi başarılarından şüphelenmeye başladı, zihnindeki soruları kendine yöneltirken, yönlendirmeye çalışırken.
Fark etmesi gerekirken fark etmediğini düşündükleri zihnini yormaya başlamıştı. Özellikle Cihat’ın tuvaletten dönüşü kendisine hiç inandırıcı gelmemişti, yapmacık olması muhtemeldi.
İki...
Gece Güvenlik Görevlisi patronun arabasını görüp, lâmbasının kapalı olduğuna şahit olup neden merak etmişti ki patronunu? Işıklar ve kapı kapalı mıydı görevliler patronun odasına geldiklerinde?
Üç...
Işıklar ve kapı neden kapalıydı ki? Kendisi, kendileri fabrikaya geldiklerinde ışık da yanıyordu, kapı da açıktı.
Oysa patronun arabasına bindiğinde bile tavan lâmbasının yandığı söylenmişti, birileri tarafından, not almıştı. Karanlıktan korkma gibi bir derdi olabilir miydi? Varsa neden kapısını kapatıp, lâmbasını söndürmüş olsundu ki?
Dört...
Cahit kendisini öldürecekti, ama hiç yapmadığı bir şeyi gerçekleştirecekti bu eylemini gerçekleştirirken. Odasının kapısını ve lâmbaları kapatacaktı, öyle mi? Bu şekilde fobileri(1) olan insanların ölürken bile alışkanlıklarını terk etmeleri mümkün değildi.
Genç komiser, doktorunu, psikoloğunu öğrenip onlara ve mutlaka eşine sormalıydı, zihnine takılan soruları.
Beş...
“Çocuğu Olamaz Raporu” olduğu halde ölen adamın eşinin hamile gibi görüntüsünün sebebi ne olabilirdi ki? Hamileyse tereddüt ettiği cinayetin sebebi mutlaka bebeğin sahibi olsa gerekti.
Sormasında mahzur yoktu, ama gene de tespiti kolaydı, DNA Testi(15) açık edebilirdi, açıklanması gerekeni...
Altı...
Otopsi sonucu mutlaka beklenmeliydi. Tüm şüpheler, eğer ölüm meselâ normal bir kalp krizi sonrasıysa tüm soruların suskunluğa gömülmesi gerekti ve gerekliydi.
Genç komiser tekrar karıştırdı çekmeceleri, raporları tekrar gözden geçirdi didiklercesine…
İnceledi, tekrar ve tekrar. Masa üzerindeki takvimin geri sayfalarında karalanmış tek-tük satırlar geçti ellerine, gözlerinin yanılmasına imkân bırakmayan.
“Bu, bu yaşında yaşamak mı?”
“Neden geldim ki dünyaya?”
“Ölüm kurtuluş mu?”
“Neden yaktın bir genç kızın hülyalarını, başını, eksikliğini bile bile?”
Çok sayfalarda ayrı bir ileniş(2) vardı, kendi kendisine, kendince ve benzerleri…
Yazılı sayfaları teker teker koparıp cebine yerleştirdi genç komiser, yan odadan kendine yönelmiş, Cihat’ın hissettirmemek gayretini yaşadığı savruk(4) ve endişe dolu bakışlarına(4) aldırmaksızın.
Sonrasında Cihat dâhil, olayın ilk şahitlerinin parmak izlerini aldı. Şüpheleri kapı kolu ve oda dışından kumanda edilen elektrik düğmelerindeydi. Ancak kim bilir, kaç kişi dokunmuş olsa gerekti.
Şişe ve bardağı da Adli, Tıp’a göndermiş, ancak özellikle elektrik düğmesindeki parmak izi, ummadığı bir şekilde tertemiz gelmişti, hiçbir iz yoktu, acele edilmesi gerektiği düşüncesindeydi genç komiser.
Otopsi Raporu(4) ile viski şişesi ve bardak ise, anlamadığı bir şekilde; “Arsenikle intihar” ve temiz olarak ulaşmıştı kendisine. Zehirlenme, ya da intihar değil, yani göz ardı edilen düpedüz bir cinayetti karşısında yaşadığı, kanaatine göre.
Ancak kanaat gerektiren delil, delil değildi ki? Somut, elle tutulacak veriler(1) gerekliydi.
Olay sıcaktı, acele edilmemeliydi. Cenaze gasilhanedeyken(1) mevtanın saçından birkaç tel kopartıp bir poşette zapt etti. Bu; gerekliydi!
Cenazenin defninden birkaç gün sonra Cahide’nin evine gitti genç komiser;
“Başınız sağ olsun efendim. İçeriye girmem için izin verirseniz size birkaç soru sorabilir miyim?”
Cahide tereddütleri olmasına rağmen, bir bakıma kendisini mecbur hissettiğinden;
“Hayhay! Buyurun!” dedi…
“Özel bir soru olacak, ama rahmetli eşinizin sizce makul(1) karşılanmayan düşkünlükleri, saplantıları, çekiniklikleri, korkuları var mıydı?”
“Gençken, ya da benimle evlenmeden önce bazı düşkünlükleri varmış, ama annesini kaybedip benimle evlendikten sonra…
Duruldu sanırım!”
“Diğerleri?”
“Evimizde dış kapı dışında hiçbir şey kilitli değildi. Evde olduğunda gece-gündüz lâmbaların yanık olması mecburiyetti evimizde, karanlıktan korkardı. Bunun için asansöre binmez, depoya inmez, aracını garaj yerine dışarıya park ederdi. Lâmbalar açıkken uyurdu. Ben de aydınlıkta uyuyamadığımdan çok kere ayrı ayrı yatardık!”
“Anladım efendim, tekrar başınız sağ olsun! Ayrıca rahatsızlık verdiğim için özür diler, teşekkür ederim.”
Soruşturmanın bu kadar kısa ve rahat geçeceğini düşünmemişti Cahide. Genç komiser kapıdan çıkarken yeni fark etmiş gibi sordu;
“Hamilesiniz galiba?”
“Sizi neden ilgilendirsin ki?”
“Hiç öylesine sordum. Sanırım babasız doğmak ne kadar üzecektir kendisini!”
“Üstünüze vazife değil komiserim, bu benim özelim!”
“Gücenmeyin lütfen! Eşinizin bürosundaki raporlar çocuk sahibi olamayacağı yönünde. Oysa hamilesiniz?”
“Yani, ne demek istiyorsunuz?”
“Bebek, babasız değil, demek istiyorum. Bu; kocanızın eceliyle ölmediğinin, ya da intihar etmediğinin delili gibi gözüküyor bana. Sanırım bebek doğduğunda gerçeği kesin olarak öğreneceğim. Bana öyle geliyor ki; kocanız öldürüldü…
Ve kesin olarak biliyorum ki, bebeğin babası, patronun, yani kocanızın çocuk sahibi olamayacağını ve sizin hamileliğinizi bilen, kısaca karnınızdaki bebeğin babası. İsterim ki suçlu durumuna gelmeden siz itiraf edin, yoksa cürme iştirakten(2) çok şey kaybedebilirsiniz, sizi korumam, yanınızda olmam mümkün olamaz. Demek istediğimi herhalde anlatabildim, değil mi?”
“Düşüneceğim!”
“Şu telefon numaram ve ricam çok tez düşünün!”
Genç komiser, genç kadının ya belirli bir süre düşündükten sonra, ya da hemen bebeğin babasını arayacağını tahmin ediyordu, tahmin ettiği kişi katil adayı idi zannınca. Evden ayrılır gibi yapıp sokağın bir köşesine sindi genç komiser.
Bir süre sonra genç kadın kapısında belirdi ve fabrikanın amblemi olan arabalarından biri belirip onu aldı. Bu; bebeğin babası olmalıydı, yani tahmin ettiği kişi.
Fabrikatörün karısına, malına nasıl ve ne şekilde sahip olmayı düşlediğini kesinkes anladığı kişi idi bu; yani Cihat…
Fabrikanın arabası ve peşinde komiserin arabası belirli bir süre şehir içinde dolaştıktan sonra genç kadın tekrar evine bırakıldı. Gerekli konuşma yapılmış olmalıydı. Yapıldığını düşündüğü konuşmaya göre, genç komiser olayı şu şekilde yorumluyordu zihninde:
“Cahit'in bilmeden olması olası da olsa, muhtemelen bilmemesinin mümkün olmadığı kanaatini yaşadığı evliliği yasal, ama makul ve mantıklı değildi. Cihat’ın genç kadının yani Cahide’'nin arzularını karşılaması, ya da isteklerine cevap vermesi, hatta hamile bırakması makul ve mantıklı gibi görünüyorsa da, yasal değildi…
Ve sonuncu olarak; Cihat’ın sırf çıkarları ve Cahide için Cahit’e plânladığı kurgu ve gerçekleştirdiğini sandığı eylem, yani ölüm hem mantıksızdı, hem de yasal değildi(16). Bu nedenle şehvet, şöhret ve servet için yaptığına karşılık gereğine rıza göstermekten başka çaresi kalmamıştı Cihat’ın.
Fabrikanın arabası, fabrikanın parkında durdu, genç komiser de hemen arkasında park etti, soran gözlerle.
Fabrikaya doğru yönelen Cihat;
“Birkaç dakika müsaade!” dedi soran gözlerine cevap gibi.
Depoya indi, sakladığı şişeyi ve bardağı yerinden alıp evine yöneldi ve masadaki kâğıt parçasına; “Katil benim!” diye yazdıktan sonra şişedekini bardağa koymaksızın olduğu gibi başına dikip midesine boşaltma gayreti yaşadı.
Düşüncesinde kıpırdayan heceler; "Ben doyasıya yaşayamadım, yaşamayı bilmedim, bilemedim. Ama oğlum yaşayacak inşallah” şeklindeydi. Kendi kendine konuşuyor muydu, yoksa düşüncelerinin dudakları yerine beyninde şekillenişi miydi aklından geçirdikleri?
Genç komiser her ihtimale karşı diyerek dışarıda beklemekten sıkılmıştı, görevini yapmalı, tamamlamalıydı. Güvenlik kameralarından Cihat’ın tuvaletler yönünde kaybolduğunu tespit etmişti.
Sonrası...
Sonrası yoktu. Güvenlik Görevlilerinden biri ile depoya indi. Tuvaletlerde ve depoda yoktu. Sevkiyat kapısı açıktı. Güvenlik Görevlisi ile birlikte lojmana geçti.
Kapı açıktı ve Cihat hırıldıyordu, geldiklerinde de bedeni sarsılmaya başlamıştı, yapacak bir şeyi kalmamışçasına avucu af dilercesine göğe doğru açıktı.
Genç komiser masa üzerindeki yazılı kâğıda eğildiğinde, son kez sarsılmış, eli düşmüş, hırıltısı kesilmişti.
Tam bu sırada Güvenlik Görevlisinin portatif telefonu çaldı.
“Sizi arıyorlar santralden!” dedi telefonu uzatırken;
“Komiserim...”
Bu; Cahide’nin sesiydi.
Anında cevapladı;
“Gerek kalmadı hanımefendi, başınız sağ olsun!” dedi.
İki kısa cümleyle olayı özetlemiş ve geleceğini belirtmişti genç kadına…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
(*) Cahit; Çok çalışan, çaba gösteren.
Cihat; İslâm dini adına yapılan savaş.
Cahide; Çok çalışan, çaba gösteren. Sevgili. Günün başlangıcını belirten görüntü. Elinden geldiği kadar gayret ve çaba gösteren çalışkan.
(1) Akıbet; Son, sonuç. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda.
Alicenaplık (Âlicenaplık); Bağışlayıcılık, yüce gönüllülük, cömertlik. Şerefli olma.
Aşağılık; Bayağılık. Pespayelik. Kibar olmama, basitlik, adilik, sıradanlık, banallık. Hiçbir özelliği bulunmama.
Aymazlık; Çevresinde olup bitenlerin farkına varamama durumu. Gaflet.
Caraskal (ya da Jaraskal); Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için, yüksek yapılarda boya-badana, tamir için iskele yerine kullanılan alet.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Fettanlık; Gönül ayartıcılık, cilvelilik.
Finansman; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken para, ya da krediyi sağlama.
Fobi; Belirli nesne, durum veya şeyler karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku.
Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.
Garsoniyer; Kimi evli erkeklerin, eş ve çocuklarıyla birlikte oturdukları kendi evlerinden ayrı olarak, evlilik dışı ilişkiler için tuttukları ev.
Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
Global; Toplam. Toptan. Topluca. Bütünsel.
Hakeza; Bunun gibi, böyle.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.
Kâşane; Köşk, saray gibi yapı
Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.
Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.
Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
Medyun; Verecekli, borçlu olan.
Müstear; Eğreti olarak alınmış. Takma. Alaturka müzikte bir makam.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.
Palet; Hızlı yüzmek için ayağa geçirilen araç. Sanayide türlü amaçlarla kullanılan eşyaların üzerine konulduğu yayvan geniş levha. Genellikle ağaçtandır. Standart açı palet ölçüsü 120cm x 80 cm. dir. Ancak, bu ölçü dışında da paletler kullanılabilmektedir. Ressamların boyaları üzerine sıkarak fırçayla karıştırmak için kullandıkları, bir kenarında başparmağın geçmesi için bir delik bulunan, tahtadan, porselenden ya da plâstikten yapılmış, genellikle oval biçimli levha. Tankın ve bazı iş makinalarının her türlü arazide yol almasını sağlayan iki yanında tekerlekleri içine alan metal şerit. Tırtıl.
Pez…; Bazı yazar, köşe yazarı ve şairlerin sakınca görmeksizin tamamını yazdıkları, tamamlanmasından utanç duyduğum kelime (Muhabbet Tellâlı anlamında). Bir kadınla bir erkeğin yolsuz birleşmelerine aracılık eden (söylemekte sakınılan kelime).
Profil; Yandan görünüş. Gözlenilen ve ölçülen bir özellik ya da niceliğin durumunu ya da değişimini gösteren durum. Kesit. İnsan yüzünün yandan görünüşü.
Puantaj; Bir şeyin denetlendiğini, görüldüğünü ya da bir bir sayıldığını belirtmek için işaretleme, işaret koyma.
Salya; Ağızdan istem dışı çıkan tükürük.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Sırdaş; Birinin sırlarını bilen, onun sırlarına ortak olan, o sırları saklayan, güvenilir kimse.
Siyanür; Hidrosiyanik asidin tuzu ya da esteri olan, çok kuvvetli zehir.
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
Sübyan; Çocuk, (genelde erkek) çocuklar.
Şifre; Gizli haberleşmeye yarayan, anlamları ancak haberleşenlerce bilinen işaret ve sözlerin tümü. Gizliliği bulunan işlerde kullanılan kasa, kapı vb. gibi şeylerin düzeneğinin açılıp kapanabilmesi için gereken rakam vb.
Tedrisat; Öğretim.
Transpalet (Trans Palet); İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.
Vâris; İlim, marifet ve ölüm halinde arkada bırakılan çoluk, çocuk ve yakınlara bırakılan mal, mülk, para (Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığı varis ile karıştırılmamalı).
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Veri; Done. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(2) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Capcanlı Olmak; Çok canlı bir biçimde olmak.
Cıvık Cıvık Olmak; Fazla su karıştığı için biçimini koruyamayacak kadar sulanmış (Öyküde kemiklerin yağmurlaşması kavramı oluşturulmak istenmiştir (Soğuk ve can sıkıcı şakalar yapan cıvık anlamı kastedilmemiştir)
Cürme İştirak Etmek; Başkasının yaptığı suça, fiile iştirak, konu hakkında bilgisi olduğu halde susmak.
Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)
Eli Bollaşmak; Para yönünden kasası, maddi imkânları bollaşmak.
Enjekte Etmek; Zerk etmek. Vücuda iğne (enjektör) ile sıvı vermek. İğne vurmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı anlamlı, baygın baygın bakmak.
Haberdar Olmak; Konuyla ilgili bilgisi bulunmak, bilgili, haberli olmak.
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Hayta Hayta Ortalıklarda Gezinmek; Külhanbeyi, kabadayı gibi dolaşmak, serserilik yapmak.
Hazır Nazır Olmak; Emre amade, hazırlanmış olmak. Her yerde hazır olup, konuları bilemek, görmek, yardım etme amaçlı destek olmak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
İllâllah Dedirtmek; Çok bezdirmiş olmak, sıkmak, bıktırtmak, yeter artık dedirtmek!
Kapı Kulluğu Yapmak; Her denileni tasdikleme gibi yalakalığı, yağcılığı, “Evet efendim!” liği kabullenmek, karnın doyurmak, ufacık bir menfaat karşılığına ulaşmak için tasmalı köpek kıvamında yaşamak
Köşe Bucak Kaçmak; Göz önünde olmayacak, gözden uzak yerlere kaçmak.
Mahzunlaşmak; Üzgün, üzüntülü, duruma gelmek. Duygusallaşmak.
Nabza Göre Şerbet Vermek; Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek bir biçimde davranmak.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Obez Olmak; Aslında “Obezite Olmak” demek gerekti; vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı ve anormal yağ birikmesi, yani aşırı şişmanlıktır. Kısaca şöyle tarif etmek daha doğru gibi geliyor; Obez; şişman, Obezite ise şişmanlık hastalığı anlamındadır. Bilimsel bir ölçek olarak boy/kilo endeksiyle ulaşılan sonuca göre hastanın tedavisine karar verilir.
Oflayıp (Ahlayıp) Puflamak; Sıkıntısını “Of! Ah! Puf!” diyerek belli etmek.
Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.
Sindirmek; Tahammül etmek, hazmetmek. Sinmesini, korkmasını, çekinmesini sağlamak, ya da sinmesine, korkmasına, çekinmesine yol açmak. Sindirim sistemindeki değişikliklerle alınan besinlerin kana karışmasının sağlanması.
Üstüne (Bir Bardak) Soğuk Su İçmek; O işten umudunu kesmek, o işin olacağına inanmamak. Parasını veya malını almaktan vazgeçmek.
Vicdan Azabı Çekmek; İnsanın yaptığı bir hata, yanlıştan ötürü sürekli üzüntü, hüzün, içten acı duyması, çekmesi.
Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.
Yol Yordam (Usulü Erkân, Yol Erkân, Yordam Erkân, Âdâbı Erkân) Bilmemek; Âdap ve terbiye kuralları, kaideleri, edepleri, usul, yöntem ve davranışlarını bilmemek, uymamak, dikkate almamak.
(3) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(4) Ağır Abi; Nerde, nasıl davranılması gerektiğini bilen, sözleri insanlar tarafından saygı ile dinlenilen, kararları yerli ve yerinde olan, genelde takım elbiseli, paralı kişiler.
Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) Karşılanmamak; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük bir karşılama yapılmaması. Karşılamada göz ardı edilmeyecek hata, kusur ve eksikliklerin olması.
Angut Kuşu; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Artık-Atık; Bir şeyden artan, kalan bölüm. Sona kalmış, tükenmek, tüketilmek üzere. Yenildikten, içildikten, kullanıldıktan sonra arta kalan. Atık; Kullanılmış, artık istenmeyen ve çevre için zarar oluşturan her türlü madde (Ter, üre, dışkı vb.)
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Endişe Dolu Bakış; Korku dolu, meraklı düşünceli bakış, sonuçlar, gelişen olayların sonucu ile ilgilitereddütlü durum yaşayarak bakış.
Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.
İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlık vurgulanmıştır).
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Mangal Gibi Yürek; Cesaretli, cesareti çok olan, yiğit, korkmayan.
Otopsi Raporu; Doktorlar tarafından hazırlanan ve ölüm sebebini ve mekanizmasını bildiren gerekçeli rapor.
Savruk Bakış; Düzensiz, dağınık bakış, aklını işe vermeyen, bulunduğu konumu önemsemeyen.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); Argoda; “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır. (Kerahet; İğrenme, tiksinme, nefret, mecburiyet yüzünden yapılmış, harama yakın şey. Dinen kerahet vakti, güneşin doğuş, batış ve tam tepemizde bulunduğu vakitlere denmektedir. Dinimize göre bu vakitlerde namaz kılmak kerih olmaktadır, mekruhtur, kerahetlidir, yani. sakıncalı vakitlerdir).
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek.
Zekâ Küpü (Akıl Küpü); Çok akıllı ve zeki.
(5) Tavşan Sidiği Denize Fayda (Kâr); Sözün aslı; Fare (Sıçan) sidiği denize katık (fayda) şeklindedir. Yani küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının ifadesidir.
(6) Sakınılan Göze Çöp Batar; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeylerin daha çok kazaya uğradığını belirten bir söz dizisi.
(7) Menfaat bir sandalyeye benzer. Başının üzerine koyarsan seni alçaltır, ayaklarının altına alırsan seni yükseltir. Cenap ŞAHABETTİN
(8) Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da… Sözün aslı; “Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir! (Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlarsın, biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır oraya… Cenap ŞAHABETTİN)” Ve buna karşı çok berilerden beri benim yorumum: Biri, ya da birileri yükselmişse mutlaka zayıfların sırtına mı başmışlar, demektir. Meselâ torpil dediğimiz şey bu sözün içeriğinde düşünülebilir mi? Yükselmenin en alçakçası sırtını bir kuvvetliye dayamak, ya da torpil yapmak desek, daha mı doğru olur ki?)
(9) Derdini söylemeyen, dermanını bulamaz; İnsanlar; dert, sorun, kaygı, sıkıntılarını birileri iile üleşirse çözümlere daha kolay ulaşabilir.
(10) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(11) Eceli gelen köpek, cami duvarına işer; Bir toplumdaki insanların kutsal saydığı şeyleri kötüleyenlerin, hiçbir zaman sevilmediklerini ifade eden söz dizisi.
(12) Komiser Kolombo; Aynı adlı dizide Peter FALK’ın canlandırdığı zeki komiser tiplemesi
Hercule POIROT; Agatha CHRISTIE’nin romanlarında belirttiği hafiye tipi.
(13) Akluofobi; Çok insanın yaşadığı karanlık korkusu.
(14) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(15) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.
(16) Bir olay (Yaşanmış yahut da yaşanması muhtemel); Bay Profesör, belki de vaat veya zorlama ile öğrencilerinden sevgilisinin olduğunu bildiği halde bir kız öğrenci ile evlenir. Ve o genç kızın sevdiği arkadaşını da kendi dersinin yazılı sınavından başarısız ilân edip dersinden geçirmiyor. Öğrenci Profesörün karşısına geçip gençliğini yok ederek kendini cezalandırdığını anlayıp anlamadığını soruyor. Profesörün cevabı; kendisini anlayışının Profesörlüğe ulaştırdığı şeklinde. Genç öğrenci akıl yaşta değil, baştadır mantığı ile Profesörle iddialaşıyor , cevabı alırsa sınıfta kalışını kabullenecektir, alamazsa Profesör hapırsa da, köpürse de mezuniyeti için geçerli notu verecektir. Gen öğrenci Profesöre cevaplaması için üç sual soruyor;
(a) Yasal olup da mantıklı olmayan şey nedir?
(b) Mantıklı olup da yasal olmayan şey nedir?
(c) Ne mantıklı ne de yasal olmayan şey nedir?
Profesör cevaplayamaz, öğrencinin mezun olmasını sağlar ve öğrenir öğrencinin ağzından;
(A) Yaşınıza (65), başınıza bakmaksızın beni sevdiğimden ayırıp onunla genç yaşında olmasına aldırmaksızın (25) evlendiniz. Bu yasal, ama mantıklı değil.
(B) Karınızın sevgilisi benim, bunu biliyorsunuz ve sizin varlığınıza rağmen ben hâlâ sevdiğimle beraberim. Bu mantıklı, ama asla yasal değil.
(C) Sonra benim haksızca sınıfta bırakıp, ilişkimi bildiğiniz halde, iddiayı kaybettiğiniz için beni sınavda başarılı görerek mezun ettiniz. Bu da hem mantıklı, hem de yasal değil!