Nasıl diyeceğimi bilemiyorum; “Seven Bir Kızın Öyküsü” mü, yoksa “Pişmanlığın Öyküsü” mü olsun yaşadığım? Yok öyle, aşk, macera, ihtiras, intikam, hüzün(1)...
Değil! Bir sanatkârın seslendirdiği gibi; “Siyah-beyaz(2)” kabul edilecek bir öykü benim-bizim öykümüz. Çünkü renkli fotoğraflar bile tek-tük asorti ya da sosyete ahalide görülüyordu ancak.
Yaşayan olarak “İlk Gençlik Heyecanı(3)” diyemeyeceğim, yaşadığıma, sonrasını uzunca bir süre bilemediğim. Bir tarafta “Kırık Bir Kalp(3)” sonunda, diğer tarafta; “Lây-Lây-Lom!(3)”
Bir arkadaşım vardı, ismi gereksiz şu anda ve o tarihlerde Aynur adında bir kıza âşıktı, hem deli gibi. O kız vefasız çıkmıştı ve bir gün, “Yollarımız burada ayrılıyor, artık birbirimize iki yabancıyız!(4)” demiş ve elin birinin oğluyla yuva kurmuştu.
Sarsılmış(5), depresyona uğramıştı(5) arkadaşım. Uzunca bir süre gelemedi kendine, sonra o da evlendi ailesinin arzusuyla.
Ve yaşamındaki tek kızına, sevdiğini unutamamasının sembolü olarak Aynur’un hecelerinin yer değiştirerek Nuray adını koymuştu.
Benim öyle bir derdim de, imkânım da yok. Beni sevenin adı yalnızca ve kısaca Nur idi. Benim adım mı? Herhalde ona uyak olacak; Mendebur(1), Gâvur(1), Mağrur(1), ya da kısaca Ur(1) olabilirdi, ama habis(1) bir ur.
Herhalde Uğur olacak değildi, ama maalesef gurur oburluğu(3) olan Uğur’du adım...![]()
Soğuk bir adamım, soğuk bir adamdım da ben, ama soğukkanlı değil, itici, şaşkın, destur dedirttirecek(5) kadar gurur sahibi ve çirkin mi, çirkin.
Nur ise benim aksime güzel mi, güzel bir kızdı, onun sıcaklığını duymamış, yaşamamış, hissetmemiştim, hatta yıllarca görüşmemize, ayrı kaldığımızda da mektuplarımızla birbirimize yakın olmamıza rağmen.
O zamanlar iletişim sadece satırlarımızlaydı, “Posta!” denildi mi, ya da üniversitede “U, Ü” harflerinde posta kutusunda onun mektubunu gördüm mü, tavrımı inkâr edemem, yüreğim zıplardı(5) sanki yerinden; ne kurbağa, ne kanguru, ne de bir pire zıplayışımın yüksekliğine ulaşamazdı asla!
O, coşku dolu sayfalara yüklemeye çalışırdı içinden geçenleri; duygularını, sığdıramamak endişesiyle sayfalarca. Şiirler yazardı, serbest, ya da uyaklı, hem akrostiş(1)…
O satırları neden hatıra olarak saklamadığıma hâlâ hayıflanırım(5). Ama bu, ayrıldığımızda onun arzusu idi;
“Ya geri gönder, ya da yak!”
Hüznüm, üzüntüm o tarihlerde bugünkü teknolojinin nimetlerinin sıfır olmasıydı, Kısaca teknolojinin o tarihlerde neden icat edilmediği için kime kızacağımı bilemiyorum şu anda.
Peki, bugünlerdeki teknoloji o günlerde olsaydı, ne olurdu? Nasıl olurdu? Ne ya da nasıl olurduk? Bilmem asla mümkün değil!
Her ne kadar “Gönül kimi severse, güzel odur(6)!” denmişse de “Sevmek” konusuna daha sonra ilişmek üzere demek isterim ki, Nur güzel değil, tekrar etmiş gibi olacağım ama çoktan çok daha çok güzel bir kızdı.
Bir gözleri vardı ki kömür gibi desem, belki abartı olur, belki de yakışmaz, ama “Zeytin gözlüydü(7)” dememle de tarif içine de dizelere de sığdıramaz, sığıştıramazdım onu, tıpkı Nur gibi dizeler haline getirmeye gayret etsem de;.
“Tanrının seni niçin yarattığını, bilmiyorum
Bilmem de mümkünsüz
Tanrının işine karışmak
Ne haddime!
Ama gözlerini
Beni mahvetmek için oluşturduğunu
biliyorum
Hem kesinkes
Zeytin gözlü(m)… (7)”
Gene de; “Bir münasip zamanda…(8)” “Ellerini ellerimden ayırma hiç ne olur?(9)” derken söz notalarda duraklayınca, sesimin iyi olduğuna inanarak ona; “Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir?(10)” deyince mutlu olmuştu.
Belki bu benim hüsnü kuruntum(3), belki de onun kibarlığının, duygularını gizlemesinin en üst seviyesi idi. Aslında bu hiç yapmamam gereken bir incelikti. Şöyle açıklamaya çalışayım ki; moralim bozuk(3) olduğunda da şarkıya başlardım ve hemen güler, gülümserdim yahut. Çünkü sesim, moralimden de bozuk gibi gelirdi bana.
Zeytin gözlü dedikten sonra bir genç kızı bir insan daha nasıl sığdırabilirdi ki satırların içine, hapsedercesine gibi? İşin, nasıl denir, sanat ya da edebiyat yönü mü desem, o, o kadar çok şiir yazmama rağmen, yeteneksizliğim nedeniyle bende “Zeytin Gözlü(m)” dışında “Tık! yoktu(3).
Bunda onu hiçbir şekilde satırlara sığdıramayacağım düşünceleri içinde, dizelere sığdıramayacağımın da tehdidi, imkânsızlığı olabilir miydi?
Olmalıydı, bu yaşlara gelip çoluk-çocuk, torun-topalak sahibi olmama rağmen onu unutmamış, hatta unutamamış olmam acaba bunun şekillenmesi, sebebi olabilir mi? Olabilir tabii. Peki, dediğime göre onu sevmiş miydim? Dürüst olmalıyım, sevmiştim, hem gerçekten.
Ama bugünkü yumuşamış aklımla, beynimdeki küçük gri hücrelerin(11) kendilerini sonlandırma çabalarında bunu itiraf etmem zor gibi görünse de, kalbimin beynime takviyesiyle kelimenin üstüne basa basa diyebilirim ki; “Sevmiştim!”
Ve kendimden utanmasam, yaşayan çevreme saygısız davranmaktan çekinmesem; “Hâlâ da seviyorum!” diyebilirim.
O beni sevmiş miydi, peki? “Uğur'um!” deyip tüm varlığı ile beni kapsamaya(5), bana hükmetmeğe, beni sahiplenmeye(5) çalıştığı anları hatırlıyorum da bu soruyu dürüstçe cevaplandırmakta sıkıntı çekmiyorum:
Evet! O beni sevmişti, hem de benden vaz geçmeyecek kadar (mı?)
Bir gün bu sevgiden bunaldığımı, beni sahiplenmekte ısrar ve baskıcı olma dileğinden sıkıldığımı hissettim. “Yollarımız burada ayrılıyor, artık birbirimize iki yabancıyız!(4)” dedim, tıpkı arkadaşımı terk eden Aynur gibi.
Hüzünlendi. Gözlerinden akanlara tahammül etmem zordu, o şarkının dizeleri dışında dudaklarımdan artı bir veda cümlesi bile çıkmadan sırtımı döndüm...
Arkadaşıma yapılanın aksine, ben yapmamam gerekeni yapmıştım. Zeytin gözlü yerine çakır gözlü, esmer tenli yerine beyaz tenli, karakaş ve saçlar yerine kumral olmuştu evlendiğim insandaki görünüş. Buna yaşamla zıtlaşmak(5) demem mümkün müydü? Belki...
Peki, o benden ayrıldığında evlenmiş miydi? Duydum, evlenmiş, ama mutlu olmamış, olamamıştı, çocuğu olsa belki hayata tutunabilirdi, mutlu olmayı deneyebilirdi, inancıma göre. Ancak boşandığı haberine de ulaştım bir gün.
Yaşam, tesadüflerle dolu! Bir kış gecesinde bedenimi üşümesin diye midemi alkolle sarıp sarmaladığım bir gece tren yolculuğunda, trenin restoranında tesadüfen karşılaştım onunla ve ablası Nurcan ile sarmaş-dolaş olmaksızın iki eski ilkokul arkadaşı, ama yetişmiş, büyümüş iki insan gibi tokalaştık.
Neler sordu, neler sordum trenin trik-traklarında, üstelik restoranın kapanmasını bekleyip yan yana boş koltuklardan birinde oturup sabah ulaşmamız gereken istasyona ulaşıncaya kadar fısıltılarla, diğer yolcuları rahatsız etmeksizin.
İsterdim ki; her şeyi unutup sadece o anı yaşayalım. Başını göğsüme dayasım, nefesini hissedeyim, kokusunu ciğerlerimin en uç gözeneklerine kadar sindireyim ve bu yolculuk hiç bitmesin, ölünceye kadar değil, sonsuza kadar devam etsin. Ancak iki yabancı kalmak zorundaydık onun ablaları, benim aile efradım nedeniyle.
Ayrıca benim acilen bir doktora ihtiyacım vardı; “Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak / Gülen gözüme değil, ağlayan gönlüme bak!(12)” demek için.
Zaman biteviye(1) tükeniyordu, ben, biz farkında olmaksızın. Üstelik insanın yaşamında çok şey sıralı-sekili değildi, meselâ beklenmeyen bir ölüm gibi, benim de ölümümün öyle olmasını, yaşamımın sonuna öyle ulaşmayı arzuladığım gibi.
Beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir şekilde, hani “Pat!” der gibi! Ama yanlış bir kaza, intihar gibi kul yapısı olarak değil, Tanrı yapısı olarak. Öyle kanser-manser sürgünü ile bekleyerek, arzulayarak değil, tam anlamıyla “Pat!” diyerek.
Übeyde isimli, enişte dediğimiz yakınlarımızdan biri kahvaltı masasında “Hığk!” deyip bir anda mevta olmuştu. Paldır-küldür gittim cenazesine ve Nur’u en son o cenazede, ne sebepten olduğunu anlayamadığım bir şekilde görmüştüm.
Üstelik ilk defa karşılaşmışız gibi kimseye belli etmeden, uzaktan, ancak anlayamadığım bir kalp çarpıntısı ile. Eniştemizin eşi Nurgül’ün akrabası, ya da yakınıymış Nur.
Eşim de yanımdayken nasıl derdim ki; “Yenge! Ben bu kızı zamanında canımdan çok sevdiğimi bilememişim, yaşamımın en büyük aptallıklarından birini yapmışım!” diye?
Benim gibi, ben dâhil tüm insanlar; “İnsan aklı unutmaya mahkûmdur!(13)” diyecek şekilde nankörlerdi. Şairine inat; “Seni sevmediğimi sandığım zamanlarda senin için sevda gönlümde hevenk hevenkti(14)” ve “Ben seni unutmak için sevmedim(15)!”
Unutamazdım da seni ben(16). Çünkü şu an içimden geldiği gibi, hissedebildiğim kadarıyla; onu asla unutmak için sevmemiştim, sevemezdim ki…
Aynı evi, aynı sofrayı, aynı bahçeyi, aynı ağaçları, aynı kuşları, kısaca; aynı havayı teneffüs ettik, paylaştık, yan yana, biz bize, göz göze, saymadığım, sayamayacağım kadar. Ama ne o geldi yanıma, ne de izin verdi gelmem için yanına.
Okuyordum gözlerinde beni, saklamıyor, saklanmıyordu da.
İnci satırları, sevgi, gerçek ve özlem dolu dizeleri anlatıyordu her an, her şeyi ama karşısında bilmediğini bilemeyen bir Uğur vardı, her türlü yanlışı olan, saygıdan, sevgiden eseri olmayan her türlü bet-berbat(3) sıfatı hak eden.
O bendim, ama tekrarlamakta mahzur görmüyorum; bilmediğini Kerem misali yanarken(17) bilmeyen![]()
Nedendir bilmiyorum, ama onu bir kez daha görmeden; “Seni bilmedim, bilemedim, anlamadım, anlayamadım!” demeden ölmem demek, “Gözlerim açık gideceğim!” anlamındaydı. Ancak bunu benlere de söylemem gerekti, tüm aileme yani.
“Önceydi, ‘Bir rüzgârdı gelmişti, geçmişti(18)’, demem mantıklıydı, ama unutamayışımı nasıl anlatırdım, bilemiyordum, hem nasıl onu bir kere daha görüp özür dileyebileceğimi de. Ondan ne bir iz, ne bir adres, ne bir telefon numarası vardı elimde, sadece bir isim; Nur!
İnsanlar meram ettiler(5) mi, umut ve medet dilediler(5) mi, çaresizliklerini mutlaka yönlendirebiliyorlardı. Bunu basit bir oyunda “Koz” gibi düşünmemek gerek. Sadece bir ölümün kalanına, yani Nurgül’ün himmetine sığınmak(5) gibi bir saygısızlık olarak düşünüyordum.
Çekinerek, utanarak, “Yenge” dediğim Nurgül’ün kapısına ulaştım. Übeyde Ağabeyin cenazesi o evden çıkmıştı.
Ve umudum; Nurgül Yengenin hâlâ aynı evde oturuyor olması üzerine kuruluydu.
“Hastaydı kalbim, hep onu anıyordum derinden, derinden(19)” ve unuttuğum evine yaklaşmak, aynı bahçeleri ömrümüzün hazan mevsimini(20) yaşadığımız şu günlerinde tekrar adımlamayı geçiriyordum aklımdan.
Zili değil, işaret parmağımın dizi ile çaldım kapıyı, açılmasın da, kararımdan vaz geçip hemen kaçayım ister gibi. “Kim o?” bile demeden açıldı kapı, Nurgül, yani yenge sokağa çıkar gibiydi, ayağında pabuçları, başörtüsü örtülü, elinde çantası ile.
Beni görünce bir şey söylememe gerek bırakmadan başörtüsünü ve mantosunu çıkardı, çantasını portmantoya iliştirirken, pabuçlarını çıkarmayı denedi, haberliymiş gibisine.
“Gel Uğur Ağabey, biliyordum, bekliyordum, eşimin acısını yaşamama rağmen görüyordum da!” dedi, bilmece gibi. Oysa bilmece değil, apaçıktı sözleri, anlayan için ve tek cümle ekledi tekrar giyinerek elimden tutarak kapıdan içeriye doğru yönlendirirken;
“Sadece biraz geciktin, bana göre ve her şeye rağmen...”
Übeyde’yi yitirişimizin üzerinden kaç sonbahar geçmişti, yine bir sonbaharın kışa dönüşündeydik, yani yine hazan mevsimi, rüzgârların peşi sıra sürünecek(21) ve sanki plânlanmış gibisine.
“Übeyde’nin ölüm yıldönümü, ona gitmek üzereydim, soracaklarını ertele, al abdestini, mezarına gidip birer Fatiha okuyup dönelim!” dedi, geldiğimden beri bir “Merhaba!” diyecek imkânım ancak olmuştu,
Hemen eklemeliyim ki bazen “Ağabey” bazen “Enişte” bazen de “Übeyde” dediğim enişte benden ya üç-beş gün, ya da bir hafta on gün kadar büyüktü sadece ve örflerimiz(1) daha çok “Ağabey” demem emri için yönlendiriyordu beni.
Gönül bir kelebek, ne zaman, nereye konacağı belli olmuyordu, kısıtlı yaşamında. Bu nedenle “Ağabeyim” adıyla çağırdığım insan kendinden 15-16 yaş küçük yengemle evlenmişti.
Eklemem gerekir ki çoluk-çocukları da olmadığı için ağabeyimin vefatı yengemi vaktinden önce çökertmiş, bembeyaz etmişti saçlarını.
Ondan yaşlı olmama rağmen, “Ihlayarak(5)” ve ara sıra bana dayanarak, koluma girerek yürümeye çalışıyor, alçak, oturması mümkün bahçe duvarlarına oturup dinleniyordu bazı bazı. “Taksi tutalım!” dememe itiraz etmişti, bu nedenle yürüdük dolmuş durağına kadar.
Dolmuşta görünümüne bakarak, yaşlı ya da bayan olduğu için ona yer verdiler, ben ayakta ulaştım mezarlığa.
Yaşamda insanın ummadığı tesadüfler oluyordu, inanması, inanılması güç. Übeyde’nin mezarı başında bir kadın duruyordu, sırtı bize dönük. Saçları bembeyaz, arkasında topuz yapmış olarak.
Ayak seslerimizi duyunca gülümseyerek döndü ve beni görünce hayretle açıldı gözleri, ayağa kalkarken. Yaşlanmıştık doğal olarak, acaba boyu mu kısalmıştı, ben mi farkında olmaksızın uzamıştım.
Dediğim gibi bembeyazdı saçları, ya vaktinden önce tamamı aklaşmış(22), ya da saçlarının tek tük siyahları da alışsınlar diye beyaza boyatmış olmalıydı, saçlarının iki tarafında ucuz tokalardan vardı, alamadığından değil, herhalde önem vermemesinden olsa gerekti. Çünkü kulaklarında Ayyıldız sembolü gümüş ve asarı atika(3) olduklarını tahmin ettiğim küpeler fark ediliyordu.
Gözleri harelinmiş(3), buna rağmen gözlüksüzdü. Muhtemelen dişlerindeki eksiklikler nedeniyle o kalın dudakları büzülmüş, avurtları çökmüştü, sağ elinin üstünde sedef beyazlıkları vardı.
Bir bakıma eski halinden(23) eser olmasa da o benim ilk göz ağrım, ilk aşkım ve vazgeçemediğimdi, itiraf etmem gerek.
Bir mezar taşı önünde olmama rağmen dudaklarımın ucundan önce değerli bir sanatkârın; “Öyle bir geçer zaman ki…(24)” sözleri ve sonra aklımda kalan dizelerim geçti;
“Her şeyi
(değil, çok şeyi)
unutmak
unutabilmek mümkün olabilseydi
(keşke)
ilk bakış
ilk heyecan
ilk göz ağrısı
ilk aşk...
‘Mümkün!’ mü
dersin sonlara doğru?(25)”
“Bir kadın
il göz ağrım, yadsınmayan
öldürecek
tek farkı acil ölümden
eziyet çektirerek
dinlene dinlene…
Ve hâlâ yaşadığımın farkında değil
eğer sürünmek
yok olmayı dilemek
yaşamaksa…(26)”
Belki mezarlıkta karşılaşmak plânlı bir davranış olmasa gerekti ölüm yıldönümü nedeniyle, herhalde benim orada olmam bilinemez, hatta düşünülemezdi bile. Yengemin evine ulaştığım zamanda evden çıkmadan önce, ben abdest alırken Nur’un haber ulaştırmış olacağını aklıma getiremiyor, hatta düşünemiyordum bile.
Geniş boyutlu bir hüsnü kuruntum olsa da; “Biliyordum! Görüyordum!” gibi bilmeceler beynimde yer etmiş olsa da. . .
“Merhaba!” dedi, elini uzatmaksızın, başını hafifçe eğerek ve okuduğunu yarım bıraktı, elindeki Mushaf’ı(1) kapatarak;
“Sen yeniden başla; ‘İkra 'bismi rabbikellezî halaka.. (27)‘ Nurgül!”
Nur’un ailesi ve ailesi efradında her söze "Nur” gerekli olsa gerekti. Kendisi Nur, akrabası Nurgül, annesinin adı Nurdan, ablasının biri Nurcan, diğeri Öznur, çok genç yaşta yitirdiklerine şahit olduğum erkek kardeşi Nurhan.
Ve bir başka akrabasının kızının ismi ise nerede, ne zaman ve nasıl tanıştığımı hatırlayamadığım Nursaç idi. Dışarılardan aileye katılanların adları ise “Nur”suzdu doğal olarak, tıpkı benim nursuz(1) olduğum gibi.
Nur’u bir tek sırdaşım olan, üstelik okul arkadaşım, adaşım, sonrasında iş ortağım Uğur biliyordu, bizi zamanında yan yana görüp de tehdit eder gibi, hatta bilgiççe;
“Seviyorsunuz işte birbirinizi, hâlâ açılmadın mı yahu? Yuh!” deyip sitemde bulunmuştu ve hayret ettiği, ya da anlayamadığı şey eşim Semanur ile evlenirken Nikâh Şahidim olmasına rağmen gözlerinde merak ve endişe dolu sorular yüklü olmasıydı. Basiretim bağlanmıştı(5) ki; ben de beni bilmiyordum...![]()
Yıllar yılı sustuk, karşılıklı olarak, hatta beni yalnız bırakmayarak Übeyde’nin cenazesinde beraber olmamıza rağmen. Uğur, Nur’u uzaktan da olsa görmesine, bilgi olarak bilmesine rağmen tanımamış olsa gerekti, benim gönül gözümle baktığım gibi, bakamadığından, göremediğinden olsa gerek.
“O Nur!” dedim, fısıldayarak, bilmesi şart, ya da farzmış gibi. Hiç renk vermedi ama. Belki gereksizdi de…
Nurgül “Yasin… (28)“ diye başladığında sesinin çok güzel olduğunu, Kur’an’ı tecvidi(1) ve makamıyla okuduğuna hayretle şahit oldum. Sonrasında;
“Nur Abla, buraya kadar gelmişken Nurhan için de okuyun beraberce. Hatta öyle okuyun ki, uzaktan da olsa annelerimize, babalarımıza da ulaşsın okuduklarınız, Fatihalarımız. Sonra dönün buraya, bana gidelim…
Birer çay içip azıcık da olsa eskilere gerilere gidelim, maziyi saklamaksızın dinlendirerek, eskiyi yaşayamasak bile, sakladıklarımızı, söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımızı, bilip hissedip de bilmezden, hissetmezden geldiklerimizi konuşmaya gayret edelim, dürüstçe. Yalanlar, yanlışlar arkasına saklanmaksızın, doğruluktan ayrılmaksızın…”
Mahcubiyetten sessizliğimde Nur’un;
“Peki, olur!” sesi yankılandı kulağımda.
Nurhan’ın mezarını biliyordum, ama şu anda hatırlayamıyordum, doğal olarak. O bir
süre önümde yürüdü düz yolda, sonra bir aralıkta elini uzattı arkasına doğru, bana yardım etmek istercesine gibi mi, yardım ister gibi mi, anlayamadığım.
Dar mezar aralıklarından geçip oturduk Nurhan’ın mezar taşına. Nur Mushaf’ını açtı ve okumaya başladı, dindar da olsa benim gibi çok insanın bilmediği o kargacık burgacık(3) yazıları çözerek, nerede uzatacağını, nerede kısaltacağını bilerek, kısaca tecvidi ve makamıyla, ağzını büzerek(5), genzini zorlayarak(5), elifleri çatlatıp(5), ayınları-gayınları patlatarak(5)değil.
Nur’un sülâlesindeki Nur’ların hepsinin sesi güzeldi, beni gençliğimde etkileyenin sesi dışındakilerin de…
Herhalde yaşlarımız ilerlemiş olmasına rağmen itiraf etmemde sakınca olmayan.
Gerçekliğini sakınmaksızın söylemem gerek ki, ilerlemiş yaşlarımızda bile sesinin aynı kalacağını, aynı tonda yükseleceğini tahmin edemezdim.
O; benim gibi yıllarca içki ve sigaraya tav olup(5), kalp krizi geçirdiğinde sigarayı bırakan biri olmasa gerekti. Benim onun gibi olmam asla mümkün değildi, bir Denizli Horozu gibi, bilmem ne şekilde abdestimi bozacak gibi böğürsem(5) de gerçeği inkâr edemezdim.
İç sesi(3) ile dua etti ve bitirdikten sonra;
“Nurhan seni hiç bilmedi, senin beni bilmek istemediğin gibi…
Ve sana ilk defa şahit oldu, mezarının başında!”
“Ve sana nasıl kıydığıma, nasıl anlamadığıma ve ancak bu yaşlara geldiğimde yanlışımı nasıl fark etmem gerektiğini fark etmediğime, fark edemediğime...”
“Şükür, kalbin varmış, yıllar sonra fark etmiş olsan da. Übeyde Ağabey bunu bilse değil, hissetse bile yıllar öncesinde ölürdü herhalde senin aklının başına gelmesi için…
Oysa şimdi geriye baktığımızda sadece hüzün var, arkamızda kalan. Tabii benim adıma!”
“Öyle deme! Sadece birkaç saat ayır bana, Nurgül’ün yanında değil ama. Sana içimi dökeyim, seni unutmadığımı düşlerde bile sevdiğimi(29), aradığımı seni sevdiğimi söylemek istediğim söyleyeyim sana. Çoluk-çocuğumun, torun-topalağımın ve ben çekinmeksizin, arkamda bilinmemiş hiçbir şey kalmaksızın onlara seni anlattığımda senden-benden, bizden haberdar olup(5) da ayıplamalarına, hatta beni kapı önüne koymalarına(5) aldırmaksızın...”
“Düzenini bozma, gönlüm razı olmaz!”
“O halde seni sevdiğimi ve unutmadığımı bil!”
“Belirli bir süre unuttuğunu, ya da unutmak zorunda kaldığını itiraf et, gerçekçe söyle! Ben seni hiç unutmadım, sen de bunu bil! Evlendiğini duyduktan sonra annelik özlemiyle ben de evlendim. Ancak Tanrı beni kusurlu yaratmış, olmadı bebeğim. Her bir şeyim olduğuna göre, bir kocaya tahammül etmek mecburiyetim yoktu, ayrıldık ve ben senin için, senin adına sevindim…
Çünkü evlensek ‘Sevgimizin gereği olacak meyvemiz olmayınca, senin dikili bir ağacın olmayınca nice olurdu ki halimiz?’ diye düşündüm…
Ve seni bulmam, sevgini dilenmem gerekliliğine rağmen yıllarca uzak durdum senden. Seni duyup, bilip, anlamama ve dertlerimi tek sırdaşım olanla paylaşarak...”
“Kusurun sende olduğundan emin misin?” diye sormak geçti aklımın ucundan(5), ancak hiç gereği yoktu!
“Nurgül’le yani?”
“Nasıl anladığını bilmem, ama Übeyde Ağabeyi vakitsiz kaybetmesek, uzak olmamıza rağmen kendimle baş başa kalıp gözükmezdim sana, tüm sevgimi yüreğimde zapt ederek! Sabrın acılara ve zorluklara dayanma gücü olduğunu bu evrede çok daha iyi anladım ben. Bir yangın için bir kıvılcım yeterliymiş. Uzaktan da olsa benimdin. İçimdeki yangını hissedebiliyor musun?”
“Hissetmek bir yana, yaşıyorum da. Kalp dediğin atıyordu zaten, önemli olan, ya da marifet ritmini değiştirebilmekti. Başardın, hem nasıl? Gönlündeki yangını söndürmek isterim, neye mal olursa olsun, ne paha gerekirse gereksin! Kardeşinin mezarı başında olsak da, şahit olmasını dilercesine...”
Anlayamamış gibi baktı yüzüme. Çevremdeki ne ölüler, ne de ziyarete gelmiş yaşayanlar umurumdaydı. Eğildim, gözlerini kapattı, yılların özlemi, Tanrının iteklemesi, utanç ve korku dolu bir öpüştü bu benim için, cevabını aldığım;
“Seni seviyorum...”
“Ben de. . . Ama meyvesiz bir birlikteliğe seni mahkûm etmediğim için mutluyum!”
“Umurumda değil, keşke başlangıcımdan beri seninle olaydım. Bu kucaklaşma
yetmedi bana. Cep telefonumu ara, numaram şu, hemen kaydedeyim numaranı ve yarın arayayım seni, dilediğin yerde, dilediğince konuşmak istiyorum, içimden geçenlerin tümünü aktarmaya çalışayım sana, bu konuda güçlü olmayacağımı, gücümün yetmeyeceğini bilerek!”
Cep telefonunu çıkardı, beni aradı numarasını not etmem için, ben onu aradım doğruluğunu ispatlamak istercesine. Nurgül’ü fazla bekletmemek isteğiyle onun bulunduğu mezarın görüş alanına girinceye kadar el ele olduk sadece.
Yıllar sonra mutlu olduğunu hissediyordum, seker gibi yürüyüşünden. Bense zorunlu bir mutluluğu değil, ihtiyacım olan, yaşamak isteyip de yaşayamadığım mutluluğu yaşıyordum yıllar sonra, şu an.
Mezar başına Nurgül’ün yanına geldiğimizde sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi sordu Nurgül;
“Nasılsın Nur Abla?”
“İyiyim Nurgül, ama anlayamadım!”
“Öylesine işte, içimden geldiğince...
Belki çay içerken devamı gelir. Ya da gereği yok!”
“Vakit geç oldu, sizi bilmem, ama ben acıktım. Sizlere yemek ısmarlayayım!”
“Sağ ol Uğur. Benim romatizmalarım var, hem ilâçlarımı da almadım. Ben evime gideyim, siz de evli-evine, köylü-köyüne…”
“Seni bırakalım Nurgül, Nur sende kalacaksa kalsın, ya da ben de onu evine...”
“Güçsüzler, Yaşlılar, Bakımevi, ya da Huzurevine yani. Hâlâ adını öğrenemediğim yere. Bende kalmaz ki, o kadar zamandır yalvarır, yakarırım, ‘Yalnızım, gel beraber oturalım, biz bize yaşayalım!’ diye, gelmez, hatta kalmaz bile bende. Ne varsa hemen kaçar, göçer. Sen en iyisi onu gene huzurlu olduğu yere götür Uğur!”
“Neden Nur?”
“Yalnızlık sadece pişmanlıklara neden oluyor, hem yalnızlık Allah’a mahsus! Orada vaktin nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile, gerçekten huzurlu bir yer. Konuşuyoruz, dolaşıyoruz, eğleniyor, birbirimize sataşarak hoşça vakit geçiriyor, kimseye ağırlık olmuyor, kimseye zahmet vermiyor ve sonumuzu bekliyoruz, her gönderdiğimizin arkasından Fatiha okuyarak. Yani bir bakıma her anımızda hazır olarak!”
“Yani kendinizi tüketerek!”
“Eh! Bir bakıma öyle de denilebilir. Eee! Bir işe yaramıyorsan, gereksiz tüketmen dünyayı kirletmeye devam etmen doğru mu? Günaha girmeyeceğine inansan, Allah’tan korkmasan o tüketime ve kirliliğe devam etmemek için kendin gayretli olursun, arkandan Fatiha okutturmaya, ama...”
“Evet, ama...”
“Nurgül, bağışlayacak mısın?”
“Bana anlatmak zorunda kaldığın, fark ettiğim konuyu mu?”
“Rahat ol! Karşındakine; 'Bildim, anladım, gördüm!' dedim, ama anlamazlığa getirdi!”
“O halde ben de saklamaksızın devam etmek istiyorum. Ölmeğe hiç niyetim yok! Sevda, aşk, her ne denirse, sevgime sadece beyin, kalp ve gönül olarak birlikteliğim olduktan sonra mutluyum.
Ve ölümü sildim kafamdan, ölmeyeceğim...”
Nurgül’ü evine bıraktık. Nur’la bir lokantada oturduk, yaşımızın gereği sadece yemek yedik, içmedik. Kırk küsur yılın eksikliğini yok etmeğe çalıştık.
“Mutluyum, arkadaşlarımla paylaşmak isterim!” deyip bir pastaneden tatlı almaya yöneldi, parasını ödemek istememe karşı koyarak!
Ellerinden tuttum, “Ellerini ellerimden ayırma hiç ne olur)” diye tekrarlayarak. Yılların birikimi olarak onun yanında suçlu hissediyordum kendimi.
Oysa suçu ispatlanana kadar herkes masum(30) değil miydi?
Onu sığındığı yere bırakmadan önce ertesi gün buluşmak üzere sözleştik.
Sadece avuçlarımda(31) değil dudaklarımda sıcaklığını karanlıklarda bir kez daha üleştim. Üleştik, demem daha doğru!
Ömrümüzün kalan her anını beraber değerlendirmek, tüketmek arzusunu yaşıyorduk. “İyi uykular!” dileyerek ayrıldıktan sonra, ertesi gün telefonla konuşacaktık. Benim bu yaşa ulaşmam aileme karşı saygıda kusur etmemin gerekliliği değildi. İtiraf etmem ve onlarca verilecek karara göre itiraz etmeksizin davranışımı şekillendirmem ve bu karar ışığında yaşamıma nasıl yön vermem gerekeceğini düşündüm bir an.
Yıllar sonra buluşup görüşüp de bunun son görüşmemiz olacağını tahmin edemez, bilemezdim.
Çok mutluymuş o gece Nur. Radyosunu, teybini açmış, hatta benim bet sesime aykırı olarak ki, bunu önceden ikimizin sesleri için de söylemiştim; “Bu gece ben çok mesudum…(32)” diye duygulandırmaya çalışırken etrafındakilere dönüp, parmağını dudaklarına götürüp; “Sus! Sus! Kimseler duymasın!(32)” demiş, kerelerce, doymak bilmez, istemez gibi.
Yorgun yüreği dayanamamış ama. Zaten arkadaşlarını en çok hüzünlendiren de bir akşam sonrası ile bir sabah öncesinde gördükleri, yaşadıkları olmuş…
Telefonum çalıp da numarasını gördüm heyecanlandım.
“Söyle canım!” dediğimde, karşımda mekaniğe yaklaşan ses(3);
“Üzgünüm, Nur Hanımın telefonunda en son aranan ve telefonunda ablaları ve Nurgül Hanım dışında sizin numaranız da olduğundan size de haber vermem gerektiğini düşündüm…
Kötü haber vereceğim için üzgünüm. Maalesef Nur Hanımı yitirdiğimizi bu sabah öğrendik. Doktor; ‘Kalp Krizi!’ dedi. Başınız sağ olsun efendim!”
Benimle kimin konuştuğunu sormadım bile.
Ceza yazılacak olsa bile ödeyeceğimi söyleyerek bir taksiyle huzurevine yöneldim.
Ablaları ve Nurgül de oradaydı. Dosyasının açılmasına gerek görülmeksizin, sadece cep telefonundaki kayıtlar üzerinden haber ulaştırılmıştı, herhalde tanıdıklarına, yoksa sevenlerine mi demem gerek?
Beni saymazsak, ablalarının ve Nurgül’ün dışında kimsenin telefon numarası yokmuş cep telefonunda, kimsesinin yapamadığı gibi benim de yapacağım bir şey yoktu, çünkü kefenini, parasını-pulunu her şeyini hazırlamıştı Nur, ta yıllarca öncesinden.
Huzurevine kayıt olup yerleştiğinde tüm birikimini huzurevine bağışlamış.
Nasıl bir özlemmiş ki yaşadığı, ablaları varlıklı olduklarından anne ve babasından miras olarak kalan, içinde kiracısı da olan evi ablaları kendisine bağışlamışlar, o da vasiyetinde o evi bana bırakmıştı, her ne işime yarayacaktıysa ve benim nasıl bulunacağımı düşünüyorduysa.
Sanırım ya ablaların da haberleri vardı benden, ya da sadece Nurgül’le idi pazarlığı...
Ablalarına;
“Size bırakayım!” dedim.
“Allah'a şükür, durumumuz iyi, gerek yok, hem o sizi uygun görmüş!” dediler, sanki bir ağızdan. Ablalarından biri dul, diğeri hiç evlenmemişti, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, söyledikleri gibi durumlarından şikâyetçi olmasalar gerekti.
Son kez diklendim;
“Ya alın, ya da bir ayağı çukurda, Nur’un peşinden gitmeye arzulu olan ben, o evi de bu kuruma bağışlayacağım!”
Sessizce başlarını eğdiler.
Yaşadığımdan, yaşadıklarımdan kimselerin haberleri olmadı bizlerden başka. Hem bizden başkalarının haberlerinin olması da ne gerekliydi, ne de şarttı. Huzur benim ilk göz ağrım olan ölen de dâhil, hepimiz için gerekliydi.
Soğuklar başlamıştı, belki de yüreğimde; bir şarkı uçuklattı dudaklarımı,(5) sanki piyangodan çıkmışçasına;
“Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana / Geç buldum, çabuk kaybettim…(33)” gibi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Übeyde, Ubeyde, Ubeyd olarak da söylenen; “Küçük köle, kölecik” anlamındaki isim.
(1) Akrostiş (ya da Türkçesi; İlkleme); Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, hep öyle, aynı biçimde, sıklıkta sürüp gidecek. Sürekli.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.
Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.
Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ın sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.
Nursuz; Saygı uyandırmayan. Sevimsiz, çirkin.
Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Ur; Hücrelerin aşırı derecede çoğalmasıyla dokularda oluşan ve sürekli büyüme eğilimi gösteren yumru.
(2) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(3) Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Eski yapılar, yapıtlar.
Bet Bereket; Bolluk, yücelik, her türlü imkânı olma.
Gurur Oburu; Gurur konusunda yüksek performansı olmak, taviz, beğenme, büyüklenme, kendisini herkesten üstün görme konularında tevazudan öte, taviz vermeyen boyutta davranışlarda olan.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
İlk Gençlik Heyecanı; Sevmek konusunda başarılı olmakta tereddüt yaşanan ilk görüş anının yarattığı medeni durum (cinslere göre değişiklikten bahsedilemez!).
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Kırık Kalp; Yaşanan heyecanda aradığını, umduğunu, yaşamak istediğini bulamama (sorunlar olabilir), etkileşim, elektrik alamama gibi durumların yarattığı hüznün öyküsü.
Lây-Lây-Lom; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Mekanik Ses; Fiziksel boyutta (katı, sıvı, gaz ortamlarında) sesteki düzensizlikler (Ses; Canlıların işitme organları tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleri).
Morali Bozuk; Ruhsal yönden güçsüzlük, korkak, içine kapanık, düzgün düşünemem, bir şeyleri düşünme, yapma isteksizliği. Hareketsizlik dileği.
Tık Yok; Hiç ses, söz, hareket, tepki olmaması durumu.
(4) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız! Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.
(5) Ağzını Büzmek; Herhangi bir sebeple söz söylememek için ağzını yummak. Susmak. Susmak gereğini, öpülüyorsa öpülmek istemediğini belirtmek.
Aklının Ucundan Geçmemek; Hiçbir şekilde düşünmemek.
Ayınları Çatlatmak-Gayınları (Kafları) Patlatmak; Böyle bir söz dizisi Türkçemizde yok. Üstüne basa-basa bir şeyleri söylemek anlamındadır. (Bilindiği üzere ayn, gayn, kaf, kef Arap alfabesi harfleridir.) Ancak genelde yöresel yahut da ülke genelinde olarak Kur’an’ı tecvidi ve makamıyla okuyamamak, bazen yanlış okumak anlamında kullanılan bir söz.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu, gerçeği göremez durumda olmak, görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak (Öyküde hakaret anlamı içermemektedir). Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.
Depresyona Uğramak; Duygusal Çöküntü yaşamak. Uyarılara karşı duyarlığı azalmak, girişim gücünün ve kendine güvenin kaybolarak umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi şeklinde beliren ruhsal bozukluğu, bitkinlik yaşamak.
Destur Dedirttirmek; “Yol verin! Savulun! İzin verin!” anlamında söz söylettirmek. İzin verilmesinin istendiğini belirtmek.
Dudak Uçuklamak (Dudağı Uçuklamak); Şiddetli şekilde korkmak.
Elif Çatlatmak; Yanlış bir kullanım. Sözün aslı; “Ayınları çatlatmak” olmalıydı!
Genzini Zorlamak; Genzin görevini daha iyi yapmasını sağlamak için daha fazla nefes alıp verme, özellikle Kur’an okurken ayeti sonuna kadar makamıyla okumak için nefesini zorlamak.
Haberdar Olmak; Konuyla ilgili bilgisi bulunmak, bilgili, haberli olmak.
Hârelenmek (Harelenmek); Kımıldadıkça üzerinde parlak çizgiler oluşup görünmek. Dalgalanmak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Himmetine Sığınmak; Birinin (Özellikle Tanrının) himayesine, koruyup kayırmasına, yardımına sığınmak.
Ihlamak; Hastalık, ya da yorgunluk nedeniyle “Ih! Ih!” şeklinde ses çıkarmak.
Kapı Önüne Konmak; İşten kovmak, evden, işten, herhangi bir yerden ayrılmasını sağlamak.
Kapsamak; Sınırları, ya da içeriği kapsama içine almak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Meram Etmek; Üstüne düşerek yapmak istemek.
Sahiplenmek; Kendisinin olduğunu öne sürmek. Göz kulak olmak, korumak, sahip olma.
Sarsılmak; Sarsmak işine konu olmak. Güçsüz durumda kalmak. Beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek.
Tav Olmak; İnanmak, kanmak. Birine eğilim duymak, Biriyle ilişki kurmaya çalışmak.
Yüreği Zıplamak; Çok heyecanlanmak. Kalbi hızlı hızlı çarpmak. Heyecanını yenememek, belli etmek.
Zıtlaşmak; Birbirine karşı ters davranmak, zıt gitmek. Birbirine karşıt olmak, karşıtlaşmak.
(6) Gönül Kiminse Güzel Odur; Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. (Neşet ERTAŞ) Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir.
(7) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “ZEYTİN GÖZLÜ(M)”
(8) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.
(9) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(10) Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüceste AKSAVRIN’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser Hüseyni Makamındadır.
(11) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(12) Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şaheste Hanım’a, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(13) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(14) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/ İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”
(15) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(16) Unutmadım seni ben, her zaman kalbimdesin! Değerli sanatkâr Müzehher GÜYER'in eşi Ekrem GÜYER için Güftesini yazdığı, Şekip Ayhan ÖZIŞIK’'ın bestelediği bu Türk Sanat Müziği eseri Karcığar Makamındadır.
(17) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(18) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(19) Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden, geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(20) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.
(21) Yine hazan mevsimi geldi, Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek… Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(22) Saçlarıma ak düştü, sana ad bulamadım… Güftesi; Ramazan Gökalp ARKIN’a, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait Türk Sanat Müziği eseri Buselik Makamındadır.
(23) Öylesine inat ettim ki canım… diye başlayan Metin GÜNGÖR’e ait “İNAT” isimli şarkının ikinci bölümünde; “O eski halinden kalmamış eser, sararıp solmuşsun yüzünde keder...” şeklinde devam etmektedir.
O eski halimden eser yok şimdi… Yalnızım, dostlarım yalnızım yalnız nakaratı ile ünlenen İbrahim TATLISES eseri.
(24) Öyle bir geçer zaman ki / Dediğim aynıyla vaki… şeklinde başlayan Erkin KORAY şarkısı
(25) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “KİMLİKSİZ DİZELER” den.
(26) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “ÖLMEK ÇÖZÜM MÜ?”
(27) Kur’an, Alak Suresi 1. Ayeti. Oku; “Yaratan Rabb’inin adıyla oku! (İkra’ bismi rabbikellezi Hâlak)”
(28) Yasin Suresi; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.
(29) Düşlerde sevdim seni, söyleyemedim, / Sessiz öptüm nefesini söyleyemedim… şeklinde Cevdat BAĞCA Türküsü.
(30) Evrensel İnsan Hakları Bildirisi; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi “Hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”, Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi “Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.” Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten…
İstanbul Sözleşmesi; ya da tam adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.”
Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan, 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanan, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası insan hakları sözleşmesidir. Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından desteklenmektedir ve taraf devletleri hukukî olarak bağlar.
Sözleşmenin beş temel ilkesi; kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesidir. Kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan, bağlayıcı nitelikte ilk uluslararası düzenlemedir.
Tarafların sözleşme kapsamında vermiş oldukları taahhütler, bağımsız uzmanlar grubu GREVIO; Group of Experts on Action against Violence against Women and Domestic Violence (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) tarafından izlenmektedir.
Türkiye; Sözleşmeyi; 11. 05. 2011 tarihinde imzaladı. Sözleşme; 14. 03. 2012 tarihinde onaylandı. 01. 08. 2014 tarihinde yürürlüğe girdi ve maalesef denilecek bir şekilde 01. 07. 2021 tarihinde Türkiye’miz sözleşmeden çıktı.
(32) Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var, inan… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Kürdili Hicazkâr Makamındadır.
(33) Bu gece ben çok mesudum… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Suat SAYIN’a ait olup eser; Rast Makamındadır ve “Sus! Sus! Kimseler duymasın, Sus! Sus! Sevgilim duymasın!” kısmı en etkili bölümüdür (Bence)!
(34) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.