Dertliydi yaşlı adam, hem çok dertli gibi. Oğlanlar almışlar karılarını koyunlarına, dağılmışlardı üç bir yana. Üçünden sonra sonuncusu, yani kız olan yetişmeye çalışıyordu kendisine, yetiştirmeye de bir bakıma.
Söylemeye gerek yok, üç hayırsız oğlandan sonra karı-koca olarak Tanrıdan bekledikleri çocuktu o, sonrasında annesinin de doyamadan emanet olarak yaşlı adamın kendisine bıraktığı.
“Sana bakcam, evlenmeycem!”demesine rağmen, o da hayırlı kısmetine rastlayıp ayrılmıştı baba ocağından.
Varlıklıydı yaşlı adam, pinti(1), cimri değildiyse de tutumlu, dışındakilere ağzı, nefsi kapalı, çevresindeki bildiklerine, tanıdıklarına, gerçekten muhtaç olanlara duyarlı, zorunlu gereklilikleri dışında tanıdıklarına karşı eli her zaman açık, evinden nadiren dışarıya çıkan bir dedeydi;
Himmet Dede. Aslında “Aranıp sorulmayan, anılıp akla getirilmeyen bir dede” dense daha doğruydu, onun için.
Evlâtlar; “Gel!” derlerdi sadece, “Özledik!” ekiyle, bayramlarda, seyranlarda ettikleri telefonlarla. Sebep; gerçeğin de ötesinde malûmdu; “Çoluk-çocuk, evlâdü iyal(2), iş-güç...”
Eee! Dedenin işi yok, gücü yok! Gelse ne olurdu sanki? Yol parasını bile verirlerdi. Sebep; torunlar özlemişmiş. Lâf ola beri gele tadında bir söz dizisi!
Evet, yalnızdı yaşlı adam, özellikle de eşini yitirdikten sonra gecekondusunda vaktinden önce çökmüş gibisine. Cumadan Cumaya evinden çıkıyordu sadece, namaz için mecbur olduğundan, ya da öyle inandığından dolayı.
Oğlanları evi terk edişlerinden sonra, kızın üniversiteyi bitirmek üzere olduğu sırada yitirmişti eşini Himmet Dede ve sonra başa dönmek gerekirse ağabeyleri gibi kızı da yalnızlığa itmişti kendisini, doğal olarak.
Himmet Dedenin eşini yitirinceye kadar tek tük beyaz iken saçları, eşini yitirince bir gece içinde saçına karlar yağmıştı(3) sanki ve yaşamdan bir beklentisi kalmamıştı.
Himmet Dedenin gecekondusu büyük-büyük bloklar arasındaydı bahçesi de olan, bilmem kaç dönüm. Mahalle çocuklarının dallarını kırmamak kaydıyla sebeplendikleri çeşitli meyve ağaçları vardı.
Bu ağaçlar dışında kendisine yetecek kadar da sebze bahçesi vardı, çocuklara yasaklı olan. Aslında hemen kapısının önünde tel örgüyle çevirdiği bahçesine çocuklar pek itibar etmezlerdi, ama gene de tedbir, tedbirdi.
Marifetliydi de Himmet Dede. Özellikle de kızı eloğluna kaçtıktan(!) sonra el mahareti(1) daha da artmıştı, hem oldukça iyinin ötesinde, belki de titizliğinden. Tarhanasını, eriştesini, turşusunu, reçellerini, salçasını kendisi yapardı yardım almaksızın.
Çamaşırını da yıkar, evinin temizliğini de köşe-bucak demeksizin kendisi yapardı başlangıçlarda. Sonralarında doğanın hükmü gereği kocadığından komşusu ana-kız gelir-gider olmuşlardı, özellikle Cuma günleri ve onu evden salâvatlayarak(4)![]()
Cuma namazından sonra dağ-bayır-kır dolaşmak için şehirden uzaklaşırdı, o gün(lerde). Bazen yol aşırı, bazen günaşırı atardı kendini bir bilmediği, bilinmeyen yerlere, şehirden, şehir havasından uzak, bir-iki gün, en fazla üç günlüğüne temiz hava, belki de moral depolamak için.
Unutmadan söylemek gerek. Oğlanlara göre kızı daha hakikatli idi. Belki de aynı şehirde yaşıyor olmalarının avantajı ile. Çok zaman karı-koca evine gelirler, kendisi bir köşede dinlenirken onlar yapmalarının gerektiği tamir, yemek ve benzeri işleri yaparlar, evleri olmadığından kirada oturdukları için gecekondu ile ilgili lâfı sokuşturup(4) evlerine dönerlerdi!
Müteahhitlerin gözleri vardı arsasında. Biri gidip biri geliyordu, ısrarla ve muhtelif tekliflerle. Beş daire, altı daire, dükkân...
Direniyordu;
“Ata yadigârı(2), ben ölmeden, asla! Ben öldükten sonra bebeler ne yaparlarsa yapsınlar!” diyerek.
Evin manzarası, konumu, bahçesi çok güzeldi, hatta fevkalade bile denilebilirdi. Belediye asarı atika(2), ya da sit alanı(2) olsa bile izin verirdi villa ya da sitelerin yapımına…
Gün geçtikçe teklifler daha da artıyordu, yedi daire, alttaki market, yerli bir araba, dayalı-döşeli, oturup-yaşayacağı bir daire daha...
Ne işine yarayacaktı ki, elden-ayaktan düştükten, teneşire, kara toprağa bir-iki adımı kalmışken? “Ata Yadigârı!” son sözüydü...
Bir gün bir Cuma Namazı ertesinde, temizliği yapan kadınların unutmadıklarına inandığı bir şekilde kapısını açık gördü Himmet Dede.
Ev talan edilmişti(4). “Hırsızların işidir!” dedi. Karakoldan gelip tutanak tutup gittiler, çalınan bir şey yoktu. Kıymetliler kızında, emekli parası-pulu bankadaydı son kuruşuna kadar.
Öyle ki on lira gerekirse on lira çekerdi bankamatikten, yorulmaz, çekinmez, erinmezdi, hemen caminin yanında idi bankamatik çünkü.
Yardım edebilecekleri çağırdı rica ile Himmet Dede, hırsızlık ertesinde. Daha uzun bir süre dolaştı parkları, şehir dışını...
Çünkü mutfaktaki tüm kavanozların içindekiler kuşlara, karıncalara ikram edilmek üzere hırsızlar tarafından salona, odalara, mutfağa saçılmıştı.
Bir şeyler bulamamanın hıncıyla olsa gerek bir sürü bardak, tabak, çanak, çömlek kırılmış, kaşıklar, çatallar vakitleri müsait olduğundan olsa gerek, özenle ve itina ile bükülmüştü. Herhalde hırsızlar hazırlıklı, plânlı ve birkaç kişi olmalıydılar!
Bankamatikten oldukça yüklü bir miktarda para çekip ana-kıza verdi, komşularının da yardım etmelerini isteyerek;
“Eski durumunu biliyor, ya da hatırlıyorsunuz, temizliğini yapın, eksiklikleri tamamlayın lütfen!” dedi.
Hırsızlar Cuma günlerinin abonesi olmuşlardı (galiba). Temizlikçi kadıncağızın ve kızının temizliğinin ertesinde görevlerine başlıyor olsalar gerekti!
Bu kez buzdolabını devirip ortaya saçmışlardı. Neyse ki buzdolabı bozulmamıştı, bu nedenle yenisini almasına gerek kalmamıştı.
“Ben gelinceye kadar evden ayrılmayın!” demek geçmişti içinden bir sonraki Cuma namazına gitmek üzere evden ayrılırken, temizliği yapacaklara? Ancak soysuz, saygısız, uğursuz, cinsi-cibilliyeti(4), hatta nesepleri belli olmayan(4) ve hatta katil olmaları mümkün hırsızlara karşı nasıl böyle bir teklifte bulunabilirdi ki Himmet Dede?
O haftaki darbeyi atlatmıştı Himmet Dede, çünkü Cuma Namazına gitmemiş, asarı atika tüfeği ile cam kenarında görünür şekilde beklemişti, gelip-geçmesi mümkün olanları. Hırsızlar ya kendisini görüp vazgeçmişlerdi, ya kendisi görememiş, ya da hırsızların bu hafta programları olmasa gerekti!
Cumaya gitti bir sonraki hafta. Malûm mazeretsiz üç hafta Cuma namazına gitmezsen(6) dinden çıkıyordun.
O haftaki darbe diğerlerinden daha da farklı idi. Buzdolabı yine yıkılmış, televizyonun camı kırılmış, evin duvarlarına ayıplı sözler yazılmış, şekiller yapılmış, salonun orta yerine defi hacet(2) yapılması bardağı taşıracak son dalga gibi görünmüştü kendisine.
Yardım istedi tekrar. Evin etrafına bir sıra kümes teli çevirip, o tele bir prizle şehir cereyanı yükledi. Bir kısım insanlar bunu öğrenince “Vatandaş ölürse sorumlu olursun, hapse girersin, it-köpek ölür, adam yerine konur!” denince, bir bilenin önerisi ile reosta(1) denilen aletle cereyanın dozunu ayarlamıştı.
Bir gece geç olarak yattığında kulağına sesler ulaşmıştı;
“N'apcaz la! Elenktrik vermiş moruk!”
“Gidek, sonra gelek, hem evdedir belkim!”
Konuşanların bozuk ve kaba Türkçeleri vardı, korkutma amaçlı olarak pencereyi açıp “Pat!” diye seslendi, sözüm ona elinde tabanca ya da tüfek varmışçasına.
“Korku dağları bekler!(6)” sözünden esinlenerek, tozu dumana katarak, belki de muhtemelen ayakları popolarına vurarak yok olmuştu gelenler...
Her Cuma günü için kadrolu(!) hırsızlar olduklarına inandıklarının bu kez gecenin ilerleyen vaktinde, kendinin evde olmadığını düşünerek, hatta inanarak ziyaret etmelerine(!) anlam veremedi Himmet Dede.
Üstelik gelenlerin müteahhitlerden birinin adamları olduğunu ve onu yıldırıp razı etmek için bu oyunları değil bilmesi, tahmin etmesi bile zordu.
Günlerden bir gün takip edildiğinin farkında olmaksızın, markete gitmesinin gerekliliği ile evden çıkmış, alışveriş ettiği o kısa süre içinde evine geri döndüğünde gördükleri şaşkına çevirmişti kendini, şoke olmuştu(4) da denebilir.
Muhtemelen kendi getirdikleri de olabilirdi, evdeki bütün yağ tenekeleri ile büyük bir yanık motor yağı tenekesi açık olan kapısı önünde boş olarak duruyordu. Başlangıç olarak anlamadığını içeriye girdiğinde ilk olarak oda kapısı üzerine yapıştırılan bilgisayarla yazıldığı belli olan kâğıttan okumuş, sonra da kendini şoke eden gerçeği görmüştü.
“Ne olacak şimdi?”
Evin hiçbir yeri boş kalmamıştı; karyola, kanepeler, yatak, çarşaf, duvarlar, kapılar yağ içindeydi. Buzdolabının yatırılması dışında kapısı ayrılmış, delik deşik edilmiş, yeni aldığı televizyonu bu kez paramparça edilmişti, çalman bir şey? Yoktu!
Yapılan şeylerin toplamı yangın gibi görünmüştü kendisine, hatta “Keşke yangın olsaydı!” demek geçti içinden.
Temizlik, yenilerini almak, bir kez daha böyle bir şey yaşamayacağına inanarak yerleşmek yıllar sürebilirdi. Öylece çekti kapıyı. Tapu, para-pul gibi kıymetli evraklarını kızına vermiş olmaktan dolayı mutlu hissetti kendisini!
Kızı ve damadı evin o halini gördüklerinde; “Misafirimizsin!” dediler. Himmet Dede;
“Belirli bir süre için!” diye tasdikledi onların sözlerini. Bu kez karakola gitmeye gerek görmediler, geçerliliği olmayacak bir tutanak yapılmasına ihtiyaçları yoktu çünkü!
Ve cep telefonu susmak bilmedi yaşlı adamın, her seferinde “Görüşelim, anlaşalım!” diyenler vardı, ensesi kalın(2) olduğunu hissettiği biri hariç, üstelik en iyi teklifi yapan, adı müteahhit çevresinde en çok duyulan.
Kendi, kızı ve damadı dışında kimsenin bilmediği konuyu bilen;
“Hırsızlar evinizi yağlayıp, talan etmişler galiba, üzüldüm!” deyince mimlemişti(4) onu Himmet Dede! Demek ki çok şey, güzellikle, tehditle değil, bazen menfaatler gereği olarak bu şekilde halledilmeye çalışılıyordu.
Onun ve diğer müteahhitlerin tekliflerini aldı ayrı ayrı, ayrı zamanlarda, aynı kahvede aynı masaya oturarak...
Sonrasında en gariban olarak düşündüğü, gördüğü, vasıflandırdığı müteahhidi yemeğe davet etti, anlaşmak için.
Ve kendisine ısmarlanan yemekte teklifini açık açık söylemişti, düşünmesi, daha doğrusu düşünmeleri için bir hafta süre vererek.
Eve ait projeyi görecek, damadı ve kızıyla inceleyecek, hatta çağıracağı oğullarıyla ve piyasadan bedeliyle görevlendirecekleri mühendis ve mimarlara inceletip ondan sonra karar vereceklerdi.
Kendine ve çocuklarının rızalarına göre; dört bloklu, 250-260 daireli site yapılabilirdi arsasına. Plân ve projeler getirildiğinde ve mühendislere incelettirdiklerinde haklı olduklarına sevinip gururlanmışlardı bile. Teklifleri açıktı;
Her bloğun sekizinci katlarında, güneye bakan ikişer dairesi çocuklarının olacaktı, adam başı kayırılmadan her birine ikişer daire. Kendisi bir şey talep etmiyordu. Kendisine yakın sitelerden birinde dayalı-döşeli bir daire kiralanacaktı. Haftada en az iki kez biri ya da birileri gelerek yalnız yaşayacağı için evin işlerini görecek, yemeklerini yapacaktı.
Başlangıçta müteahhidin ağzından “Gulp!” diye bir ses çıkmıştı, bunun anlamını ikisi de biliyor olsalar gerekti, fıkradaki gibi(7). Himmet Dede sadece;
“Size bir hafta izin, beni ağyara(1) muhtaç etmeyin, sadece sizi çağırdım, sizinle görüştüm, rekabete gerek yok! İyi düşünün, hesabınızı, kitabınızı iyi yapın, tek kelime ile cevabınızı iletin; ‘Evet! Peki!’ ya da ‘Hayır!’ olarak.”
Proje için mimar ve mühendisleri oldukça uğraşmış olsalar gerekti. Bal olunca üşüşen sinekler çok olurdu, ama yoğun bal da damağı, genzi yakardı, ayrıca atalarımız “Bir sana, bir bana... (8)” dememişler miydi? 240-250 daireden sadece sekizi, yani % 3’ü kendilerinin olacaktı. Bundan iyisi Şam’da kayısı(9) idi.
Bir hafta sonra cevap geldi; “He!” olarak. Hani bir söz vardı; “Babası oğluna bir bağ bağışlamış da, oğlu bir salkım üzümü esirgemiş! (10)” diye. Himmet Dedenin düşüncesi de öyleydi. Koskoca bir arsayı vermiş, sekiz daire için neredeyse mırın-kırın eder(4) gibi olmuştu müteahhit!
Tüm sözleşmeleri Noter huzurunda gerçekleştirdiler. Öyle ki Himmet Dede;
“Artık gam-kasavetim(2) yok, ata yadigârı, ama çocuklarım aç-açıkta kalmayacaklar, o halde rahatça ölebilirim!” diye düşünmüştü, düşünmekteydi.
Yaşamda olmayacak bir şey yok! Bunun için atalarımız; “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” demişlerdi! Olmaz olsa da, olmasa da dünyada çözümsüz bir şey yok; Ölümden başka!” Bu söz yetmemiş bir de peşine eklemişler; “Dünyada ölümden başkası yalan(11)!” diyerek.
Himmet Dedenin yaşadığı da böyle yalan bir dünya atığı, artığı, bakiyesi kalanı her ne denirse doğruydu. Aklımda kaldığınca, görüp bildiğimce, yaşadığı sitenin blok yöneticisi olarak ilgilendiğimce...
Uzunca bir öykü, baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi, ama gördüğüm, duyduğum, bildiğim ve anlatılanlardan aklımda kalanlardan kısaltabildiğim kadarıyla kısaltarak.
Özet olmaksızın anlatmaya devam etme gayretini yaşayacağım.
Şimdilerde rahmetli olan ve sadece yaşadığı bloğun değil, ölümünde tüm sitenin, mahallenin arkasından ağladığı, evlâtlarının doğanın normal bir kuralı olarak karşıladıkları bir ihtiyardı o...
Aslında ona ihtiyar demek de pek yakışmazdı, ikinci baharının ikinci devresini yaşıyordu, dinç, ayakta, sonrasında ikbale(1) ermişçesine evden-camiye, camiden eve yönelen her zaman, her kişinin yardımına koşan, selâmsız-sabahsız geçmeyen eli açık, herkesin sevdiği bir insandı O...
Tek kusuru ve nankörlükle(1) suçladığı kurum Diyanet’ti(12).
“Şu kadar Bakanlığın bütçesinden bütçesi fazla ama yollar, cami önleri, özellikle Cuma günleri dilenen insanlarla doluydu. Şu kadar cami varken, hâlâ ‘Camiye Yardım!’ çığırtkanlıklarını anlayamıyorum, anlamaya da çalışmıyorum zaten!” derdi sonrasını eklemeden geçemezdi;
“Bu nedenle ‘Camiye Yardım! Allah rızası için’ gibi çığırışlar(1) için neredeyse ve özellikle Cuma günleri Allah korkusu olmasa Cuma namazlarına gitmeyeceğim, tövbe edeceğim(4)!” der, cemaatin en sonunda hocanın önünde çıkardı kapı önüne.
O vakitte yoksullar dilendiklerini, caminin görevlisi ise topladıklarını saymakla meşgul olurlardı zaten! Bir bakıma caminin kapısını kilitlemeksizin hocayla birlikte kapatırlardı, demek doğru olacak...
Dindardı ve bilgiliydi, devamlı okuyor olması dolaysıyla Himmet Dede. Kadrolu yoksulları vardı, el-avuç açan dilenci değil. Üç aylık emekli maaşını aldığında hissettirmeden kapı-baca altından vermek istediğine veren, alanların belki de hiç bilmediği bir yardımdı bu, onun için.
Felsefesi; “Veren el, alan elden hayırlıdır!” ve “İyilik yap, denize at! Balık bilmese de Halik bilir!” üzerine kurguluydu.
Hacca gitmek için para biriktirmeye kalkışmamış, özellikle kızı ve damadı olmak üzere çocuklarının “Gönderelim!” tekliflerine de itibar etmemişti(4).
Himmet Dedeyi sarsan en büyük deprem, belki de ondan sonraki küskün ve şimdiki yalnız yaşantısına neden olan karısını kendisinden önce yitirmesiydi. Ufak bir sarsıntı geçirmiş, sonrasında tekrar ayağa dikilmişti.
Önceleri her gün mezar ziyaretine giderken sonraları hacı kardeşlerin, cami ve mescit hocalarının “Allah'a isyankâr olma!(13)” telkinlerine uyarak evden çıkmaz, Cumalardan Cumalara camiye ve ayın ilk Cuması olarak da mezarlığa gidip Mezarlık Camiinde Cuma Namazını kılar olmuştu.
Himmet Dedenin eşi de zamanında çalışıyor olduğundan, emekli maaşı alıyordu ölünceye kadar, bu nedenle eve çift maaş giriyordu denilebilir. Eşini kaybedince bilmem ne kanununun bilmem ne maddesine göre karısından da kendisine bilmem % kaç oranında maaş bağlamışlardı, Allah bereket versin!
O paraya hiç dokunmuyordu Himmet Dede. Bankamatik Kartı damadındaydı zaten. Talimatı; “Aldığını beşe böl, iki pay kızıma, kalanını da birer pay olarak üç gelinime üleştir!” şeklindeydi!
Tüm bunlara rağmen eşinin vefatından sonra kendine kol-kanat geren kızıyla ziyarete gelen gelinlerini asla elleri boş çevirmezdi. Tanrı bereketini eksik etmezdi. Yoksul olarak bildiklerini gönüllemekten asla boş dönmediği gibi, bir sonraki maaşa ulaştığında kalanıyla da bildiği kurumlara ulaşma gayretini yaşardı, ama karınca kararınca(2), ama deve yüküyle…
Her insanın normal bir yaşantısı ve bu yaşantıyı tüketme hakkı vardı. Mademki bir insanın hürriyetinin sınırı, diğer bir insanın hürriyetinin başladığı yerde bitiyordu, o halde bir insanın yaşamına da diğer bir insanın müdahale etmesine hakkı yok demekti kurala göre.
Evet, kurallar böyle diyordu, ama peki, uygulama?
Himmet Dedeyi -şimdilik- bir kenarda saklı tutup yaşamını kuralların kösteklediği diğer bir yaşama Hikmet ve oğlu Zahmet’e sözü getirmeye çalışayım.
…
“Zahmet diye isim mi olurmuş?” denmesin, ince bir espri ile oğluna bu ismi veren Hikmet’in yaşamının neden zahmetlendiğini anlatma gayretini yaşamak gerek.
Hikmet, bir evin tek kızıydı, akıllı, zeki, gayretli, çalışkan, yardımsever ve lisede öğrenci, henüz on yedilerindeydi.
Babası emekli ikramiyeleri dâhil tüm birikimleriyle aldığı ve emekli olduktan sonra içinde yaşadıkları gecekonduya kira vermediği gibi, karısının ısrarı ve desteği ile banka kredisi ile sitelerden birinde bir daire almıştı;
“Ahir ömrümüzde rahat ederiz, kızın da başını sokacak bir evi olur, darda kalırsak gecekonduyu satarız!” diyerek.
Ufak gazete bayiinde eşi çok zaman tespih dizerek, banyo lifi hazırlayarak, başörtüsü, havlu kenarı işleyerek, yara bandı, paso kabı, ayakkabı boyası, “Üç kalem bir lira!” diye satarak kendisine destek oluyordu. Sitedeki satın aldıkları evi kiraya verdiklerinden bu kiraya üç-beş kuruş katkı ile bankaya borçlarını zamanında ve ertelemeden, geciktirmeden ödüyorlardı.
Ancak sakınılan göze çap batardı(2), bir sabah babasının ölümüyle karşılaşınca teknenin dönmesi için Hikmet okulu bırakmış, babasının yokluğuyla kendini yitirdiği için annesinin o izbe dükkânında, iki büklüm, dört numara şeklinde evin çarkını döndürme gayretini yaşamaya başlamıştı;. Kışların ayaz günlerinde nefesiyle ısınmaya, yazları kapı denilen tenekeyi açık tutup havalanmaya çalışarak.
Yaşam normal boyutunda devam ediyordu kendisine göre. Çengel iğne satan âmâ Bülent Ağabeyi, cam sileceği satan topal Nusret Ağabeyi, eldiven ve termofor satan Çolak Orhan Ağabeyi devamlı olarak hal-hatır soruyorlardı.
Özellikle iki lokma atıştırmak, ya da doğal ihtiyaçları için belirli yerlere gitmesi gerektiğinde Nusret Ağabeyi gönüllü olarak yardımcı oluyordu. Çünkü o ufak derme-çatma(2), büzüldüğü kulübenin yanındaki saçak altı onun seçim bölgesi(!) yani satış için ayakta dikildiği yerdi yani ve sesi ile daima Hikmet’e gayret verirdi.
Bu arada aklına gelmişti bir de dilsiz-sağır ağabey vardı, ama ismini unutmuştu. O da iyi bir insandı, meğerki bir taşıt altında kalıp da dünyasını değiştirmemiş olsaydı. Yalnız olan ve aldığı poğaça ve simitlerle destek olan O ve özellikle Nusret Ağabeyi ara sıra çocuklarının, ya da eşinin getirdiği börek, çörek ya da kurabiyeleri kendisi ile üleşirdi, içtenlikle.
Sakınılan göze çöp batıyor demiştik, bu bağlamda belâ da geliyorum demez, geliverirdi hem de nereden geldiğini belli etmeksizin.
Evli hatta çocuklarının olduğunu bildiği Zabıta Ahmet; sululukları, askıntılıkları, sarkıntılıklarına cevap vermemesi nedeniyle ceza makbuzları ile yıldırmaya başlamıştı onu.
Öyle ki elle sarkıntılık çabaları bile görünür olmuştu, hem kimseyi umursamaksızın.
Topalın, çolağın, âmânın şahitliklerine rağmen, bir akşamın el-ayak çekilmesine yakın vaktinde zabıta pikabıyla ve arkadaşlarıyla gelmiş ve Türkiye’mde tam tabiriyle şehir zorbası ya da şehir eşkıyası(2) gibi kendisini dağa kaldırmıştı!
Arkadaşları, yardım etmelerinin mutluluğu ile onları kendi başlarına bilinmedik bir dağa doğru salâvatlamışlardı!
Evine bırakıldığında o yaşta kadındı artık Hikmet ve doğanın yasası ile Zahmet’e hamile olduğunu da öğrenecekti sonrasında, hem de ilk seferde, bir kerede!
Kimi, kime şikâyet edecektin, hem iş işten geçtikten sonra, hem paralı, hatırnaz(1) şahitlerin, parasız özürlü şahitlere karşın üstün tutulduğu ülkede?
Hikmet’in yaşamı kâbusa(1) dönmüştü. Ahmet'in tacizlerinin(1) ardı arkası kesilmiyor, tükenmiyordu. “Tanrı huzurunda karımsın, karılık yapacaksın!” diyordu. Arkadaşlarının, hatta babasının hakkını, hukukunu unutan bazı uçkuruna düşkün(2) esnafın bile ağız şapırtılarını(2) hissediyor, duyuyordu.
Ancak herhalde Zabıta Ahmet’ten çekinikliklerinden olsa gerek kimse ileri gitmeye cesaret edemiyordu.
Gücüne giden Ahmet ve çevre değil, Ahmet’in karısı, anası, danası, neyi varsa onların tehditleri idi; “Ahmet'in peşini bırak! Yoksa...”
Anlatamıyordu at gözlüğüyle bakanlara(4), anlatması mümkün de değildi sanki hem suçlu, hem güçlü olan kendisiymiş gibi.
Yaşam tecrübesizliği beterin de beteri vardı. Bedenindeki değişiklikleri fark eden annesi, ilerleyen zamanda o meşum(1) kelimeyi söylemişti yüzüne karşı; “O…” diye başlayan.
Bir evlâdın yaşamda güvendiği ilk ve tek insandı anne, ama onun da takdiri “O” kelimesi ardına gizlediği “Sokak Kadını” şeklinde olunca yıkılmıştı Hikmet, hem bir mevta gibi boydan boya.
Gerçekten bir ölüden farkı yoktu, çaresizlik içindeydi, en yakını, kendini doğuran, doyuran bile inanmadığı, güvenmediği, anlamadığı için.
Gücüne giden, annesinin her gün aşağılayıcı bir şekilde süzmesi, alçaltıcı konuşmalarla yarınlarda torunu olacak bebekten “Piç(1)” diye bahsetmesiydi.
Her insanın evlât da olsa bir tahammül sınırı vardı. Karnındaki büyüyor, aşeriyor(4), gerek dışarıdan, gerekse içeriden taciz ve alçaltmalar boynunu büküyordu.
Bir şairin dizeleri geçti gözlerinin önünden;
“Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin, nimetini vermez! (14)” ve
“An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?(15)” şeklinde.
Karar verdi.
Salaş(1) olup da beş para etmeyen, ancak hava parası olan dükkânı satılığa çıkardı, daha önce birkaç kez hayta(1) oğlu için istekte bulunan yaşlı adama gitti.
Gerçekten dünyanın çivisi çıkmıştı(4), hacı-hoca olsa da, düşenin dostu olmadığını(16), güçsüz olanın yanındakini de, karnındakini de ezdirdiğini bir kez daha anlamıştı Hikmet.
Evvelden “5” teklif eden tüccar zihniyetli(2) hacı, şimdi “3” diyor ve ekliyordu; “Canın isterse!”
Yol bilmez, iz bilmezdi(4), paragöz(1) de değildi, ama her insanın övünmeyecek olsa da zekâsı vardı.
“Peki!” demedi, tacizlerden yılmasına, yükü ağırlaşmış olmasına rağmen. “Satılık” levhasını astığının birkaç gün sonrasında aynı yaşlı hacı adam ilk teklifi ile “5” diyerek geldi.
“İçin temiz olmadıktan sonra hacı hoca olmuşsun; kaç para? / Hırka, tespih, post, seccade güzel; ama Tanrı kanar mı bunlara?(17)”
İnat etmişti Hikmet;
“Size satmıyorum amca, hem bu karar değiştirme, neden?”
Yaşlı adam; “Hık! Mık!” edip cevaplayamadı kös kös(4) kendi mağazasına doğru yöneldi. İçinden geçen;
“Ölüm herkesin başına gelir, ama geç, ama erken. / Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken! (18)” ve “Niceleri geldiler, neler neler istediler, / Sonunda dünyayı bırakıp gittiler. / Sen hiç ölmeyecek gibisin, değil mi? / O gidenler de senin gibi idiler…(19)” dizeleriydi.
Hikmet, her şeye rağmen bu teklif içinde Zabıta Ahmet’in parmağının olduğunu bilemezdi, öğrenemedi de. Ancak bir sonraki teklife direnmeksizin; “Ata yadigârı” diyerek gözyaşı dökerek, burnunu çekerek, gerekli imzaları atarak rıza gösterdi.
Sonrasında sitedeki kiracıya rica etti, evine kadar yönelen rahatsızlıklardan bunalarak;
“Evden çıkarsanız ben taşınacağım!” diyerek, annesinin “Hatıralarım var, çıkmam!” şeklinde direnmesine rağmen...
Eve bağlıydı artık. Bir taraftan annesini ikna etmeğe(4) çalışıyor, bir taraftan kiracıdan haber bekliyor, bir taraftan da gecekondu ile ilgili olarak ne yapabileceğini düşünüyordu.
Annesi “Hatıralarım var, ata yadigârı!” diyerek tövbe sattırmaya yanaşmaz, hatta ola ki “Sen git, evinde otur, ben evimde yaşayacağım!” bile diyebilirdi.
Bir diğer sorun ise; hazıra dağın bile dayanamayacağı, nasıl geçineceği ve çocuğuna nasıl bakacağı idi. Üstelik kiracı çıkıncaya kadar;
“Benim çocuğum! Benim hakkım var! Çocuğu sana bırakmayacağım, senden alacağım!” tacizinden nasıl kurtulacağının hesabını yapmakla meşguldü zavallı kadın.
Zabıta Ahmet’in tehditleri, annesinin “O”' ve “Piç” şeklindeki devamlı olarak aşağılayıcı söz ve tezahüratlarına(1) günler geçtikçe ağırlaşan bedeniyle tahammül etmeğe çalışırken aklının ucundan bile geçmeyecek şeyler olmadık şekilde tecelli etmeğe(4) başlamıştı.
Tam yerine oturur mu emin değilim, ama Tanrı, bir kulunu sevindirmek isterse, önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş örneği idi yaşadıkları. Şöyle ki;
Birincisi; devamlı baskı ve kötü sözleri Allah’ın hoşuna gitmemiş olsa gerek ki; bir gecenin ertesinin sabahında annesinin cansız bedenini görmüştü Hikmet, yatağında. Böyle bir durumda bir evlâda hüzün yakışırdı.
“Varsa hakkım, helâl ettim!” diyerek kefenleyip saldı, sakladı mezarına. “Ana gibi yâr olmaz!” elemiyle!
Zabıta Ahmet'in eli-ayağı kesilmişti(4) birden. Bir trafik kazası geçirdiğini, kırık-çıkıkları nedeniyle ömür boyu yatağa bağlı kalacağını öğrendiğinde sevinsin mi, üzülsün mü bilemedi. Allah onun da yaptığını, yaptıklarını hoş görmemiş ömür boyu cezalandırmış olsa gerekti onu.
Üstelik varlıklı olan karısı tarafının onunla ilgili diğer öğrendikleri gerçekler nedeniyle onu eve almayıp, kapı önüne koyduklarını öğrendiğinde nefsine hâkim olamadı(4), gülümsedi. Ahmet ve karısı çocuklarına rağmen boşanmışlardı.
Kendi barakasını beş yerine üçe almaya çalışan yaşlının dükkânı kendisi ve oğluyla birlikte yanmıştı.
Düzenli bir yapılanmayla barakasının kendi çalıştığı zamanlara göre ruhsatının alındığını(4), kendi çalıştıkları zamanlara göre, daha iyi çalıştığını öğrenmesi mutlu etmişti Hikmet’i.
Tüm bunlara karşın kendisini en çok sevindiren konu, bir ara karşılaşıp da kendini gören ve dinleyen blok yöneticisinin (yani benim) önerisi ve zorlamasıyla kiracısının dairesinden çıkması ve konu-komşu yardımıyla, sıcacık, huzur dolu olacağına, çocuğunu rahatça doğuracağı inancına uygun dairesine, evine taşınmasıydı.
Babasından kendine kalan ufak esnaf maaşı, kulübesini satışında bankaya istiflediği para ve gecekondusunun satılması halinde eline geçecek para aidat-maidat kendisinin ve bebesinin bir süre idare etmesine yeterdi, ondan sonrası Allah Kerimdi.
Hikmet günlerce çıkmadı evinden. Sadece Yönetici Avukat ve eşi sordu halini, hatırını, hem her bakımdan.
Öyküsünü dinlediler noktasına virgülüne kadar, uzattılar ellerini, doğumunu sağlıklı şartlarda yapması için yardımcı oldular (yani gene biz).
“Bebeğim” diyordu karnındaki için, istenmeyecek, istenmeyen bir babası olacak olsa da. Kendisini rızası dışında anne eden ve evlâdını kabul etmeyen, evli-barklı Zabıta Memurunun adının Ahmet olduğunu biliyordu.
Zahmet ismi içine ileride intikamını şu veya bu şekilde alması için babasının adını Zabıta Ahmet şeklinde Zabıtanın “Z” harfi ile “AHMET” in tümünü gizlemişti doğan oğlunun ismi içine Hikmet; “Zahmet” şeklinde...
Oğlu büyüdüğünde annesini kimin genç yaşta zahmete soktuğunu bilip öğrenecekti ve eğer Ahmet ölümü beğenip de göçmediyse baba-oğul aralarında çözümleyecekti sorunu!
Genelde; yaşamda hazıra dağ dayanmaz, para suyunu çekerdi, ama öyle olmadı. Satılan barakanın da, evin de parası bankada tükenmiyordu. Yönetici Avukat (ben) önderlik etmiş, önce kendi evinin temizlik işleri derken, bloktaki diğer dairelere de yetişemez olmuştu Hikmet, üstelik çocuğu ile birlikte.
Önce puset(1), sonra çocuk arabası, giyecekler, oyuncaklar falanla hiçbirine beş kuruş harcamaksızın, ödemeksizin çocuğunu büyütmeye başlamıştı Hikmet.
…
Öyküsüyle ilgilenen Himmet Dede ile Hikmet işte bu sıralarda tanışmışlardı, kapı önlerinden birinde.
“Yalnızım!” demişti Himmet Dede.
“Kızım yetişemiyor, bana da vakit ayır, hatta çok vakit ayır ki, sevineyim!”
“Söz verdiklerim var, onlara karşı yanlış yapamam, ama fırsat buldukça yemeklerinizi yapmaya, çamaşırlarınızı, bulaşıklarınızı yıkamaya, derleyip toplamaya çalışırım!”
“Bak, o zaman acele etmeden düşün! Benim evime taşın! Evini kiraya ver, çocuğun için birikimin olsun. Böylece aidat da vermemiş olursun. Nasıl rahat olursan öyle yaşa. Benden haz etmezsen(4) ben kızıma da giderim, istediğin vakitlerde. Yeter ki oğlunu kendin olacak şekilde yetiştir!”
“Param-pulum, geçimim var dede! Gene de bu jestine karşılık düşünmem için bana süre ver!”
“Her şey para değildir kızım. İnsanların yalnızlıklarının tedavisine ve şefkate de ihtiyaçları vardır, benim gibi. Dünya malı, dünyada kalır, öteye götürülenler sadece arkanda bıraktıklarındır, hayırlarla yâd edilecek…
Ve bil ki yalnızlık sadece Allah’a mahsustur(20)!”
Taşınmadı Hikmet, ama o geceyi Himmet Dede, Hikmet ve Zahmet dedenin evinde paylaştılar.
Tanrı ya insanlara fazla mutluluk ve rahatlığı hoş görmüyor, ya da yeterince yetmesi gerekenlere yettiğinde; “Yeter!” demeyi, dedirttirmeyi uygun görüyor olsa gerekti.
Aynı evin içinde üç nefesle paylaşılan hava, sabahında iki nefese inmişti. Tanrı bu kere de Hikmet’e sırtını dönmesinin gerekliliğini düşünmüş olsa gerekti.
Himmet Dede yoktu artık, mutlu bir gülümseyiş vardı yüzünde.
Hikmet ve Zahmet’in zahmetli, kim bilir belki de zahmetsiz günleri devam edecekti. Ama nasıl? Onu bir tek Tanrı biliyordu!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden. Bilgelik, Gizli sebep. Özlü; yani ahlaki, öğüt verici, kısa, öz, sağ, uz sözler, vecizeler. Tanrının insanlar tarafından anlaşılamayan gücü, kudreti, amacı. Düşünme ile ilgili bilim.
Zahmet; Sıkıntı, güçlük, yorgunluk, eziyet, meşakkat.
(1) Ağyar; Başkaları, yabancılar, eller... (Bu sözü dile getirince; Bimen ŞEN’e ait Kürdilihicazkâr Makamındaki “Koparan sinemi ağar elidir… şarkısını hatırlamamak mümkün değildi!)
Çığırış; Avazı çıktığı, sesinin yükselebildiği şekilde bağırma, çağırma, çığırma, seslenme.
Hatırnaz; Başkalarının duygularına saygı gösteren. Gönül okşayan.
Hayta; Haylaz. Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunan, yaramaz kimse. Çalışma gücü varken çalışmayan, aylaklık eden, tembel kimse. Külhanbeyi, kabadayı, bir baltaya sahip olamamış başıboş serseri. Holigan. Apaş.
İkbal; Baht açıklığı, istek, arzu. Yüksek bir makama ya da iyi bir duruma erişme. Osmanlı döneminde padişaha, ya da şehzadeye eş olmaya aday, gözde cariye.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Paragöz; Parayı çok seven, hiçbir işi parasız yapmayan, paraya çok düşkün.
Piç; Anasıyla babası arasında yasal bir evlilik bağı olmaksızın dünyaya gelmiş çocuk. Babası belirsiz çocuk. Terbiyesiz, arsız çocuk, kalleş, kötü niyetli kimse. Her şeyin küçüğü aslında benzemeyeni daha doğrusu bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler.
Pinti; Aşırı derecede cimri, hasis, eli sıkı.
Puset; Gerektiğinde kolay taşınmak üzere kırılıp kapanabilen, hafif, elle sürülen, küçük çocuk arabası.
Reosta; Elektrik akımının şiddetini azaltıp çoğaltmaya yarayan araç.
Salaş; Aslı sebze-meyve satmak için kurulu eğreti, derme-çatma, dükkân ya da baraka. Bu şekilde Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış çok kötü görünen evlere de böyle denilmekte.
Taciz; Canını sıkma, tedirgin etme, rahatsızlık verme.
(2) Ağız Şapırtısı; Öyküde belirtilmek istenen Misophonia (Mizofoni) rahatsızlığı değildir. Cinsel sapıklık tarif edilmek istenmiştir.
Asar-ı Atika (Asarı Antika diyenler de var);Eski yapılar, yapıtlar.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Defi Hacet; Küçük ya da büyük abdest bozmak, tuvalete (helâya) gidip işlemi sona erdirmek!
Derme Çatma; Değersiz gereçler kullanılarak özenilmeksizin yapılmış. Rastgele bir araya getirilmiş, aralarında uygunluk bulunmayan, şuradan buradan toplanmış.
El Mahareti; El ustalığı, hüneri, becerikliliği.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Evlâd ü Iyal; Çoluk çocuk aile.
Gam-Kasavet; Kaavet; İçe sıkıntı veren, içi daraltan sıkıntı. Üzüntü, tasa, kaygı.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Sakınılan Göze Çöp Batması; Esirgediğimiz, üzerine titrediğimiz şeye her halde zarar gelmesi anlamında bir atasözü.
Sit Alanı; Tarih devirlerine ait olup ender bulunmaları, özellikleri, güzellikleri bakımından korunması gereken alanlardır.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.
Tüccar Zihniyetli; Kişilerin tüccar olmamakla beraber arz-talep kanunlarına aşırı düşkünlüklerinin ifadesi. İstendiği zaman fedakârlıkta üstün değerler takdir edenin karşısındaki mecbur duruma düştüğünde, çaresizliklerden faydalanmak için ederinin yarısına bile razı olmalarından yararlanma sanatı.
Uçkuruna Düşkün; Ehlileştirilmekten uzak erkeklerin cinsel isteklere tutkunluğu.
(3) Saçıma karlar yağdı, boşuna yaz beklemek; “Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turgut YARKENT’e, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(4) Aşermek (Gebe, Hamile Kadınlar için); Bazı yiyeceklere aşırı düşkünlük göstermek, arzulamak, ya da nefret etmek, hatta tiksinmek. Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.
At Gözlüğüyle Bakmak; Çevresinde olup bitenleri algılayamamak, değerlendirmekte sıkıntı çekmek, bilememek, görememek, anlayamamak.
Cinsi Cibilliyeti Belli Olmamak; Şahsiyetsizliği belli, tıynetsiz, soysuz, sütü bozuk, hatta anası-babası belli olmamak (bir bakıma piç denilecek varlık olmak).
Dünyanın Çivisi Çıkmak; Düzeni bozulmak, kargaşa, kaos, bozukluk içinde olmak.
Eli Ayağı Kesilmek; Duygusal bir nedenle gidip gelmemek, şaşkın bir şekilde ilgisizlik yaşamak.
Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Haz Yaşamak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
İkna Etmek; İnandırmak.
İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek. Göz önünde bulundurmak, dikkate almak.
Kös Kös Geri Dönmek(Uzaklaşmak); Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek, uzaklaşmak.
Lâf Sokuşturmak (Çakıştırmak); Küfür etmeden, kibarca, nazikçe, iğneleme, yıpratma, üzme şeklinde karşıdakini rahatsız etme şekli.
Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.
Mimlemek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir davranışından, bir düşüncesinden dolayı birini, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına koymak.
Nefsine Uymak (Nefsine Hâkim Olamamak); Bedeninin isteklerine karşı koyamamak, günah işlemek.
Nesebi Belli Olmamak; Soyu, soybağı belirsiz, nesebi gayri sahih, varlığının nedeni olanlardan babanın hatta anne ve babanın belli olmaması.
Ruhsat Alınmak; Yasaların gerektirdiği şekilde yapılar, araçlar, işyeri açma, çalışma, silâh kullanma veya bulundurma vb. için izin belgesi (Ruhsatname) alınması.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Talan Edilmek; Yağmalanmak.
Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.
Tövbe Etmek; Pişman olmak, pişmanlık, nedamet duymak. İşlenen kötülük, yasak, haram ve günahları terk etmek Allah’a yönelmek ve bağışlanmayı dilemek.
Yol İz Bilmemek; Ne yapacağını, yapması gerektiğini bilmemek. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. Görgüsüz davranmak.
(5) “Mazeretsiz üç Cumayı terk eden münafıklardan sayılır, böylelerinin Allah kalbini mühürler!” HADİS olduğu ifade edilmiştir.
(6) Korku Dağları Bekler (Aşırır); Korkunun her yerde olduğunu, korku dolaysıyla gerekenden daha fazla tedbir alınmasıyla ilgili söz, güzel denilecek bir de öyküsü vardır.
(7) Gulp! Kiralık Evin Ahırında Yatacak Öküz; Aslı bir Karadeniz ve doğal olarak Temel fıkrasıdır. Bir ev kiralamak isteyen Temel’e emlakçı fahiş fiyatla bir ev kiralamak ister ve Temel ona sorar, “Bu evin ahırı var mı?” “Evde ahırın işi ne?” diyen emlakçıya; “Bu kirayı verecek öküz nerede yatacak?” diye sorar. Anlaşılan fıkra bu olsa gerek!
(8) Keser gibi olma; hep bana, hep bana. Rende gibi olma; hep sana, hep sana. Testere gibi ol; hem sana, hem bana! Mevlânâ Celâlettin RUMÎ
(9) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.
(10) Baba oğluna bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzümü vermemiş… Babalar çocukları için büyük özveride bulunurlar. Ama çocuklar babaları için küçük bir özveride bulunmazlar. Başka koruyucular ve korunanlarda da durum budur.
(11) Geri döndüreni gördün mü hiç?... diye başlayan “Dünyada ölümden başkası yalan” şeklinde devamı olan bir Candan ERÇETİN şarkısı.
(12) Diyanet İşleri Başkanlığı;1924 yılında İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli olarak kurulan kurum.
(13) İsyankâr Olmak; İsyan etmek, asi olmak, durumundan şikâyet etmek, rahatsızlığını belli etmek. Kurulu düzene, ahlaki, medeni, dini kurallara karşı gelmek.
(14) Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin, nimetini vermez! Necip Fazıl KISAKÜREK
(15) An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum? Necip Fazıl KISAKÜREK
(16) Düşenin dostu olmaz; İnsanlar gücü, maddi imkânları, makamları vb. olanlara dost görünürler.
Düşenin dostu olmaz der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi. Cemal SÜREYA
(17) İçin temiz olmadıktan sonra hacı hoca olmuşsun; kaç para? / Hırka, tespih, post, seccade güzel; ama Tanrı kanar mı bunlara? Ömer HAYYAM
(18) Ölüm herkesin başına gelir, ama geç, ama erken. / Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken! Necip Fazıl KISAKÜREK
(19) Niceleri geldiler, neler neler istediler, / Sonunda dünyayı bırakıp gittiler. / Sen hiç ölmeyecek gibisin, değil mi? / O gidenler de senin gibi idiler… Ömer HAYYAM
(20) Yalnızlık Allaha Mahsustur, Sadece Allah tektir, insanlar tek başına yalnız yaşayamaz anlamında insanların evrende tek başına yaşayamayacaklarını, bir başkasına mutlaka ihtiyaç duyacağını, tek olmanın sadece Allah’a ait olduğunu anlatan bir atasözüdür.