Düşüncem; “Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!” şeklinde, yanımdakinin dudaklarının kıpırtısı, tavır(1) ve edası(1) ise; “Pindik bi alamate, gidiyok gıyamate!”şeklinde paniklemek(2) gibiydi (galiba)!
Uzun zamandır, yani dünyanın en güzel kızlarının tümünün toplandığı Trakya dolaylarında askerliğimi yapıp da işe başladığımdan beri arzuladığım, bunun için para biriktirdiğim bir eylemdi aklımdan geçen, yurt dışına uçakla seyahat etmek, bir tatili oralarda geçirmek gibi...
“Trakya'nın tüm güzel kızları” dedim, sanki yakışıklı biriymişim de hepsi benim eşim olmak için can atıyorlarmış gibi. Peygamberimize mal edilen bir hadise(1) göre; “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar!” sözünü dikkate almamız gerekirse beni Trakyalı güzel kızların kaybettiklerini iddia edebilirim! Çünkü ben onları seçemediğim için değil, onlar beni seçmemek haklarını kullandıkları için.
Aynı seçilmeme hakkını atandığım şehirdeki genç kızlar da kullanıyorlardı, herhalde hadisten haberleri olmasa gerekti! Amirlerim, çok zaman memlekete ziyarete gittiğimde annem, babam olmadığı için eş, dost ve akrabalarım da; “Evlen artık!” diyorlardı.
Ama benim arkadaşım Satılmış örneği, böyle bir benzetme yapmak zorunda kaldığım için Allah’ın beni affetmesi dileğiyle; eğriliğim-büğrülüğüm(3), balata yanıklığım(3), şasi bozukluğum(3) olmasa da yüz fukaralığım(3) nedeniyle onlar da bana güvenip aday adaylarını bile göstermiyorlardı.
Muhtemelen aday adaylarına öncelikle beni gösteriyor olsalar gerekti. Onların da; “I-ıh!” “I-ııı!” deyip sırtlarını dönmeleriyle sözler, söylemler açıkta ve ayakta kalıyordu.
“Okumuş adam, maaşı, evleri var, kira geliri var!” hiç önemli değildi. Gönül bir de bakılacak adam arardı, sevgi bahane(1) idi. “Bir âlimden bir zalimin” ya da tersinin doğduğu gibi benim gibi tipsiz bir keresteden de mutluluk duyacakları mobilya tipi çocuklara(3) sahip olmaları mümkün müydü gelin adayları için?
Sanırım onlar için; “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül yüzüne bakılacak adam isterdi, kahve bahane!” Ama “Vermeyince mabut, ne yapsaydı, Kel Mahmut!” yerine ben olan kereste?
Yok, öyle tariflere sığmayacak kadar Nemrut bakışlı(3), abus suratlı(3), Homongolos(4) tipli, Lombroso(4) tarifli, Quasimodo(4) yapılı değildim, ama sanırım farkında olmadığım, belki de olamadığım bir iticiliğim olsa gerekti.
Çünkü ne zaman bir eş-dostla grup halinde, ya da vesikalık fotoğraf çektirsem; bilirdim ki; fotoğraf surettir, beni tam anlatamıyordur, fotoğrafı tabeden(2) rötuş yapmağa(2) bile gerek görmemiştir.
Ve ne zaman bu fotoğraflardan biri geçmiş olsa sonralarda elime; o fotoğrafın; geçmiş hayatımın bir patikası olduğuna inanırdım. Bu patikayı otoban, ya da anayol olarak düşünmek mi, nerde?
Bu nedenle Avrupalara açılma ihtiyacını hissettiğimden(!) bu gezi Hızır gibi yetişmişti bana, bilen, anlayan, uygulamış olan arkadaşlarımın önerileriyle. Ama kim bakardı ki benim suratıma, yüzüme, oralarda da?
Aslında yalnız da olsa bir insan, memur maaşıyla, taksitle de olsa, izin hakkını kullanarak, hak ettiğine inandığı bir durumda bile böyle bir seyahati nasıl yapabilirdi ki? “Rahmetli babam sağ olsun!” kontenjandan “Rahmetli annem de sağ olsun!” dersem, konum ve konumum anlaşılmış olur herhalde!
Genelde Fransızcam iyi sayılırdı, her şeye değilse de çok şeye Fransız kaldığım(2) için!
Ancak İngilizcem; I’m gidiyoring!(6)” diyebilecek kadar iyi idi! Bazen kendimi Tarzan(4), ya da Ogana(4) gibi hissetsem de. Sanırım bu seyahatimde sözlük hatalarımı tekrarlamayacaktım; meselâ işyeri anlamındaki daireye (Office) geometrideki daire “Circle” siyah anlamındaki karaya (Black) yerine Sand” demeyecektim.
Hem “Hot Dog” demenin “Sıcak Köpek” değil “Sosisli Sandviç” olduğunu pekiyi anlayacaktım! Ayrıca Türkçe düşünüp, Türkçe cümleyi İngilizce olarak kurmaya çalışmayacaktım! “Your name what?” “Morning, morning where are you coming from?” gibi.
Ve tüm bunları şimdilik sadece ben biliyordum. Türkçe herhalde bunun için diğer ülke insanları için zor olsa gerekti!
Bilinen şeydir böyle grup halinde seyahatler...
Yaşını-başını almış tonton nine ve dedeler, bizim gibi macera arayan embesiller(1), kendini zampara ya da bulunmamış Hint kumaşı sanan(3) züppeler, gezmek, görmek, bilmek, tanımak isteyen genç delikanlılar ve bizim grubumuzda olmadığı için bilmediğim (belki de) genç kızlar…
Seyahate başlarken grup olarak toplandık ve ilgililerin direktifleri eşliğinde(!) bir midibüsle havaalanına geldik. Tercüman, mihmandar(1), konukçu görevli her ne denirse, bu seyahatimizde baştan sona kadar bizimle olacak, her derdimizle, soru(nu)muzla ilgilenip başımızda olacaktı.
Bu demekti ki ne olmayan Fransızcama, ne de olduğunu sandığım İngilizceme ihtiyacım olmayacaktı! Diğer lisanlardan ise doğal olarak beynimde tık yoktu zaten, çocukluğumdan aklımda kalan kuşdili(1) dışında! Ondan da bir tek “Aganigi(1) kelimesi kalmış aklımda, eğer kuşdili idiyse ve her ne demekse?
Ha! Bir de, bilmediğim bir eda ile söylenen “Gök konuksal avrat” vardı, yeni Türkçemizde “Hostes” demenin karşılığı imiş!
Grubumuz yaşlı çiftlerden oluşmuştu, ben ve belki benden bir-iki yaş büyük, dudakları devamlı olarak kıpırdayan sakallı hariç. Sanırım organizatör firma prestiji nedeniyle, ya da grubu tamamlamak için bizi kabul etmiş olsa gerekti. Çünkü sakallı;
“Ben abdestinde, namazında, duasında, niyazında bekâr bir adamım, odamda tek başıma kalmak isterim!” deyince, ben de ortada sap gibi kaldığımdan(2), firma bana da tek oda vermek zorunda kalmıştı. Bu; firmaya bir oda masrafı daha yüklemişti (sanırım, eğer aklıma gelmeyen başka türlü bir çözüm oluşmadıysa)...
Daha uçak kalkmadan dudakları kıpırdamaya devam eden sakallı, uçak pist başında kişnemeye(2) başladığında sesini yükseltmekle beraber, gözlerini kapatmış, kolumu tutmak bir yana acıtacak bir şekilde sıkmaya başlamıştı bile.
Uçak kendine gelip zikzak çizmeksizin, tekerleklerini yerine saklayıp normal seyrine başladığında sakallı kendine gelir gibi olmuştu. Henüz kemerlerle ilgili ışıklar sönmeden yanımızdan geçen hostese işaret etmişti;
“Tamam!” dedim, “Gök görmediğin oğlu olmuş, çekip şeyini kopartmış!” örneği, ya tuvaletin yerini soracak, ya da yusufladığı(2)(!) için su, ya da kendisi gibi olanları, kendilerinin dışarıdakilerin görmediğini sandığı, ancak (Hani Müslümanlar Allah’ı hep gökte ararlar ya!) Allah’a oldukça yakın olduğunu unutup zıkkımlanacak(2) bir şeyler isteyecek, sandım.
Doğrusu bu konuda ben oldukça hazırlıklıydım. Işıklar sönüp de hostes; “Bir arzunuz var mı?” diye sorunca "Biraz su ve bol miktarda buz” isteyecektim. Zira vakti keraheti(3) beklemek yerine üç saatlik yolculuğu yanımdaki “Hacı adayına (belki de hacı)” bakmaksızın zıkkımlanarak geçirecektim, zulam(1) hazırdı, tüm kontrollerde başarı ile kaçırdığım, övünmek gibi olmasın...
Ummadığım bir şey oldu, sakallı, yani ona hiç de yakıştıramadığım Tanju isimli adam, mini etekli, sarışın hostese;
“Kardeş Kıble ne tarafa düşüyor(6)? Sen bilirsin?” diye sordu.
Hostes yabancı olsa gerekti, bozuk bir Türkçe ile;
“Anlamıyor ben!” dedikten sonra anladığımız tek kelime ile diğer hostese “Müzeyyen!” dedikten sonra birkaç İngilizce kelime fısıldadı, arkasına doğru. En iyi bildiğim cümleleri sarf ettim sarışın hostese;
“Forget it (Unut gitsin!), Take it easy (Rahat ol!), Nevermind (Boşver!)”
Hostes yanımızdan ayrılırken sakallıya döndüm;
“Memleket nere?”
“Sana ne kardeş?”
“Yok şehirli misin, yoksa benim gibi köy çocuğu musun, o anlamda sordum!”
“Köyden şehire indim, okudum!”
“İşin-gücün ne bilmem, bilmeye de ihtiyacım yok! Ama izin verir misin, yani geçmişiniz köy olduğu için bir sual sorabilir miyim, hem sohbet ederek yolu kısaltırız!”
“Sor bakalım!”
“Köyle ilgili basit bir soru; ‘İnek, eşek, keçi... Hepsi de ot yer... Peki; inek neden küme halinde, eşek çakıl taşı gibi, keçi misket gibi mok(1) yapar, bilir, anlatabilir misin?”
“Bilemedim kardeş!”
“Daha bir moktan anlamıyorsun, hostesi niye ‘Kıble ne tarafta?’ diye imtihan etmek istersin ki? Sonra kaza mıdır, seferi(3) midir, nedir bilmez misin ki, ukalalık edersin(2? Üç saatte geç mi kalırsın ki? Üstelik batıya gidiyoruz, rahat rahat yapabilirsin dininin emrettiklerini. Hani dönüş için olsa belki anlayabilirim, ama gene de ‘Allah’a sığınmak, hostese hava atmaktan(25) daha yeğdir!’ derim. Hem biliyorsundur mutlaka, hissettiğim kadarıyla korku, tövbe, şükür namazlarını da inince kılarsan iyi olur. Keşke binmeden önce bu gerekliliklerden bir kaçını yapsaydın! Neyse ilmihal(1) gibi seni bilgilendirmeme gerek yok!”
Aslında en kısa cevap; “Sindirim sistemleri farklı, gardaş!” demek olsa gerekti!
Bozulmuştu(2) sakallı, tıs çıkmadı(2), tavana doğru bakma garabeti sonrası gözlerini yumdu, küsmüştü zahir(1), tek kelime etmedi, kıpırdamadı da.
Kemer ile ilgili ışıklar söndüğünde önce hakkım olduğuna inandığım, ya da bedelini ödeyeceğim anlamında;
“Scotch and very much ice!” dedim, yabancı olduğunu tahmin ettiğim sarışın hostese Türkçe İngilizcesiyle! Kurgumun(1) yanlışlığına rağmen, anlamış olsa gerekti hostes, gülümsedi, başını eğerek.
Sesim diğer koltuklara da ulaşmış olsa gerek ki, karılarının; “Kalbin var, karaciğerin daha yeni temizlendi, prostatın(1) var!” sözlerine önem vermeksizin dileklerini tekrarlamakta sakınca görmediler.
Hele ki onlardan biri; “Atın ölümü arpadan olsun(7)!” demedi mi yerimde tepinesim geldi. Buna ek olarak amcalardan biri, namesiyle; “Geberirsem kabrime gelme, istemem!(8) Ama yâd ellerde(3) de bedenimi bırakma!” deyince de hüzün kapladı dört bir yanımı.
Yerden 10-11 Km tepede, kim bilir kaç yıllık evlilikten sonra bir ayağı çukurda iken bir insanın toprağını istemesi normal bir düşünce gibi gelmedi bana.
Ben viskimi yudumlarken, kokusundan hissetmiş olsa gerek ki gözlerini açmamakta direniyordu sanki sakallı. Hani bir lâf vardı; “Allah’ın sopası yok ki!” ya da benzeri. Havacılık terimlerini bilmem, ama türbülans(1) mı her neyse uçağımız 2500-3000 metre, belki de daha fazla kadar düşüverdi, ya da irtifa kaybetti(1) birden.
Sakallı gözlerini açtı, “Eşhedü…(9)” diye başladı seslice ve yine kolumu tuttu sıkıca, acıtacak şekilde.
Neyse ki bardağım boş, şişem emniyette idi, ama sakallının koltuğunun ön tarafındaki ıslaklıktan anladığım kadarıyla sakallının abdesti bozulmuş, kıbleyi sormasına da gerek kalmamıştı herhalde! Esas konu sakallı için sonrasıydı, bana göre!
Yani benim aklımı karıştıran şey; uçaktan ininceye kadar bir arşını(1) bir kenara bırak bir assbâ(1), ya da bilinen birimle bir santim bile yerinden kıpırdamayan sakallının oturduğu koltuğun temizliğinin nasıl yapılacağı idi? Acaba değiştirirler miydi, yoksa fark edilmez, kendi kendine mi kururdu?
Ya da o koltuğun bir sonraki seferde yeni sahibi için; “Allah yardımcısı olsun!” diye dua etmek mi gerekirdi? Sanki üstüme dertti?..
Uçaktan grubumuzun en sonuncusu olarak indikten ve bizi otele götürecek midibüsün en son koltuğuna kadar gidip bir süre ayakta dikildikten sonra kendisini kimsenin izlemediği kanaatine varmış olsa gerek ki, teker üstündeki koltuğa aniden oturdu.
Sanırım bu koltuğa da uçakta kurutamadığı ıslaklığı sevk edeceğinin ciddi olarak farkında olsa gerekti. Bu nedenle belki çekinmese de, iğreti oturduğunu söylememde sakınca yok!
Aslında benim önemsememem gereken bir konuda, belki de avam bir tabirle “Gıcık olduğum(2)” birini devamlı olarak izlemem yanlış yorumlanmalıydı.
Sakallı, sanırım otele vardıktan, odasına çekildikten sonra, varsa utanç terlerini yok etmek için 8-10 defa gusül abdesti(3) alır, birkaç kez beş vaktin farzını kaza eder, kendisine gerektiği kadar terapi uygulardı(2)!
Bunu şunun için yazmak gereğini hissettim. Kadının biri Diyanet İşlerine resmen soruyor; “Kocam elimden tuttu, orucum kaçtı mı?” Sakallı da görünüşe göre dini bütün bir Müslüman olarak göründüğüne göre, benim zırvalama modunda da olsa böyle düşünmem ayıp kaçar mıydı? Hem sonra; eşek hoşaftan ne anlardı ki? Aslı; “Eşek hoş lâftan ne anlardı?” olsa da içimden Türkçemize yerleştiği gibi geçirmek, daha gerçekçi görünmüştü.
Aslında böyle dindar(3) görünen dinci(3) bir adamın böyle bir grup gezisine neden katıldığını da anlayamıyordum ya, neyse. Yanlışlık, ya da hata, biz insanlara mahsus, diyeyim ve Tanju ile uğraşmayayım artık! Ama onunla ilgili bilmediğim çok şeyi daha sonra öğrenecektim!
O gün personelinin çoğu ve ismi Türkçe olan otelde dinlendik, detaylı olarak tanıştık, “Hoş geldiniz!” tezahüratlarıyla, ekstraları, yani içki bedelleri kendi cebimizden karşılanmak üzere akşam yemeğini yedikten sonra ertesi günün programını öğrenip ona uymak üzere ve uyumak için odalarımıza çekildik.
“Hoş geldiniz Yemeği” gezi bedeline dâhil, içki bedeli hariçti! Bu nedenle kimse içkiye tenezzül ve teşebbüs etmemişti(2)! Yaşlı amcalar zaten uçakta derslerini almışlardı. Sanırım Tanju’nun da o tarakta bezi yoktu.
Gerçi benim para derdim yoktu, ama salakça da bir yerine üç-beş ödemek, Türklere ait bir otel de olsa, yabancı bir memlekette bana göre akıl kârı değildi. Şöyle sülâle boyu(3)(!) bir şişeyi marketin birinden edinirsem, onunla program sonuna kadar idare ederdim, gibime geliyordu.
Sakallının başı eğik, dudakları devamlı kıpırdıyordu, gördüğüm bu idi, yanlışlığımın tekrarı gibi, yan yana olan odalarımıza çekilirken, üstelik selâmsız...
Aslında bildiğim kadarıyla “Selâm, Tanrı kelâmıydı!” ancak ben komonist(1) olsam gerekti, selâm vermeye gerek olmayan. Abdest yok, namaz yok, üstelik zıkkım var; “Zıkkım içesice!(10)” sözü herhalde içten söylenmiş olsa gerekti, günahına giriyordum, ama nasıl olsa cehennemliktim ya!
Tanju'nun türbülâns heyecanıyla yarım bırakmak zorunda kaldığımı sünnetlemek(2) ertesi günü ikmal yapmak(2) üzere, plân ve projemle baş başa kaldım odamda, duş almayı sabaha erteleyerek! Zannımca otelin sıcak su rezervini Tanju tüketmiş olabilirdi!
Atalarımız; “Güzele bakmak sevap!” demişler, bu; benim uydurmam ve aklıma yatan. Çünkü atalarımızın dediği “Güzel bakmak sevaptır!” yani; bakıştan bakışa fark vardır, anlamında, bakarsın; “Gözle zina olur!” bakarsın; sevap olur! Bakarsan bağ, bakmazsan dağ o da bir atasözü felsefesi…
Bu nedenle diyeceğim o ki; ertesi gün benim için mutluluk olabilirdi, çirkinliğimi göz ardı edersem, ya da unutmamda mahzur olmazsa(2)! Ben uydurduğuma göre; güzellere bakıp sevap kazanmak niyetindeydim!
Mihmandar, tercüman otobüsün ön tarafındaki mikrofondan gezdirilen yerlerin özelliklerini ve önemini anlatıyor, herkes pürdikkat onu dinlerken(2), benim için gördüklerim değil, görebileceklerim önemli olduğundan tarihi, önemli, özellikleri olan yerlere değil, dediğim gibi bana sevap kazandıracaklara bakıyordum.
Tabii itiraf etmeliyim ki, ben naçiz(1) kulunu ne kadar özensiz ve sakil(1) yaratmışsa Tanrı, buradakiler de afeti devran(3) denilecek şekilde yaratmıştı ve ben onlara bakarken bakma modunda şaşkınlık yaşıyor, hem zorlanıyor gibiydim.
Bu sağa-sola bakışlarda en zıddıma giden(2) şey, prostatlı amcalar yüzünden, ikide bir en yakın benzin istasyonunda mola vermek zorunda kalışımızdı! Yani yolculuk ve gezilerimizin bir bölümünü geç kalmak pahasına “İhtiyaç Molaları(3)” teşkil ediyordu.
Sadece amcaların değil, teyzelerin de süslenme, makyaj tazeleme molalarıydı bu tür duraklamalar...
Söylemim yanlış mutlaka, Tanrı bu ülkede toplamış olsa gerekti özene-bezene yarattıklarını(2). Belki yanlış bir iddia gibi düşünülebilir, sakallı konusundaki menfi intibalarım(3) dolaysıyla, ama şöyle söylemekte mahzur görmüyorum, hani tarihi manzaralara % 25 bakıyorsa, göz ucuyla baktığına inandığım manzaralar % 75 idi, hadi olsun-olsun da % 50 ve % 50 diyeyim!
Bu ülkenin kızları soğuğa alışkın, genelde sarışın, mini etekli ve fark edebildiğim demeyeyim de hissedebildiğim kadarıyla renkli gözlüydüler. Yürüyüşlerinde bile bir ahenk vardı inkâr edilmeyecek(2). Amma...
Evet, amma hepsi güzel görünse de hiçbiri benim ülkemin kızları kadar güzel değildi, her ne kadar göz banyosu yapmak(2) serbestse de. Varsın yaşlılar tarihe baksınlar, ben bugüne bakmakta asla sakınca görmüyordum.
Hazan bu ülkede de ülkemdeki gibiydi, ama burada hep sarışın hazan, ülkemde esmer, kumral, tek tük de sarışın hazan vardı. Yine hazan mevsimi gelmişti.(11) Hazan; yaprakları değil, beni sürüklemişti peşi sıra, bu yurtdışı seyahatle, hiç de nedenini anlayamadığım bir şekilde, sanki anlamam şartmış gibi…
Nedenini anlayamamak abartılı bir söylem olsa gerekti, her ne kadar doğru söyleyeni dokuz köyden kovsalar da, benim gibi dört lâfından üçü yalan, biri şüpheli olanı doksan köyden de, Avrupalardan da kovarlardı herhalde. Ben hem güzellere, hem de güzel güzel bakıyordum, dörtte üç oranında!
Ve gerçektir ki insan düşündüğü kadar dürüst olarak görmek istediğini görüyordu.
Ben şeklimi-şemalımı, eksiğimi-gediğimi biliyordum. Genç kızların bana alıcı gözüyle bakması değil, bakmamaları bile normaldi. Ancak içtenlikle itiraf etmeliyim ki; bu ülke kızlarının bir tanesi bile bir Türk kızı kadar güzel değildi.
Bu değerin beynimde açık kalplilikle yer ettiğini belirtmem gerek. Beyin ve kalp nasıl bir araya gelir, onu da bilmem.
Otelde Türkler çalışıyordu, demiştim, bu nedenle lisan konusunda pek sıkıntımız olmuyordu hiçbirimizin. Geziler dışında en çok takıldığım yer odam, televizyondan Türk Sanat Müziği dinlemek, aklımın erdiğince, kalemime hükmedebildiğimce aradığımı bulmak, bulabilmek üzerine bir şeyler çizmeye, yazmaya çalışırken sülâle boyu şişemi kendimle üleşmek ve sonrasında garsonla sohbet ederken Türk Kahvesi içmekti.
Daha da sonrası mı? Sanatkârın ezgiyle söylediği gibi; “tumba yatak... (12)” idi.![]()
Kat görevlisi arkadaş, diğer odaları bilmiyorum, ama sakallı ile benim odamın temizliğine her gün dikkat ediyordu. Gerçi ben “Yiğit, yattığı yerden bellidir!” felsefesi ile yatağımı düzeltiyordum, ama gene de o, mutlaka elden geçiriyor olsa gerekti. Türkiye'den gelirken akıl edip de hediye olabilecek bir şeyler getirmediğim için bir hayli hayıflanmıştım;
“Kusura bakma! Kahrımı çekiyorsun. Eşine çocuklarına hediye al!” diyerek cebine sıkıştırmaya çalıştığım paraya teşekkür ederken, duyulmasından endişe edercesine;
“Şişenin kapağını kapatmayı unutmuşsun, oda da kokmuş, kapatmayı unutma, ‘Hem onu bitirince bir şişe daha alma!’ derim, gene de kendin bilirsin, tüm otellerin kendine özgü kuralları vardır, şişe boşalınca bana not bırak, boş şişeyi ben hallederim. Tanju Beye de aşağı yukarı aynı şeyi söyledim.”
“Nasıl yani?”
“O da ara sıra bir şeyler yapıyor, farkındayım odanın kokusundan dolayı, ama dolapları ya da bir yerleri karıştırmam uygun değil!”
Hayret etmiştim, delil yoksa olay yok demekti çünkü.
Sayılı gün çabuk geçermiş, dün bir, bugün iki derken programın yarısını geçmek üzereydik. Bir sülâle boyu şişemin bedeli ile kahve giderim dışında bir masrafım olmamıştı.
Eee! Dönüşte eş-dost, konu-komşu-arkadaş ele bakardı, karınca kararınca(3) hediyeyi alanların mutlu olacağı bir şeyler almalıydım, değil mi? Ama bir kez daha Fransız oluşum gün yüzüne çıkmıştı.
Kimlere, ne, nereden ve nasıl alabilirdim? Kahve ikram eden genç görevli arkadaş belki yardımcı olabilirdi bana! Sormalıydım.
Kahvemi yudumlarken o gencin genç, sarışın bir kızla konuştuğunu gördüm. İlk defa çirkinliğim gelmedi aklıma, nutkum tutulmuştu çünkü ilk defa yerinden fırlarcasına çarptı kalbim ve;
“Büyük lokma ye, büyük söz söyleme!” demek geçti içimden. “Hani Türk kızları yanında bu memleketin sarışın kızlarından bahsetmek abesti, kıyaslanamazdı, falan-fılândı?”
Tanışmalı, hiç olmazsa yakından görmeli, dokunamasam bile güzel bakmalı(!), içime saklayıp unutmam gerekse bile unutmamayı dileyecektim. Yoksa “Deneyecektim” mi demeliydim?
Yerimden kalkıp elimde fincanla genç görevlinin yakınma geldim;
“Zahmet olacak, ama lisan konusunda sıkıntım var, eğer arkadaşın, sevgilin falan değilse yardımcı olur musun, hanımefendiye bir Türk Kahvesi ikram edebilir miyim acaba?”
“Hanımefendi ile yakınlığım sadece bu kadar. Biliyorsunuz, katı kurallarımız var, benim araya girmem hiç uygun değil, yasak! Siz kendiniz sormaya çalışın isterseniz. . .![]()
İnsanlara telâş ve heyecan egemen olunca gabilikleri de tartışılmaz oluyordu. Sular seller gibi İngilizce biliyormuşçasına(2);
"Do you speak Turkish?”
“Tabii. Çünkü babam Türk, ben de Türk’üm!”
Neden babasını anlattıktan sonra kendinin Türk olduğunu söylemiş anlayamamıştım, ama rahatlamıştım. Çünkü karşımdaki benzetmek istemediğim ülkenin değil, benim ülkemin insanı, en güzel kızı idi.
Ve ben onun yüzüne bakarken de, onun bana bakışında ne çirkin olduğum için çekinikliği, ne de güzelliği nedeniyle gururu hissediliyordu.
Düşünmek, belki de alık alık yüzüne bakmam(2) uzun sürmüş olsa gerekti.
“Merak ettim, bir şey söyleyecek misiniz, suskun durmak dışında?”
“Nutkum tutuldu, tipimi de, haddimi de biliyorum(2), ama bir kahve ikramıma ‘Hayır!’ demezseniz sevineceğim!”
“Hayhay!”
“Ciddi misiniz? Düşünseydiniz biraz!”
“Gerek var mı? Ülkemden biri gelmiş, ‘Kahve ikram edeyim!’ demiş, üstelik de haddini bildiğini söylüyor, neden ‘Peki!’ demeyeyim ki?”
“Sağ olun efendim, haddimi bilmeye devam edeceğim.”
Tek kazancım ismini öğrenmek olmuştu, gözlerine yakışırcasına; Gökçe...
Ve ben o gözlere bakmakla mahvolacağım inancıyla hepten öte hep yerlere bakarak konuştuğumdan, üstelik nelerden bahsettiğimizin farkında değilken;
“İyi geceler!” sözüyle irkildim. Sadece gözleri ve salınışı kalmıştı aklımda. Bir rüya, ya da serap olmalıydı, gözlerim açıkken yaşadığım.
O otelden dışarı çıkarken, kahveci genç geldi yanıma, korkarmışçasına fısıldadı;
“Gökçe Hanım, otelin sahibi, bizim patronumuzdur!”
“Nasıl? Ne gibi yani?”
“Bu ülkenin insanı olan annesi ailenin tek kızıymış. Kanserden öleceğini hissedince tüm mal varlığını reşit oluncaya(5) kadar babasının himayesinde(1) olmak üzere kızına bırakmış.
Başlangıçta babası idare ederken şimdi, yani yaşını doldurduğu için kendisi söz sahibi, üniversiteye devam ediyor, herhalde bitirmek üzere, o zaman temelli başımızda olacak!”
“Desene baltayı taşa vurdum! İnsan haddini bilmeli, değil mi? Bir de haddimi bileceğimi vaat etmiştim, kendisine!”
Küskünlük mantığımı(1) yok etmişti. Bilsem yolumu-yordamımı(3), hemen dönmeyi düşünürdüm Türkiye’me...
Yakamdaki Türk Bayrağı desenli rozeti unutarak ben de Gökçe gibi otelden çıktım, bir serseri gibi. Onu takip etmek gibi bir düşünceyle değil, tersine bir daha hiç karşılaşmamak arzusuyla.
İnsanlar umutlarına hükmetmeyi bilmeliydiler. Nerede bir güzel patroniçe(1) ve nerede hâşâ huzurdan(3) çirkin bir hanzo(1)? Atalarımız; “Davul bile dengi, dengine çalar!” demişler.
Unutmak en iyisi idi ve ben unutmak için zıkkımlanmak dışında başka bir yol bilmiyordum. Hem bugüne kadar bu konuda unutmayı düşüneceğim bir olay yaşamamıştım ki!
Meyhane diyebileceğim açık bir kapı bulacağım inancıyla arşınlamaya(2) başladım sokakları ve bir kapı buldum.
Dünyada en çok konuşulan dil, işaret dili olsa gerekti, elle, mimiklerle(1), resimlerle, ya da hareketlerle. Ondan sonra kibritlerle yapılan şekiller girmekte olsa gerekti devreye...
Başlangıç bardağını bir dikişte, yani fondip(1) yapınca, para işaret yapmıştı barmen çocuk. “Tekrar doldur!” işareti yaptım, cebimden para çıkartarak. Genç çocuk akıllı olsa gerekti, yakamdaki rozeti fark etmiş ve kenardan birine bağırdı; “Temel?” diyerek ve beni işaretledi.
Aklımda kalmayan bardak sayısı ve Temel'in “Yeter be hemşerim!” demesi aklımı başıma getirmeğe yetmemişti. Üstelik “O Gökçe’nin canını yakmadığı bir insan kulu yok ki bu şehirde!” demesi ve arkasından;
“Ama o masum, herkes ona muhtaç gibi, ama onun kimsede gönlü olmadı, bildiğim kadar, yurda dönünce unutursun!” diye eklemesi beni iyice kahırlandırdı(2), umut etmeyi düşünmekte bile yalnız kaldığımı hissediyordum. Ve yalnızlığın pişmanlık olduğunu da ilk kez yaşıyordum sanki...
Temel, bir taksi çağırdı, dostane bir şekilde gibi omzuma vurarak beni uğurladı.
“Otele!” dedim, taksiye.
Köşeyi döndük belki bir dakikada, “Otel!” dedi şoför. Meyhaneden çıkınca sırtımı dönsem oteli görecekmişim. Fazla uzaklaşmamışım otelden, ama insan alkol hamallığı yaptığında yönünü bilmiyordu ki?
Affedersiniz, Türkiye'mde böyle bir şey olsa; “Git işine be adam, otelcik ahacık şurda!” gibi işaret ederlerdi, hem sıra, hem de zaman kaybetmemek için, eğer çakalına(1) rastlamazsan. Rastlarsan, şehirde geniş kapsamlı ve süreli bir yolculuktan(!) sonra şoför seni oteline bırakır, göstergedeki parayı aldığı gibi, bir de bahşiş beklerdi!
Danışmadaki genç kıza; “Sabah geziye katılmayacağımı” söyleyip, tercümana da ufak bir not bıraktım; “Hastayım!” gibi. Genç kız nasıl bir hastalık geçirdiğimi ağzımın buram buram kokmasından(2) anlamış olsa gerekti.
Hani bir söz vardı; “Yaşamda bir defa anladın, onda da yanlış anladın!” gibi. Yaşamda bir kere kalbime hükmettiğine inandığım birine rastladığımı sanmıştım, onda da yanlış inanmıştım! Hoş doğru bir inanç da olsa bu pespaye(1), bu Allah’ın meşgul anına rastlamış yaratılış şeklimle doğruya rastlamış olsam, sonuç ne olurdu ki?
Yiğitliğin % 99’u kaçmak, % 1’i hiç görünmemekmiş! Kaçmam mümkün olmadığına göre, avucumu yalamamın(2) gerekliliği olarak ortalıklarda hiç görünmemek en iyisi olsa gerekti. Ama saklanmak çözüm değildi ki?
Hani tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış örneği, otel onun, belgeler, bilgiler hepsi onun otelinin bilgisayarında kayıtlı idi. Dolaysıyla o beni bulmak istese, aramasına gerek kalmaksızın “Şıp diye bulurdu(2).”
Ama istemezdi, ben de istenmeyecek biriydim, o halde istenmeyecek bir şekilde davranmam da zorunluydu.
Takvime baktım, Veda Yemeğine iki gün vardı. Mademki karşılamamıştı, o halde uğurlamazdı da, rahattım, yeter ki iki gün ortalıklarda gözükmeyeyim, sadece kendimi düşündüğümden.
Kat görevlilerine para verirdim, iki lokma bir şey bulup getirirlerdi bana herhalde, getirmeseler de iki günde ölmezdim ya!
Dâhili telefon çaldı; “Hayırdır inşallah!” nidası sarf etmem gerekti. Yâd ellerde miskince ve akşamdan kalmış yükü henüz atamamışken, üstelik ilgililere rahatsız edilmememi söylemişken kim olabilirdi ki arayan?
“Gökmen Bey?”
“Buyurun hanımefendi?”
“Adımı söylemiştim!”
“Ben de haddimi bildiğimi söylemiştim!”
“Otelin sahibi olduğumu öğrenmemiş olsaydın, tekrar kahve ısmarlar mıydın?”
“Ismarlamazdım, haddini bilen bir insan olarak Esmeralda’ya(5) kahve ikramını düşünmek ne haddime?”
“Anlamadım!”
“Notre Dam’ın Kamburunu okumuş, ya da filmini seyretmiş olmalısınız. Quasimodo kadar değilsem bile haddimi bilecek kadar aynaya bakmışlığım var efendim!”
“Böyle telefonda konuşmak yerine karşılıklı konuşsak olmaz mı?”
“Bağışlayın efendim, hem hakkım yok, hem de haddim değil!”
“Peki! Koruma Görevlisini gönderiyorum, ister kendin gel, istersen sürükleyerek getirsin seni, sen bilirsin! Ben öcü ya da yamyam değilim, insan yemem, şeytan değilim, yoldan çıkartmam, zenginlik-varlık ise; bugün var, yarın yok! Önemli olan insan olmak, insana insan olarak değer vermek…
Ne diyorsun, Koruma Görevlisi gelsin mi?”
“Yok! Geliyorum!”
“Gelmeni, gene insancıl konuşmalarını bekliyorum!”
“Benim gibi…”
“Gene aynı saçma-sapan(3) çirkinim falan gibi sözleri tekrarlayacaksan, gelme!”
“Peki, geldim!”
“Allah insanlara yüz güzelliği vermemiş olabilir. Karakter, duruş, oturuş, edep(1), erkân(1), baht güzelliği(3) varsa; ‘Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?(13)’ diyene hak vermek gerekmez mi?”
“Güzel olduğun kadar, sözleri de güzel dizelediğini söyleyen oldu mu hiç?”
“Annemi neredeyse ben çocuk yaştayken yitirdik. Türkiye’de okudum üniversiteye kadar olan okulları. Bir Türk olarak yetiştirdi babam beni. Parama, puluma, malıma, mülküme değil, hep bana âşık olacak birini bekledim. Bakışlarını yirmi dört saat içine sığdıran...”
“O tarif ettiğinin, ben olduğumu hiç sanmıyorum.”
“Değil misin?”
“Yalan söylememi bekleme benden…”
“Sen beni sevmek için yaratıldığının farkında değil misin? Hem sen benden başka kimseyi sevmezsin, sevemezsin ki!(14) Üstelik iddiam o ki; Yaşamda; Seni benim kadar sevecek birinin olacağına da inancım yok!(15) “O halde sana muhtaç olduğumu(16) da unutmaman gerek! Kal, burda, benim olma gayreti yaşa!”
Şarkılarda ahenk olmuştu.
İnsanların yapması gereken şeyler vardı, benim hiçbirine ihtiyaç duymadığım, duymayacağım. Gökçe’m dışında her şeyden vazgeçmiştim. Geri dönmeyecektim. Uçak biletim değil, varsın dünya yansın umurumda değildi.
Kararım mutlu etmişti onu, onun dışında dünyada hiçbir şeye metelik bile vermeyişim. Ellerime sarıldı, ortama baktı, kucaklamak, ya da öpme arzusunu gerçekleştirememenin, ertelemek zorunda kalışının hüznünü yaşadı sanki.
Aklımdan geçen malımı-mülkümü konsolosluk vasıtasıyla bir hayır kurumuna bağışlamak ve mecburi hizmetim olmadığından iki satırlık istifa mektubu ile bu ülkede kalacağımı bildirmekti.
İkincisi kolaydı da, ancak birincisi için, damadın-gelinin çirkini-güzeli olmaz düşüncesiyle evlendikten sonra evimde bana ait Gökçe’mle paylaşacağım bazı şeyleri almak için Gökçe’yle bir kez, evet yalnız bir kez birlikte evime gidip hayır kurumuna gereken hibeyi yapmamdı(2).
Grupla vedalaşmam zor olmadı, ancak grup otelden ayrılırken yaşanan bir olayı anlatmazsam eksikli kalacağım, şanıma da yakışmayacağı düşüncesindeyim. Ben dâhil, hepimizin seyahat için ödediklerimiz dışında, ufak-tefek, çay, kahve, meşrubat gibi hesap özetlerimiz vardı.
Yaşlıların neredeyse ekstra bir şeyleri yoktu. Ben bilinecek kadar, üstünde durmam gerekli olmayan kurallara uyarak bir bedeli ödediğim halde, sakallı Tanju’ya heybetli bir miktar ödeme çıkartılmıştı.
“Bir şey yemedim, içmedim, çalmadım, çırpmadım!” diye itiraz ettiğinde, “Fiyat Yaftası(3)” gibi bir liste çıkartmıştı otel idaresi kendisine, her akşam namaz-niyaz bahanesi ile odasına çekilen Tanju için.
Meğerki bizim hacı adayı Tanju, ikide bir sakallarını ovuşturup “Allah şükür!” deyip dudaklarını kıpırdatan, sağa-sola bakmadığını ifadelendirmeye çalışırken, fel-fecir okuyan(2) bakışlarını hissettiğim arkadaşın bilmediğimiz bir yaşamı varmış!
Sakallı geceleri odasında, bedelli, yani paralı kanallardaki porno filmleri(3) seyredermiş. Utanarak mı bilmem, ama gıkı çıkmadan(2) paşa paşa ödedi(2) bedeli. Kazancım dönüşte aynı uçakta yan yana olmayacak oluşumuzdu.
Ağzımdan ister-istemez tek bir cümle döküldü, sonsuza kadar aynı cümleyi kurmamak üzere;
“Ya Haci! Bir daha hiç görüşmemek üzere, güle güle!”
Kurgularım hazırdı beynimde; “Ben bir Türk kızının, çirkinliğime önem vermeyen Gökçe'nin eşi olacaktım!”
Diledim, kabul etti, evlendik ve bu kez Türkiye’ye geldik beraber…
Aynı soyadı taşıdığımız iki delikanlı ve bir genç kız akrabam geldi telefon edince evime. Hayır kurumuna hibe etmekten vaz geçtim, Gökçe’nin önerisiyle. Almamız gerekenleri aldıktan sonra karşıma aldım onları. Mal varlıklarımı yazdım;
“Şu Noter Belgesi. Bu ev ve neyim varsa hepsi üçünüzün. Sonrasını kendiniz halledin, ben bundan sonra yokum ve bundan sonrası benim umurumda değil. Aranızda anlaşın, ya da gidin büyüklerinize sorun, danışın. Bundan sonra bana ve bize ihtiyacınız yok, hem de hiç!”
“Anlaşıldı!” dediler, takısı “Ağabey, amca, dayı mı?” anlayamadığım bir şekilde. Bankaya gittik beraber, Gökçe ve onlarla beraber. Sormuştum, öncesinde. Bankadaki miktarı pek fazla olmasa da parayı da çekip genç yeğenime verdim, kız olana;
“Aranızda eşit olarak üleşin ve kendi kararınızı kendiniz verin!” diyerek ve sanki hazine bağışlamış gibi eklemeyi unutmadan;
“Okumakta maddi sıkıntı çeken arkadaşlarınız varsa onları da unutmamak için gayretli olun lütfen!”
Kaç gün kaldık şehirde, hatırımda değil, evim, bizim de evimizdi, bir süre için de olsa.
Sonrasında mutluluk ufukları bizim için açıktı, peşin hükümlü olmanın yanlış olduğu aklımın ucundan bile geçmiyordu. En kısa zaman içinde çevremdekilerle irtibat kurmak(2) için lisan öğrenmeliydim, karıma yardımcı olmak için, asla ve kat’a(3) kendimi mal sahibiymiş gibi düşünmeksizin.
Gökçe’nin babası evlenmemizde ses çıkarmadığı gibi, idarede kendisine yardımcı olmam konusunda memnun bile olmuştu diyebilirim. Ancak kaderin bizler için neler hazırladığından habersiz olmamız hüzündü…
“Bebeğimiz olacak!” dedi günlerden bir gün Gökçe, “Göğsündeki ağrılardan” bahsetmekten çekinmeksizin;
“Bebek baskı yapıyor ya, ondan olsa gerek!” diyerek.
Doktor;
“Kızımızı doğurmanın kendi canı için riskli olduğunu” kendisine söylediğinde;
“Kızımızı doğuracağım!” diye iddialaştı(2) doktorla, benimle ve tüm çevremizle.
Kızımızı doğurduktan, onu doyasıya içine sindirmek için öpüp koklaması sonrasında günlerce direndi karım, yaşama devam etmek için.
Bir ara aklı başında iken Noter çağırıp vasiyetini yazdırdığını bilmedim.
Onu yitirdiğimiz gün, sonbahar mevsimiydi, onunla ilk tanıştığımız gün(17) gibi, beraber tükettiğimiz zamana doyamadığım gibi. Dualarım; kızımızın da anneannesi ve annesi gibi aynı kaderi paylaşmaması üzerine idi.
Adını annesinin isminden esinlenerek Gökçen koydum, elim kadar küçük kızımıza. Ömür boyu anne özlemi duyacak kızımızın çok şey gibi annesini yitirdiğimizi bilmesi, hatırlaması bile mümkün değildi.
Hüznümüzü dedesi ile birlikte üleştik…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.
Tecelli; Kendini gösterme, ortaya çıkma, görünme, belirme.
(*) Ortaokulda iken Satılmış diye bir sınıf arkadaşım vardı, başı hafifçe yamuk, o yöndeki kulağı başına yapışık, gözünün biri kapalıya yakın ve ağzı çenesine doğru eğik, özürlü. Çok zaman başı eğikti, suç kendisininmiş gibi. Kendisine kendisi anlatılmış olsa gerekti, mahzun bir şekilde en arka sırada otururdu sınıfta. Birinci sınıf sonunda da kayboldu ortalıklardan, hazin...
(*) Uçakta kıblenin soruşması, türbülans, korkudan altına kaçırma olayları, zulada içki, gerçekten hacı-hoca takımından birinin porno film seyretmesi, ödemesinin yapılması, sık sık “İhtiyaç molası” verilmesi yaşanmıştır.
(*) Tanju; Yücelik, ululuk. Çinlilerin Türk Hakanlarına verdiği unvan. Kağan. Hakan. Hükümdar.
Gökçe; Gök rengi, mavi. Gök ile ilgili.
Gökçen; Güzel, hoş kimse.
(1)
Arşın (Arsh); Geleneksel olarak 2 Arap adamı yaklaşık 64 cm kadar. Daha sonra 1,5 Arap adımı (yaklaşık 48 cm kadar) olarak düzeltilen uzunluk ölçüsü.
Assbâ; Parmak (Yaklaşık 1/16 Arap Ayağı (2-2,25 cm kadar)
Erkân; Yol, yöntem, temel, esas. Bir topluluğun ileri gelenleri, üsler, yiğit, erkek soydan gelen.
Eda; Davranış, tavır. Verme. Ödeme.
Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden, noksan, kusur.
Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)
Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
Embesil; Yarı moron. Zekâ geriliğinin bir türü. Budala, ahmak, aptal anlamlarını da taşır. Bu kişilerin zekâ düzeyi 26-50 IQ kadardır ve 6-7 yaş çocuk seviyesinde şiir yazabilecekleri düşünülmektedir.
Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.
Kuşdili; Genellikle çocukların başkaları anlamasın diye sözcüklerin başına ve hecelerin arasına başka heceler ekleyerek uydurdukları bir tür konuşma. Örneğin; herkesin ortasında eğer anlaşmışsanız sevdiğinize; “PARse, PARni, PARse, PARvi, PARyo, PARrum” diyebilirsiniz. PAR atılınca maksat, yani söylenmek istenen anlaşılıyordur. Bir dişbudak türü.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme
Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.
Komonist; Yöresel deyiş Komünist; Komünizm yandaşı, komünizmle ilgisi olan (Öyküde; komonist sözüyle yanlışlık vurgulanmak istenmiştir).
Patroniçe; İş sahibi kadın.
Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.
Mok (.ok); Klişeleşmiş ne anlamda olduğu bilinen söz (Öyküde bilinen bir fıkra anlatılmıştır).
Naçiz; Önemli olmayan, değersiz, önemsiz.
Mihmandar; Resmi ya da özel konukları ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.
Zula; Kaçak ya da yasak şeylerin saklandığı gizli yer, köşe. Gizli bir yere koymak, saklamak.
Türbülans; Hava ya da su anaforu. Altüst oluş.
Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.
Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
Sakil; Çirkin, kaba. Sıkıntı veren, sıkıntılı.
İlmihal; İlim ve Hal kelimelerinden oluşmuş “Davranış Bilgisi” anlamında bir söz. İslâm dininin belli başlı ilkelerini, kurallarını (iman, âmel, ahlâk) öğrenilmesi, yapılması gerekenleri anlatıp öğreten kitap.
Aganigi; (Naganigi eki ile beraber) kuşdili bir söz değil, “Sevişmek, aynı yatakta beraber olmak” anlamlarında kullanılan ne idiği belirsiz bir söz dizisidir.
Tavır; Davranış, tutum, durum. Yapay davranış, büyüklenme.
(2) Alık Alık Yüzüne Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın yüzüne bakmak.
Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Bozulmak; Bir şeye kızmak, içerlemek. Bozmak işine konu olmak. Yiyecekler için kokmak, yenilemeyecek duruma gelmek, ekşimek. İyi ve değerli niteliğini yitirmek. Sağlığını yitirip zayıflamak. Dağılmak, bozguna uğramak.
Buram Buram Kokmak; Yoğun ve etkili bir biçimde kokusu hissedilmek.
Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Göz Banyosu (Yapma); Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Güzel kimselere hoşlanarak bakmak, etkisinde kalınan güzellikten seyrederek zevk almak. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilaçlı suyla yapılan işlem.
Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.
Hibe Etmek (Yapmak); Bağışlamak.
İddialaşmak; Karşılıklı iddiaya girmek, herhangi bir konuda inatlaşmak, direnmek.
İkmal Yapmak; Eksik bir şeyi tamamlamak. Bütünlemek. Tümlemek.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
İrtibatta Olmak (İrtibat Kurmak); Bağlantılı, bilgili, haberli durumda bulunmak.
İrtifa Kaybetmek; Yükseklik kaybetmek. Yüksekliği azalıp aşağıya doğru inmek.
Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.
Kişnemek; Kendine özgü bir biçimde ses çıkarmak, bağırmak.
Mahzur(lu) Olmak; Sakınca(lı), Engel(li) olmak.
Özene Bezene Yaratmak; Özenli bir biçimde, titizlikle, itina ile bir şeyleri meydana getirmek. (Tanrının bir kadını özenle yaratmış olduğu kastedilmiştir).
Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.
Paşa Paşa Ödemek; Uslu uslu, güzel güzel, hiç itirazsız ödeme yapmak.
Pürdikkat Dinlemek; Dikkat dolu veya çok dikkatli dinlemek.
Reşit Olmak; 18 yaşını doldurmuş olmak.
Rötuş Yapmak; Herhangi bir şeyde düzeltme yapmak, değiştirmek. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde düzeltme yapmak.
Sap Gibi Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.
Sular Seller Gibi İngilizce Bilmek; İngilizce olarak bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak öğrenip bilmek.
Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
Şıp Diye Bulmak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip bulmak.
Tabetmek; Basmak, baskı yapmak.
Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.
Terapi Uygulamak; İnsanların duygusal olarak rahatlamalarını sağlamak. Tedavi şekli olup çeşitleri vardır.
Teşebbüs Etmek; Girişmek. El atmak. Bir şeyi yapmak için harekete geçmek.
Tıs Çıkmamak; Sesi sedası çıkmamak. Ses vermemek.
Ukalâlık Etmek; Ukalâca (Kendini akıllı, bilgili, her şeyden anlayan, bilgiçliği ile övünen biri sanarak) davranmak.
Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu ifade etmek anlamında korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.
Zıddına Gitmek; Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi
(3) Abus Surat (Yüz); Asık, somurtuk, çatık, somurtkan.
Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Asla ve Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Baht Açıklığı; Şansın iyi olarak gerçekleşmesi, iyi bir şeylere erişme, güzel, iyi, hoş, maddi ve manevi imkânların çokluğu.
Balata Yanıklığı; İnsanların yürüme düzenindeki raşitizm, ya da çocuklukta apış arasına konulan bezler nedeniyle bacaklar arasındaki açıklık vb. ifadesi.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑki geçen zamandır. Victor HUGO)
Dinci-Dindar; Dinci; İnançlıymış gibi görünüp dini dünya işlerine karıştıran, siyasal çıkarlarına araç olarak kullanan kimse. Allah’ı ve Kur’an’ı inanç sömürüsü yaparak tüm menfaatleri için kullanan. Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse. Mütedeyyin.
Eğrilik Büğrülük; İnsan bedenindeki şekil bozukluğunun tarifi (kamburluk, omuz farklılıkları, Çolaklık, topallık vb. gibi) Bir bakıma “Şasi Bozukluğu” da denebilir.
Fiyat Yaftası; Etiket anlamında olmakla birlikte öyküde; liste, irsaliye, fatura bilgileri, ya da kısaca “Bilgilendirme Fişi” anlamında kullanılmıştır.
Gusül Abdesti, Boy Abdesti (Almak); Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir. (Bu vesile ile İngilizce ufak bir espri; oğlanlar “Boy” abdesti alınca, kızların da “Girl” abdesti mi almaları gerek?)
Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan söz.
İhtiyaç Molası; Özellikle otobüslerle yapılan uzun yolculuklarda dinlenme vb. ihtiyaçları karşılamak için yapılan duraklama.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Menfi İntibaa; Menfi izlenim. Ters etki, imaj, sonuçsuz olma belirtisi veren düşünce. Olması mümkün olmayacak etmenin hissedilmesi.
Mobilya Tipi Çocuk; Sağlıklı, bedeninde aksaklık olmayan, genelde iyi giyim-kuşamı olup her anne-babanın Allah’a isyan etmeyi aklından geçirmeksizin, şükrederek sahip olmayı istediği fiziksel görünüşünde kusur olmayan çocuk.
Nemrut, Nemrutça, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Porno Film; Pornografik film. Açık saçık, şehvet içerikli, özellikle şantaj yapılacak sahneleri olan film.
Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.
Sülâle Boyu; Herhangi bir şeyin çok, büyük, fazla uç miktarda olduğunun ifadesi.
Şasi (Şase) Bozukluğu; Motorlu kara taşıtlarının iskelet bölümünde (yerden yüksekliği konumunda) bozukluk.
Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
Yol Yordam; Usulü Erkân, Yol Erkân, Yordam Erkân, Âdâbı Erkân); Âdap ve terbiye kuralları, kaideleri, edepleri. Usul, yöntem, davranışlar.
Yüz Fukaralığı; Bir insanın başındaki alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm de güzellikten eser bulunmaması hali. Sima, çehre, surat da dediğimiz bölümde ilgi çekecek belirtiler olmaması, hatta şekil bozukluklarının gözlenmesi (Gaga şeklinde burun, kulak kepçesinin yapışıklığı, dudaklarda farklılık, şaşılık vb. gibi).
(4) Homongolos; Kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” diyebileceğimiz bir tip. Tıp dilinde “Cüce” anlamında kullanılmaktadır. Aslında çirkin bir kayabalığı türü, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman, Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO), M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı (HOMONGOLOS’UN SONU), Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.
QUASIMODO; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve Büyüyünce aşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.
Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.
Ogana; Eski bir Kızılderili filminden aklımda kalmış isim, yamyam değildir.
Tarzan; Edgar Rice Burroughs tarafından yaratılmış bir öykü karakteridir.
(5) Türkçe İngilizcesi Sözler; İtalik olarak yazmaya gayret ettiğim sözler yaşanmıştır. En önemlisi Popcorn isteyenlerin sözlüğe bakıp da “Egypt, bum bum!” demeleri, şikâyet üzerine bir süre (tercüman gelinceye kadar) karakolda misafir edilmeleridir. “Gözüme girdin! İyi günlerde kullan! Haydi, bana eyvallah! Sabah, sabah nereden böyle?(morning, morning ...)” gibi nice (iyi!) tercümeler daha var ancak, öyküyü kalabalıklaştırmak istemedim. Bu arada “Do you speak Turkish?” “Türkçe bilir misiniz?” anlamındaki cümlenin de “Konuşur musunuz?” şeklinde yaklaşma, yakınlaşma cümlesi olduğunu belirteyim.
(6) Kıble (İstikbal-i Kıble); Namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir. Ama bunun biri tarafından bir seyahat aracında öğrenilmek istenmesi gibi bir garabeti yaşamayı dilenmesinin ne demek olduğunu anlamış değilim. Hele ki, Allah’ın affediciliğine inandığını sanan hacı-hoca-dindar birinin en fazla üç-beş saatlik (özellikle uçakta, hosteslere sorarak) bir yolculuk sonrasına erteleyebileceği, olmadı, kazaya bırakabileceği bir namaz için kıbleyi sorma garabetini anlamak bana zor geliyor.
(7) Atın Ölümü Arpadan Olsun; Çok sevilen zararlı bir şeyin sürekli kullanılması, bir yiyeceğin sürekli yenmesi karşılığında kişiye dokunsa zarar verse bile vazgeçememe durumu.
(8) Ölürsem kabrime gelme, istemem… Güftesi; Muzaffer YURDAL’a, Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait Sivas yöresi türküsü.
(9) Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.
(10) Zıkkım İçesice; “Defteri dürülesice, Zehir, zıkkım yiyesice, Ağzından burnundan gelesice!” vb. bir bedduadır (Beddua; İlenme. İlenç. Bir kimsenin başına kötü şeyler gelmesi için yapılan dua).
(11) Yine hazan mevsimi geldi, Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek… Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(12) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(13) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
(14) Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… diye başlayan Güftesi; Doğan IŞIKSAÇAN’a, Bestesi; Kâmuran TAŞKIN’ a ait Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(15) Sevemez kimse seni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin şarkının Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(16) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(17) Seninle bir sonbahar mevsimiydi tanıştık! Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.