“Yalnızlık Allah’a mahsus!” demişler! Sanırım; “Yalnızlıktan hoşlanan...” diye söze başlansa; “O da bana yakışır!” diyebilirdim. “Yalnızlıktan hoşnuttum, yalnızlığı seviyordum, üstelik yalnızlığı paylaşmak!” diye bir düşüncem de yoktu, yalnızlık üleşilirse o yalnızlık olmazdı ki zaten!
Sadece bir moron(1), idiot(1), hatta embesil(1) bir müteşair(1) olarak dizelerim vardı, onları da yalnızlığımda sadece kendimle üleştiğim.![]()
Bir kuru kahveci, çerezci ama tekel maddeleri satmayan ufacık bir dükkânın tek sahibiydim, atadan kalan. Belki de yalnızlığımı, yalnız olma isteğimi hissederek, bilerek, anlayarak çok erken yaşta terk etmişlerdi beni; annem, hemen arkasından denilebilecek kısa bir süre içinde de babam.
“Yaşamak güzeldir
eğer ki yaşamayı istersen
yaşamayı bilirsen
yaşamayı anlayabilirsen
içtenlikle…(2)”
Tekel maddeleri satmayışıma gelince; yok öyle atalarımın “Hakkımızı helâl etmeyiz!” anlamında sözleri olmadı, şeriattan(1) de pek anlamam zaten. “İçki harammış, alan da, satan da, taşıyan da harama ortakmış!(3)” Bu konuda engin bir bilgim yok, ama herhalde doğrudur sanıyorum!
Ancak benim özellikle tekel maddeleri satmamamın gerçek nedeni bu değil. Çünkü içkiyi seviyordum, içmekten hoşlanıyordum. Ama keyiflenecek kadar, sarhoş olacak, hele nara atacak(4), kusacak, sızacak kadar değil. Ola ki âşık gibi de değil! Bu vesileyle aşk nedir(5), nasıl bir şeydir, bilmediğimi de itiraf etmeliyim.
Bazen televizyonlarda gözüme takılırdı, “Ha! Aşk, böyle bir şeymiş galibam!” derken cümlemin sonunu da kendi kendime marifetmiş gibi tamamlama gayretini yaşardım, özellikle birinci kutu biradan sonra;
“Eh! Benim de cins farklılığı hissetmeksizin içkiyle muhabbetim ve edebi-ebedi saygım(!) aşk sayılmaz mıydı?”
Eğer ki tekel maddeleri satıyor olsaydım kahvaltıya sabahtan başlar(!) gecenin geç vaktine kadar kendime güvenim ve inancım olmadığından kısa zaman içinde sermayeyi kediye yüklemem an meselesi olurdu!
Babamın memleketinden her yıl Ağustos-Eylül aylarında hesabıma yatırılan irat bedelleri bile kurtaramazdı beni.
“Babamın memleketi…” dedim, benim memleketim hiç olmadı oralar çünkü. Gidip, görmedim bile, Nüfus Kaydımdan başka hiçbir ilintim(1) yok oralarla. Bu nedenle Nüfus Kâğıdımı yitirmemek için sıkı sıkıya muhafaza(4) ediyordum, ediyorum da.
Aslında kendime özel bir vakit ayırabilsem Nüfus Kaydımı da şehre aldıracağım amma bunun bana ne fayda sağlayacağından bihaberdim(1).
Bu vesile ile söylemeliyim ki; babamın adres ve not defteri olarak kullandığı defterdeki adres ve telefon numaralarına göre ölümünü haber verdiğim akrabaları, yakınları, hatta dıdının dıdısı(6), tavşan suyunun suyu(6) akrabalarım;
“Merak etme yeğen, her yıl irattan payına düşeni bankaya yatırırız!” demişlerdi. Yatırıyorlardı da.
Ve yatırılan miktar azımsanmayacak kadar çoktu, neredeyse dükkânın altı aylık net kârı kadar…
Hani, bazı yerlerde özellikle de kamyon, otobüs ya da araçların önlerinde, ya da arkalarında; “Babam, annem, ağabeyim sağ olsun!” şeklinde yazılı olan sözler vardır. Ben de; “Babam sağ olsun!” uzaktan da olsa; “Akrabalarım sağ olsun!” diyordum onlar gibi.
Çünkü babam daha sağlığında üzerime yapmıştı evin, dükkânın tapularını, tescillerini, falan...
Bu nedenledir ki; mahkemelerle, ilâmlarla(1) uğraşmadım hiç. Eee! Mezarlarını yaptırdım tabii, annemin de, babamın da…
Yalnız evimde hafta sonlarında çamaşır, bulaşık, temizlik vb. gibi tüm işlerimi bitirdikten sonra, gündüzleri zıkkımlanmak(4) gibi bir huyum olmadığı için Orhan Veli gibi “Göğü boyardım!(7)” ve bu; asla zahmet olmazdı bana!
Boş vakitlerimi değerlendirmek için önce güneşi, sonra ayı, mehtabı sığdırırdım dizelere, bulutların arkasına gizlenecekleri ana kadar bekleyip. Bazen gizlenmelerine ramak kala(4) biterdi dizelerim, bazen sığdıramazdım bile...
“Yaşadığımla
yaşamak istediğim
ve
yaşayacağım
dünya arasında yaşanacak
öyle çok fark var ki
yaşanması mümkün olmayacak!
*
Kirli bir yaşamı üleşmektense
temiz bir yaşamda
beraber yok olabiliyorsan eğer
Ben buna sadece
‘Aşk!’ derim.
*
Yaşamda
Tanrının hoşgörüsünü
abartmamak gerek yaşam için
Eğer seviyorsan
ve seviliyorsan
bu ‘yaşam’ demektir
ki ve bu;
Tanrının hoşgörüsü yanında
mucizesidir de…(8)”
Benim aşkım ayrıca nefes almaktı, baharda toprak kokusu eklentisiyle, yazda yağmur ihtiyacıyla, sonbaharda sarı yapraklarla ve kışın kar taneleri ve tüten bacalarla...
Bazen çocuklar geçerdi evimin önünden şamatalarla(1), bazen düğün, sünnet arabaları kornalarıyla, ben onları üleşmezdim, kendimi üleştirirdim onlara, eşit parçacıklarım halinde.
Caddelerde dilenci görsem yüreğim burkulurdu, ama çağırıp vermezdim, üç-beş kuruş. Koskoca devlet, onu idare ettiği iddiasında olan hükümet onu sokaktan kurtaramıyorsa benim vereceğim üç-beş kuruş ne işine yarayabilirdi ki onun?
Ancak...
Kızardım sokaktaki çöpçülere, ağızlarını, burunlarını kapatmadıkları için. Eee! Sigara içiyorlarsa nasıl kapasınlardı ki? “Zehir zıkkım olsun, ağzından, burnundan gelsin!” derdim.
Karşıdaki bakkal bilmem kaç yüzüncü(!) kere bu bayat espri kulağına ulaşsa da gene de gülerdi, duyduğunda, sigaranın dumanı ağızdan da, burundan da gelirdi zaten, de mi?
İlk bir-iki sefer; “Küfür mü ediyor, ne?” dercesine anlamamış gibi bakarken espriyi anlatınca anlamış gibi gülmüş, ikinci anlatışımda da cidden anlayarak gülmüştü. Çünkü o da sigara içiyordu ve takdirlerini esirgemezdi;
“Hayranım sana arkadaş!” derdi.
Çünkü sigara ile hiç mi hiç aram yoktu, ama içkiyle de aramı bozmaya da kimsenin gücü yetmezdi, sanırım!
Prensip haline getirdiğim en iyi alışkanlıklarımdan biri senede bir kez, irat takviyesi geldiği tarihlerde ki genelde devre mülkün(6) tarihine, ya da yakınlarına rastlardı, gidip 15 gün, havalar iyi gidiyorsa müsait bir durum varsa konu komşuya bedelini ödeyerek bu süreyi uzatarak devam ederdim tatile.
Ne müşteri, ne zabıta, ne “Camiye yardım!”, ne “Allah rızası için!”, ne adres sorma, ne de “Bir liralık çekirdek!” diye bağırırcasına gibiydi emirler...
Kafamı dinlerdim, içtenlikle söylüyordum, bir de embesil IQ(1) derecemle bir şeyler karalamağa, dizmeye, dizilemeye çalışırdım.
“Yazdırana değil, yazdığına bak
Bu; doğa olur, insan, hayvan olur,
vatan, bayrak olur.
Yediğin, içtiğin, gördüğün,
duyduğun, hissettiğin olur.
Doğru olur, yalan olur,
rüya, hayal, gerçek olur.
Öykü, roman, şiir olur…
Şiir olursa;
tadından yenmez…(9)”
Devre mülkte kulübeler ayrı ayrıydı, 20 bilemedin 25-30 metre aralıklarla, ama kıbleleri(1) ya da yönleri aynıydı her neyse! Deniz ayaklarının ucunda değilse de gözlerinin eriştiği yerdeydi. Bazen yan taraflardan “Buyur!” sesleri, bazen şen-şakrak insan sesleri(6), kahkahalar, musiki sesleri çalınırdı kulağıma…
Her ne varsa, ufukta iz bırakan uçakları, kulağıma kadar ulaşma zahmetine giren dalgaları dinlerken, bir bakıma hayallere, diğer bir bakıma dizelere dalar, yazar, çizer, tek başıma yudumlardım içkimi ve asla; kendimi öksüz saymaksızın(10)![]()
Ufak bir çanta ile çıktım yola. Nasıl olsa kudretten, yani çatıdan güneş enerjisi ile devamlı sıcak, yer altından devamlı bedava soğuk ve damacanalarla da paralı su, klima, çanak-çömlek vardı. Mangal alışkanlığım olmadığı için barbeküden(1) haz etmezdim.
Dolaysıyla bekâr ve yalnız birinin elinden neler gelmesi gerekiyorsa hepsini çekinmeden yapardım. Bu işin okulu olsa bekâr olarak herhalde mezuniyetim parlak bir dereceyle olurdu, hani olmaz ya, meselâ evli olsaydım da yıldızlı-yaldızlı “Kılıbık Diploması(6)” sadece benim evimde asılı olurdu!
Devre mülkte ilk sıkıntım sıkı bir ziyaretçi alışkanlığı olan, ille de sohbet etme arzularını belli eden muhtemelen kadrolu olan sivrisineklerdi! Ancak bir-iki kez tadıma bakarlar, beğenmediklerinden mi, yoksa bedenimde kandan çok alkol devridaim ettiğinden(4) midir nedir, sarhoş olma alışkanlıkları olmadığından mı olsa gerek, kısa süre içinde “Bize doyum olmaz!” diyerek Nakil İlmühaberleriyle(6) birlikte toz olurcasına(4) uzaklaşırlardı!
Kedi-köpeklerle de aram, alâkam iyi değildi. Ben yalnız kalmak, uzaklaşmak istedikçe; “Günlerdir açım abi!” ya da “Memlekete gitcem abi, bi yol parası!” dercesine dilenciliklerinden gına geliyordu(4)!
Ha! Bira, leblebi falan isteseler neyse! Onları zaten hiç üleşmezdim! Gene de özellikle gidip-gelirken yolda rastlarlarsa Allah razı olsun, ısırma haklarını kullanmıyorlardı. Muhtemelen kudurursam onları eşekten düşmüş karpuza çevireceğimin(4) çok iyi farkında olsalar gerekti!
Devre mülkte en çok hoşuma giden yaşam şekillerinden biri yanıma aldığım birkaç kutu bira ile akşamlardan sonra sahile inmekti. İskeleye oturur, saatlerce bıkmaksızın, gece bekçilerinin bile dikkatini çekercesine denizi seyreder ve yazardım, içimden ne geçerse, benim bana ne ya da neler söylemem gerekirse…
Bazen bekçiler de alışmış olarak dizelerime katkı yaparlardı, iki düdük çalıştan sonra, tahammül ederek dinlerlerdi.
Çünkü onların en çok zevk aldıkları olaylardan biri ağlayan sarhoşları dinlemek olsa gerekti (sanırım)! Sarhoş olmasam da peltekçe de olsa sıralamaya çalıştığım dizeleri kahırlanmaksızın, Orhan Veli başta olmak üzere diğer şairlerden (ç)aldıklarımın belki farkına varmadıklarından, belki de aldırmadıklarından, dinlerlerdi!
“Sabret diyorsun
Sabretmek kolaysa
göreyim seni
Bu güneş,
bu gökyüzü,
bu deniz
Bu mis gibi
bembeyaz havada
Gel de içme!(11)”
Benden önceki amcalar Heybeli’de her gece mehtaba çıkarlarmış(12), ben mehtabı denize indirdim, balıklar rahat rahat yıkansınlar diye. Ayaklarımı iskeleden aşağı uzatırım, piranhalar(1) olmasa da kayabalıkları(1) ayaklarımın, ayak parmaklarımın tatlarına rahatça baksınlar diye.
Yanıma tükenme ihtimaline karşı birkaç tükenmez kalemle, sayfalarının doldurulması isteğindeki bloknotumu bugüne kadar asla yanımdan eksik etmemiştim. Ola ki deniz bana, benim bana söylemek istediklerimi yazdırırdı, yani bedavadan duygulanmayı, esinlenmeyi, yalnızlığımın şarkısını, türküsünü...
“Yaşamak istiyorsan yaşa
istemiyorsan
seni zorlayan mı var
bu doğada? (13)”
Yakamozda(1) belki yalan gibi gelecek ama bir keresinde bir denizkızı(1) çıktı karşıma, yarı üryan(6)!
“Âşık olmaktan mı korkuyorsun?” diye sordu ve ekledi;
“Bir kutu bira da bana versene!”
Hiç havamda değildim o an, konuyu değiştirmek gerektiğini düşündüm;
“Bak denizkızı!” dedim.
“Biralarım ancak kendimi bulup, yalnızlığımı kendi yalnızlığımla paylaşıp kimseye ikram edemeyeceğim miktar kadar. Hem sen üstünü örtmemişsin, göğüslerin gözüküyor, ağabeyin sayılırım senin, ayıp! Hem iki defa ayıp! Senin gibi cici kızlar böyle gezip bira mı içerlermiş?”
“O halde bana bir üstlük al, biradan vazgeçtim!” dedi.
Ayrıldı, uzaktan elini salladı denizkızı. Boşaldıkça siyah poşete istiflediğim bira kutularının sonuncusunu poşete bıraktığımda, artık denizi kendi başına bırakıp gitme vaktimin geldiğine inanıyordum...
Ertesi gün ilk işim bir dükkâna gitmek oldu. Satıcının hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, sutyen denilen o şeyden aldım, onun saklayacağı şeylerin büyüklüğünü, yumurta, portakal, kavun gibi benzetmelerle tarifte bir hayli sıkıntı çekerek, bilmem kaç numara...
Bira poşetimle sahile indim, akşamında yeniden. Allah kahretsin, o gece hem mehtabı denize indirmeyi, hem de kayabalığının ziyafetini unutmuştum! Bekledim uzunca bir süre denizkızını, gelmedi.
Sutyeni denize attım, birden dibe çekildi sutyen, sanırım denizkızı “Ayıp!” dememden utanmış, alıp denizin altında takmıştı, gereken yere. Bir dahaki sefere herhalde giyinik olarak karşılaşacaktık!
Tılsım(1) bozulmuştu galiba! Bir daha hiç görünmedi o güzel, aklımı başımdan alan denizkızı. Ben umudumu yitirmedim ama...
Kayabalığı ki onun adı artık sadece “Kaya” idi tadıma bakmaya devam ediyordu.
Uzaklarda sanırım büyükçe bir balık, küçük balıkların eşliğinde ve onlara angarya uygulayarak, yakamoza inat keselettiriyordu kendini, bir kaç koldan, hem keyifli keyifli...
Ta uzaklardan bir yelkenli geçti, sanki beni görmüş de, tanımışçasına zikzaklar çizdi(4), kornası olmasa gerekti. Yakınımın biraz uzağında bir kadınla, erkek sesi iştirak etti yudumladığım biraya, kadın;
“Hi! Su soğukmuş!” dedi. Düpedüz cilve(1) idi. Gündüz ısınan deniz, daha gecenin bu ilk vakitlerinde hemen soğur muydu yahu?
“Allah’ın tüm özel kulları burada toplanmış
Yer, gök; deniz
Deniz; yer, gök
Gök, deniz, yer
ve biz insanlar
mutlu, umutlu…(14)”
Sonra bir nefes ulaştı kulağıma. Az buçuk anladığım bir şey gibi geldi bana. Aslında insanın bu yaşlara kadar gelip de her şeyi anlaması mümkün değil, hatta çok şeyi bile. Bu nedenle anlamamak anlamında “Az buçuk” dedim, çünkü yetiyordu bana.
Az buçuk; alışılmış olandan, umulandan ya da gerekenden, hatta çok şeyden de az demek(miş!).
Bir bakıma süre, sayı, güç, nitelik ve nicelik; yani kalite ve kantite bakımından eksiklik diye özetlemem mümkün düşüncemi.
Bu nefes, yalnızlığımın, sözlerimin, uzakta keselenirken kaybolan, dans ederken usanıp kendine çeki düzen vermeye çalışırken derinlere yönelen arkadaşlarımla sohbetime engel olan cıvık cıvık kokan bir nefesti(6).
Kaba bazı kelimeler daha geçiyordu aklımdan, yanımdaki nefesten utanmaksızın, ama aydan, mehtaptan, sohbetlerine doyamadığım balıklardan ve yakamozdan çekindim.
Bu arada ayak parmaklarımın tadına bakan Kaya’nın da başına gelecekleri hissetmişçesine tiksinircesine(4) derinlere çekildiğini söylemeliyim.
Oysa bu nefes yanıma ulaşıncaya kadar sohbetimiz öylesine bir muhabbetle devam ederdi ki, yükümü alıp, gecenin geç vaktine ve “Allahaısmarladık!” diyene kadar.
Dostlarım; korkmak yerine utanmış, ya da bir şeylerin olacağına, oluşacağına inanmış gibiydiler.
“Ufak, ufacıcık gözüken Ay
durdu şimdi -sanki-
yakamozların sessizliğinde ve yalnızlığında…
Lânet olsun diyemem
ne Aya, ne denize, ne yakamoza…
Bu benim yaşamım
ve ben bu yaşamdan
asla ve asla
şikâyetçi değilim
olamam da…
çünkü bu yaşam,
çünkü bu ömür
benim!(15)”
Genç bir kız, sarhoştan da öte esrik(1), yanımdaydı, bir beden mesafesi aralığında, üstelik selamsız, sabahsız, başını bile çevirmeksizin, bir süre öncesine kadar benim gördüklerimi, ancak şu anda hepsinin kayıplara karıştığını bilmeksizin, görebilmek ister gibi. Dudaklarımın ucundan geçti dizeler, hemen karalamağa çalıştığım;
“Dalgaların sessizliğinde
onların musiki dolu ritminde
ve palmiyelerin salınımında
kendini arayanım
ben
ve
kendini bulamayan…(16)”
Önce öğürür gibi yaptı, çıkartmak istediğini çıkaramadı, sonra sol kolunu ve elini uzattı, belki bir şey, belki yardım ister gibi, salaklığım üzerimde idi;
“Dün istemiştin de vermemiştim, unuttun mu denizkızı?” dedim. Hani biraz dikkat etsem, ilk anda fark ettiğim gibi yanımdakinin nefes alan bir insan olduğunu anlayabilirdim! Ama o kadar bira ile harika bir şekilde çalıştıklarına inandığım böbreklerim ve çalışmakta zorlanan beynimle bu anlayış zordu benim için, itiraf etmeliyim.
Sırası gelmişken söylemeliyim ki, asla ürik asitle denizin ağzının tadını bozmak gibi bir düşüncem olmadı. Gece karanlık, sahilde o iki “Deniz soğuk” esprisi yaşayanlar dışında ıssız ağaçlar, ayrıca palmiyeler de vardı, sıra sıra, o ağaçlara arkadaş olmak isterlermiş gibi…
“Sevmek; ne büyük felâket ki
İnsan bedenine ‘Aşk’ olarak yerleşen
Ne onsuzluk var,
Ne de onunla varsın!
Yaşa! Yaşa! Yaşa!
Yaşamaksa?
Nereye kadar?
Niçin?
Nasıl?
Boşsa gönlün
Anlamamışsan aşkı
Yaşamak denir mi;
boşa tüketilen ömre? (17)”
Düşüncelerimde bir hayli yol almış olmalıydım kendi kendime. Bana uzanan eli, bedenine hâkim olamamış gibi gecenin bu kör vaktinde denizin tadına bakma gayretini yaşarken ancak tutabildim.
Genç kız yarı beline kadar iskeleden denize girmişti. O sarsıntıda gözlerindeki gözlüğün yakamozlara katkı yapmak istercesine gözlerinden kaydığını ancak fark edebilmiştim.
“Bırr! Su soğukmuş!” tezahüratı ile soğukluğundan emin olduğum(!) denize, kafam da iyi olmasına rağmen bir şey yapmak içimden gelmedi, ya da şöyle söyleyeyim; yapacak bir şeyim yoktu! Belki yarına...
Eğer gözlük takmaya meraklı denizkızı ya da benim kadrolu Kaya’m veya kaya balıkları yoksa diye de endişemi belirterek!
Genç kızın diğer elini uzatmasını bekledim. Eh pehlivan değilsem de, alkolün verdiği saygıdan yoksun bir güç vardı kollarımda. Artı; Tanrı her iki taraf da kendisine karşı kusur işleyip haramdan sebeplenmiş olsalar da yardım elini uzatmaktan çekinmiyordu.
“Gece,
Aydınlık…
Siyahın, karanın, karanlığın olması mümkünsüz
mehtap yerinde, yıldızlar yerlerinde
yakamoz
aynen yerinde…
Şehir aydınlık
apaydınlık hem.
Şehrin sesleri gürültüyü unutmuş
şehrin sesleri de aydınlık…
İnsan bu aydınlıkta
Tanrı geceyi de ayartmışsa da
aydınlığı yaşıyor
aydınlığı yaşayabilir
ancak! (18)”
“Bırr!” dedirten soğukluk, yarı beline kadar ıslanan genç kızı etkilememişti. Hem nasıl denir; “Kapı-duvar(6), üç maymun gibi” kör, sağır ve dilsizdi(19). Sadece titriyordu göğsüme başını yaslamış olarak.
Buna düpedüz üstüme yatmış, ameliyat masasındaki hastasını nasıl kesip biçeceğine karar vermeye çalışan bir cerrah(1) gibi düşünüyor olsam gerekti, diyebilirim.
Tüm sorularım yanıtsızdı, ona acıyan yıldızların aydınlığında ayarını bozmayacak gibiydi. Üstelik ıslaklığı dolaysıyla, benim üstüme abanmasıyla beni de kavgasına, kaygılarına ve anlamakta zorlandığım düşmanlığına iştirak ettirmişti. Acaba; “Kimdi, kimlerdendi, neydi, neredendi, nedendi, neredeydi, nereden gelip, nereye giden bir varlıktı?”
Susmak, duymamak, görmemek bir şeyleri, bir anda kabullenmek değildi ki!
Taksi durağının telefonu vardı aklımda, üstümdekini yanıma yatırıp durağı aradım. Kaba kaçacak, ama “Jeton düştü!” denir ya hani, aklımdan; “Acaba genç kızın cep telefonu da denize düşmüş müdür?” diye geçmedi değil.
Kendinde olmayan, hatta kendine gelmemekte direnen bir genç kızın orasını burasını kurcalamak bana yakışmazdı. Perişanlığım; “Aşkım” dediğim yalnızlığımı bir süre erteleme mecburiyetimi onun “Ben geldim!” dercesine gelmesi ile aklımdan geçirmem dolaysıyla idi.
“Sınır ötesi yalnızlığımda
bir de sessizlik…
Bir kuşkanadında dağılan
ve beni mutlu eden ses;
‘Ben geldim!’ der gibi…(20)”
Yardım etmek için yanıma gelen şoför;
“Beyefendi eşinizin altı ıslak! Kafanız da iyi galiba. Sizi bu şekilde arabama alamam, gücenmezsiniz değil mi?”
“Gecenin bu vaktinde hüzünlerini erteleyememiş, üşümekte, hatta hastalanma olasılığı olan iki insanı da açıkta, kurda-kuşa yem olsunlar diye ortalıkta bırakmak da sizin gibi bir amcaya yakışmaz, değil mi?..
Minderini ver, ya da bagajında gazete, karton falan ne varsa, ver. Ben hanımefendiyi kucağıma oturturum. Anlaştık mı? Bizi buralarda bırakmayın, lütfen!”
O “eşiniz” derken ben tanımadığıma “hanımefendi” demekten çekinmemiştim.
Anlaştık, kulübeme geldik, tek farkla bu sefer onu bacaklarından tutup omzumda taşıyarak. Yaşlı şoförün sesi yankılanıyordu kulaklarımda;
“Biz de gençtik zamanında! Bu gençler neden, nerede duracaklarını bilmezler ki? Tövbe(1)! Tövbe!”
“Ben ayarımı biliyorum da amca, ancak bu genç kızı böylesine içecek kadar üzen olayı ben de bilmiyorum!” diyemezdim, hem duyuramazdım da!
Ayakta duramıyordu hâlâ, adını, sanını bile bilemediğim genç kız. Önce soğuk, sonra ılık bir duş ve (maalesef) bağışlamak zorunda kalacağım yatağımda derin bir uyku, ya da dinlenme onun kendisine gelmesini sağlayacak gibime geliyordu.
Kucağımda götürdüm onu duşa kabine, üstünü başını çıkarmaksızın. Ne de olsa aklı başına geldiğinde utanır, belki de parçalara bölüp sokak köpeklerinin önlerine atardı beni. Soğuk suyu açtım sonuna kadar, bir elimle bedenini ayakta durması için zapt etmeye çalışarak.
Soğuk su aklını başına getirmiş olsa gerekti, çünkü;
“İnsafsız katil!” diye bağırdı, bu benim için ayıldığına dair bir işaretti;
“Beni duyuyor musun?”
“Evet! Sapık katil!”
Nasıl derdim ki; “Geberip gidecektin, eğer ben olmasaydım (meselâ)!”
Bunu kibarca bile söyleyemezdim, varsın, o bana o sıfatları yakıştırsın!
“Duşunu al! Orda benim bornozum var, istersen al, iğrenmezsen tabii. Gene de yatağın üstüne temiz havlu, pijama, tişört ve robdöşambr koyacağım. Perdeleri kapattım, istediğin şekilde giyin, yat, uyu! Sonrası Allah Kerim...
Ben balkonda bir bira daha içeceğim. Kapını kilitle, eloğlu(1) ne yapacağı belli olmaz, öcüler(1) yemesin seni!”
“Anlaşıldı cani komutan! Başka?”
“Allah rahatlık versin! Sen duşunu aldıktan sonra Allah sana rahatlık verir herhalde, umarım! Yalnız kusura bakma, banyoda aseton falan gibi bir şeyler yok, doğal olarak. Orada açılmamış diş fırçası, şampuan falan var, çekinme kendi evinmiş gibi kullan, sonra da gitmeden önce hesap ver, anlat, nedir seni böylesine sarhoş eden derdin? Yardımcı olacağım bir şeyse yardımcı olmaya imkânım el verirse yardım etmeğe gayret ederim.”
“Başka ne emirleriniz var sadist katil!”
“Biraz insafsız olmuyor musunuz güzel bayan? Ben Türabı efendim!”
“Hiç de memnun olmadım!”
Su sesi ahengini(1) bozmadı, biraz daha açıldı, arttı sanki belki de sesimi kesmemin gerekliliği için. Biramı yudumlamaya çalışırken, yazma gayretini yaşadım;
“Descartes;
‘Düşünüyorum, o halde varım’” demiş
o kadar çetrefilli
ve güzel söz söylemem olası değil
ben diyorum ki;
yazıyorum o halde;
yaşıyorum. (21)”
Bira kutusu dizelerde yarım kalmış, uyuklamıştım. Kendime geldiğimde kulunçlarım tahta gibi olmuştu ve “Sidikli Pakize(6)” örneği altım genç kızın hayratı(1) olarak(!) denizden geldiğim gibi ıslaktı benim de adını bilmediğim genç kız gibi öncesinde soğuk, sonrasında kulunçlarımın(1) yumuşaması için sıcaktan ılığa doğru bir duşa ihtiyacım vardı.
Kapısı kapalı olmadığı gibi ardına kadar açıktı, bu sarhoşluğunun mu, rahatlığının mı, yoksa güveninin görünüşü müydü, bilmem mümkün değildi, ama banyonun sızan ışığında bile fark edebildiğim kadarıyla gülümser gibiydi ve yüzünde güzelliğini inkâr etmem mümkün değildi, ayıplanmam gerektiği kadar.
Saat? Herhalde gece yarısını geçmişti...
Sabah, her zamanki er vaktimde uyandım. Güneşin ısıtma çabası yaşayan denize yöneldim. Önce kısanın uzunu bir yürüyüş, sonrasında denizi kendimle paylaşacaktım: “Günaydın! Denize gidiyorum! Dolapta ne istersen var! Kahvaltını yap! Sonra da aklından ne geçirirsen onu… Türabı.” diye yazmıştım, akşamdan yazdıklarımı istifleyerek bir kenara koymayı unutup.
İlk işim genç kızın gözlüğünü arayıp bulmaktı, ancak giderse, nasıl bulur teslim ederdim ki gözlüğünü. Hem peki cep telefonu? Bulur muydum onu da? Ama ne işe yarardı ki? Sahi, bu benim derdim miydi ki? Yahu elin sarhoş, ne olduğunu bilmediğim, yatağımı vermek zorunda kaldığım genç kızının durumu beni niye ve ne için ilgilendirsindi ki?
Gözlüğü, iskelenin altında elimle koymuş gibi bulmuştum, nefesimi zapt etme ihtiyacı bile duymaksızın.
Eve döndüğümde genç kızın eldekilerle, dolaptakilerle kahvaltı sofrası hazırlamış olduğunu gördüm.
“Tanrı insana
el-ayak, göz-kulak
kısaca beden vermiş.
Eklemiş beyni de o bedene
ama kalbi serbest bırakmış
kendisi için.
Kalp kendini
boş bırakmak için direniyorsa
ne gereği var bedenin
‘Yaşamak’ diye adlandırılan dünyada…(22)”
“Siz duşunuzu alıncaya kadar da çayı demlerim!” dedikten sonra utanmışçasına başını eğdi.
“İnşallah o kafayla sizi üzecek bir davranışım olmamıştır?”
“Katillik, canilik, insafsızlık, sadistlik gibi iltifatlarınızı(1) saymazsak, hayır!”
“Sapıklık da var mı içinde?”
“Namusunu bana emanet etmiş bir genç kıza böylesine bir harekette bulunmak aklımdan geçmez, ama dudaklarının tadına baktım, çok tatlıydı!”
Yastık indi başıma;
“Bir de sapık değilim diyorsunuz, siz erkeklerin, nişanlım dâhil, hepinizin aklı fikri şeyinde ve…”
“Bir saniye efendim, orda durun lütfen! Ben namusu bana emanet edilmiş derken, tüm anlamları içerdiği şeklinde ifadelendirmeye çalışmıştım. Odanızın kapısını kilitlemeyi unutmuş olmanıza rağmen, bana güveninizi yok edip nasıl böyle bir şey yapabileceğimi düşünebilirsiniz ki?..
Sadece; ‘Yaşamda hiç kimseye güvenmeyin!’ anlamında bir mesaj vermek, bir ikazda bulunmak(4) istedim. Dağarcığınızın(1) bir kenarında saklı dursun!”
“Özür dilerim, acıdı mı başınız?”
“Eh, biraz...
'Öp de geçsin!' diyeceğim, ama bir yastık daha yemeyi göze alamıyorum. Duşa giriyorum. ‘Kahvaltıyı beraber yapalım!’ dersen hayhay(1), ‘Gideceğim!’ dersen de engellemem, engelleyemem, adını bile bilmediğim güzel bayan!”
“Bir varmış, bir yokmuş dünyasında isimler gerekli mi, önemli mi? Siz ne derseniz, ben oyum!”
“Peki, adın Tuğba, ya da Melek olsun. Eğer anlatmak istersen dinlerim, ‘Yok!’ dersen de anlamaya çalışırım, ısrar etmem! Şimdilik izninizle…”
Kahvaltı masasına otururken sordu;
“O ıslak kâğıtlarda yazılı olanlar sana mı ait?”
“Evet, aklıma geldikçe çiziktirdiğimi sandığım şeyler, bir müteşair olarak!”
“Hiç de öyle değil bence. Duygulu, içten, saklamaksızın, saklanmaksızın! Ben de siz yokken iki satır çitilemeye çalıştım, ama benimkiler yalnızlık üzerine değil, hüzün, aradığımı bulamamak gibi. Görmek, arzulamak, yaşamak üzerine olan her şeyi yitirmiş olmak gibi!
“Hep üzüntü, keder, hüzün,
Yaşanacak bir anı yok mu ömrümüzün?(23)”
Bir başkası da şöyle idi kısaca yine;
“Bir nefes
ne kadar gereklidir ki insana?
zamanında ve istediğince
kullanamadıktan sonra.
Ve yaşadığını iddia etmek!
nefes boşuna alınmışsa
yaşamak mıdır o tükeneni
aşksız, inançsız?(24)”
“Bu kahvaltı yeterli olmayacak gibime gelir sözlerinden, dizelerinden anladığım kadarıyla Melek. Ama gene de ‘Düşünceler Hanesi(6)’ açık! ‘Sen yoluna, ben yoluma!’ dersen, anlarım, anlatırsan dinler, çözüm üretmeye çalışırım, okuduklarımdan, gördüklerimden, yaşadıklarımdan küçücük beynimde kalanlarla…”
“Estağfurullah! Yemeği ben ısmarlarsam, peki...
‘Hayır!’ dersen kahvaltıdan sonra vedalaşırız Türabı.”
“Sen, yoksa dün akşam sarhoş değil miydin?”
“Nerden icap etti bu sözü söylemek ve sarhoş yanlışlığımı yüzüme vurmak?”
“Eee! İsmimi unutmamışsın!”
“Sağır sultan bile duyacak kadar çığırırsan tabiidir ki beynime kazınır!”
“Özür dilerim, sormadım say!”
“Bence de iyi olur. Çay demlenmiştir, içelim ve yemeğe gidinceye kadar da tahammüllü olursan dertleşeyim seninle, sanırım buna ihtiyacım var. Nihayeti iki medeni, insanız, sen yoluna, ben yoluma yöneldiğimizde ben rahatlamış olurum, sen de unutur gidersin, olur biter!”
“Sanırım!”
“Siz” demeler, “Sen” demeye dönüşmüştü, belki de farkında olmaksızın.
“Aşk;
sadece sevmek değil
biraz da
anlamak ve
yaşamaktır(25).
O bu dizeleri fısıldayınca hemen aklımdan geçen dizeleri fısıldamak ve kâğıda dökmek geçti içimden;
“Tutan olsa elimden
desteklese beni, biri, birileri
âşık da olurum
Evrene egemen de
İşte bu kadar!(26)”
O yabancı, ya da benim verdiğim isimle Tuğba, ya da Melek, ben Türabı kahvaltı masası olduğu gibi dururken ikinci bir demlik çayı daha içerken, yükselen güneşin gölgesine sığınarak anlatılanları hazmetmeye çalışıyordum...
Tuğba ve nişanlısı nişanlanma sonrası, birbirini daha iyi tanımak için ön balayı gibi gün boyu beraber, gece boyu ayrı odalarda yaşamak için rezervasyon yaptırıp yola çıkmışlar.
Daha ilk günün akşamında, genç adam cıvık cıvık bir yaklaşımla(6) aynı odayı paylaşmak istemiş Melek’le; “Nasıl olsa evleneceğiz, beraber olalım!” diye.
Melek kabul etmeyince, kendi odasının kalan bedelini geri alarak selamsız, sabahsız, hiçbir haber bırakmaksızın otelden ayrılmış, sadece ayrılırken Danışma Memuruna yüzüğünü bırakmış. Danışma Memurunun haber vermesi üzerine Tuğba; Orhan Veli örneği “İçmeyip de ne yapacaksın!” diyerek bilir-bilmez alkole yüklenmiş, belki de benim yorumuma göre sevmiş, karşısı sevgiyi yanlış anlamış olsa gerek!
Odasına çıkıp sızmak yerine, sahile gelip sızmayı denemek istemiş. Çabasının bir intihar girişimi olup olmadığını kendisi bile bilmiyor, hatırlayamıyordu.
Oysa umut, herkesin hakkı değil miydi, bilmez miydi ki?
“İnsanlar
umutla yaşarlar
öyle de yaşamak zorundadırlar
umut olmasa insanların ellerinde
tutunacak ne dal kalır ki ellerinde zaten
insanların…(27)”
“Eğer kabul edersen, bir-iki seçenekle yardımcı olmak isterim sana. Birincisi; eğer otel parasını ‘nişanlım’ dediğin o sıfatsız adam ödediyse, sezon ölü değil, nasılsa müşteri bulunur, sen de onun gibi odanı boşalt, kalan bedelini geri al ve dönüşünde çarp suratına…
Tatile devam etmek istersen ucuz pansiyonlar var, yalnız ya da bayan oda arkadaşı ile beraber. Yardımcı olurum. Yok dersen ki; ‘Ufak bir tatsızlıktı, gene beraber oluruz!’ diye, o zaman benim araya girmeme gerek yok, kal otelinde her neresiyse…
Ama benim düşünceme göre bir lokma seks için sırtını dönen bir adam seni mutlu edemez, yaşamını karartır sadece!”
“Düşüneceğim!”
“Düşündüğünde bana haber ilet! Kulübemi biliyorsun. Cep telefonumun numarasını vereyim sana. Sahi, cep telefonun var, değil mi? Umarım onu da denize düşürmemişsindir. Gözlüğünü Kaya muhafaza etmiş! Masanın üstüne koymuştum, bulmuşsundur her hal!”
“Cep telefonum var, ama otelde. Hem Kaya?”
“Benim ayaklarımın tadına bakmaktan bıkıp usanmayan kayabalığım!”
“Beni de tanıştırır mısın?”
“Tabii, sadece denize düşmemek kaydıyla ve ayaklarını iskeleden sarkıtarak…
Ha! Bir de saklamadan söylemem gerek, ojeli parmakları sevmez kerata! Bir sohbetimizde ağzından kaçırmıştı da!”
“Hangi dilde konuşuyorsunuz Kaya ile?”
“Balıkça, işte böyle!”
Avurtlarımı(1) ağzıma çekip, ağzımı huni gibi yapıp, dudaklarımı balıklara has gülüşle açıp-kapatır gibi yapınca gülümsedi.
“Diğer seçenekler...”
“Devre mülkte oldukça iyi tanınırım, kuruluşundan, açılışından beri. İstersen boş kulübelerden birini otelden daha ucuz bir bedelle kiralanmasını sağlayabilirim. Pansiyonlara göre biraz pahalıdır, ama sakindir, dinlenir, kendini dinleyebilirsin!”
“Güzel fikir! Peki, başka?”
“Bunu söylemekte sıkıntı çekeceğim, ama aklımdan geçeni de güvenin olduğu inancıyla söylemezsem olmaz!”
“Nedir?”
“Tekrar ediyorum, güvenirsen, odanın kapısını kilitlersen, ‘Masraflara, kiraya katılacağım!’ diye tutturmazsan, içkime, yazdıklarıma, çizdiklerime, yalnızlığıma, yatıp-kalkmama, ara sıra da olsa, özellikle Perşembeyi Cumaya bağlayan gecelerde namazıma-niyazıma-dualarıma karışmazsan, yani bir bakıma küs gibi, merhabalarla yaşayabileceğine inanırsan; ‘Benim kulübeme gel!’ diyebilirim!”
“Düşünmem gerektiği kanaatindeyim. Güzel fikir! Diğer kurallarını da söylersen, düşüncelerimi desteklerim!”
“Televizyonu, mutfağı, senin olacak odanı istediğin gibi kullan, kullanabilirsin, karışmam, rahatsız olmam. Başımı yastığa yerleştirdim mi, kütük gibi hemen uyurum. Bugüne kadar hep yalnız olduğum için horlayıp horlamadığımı bilmiyorum...
Hüznüne, teselliye ihtiyacın olduğunu hissetmesem gene de bilmeyebilirdim. Artık kuvvetlice öksürür müsün, dürtükler, iteler, kakalar mısın, tencere kapağı mı çalarsın, artık o sana kalmış!”
“Talimatlarınız(1) çokmuş, siz en iyisi bana ayrı bir kulübe tutun, ama bedelini kendim ödeyecek olursam...”
“Tüm talimatlardan, direktiflerden(1) vaz geçiyorum, sadece yazmam hariç!”
“Bu ne anlama geliyor?”
“Gitme(28), der gibi bir şey, anladım ki, yalnızlık, sadece pişmanlıkmış!”
“Hem de bir gece de, gecenin artanı birkaç saati içinde?”
“Bazen tek kelime, bir söz, yanlış ya da doğru bir bakış, bir mimik(1) neler neler anlatır, bazen sözlerin yeterli olmaz, sabahtan akşama bazen geçerli olmaz sayfalarca yazılanlar dökülenler…
Bazen elini, kolunu, bacağını kaybedersin çolak, topal olursun farkına varmazsın. Duyuların egemenliğini yitirir; kör, sağır, dilsiz olursun. Yaşadığım onun gibi bir şey işte, hem saatlere, günlere, aylara bile sığmayan, sığmayacak olan…(29)”
“Aşk gibi mi meselâ?”
“Gerçi çok erken, adını bile bilmediğim güzel kız. Keşke böyle bir duyguyu yaşayacak kadar bilgili, söyleyecek kadar cesur olabilsem! İçimden geçen dizeleri şöyle sıralayabilirim, sen istemesen de;
“Sevda, ya da aşk
sadece göğün, denizin
mavisinde mi yaşanır
kuşlarla, gemilerle, dalgalarla, insanlarla
yakamozda çırpınan, neşelenen balıklarla?
Yaşamak gerek iken
iki ayrı cinsin bakışması
gerekli değildir.
O havayı teneffüs ediyor
edebiliyorsan
sevdalısındır, âşıksındır
ve başka hiçbir şeye ihtiyaç
yoktur!(30)”
“Kaç bira istersin?”
“Fıçılarla...”
“O halde yardımcı ol, otele gidelim, odamı boşaltayım, üstümü başımı toparlayayım, cep telefonumu alayım ve misafirin olayım, tabii hâlâ ısrarlı ve namusumu koruma gayretindeysen!”
“Dilediğince rahat, huzurlu ve sağlıklı olman isteğim, güvenini boş çıkarmamak için gayretli olacağımı bil!”
“Peki, mutlu etmeyi de deneyecek misin, içine kapanık arkadaş!”
“Beni tanı, izin ver, yalnızlığa düşkün, ama senden sonra pişmanlığını yaşayan bu Tanrı kulunu yalnızlığından kurtaracağına inan, sanırım mutlu etmekte de başarılı olurum!”
“Sanma, yaşa!,,”
Kalan on günü beraber yaşadık! Sadece el ele, nefeslerimizle, denizi, dalgaları, yakamozu, balıkları, elçileri ile yıkanan o kocaman balığı, denizkızını ve en önemlisi bize şahit olmakta ısrarlı olan Kaya’yı üleşerek!
Son gün…
Yavaş yavaş eşyalarımızı toplama gayretini yaşarken hüznü yaşıyordum, belki ikimiz de. Şimdi, öncesinde söylediğim bir fıçı biraya öylesine ihtiyaç duyuyordum ki.
Oysa kendisi bir kere deneyip de, benimle karşılaştığı için şükran duyup içmeyi bir daha aklından geçirmediği içkiyi bırakmamı rica etmiş, yasaklamıştı bana...
Ellerimi tuttu;
“Ne zaman ‘Benim ol!’ diyeceksin?”
“Nikâhlanır, nikâhlanmaz!”
Ve ben; yalnızlığın pişmanlık demek olduğunu öğreten, beni yaşama döndüren, tüm dünyama egemen olan, evlenme teklif ettiğimi sandığım bu genç kızın adını (Tuğba, ya da Melek olsa da) hâlâ bilmiyor oluşumun şaşkınlığını yaşıyordum son dizelerimi onun yüzünde musikileştirmeye çalışırken;
“Dakikalar başlar, biter,
Saatler başlar, biter,
Günler, haftalar, aylar, mevsimler,
yıl ve yıllar
başlar biter tükenir.
Nehirler akar, denizlere ulaşır, biter,
Bahar, olur yaz olur
Çiçekler açar, meyveler olur,
yaz biter
yollar da biter,
sorular cevaplar da…
Ama sana sevgim
ama sana aşkım
ne biter,
ne tükenir
Asla!(31)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Türabı; Arapçada “toprak, toz” anlamına gelen turab kelimesinden türemiş olup, “Topraktan gelen, toprakla ilgili, toprağım, memleketim” anlamlarındadır.
(**) Güzel Kelime ve Söz Üzerine İki Söz; Hazreti Muhammed’e mal edilen bir Hadise göre; “Bazı kelimeler vardır ki büyüdür, insanı büyüler, hayran eder!” sözü ile Hazreti Süleyman’ın söylediği; “Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer, insanın ruhuna tat verir!” sözlerinden esinlendim!
Hayatta saadeti yapan şeyler çok küçük parçalardır. Bir iyilik, bir gülümseme, tatlı bir bakış, iyi bir dilek. Aslında mutlu olanlar, bu küçük şeylerin huzuruna varmış olanlardır. George Bernard SHAW
Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
Bazen bir bakış, bir söz, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz… William Tecumseh SHERMAN
Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO
(1) Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
Avurt; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmı.
Barbekü; Izgara et pişirmekte kullanılan, genelde balkonlarda duvar içerisine gömülmüş ocak. Açık alanda mangal kullanarak pişirme.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Cerrah; Ameliyat yapma yeterliliği olan operatör, veteriner hekim
Cilve; Genellikle kadınlar için kullanılan bir söz olup; hoşa gitmek, hoş görünmek için yapılan davranışlar, kırıtmak, nazlanmak.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Denizkızı; Mitolojide ve masallarda geçen belinden yukarısı dişi bir insan görünümünde olan, aynı zamanda balık kuyruğuna sahip olan efsanevi, düşsel yaratık. Deniz içinde, kıyısında şarkı söyleyen doğaüstü varlık. Aynı zamanda solungaç ve akciğerlere sahip, bacakları olmayan, ağzı gaga şeklinde otçul bir hayvan.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.
Embesil; Yarı moron. Zekâ geriliğinin bir türü. Budala, ahmak, aptal anlamlarını da taşır. Bu kişilerin zekâ düzeyi 26-50 IQ kadardır ve 6-7 yaş çocuk seviyesinde şiir yazabilecekleri düşünülmektedir.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu. Sarhoş olmuş.
Hayhuy; Boş, sonuçsuz, yersiz çaba. Bir yerde herkessin bir anda eğlenmesi ya da konuşması nedeniyle oluşan karışık gürültü, gürültü-patırtı, karışıklık.
Hayrat; Sevap kazanmak için yapılan iyi işler, iyilikler. Halkın parasız yararlanması için yapılan çeşme, okul, han gibi yapılar.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İdiot; Zekâ derecesi 0-25 IQ olup şiir dâhil yapabilecekleri bir şey olduğundan bahsedilemez.
İlâm; Bir davanın mahkemece nasıl bir hükme bağlandığını gösteren resmi belge.
İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
İltifat; Eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi. Birine güleryüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma, onunla hal hatır sorarak ilgilenme, ilgi gösterme, rağbet etme, gönül okşayıcı söz söyleme. Yüzünü çevirerek bakma.
Kayabalığı ( Kaya Balığı); Orfoz. Derisi koyu renkte, beyaz etli, koca ağızlı, normalde 10 cm. bir Ege Akdeniz balığı.
Kıble (İstikbal-i Kıble); Namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir.
Kulunç; Kulunç Kemiği, sırttaki kürek kemiği.
Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
Moron; Zekâ derecesi 51-70 IQ olup 10-12 yaş civarındaki şiir yazabilen çocuk. Hakaret olarak geri zekâlı anlamında kullanılan bir kelime.
Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir.
Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Piranha (Pirana); Genellikle Güney Amerika’da rastlanan grup halinde avlanan ve avını kısa sürede iskeleti kalıncaya kadar yiyen yırtıcı balık.
Şamata; Gürültü, patırtı, yaygara.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Talimat; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan ya da örgütlerden alt makamlara ya da örgütlere, üst aşamadakilerin alt aşamadakilere verdikleri sözlü yazılı buyruk. Askerlikte Görevin gerektirdiği türlü hizmetlerin gereğince yürütülmesi için komutanlık, başkanlık ya da daire başkanlıklarınca verilen o hizmete ilişkin düzen, ilke ve sorumlulukları kapsayan buyrukların ortak adı.
Tılsım; Doğaüstü işler yapabileceğine inanılan güç. Büyülü şey, muska.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(2) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (III) (düşündüklerim)”
(3) Yaşlıların Yanlışlıklarından Bir Kısmı; Bir kısım yaşlıların, gençleri bağnaz, sofu, geri kafalı, hatta yobaz düşünceleriyle yola getirme, ya da yönlendirme amacındaki davranışlarını işaretlemek için yazmak ve “Şeriattan anlamam!” demek gereğini hissettim. Bu gereği hissederken içki içilmesini hoş gördüğüm anlamı çıkarılmasın. İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır) yanında, Küllü habisün haramiin (Her kötü kokan şey haramdır), denildiğini en iyi bilenlerden biri olduğumu sanıyorum kendimi. Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalalığı yapmak değil...
İçki İle İlgili Hadisler; Kur’an’daki ayetler dışında Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “İçki yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisine taşınan, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alan” haram işlemiştir. Diğer bir hadiste İse; “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse içki bulunan sofraya oturmasın!” sözü de hafızalardadır. “İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı da çoğu da haramdır.” “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ (Özellikle düğün sofralarında içki içenle aynı masalarda oturan bu söze uyan hiç hacı, hoca görmediğimi söylemek İsterim!)
Kur’an’da Belirtilen İçki İle İlgili Sureler; Kur’an Maide Suresi 90. Ve 91. Ayetler; Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal oklar, çekilen zarlar şeytan işi birer (murdar) pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. İçki ve kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. “Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?
(4) Devridaim (Devirdaim) Etmek; Tam ve sürekli olarak dönüş ve dolaşım sağlamak.
Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, donup kalmak.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
İkazda Bulunmak; Uyarmak, dikkatini çekmek.
Muhafaza Etmek; Olduğu gibi tutmak, korumak, saklamak.
Nara Atmak; Yüksek sesle uzun uzun bağırmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Tiksinmek; Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak, iğrenmek, iğrenilmek.
Toz Olmak; Ortadan kaybolmak, kaçıp gitmek, yok olmak. Defolmak.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Zikzak Çizmek; Makas Atmak, slalom yapmak. Kendi şeridinde gitmeyip de önündeki, yanındaki aracın hızına göre (acele işi varmışçasına) ani olarak sağa-sola geçmek.
(5) Aşk kısaca; Aşk; Fedakârlıktır. Aşk; Mucizedir. Aşk; bir mucizedir. (Ayşen BOZKUŞ), Aşk; en güzel mucizedir. (Sibel KARA) Diğerleri (Bir-iki örnek); Deliliktir. (William SHAKESPEARE), İbadettir. (Suzan KURAN), Açgözlülüktür. (Oscar WILDE) Canın belâsıdır. (FUZULİ), Şuur bozukluğudur. (PLÂTON) , Örgütlenmektir. (Ece AYHAN)…
(6) Cıvık Cıvık Kokan Nefes; Can sıkıcı, sırnaşık bir şekilde çok yakın duran ve tahammül edilemeyecek ağız kokusu olan yılışık, yavşak, abuk sabuk konuşan insan tipi(müsvedde olarak)
Cıvık Cıvık Yaklaşım; Bayat esprilerle karşısındakini yıldıran, karşısındaki yerine de gülen, kendine mesafe koymak istemeyip, şu veya bu şekilde karşısındakinden yarar sağlamaya çalışan insan (denilen) tip tavrı.
Devre Mülk; Genellikle dinlencede kullanılmak için yapılan çok daireli bir yapıda çok ortakça, ortaklaşa satın alınan, ortaklarca dönem dönem, belli bir dönem ve gün sayısınca kullanılabilen daire.
Dıdının Dıdısı Akrabalar; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.
Düşünceler Hanesi Açık; Mülâhazat Hanesi Boş. Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.
Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.
Kılıbık Diploması; Genelde evde karısına saygıda kusur etmeyen kocalara (Maço) erkek arkadaşlarının sunduğu espri niteliğindeki belge.
Nakil İlmühaberi; Bir yerden başka bir yere taşınırken yeni gittiğiniz yerdeki muhtarlığa kayıt olabilmeniz için gereken belge.
Sidikli Pakize; Yanlış bir tutumla ilkokuldaki bir arkadaşımıza verdiğimiz isim (Sidikli; Sidiğini tutamayan, yatağına ya da üstüne işeyen, üstüne sidik bulaşmış olan kimse).
Şen Şakrak Sesler; Bulunduğu konuma uymasa da (özellikle hamamlarda, dağ başlarında, evinin banyosunda, hatta tuvaletlerde konser veriyormuş gibi) yüksek sesler çıkarmak.
Tavşan Suyunun Suyu; Bir şeyle çok uzaktan ilgisi olan şey.
Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.
(7) Orhan Veli KANIK; “DALGACI MAHMUT” şiirinde; “İşim gücüm budur benim / gökyüzünü boyarım her sabah…” der.
(8) KARATEKİN, Erol. 2014 Yılı. “YAŞAM SÖYLEMLERİ”
(9) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “ŞİİR İÇİN”
(10) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(11) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (I) (düşündüklerim)”
(12) Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup ser Sultaniyegâh Makamındadır.
(13) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (II) (düşündüklerim)”
(14) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (I) (düşündüklerim)”
(15) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “SAHİPLENMEK”
(15) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (1)”
(16) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (1)”
(17) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “IS’SIZ (KİMSE’SİZ) DERLEMELER”
(18) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “AYDINLIK ÜZERİNE”
(19) Üç Maymun; Biri gözlerini (Görmemek), biri ağzını (konuşmamak), bir diğeri kulaklarını kapatıp (duymamak) şeklindeki maymun figürleriyle, “Üç Maymunu Oynamak” sözü Türkçemize yerleşmiş olup genel manada kişi ya da kişilerin duyarsızlığı, olaylara vurdumduymazlıkla uzaktan bakmak anlamlarını taşımaktadır.
(20) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “KUMRUNUN DÖNÜŞÜ”
(21) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BİR VAPUR KANEPESİNDE DIRDIR”
(22) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “YAŞAMAK (kaçıncı kez)”
(23) KARATEKİN, Erol. 2014 Yılı. “YAŞAM SÖYLEMLERİ”
(24) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (II) (düşündüklerim)”
(25) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BİR VAPUR KANEPESİNDE DIRDIR”
(26) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (II) (düşündüklerim)”
(27) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (I) (düşündüklerim)”
(28) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(29) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(30) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “İHTİYACI BİLMEK”
(31) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BİTMEZ!”