“Bu yaşa gelinceye kadar böyle bir tufan(1) görmemiştim!” desem, belki gülünecektir, çünkü çeyrek asrı ancak devirmiştim ve belki de annem-babam en küçük çocuk olduğum için; “Bundan sonrası tufan!” anlamında ismimi dedemin ismini de ekleyerek Tufan Ahmet olarak koymuşlardı.
Arkadaşlarımın da ısrarı ile bir devre mülk(2) satın almıştım, denize yakın, gene de yürüyerek kulübeden denize 3-5 dakika, 500-600 metre ileride. Hani milli sporcular vardır, söylemleri şöyledir;
“İlk defa milli olacağım, çok heyecanlıyım!” gibi. Ben de öyle bir ruh hali yaşıyordum; “Bekârlığın sultanlık” olmadığını öğrenerek. İlk defa devre mülkte kendi başıma kalacaktım, ilk defa milli olmak gibi bir heyecan vardı içimde.
Öyle ya; “Al bebek, gül bebek(2)” büyümüşsün, “Ekmek elden, su gölden” örneği evinde de hiçbir şeyin eksik bırakılmamıştı. “Yediğin önünde, yemediğin arkanda” örneği beslenme veya eski tabiriyle; iaşe ve ibate, yani yiyecek-içecek-kalacak-yatacak durumun da iyi olarak bu günlere gelmişsen, devre mülk akıl kârı(2) olmaz mıydı?
Üstelik unutmaksızın söylemem gerek, merak konusunda baştan sona tüm birincilikleri kimseye kaptırmayan, her gün sağlığın konusunda bilgilendirmek mecburiyetinde olduğun bir annen ve bu konuda ona saygıda kusur etmemen gerektiğini belirten aklımdan olan o kadar çok sure ve ayet varsa(3)…
Kayıt-kuyut, bir kısım elzem(1)(!) şeyleri buzdolabına yerleştirme işim bitmişti. Devre mülkün tarihi son yaz dönemine rastlamıştı, artık ben mi istedim, tesadüfen mi, hatırımda değil, ama insan kalabalığının azaldığı bu devrede ilk defa yaşayacak olmama rağmen memnundum diyebilirim.
Oturduğum daireden deniz ve manzara tüm haşmetiyle yaşanırken, bazı ya da bir kısım şeyleri paylaşmak zorunluluğu olsa da bu şirin Akdeniz ilçesinin denizini kucaklamak, anlatılması mümkün olmayacak bir mutluluktu.
Bu mutluluğu kendimle günlerce paylaşmaktan bıkmadım. “Günlerce” demem abartı tabi, on beş günle sınırlı zamanın dördüncü gününün ikindisine kadar demem daha doğru.
“Harp olur, darp olur!” felsefesi ile akşamın henüz ilerlemeye çalıştığı denizden ayrılma vaktinin çarpıcı bir şekilde ikaz edildiği bir yamyam şekline dönüşen karanlıkta, kara bulutlardan sakınmak için pılımı-pırtımı toplayıp yola dizilmiş/düzülmüştüm(4).
Ortaçağdan kaldığını tahmin ettiğim bakkaldan gerekebilecekleri(!) aldıktan sonra devre mülkteki eve (daha doğrusu kulübeye, hatta kulübeciğe) ulaşma çabasını, gayretini yaşadım!
Hani bir lâf vardır, genellikle at yarışlarında ya da bir kısım spor müsabakalarında söylenen; “Burun farkıyla(2), göğüs farkıyla(2)” gibi. O kulübeciğe adım atmamla birlikte o yamyam gökyüzündeki karabulutlar açtı ağzını ve yumdu gözünü, başladı kusmaya, hem tüm hiddeti, tüm şiddeti, tüm kahrıyla, anlatılması herhalde mümkün olmayan.
Tanrı, insanın, kendi kurallarına, yani yasak, haram, günah gibi kurallarına uymayarak ikmal yapan(4)(!) kullarına bile hoşgörüyle bakabiliyordu(4), Tanrılaşanlar, Tanrılaştıranlar ve Tanrılaştırılmayı onaylayanlar utansın!
Yanlış anlaşılmasın yorgun bir ayyaş değil, şehirde, ana-baba baskısı ile yapamadıklarını yapma arzusu, özentisi olan biri idim sadece. Ama bulunduğum mekânın tüm meyhanelerini dolaşarak(5) değil. Üstelik kendimi öksüz sanacak da değildim(6).
Çünkü gönlümü verdiğim bir kimse yoktu, kalbim boştu; boş gezenin, boş kalfası(2) gibi. Tanrılaşanlar ise size hükmedip kendileri gibi olmalarını bekleyen dini dar, her şeyi bildiklerini sananlar idi.
Oysa bir sınav düzenlesen, çoğu laik(1), müdrik(1), lâhik(1), mesbuk(1) nedir bilmezler, ne zaman ve nerede “Yerhamükellâh(7)” deneceğinden bihaberdirler.
Tanrı lütufkârdı, her ne kadar yamyama söz geçiremiyor gibiydiyse de, bana göre. Hani tufan ötesinde bilmem kaç yılda bir zorunlu olarak yaşanan böyle durumlara “Feyezan(1)” adı verilirmiş, nedeni, şekli, cüssesi, gücü hakkında bilgim birikimim olmayan.
Önceliği doğrudan iri yağmur damlaları olan yamyamın neden olduğu yağış, bir ara nohut, ya da fındık büyüklüğünde dolu taneleri ile desteklendikten sonra, tekrar sinirli ve kızgın yaşamına, yağışına devam etmişti.
En son hatırımda kalan, üçüncü bira şişesini boşalttığımda yağmurun aynı hınç, hırs ve asabiyetle devam etmeye çalışıyor olmasıydı. Onun asabiyetinden çekinmemek mümkün değildi, çakan yıldırımlar, gök gürültüsü ile ufak dereler şeklinde şakıyan su sesinden başka bir ses duyulmuyordu, sanırım canlı varlıkların her biri belirli yerlere sığınmış olsalar gerekti.
O gürültü, patırtıya rağmen uyumuşum, belki de arka arkaya devirdiğim üç şişe biraya tahammülü olmayan bedenimin ısrarına dayanamayarak, sızmış da olabilirdim. Çünkü kendime geldiğimde sabah gecikmemiş, öğle silkinerek kendine gelme çabası içindeydi.
Ve ben Nuh’un tufanındaki canlılardan biri olduğum için, Tanrıma şükrediyordum, öbür yarımın kim olduğunu bilmeksizin…
Malûm Nuh Peygamber her canlıdan bir çift almış ya gemisine...
“Aç ayı oynamaz!” derler, alkolün sıvadığı kirli bir beden de yıkanmazsa olmazdı.
Güneş ısıtıcıları (bence) devreye girmemiş olsa da, soğumamakta direnen depodaki ılık-soğuk karışımı suyla akıtmağa çalıştım bedenimde alkolü ve sonra ucuz, kendi çabamla kazandığım kahvaltıyı mideme istifledim.
Uzaktan da olsa denizi hiç de öyle halim-selim(2) gibi fark edemiyordum. Güneş doğmamakta, hava ısınmamakta direniyordu. Montumu üstüme, şapkamı başıma geçirdim ve yürüme gayreti yaşadım denize doğru.
Yer yer yerinden kopmuş, taşınmış taşların oyukları, sürüklenmiş toprakların oluşturduğu çukurlar yürüyüşümü engelliyordu.
“Keşke terlik yerine, spor pabuçlarımı, hatta çoraplarımı da giyseydim!” diye düşündüm, Tanrının denize tahribatını(1) görmem öncesinde.
Mavi deniz, kahverengi, hatta siyaha yakın kötü bir kadın, belki de tam anlamıyla fahişeler(1) topluluğu olmuştu, bir tek gusül abdestiyle(2) bağışlanmayacak, günlerce yıkansa bile temizlenmeyecek gibi.
Sel, tüm kirlilikleri, bulduğu açık yerlerden götürerek denize yığmıştı, plâstik, kâğıt, karton ve benzer ne varsa, ayrıca kendisini sürüklenmekten kurtaramamış kedi, köpek, kümes hayvanlarını da.
Sadece otel ve yalıların önleri temiz gibi görünse de, dalgalar kiri-pası oralara da yığma gayretinde gibiydi ve sanırım bundan en çok mutlu ve memnun olanlar çığırtkanlıklarına, cesaret ve çabalarına bakılacak olursa dominant(1) bir yapı sergileyen martılardı.
Öyle ki hem karadan denize sürüklenenlerden, hem de mal bulmuş mağribi(2) gibi birikintilerden pay kapmağa çalışan balıklardan nasiplerini alıp, kursaklarını şişiriyorlardı.
Devre mülke o kadar para saymıştım, daha geleli üç-dört gün olmuştu ve ağzımla kuş tutsam(4) bile denizi temizlemem mümkün değildi, açıklardan denize girecek kadar da babayiğit(1) değildim.
Korkmak bir yana, daha doğru-dürüst yüzme bilmiyordum ki, olduğum yerde debeleniyor, hopluyor, zıplıyor, boyumu geçmeyen yerlerde oturarak başımı ıslatıyordum, tabidir ki saklamamam gerek nefessiz kalmaktan korkarak…
25 yılın sonunda, gayretkeşliğimle(1) ana-babadan sıkı sıkı tembihlerle de olsa izin aldığım için belediyenin gayretini, ya da denizin kendi kendisini temizlemesini beklemem aylar sürebilirdi. Dönmek işime gelmiyordu. Buzdolabındakileri tüketinceye kadar sabırlı olmayı deneyecektim.
Deniz kıyısından ters yüzüme usul usul döndüm evime. Kendime, kendi hazırlayacağım nevale(1) ile nefsimi köreltmek(4) için, denize hüzünle bakarak günlerimi tüketmeğe çalışacaktım.
Tanrı güzel sanatlardan hiçbiri ile nasiplendirmemişti beni. Ne edebiyatın şiir dâhil her türlüsü, ne müzik, ne resim, ne heykel, ne de bir başkaları...
Odun olarak dünyaya gelmiş, yontulmamış olarak geldiğim yere iade olacaktım, eski sözle “Mahrecine İade(2)” gibi.
Üstelik gönül defterim de açılmamış olarak...
Of ki Of! Hem annemin ısrarlarına rağmen...
Bir saat, bir gün…
İkinci gün...
Zaman geçmek bilmiyordu, her gün tekmil vermeme(4) rağmen “Madem denize giremiyorsun, dön, gel!” şeklinde annemin ısrarlarına rağmen özgür(!) irademe sahip bir şekilde bira tüketiminden de vaz geçemiyordum. Aslında geri dönmek aklımın ucundan bile geçmiyordu, desem daha doğru.
Çünkü sevginin aşırısı da bunaltıyordu evlâdı. Özellikle benim gibi “Tekne Kazıntısı(2)” olan son çocuk, tüm düğün-derneklerle evimizi terk edenlere karşın belki de elde kalan son bebe olarak yalnızlıklarına çare, son umut olarak düşünüldüğümden olsa gerek.
Biram tükenmiş, ben tükenmemiştim. Sahile indim yeniden, bir sonraki dönemin tamir-bakım-onarım plânlarına alınacağını düşündüğüm oyuk ve çukurlara dikkat ederek.
Bira aldığım bakkalın tabanını sel basmış, un, pirinç, tuz, şeker, bisküvi gibi bir kısım şeyler nemlendiği için bakkalı zarara uğratmıştı. Ancak bira şişelerine, kutularına bir şeyler olmamıştı, sapasağlam dolaplarındaki yerlerinde duruyorlardı, sadece sıcak olarak, elektrik de yoktu çünkü.
Bir poşete birkaç kutu bira aldım, dönüşte, yani eve geri dönerken takviyesini yapacaktım(4) tabiatıyla. Maksadım; yıkanmakla temizlenemeyecek denize bakmak için sahilde oturup biraların tatlarına bakmak ve tüketim ekonomisine katkıda bulunmaktı!
Birinci kutunun başarı ile üstesinden gelmiştim! İkinci kutuya yöneldiğimde, biraz önce bakkalda karşılaştığım genç kızla, genç delikanlı hemen yanımdaki sekiye oturdular. Genç delikanlının elinde bir meyve suyu şişesi vardı ve ağzından; “Ama abla!” sözünden başka bir şey çıkmıyordu.
Genç kız tıpkı benim gibi bira kutusundan yudumlar halinde içerken, bir taraftan da sinirli bir şekilde söyleniyordu:
“Abla olarak dilimde tüy bitti, acıma artık şu adamlara, al ev kirasını... Ah! Ah! Babam evin tapusunu benim üzerime yapacaktı da, görecekti onlar. Kiraları vaktinde alsan, belki belimizi kısa zamanda toplar, doğrulturduk. Ama şimdi; ‘Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin de... (9)”
bilmem ne?”
“Ama abla, adamcağız; ‘Yok!’ diyor, ‘Canımı mı alacaksınız? Olsa ödemez miyim? Hem inkâr etmiyorum ki, borcum borç, en kısa zamanda, elime geçecek ilk imkânımla ödeyeceğim!’ diyor. Yakasına sarılıp yapışmak yakışmaz ne bana, ne şanımıza…
“İyi o zaman, şanına şan kat, sen de!”
Bunlar kulağıma ulaşan sözlerdi, öyle kulağıma bir şeyler takıp da müzik falan dinleme huyum yoktu, hem dalgaların sesinin yerini hiçbir şey tutmaz, tutamazdı. Ancak havuz için aldığım tamponları kulaklarıma taktım, daha fazlasını dinlemeye ne mecburiyetim, ne de hakkım vardı, ne de terbiyem müsaitti.
Kulağıma ilişenler selden zarar gördüklerini sandığım bir abla-kardeş diyaloğu(1) idi beni ilgilendirmeyen.
İkinci bira kutusunu açmış, birinci kutuyu yanımdaki çöp poşetine koymak için hareketlendiğimde bira kutusunun sesi yerine, karşımdakinin hareketi çekmişti dikkatimi.
Güzel bir genç kız, ağzının hareketlerinden anladığım kadarıyla bana bir şeyler söylemek, ya da anlatmak gayretindeydi. Kulağımdaki tamponlan çıkardım ve sordum;
“Bir şey mi söylediniz küçük hanım? Duyamadım, özür dilerim, tekrarlar mısınız?”
“Burada oturup gizli gizli ağabeyimi ve ablamı dinliyordunuz, dedim!”
“Ben kendi derdimdeyim, siz neler diyorsunuz, üstelik kulaklarım kapalı, sizi bile duyamamışken. Üstelik bir büyüğünüze karşı saygı sınırlarını zorlayarak bağırıp çığırarak…
Evet, onların yanıma oturduklarını fark ettim, ama beni ilgilendirmeyen konulara kulak misafiri olmak huyum olmadığı için kulaklarımı tamponla tıkadım. Mademki işkillendiniz, ben de daha uzak bir yere gidiyorum, izninizle!” dedikten sonra kalktım.
Cevap beklemeksizin, bir tatsızlık çıkmasın dileğiyle, genç kızların ve delikanlının hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, uzak köşelerden birine çekildim, boş bira kutusunu poşetinden çıkartıp çöp kutusuna atarak.
İçmeye devam etmek içimden gelmiyordu, genç kız denizin kirlenmiş yüzüne bakarak içmeme küstürmüştü beni, sinirlenmiştim de. Üstelik küskünlüğüm kirli denizle de sınırlı değildi; dolu bira kutularına, af dileyen gökyüzüne, gelip-geçen motosikletlere, arabalara, yollara, yaşama umudunu ve çabasını yitirmemiş kedi, köpek ve karıncalara, hatta martılara bile küsmüştüm.
Hepsini oldukları yerlerde bıraktım. Her şeye boş vererek annemin sözünü dinlememin yerinde olacağını düşündüm.
Arka yollardan ulaştım evime, toplandım, toparlandım. Buzdolabındaki her bir şeye de küsüp olduğu gibi bırakıp, borcumu ödeyip yola çıkmak üzere terminale ulaştım. Beni bu beldede tutacak hiçbir şey olmadığı, o an için beni bir tenkidin üzdüğü kanısındaydım.
İçimin sevdalanma korkusunu yaşadığından emin değildim. Benden en aşağı 8-10 yaş genç bir kız ve ben, hem de bir görüşte...
Kargalar bile gülme değil, kahkaha haklarını içtenlikle kullanır, kullanabilirlerdi!
Otobüsle yola koyulduğumda sadece tenkit edilmenin hüznünü yaşıyor değildim. Kendime itiraf etmekte zorlansam da onu beynime resmetmek için özel bir arzu vardı içimde, ama gerçekleşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacak.
Ömür biter, yol bitmez, demişler, oysa şair; “Senin de yolun biter... Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam(9)” demiş.
İnsanın bekleyeninin olması, annesi-babası, hatta kenardan-köşeden de olsa; ablası-ağabeyi-yeğenlerinin varlığı muhteşem bir duygu yaşatıyordu kendisine.
Beklenmenin güzelliği asla tartışılamazdı. Ya bekleyen sevdiği biri, kendi çocuğu olsaydı?
Tam “Hoppala!” diye hayret edilecek bir zaman dilimi. Fol yok, yumurta yok(2), kendi-kendine gelin-güvey olmuşsun, piyasa da gelin aday adayı bile yok!
Özlem olsa, niyet olsa, arzu-istek-dilek bile olsa, karşında olması gereken olmadıktan sonra düşüncelerin, zihnini meşgul eden habis(1) bir urdan(1) başka ne olabilirdi ki?
Üstelik hatırlamak, ya da unutmak istediğini hatırlayamadıktan, hem unutamadıktan sonra; Hayal ettikçe yaşamanın(10) mümkün olmadığını nasıl anlayabilirdi ki insan?
İnsan hafızası unutmaya mahkûmdu(11) sözüm ona. Bu söz benim için söylenmiş olamazdı. Unutamıyordum, unutmak istememe, hem kim olduğunu, adını, sanını, ismini, cismini hiçbir şeyini bilmeme rağmen. Üstelik haksız da olsa fırçasını yemiştim o genç kızın.
Bir sonraki yaz tatilini daha, yaşadığım evime ulaştığım anda plânlama arzumu ne ile tarif edebilir ve nasıl anlatabilirdim ki kendime?
Üstelik koskoca bir tatil beldesi, saman yığını arasında iğne bulma ümidi? Olmayacak duaya “Âmin!” der(12) gibi.
Keşke o genç kız sitemi, ya da fırçası sonunda bir kelime daha sarf etseydi, meselâ; “Gitme!” der gibi. Gerçekten insanın hayallerini zorlamaya çalışması garabetti...
Zaman; torpil, adam kayırma, yandaşlık gibi bedelli davranışları hazmeder, hazmedebilir miydi acaba, rica etsem (meselâ)! Çok değil, bir yıl sonra, aynı sezon desem geçecek zamana?
Şimdi geçti zaman, alınan nefes gibi geri getirme(13) imkânı olmadığına göre, bir sonraki zaman için dilenciliğim makbul olabilir(4) miydi?
Kabul edilmesi ancak bir hayalperestin(1) dünyasında mümkündü!
Sabreden derviş murada erermiş(14)! Murada ermek için sabretmeye söz vermeyi tahayyül etmem bile zordu, benim için. Üstelik akıbeti meçhul bir beklenti(2); “Bir bakış baktın(15)” tüm hayallerimi kapsadın! Peki, karşılığı?
Eğer insanın kaderi gülmemeğe meyilli ise; “Cihar atıp şeş oynasan bile(16)” bile başarılı olman mümkün değildi, asla. Hele ki gönül dünyasında...
Bir bakıma atasözü biraz değişiklikle yerine cuk oturur(4) gibime gelir; “Zengin kağnısını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır!” değil, “Akıllı arabasını dağdan aşırır, aptal, salak, gerzek, hayalperest düz yolda bile şaşırır!” gibi, meselâ.
Sabrın, acılara ve zorluklara dayanma gücü olduğunu bilmezmişim, gibi, ya da…
Sabrettim, hem hiç kimselere hissettirmeme gayesiyle. “Hayal dünyasına ben bazı bazı, dalsam bir türlü idi, dalmasam diğer bir türlü(17)” idi. Yiyemiyor, içemiyor, ancak fark edilmemek için beslenmeme dikkat etmek gereğini hissediyordum.
En sevdiğim şey olan bira bile bana tat vermiyordu. Çünkü öksüzdüm, kimse ne öksüzlüğüme ne de yetimliğime çare değildi, yalnız içerken(18).
Yasaklanmış gibi de olsa bira dediğin neydi? Malt(1)... Esrikliği(1)? Bazen sıfır, hatta negatif, uyutmam gereken tüm soruları, doneleri(1) uyandıran, uyutmamakta direnen...
Bir yıl geçti aradan, günlerini hırslı bir şekilde tüketmeye çalıştığım.
Ve ibibiklerin ötmesini(19), akasyaların açmasını(20) beklemedim. Annemin, yeğenlerimden bir-ikisinin bana katılmak arzularına “Evet!” diyemedim. “Durum-vaziyet müsait olursa telefon eder, ‘Gelin!’ derim, karşılarım sizleri.” dedim.
Yalnızlığımı paylaşmak istediğim adres belliydi, belli olmasına da, isim, niyet ne idi ki? Onun belli olması bile hayalden öte değildi, ama umut etmekten de vaz geçmek arzum yoktu. Eğer gönlümün yaşamak istediğini yaşayamama durumum olursa kesinlikle hayata küsme kararındaydım.
Evet, intihar etmezdim, ama vücudumun “Kendini yok et!” tavrına da kulak asmazlık(4) etmeyecektim. Tüm sevenlerin, hele ki karanlıkta göz kırptığını fark etmeyen, sevildiğinden bile haberi olmayan sevdiklerine kavuşacaklarına dair bir kural yoktu evrende. Ancak hayalimde, hayalimdekine kavuşmama kim engel olabilirdi ki?
Kaydımı yaptırmak için zor sabrettim, çantamı, bavulumu evime atıp, üstümü-başımı alelacele ancak değiştirip indim bakkalın önüne kadar. Abla-kardeş tesadüfen daha önce de olduğu gibi bakkaldaydılar, ama o yoktu yanlarında.
Kafamı çalıştıramamamın ahenksizliği ile umutlarım yok olmuştu, nedenini anlayamadığım, bilmeyi de istemediğim bir şekilde.
Oysa insan beynini biraz çalıştırıp yönlendirse çaresizliğinin çaresini bulur, bulabilirdi, anında değilse bile, abla-kardeşin peşi sıra giderek. (Değil mi?)
Bu; demekti ki aşk; düşünmeye de, mantığa da engeldi.
Daha ilk günden denizin tadına bile bakmaksızın, uzattığım para miktarı kadar kutu birayı siyah bir poşete istifleyerek deniz kenarında yuvalandım(4). Dalgaların, insanların, martıların seslerini duymak istiyordum, teneke kutuları boşalttıkça.
Musikiydi duyduğum sesler, yoksa dudaklarımdan dökülenler mi?
Kaçıncı kutuydu, tükettiğim ancak üçe kadar sayabilen sarhoş tatarın; “Bır-kı-üj” diye arka arkaya parmaklarını her “üj” deyişte kapatışı gibi, her üçten sonra geriye dönüş olarak. Torba boşalmış, boş teneke kutularıyla dolmuştu, önce yerimden kalkmakta, sonra yürümekte zorlandığımı kabul ediyorum.
Yalpalasam da, hatta sahilde sızsam da umurumda değildi. Bu nedenle boş kutu poşetini çöp tenekesine özenle yerleştirdikten sonra yeni bir ikmal için tekrar bakkala yönelme gayretini yaşadım.
O idi karşımdaki, duygusuz, anlamsız gibi bakışlarla duran, unutamadığım, hatırımdan hiç çıkmayan. Bakkal;
“Tek bir bira kalmış, özür dilerim!” dedi.
O, mademki duygusuzluk yüklüydü, demek ki bir tam yılı boşa geçirmiştim. Üstelik midem boşken beynim alkolle sabahın öğlene ulaşma zahmetine girmekte direndiği o vakitte mayışmıştı(4).
Bunda zamandan tasarruf etmek için gece boyu yolculuk yapma yorgunluğunun da etkisi olsa gerekti, belki.
Hissediyor muydum, peki! Bedenimde hissetmek duygularımı yitirmiştim, fiziksel olarak şakaklarımın kendilerini azat etmişçesine zonkladığını hissetmiyor, ama duyuyordum.
Öncesinde dediğim gibi, şimdisinde ise tekrarlayacağım, ama olsun, hiçbir şey umurumda değildi, bundan böyle hiçbir şeyde gözüm yoktu, sen yanımda ol yeter…(21) diyebileceğim biri olmadıktan sonra.
Sahile inip aynı betona çökmeğe çalıştım, popomun acır gibi olmasına aldırmaksızın. Bir nefes, sonra bir ses ulaştı kulaklarıma, dalgaların ritmini bozmak istemez gibi;
“Kendinizi yitirecek şekilde böyle ucuz içkilerle cisminizi hırpalamaya çalışmanızın nedeni ne, bilemiyorum. Aklımda yanlış kalmadıysa geçen yıldan bir yanlış anlama nedeniyle özür borçluyum size, demek istedim!”
Bazı şeyleri mayışmış beyin ve bedenimle anlamakta zorluk çeker gibiydim.
Kız; “Ben seni unutmadım!” deyip elini uzatmak düşüncesindeydi, fark etmediğim, aklım başıma geldiğinde anladığımı sandığım. Aklımı başıma devşirmem(4) için biradan ciğerlerime kahredercesine bir yudum takviye etmek isterken elimi tuttu;
“Boş ver!” diyebilecek imkânı ancak bulabildiğimin farkındaydım.
“Bence yeterinden de fazla miktarda yüklenmişsin! İstersen içmeyi bırak ve beni dinlemeye çalış, ne dersin?”
Sanırım, işittiğim son sözlerdi bunlar, sonrasını hatırlamıyorum...
Akşamüzerine doğru kendime geldiğimde o, başucumdaydı. Soyunup dökünmüşüm, evimde yatağımdaydım.
“Nasıl?” dediğimde; “Kendini iyi hissediyorsan, kalk, bir duş al, akşam yemeğine çıkalım, yok hayır kendini iyi hissetmiyorsan, sabah olsun, kahvaltıda anlatmaya çalışayım seni, sana!”
“Kal! Beni yalnız bırakma!” dediğim ayan-beyan(2), hayal-meyal(2) hatırımda. Meret(1) şişede, kutuda durduğu gibi durmuyordu ki, benim gibi dayanıksız sevgi dolu şaşkınları da aşırı boyutta kendi olmaktan uzaklaştırıyordu.
Yeniden dalmışım, yoksa yeniden sızmışım mı demeliydim?
Gecenin sabaha ulaşma çabasında, cemaatsiz caminin hocası sabah ezanını okurken kendime geldim, o, başımda uyur-uyanık arası, tabureye tünemiş gibi beklemekteydi beni.
Böyle bir fedakârlığı kimin ve neden yaptığının bilincinde değildim, üstelik zihnimi meşgul eden sorular vardı, ben sormadan onun anlatmaya çalıştığı.
“Anlatayım mı?..
Senin bilmediğini! Allah'ın bilip kuldan yani abla ve ağabeyimden saklamadığım gerçekleri...”
“Ve beni ölümden sakınmamı sağlayacak kadar yalnız bırakmayışını…”
“Ölsen, umurumda olurdu ve senin ölümünden sonra da beni hiç kimse güldüremezdi!”
“Benzeri değil aynı duyguları tam bir yıldır öteleyemediğimi(4) itiraf etmem gerek!”
“İspat etmeye çalışmana gerek de yok! Ama istersen o tufan gecesinin ertesinde karşılaştığım Tufan’dan özür dilemekle başlamak istiyorum; sana karşı haksızlık yaptığım için…
Ve sonrasında tek bir kelime bile etmeksizin sırtımı dönüp ayrıldığım için.”
“Gereksizdi!”
“Gerekliydi, çünkü yaşamımda hiçbir beyefendi kimse, haklılığına karşın sessizliği ile etkilememişti beni.”
“Ben de sırtını dönmeme rağmen, senden etkilendiğimi, tam bir yıl boyunca bekleyip bu güne ulaşıp seni görüp, sana duygularımı anlatmayı istediğimi itiraf etmeliyim.”
“Sen yanımızdan ayrılır ayrılmaz peşine düşmeyi diledim. Ablam tuttu elimden; ‘Neymiş o? Evde kalmış kart kızlar gibi peşinden koşmaya çalışıyorsun oğlanın? Gençsin, güzelsin, tahsillisin, okulun bitti-bitmek üzere, elini sallasan ellisi, başını-saçını sallasan tellisi senin koşar peşinden!’ deyip engelledi beni. Ama...”
“Allah'ın günleri tükenmez deyip devre mülk Danışma Memurluğuna gittim, danışmak istedim seni! Ama hemen ekleyeyim ki, benim sana gitmem değil, senin bana gelmen arzum vardı. Çünkü ya sevecek kadar yakın, ya da silecek kadar uzaktın bana, bilemezdim…
Üstelik Danışmada senin bir devlet sırrı(!) olduğunu da bilmiyordum. Sevabına ismini söylediler yalnız. Adres, telefon numarası vb. hak getire. Bilgisayar ekranından dikkatle bakarak da ancak ev numaranı öğrendim. Tek inancım o devre için o evin senin tapulu evin olmasıydı!”
“Bunun yararı?”
“Gelecektin, gelmeliydin, benim için. Bugün gelince neşelendim, çünkü saklamamam gerek; ben herkesten yana özgür, ama senden yana esirdim, çünkü sensizliği düşünemiyordum. Sarhoşluğun nedeniyle ağabeyimin destek ve takviyesi ile cebinden çıkardığımız anahtarla kapını açıp yatağına yatırmamız da böyle oldu!”
“Demek ki yitirmişim kendimi...”
“Hem de pek anlamadığımı sandığım bir sebeple... O ne sarhoşluk, ne yitirme idi. Ağabeyimin izni ile kaldım başında ve tüm gece ayıkken söyleyemediğin sayıklamalarınla, ellerimi, kollarımı öpmenle, bana sarılmanla ve en önemlisi bir yıldır beni sevdiğini söylemenle mutlu oldum!”
“Kalp dediğin atıyordu zaten, sen sadece ritmini değiştirmişsin! Ben, beni, bir yıllık birikimle benimle ele vermişim desene…
Peki, sen kimsin?”
“Ben de seni tam bir yıldır düşünen, düşleyen, unutmayan, ilk ve tek görüşte seven biriyim, diğer kısmı teferruat olduğu için anlatma gereği olmayan...”
“Seni seviyorum, desem?”
“Kalp, kalbe karşıdır, desem!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(1) Babayiğit; Hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü-sözü bir, mert. Yapı olarak çok güçlü kimse.
Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.
Dominant; Baskın olan gen.
Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
Elzem; En gerekli olan, lüzumlu, vazgeçilemez.
Esriklik; Sarhoş olma durumu.
Fahişe; Hayat kadını, orospu. Seks işçisi.
Feyezan; Taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap. Belli aralık ve dönemlerde ritmik olarak yaşanan taşkın. Bereket anlamını da taşır.
Gayretkeş; Yan tutan, kayıran.
Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.
Hayalperest; Sürekli hayal kuran, hep hayal peşinde koşan. Düşçü. Hayali şeylerle uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
Lâhik; Namaza imamla başlayıp da bir nedenle (örneğin abdestinin bozulmasıyla) namazı terk eden.
Laik; Din işleriyle, dünya işlerini ayıran, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.
Malt; Çimlendirildikten sonra kurutularak filizleri ayıklanmış durumda bulunan, bira yapımında kullanılan arpa.
Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
Mesbuk; İmam namaza durmuş, ilerlemiş (bir-iki rekât) ondan sonra yetişenin kıldığı ve tamamlaması gereken namaz.
Müdrik; idrak etmiş, yetişmiş, kavuşmuş (imam farza durduğunda yetişip onunla beraber namaz kılan).
Nevale; Azık, yiyecek bir şeyler.
Tahribat; Harap etme, yıkıp bozma, zarar verme, kırıp dökme.
Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun büyük bir sel baskını. Yağış ve fırtınalarla dere, kuru çay ve nehirlerin taşmasıyla oluşur. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur (Bu arada belirtmem gerekir ki, Peygamberimizin isimlerinden biri olan Ahmet, anlam bakımından “En çok övülen, en çok hamd ve şükür eden, ya da bu hasletleriyle anılan kişi” demektir).
Ur; Gözelerin aşırı ölçüde çoğalmasıyla dokularda oluşan ve sürekli olarak büyüme eğilimi gösteren yumru (Göze; Gözle görülemeyecek denli küçük olup yarı geçirgen ince bir zarla çevrili protoplazma ve çekirdekten oluşan, bitki ve hayvanlarda dokuları oluşturan en küçük öge).
(2)
Akıbeti Meçhul Beklenti; Sonunun, ulaşmak istediğinin, ulaşılmak istenilenin, nerede olduğunun, ne yapmak istediğinin bilinmediği beklenti, umut.
Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Burun Farkı (İle Kazanmak); Herhangi bir konuda yapılan iş, sınav vb. işlerde ufacık (çok küçük) bir farkla kazanmak. At yarışlarında atın fotofinişle belirlenen bir uzantısıyla yarışı kazanması.
Devre Mülk; Genellikle dinlencede kullanılmak için yapılan çok daireli bir yapıda çok ortakça, ortaklaşa satın alınan, ortaklarca dönem dönem, belli bir dönem ve gün sayısınca kullanılabilen daire.
El (Al) Bebek, Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, şımartılmış, çok nazlı, şımarık.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Göğüs Farkı (İle Kazanmak); Genelde atletizmde erkek ya da bayan sporcuların finişte göğüslerini, başlarını uzatarak yarışları (fotofinişle de olsa) kazanmalarının belgelendiği görüntü şekli.
Gusül Abdesti, Boy Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir. (Bu vesile ile İngilizce ufak bir espri; oğlanlar “Boy” abdesti alınca, kızların da “Girl” abdesti mi almaları gerek?)
Halim Selim; Uysal yaradılışlı, yumuşak huylu.
Hayal-Meyal; Belli-belirsiz, açık-seçik olmayan.
Mahrecine İade; Asıl anlamı; Gümrüğe gelen bir eşyanın vergileri yatırılmadan satıcısına ya da aynı ülkedeki başka bir alıcıya gönderilmesi olmakla beraber, meselâ nişanda takılan bir kısım ödüllerin, nişanın bozulması nedeniyle sahibine iade edilmesine, bir mektup, bir tebligat kabul edilmemişse gönderildiği yere iade edilmesine dair kullanılan söz.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(3) Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
Kur’an, İsra Suresi, 24. Ayet; “Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve; “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et.
Kur’an, Lokman Suresi, 14. Ayet; “ Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”
Kur’an, Lokman Suresi, 15. Ayet; “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”
(4)
Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil (Ağzıyla kuş tutsa da sevemediğim insanlar var benim! Bir de canıma okusa bile sevmekten vazgeçemediklerim. İlhan BERK).
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Hoşgörüyle Karşılamak (Bakmak); Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.
İkmal Yapmak; Eksik bir şeyi tamamlamak. Bütünlemek. Tümlemek.
Kulak Asmak; Önem vermek, dinlemek.
Makbul Olmak; İlgi görmek, beğenilmek, tutulmak.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Takviye Yapmak (Etmek); Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Yola Dizilmek (Düzülmek); Yol kenarında sıralar haline gelmek, sıralar haline gelmek.
Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Öteleyememek; Daha ileri bir zamana bırakmayı başaramamak. Erteleyememek.
Yuvalanmak; Görünmeyecek bir şekilde gizlenmek. Ev-bark sahibi olup yuva kurmak.
Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
(5) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un… adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.
(6) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(7) Yerhamükellâh: İnsanın burun zarlarının gıcıklanmasıyla gürültülü bir soluk boşalması olur, buna halk arasında “hapşırmak” denilir. Genelde; “Elhamdülillâh! Şükür! Çok yaşa! Sen de gör!” şeklinde söylenen bu söz, şeriata göre aksıran kişinin “Elhamdülillâh!” demesi sonunda bunu duyanın “Yerhamükellâh! (Allah sana rahmet etsin!)” demesi şeklidir. Bir başka kişi daha mekânda varsa bu kelimeye “Yehdinâ” kelimesi de eklenir (Allah bize, size hidayet versin anlamındadır) ki bunun Hanefi mezhebinde farz olduğu iddia edilmiştir!
(8) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
(9) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir. Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.
(10) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(11) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(12) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.
(13) Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(14) Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz (Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç).
(15) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
(16) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.
(17) Hayal deryasına ben bazı bazı, dalmasam bir türlü, dalsam bir türlü… Hüseyni Makamındaki bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necdet ATILGAN’a, Bestesi; Selahattin PINAR’a aittir.
Hayal Dünyası; İmge, hülya dünyası. Kişinin zihninde tasarladığı, canlandırdığı ve gerçek olmasını istediği görüntüler, resimler, gölgeler, çizimler.
(18) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(19) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(20) Yâr yolunu kolladım… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin nakarat bölümü “Akasyalar açarken” olup Hüzzam Makamındaki bu eserin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a aittir.
(21) Hiçbir şeyde gözüm yok… diye başlayan ve “Sen yanımda ol yeter” diye devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.