Askerliğini yedek subay olarak gerçekleştirmesi gereken genç Asteğmen Aydın sürgün gibi hissediyordu kendini, Trakya'nın bu şirin (belki de) yokluklar içindeki sınır kasabasının sınır karakoluna Karakol Komutanı olarak geldiğinde.
İlk tepkiyi o zamana kadar komutanlığı vekâleten yürüten Astsubay Kıdemli Başçavuştan görmüştü. Bir bakıma hazımsızlığı(1) normaldi. Ama kısa zaman içinde hem o hem de erat tarafından kabullenilmiş, hatta sevilmişti de. Netice itibariyle on sekiz ay sürecekti Başçavuşun kendisine tahammülü.
O vakte kadar kimler gelip, kimler geçecekti o yönlerden? Kimler tezkere alıp ayrılacak, kimler katılacaktı tekrar karakola? Hem kendinden sonra yeni bir yedek subay gelir miydi oralara? Gelmezdi herhalde, ya kendisi gibi yolunu şaşırmış, ya da olmadık bir şekilde kura azizliği yaşayacak olsa gerekti!
Kasabada ev yemeği olarak nefsini köreltecek(2) akıllı-uslu(!) ne bir lokanta, ne de yasak olmasına rağmen neşesini yükseltecek meyhane tipinde bir yer vardı. Aslında kendisinin de o taraklarda bezi yoktu(2).
Yoo! Öyle hacı-hoca takımından değildi. Aile terbiyesi, görgüsü, örfü diyelim bu şekildeki davranışı için…
Devamlı karavana hem kendini, hem de midesini biraz bozmuştu. Üniversite mezunu olup da ne iş, ne de koca bulabilen büyük kız kardeşini çağırmıştı eğer ki tahammüllü olabilirse(2) mahrumiyetler için, ilçe ve il oldukça yakın olmasına rağmen;
“Gel belki nasibin açılır(2), iş bulamasan bile yüksek tahsilli olmanı göz ardı edersen(2) belki eş bile bulur, bulabilirsin, kim bilir? Ama önemli olan benim yalnızlığıma ve kimsesizliğime arkadaş ol, ilâç ol!” demişti.
Ne iş, ne de aş bulmak düşüncesi olmaksızın koşarak gelmişlerdi, hem de biri değil, ikisi birden; Aygül ve Gülsen. Aygül büyüğü, üniversite mezunu, Gülsen küçüğü kıdemli(!) lise mezunu yani üniversiteyi o yıl kazanamama becerisi(1) gösteren idi!
“Sessizlikte, kurs derdi, masrafı olmadan, ağabeyimin ve senin desteklerinle daha iyi çalışırım, sorunum olursa danışırım, öğrenirim!” demişmiş…
Aygül kasabaya geldiğinde, hatta gelir gelmez talih yüzüne gülmüştü, belki de yüksek tahsilli olmasına rağmen kanaatkâr oluşu önünü açmıştı. O tarihlerde PTT'den emekli olan bir memuru yerine “Adam arayan” müdür, konu-komşu haberleriyle Aygül’le tanışmış, işi teklif
etmiş ve ağabeyinin izni (daha doğrusu buna icazeti(1) ile demek gerek!) ile işi kabul ettiğinden, evin belirlenen tüm yükü kardeş Gülsen’in omuzlarına binmişti.
Kardeşleriyle paylaştığı süreler dışındaki rutin günleri devam ediyordu Asteğmen Aydın için. Annesi ne anlama geldiğini bilmediği kendi kızlık soyadı olan Aydınsen nedeniyle başlangıç olarak Aydın isminin vermesini rica etmişti kocasına.
Rutin günler, denilmişti, ama pek de rutin sayılmazdı Aydın’ın yaşamı için geçen günler. Çünkü nöbetinin olmadığı günlerde “Azıcık aşım, kaygısız başım” örneği, kardeşleri ile aynı sofrada oturmaktan mutluydu Aydın.
Aslında öncelikle söylemek gerekliydi ki, Aydın kardeşlerinin geleceğini öğrenir-öğrenmez astsubayın yardımıyla bir ev tutmuş, astsubayın ailesinin kırık-dökük(4) diye söylenecek olsa da fazlalıkları yine astsubayın ve eşinin desteği ile satın aldıkları ile ve kardeşlerinin üç-dört bavul ve koliyle getirdikleriyle eksiklikleri tamamlamaya çalışmışlardı.
İlerleyen tarihlerde PTT Müdürünün ve Karakol Komutanı olarak aklı ermediği için almadığı, ya da alamadığı eksiklikler için kız kardeşleri şehre giden minibüslerle gidip gelerek eksikliklerini tamamlama gayretini yaşamışlardı.
Maksatları, muratları, düşünceleri ya da akıllarından geçenler, dönerken hiçbir şeyi kendilerine yük etmemek ve kasabada bırakmaktı, tabiidir ki ilerleyen zamanda muhtaçlara devri için PTT Müdüründen ve astsubaydan yardım isteyeceklerdi.
Rutin olmayan günlerden birinde, komutanlıktan bir Yüzbaşı denetim için karakola gelmişti. Sonuca yakın belki de gizliliği ifade etmek için, PTT’den özel olarak telefon etmek gereğini hissetmişti Yüzbaşı. Belki bilinmeyen bir şey olabilirdi, annesine-babasına, eşine, çocuklarına telefon etmeyi düşünmüş de olabilirdi.
Oysa bilinen bir gerçek vardı, telsiz telefonlarla yapılacak herhangi bir haberleşme, kod(1) durumu çözülmüşse sınırın öte tarafından da duyulup deşifre olabilirdi(2). Bu sakıncalıydı. Bu nedenle Yüzbaşı PTT’den o gün için belirledikleri şekilde şifreli konuşmak gereğini hissetmişti.
Denetimde herhangi bir aksaklığın olmadığının belirtileceği bir telefon görüşmesi olabilir miydi Yüzbaşının görüşmesi? Gerçek, gerçekten öyle miydi? Belki...
Rahat ve keyifli bir şekilde PTT’ye giden Aycan Yüzbaşı çarpılmış(2) gibiydi, Aygül’ü gördüğünde. Aygül’ün çarpıklığı(1) da inkâr edilemezdi, daha ilk bakışta, ilk görüşte, yanlış olarak geriye çevirdiği para üstünde.
Bilerek yapmış olabilir miydi? Bu soruya da “Belki...” demek zor olmasa gerekti! Çünkü Yüzbaşı birkaç dakika içinde geri dönmüş ve;
“Bağışlayın, güzel bayan. Para üstünü yanlışlıkla fazla vermişsiniz!” derken onun parmaklarına bakmak gereğini hissetmiş gibiydi. Aygül onun başlangıç niyetini önemsemiş, iki elini de tezgâhın üstüne koyup gülümsemişti.
Bir erkeğin aptallaşmasını sağlayan en güçlü silâh; bu tebessüm ve bu gülümseyiş olsa gerekti.
Önceleri ayda-yılda bir olan ve değişik subaylar tarafından gerçekleştirilen denetimler bu yıl sabitleşmişti. Eften-püften(3), ufak-tefek(3) sebepler yüzünden denetimler sıklaşmıştı. Yüzbaşı en fazla bir ay sabredebiliyordu denetim için.
Dikkati çekmeyeceğini bilse, belki haftada bir olarak bile, hatta hafta sonlarında sırf gezmek için bile kendi arabasıyla geliyordu, ama o zamanlarda Cumartesilerde yarım gün mesai olduğu için PTT’de siftinmesi(2) yetmiyordu kendisine. Çünkü Aygül’ün adını, sanını, kim olduğunu öğrenip PTT’de sıkışmak yanında sık sık da arar olmuştu Aygül’ü telefonla.
Başlangıçlarda çekimser(1) olan Aygül, daha sonraları onu ismiyle anmaya başlamıştı, hatta karşılıklı olarak “Sen” demeye bile başlamışlardı. Üstelik öyle ki; “Denetim için değil Aycan, benim için gel, seni özledim!” nidalarını sarf ederek özlemle gelmesini dilercesine, beklercesine.
Yüzbaşı Aycan’ın da, Aygül’ün de korkusu, daha doğrusu buna korku değil de çekinikliği(1) diyelim, Asteğmen Aydın’dı! Bu nedenle Aycan Yüzbaşı bir diğer gelişinde “Can yoldaşlarım!” dediği, kız kardeşi Cansen ve kısa bir ziyaret için gelmiş, kendisinden kıdemsiz olan Üsteğmen kardeşi Candan ile beraber gelmişti.
Bilip, öğrenip umutlanışına göre bu piknik yapmaya geliş anlamında ziyaretin değişik anlamı, anlamları da olabileceğini düşünmek hayalperestlik olmasa gerekti, hem her bakımdan...
Herhalde bazı fazlalıklar var gibi görünse de, rütbe sınırlaması olmaksızın Aydın’la Aycan, kardeşlerine de danışarak piknik tasavvurları için sözleşmiş olabilirlerdi, öncesinde.
Ve bilinenlerle niyetler karşılıklı idi. Aydın ne kör, ne duygusuz, ne de aptaldı. Kız kardeşindeki ve Yüzbaşının hareketlerindeki değişiklikleri ispata gerek duymaksızın hissetmek bir yana, neredeyse yaşıyordu.
Örneğin gözünden kaçmayanlar şu şekilde özetlenebilirdi; Aygül için. Düşünceliydi, dalgındı, ocakta plâstik tabakla yemek ısıtacak, tuzu unutacak, tuz yerine toz şekeri kullanacak, sofra servisini eksik yapacak kadar hem…
Oldukça derin hülyalara dalıyor, kardeşine dersleri, ya da çalışmalarında anlayamadığı konular için yardımcı olmuyor, belki de olamıyordu.
“Dertleşmek istersen, dinlerim, elimden geliyorsa çözüm üretmeye çalışır, ya da bilenlerden öğrenip seni aydınlatmaya çalışırım!” diyen ağabeyine Aygül içinden geçenleri tüm çözünürlüğüyle aktarmıştı, saklamaksızın, eksik bırakmaksızın.
Aygül’ün anlattıkları; bir bakıma ağabeyinin hissettiği, hatta kesine yakın bildiklerinin tasdikiydi.
Aydın bu anlatılanları dikkate alarak teklif etmişti, beraber piknik yapmayı. Yoksa Aycan teklif etmişti de Aydın mı kabul etmişti? Piknik yapılacak ve gerekenler piknik safha ve sofrasında dile getirilecekti, konunun kısa, kesin, öz olarak özeti bu idi.
İnceldiği yerden kopmak(2) değil, gerçeğin gerçekleşmesi anlamında gerekenin yapılmasıydı düşünülen. İki gönül bir olmayı dilemişlerse samanlığın seyran (ya da mesken) olması bir yana, hangi güç karşılarına dikilebilirdi ki?
Aycan öğrenmişti Aygül’ün ailesini, sevdiğinin dilinden. Aygül’ün endişeleri yok değildi. Çünkü Aycan düşüncesini açıkça söylemişti Aygül’e. Kız kardeşi ile Aydın’ı, erkek kardeşiyle de Gülsen'i karşılaştırmak dileğinin olduğunu. Bu karşılaştırma isteği bir bakıma mutluluk mübadelesi(3) anlamını taşır gibiydi!
Diğer bir deyişle; karşılıklı değiş-tokuşla(3) akrabalık bağlarının kuvvetleneceği düşüncesini taşıyor olabilirdi Aycan. Bu tıpkı dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi bir hayaldi.
Aygül'ün ağabeyini düşünmesi gereksizdi. Çünkü arkadaşının, yakınlık duyduğu birinin olmadığını biliyordu, birbirlerinden saklı-gizli bir şeyleri olmadığı için. Yoksa “Anlat!” deyince gönül konusunda dilinin bağı o kadar çabuk çözülebilir miydi?
Bildiği diğer konu; askerliğini bitirip bir işe girdikten sonra gönül defterinin ilgili sayfasını açıp düşüneceğini belli etmesi idi. Sırf evlenmek için evlenmeyeceğini, gönlünün boş olduğunu, gönlünün sultanının gelip oraya yerleşmesini bekleyeceğini söylemişti.
Bu; ilerleyen tarihlerde Cansen olabilir miydi? Belki...
Kaderde varsa, yazılıysa, neden olmasındı ki?
Aygül'ün endişesi kız kardeşi Gülsen içindi. Okumayı çok istiyordu Gülsen. Belki arkadaşı da olabilirdi haberlerinin olmadığı, ya da henüz bilmediği, bilmedikleri. Ama Aycan’ın kardeşi Candan onun gönlüne girer, onu gönlüne hapsederse nic'olurdu(2) geleceği?
Her şey olup bitmiş, gönlünün sultanına kavuşmuş da ileriyi düşünür gibiydi Aygül, tam anlamıyla, ortada fol yok, yumurta yokken...(3)
Piknik sepetleri, portatif gereklilikler bagaja yerleştirildi, arka kanepeye dört kişi sıkışmak dışında bir sorun yaşamaksızın piknik yerine ulaşıldı, kızlar ve oğlanlar bir arada.
Üsteğmen Candan mangal ve gereklilikleri hazırlama gayretindeyken Aycan ve Aydın ellerini, kollarını sallayarak koruluğa doğru yöneldiler. Teklifin hangisinden geldiği önemli değildi bu yöneliş için. Ama sessizliği Aycan bozdu;
“Kardeşin Aygül’ü seviyorum!”
“Biliyorum!”
“İzin verir misin?”
“Ben, mutluluğa gideceğine inandığım bir yola kösteklemek(2) için asla taş koymam(2)! ‘Gençler aralarında anlaşmış, sözleşmişler!’ diyerek desteklerim, ama annelerimiz, babalarımız ne derler, bilemem!”
“O halde burası küçük bir yer. Aygül’e söz gelmesin. Yüzükleri aldım, söz yüzüğü olarak. Takar mısın?”
“Aygül 'ün haberi var mı? Beraber mi plânladınız yoksa?”
“Şey...
Aygül’e danışmadan herhangi bir harekete geçeceğimi, kendi başıma bir şeyler plânlayacağıma inanıyor, düşünebiliyor musunuz? Evet, tabii ki!”
“Siz kendi kendinize gelin-güvey olmuşsunuz zaten. Sanırım bundan habersiz olan sadece benmişim, galiba! Sorun değil, açılış-kapanış cümlelerini sen kur ve yüzükleri birbirinize siz takın, söylemlerle. Ancak unutma! Sizi desteklerim, ama anne ve babamı asla etkilemem!”
“Size danışmadan bir şey yapmam, yapamam. Rütbem büyük, ama siz benim büyüğümsünüz. Desteğinize muhtacım. Bu sene Ağustosta yeni birliğime gideceğim. Eğer muvafakatiniz(1) olursa, oraya sevdiğim insanla evlenerek gitmek isterim!”
“İstiyoruz, demek istedin galiba?”
“Saklayamam, evet!”
“O halde mutlu olun! Bir parçam eksilecek, ama yaşamın kuralı bu, yolunuz açık olsun!”
“Sağ ol ağabey!”
İkisinin de yüzlerinde gülümseme vardı.
Piknikte alelusul(1) oturtulmuş masaya sığışarak oturduklarında Aydın;
“Pikniğe tatlı bir haber, gerçekleşmesi umudu olan bir müjde ile başlamak, iki genci nişanlayarak başlamak istiyorum. Komutan, kalk gereğini yap!” dedi, emir verircesine gibi, ancak haddini bilerek.
Aycan kalktı, Aygül’ün önünde diz çöktü ve alkışlarla;
“Benimle evlenmen için ilk emir, ilk izin adresten...
Benimle evlen lütfen!” dedi elindeki yüzüğü uzatırken.
Cevabın ne olduğu önemli değildi, ayrıca gerekli de değildi. Yüzüklerini karşılıklı olarak takarlarken içten içe “Evetleşmişlerdi(2)!” de belki, tekrarlamaktan utanmışlarcasına.
“Yedik, içtik, Allah artırsın! Sofrayı gençler, bizim dışımızdakiler kaldırsın!” diyerek el ele ayrıldı Aycan ve Aygül, sofradan ayrılıp koruluğa doğru yönelirlerken.
“Bu genç yaşımızda bizi köleliğe alıştırmayın, biz de oluşacak hayallerimizi üleşelim, düşüncelerimizi paylaşalım, henüz başlangıçtayız ama...” diyerek Gülsen’in elinden tuttu Candan.
Cümlesini tamamlamakta zorluk çektiği belli gibiydi. Gene de tuttuğu elle birlikte yakının uzağındaki kayalıklar üzerine oturmuşlardı.
Güneş, onların mutlu ve sıkıntısız olmaları dileğiyle belki kapkara bir bulut arkasına gizlenmişti. Ancak bazı şeyler için erken olduğunu anlatmak istercesine siyah-siyah, o kara kapkara bulutun anlamını çözmelerini istemişti, o gayreti yaşamıştı, bir yaz yağmurunu, gözyaşları gibi döktürmek istemeksizin peşine takarak.
Aydın ve Cansen kendilerine yüklenen görevi oldukça seri, suskuna yakın, artanları çöp torbasına istifleyerek toplarlarken konuşuyorlar, daha doğrusu konuşmaya çalışıyorlardı;
“Yaşamda herkes lâyığını gönlünün sultanını bulurmuş!”
Aydın anlamamışçasına, şaşkınca ve hatta anlamsızca;
“Yağmur gelecek, acele edelim!” dedi.
“İtici olmak, gönülsüz hatta gönül kırıcı olmak zorunda mısınız?”
“Bak güzel kız! Güzelsin, hem çok güzelsin, gözlerimi gözlerinden ayırmam(4) mümkün değil. Ama yalan, ya da yanlış söylememi bekleme benden. Belki buna askerlik sürem, kendime saygım ve verdiğim söz önemli. Etkilen...
“Demek istediğim; ‘Benden etkilen!’ demek değil, ‘Ağabeyim ve kardeşim gibi siz de bana sevgi olarak karşılık verin!’ anlamında da değil. Doğrusu; benim size ilgi duyduğumu da tahmin etmeyin. Sadece tahammülsüz iki insan gibi bakışmamızın normal olmadığını anlatmak istedim size. Sanırım; ‘Sen yoluna, ben yoluma’ diyeceğim, ilk ve son karşılaşmamız olacak, bugün…
Belki ilerilerde ağabeyimin, belki kardeşimin, belki de benim mutlu günlerimizde karşılaşırız, kim bilir? Ancak hemen ekleyeyim ki, kardeşlerimizin mutlu günlerine katılmak için ben istekli olmam. Senin mutluluğunu kutlamam, benim hiç de ummadığım mutluluğum olursa ona da katılmazsan memnun olurum!”
“Yani, başlamadan birbirimize küstük!”
“Öyle denemez, öcüymüşüm(1) gibi uzak durmanız, çekinikliğiniz üzdü beni. Bilin ki beni etkilemediniz, yüreğimde bir kıpırtı olmadı, ama başlangıçtan beri sergilediğiniz ilkel tavır, kardeşlerimin beklenti olarak mutluluklarını izlemeyi istememe rağmen hüzünlü olmam gerektiğini yaşattı bana, bunun için ben de sizin gibi uzak durmayı yeğledim(2), şu ana kadar!”
“Özür dilerim!”
“İşte siz ve sizin gibilerin mantık(1) ve edaları bu kadar!”
Kim söylemişse söylemiş; “Sevgi ile kini, nefreti ayıran çizgi çok inceymiş!(6)” diye!
Çiselemeye başlayan yağmur, sözlerini sonlandırmaları için gerekçe olmuştu…
Toplanma bitmiş, gereklilikler ve çöpler bagaja yerleştirilmişti. Aklı havalarda olup yağmura aldırmayanlar Aydın’ın korna sesi ile uyarılmıştı. Aydın şoför mahallinde gamsız, Cansen hemen arkasında küskün, solgun ve durgundu.
Gelenlerden Aygül ve Aycan’ın dudakları mosmor, Candan ile Gülsen’in gülümseme modundaki yüzleri pespembe idi, herhangi bir izahata gerek kalmaksızın, hafifçe de olsa ıslanmış olmaları göz ardı edilerek!
Başlamayan günlerin, biten geceleri olduğu gibi, kimine göre başlamış, ya da başlamaya meyilli günlerin de bitmesine gönüller razı olmuyordu. Bazıları huzur ve mutlulukla, ayrıca rüya ve hayallerine erişmek için yastığa başlarını koyar koymaz uykuya daldıkları halde, bazıları için bu, öyle olmuyordu.
O bazıları; süt dökmüş kediler gibi mırlayarak yatağında dönmekten yorulmuyor, bazıları ise; damardan süt enjekte edilse bile uyuyamıyorlardı. Belki, belki de uyumak için niyet beslemiyor olabilirlerdi. Bilenlerin, bilmeyenlere öğretemediği şey; sevginin kalplere yakıştığı, ya da yaraştığıydı...
İnsan felsefeyi(1) Türkçe ve kendi kendine yaparsa anlıyor, gerekirse de anlatabiliyordu, yeter ki anlamak, ya da anlatmak meramı olsun!
Ertesi gün Pazar olmasına rağmen nöbetteydi Aydın. Üsteğmen telefon etmişti, asteğmene, emir gibi değil, rica olarak.
“Cansen cüzdanını düşürmüş, acaba erattan birileri dünkü piknik yerine gidip bir bakabilir miydi?”
“Tabii!” dedi Aydın, içinden ne ismini söylemek, ne de “Komutanım!” demek geçmemişti. Muhtemelen Cansen’in yaşadığı kötümserliğin ve cüzdanını kaybetmesinin tek sorumlusu olarak kendisini görüp suçluyor olsa gerekti.
Bulgaristan sınırına yakın olduklarından Pomakca bilen, askerliğini belki de kendisi gibi bu sınır kasabasında yapan erlerden Süleyman’ı tam teçhizatlı olarak yanına almış ve sözüm ona sınır kontrolünü yapar gibi piknik alanına doğru yönelmişti.
Süleyman’ı yanında götürmesinin nedeni belki sınırda konuşmaları gerekebilir düşüncesi idi.
Pomakca; yazılması zor, ancak konuşması kolay diye düşünülebilecek bir lisandı. Bu nedenle birkaç kelime ile birkaç kalıplaşmış cümleyi kendinin de öğrenmesinin yararlı olacağını düşünmüştü, yaşamının ilerleyen normal bölümlerinde ne işe yarayacağını bilmeksizin.
Ancak aynı sınırın öbür tarafındaki er ya da subaylarla karşılaştığında; selâm Tanrı kelâmı olduğuna göre Zdrasti (Merhaba!), Dobrutro (Günaydın!), Dubar den (İyi günler!) demenin ne sakıncası olabilirdi ki?
Önce cüzdanı buldular. Yanındaki ere bunu uzun uzun anlatması zordu;
“Pikniğe gelenlerden düşmüş olsa gerek, karakola teslim ederiz!” diyerek geçiştirme gayretini yaşadı Aydın, sınıra doğru ilerlerken.
Yol, iz olmayan bir bölümde bir tümsekle karşılaştılar, akşamın yağmuru elbisesini bedenine yapıştırmış, elindeki torbayı, ya da çıkını parmakları arasına sıkı sıkı kilitlemiş bir genç kıza ait hareketsiz bir bedendi o tümsek.
Yaşadığından şüphelenmişlerdi başlangıçta, ancak boynundaki şah damarından yaşadığını öğrenmişlerdi.
Uzunca bir yol kat etmiş olsa gerekti, yorgunluğuna, bitkinliğine, dalgınlığına, durgunluğuna ve hareketsizliğine ve gözlerinin kapalı durmasına bakılırsa. Gözlerini açmaya belki de gücü olmadığından kapalı olarak;
“Voda (Su!)” dedi. Sonra belki de yalvarması gerektiği düşüncesiyle başını kaldırma gayretini yaşayarak arka arkaya iki sözü tekrarladı Süleyman’ın tercüme ettiği;
“Daymi voda (Bana su ver!), Voda iskam (Su içeyim!)”
Herhalde kibar olmasının gerekliliğini hissetmiş olsa gerek ki gözlerini açmaksızın, ya da açamaksızın sözlerinin en sonunda, Süleyman’ın matarasını açmaya çalıştığı anda;
“Day si mi voda (Bana su veriniz!)” dedi.
Süleyman genç kızın başını göğsüne yaslayarak, matarasını ağzına doğru uzattı. Üşüyor, titriyordu, elindekini bırakmıyordu ama. Soruları arka arkaya sıraladı Süleyman;
“Kako si (Nasılsın?) Kay si (Kimsin?), Kak ta zuvat (Adın ne)?
Kendine gelme ihtiyacını hissetti (galiba) genç kız;
“Kakvo mi ustanah (Bana ne oldu?) Day mi hıya (Bana ekmek ver!)”
Süleyman sesini yükselterek aynı sözleri tekrarladı;
“Kay si? Kak ta zuvat?”
Karşısındakilerin resmi elbiseli askerler olduğunu görünce sevinsin mi, üzülsün mü ikilemini(1) yaşamıştı genç kız ve dili çözülmüştü;
“Hanife!”
“Türk'sün o halde?”
Bundan sonrası kolaydı. Süleyman’ın teçhizatını yüklendi Aydın. Süleyman önce kucağına almayı denedi genç kızı. Genç kızın ıslak elbiselerinin belirttiği bedeninden çekinmiş olsa gerek ki sırtına aldı genç kızı ve Aydın’ın evine kadar hiçbir sıkıntı izi göstermeksizin taşıdı Süleyman.
Süleyman, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş yiğit bir İstanbul çocuğu idi. Dürüst efendi, İstanbul adabında(1), saygılı, sevdi mi gönülden sevdiğini hissettiren. Ayrıca en güvenilen, sözü namus kabul eden, canını ülkesi için vermekten çekinmeyecek, esirgemeyecek yaratılışta bir insandı.
Ayrıca kanaatkârdı Süleyman. Tahsilli olmasına rağmen ne onbaşılığa, ne de çavuşluğa özenmişti. Tekrar etmek yanlış olmasa gerek; “Öl!” dense, ölecek kadar sevgi doluydu, ülkesine, ülkesinin insanlarına.
Aydın’ın hüznü, Süleyman’ın kendisinden üç ay önce tezkere alacak oluşuydu.
Tek kusuru, belki irsiyedinden(1), ailesinden miras olarak “S” harflerini “T” ve “F” harfi ile karışık gibi söylemesiydi. Türkçemizde böyle bir harf olmadığına göre, ismini sanki; “TFüleyman” ya da çok zaman benzer şekilde “Füleyman” gibi söylerdi.
Kapıya geldiklerinde Aydın, Süleyman’ın omzuna koydu elini ve;
“Aramızda kalsın şimdilik. Ketum ol(2), sus, konuşma, anlatma. Kızcağızın başını derde sokmayalım. Neymiş derdi bu Türk kızının? Kaçak mı, casus mu öğrenelim. Ancak ondan sonra gereği için ilgililere haber verelim, danışalım!” dedikten sonra kız kardeşlerine emir verir gibi;
“Hanife bir Türk kızı, buraya gelişi nedendir, niçindir, ne değildir bilmediğimiz. Uzunca bir yol kat etmiş, Balyarova, ya da benzer bir isim sayıkladı gelirken, ama tam anlayamadım…
Yedirin, içirin, giyindirin, üşümüş olsa gerek, aspirin falan ne varsa verin ve konuşun, konuşturun. İstirahat etmesi gerek sanırım, zorlamayın, uyusun, üstelemeyin(2), ısrar etmeyin. Sonrası Allah Kerim!”
Sırtındakileri Süleyman’a teslim etti ve sonrasında karakola beraberce döndüler.
Aydın telefon etti Aycan’a hemen;
“Cüzdanı bulduk, getirelim mi?”
“Almaya gelirim, hem Cansen de sana teşekkür etmiş olur!”
“Gerekli değil komutanım!”
“Durup dururken komutanın olarak; ‘Esas duruş!’ diye komut vermemi mi bekliyorsun, istikbaldeki kayınbiraderim?”
“10-12 ay sonra tezkere alınca görürüm seni komutanım, elini sıkı tutmazsan bu vaktin sonuna kadar, zordur almak bizden kızı(6). Sahi, kuzular ne der ko-mu-ta-nım?”
Son kelimeyi vurgulamak için heceleyerek söylemişti Aydın.
“Meee!”
“İşte eğer elini sıkı tutmazsan kız istemeye geldiğinde duyacağın ses bu olacak. Ağzınla kuş tutsan bile, umurumda değil!”
“Yapma, böyle tehdit etme!”
“Etme-bulma dünyası komutanım. Size değil, kardeşime acırım, o her şeye lâyık, onu mutlu edeceğine inanıp saygı duyduğum için söylediklerimin şaka olduğunu belirtmeme gerek yok herhalde!”
“Söz! Üstelik şu saniyeden sonra komutanın değil, ağabeyimsin, kardeşinim senin!”
Aydın akşam, mesai bitiminde evine geldiğinde bambaşka bir Hanife ile karşılaşmıştı, başlangıçta görüp bilmeyip hissetmediği bir şekilde. Bir dünya güzeli duruyor gibiydi karşısında, tariflere sığmayacak, kardeşlerinden hangisine ait olduğunu bilmediği güzele uygun bir giyim içinde.
Bir süre durgun karşılıklı bakıştılar. Sonrasında Hanife yapması gerekliliğiyle koştu Aydın’ın üzerine, kucaklayıp öpmeye başladı, sonra durulup diz çöküp ellerini öpüp başının üzerine koydu ve “Sağ ol, abi!” dedi sessizce, Aygül ve Gülsen'in anlam vermekte çektikleri minnettarlık gösterisinde.
Oysa genç kız onlara da, banyo yapıp, saçlarını taradıklarında, elbiseleri giydirip donattıklarında aynı tezahüratı esirgememişti onlardan da.
Akşam yemeğe oturduklarında Hanife’nin kaçamak, utangaç, belki de mecburiyet belli eden minnettarlık bakışlarını göz ardı ederek anlatmak gayretini yaşadı Gülsen, Hanife’nin öyküsünü aklında kaldığı kadarıyla anlatmaya çalışırken;
“Balyarova denilen bir kentten uzunca bir yolu dağ-tepe, dere-ırmak, yayan-yapıldak tek başına gelerek geçmiş sınırı. Kim bilir kaç gündür aç-susuz? Annesini, sonra da babasını kaybettikten sonra kimsesizliğini dikkate alan bir Bulgar genci musallat olmuş(2) kendisine. Kötü niyetle değil ama. Evlenme arzusu ile…
Gönlü istemediği için devamlı rahatsız edilmekten bunalmış, Balyarova’dan kaçmış. İstanbul'da ki akrabalarına ve kendisinden önce Türkiye’ye ulaşan ağabeyine kavuşmak için çıkmış yola. Tek dileği adresini bildiği ağabeyine kısa süre içinde ulaşmakmış...”
Unuttuğu, hatırlaması gereken bir şey kaldı mı dercesine, gözlerini kapatarak başını bir süre için duvara dayadı ve hatırına gelmişçesine devam etme gereğini hissetti;
Evin,-barkını, içindekileri, tarlasını-tapanını ziynet karşılığı uzak akrabalarına devretmiş, yok pahasına da olsa. Elinde sıkı sıkıya muhafaza etmeğe çalıştığı torba, “Ölümlük-Dirimlik(3)” diye düşündüğü ziynetler için değil, Nüfus Kâğıdı ve Lise Diploması içinmiş…
Okumayı annesini ve babasını yitirmesi nedeniyle bırakmış. Eğer denklik alırsa Türkiye’de üniversiteye devam edecekmiş!”
Söyledikleri bitmişçesine derin bir nefes aldı, “Unuttuğum bir şey var mı?” diye soran gözlerle Hanife’ye bakarak.
Konu çözümlenmişti, ziyaretin kısası(7), gerekli olanın gereğine ulaştırılması önemliydi. Ne kendisi götürebilirdi Hanife’yi İstanbul’a, ne de kız kardeşlerinin geri dönmelerindeki riski dikkate alabilirdi Aydın.
Her ne kadar eşkıya(1) tereddüdü yoksa da hırlısı vardı, hırsızı vardı, şoparı(1) vardı, kopili(1) vardı, telâş ederdi, meraktan kahrolurdu, haber alıncaya kadar. Bu nedenle mayasında(1) muhacirlik(1) olan, İstanbul’u bilen Süleyman’ı görevlendirmenin doğru olacağını düşündü.
Süleyman hem çoluk-çocuğunu görür, hem de emaneti güvenli bir şekilde teslim ederdi adresine. İdari izin kâğıdı ve sivil elbiselerle ve çoluk-çocuğuna karınca-kararınca hediyeler götürmesiyle bu kolay olabilecekti...
Vedalaştılar...
Geldiğindeki gibi, aynı biçimde, aynı tezahüratla vedalaştı Hanife, kucaklayıp ellerini öperek. Belki ilk seferde, geldiğindeki andan farklı olarak gözlerindeki billur damlaları artı eklenti olarak...
Süleyman döndüğünde bir zarf vardı elinde. Üstünde sadece Hanife yazan, adres belirtilmemiş ve kapağı açık.
“Sevdiklerim” diye başlıyordu. “Yaşamımı bağışladınız, asla unutmayacağım. Türkçem zayıf, öğreneceğim ve Süleyman Abi ne zaman tezkere alırsa, o ayrılmadan evvel sizi ziyarete geleceğim. Hakkınızı helâl edin. Hepinizi çok sevdim, ama bağışlayın, birinizi daha farklı ve daha çok sevdim. Hanife” diye bitiyordu acele yazıldığı belli olan satırları.
Aydın, ikilem içindeydi, unutamıyordu onu, düşünceleri, tasavvurları, hülyaları, rüyaları onunla idi. Ancak ben olarak son düşüncesi;
“Eşşek kadar adam ve ağzı süt kokan, minnetini sevgi sayan bir genç kız, hatta bir çocuk... Nasıl bir düzgünlük olabilirdi ki yaşamında. Üstelik ne diyordu; ‘Hele bir askerlik bitsin, hele bir işe yerleşeyim!’
Üstelik elde yoktu, avuçta yoktu.
Bir çocuk, kendisi, hayaller...
Umutlar bile değil. Kel alâka(3), bu ne perhiz, ne lâhana turşusu gibi bir şey. Ancak insan bir girdaba yakalanmışsa, yaş-baş, şan-mevkii-şöhret umursamaksızın uzatılacak bir ip, bir kement, bir el, o girdaptan kurtulması için şans oluyordu kendi kendine, bağımsız olarak gibi, ama bağımlılığını bilerek.
Bu bağımlılık biraz farklı gibi görünse de Tanrıya bağımlılık, ya da alkol, uyuşturucu madde ötesinde bir bağımlılıktı, tariflere sığmayacak gibi, hem kadar.
Hanife’yi bir kere daha görse, ondan sonra ister düşman, ister terörist, isterse -varsa- kanlısı eliyle, ya da eceliyle ölmek umurunda değildi Aydın’ın. Kardeşlerinin de kendisini hissettiklerinin farkında olduğunu fark etmeksizin tüm mevcudiyetinin tüm zerrelerini onun kapsadığı inancını yaşıyordu.
Peki, o? Satırlarında gizlemeye çalıştığının kendisi olduğunu umut etmekte yanlışlık olduğunu düşünmüyordu. Herhalde kız kardeşlerinden birini, ya da evli-barklı ağabey dediği Süleyman’ı anlatmış olamazdı değil mi?
Bu; sevilen kendisi idi, yalnız kendisi, hem de ilk bakışta, bir görüşte. Yaşamda en güzel, en inanılacak senaryonun(1) bu olduğuna inanmak zor olmasa gerekti.
Umutlar; Kaf Dağının ardındaki Zümrüdü Anka kuşunun koruması altındaki altın yumurta olsa gider, bulur, alırdı onu. Bunun için gayretli olurdu, hacca giden karınca örneği(8), canını, varlığını umursamaksızın, bu yolda ölürdü, çünkü Hanife’siz bir yaşam zaten ölüm demek gibi geliyordu kendisine.
Sebep uydurdu Trakya’nın bu şirin kasabasından Tugay’a, Tümen’e gitmek için. Aslında amacı İstanbul’a gitmek içindi, hiçbir şeyi umursamaksızın. İlk kez, ya da son kez olacak olsa da onu bir kez daha görmek üzerine kurguluydu düşüncesi sivil elbiseler görünümünde, sözüm ona görevli giderken.
Hanife’nin Süleyman vasıtasıyla öğrendiği adresine ulaştığında cesareti, ya da sevdiğine ulaşma ümidi sıfır idi. Sadece pencerelerine baktı, kaldırımlarda ileri-geri dolaşarak. Bilinmez miydi ki davulun bile dengi dengine çaldığı bir ülkede basit bir tavşanla bir ejderha(1) aynı kulvarda yer alamaz? Ejderha; o idi!
Kös kös(2) isyanla, geriye karakoluna döndü, kardeşleri tarafından da, onun tarafından da görülmeyi, bilinmeyi istemeksizin. Bu hüsnü kuruntusuydu(3), kardeşleri çoktan daha çok vakıftı(2) onun bilmelerini istemediğine.
Ahlamalar(2), puflamalar(2), iç çekişler(2 ve farkında olmaksızın rüyalarda hatta hayallerde sayıklamalar...
Aydın’ın bilmediği o kısa sürenin sonuna doğru Tanrının itekleyişi ile Hanife'nin onu görüntü sınırları içine hapsetmesi, peşinden koştuğu halde onu kaybetmesiydi.
Farkı fark etmişti Hanife. “Kalp, kalbe karşıydı(9)” hem inkâr edilemeyecek şekilde, yaşının gereği olmasa bile, bir genç kız, hatta daha ilerisi bir kadın olmak dileğiyle hissettiği kadarıyla.
Önce Süleyman Ağabeyinden öğrendiği kadarıyla iki satır karaladı;
“Seni gördüm, yetişemedim. Ya benim ol, ya senin olmama izin ver. Ne bugünümü, ne yarınımı, ne de sensizliği tüketmeme izin verme. Ortalıklarda kalacağım bir sona zorlama beni!” diye yazdı kısaca, telgraf olarak.
Doymadı, doyunmadı. Komşunun telefonundan aradı onu; Sadece; “Gene gel!” diyerek kapadı telefonu.
Bir gün öncesinde suspus(2) kederiyle görevine dönen Aydın, önce telgrafı, sonra telefon mesajını alınca, hemen aynı telefona cevap verdi; “Geliyorum!” diyerek.
Neredeyse tutum ve davranışı can havliyle(3) tavrı içindeydi. Durumu saklamaksızın kardeşlerine anlatarak Aycan Üsteğmene ulaştı, kısacık bir söz ve izinle arabasını aldı ve son gücü, belki de farkına varamadığı süratiyle sevdiğine ulaşma gayretini yaşadı.
Tüm aşkların mutlu bir sonla biteceğine dair bir kural var mıydı?
Bir virajı almak üzereyken, yanlış bir sollama yapan aciz, karaktersiz, bilgisiz, hırçın, hatta gaddar(1) bir şoförün kullandığı kamyonun altında kaldı Aydın ve tükendi…
Adres dışında bilgileri olmayan Gülay ve Gülsen cenazenin defninden sonra İstanbul'a giderek Hanife’ye haber verme gereğini hissettiler.
Günlerce, aç-susuz, dağ-tepe, dere-ırmak, yayan-yapıldak, kendi başına yaşadığı ülkeden yaşamak istediği, yaşayacağı ülkeye; Türkiye’ye gelirken çektiği zorlukların, çilelerin(1) kalbini ne kadar hırpaladığının, kalbini nasıl darbelediğinin farkında değildi Hanife.
Bunun, yaşamak istediğinin başlangıcı için bile yetersiz kalacağını, sinsi(1) bir sonun kendini beklediğini bilmesi mümkün değildi.
Eve ulaştıklarında, yas içindeydi ev. Aydın’ın tükendiği vakitte, Tanrı, tükenmesi gerekenden de emanetini almıştı, bir vesileyle.
Hanife’nin Aydın’ın tükenip bittiğinden haberi olmuş muydu, bilinmez, ama hissi kabl el vuku(3) olduğu şüphesizdi.
Kalplerin başlangıcını bilmeksizin karşı karşıya değil, yaşarken karşılıklı çarpması önemliydi.
Ya bunu onlar yaşarken peşinen anlamamışlardı, ya da Tanrı onların hemen anlamalarındaki gecikme nedeniyle, anlayışsızlıklarını zalimce yüzlerine çarpmış olsa gerekti...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Saklanan isimlerle Aydın, Cansen ve Süleyman yaşamışlardır. Süleyman Ağabeyi yitirdik, öykünün tavrının aksine Aydın ve Cansen çoluk-çocuğa karışmış olarak yaşamaktadırlar. Ayrıca söylemem gerekli ki, gerçekten Pomakca birkaç kelime ve cümle ile, öykü ile hiç ilgisi olmamasına rağmen Boşnakça, Tatarca, Kürtçe ve Macarca (Hunca) da birkaç kelime öğrenmişliğim vardır.
(1) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Beceri; Maharet. Elinden iş gelme durumu, ustalık. Kişinin yatkınlık ve öğrenime bağlı olarak bir işi başarma, bir işi amacına uygun olarak gerektiği gibi yapabilme ve sonuçlandırma yeteneği.
Çarpıklık; Çarpık olma durumu. Eğrilik. Dağılımın simetrik olup olmadığına bakılan ölçüm.
Çekimser; Bir şeyi yapmakta, eğilim göstermekten kaçınan, kararsız, tarafsız.
Çekiniklik; Çekingenlik. Saygı, korku ve utanma duyguları nedeniyle ürkeklik. Pısırıklık. Pasiflik.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Çile; Zahmet, eziyet, ıstırap, sıkıntı. Dervişlerin yaptığı bir ibadet şekli. İbrişim, yün vb. demeti. Okun yaya bağlandığı ip (yay kirişi).
Ejderha (Dragon); Büyük yılan. Türlü biçimlerde tasarlanan, genel olarak aslan pençeli, kanatlı ve kuyruğu yılan kuyruğu gibi olan, masallarda adı geçen korkunç cüsseli düşsel canavar.
Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
Kod; Bir bilginin harfi, şifresi. Bir bilgiye ulaşabilmek için kullanılan simge veya simgeler dizisi (Kot ile karıştırılmamalıdır. Kot; Giysi yapılan bir nevi kumaş; yani blucindir) Özellikle şehir içindeki binalar için zemine göre alçaltı.
Kopil; Romence “Çocuk” demektir. Babası belli olmayan (Nesebi gayri sahih, Piç) çocuk. Arsız sokak çocuğu. Yaramazlık yapan, serseri erkek çocuk. Küçük Romen veya çingene çocuğu.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Maya; Yaradılış. Öz nitelik. Hamur, yoğurt, peynir, bira, boza gibi kimi yiyecek ve içeceklerin mayalanması için kullanılan madde.
Muhacirlik (Macırlık); Göçmenlik. Göçe zorlanmışlık. Hicret etme. Yurdundan ayrılıp başka bir yere gitme.
Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.
Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren, göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekân ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan yazılı metin.
Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.
Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz, edepsiz çocuk” gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.
(2) Ahlayıp Puflamak; Sıkıntıdan sızlanmak.
Çarpılmak; Çekiciliğine kapılmak. Çarpık duruma gelmek, eğrilmek. Çarpmak eylemine konu olmak.
Deşifre Olmak (Etmek); Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.
Evetleşmek; Evlenme vaadinde bulunan iki cinsin birbirine “Evet!” demeleri.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
İç Çekmek; Göğüs Geçirmek. Herhangi bir durum nedeniyle derinden soluk almak. Üzüntüyle veya özlemle derin derin soluk alarak duygulanmak.
İnceldiği Yerden Kopmak (Kopsun); “Ya Herrü, Ya Merrü” ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi” denilebilecek bir deyimdir. İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.
Ketum Olmak; Sır saklamak, ağzı sıkı insan olmak.
Kös Kös Dönmek; Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek.
Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).
Musallat Olmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, hiç peşini bırakmamak.
N’icolmak; Nice olmak. Bir bakıma yöresel olarak “Necip olsa (Necibolsa), Necep Olsa (Necebolsa)” şeklinde kullanılan “Netice olarak, nice olsa” anlamlarındadır.
Nasibi (Kısmeti) Açılmak; Kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak. Kazancı artmak. Bolluğa ermek.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Suspus Dönmek; Korku ya da benzeri bir nedenle sinerek, susarak, sesini çıkarmadan geldiği yere yönelmek.
Tahammüllü Olmak; Güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmek, dayanmak, direnmek. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırması ve katlanması.
Taş Koymak (Yoluna) ; Bir kimsenin işini bozacak, amacına aykırı olacak bir şey yapmak.
Üstelemek; Üst üste istemek, yapmak. Hastalığın yeniden ortaya çıkması.
Vakıf Olmak; Öğrenmek, bilmek, anlamak.
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
(3) Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Değiş Tokuş; Bir şeyi verip yerine başka bir şey alma işi.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Kel Alâka; Hiç ilgisi yok. İlgilendirmez, ne ilgisi var? Alâkasız!
Kırık Dökük; Çürük, değersiz, eski eşyalar. Düzgün olmayan, parça parça sözler.
Mutluluk Mübadelesi; Türkçemizde böyle bir söz olduğunu sanmıyorum. Belki (öykü için) benim uydurmam sadece. Kastetmek istediğim modern bir Berdel Çeşitlemesi gibi düşünülebilir.(Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur).
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
(4) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(5) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.
(6) Kuyu başına vardım, Zeynep’i görem diye…” diye başlayan Barış MANÇO şarkısında “Zordur almak bizden kızı” şeklinde bir tehdit(!) gizlidir.
(7) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(8) Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
(9) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR