Sigara içmekte olan iki gencin yanından geçerken her zamanki şaklabanlığım(1), boş bulunmam ve gülümseyerek “Sigara sağlığa zararlıdır!” dememle birlikte, konuşanlardan muhtemelen babasının satın aldığı önündeki arabanın tamponuna ayağıyla basan, daha pehlivan bir yapıda görünen gençten yumruğu yanağımın ortasına yemem bir olmuştu.

Üstelik;

“Beden benim, ciğer benim, sana ne ulan!” sözünü ekinde gelmişti o yumruk.

Dediğim gibi böyle bir tepki aklımın ucundan geçmediği için, boş bulunmuştum, sırt üstü yere yuvarlanmış, debelenmiş, gene de doğrulamamıştım yerimden. Eğer başucumda sayı sayılsa; “On… Nakavt!” denileceğinden emindim, gözlerim kapalı.

Sanırım kulağıma ulaşan ses diğer gence ait olsa gerekti, farklı olarak;

“Ne yaptın be Sinan, al başına belâyı şimdi, ya ölür, kalırsa? Hadi hemen arabayı çalıştır, hastaneye falan bir yerlere götürelim! Sen de özür dile!”

“Canım burnumda(2) zaten, özür-mözür dilemem. Annem der, babam söylenir, kız kardeşim dillenir, yetmez bir de sokaktan geçen böylesi; ‘Sigara içme!’ der! Bıktım yahu! İnadına içeceğim işte! Şart olsun(3), ders olsun diye sokaklarda tüttüre, tüttüre!”

Sinan arabasını çalıştırırken Sinan olmayan bana yardım etmiş, arka koltuğa beraberce otururken yorumunu da eklemeye unutmamıştı, Sinan'a;

“Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış! Sen bu arkadaşa kızdın; ‘Sigara içmeye devam edeceğim, hatta artıracağım!’ diyorsun. Sanki bu adamın umurunda?”

“Kendine geldi mi bu yavşak(1)? Kanayan, şişen, moraran bir yeri yoksa indirelim bir yerlerde, koy cebine birkaç kuruş, baksın başının çaresine. Kanayan-manayan bir yerleri varsa eczanede baktırsın kendine!”

Söze karışmak gereğini hissettim, ikinci bir yumruk yeme riskini göze alarak;

“Gençsiniz, affedebilirdim sizleri, özür dilemeseniz de, ama sözleriniz ve davranışlarınız gücüme gitti, zoruma gitti. Cesur, yürekli ve delikanlı iseniz, karakolun önüne çekin arabanızı ve dediğim gibi yiğitseniz takılın peşime, çünkü sizlerden şikâyetçi olacağım…

Yok, değilseniz, ben sırtımı döndüğümde istediğiniz yere gidin, ben sizi bir daha görürsem de tanıyor olmayacağım. Ben de evime yönelirim sonra...”

Karakolun önüne geldik, arabadan indim, karakola girip girmemekte tereddüt yaşarken motor sesi durdu, arkamdakilerin “Yiğit” olduklarını anladım!

Karakola girip, komisere kısaca; “Yanlarından geçerken sebepsiz olarak bana yumruk attı, şikâyetçiyim efendim!” dediğimde adı Sinan olan;

“Hayır efendim, durup dururken değil, yanımızdan geçerken küfür etti, ben de vurdum!”

“Sadece ‘Sigara sağlığa zararlıdır!’ dedim. İsteseniz duymayabilir, ya da tepkinizi yumruk atarak değil, başka şekilde belirtebilirdiniz!”

“Yalan efendim!”

Komiser karşılıklı ithamlarımızdan(1) hoşlanmamış olsa gerekti;

“Bir saniye! Bir saniye gençler! Bu şekilde karşılıklı suçlamalarla olmaz bu işler. Adın Suat mıydı, senin?... Tamam, sen git, hastaneden ya da sağlık ocağından rapor al, yumruk yediğin yerlerde güvenlik kamerası, ya da MOBESE(4) falan kayıt alan bir şey var mı, varsa al getir, sizi mahkemeye sevk edeyim, kozlarınızı orada paylaşırsınız artık!”

Komiserin yanlışı; bu kamera bilgilerinin özel olduğunu hatırlayamaması, yoldan geçen herhangi birine isteği halinde verilemeyeceği, ancak güvenlikle ilgili bir konu için ilgili kurumun isteği ve karşıdaki ilgili kurumun uygun görmesi ile verileceği idi.

“Tek bir cümle söyleyebilir miyim efendim?”

“Bana mı?”

“Hayır! Adı Sinan olan arkadaşa... "

“Söyle bakalım!”

“Allah evlât acısı göstersin, diyemem, bu hem bana yakışmaz, hem de suçu günahı olmayan çocuğa. Diyeceğim o ki; kim kendini kurtarmak istiyorsa o kanser olup, ölsün mü?”

Söz ağzımdan çıktığında köpekler kadar pişman olmuştum, “Kanser ol!” bedduası yakışır mıydı ki bana? Ama köpek gibi pişman olan, köpek gibi lâfı işitiyordu;

“İtin duası kabul olsa, gökten kemik yağardı!”

“Bu aslında yakıştırdığın benim değil, senin duan!”

“Ben yalan söylemem, söylemedim de!”

"Özür dilerim komiserim. Ben yanlışlık yaptım, herhalde bir başka birinden yumruk yedim, ya da küfrettiğim için, sonuç önemli değil. Herhalde bu genç arkadaşlardan da özür dilemem gerek! Ben sizleri affettim, sizler de beni affedin lütfen!”

“Bir de affediyormuş, sen kimsin be?”

“Hiç kimse! Tanımıyorum sizi! Yalnız beni ve bugünün tarihini unutma ve komiserimin vereceği tutanağı al ve sakla. Umarım ve dilerim ki; dileğim, bedduam, ahım, ya da sitemim her neyse tutmaz, sağlıklı bir şekilde yaşarsın! Komiserim özür dilerim efendim, ben gidebilir miyim?”

“Tutanağa ‘Şikâyetçi değilim!’ diye imzanı at, bir daha da böyle eften-püften(5) şeyler için karşıma gelme!”

“Baş üstüne komiserim! Bir daha böyle yumruk yersem, hazmederim, hazmetmeye çalışırım, ama bundan sonra kimseye; ‘Sigara sağlığa zararlıdır!’ demeyeceğim. Kimsenin tavuğuna ‘Kışt!’ kimsenin köpeğine ‘Hoşt!’ demeyeceğime göre bir daha da karşınıza dikileceğimi hiç sanmıyorum, efendim. Bana da, size de, hepimize de sağlıklı günler, içimizden bazılarının sağlıklı günler tüketeceğine dair içimde şüphe dolu olsa da…”

Karakoldan çıktım, rutin yaşamıma dönmeliydim. Gözlerimdeki morlukları, yanağımdaki kızarıklığı anneme ve kardeşlerime anlatmak dışında bir kaygım yoktu, aslıma, kendi yaşamıma dönmeliydim, döndüm de…

Sigaradan nefret etmeme, yanımdan geçen, yaklaştığım herkese sigara içmemelerini söylediğime ya da önermeme gelince, kısa olması gereken uzun bir hikâye. Şöyle ki…

Babam bir köy çocuğuymuş, koca şehre gelmeden önce. Kökeninden utanıyor olsa gerekti. Çünkü anlattıklarından; doğup, büyüyüp, şehre gelinceye kadar yetiştiği köy; çevresinin macır, bizlerin muhacir dediğimiz bir göçmen, Boşnak köyü imiş, yıllar sonra öğrenmiştim bu gerçeği, bir vesile ile.

Bazen babamın anneme yaptığı yanlış hareket sonucu, anneannemin, ya da o hareketi bir başkasına yapmışsa; “Boşnak; boş kafa!” diye fısıldayarak gıybet(5) ettiklerini duyuyor, Boşnak kökenli olmamız konusunda bilgim olmadığı için neden böyle denildiğini anlayamıyordum. Bir bakıma bilmeyen, nasıl anlayabilirdi ki?

Lise ikinci sınıftan, üçüncü sınıfa geçtiğim sene, üniversite sınavlarına da hazırlandığım için, bir daha vakit ayıramayacağım düşüncesiyle kısa bir tatil için para ve izin almıştım babamdan ve onlara haber vermeksizin, babamın sır gibi sakladığı köye gidip kökenimizi merak ederek, gerçekler varsa öğrenmeyi kafama koymuştum.

Beni bilmeyen, kendilerini bilmediğim, babamın neden uzak durduğu hakkında bilgim olmayan köye gidip akrabalarımızı görüp tanıyacaktım.

Kişi ne kadar sır saklamaya gayret ederse etsin, mutlaka olmadık zamanda, olmadık yerde açık veriyordu. Açık parçaları albümlere bakarak birleştirdiğimde, hatıraları dinlediğimde neyin ne olduğunu anlıyordum, zekâm kıt olsa bile. Hem zaten insan ipuçlarını, açıkları uç uca eklediğinde zeki olmasına da gerek kalmıyordu.

Babamın, hani avam bir benzetme olacak, ama kabuğundan çıkıp da kabuğunu beğenmediği(6) yani kökenimizin ilk basamağı olan merkez köy gerçek bir muhacir köyü idi. Doğrudan şehre bağlı, şehrin merkezine yakın, taban arazilerde her türlü meyve ve sebzenin, tütünün tarımının yapıldığı güzel bir köydü, gittiğim köy.

Yalancının yalancısıyım, kenarlarda, köşelerde kenevir ve haşhaşla da ilgilenildiği aklıma sokuldu, ama o kenarlara köşelere gidemedim, göremedim de doğal olarak.

 

Diyebilirim ki; yaşamımızda, ya da babamın yaşadıklarıyla ilgili birçok şeyi bu köyde geçirdiğim, bir haftaya sığdırdığım süre içinde sıraladım, sakladım öncelikle beynime, sonra kalbime...

Köye ulaştığımda minibüsten indiğimde ben, şaşkın bir ördek yavrusu(3) gibi ortalıklarda kalmıştım, şaşkın ördekten tek farkım; elimde ufak bir valizle, giyimli, kuşamlı, hatta kravatlı oluşumdu, bir öğrenciden ziyade, kalıplı bir devlet memuru gibi, ama zayıf, bencileyin görünüşlü. Camii önündeki yaşlılardan biri dostça yaklaştı yanıma, elini omzuma koyarak sordu;

“Kimlerdensin oğul, kimi aradın?”

“Ben bir garip keşiş(1), abdal(1), derviş(1) bir garibanım(1), soyunu, kökenini araştıran. Bir vesile ile öğrendim bu köyün adını. Babam bu köydenmiş; Karaköy soy ismini bu köyden dolayı almış babamın babası. ‘Kara Salih’, ya da ‘Kambur Salih’ derlermiş ona, aynı zamanda hem çolak, hem de topalmış dedem…”

Cami önünden birkaç meraklı amca daha gelmişti yanıma. Biri söze karıştı;

“Yahu bu bizim ‘Kambur Salih Abi’ olmasın. Aklında başka bir şey kaldı mı? Başka bir şeyler de var mı, de bakalım hele! Hem senin baban kim?”

“Mehmet! Ona da ‘Kamburların Kara Mehmet’ derlermiş! Bir tek halasının ya da teyzesinin kızı olsa gerek ‘Kız Hatçe!’ isimli bir teyze varmış, çocukluklarında beraber oynarlarmış, sonra ilkokula beraber gitmişler, babam okulu üçüncü sınıftan sonra terk etmiş köyü, şurda-burda çalışmış, askere gidip dönmüş, annemi görmüş evlenmişler!”

Bundan sonrası için tereddüt hanemde boşluk vardı; “Baban napayı? Adres falan ver!” deseler, babam isteğinin hilâfına(1) kökenini merak edip araştırdığım için gücenebilirdi bana. Bu nedenle babamı öldürmemin(!) en iyi şık olacağım düşündüm ve babam rahmetli oldu!

“Ha! Bizim Dul Hatçe! Onun oğlanlardan biri şimdi buralardaydı. Bu vakitte tütün kırmaya gitmiş olamaz. Bahçelerdedir her hal. Şimdi eşek sıpalarından biriyle seni Hatçe Halana gönderelim!” dediler. Herhalde ona halalığı yakıştırmış olsalar gerekti benim için.

Hatçe Halanın oğulları Nebi ve Ahmet Muhammet evli, Vahit ise evde dizinin dibindeydi ve Hatçe Hala herhalde erken evlenmişti ki, ancak Vahit benim emsalim gibiydi.

Yaklaşık bir hafta içinde neler olması gerekliydiyse onlar oldu, teferruata girmeksizin Hatçe Halanın evinde misafir kaldığım sürede. Ancak itiraf etmeliyim ki, şehirde yaşamam mümkün olmayan ilkleri, kökenimi inkâr etmediğim bu köyde yaşadım.

Örneğin; ortalıklarda dolaşan çocukların “Eşek sıpası” olduğunu, pantolona “dimi” şimdi yerine “imdi” denildiğini, “hali pür melalin” acınacak hal olduğunu, “Tövbeler olsun!” demenin “Şart olsun!” demek gibi büyük bir yemin olduğunu öğrendim, ben dâhil, kız-oğlan fark etmeksizin herkesin “Gülüm” olduğunu bildim!

“Aferin!” yerine “Afferim!” bazen “Efferim!” demenin takdir değil, tekdir olduğunu, bravonun "pravo” şeklinde aferinden sonra gelen bir takdir cümlesi olduğunu, genelde onların deyişiyle şeddeli yani iki “ş” harfli “eşşek” ve “sinkaf” demenin küfür olduğunu öğrendim.

Gıpta etmek; imrenmek, marifet; tanımak, bilmek, ahde vefa veya ahde riayet; sözünde durma, verdiği söze bağlı kalma, özü sözü doğru olmak anlamlarını taşırmış. Münafıklık ise onun tersi gibi yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanet gibi anlamları taşırmış.

Bir de belki de babamın uzak durması nedeniyle nasihat gibi, hadis olduğunu söyledikleri bir söz vardı ki unutmam mümkün değildi; “Birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin, sırt dönmeyin, ilginizi kesmeyin!(7) gibi.

Anlamının ne olduğunu bugün bile bilemediğim; “Ne diyorsun, anladım! Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez! Geldin mi, ha? Senin adın kim? Tütün kırmak!” şeklindeki cümleleri de kendi Beyin Literatürüme ekledim.

Ayrıca köyün dindar ve fakat Atatürkçü bir köy olduğu da aklımdan çıkmadı, çıkamaz da. Erkeklerin çoğunun ismi; Mustafa ve Kemal ile en çok halife isimleri olan (Ebu) Bekir, Ömer, Osman, Ali bir kısmının ise Allah'ın Esma ül Hüsna denilen 99 isminden birkaçı, kızların ise yöreye uygun gül ile ilgili Gülsen, Gülten, Gülizar, Güldehen vb. gibi isimlere sahip olduklarını öğrendim.

Dikkatimi çeken, hani sosyete isimleri diyebileceğim; Tanju, Acun, Yağız, Özlem, Şebnem, Olcay, Tijen gibi isimlerin olmaması idi.

Tütün kırmanın en geç sabah ezanında çiğ damlaları kaybolmadan, nikotin yapraklarda sertleşmeden başlamasının gerektiğini, kırılan tütünlerin düzenli bir şekilde köfünlere(1) veya nadiren de olsa çuvallara istiflendiğine şahit oldum.

Sonra hemen köye dönülüp o 25-30 santimlik şiş gibi iğnelere geçirildikten sonra imece gibi hep beraber iplere dizildiğini, dizilen iplerin sehpalara aktarılarak güneşe karşı yerleştirildiğini gördüm.

Unutmadan söylemem gerek ki, bahçelere gidişler-gelişler kağnılarla, benim gibi sosyete çocukları ve yaşlılar için uysal ve gözleri güzel olan ancak devamlı olarak haksızlıklara uğrayan eşeklerle(8) oluyordu.

Gene de yaşamımda ilk kez kağnıya binmekten kendimi alamamıştım ve Atatürk’ün Kağnısını(10) huzurlu bir şekilde ve yeniden anlayarak içimden geçirmiştim.

Usulüne göre tütün kırarken de, o iğne gibi keskin yassı şişe tütün yapraklarını dizerken de, tütün zifiri ile vıcık vıcık olan ellerimi gözlerime sürmemem gerektiğini, burnumun ilk akışında, ikaz edilişimde anlamıştım, “Maşallah!” teşvikleriyle.

Bu teşviki yapanın, gözlerimi ayıramadığım, gözlerini benden ayıramayan adını bile bilmediğim genç kızdan, yaşamımdaki ilk sevgili diyeceğimden geldiğini itiraf etmeliyim.

Aşk henüz çevremde değildi, etrafımı sarmamıştı hissettiğim kadarıyla. Bakıştık, tokalaştık sadece zifirli ellerimizle, yapışık, “İnşallah-Maşallah!” dilekleriyle. Ben üniversiteye yakın, o lisenin başlangıçlarında öğrenciydik, ikimiz de.

Daha ilerileri düşünecek ne güç, ne takat, ne de projemiz olabilirdi ki? Ne ben umut verdim ona, ne de o umutlandı sanki.

Tesadüfen aynı otobüste yolculuk yapan iki yabancı gibiydik. Otobüs terminale ulaşmış, yolcular bir varmış, bir yokmuş modundaydılar, bizim gibi.

Adı? Sahi neydi adı? Söylememiş miydi, ben mi sormamıştım? Ya da o söylemişti de ben mi unutmuştum? Güzel bir kızdı ama şairin dediği gibi, ismi neydi unuttum(10). Oysa tekrar köye gelmek ve onu görmek öylesine özel bir istekti ki gönlümde.

Şimdi? Evet, şimdilerde evlenip çoktan, çoluk-çocuğa karışmış olmalıydı. Köyde, daha doğrusu “Köyümde” demeliyim, kızların evde kalma lüksü de, imkânı da yoktu, hissettiğim, ya da aklımda kaldığı kadarıyla.

Yaşamımda ilk kez bazlama arası yağda yumurtayı bahçelerde yiyip, kurbağaların cirit attığı dereden, iribaşları ürkütmeden, onların benim protein ihtiyacımı gidermelerine imkân sağlamaksızın inek ya da koyun gibi süzdüre süzdüre su içtim.

Hatçe Halanın küçük oğlu Vahit bazen gâvurcukların(1) köye geldiklerini, tanesi o günkü parayla kurbağa başına 50 kuruş olarak para ödediklerini, kurbağa bacaklarının gâvur memleketlerinde iyi bir yiyecek olduğu için iribaşları ürkütmemizin doğru olmadığını öğretmişti!

Son olacağını söylemem mümkün mü, bilmem? Dereden su içmek demek, tifoya davet diye aklımdan bile geçmedi. Tahta kerevetlerde fareden-vebadan, sivrisinekten-sıtmadan çekinmeksizin yatıp uyudum, hem muhallebi çocuğu olduğumu anlamaksızın yorgun olarak.

Üstelik neslime, kökenime uygun olarak annemin beyazlığını yitirip babam gibi karararak…

Bu arada evler arasındaki, cami önündeki boşluklarda, (sokak demem mümkün değildi) kuduz tehlikesini dikkate almaksızın kedi ve köpeklerle haşır-neşir olduğumu(2) anlatmazsam olmaz. Sanırım kedi ve köpeklerin beni test etmelerinde başarılı olduklarını söylemem mümkün değil.

Gidenler akıldan kovulurmuş, babam kovulmuş, ama ben akıllarında kalacaktım, ama ne zamana kadar bir kez daha gitmedim ki oralara. Ve pelesenktir; “Aslını inkâr eden haramzadedir!(11)

Bu sözü; şu anda süzgeçten geçirmeye çalışmamın anlamını çıkaramadım, birden?!

Babam işte böyle bir köyden çıkmıştı şehre. Ama nasıl?

Babama karşı falso yapmamam, yalan kılıfımı iyi hazırlamam gerekti, bir deniz kıyısında bir gün kalıp eve döndüm. Köyle ilgili hiçbir bilgi aklımda kalmaksızın! Bir günlük deniz tatilimi, ek görgü, bilgi ve okuduklarımla çoğaltmam mümkündü.

Yalandan kim ölmüştü ki? Yağmasam da gürlemeliydim, yaşım, zekâm ve aklım dolaysıyla soruları cevaplamak konusunda hazırlıklı ve tedbirliydim.

Annem;

“Yediğin, içtiğin senin olsun, nereleri gezdin, nereleri gördün, dönerken keşke teyzene de uğrasaydın, yeğenlerini de görseydin bari!” dememiş olsaydı, serüvenim gerçekten makul ve mantıklı yalanlarımla daha rahatlatıcı olacaktı.

Gene de rahattım, ama ağzımdan bir şey kaçacak diye tedirginliğimi de inkâr etmem mümkün değil!

Üçüncü sınıfta köyden ayrılan babamın tütün sevdası daha birinci sınıfta başlamıştı, tıpkı emsalleri gibi, tütün kır, diz, kurut, satacağını sat, kalanını kıy, kendi istihkakın(1) olarak istifle, sakla! Buna “Kaçak Tütün” denemezdi!

Babamın sigaraya başlangıcı takvim sayfalarına tütün doldurarak başlamış, daha o çocuk yaşlarında, her çocuğun başına geldiği gibi; “Bir taneden bir şey olmaz, canım, dene!” denildikten sonra, okul yolunda, okul tuvaletlerinde, bahçelerde devam etmiş...

Tütünde nikotin, takvim yapraklarında kurşun...

Daha o zamanlarda belki adı bile bilinmeyen kansere açıkça davet!

Sonralarında duyumu mu olmuştu, yoksa terfi etmek mecburiyeti mi hissetmişti, defter sayfalarına sarmayı öğrenmişti tütünü.

Köyden hiç kimseyle vedalaşmadan ayrıldığında annesinin cebine koyduğu 3-5 kuruş harçlık dışında, bir torba tütün, babasının gizlilerinden bir-iki sigara kâğıdı tomarı ile gidip de dönecekmiş gibi ayrılmış köyden.

Ne annesinin, babasının vefatlarını duymuş, ne de onları kabre indirmek, uğurlamak gibi bir olasılığı yaşamış. Unutulmak istemiş, unutulmuş, unutmak istemiş, unutmuş olsa gerekti.

Ve ben onun köyüne geldiğimde babam unutulmuş bir rahmetli idi benim dilimde ve ben köyden ayrılırken de rahmetli idi!.

Babam yaşarken arada sırada demlenirdi, en çok sevdiği rakı, Türk Sanat Müziği, genelde fasıl ve sadece bir kadeh içki, arasında ve sonrasında çay içmek zevki idi. Doğal olarak oturduğumuz salonu boyayacak, dumanla işgal edecek kadar sigara içerdi!

Ve yaptıkları içinde en kötü yanlışı sigarasından bir nefes çektiğinde, çay bardağına ağzına götürdüğünde üflediği nefesi tekrar içine çekmesi idi. Yani bir bakıma bir yudum çayla aynı dumanı tekrar değerlendirme(!) isteği gibi bir şey.

İkinci bir yanlışı, yani diğer bir kötü tarafı ise; özenle nasihat vermesi idi, sigaradan sapsarı olmuş, sağ elinin parmaklarına ve bıyıklarına aldırmaksızın;

“Siz benim gibi yapmayın, sigara içmeyin, ha!” diyerek.

Oysa biz kendisine kerelerce rica etmiştik; “İçme değil, hiç olmazsa azalt!” diye. O bu önerimize kulak asmaz ve tekrarladı;

“Sakın sigara içmeyin ha! Arada bir içki içebilirsiniz, her ne kadar o da tüm kötülüklerin anası olsa da. Sigarayı ödünç, arkadaştan, şundan bundan isteyebilirsiniz, hatta dilenebilirsiniz bile, ama zevkin de, içkinin de veresiyesi olmaz. Paranız varsa zıkkımlanırsınız, yoksa yok! İsteyin para vereyim, istediğinizi yapın, sigara hariç! Hem sigara dosta ikram, düşmana ısrar edilir.

Hazıra ne dağ, ne de öylesine tüketime ciğerler dayanabilirdi. Ciğerlerinin iflas ettiğini öğrendiğimizde, doktorların bizlere müjdelediği(!) süre bir aydı babam için, bir-iki gün fazla, bir-iki gün eksik, o kadar. O halinde bile sigara içmekten vaz geçmemiş, hastanede yattığı süre içinde bile tek isteği sigara olmuştu; Reanimasyon Servisinde(12) kesinkes yasak olan.

Reanimasyon denince bana göre üzerinde durmak gerek, burası bana göre Ahrete Yolculuk Öncesi, Ölüme Çeyrek Kala, ya da Umutsuzluk Odası olarak çağrıştırılması gereken, Türkiye’ için kesinlikle ötenazi(13) izni verilmeyen bir oda idi. Babam, gün günden öte sigara içme isteğini tekrarlayamaz oldu.

Babamın o odada yaşadığı, daha doğrusu yaşamaya çalıştığı süre, doktorların söylediği gibi gerçekten bir ay kadar sürmüştü, tek farkla. Belki de doktorların bilip de söylemedikleri bir şekilde son bulmuştu babamın yaşamı, hemşirelerin hazırlıklarında fark edemediğimiz.

Hani “Ölüm iyiliği(14)” derler ya, onun gibi bir şey, sabah kendine geldi, etrafına gülümsedi, hemşireler bir anda odaya doluştular, onlardan en önemlisi bizim anlamadığımız, anlayamadığımız ancak onların bilgi ve tecrübeyle getirdikleri leğen idi.

Öğürmeye başladı babam. Ve sonra düpedüz zift, belki de akciğerinin tümünü kustu, tüm odayı tahammül etmekte sıkıntı çekilecek bir zift kokusu kaplamış ve o kusuş sonunda da yok olmuştu babam. Son nefesini nasıl verdiğini başında olduğumuz halde bilememiştik.

İşte bu nedenledir ki; babamı sigaradan kanser olarak yitirdiğimiz için sigaraya karşı aşırı bir nefretim, kinim, tahammülsüzlüğüm vardı. Bu nedenle herkese “Sigara sağlığa zararlıdır!” demekten vaz geçemiyordum.

Bir sözü kırk defa tekrarlarsan gerçekleşirmiş, ben de benim için hiçbir getirisi olmadığı halde kırk kişiden biri bıraksa bu kendinin yararıdır, diye düşünüyordum.

Bana yumruk atan, yumruk yemeyi başardığım, ama hak etmediğime inandığım genç arkadaşlara da sataşmamın nedeni olan olay bu idi. “Keşke yumruğu yediğimle kalmasam, o gençler sigarayı bırakmış olsalar!” diye de düşündüm, geçen zamanı hissetmeksizin.

Zaman geçmekte nazlanıyor mu, yoksa acele mi ediyordu, bilemiyorum. Aklımdan geçen hiçbir şey yoktu. Ne gönlüme sultan aramak, ne ev-bark, yuva kurmak düşüncem vardı.

Annem yetiyordu bana, ondan sonrasını düşünmek hiç mi hiç içimden gelmiyordu. Ağabeyim Suavi ve ablam Suna, ikisi de evlenmişler, ev-bark, çoluk-çocuk sahibi bile olmuşlardı.

Annem mutluydu. Başlangıçlardaki “Senin mürüvvetini de bir görsem(2)!” sözlerini torunlarının neşeleri, sevgileri, aşırı özlemiyle unutmuş gibiydi. Aynı şehirde olunca başörtüsünü başına aldığı gibi, ya birine, ya da diğerine gidiyordu abla veya ağabeyimin.

Dediğim gibi mutluydu, o mutlu olunca ben de mutluydum.

Çok zaman oralarda ya da buralarda ben de katılırdım anneme. Onlarla beraber olduğumda, popolarını ısırdığımda, ikinci kez aynı teşebbüste bulunduğumda; “Artık sana popo yok! Hakkın bitti!” derken “Yok!” kelimesindeki “o” harfini, “Bitti!” kelimesindeki ikinci “i” harfini uzun tutmaları mutlandırıyordu beni.

Mutlu olmaz mıydı insan?

İnsanların yaşamındaki en büyük ahenksizlik; monoton(1), tekdüze(1), stabil(1), istikrarsız(1) yaşamak olsa gerekti. Benim yeğenlerimle mutlu olduğum anlar dışındaki tüm yaşamım aşağı-yukarı böyleydi işte.

Bir sabah işyerime gitmek üzere kapıdan çıkarken, bulanık bir iz şeklinde beynimde yer etmiş bir araba ve aklımı yerinden oynatan genç bir kızla karşılaştım, beni bekliyormuş gibi. Aklım da, beynim de bir anda sıfırlanmıştı sanki. Hele ki;

“Günaydın! Suat Bey siz misiniz?”

Aptallıkta, salaklıkta doruğa erişmiş gibiydim. Gene de makul ve mantıklı bir soru çıktı ağzımdan;

“Kim soruyor?”

“Ben!

“Tamam da hanımefendi. Siz kimsiniz? Ola ki Suat benim. Beni neden, ya da ne sebeple arıyorsunuz ki?”

“Bence saçma, ama Sinan Ağabeyimin ısrarı. Ağabeyim hayır duanızı almak istiyor!”

“Yanlış adres küçük hanım! Ben, okuması, üflemesi kuvvetli bir din simsarı, dinci, üfürükçü kendini hoca zanneden bir dindar değilim. Hatta şimdilik iş-güç nedeniyle, namazla- niyazla ilgim bile yok!”

“Her zaman böyle çok, anlamsız ve yersiz mi konuşursunuz, kazı-koz mu anlarsınız? Kısaca özet olarak, birkaç yıl kadar evvel, siz; ‘Sigara sağlığa zararlıdır!’ dediğinizde, ağabeyim size yumruk atmış. Sonuçta siz de ona ‘Yalan söyleyen kanser olsun!’ diye beddua etmişsiniz…

Ağabeyim kanser, tedavilere cevap alıyoruz, atlatacak inşallah, ama ille de tutturdu; ‘Adı Suat olan o genci bulun, özür dileyeceğim!’ diye. Biz de araştırdık, sizi bulduk. Lütfederseniz sizi hastaneye götürüp getireyim. Bu vesile ile ağabeyimin dileğini de yerine getirmiş olayım. Ondan sonrası siz sağ, ben selâmet!”

“Anladım küçük hanım! Biraz bekleteceğim sizi, evden iş yerime izin için telefon edip geleyim!”

Beni uğurlamak için pencereden bakan annemin merak ve soru dolu bakışlarını hissediyordum. Kapıyı açtığımda duaları yüzüme çarptı, “Âmin!' seslenişiyle.

“Allah'ıma şükürler olsun. Nihayet yüzüm gülecek! Eli-yüzü düzgün bir kız. Allah nazardan esirgesin. Kim bu kız? Ne zaman tanıştınız? Ne düşünüyorsunuz?”

Makineli tüfek bile annemin dilinin döndüğü kadar sıkı ateş edemezdi, sanırım!

“Sonra!” dedim, bir gazete makalesi gibi sunacak hem vaktim, hem de yakıştırdığı gibi bir olay yoktu ki, ne cevap vereydim?

Genç kız annemin bakışlarını fark etmeksizin, direksiyonda oturduğu yerden arka sağ kapıyı açmaya yeltendiğinde acele edip ben onun yanına oturdum. Arkaya oturup da onu özel şoförümmüş gibi davranamazdım.

“Nereye gidiyoruz?” diye sorduğumda;

“Kanser hastalarının tedavileri genellikle, hatta çok zaman Onkoloji Hastanelerinde yapılır!” dedikten sonra sitemini belli eder gibi sözünü tamamladı:

“Bilirsiniz!”

Güzelliğinin beni etkilediğinin farkında idi ve beni ezmek bir şeyleri üstüne basarak anlatma gayretinde idi;

“Bakın Suat Ağabey! Anlatabiliyorum, değil mi? Ben ne küçük hanımım, ne de bir başka bir şey. Adım Sinem ve Sinan Ağabeyimin kız kardeşiyim. Birkaç saat içine sığacak bir süre içinde bana sadece ‘Sinem’ derseniz, sevinirim!”

“Peki, Sinem Hanım! Başka dileğiniz, ya da emriniz var mı?”

“Koskoca adamsınız. Eh, kanser bir hastaya, anne-babasına nasıl davranılacağını, nasıl dua edileceğini, bedduanın nasıl geri alınacağını bilirsiniz, herhalde!”

“Ben kimseye beddua etmedim!”

“Ağabeyim öyle düşünmüyor ama!”

“Sanırım hüsnü kuruntusu(3), ya da nasıl denir şu anda bilemiyorum, aklında yanlış kalmış olsa gerek, benim hatırlamakta sıkıntı çektiğim...”

“Hafızanız zayıf mı, yoksa…”

“Hayır, mantar beyinli(3) değilim, ama beynimde kötü anıları saklamaktansa, serbest bırakıp unutmayı tercih ederim. Bu nedenle sorgulamak istediğiniz çok şeyi hatırlamakta güçlük çekiyorum. Ama kim olursa olsun, bir insan benden yararlanmak istiyorsa, mizacım gereği, asla boş çevirmem, çeviremem de zaten!”

“Sağ ol Suat Ağabey!”

“Sen sağ ol ve sağlıklı yaşa Sinem!”

“Aynı iyi dilekleri ağabeyim için de söylemen dileğim!”

“Bundan sonrası…

Hah, şimdi hatırladım; ‘İtin duası kabul olsa, gökten kemik yağar!’ demişti ağabeyin. Ama kalbimde fesatlık yok, izin verirsen hastaneye kadar içimden geçtiği gibi her ne kadar namazla-niyazla kısıtlı bir ilişkim olsa da ağabeyin için dua etmeye çalışayım, cebimde devamlı olarak taşıdığım Mushaf’tan(1) içimden geçtiği gibi okuyayım.”

“Tamam, sustum!”

Huşu(1) insanların kendilerini yitirdikleri, unuttukları, hatta kaybettikleri bir andı. Neredesin, nasılsın, kimle, kimlerlesin, fark edemiyor, anlayamıyordun. Hele ki gözlerin kapalı, dudakların o muhteşem ayetlerle kıpırdarken arada bir gözlemlendiğinin farkında bile olmuyordun, taa ki dünyaya geri dönmen gerektiğini, birinin koluna dokunup, motor sesinin kesildiğini hissettiğin ana kadar.

Elimle bir işareti yaptım, dudaklarımın kıpırdamasını engellemeksizin, bitirmek için…

Yanına ulaştığımızda yerinden doğrulma gayreti yaşadı Sinan. Onu zahmete sokmak istemedim, eğildim. Maskesini aşağıya doğru kaydırıp öptü ve iki kelimeyi uç uca eklemeye çalıştı;

“Yanlış yaptım!”

"Hangimiz yapmadık ki? Dualarım seninle. Artık iyileşip ayağa kalktığında bir sabah kahvaltısı, ya da öğle yemeği ısmarlarsın, helâlleşiriz, hatta istersen, ya da kabul edersen arkadaşın bile olabilirim, ancak tek şartla; ‘Sigara sağlığa zararlıdır!’ kuralı gereği sigara içmemen şartıyla…”

Elini göğsüne yasladı Sinan. O, anlattı anlatmak istediğini, ben anladım arzuladığımı.

Ziyaretin kısası makbul(15) derler, şimdi yorgun görünüyorsun, bu ziyaretim acele oldu, emrivaki(1) gibi bomboş. Ben tekrar ziyarete geleceğim!”

“Ben geri götüreyim sizi Suat Ağabey!”

“Gerek Yok Sinem! Şuradan bir dolmuşla giderim ben, sen üzülme!”

“O halde kapıya kadar geçireyim sizi ağabey!”

“Gerek yok, ama istiyorsan…”

“İstiyorum!” diye fısıldadı.

Yolcu yolunda gerek, kelimeler bağımsızlıklarını ilân etmek zorundaydı:

“Daha demini yaşıyoruz, belki de acele diyebilirsin, ama seni bir daha görecek miyim, görebilir miyim Sinem?”

“Tabii, neden olmasın?”

“O halde ara beni!”

“Yok, daha neler? Ben nasıl bulduysam seni, sen de ara bul beni. Ufak bir ipucu yeter sanırım. Babam, ağabeyim ve ben aynı iş yerini paylaşıyoruz!”

“Anladım, mutlu oldum ve mutlaka bulacağım seni.”

“Neden? Mahzuru yoksa kısaca söylesen...”

“Ufacık bir süre ver, seni bulduğumda beni anlatacağım sana, eğer kabul etmeğe çalışırsan ve gönlün olursa...”

“Anladım, bekleyeceğim. Hadi, artık git! Ağabeyimin dinlenmesine yardımcı olup annemi-babamı da dinlenmeleri için eve göndermem gerek!”

“Çok acele oldu Sinem, henüz yeni tanıştık, ama ‘Allahaısmarladık!’ demek içimden geçmiyor, tekrar görüşmek üzere, desem?”

“Hiç de acele değil, demir tavında dövülür, ben de sana ‘Güle Güle!’ demek istemiyorum, görüşmek üzere!”

Ayrılmak istemezcesine kenetlenmiş ellerimizi bırakamıyorduk, ayrılmamak için daha başlangıçta direniyor gibiydik. Ama bir son gerekliydi, onu da yardım dileyen kucağında bir çocuk olan, merhamet istismarcısı(3) dilenci bir kadın sağlamıştı;

“Allah sevenleri birbirine kavuştursun!” dediğinde dinsiz-imansız diye bildiğimi sandığım biri için, “Acaba Allah mı söyletti!” tereddüdünü yaşadım. Bol bahşiş yasak savardı, o dilenci için yasağı savdım…

Gerçekten Sinem’den etkilenme kelimesinin anlattığı hacim ötesinde fazlasıyla etkilenmiştim. Ellerinin ılıklığını, gözlerinin ışığını, bakışlarının hararetini, saçlarının kokusunu tarif etmekte kendim, kendime bile zorluk çekiyordum.

Keşke tutuşan ellerimiz gibi, duygularımız da aynı yangını yaşasa, yaşayabilseydi. Ben yanmaya başlamıştım, daha ilk adımda, ama karşımdakinde de aynı yangını görmeyi istemek fazla hayalperestlik olmaz mıydı?

Bir ilkokul çocuğunun okula devamı gibi hastaneye devam etmeğe başlamıştım, belki gerçek dışı bir söylem farz edilebilir, sanki devamsızlık hakkım yoktu, ama o da yoktu. Hatta hem bir defa daha karşılaşmamız hiç mümkün olmadı.

Onun genelde gece nöbetlerine, devriyelerine katıldığını, annesinin gündüz nöbetlerine kaldığını, babasının işlerin başında olduğunu, ara sıra baba-kız nöbet değiştirdiklerini bilemezdim.

Karşımdakilerin anlayışsız olduklarını düşünmek safdillik(1) olacaktı. Hepsi okumuş insanlardı ve bir kanser hastasına dışarıdan birinin bu kadar destek olmasını düşünmelerinin mümkün olamayacağını aklıma getiremiyordum, belki duygusal ağırlığım bu yetiyi kaybetmeme neden olmuş olabilir.

Hele ki ağzı açık ayran delisi(3) gibi, her gelişimde iki tarafıma bakınıp aranırken, münasebetsiz soruları arka arkaya sıralama gayreti yaşarken, aptal olanın sadece ben olduğumu bilemezken.

Sonunda oldukça iyileştiğini gözlemlediğim Sinan’ı doktorlar hastanede değil, tüm tedavilere cevap vermesi nedeniyle evde gözetim altında tutulması dileğiyle taburcu etmişlerdi.

Evine yöneleceğini duyunca babasının adreslerini ve iş yerine ait kartını verince mutluluğum neredeyse tavanı-tabanı değilse de duvarları delip yıkacak kadar coşkuluydu...

Sinan iyileşmişti, belirli bir periyot sonunda babasının ve kız kardeşinin yükünü hafifletmek için geminin dümenin eline alacaktı, belirli birkaç doktor kontrolünden sonra kendisini fazla yormamak kaydıyla.

Bu nedenledir ki, birkaç kez de evinde ziyaret ettim, Sinan’ı. Ya şans gülmüyordu yüzüme, ya da şansa yüzüm dönük olmasa gerekti. Onu göremiyordum ve onu görmek, onun dünyasında kaybolmak arzumdu kısaca, ama düşüncem edepsizlik sınırlarını aşmamalı, bir kez daha rahatsız etmemeliydim insancıkları.

Vedalaştım. Bu bir bakıma kendimden vazgeçmekti.

Tanrı akıl dağıtırken kaz kafalılar, aptal âşıklar arasında unutmuş olsa gerekti beni, çünkü babasına yardım için babasıyla birlikte aynı iş yerinde olduğunu akıl edemedim, uzunca bir zaman.

Sonrasında adres kartı geçti elime, herhalde öncesinde umursamadığım, ya da aklıma getiremediğim. Bir fabrikatör ve onun kızı. Bu; benim yiyeceğim nane değildi!

Unutamıyordum onu tümüyle gene de. Keşke tutuşmasaydım, keşke bulaşmasaydım, keşke yumruğu yediğimle kalıp kaybolsaydım. Âşıktım, ama tüm âşıkların birbirine kavuşmak mecburiyetleri yoktu ki!

Elimi böğrüme yasladım bir süre. Olmuyordu. Ben kendimi yitirmemeğe gayret ettikçe, ben beni yitiriyordu.

Çekinmeme rağmen fabrikaya telefon ettim;

“Ben Suat!”

“Buyurun Suat Bey! Nasıl yardımcı olurum?” dediğinde Sinem’in sekretere ağabeyini işaretlediğini görmem ve sekreterin yalanını da yakalamam mümkün değildi.

“Sinem Hanımla görüşmem mümkün mü?”

“Sinem Hanım fabrika içinde, ama isterseniz Sinan Bey burada!”

“Olur, bir ‘Merhaba!’ diyeyim!”

Merhaba dışında konuştuklarımız bir kulağımdan girmiş, diğer kulağımdan çıkmıştı. Mikrofonu açık telefondan yankılanmasına rağmen sözlerimi ağabey-kardeş beraberce dinlediklerini ve aralarında iddialaştıklarını bilmem de asla mümkün değildi.

Elli iki kâğıtlık destede bir joker, barbut masasında bir zar olduğumu düşünemezdim, hem de bir akşam yemeği karşılığı.

“İyi adam, hoş adam, kara boncuk, kara yağız adam...

Senin için arayıp buldum onu. Ama sanki o benim onu bulduğumu sanıyor havalarında. Üstelik cımbızla söküyorsun sözleri ağzından.”

“İlgisini yeterli görmediğin bir adam yani?”

“Kime?”

“Tabii ki sana!”

“Var mısın iddiaya?”

“Varım, nesine?”

“Fabrikanın yarı hissesine!”

“Yani kazanacağına eminsin ve tüm fabrika senin olsun istiyorsun, öyle mi?”

“Mümkün mü canım ağabeyim. Öyle bir vatandaş için bir akşam yemeği neye yetmez ki, yeter de artar bile. Bir ay süre ver bana. Bir ayda onu bana kul-köle edip dizlerimin önünde diz çöktürmezsem, ben ısmarlayacağım yemeği, yoksa kaderime razıyım.”

“Çok aşağıladın genç adamı Sinem, pişman olmayasın. Avucunu yalayacağını sanmıyorum, içime doğuyor, şimdiden kaybettim gibime geliyor. Çünkü sen de ona karşı kayıtsız değilsin. İsteğin aşırı ötesinde bir ilgi, bunu hissetmediğimi sanma!”

“O senin düşüncen sen kendine bak ağabey!

Günlerden sonra bir kez daha denedim şansımı. Bu kez ya sekreter yoktu, ya da meselâ hissedip kendisi açmıştı telefonu;

“Merhaba, ben Suat, Sinem Hanımla…

“Efendim Suat, karşındaki benim. Geçen günlerden birinde de aramışsın beni, telefon numarası bırakmaksızın, konu neydi?”

Tepkisinden hüzünlenmiştim. Kelimeler boğazıma dizildi, sesim çıkamadı;

“Şey...”

“Ney?”

“Durumun müsaitse, seni yemeğe çıkarmayı düşünüyordum, ama herhalde müsait değilsin, bir şeylere kızmışsın belli, sinirlisin, iyisi şansımı sonra deneyeyim.”

“Yoo! Dur bir dakika. Belki iyi gelir seninle yemek yemek. Ne zaman?”

“Ne zaman dilersen!”

“Nerede?”

“Nerede istersen!”

“Herhalde araban vardır!”

“Var, ama külüstür bir şey, rahatsız olursun, ben söyleyeceğin veya gitmemiz gereken yere taksiyle gelirim!”

“Gerek yok, ben bir saat sonra tekrar arar, yer ve zamanı bildiririm!”

“Olur, peki!”

Kız evi, naz evi derlerdi, doğru olsa gerek! Ama ılıklığını bağışladığı bir elin sahibi de hiçbir sevgi cümlesi olmaksızın böylesine sert ve mecbur gibi olabilir miydi?

Bir saati nasıl geçirdiğimi bir ben, bir de Allah bilir. Çalan telefonu açtığımda;

“Şurada, şu saatte, akşam yemeği uygun mu?”

Söylediği yer şehrin en mutena, en pahalı, keseme darbe vurabilecek yerlerinden biriydi, ama nasıl “Evet!”, ya da “Peki!” demezdim ki?

“Yalnız beklemeye hiç tahammülüm yoktur, seni, senin adına telefonla ayırttığım masada beklerken göremezsem, sağa-sola bakmaz, kapıdan dönerim, ona göre!”

“Peki! Sağ ol! Teşekkür ederim. İstediğin vakitten önce orada olacağım, istediğin özel bir şey varsa hazırlattırayım!”

“Hayır yok! Aperatife fazla yüklenme, param da olmayacak ona göre.”

“Emrin olur Sinem. Bana vakit bağışladığına göre, her dileğin kabulümdür!”

“Peki, görüşmek üzere! Hoşça kal!”

Hani battı balık yan gider, diye bir deyim vardır, ben onunla aşık atacak(2) adam değilim, ama o gözlerde yaşamak için üç-beş kuruşu değil, tüm yaşamımı feda etmek geçerdi içimden, hakkımı, hukukumu, haddimi aklıma getirmeksizin...

İnsanın altıncı hissinin olmaması, ya da bir şeyleri hissetmemesi garabetti. Çünkü Sinem Sinan’a başparmağını yukarı doğru kaldırarak “okey!” sonra da işaret ve orta parmağını “V” şeklinde zafer işareti yapmıştı.

Gene de bilemezdim ve bunu öğrenmemin beni ne denli hırpalayacağını da…

Öncesinde cesaretlenmem, cesur olmam için alkol desteğine erken başlamama rağmen, iyi bir akşam yemeğine başlamıştık bana göre ve yaşamımdaki ilk fırçayı hazmetmek zorunda kalmıştım;

“Hem ‘Sigara sağlığa zararlıdır!’ diyorsun, hem de ‘İçki bütün kötülüklerin anasıdır!’ sözüne itibar etmiyorsun, nasıl bir ikilemdir(1), bu?”

Bardağımdaki son şarabı yudumlamadan şarap kovasına döktüm ve;

“Bu; sen istediğin için yaşamımdaki son içki oldu. Keşke ulaşma, kavuşma umudum olmayan senin için daha çok şeyleri yapabilseydim. Ama uzaklaşsan da, uzak olsan da seni sevmekten başka bir şey gelmez elimden...

“Bir görüşte...”

“Daha çok göreyim, daha çok söyleyeyim seni sevdiğimi, ama haddimi bilerek!”

“Tamam, sözlerin hoşuma gidiyor, hatta mutlu hissediyorum kendimi, ama seni bilmem, tanımam gerek! Hem hadi, hesabı öde de kalanını yolda anlat!”

“Sor bana, anneme, kardeşlerime, iş yerime, araştır beni! Sana asla yalan söylemem, emret dizlerinin önünde bir sokak ya da salon köpeği gibi yaltaklanayım(2), bir kez olsun okşamana muhtaç!”

“Diyorsun!”

“Bu içimden gelen ses!”

Arabayı çalıştırdı, ağaçların gölgesine sığınınca durdurdu;

“Beni öpebilirsin!” dediğinde aklım beynimden de, kafamdan da dışarı fırlamıştı.

Çekinerek, incitmeme gayretiyle bana yakın yanağına dokundurdum dudaklarımı. Hayretle baktı yüzüme;

“Ne bu şimdi? Pazardan mal kaçırır gibi, öylesine yasak savar gibi, perakende alışveriş yapar gibi. Canından bir parçaymışım gibi, beni umut edemeyeceğim, sevgine sınır koyamayacakmışım gibi sevdiğini hissettirerek, koklayarak, içine çekerek öp!”

Sözlerin fazlası israftı ve israfın her türlüsü haram, yoksa günah mıydı? Her ikisi de önemsizdi, ha israf, ha haram...

Nefesini kesmek istedim, içine karıncalar dolmalı, ya da yaşamının sonuna geldiğine inanmalıydı, dudaklarını hapsettim.

Neden sonra nefes almasının gerektiğini bildiren “Mımm! Mımgh!” gibi sözlerle kendime gelme mecburiyetini hissettim.

“Acıman yok mu senin? Nefessiz bıraktın, az daha öldürecektin beni. Ben seninle bir ömrü paylaşmak isterim, ama hemen değil, zamanı gelince…”

“Ben seni sadece yaşatmayı dilerim. Dile, senin yerine ben ölürüm, hem eğer varsa, sana tüm haklarımı helâl ederek...

“Sen de ölme! Peki, yarın akşam da acıkırsam...”

“Gene söylersin. Bu akşamki gibi sonunda tatlı ikramın olacaksa, neden ‘Hayır!’ diyeyim ki?”

“Düşünmem gerek! Ama öncelikle söyleyeyim ki yemeği ben ısmarlayacağım!”

“Benim yanımda sevdiğim insan hesap ödeyecek, ben buna rıza göstereceğim, öyle mi? Asla olmaz!”

“Anlamadım, ne dedin?”

“Sana ulaşamayacağımı biliyorum, güzelsin, hanımefendisin, kültürlü ve varlıklısın, ama ne yapayım ki gönlümü alıp hapsettin, oradan çıkmam mümkün değil asla, elimden de başka bir şey gelmiyor, çünkü seviyorum seni!”

“Teferruatı bırak, son cümleyi tekrar söyle lütfen!”

“Seni seviyorum!”

“Öyle kompozisyon yazar gibi, edebiyat dersinden bütünlemeye kalmış bir öğrencinin sınav sorusunu cevaplandırması gibi değil, beni sevdiğini içtenlikle anlatırcasına söyle!”

“Ellerin direksiyonda, gözlerin yolda, ispat ederek söylemem öylesine zor ki!”

“Hakkın bitti, başka tatlı yok!”

“Seni canımdan çok seviyorum, sen yaşamımda bir tanesin!”

“Benden öncesi olmadı yani, öyle mi demek istedin?”

“Senden öncesini ne aramak geçti aklımdan, ne de annemin ısrarlarına rağmen bulmayı düşündüm!”

“Gerçekten?”

“Biliyorsun; dualarımda da, beddualarımda(16) da gerçeklik payım çoktur; 'Allah canımı alsın ki!' diyorum, yalanım varsa Tanrı gereğini gerçekleştirir, doğruysam o zaman kulun, kölen olmama izin ver!”

Tekerleme vardır hani; Evli evine, köylü köyüne diye.

Sinem beni evime bıraktı, kendisi evine döndü.

Aramadı beni. O sekretere de benim içim ısınmamıştı, bir tam gün de ben aramadım, daha doğrusu saplantım nedeniyle arayamadım Sinem’i.

Sonra cesaretlendim ve sekreterin aradan çekilmesiyle yaşamımda ikinci kez fırçayı yine aynı dilden yedim;

“Hem sevdiğini söylüyorsun, hem aramıyorsun! Nasıl bir sözdür bu senin yaşattığın?..

Seni her gün görmek istiyorum. Bunun gerçekleşmesi o kadar zor mu senin için?.. ‘Hık! Mık!’ deyip yutkunma! Bu akşam, aynı yer ve aynı saat ve aynı masa. Unutma! Lütfen!”

“Anladım. Hele ki mükâfatın o ağacın altında tatlı ikramın olacaksa saatler öncesinde orda olacağım!”

“Söz verdin, içki yok!”

“Söz verdim, içki yok!”

Gün günden daha çok beraber oluyor, o ağacın dalları, yaprakları daha çok şahit oluyorlardı birliğimize, beraberliğimize kanımca. Belki aşağılık kompleksi(3), ya da eseri ona ulaşmamın zor olacağı düşüncesiyle ondan nasıl ayrılacağımın düşüncesi ile bunalıyordum.

Bir-iki-üç derken günler yetmemeğe başlamıştı bize. Özelikle tatil günlerinde sabah kahvaltılarında bile beraber olmaya başlamıştık, gözlerden ırak, annelerimizin gözlerinden kaçamaksızın...

“Bir şeyler hissediyorum oğlum, söylemesen de. Öyle hoydur-hoydur gezmekle(2), tatlı söz ve cümlelerle, el ele tutuşmalarla olmaz. Özlemini, sevgini gerçek dualarla anlatman için ben bir yüzük aldım, göz kararı ile. Bunu gönlünün istediği, bence hemen ilk karşılaşmanızda usulüyle, adabıyla, güzel sözlerle tak parmağına…

O da ciddiyse mutlaka bir tepkisi olacaktır, ona göre de adımlarımızı nasıl atmamız gerekiyorsa, ona göre hazırlıklı olarak atarız!” dedi annem.

Hemen telefon ettim. Fabrikadaki Güvenlik Kulübesi cevap verdi. Akşam vardiyasının çalışmakta olduğunu, üst düzey yöneticilerden kimsenin olmadığını söyledi. Gerçekten “Aptal Âşık(5)” sıfatı bana yakışan bir sıfattı! Gecenin o vaktinde fabrikada olabilir miydi Sinem?

Söylemeye gerek yok, sabah, sabah olmakta gecikmesine rağmen mutat(1) olarak arz-ı endam etmişti(2).

“Öğle yemeğinde buluşalım mı?” dedim.

“Yani bugün tatlı yemeyecek miyiz?”

“İstersen o da olur, ama bugün hiç gecikmek istemiyorum.”

“Konu?

“Sürpriz!”

“Peki, aynı yer ve öğle yemeği, ben telefon edip bizim için yer ayırttırıyorum.”

“Uygundur!”

Buluştuk.

"Sana ulaşamayacağımı, senin ulaşamayacağım kadar uzakta olduğunu biliyorum. Ne yazık ki bu benim kabahatim, suçum, haddimi bilmediğim için lâyığıma ulaşamamak. Beni terk ettiğinde de beni anman için bu yüzüğü tüm içtenliğimle, tüm sevgimle parmağına takmak istiyorum, eğer kabul edersen...

Bugün parmağında dursun, yarın ister at, ister sakla, sen bilirsin, seni sevdiğimi, unutmayacağımı bil, beni unut, ama ara sıra da olsa hatırlamak için gayretli ol, lütfen!”

“Sana ‘Deli’ diyen oldu mu, hiç?”

“Yoo!”

“O zaman ben diyorum, sana karşı duygularımın farklı olmadığını itiraf etsem!”

“O halde akşam yemeği sonrasında tatlımızı üleşirken aklımızdan tüm geçenleri bağıra-çağıra anlatalım ağacımıza, istersen!”

“Yani bu yüzüğü bir evlenme teklifi olarak mı algılamalıyım?”

“Huzurunda ayaklarının ucuna diz çökmezsem nasıl ‘Evet!’ dersin ki bana?”

“Sen sorarsın, ben de ‘Evet!’ derim kısaca…”

“Akşama görüşmek üzere!” deyip vedalaşmadan ayrıldık. Sinem’in fabrikaya ulaştığında yüzüğü ağabeyine hemen gösterdiğini bilmem de mümkün değildi, hatta aklımın ucundan bile geçmezdi.

İş telefonum çaldı, Sinan’dı;

“Kardeşim yüzüğünü gösterdi, bu; ateşin bacayı sardığının işareti! Hadi, bu akşam sizi şöyle bir yemeğe çıkarayım, kutlayalım. Seni ben de iyice tanımak isterim!”

Sonra bir yer ve saat söyledi;

“Kardeşinize söz vermiştim, ama mademki o da yanınızda olacak, orada olurum!”

Güzel bir akşam yemeği idi, ama sonrasında tatlı olmayacaktı hiç önemi yoktu, ilerideki günleri hayal ederken. Hiçbir şey umurumda değildi. Geleceğin bizim olacağı düşüncesini yaşıyordum. Oysa insanlar dereyi görmeden paçaları sıvamamalı, doğmamış çocuğa don biçmeye çalışmamalıydı, bilemezdim, bilmiyordum da.

Sinem, benden aldığı sözü ağabeyinden alamamış olsa gerekti, öyle ki Sinan birinci şişeyi bitirmiş, ağzının peltekleşmesine(2) aldırmaksızın ikinci şişeyi de açtırmıştı. Ben iki kardeşin karşılarında oturuyordum.

Sinan varlıklı oluşunun küstahlığı ve rahatlığıyla sululuk yapma modundaydı ve en yıpratıcı cümleyi elini kardeşinin omzuna koyarak sarf etti;

“İyi ki iddialaştık, iyi ki kaybettim Sinem. Gönlüne uygun olanını bulman benim de mutluluğum!”

Anlamamıştım;

“Anlamadım, nasıl bir iddia bu?

“Söylemedi mi Sinem sana, sen ona âşık olursan ben ona yemek ısmarlayacaktım...”

Sözlerinin sonunu dinlemek gelmedi içimden. Ayağa kalktım;

“Biliyordum, görüyordum, hissediyor ve anlıyordum, varlıklı oluşunuza yakın olamayacağımı. Ama bir ümitti içimde yaşattığım ve sen benim için çok özeldin Sinem. Demek ki bir anlık heves(17), sahte bir gülüş ve hileli davranışlarmış yaşadıklarımız. Beni bu kadar alçaltacağın, benim de bu kadar alçalacağım aklımın ucundan bile geçmezdi!”

Sinem de ayağa kalktı, elimi tutmak istercesine.

“Ne yaptın ağabey? Tüm kalbimle seviyordum onu, âşıktım. Bir çuval inciri berbat, tüm yaşamımı yok ettin bir anda, sarhoşluğunla. Keşke kaybetseydim!” sözleri ulaştı kulağıma, lokanta kapısından dışarı çıkarken.

Sevgimin bir akşam yemeği kadar değerinin olduğunu duymak boğmuştu beni, gözyaşlarımı engelleyemiyordum, engellemeyi istemiyor, ama ona söz verdiğim için, içimden canım doya doya içmek(18) geçiyorsa da içmeyi, sarhoş olmayı asla düşünmüyordum.

Ben onu asla unutmak için sevmemiştim(19), ayrılsa da, seni sevmiyorum, istemiyorum dese de.

Yediğim yumruk fiziksel bir acı vermiş ve unutmuştum. Ama heveslendiren sonrasında hüzün veren bu acıyı yaşamım boyunca unutmam mümkün değildi.

Üstelik bir kez daha sevmemin mümkün olamayacağı gibi.

Demek ki; “İçki bütün kötülüklerin anasıydı!”

Peki, umut…

Belki vardı. İnsanlar umutsuz yaşayabilirler miydi, umut etmekte bile umutsuz olsalar da? Hele ki avucumda hissettiğim geçmişte kalmasın istediğim aynı ılıklık;

“Seni canımdan çok seviyorum!” sözüyle desteklediğinde…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün kurgulandığı tarihlerde pek çok teknolojik imkânların olmadığı gözden kaçmamıştır herhalde. Bazen insan, ister istemez Türk filmlerine dayanıyor; “Zengin Kız-Fakir Oğlan” gibi. Ancak bu bazen hayatın gerçeği değil mi?

Rahmetle anmam gereken Kambur Salih, Kız Hatçe, Kara Mehmet ve Nebi yaşamışlardır.

(1) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse. Dilenci, yoksul,  muhtaç.

Emrivaki; Oldubittiye getirilme, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum .

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Gâvurcuk; Küçümseme  amaçlı gâvur (Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.  (Yöresel olarak) Yabancı, el).

Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, Allah muhabbeti gönlü korku ve saygı dolu olma ve bu duygularla huzur ve sükûn bulma. Hayranlık ve korkunun karıştığı bileşik bir duygu, bir bakıma alçak gönüllülük.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İstihkak; Hak edilen şey. Hak kazanma, hakkı olma, hak etme.

İstikrarsız; Düzensiz bir şekilde sürüp giden, kararsızlık durumunda. Karar kılamama, oturup, yerleşememiş.

İtham; Suçlu görme, suç yükleme, suçlama.

Keşiş; Yaşamını manastırda geçiren, hiç evlenmemiş papaz, karabaş, rahip (Türkçemizde; öyküdeki gibi yanlış anlamda kullanılmakta).

Köfün; Yöresel olarak küfe. 

Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ı Kerim’in sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.

Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Stabil; Dayanıklı, sağlam, dengeli, düz, kararlı, değişmez, istikrarlı. Hasara karşı direnç gösteren ve normal yapısını sürdüren bir kimyasal madde ya da bileşik olarak da anlamlandırılmaktadır.

Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalar yaparak herkesi güldürme, şakacı olma çabasındaki kimsenin hareketi.

Tekdüze; Yeknesak, biteviye, monoton, rutin.

Yavşak; Aslında bit yavrusu, sirke olmakla birlikte, toplumda genelde; geveze, yalaka, yılışık gibi anlamlarda kullanılan bir kelime. Bir de buna ait, atasözü mü, duvar yazısı mı, anonim mi olduğunu bilmediğim şöyle bir deyiş var: “Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu!”

(2) Arzı Endam (Etmek, Eylemek); Kendini göstermek, ortalık yerde salınıp boyunu-bosunu göstermek, uzun süredir görünmeyen kişinin ortaya çıkıp boyunu boşunu, kendini göstermesi.

Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Canı Burnuna (Burnundan) Gelmek (Olmak); Çok bunalmak, atık dayanamaz hale gelmek, olmak.

Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.

Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.

Mürüvvet(ini) Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Peltekleşmek; Tutuk, titrek konuşmak. Dilin dişlerin arasına alınır gibi konuşulması, bir kısım harflerin istenildiği gibi değil, kusurlu söylenişi.

Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek,  onursuzca davranmak.

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Aptal Âşık;  Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.

Aşağılık Kompleksi; Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Mantar (Kuş, Mercimek) Beyinli; Genelde “Karga Beyinli” şeklinde kullanılan bu deyim, kafası çalışmaz, yeteneksiz kişiler için kullanılmaktadır. Aslında yapılan incelemelere göre kuş beyinlerinin çok gelişmiş olduğu profesörlerce ispatlanmış!

Merhamet Sömürüsü (İstismarı); Merhamet dilenciliği, duygusal sömürü ve merhamet duygularının çalınması, yaşama yönelik kötüye kullanımda başarı sağlama arzusu.

Şart Olsun; “Nikâhım üzerine yemin ederim ki…” anlamında  (Öyküde; Sinan’ın anlamını bilmeksizin ettiği) yemin sözü.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala. (Şaşkın ördek, başını bırakır, kıçından dalar. ATASÖZÜ)

(4) MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir. Ancak sistemi kuran mühendis ve polis gibi kişilerin adlarının baş harflerinden oluşturulmuş (Murat, Osman, Basri, Erin, Süleyman, Erdoğan isimlerinden oluşturulmuş) bir şifre gibi de düşünülebilir. (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).

(5) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(6) Kaplumbağa (Tosbağa) kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş! İnsanlara tepeden bakmanın bir özeti gibi söz. Aslında sözü; Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın, Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini şaşırmayasın!” Şeklinde ki MEVLÂNA sözü ve Şems_i TEBRİZİ’nin “Bazen arkasına dönüp bakması gerekli insanın, nereden geldiğini unutmaması için” sözleriyle çürütmek gerektiği kanaatindeyim. Hatta; “arkadaşını sööyle, kim olduğunu söyleyeyim” sözü de karşılık olmaz mı?

(7) Benim Hakkımda Ne Düşünüyorsan Allah Sana İki Katını Versin; Bazı müfessirler Peygamberimize mal ederler ki, bence bu iyilik, dürüstlük, hakşinaslık ve kin tutmama erdemine sahip peygamberimize haksızlık gibi gelir. Bazı kaynaklar ise Yunus EMRE’ye yakıştırırlar ki, dünyaya boş vermiş bir ilahinin kullanacağı bir söz olmasa gerek. Kalıyor; dolmuş şoförlerinin söylemi. Ki bence doğrusudur!

(8) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. “Eşek” deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki?

Ve “Eşek bir çamura bir defa düşer” deyimi neden oluşsundu ki? Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu unvan ya da mevkie sahip olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

(9) Atatürk’ün Kağnısı; Fazıl Hüsnü KAYNARCA’nın MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI olarak dizelerde Elifçik’in “Öteye mermi taşıyan, dağ taş aşan” kağnısına verdiği ad idi bu. Son satırlarda Kocabaş adlı öküzün öldüğü kağnıya kendisini koştuğunu anlatır Elif.

(10) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/  İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”

(11) Aslını inkâr eden (Saklayan) Haramzadedir(Kâfirdir); Atasözüdür. Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini başka bir soydanmış gibi göstermenin, geçmişini inkâr etmenin yanlış olduğunun ifadesi olup saygınlığın ve iyi meziyetlerin yaşanmasının gerekliliğinin ifadesi.

(12) Reanimasyon; Yeniden canlandırma. Bedenin çeşitli nedenlerle yitirilmiş ve ya yitirilmekte olan yaşamsal işlevini yani canlılığını geri kazandırmak için hızla tıbbi girişimlerde bulunulması ve buna ait özel yer.

(13) Ötenazi; Ölüm Hakkı. Tıbbi verilere göre; tedavisi mümkün olmayan kronik hastalıklarda, hayattan umudunu kesmiş, şiddetli acılar hisseden bir hastanın ağrısız bir metotla yasal olmayan bir şekilde ölümüne izin verilmesi. Dinimize ve yasalarımıza göre hayata başkasının eliyle son verilmesi denilen bu eylemde, hastalığı nedeniyle talepte bulunan kişi bakımından intihar, buna aile kararıyla karar veren ve uygulayan bakımından cinayettir.

(14) Ölüm İyiliği; Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, sekerât hali öncesi ölüme gidişin son hali (Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “Ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık).

(15) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(16) Bu aşkı burada sen noktaladın, Artık ne duamsın, ne de bedduam şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüseyin ÇOLAK’a, Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(17) Ne demiştin, niçin caydın sözünden… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “O bakış bir an mıydı?” denilmekte olup eser Kürdilihicazkâr Makamında olup, Güftesi ve Bestesi; Selâhattin PINAR’a aittir.

(18) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un…  adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.

(19) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?”  nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi;  Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.