İnsanların bazı şeylere tahammülü zor, ayrılmak, terkedilmek gibi meselâ...
Rengin iyi bir kızdı, tam hayallerimde yaşattığım gibi, uzun süre arkadaşlık ettikten sonra nişanlanmıştık da. Evlilik plânları yapıyor, hatta doğacak çocuklarımızın isimlerini bile konuşuyorduk, ama uzaktan-uzağa.
Tutucu bir ailesi vardı Rengin’in. Yok, öyle kapalı-mapalı, muhafazakâr(1) görünümlü, türbanlı, peçeli, çarşaflı değil! Sadece...
Nasıl anlatsam bilmem ki? Şöyle işaretlemeye çalışayım.
Evlerine ziyarete gittiğimde kanepenin bir ucuna Rengin oturur, diğer ucuna da ben, ortaya çerez, patlamış mısır konur, sessiz ve sakin bir şekilde televizyon seyrederdik, başka hiçbir etkinlik olmaksızın!
Anlaşılmıştır, sinema, tiyatro, kırlarda değil, otobüste bile neredeyse yan yana oturmak, kerahet(1) idi, yasaktı ve birbirimiz için namahremdik(1)! Dolaysıyla el ele bile tutuşamadığımızı söylemem gereksiz.
Rengin; akça-pakça, sarı saçlı, ona belki de yakışmayan şekilde kara-kahverengi gözlü bir kızdı. Tanıştığımızdan, konuştuğumuzdan, hatta nişanlandığımızdan beri bir kere bile el ele tutuşamamamızın nedenini anlayamıyordum.
Ne zaman annesinin elini öpmek için eğilip elini tutmak istesem, annesi hâra(1) eli uzanacakmışçasına elini çekiyor, “Bağışladım!” diyerek geri çekilerek yerine oturuyordu.
İnancım pek sağlam değildi. Bildiğim pek yoktu, bilmediğim ise çoktu. Bektaşi gibi bayramdan bayrama cami ile muhabbetim olur; “Üç salla, bir bağla, üç salla, bir yat!” felsefesi ile bayram namazını eda ederdim(2)!
Söylemem gerekli mi, bilmem, ama önce annemin, sonra babamın ve birkaç yakınımın cenaze namazlarında yalap-çalap(3) abdest alarak saf tutmuştum(2). Besmele çekmeyi ve bir-iki dua okumayı da bu sıralarda öğrenmiştim. Gerek Rengin’in, gerekse ailesinin tavırlarına onların erdirdiği kadar akıl erdirmem zordu.
Amma neden sonra…
İnsanların bazı işaretlere, iş işten geçtikten sonra anlam vermeleri, yarılanmış bir yolda tekrar geriye dönmeleri kadar mantıksız bir düşünüş olamazdı. Neymiş? Mezhebimiz(1) uyuşmuyormuş! Başlangıçta bunu yıldızlarımız uyuşmuyor, aramızda elektrik olmuyor, diye düşünmüştüm. Asıl anlamını öğrenince üzüldüm.
İnsanlar eğer sevdalanmışlar, aşkı hissedip yaşıyorlarsa din, mezhep, ırk, renk asla söz konusu olmamalıydı. Tabiidir ki benim felsefeme göre…
Nasıl anladığıma gelince; Rengin'in babası telefon etti bir gün; “Görüşelim!” diye.
Çok kısa bir konuşma idi, aramızda geçen; gizlisinde mezhep kelimesini telâffuz etmemeye(2) çalışmıştı, ama yüzüğü iade ederken ağzından kaçırmıştı. Üstelik nişan fotoğraflarından kızının, daha doğrusu tüm aile efradının resimlerini kesip çıkartıp, sadece benim olduğum resim karelerini teslim etmişti bana.
Dediğim gibi üzülmüştüm. Ben din ile ilgili bilgilerimin eksikliğinin, yalnızlığımın, züğürtlüğümün ya da kısaca varlıksız olmamın nedenini aklımdan geçirmeğe çalışırken, dindarlıktan değil, dini darlıktan dolayı ötelenmeyi hak etmiyordum, gibime geliyordu.
Sevmiş miydim, peki? Karşındaki insan uzak durursa, soğukluğunu iticiliğini hissettirirse sevebilir miydim? Ama iyi bir eş, evimin kadını, çocuklarımızın annesi olacağına, ileride seveceğime, hatta kendimi sevdireceğime öylesine inanıyordum ki. Bu nedenle sükûtu hayale uğramam(2) gerçekti.
Gerçeği yadsımaksızın söylemem gerekirse; güzelliği bir tarafa, düzgün bir kızdı Rengin. "Düzgün” sözü neleri kapsıyorsa, o şekilde düzgün. Görücü usulü(3) ile de olsa belki de bu nedenle ondan çok etkilenmiştim.
Umurumdaydı, umurumda olmaması gerekirken. Alıp başımı bir yerlere gitmem, şehirde kalıp da boğulmamam gerekti. Yaşam kutsaldı, üstelik her gün yeni bir sanat eseriydi, Tanrının emri dinlenmeli, onun çizdiği kadere rıza göstererek baş eğmeliydi.
Yıllık iznimi aldım, telefonla ve internetten araştırarak, yer, mekân, bedel önemli olmaksızın, deniz kıyılarından birinde bir yer buldum kendime, ne kadar bir süre kalacağımın üstünde durmaksızın, kendimi dinlemeksizin, yaşadıklarımı, yaşamayı arzuladıklarımı düşünmeksizin.
Dünyada dertsiz insan var mıdır acaba? Her gülen, her neşeli insanı dertsiz, gamsız, kedersiz saymak mümkün mü?
Çevremdeki insanların inadına gülüşleri, kahkahaları bana sitem gibi yansıyordu. İki gün süreyle yemek yemek dışında odamdan dışarı çıkmadım desem yeri. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış, örneği, kendimi kendimle paylaşmaya çalışmam garabetti(1).
Şehri dolaştım, insanların ağızlarına, seslerine dikkat etmeksizin siyah bir poşete, bir şişe içki ve oldukça bol miktarda buz koydum ve servisten bir bardak alarak, gecenin karanlığı kendini bulmağa çalışırken sahile gidip şezlonglardan birine uzanmak yerine oturup diğerine şişeyi ve bardağı koydum.
O ana kadar takvimden de, tarihten de, saatten de haberim yoktu, olmaması da gerekliydi zaten, eğer bir şeyleri unutmak, bir şeyleri aklımdan silmek istiyorsan. . .
İskeleye yakın, ayın on dördünün yakamozlarını içime sindirmek istiyordum, buz dolu tek kişilik, tek içimlik bardağımda...
Usulca ilerleyen ayak sesleri ilişti kulağıma, sonrasında zapt edilememiş bir hıçkırık, dalgaların sesini engellercesine.
Bir siluet iskelede ilerlemeye başladı, kararlı adımlarla. Gecenin o vaktinde belki de kendini kendiyle paylaşma gayretinde olan bir kız ya da kadın olsa gerekti, sahile doğru süzülen, plaja yansıyan ışıklardan görebildiğim kadarıyla.
Uzunca bir süre ayakta durdu, iki tarafına bakındığını sanıyordum, sonra eğildi bir süre. Hareketleri bana çılgınca bir şeyler plânladığı düşüncesini yaşattı nedense. Herhalde benim gibi yalnızlığının pişmanlığını yaşıyor ve bu acıyı alkolle değil, serin sularla paylaşacak diye düşündüm.
Denize atlayarak gürültü etmemeğe çalışarak sanki iskeleden denize doğru süzülüverdi, kayboldu ve sessizlik egemen oldu tekrar iskeleye.
Başlangıç olarak ne yapmak istediğini, ne yaptığını anlayamamıştım. Oysa bir-iki kadehle mahmurluğum başlamış olsaydı, belki öncesinde cesaret eder, yanına gider, “Gece vakti hasta olursunuz, dikkat!” gibi bir-iki kelime söyler, belki derdi varsa derdiyle de konuşarak ilgilenebilirdim. Hani meselâ...
Tüm bu düşünceler saliseler içinde aklımdan geçmiş ve sessizlik ürkütmüş, endişelendirmişti de beni. Üstelik ayın on dördü olmasına rağmen kapkaranlık denizde ve eğer yüzmüyorsa, yanlışlık içindeyse ona nasıl ulaşacağımın da bilgisizliği içindeydim.
Fazla vaktim yoktu, hissettiğim kadarıyla, terliklerimi çıkartıp bilinçsizce attım kendimi denize.
Tanrı insanın yüzünü güldürmek, ya da kullarından birinin yanlıştan dönmesini diliyorsa, mutlaka onların ikisine de yardımcı olmakta gecikmiyordu.
Başım bedenine çarptığında amacının kendini öldürmek, bir bakıma intihar etmek olduğunu son anda anlayabilmiştim.
Ancak...
Evet, ancak onu sudan çıkardığımda nefes aldığını hissedersem, mesele yoktu, peki suni teneffüs gerekirse? Sürücü Kursunda öğrendiklerimle, filmlerde seyrettiklerimle bir halt edeceğimi sanmıyordum.
Birini çağırmaya yeltensem, o biri gelene kadar kadıncağız mevta olurdu. Hem sudan çıkarmağa, hem düşünmeye, hem de karınca kararınca düşüncelerimi çözmeğe çalışıyordum; kadıncağız dediğim, genç kızcağız olamaz mıydı?
Onu sudan çıkardığımda nefesi durmuş gibiydi, iş başa düşmüştü. Suni teneffüsü zevkle yapanlar olabilirdi pekâlâ, ama şu anda böyle bir şeyi düşünmek yerine tüm çabamı gösterip bu canı hayata döndürme gayretini yaşamaya çalışmalıydım.
Bilinen usul; nefes verdim, göğsüne baskı yapım, tekrarladım kerelerce. İnatlaşmış gibi yaşama dönmemekte ısrar eder gibiydi.
Yalvardım Tanrıya içimden;
“İşe yaramayacaktıysam, neden beni yönlendirdin Allah'ım? Yok, bu genç kızı yaşama döndürmek idiyse muradın, almak istediğini geri ver, yaşama dönsün bu kızcağız!”
Tanrıyla konuşmam(!) bitince genç kıza yöneldim tekrar;
“Sebep ne olursa olsun, yaşamak için gayretli ol, hadi canlan lütfen!”
Son kez düşüncesiyle nefes verdim, göğsüne bastırdım avuçlarımı. Hıçkırdı, öksürdü, ağzından sular kustu ve gecenin o karanlığında fark etmem zor olmasına rağmen, hissettiğim kadarıyla minnetle değil, kahırla döndürdü yüzünü, yüzüme;
“Neden?” dedim.
“Sana ne? Yaşamak istemiyor ben. Mutlu olmak yok, hiçbir şey yok!”
Eksik bir Türkçeydi konuştuğu, anlatmak istediğini, anlayabildiğim kadar, yabancı olduğuna adım gibi emindim de, kırık-dökük de olsa Türkçeyi bilmesine hayret ettim.
Keşke fan-fın-fon demek(2) dışında lisan bilgim olsaydı! Hayıflandım! Anlayacağını düşündüğüm bir şekilde tane tane konuşmaya gayret ettim;
“Hayat güzel! Odana çık, kurulan! Sonra gel bana anlat! Ondan sonra da ölme! Çok güzel yaşa! Tamam?”
“Tamam!”
Kimdir, nedir, niyedir? Ben kimim, o kim, onun adı ne, benim adım ne? Tekrar nasıl bulacaktım onu, hem ne zaman? Öylesine çok bilinmeyenli çözümü zor soru(n) idi ki bu. Vaz geçtim, benim de ıslak bedenimin kurulanmaya ihtiyacı vardı.
Şişemi, bardağımı, poşetimi kucaklayıp odama yöneldim. Zannederim sabahı getirmem zor olacaktı düşünürken...
Ama neden, neyi, kimi ve hem niçin?
Benim terk edilmişliğim, benim yalnızlığım bana yetiyordu, bir de intihar eyleminde bulunan birine tahammül etmek bana zor gelecek gibiydi. Gönül defterimi çoktan kapatmıştım, kapalıydı, sütten ağzı yananın, yoğurdu üfleyerek yemesi(4) değildi yaşadığım örnek.
O bir kurbağa olsaydı ve öpünce dünyalar güzeli olacak bir kız haline gelecek(5)olsaydı, tıpkı masaldaki gibi, gene de kesinlikle öpmeye yanaşmazdım.
Gönlüm de, kalbim de serseri bir sevgiden, yoksul bir gelecekten, şüpheli bir mutluluktan azat olmuştu. Bu hürriyetin tadını yaşamalıydım, hiçbir etki altında kalmaksızın, hiçbir ismin özelliğini hissetmeksizin ve hiçbir kimsenin medyun(1) olarak ellerime sarılmasını beklemeksizin.
İnsan alkolle yüklü olunca sabahlar da geç oluyordu. Hele ki insan her şey bittikten sonra bir de yatmadan evvel bir şeyleri sünnetlemek(2), daha doğrusu bitirmek için gayret etmiş ve kapasitesinin üstünde yüklenmişse.
Ayyaşlık para ile olsaydı herhalde bu gecenin ertesinde en zengin kişi ben olurdum, gibime gelir.
Duşumu alıp, akşamdan kalanlarımı duşun sıcak suyunda elden geçirirken, diğer kalanlarımı poşetine yükleyip çöpe attıktan sonra lobiye indim. Dağılmamakta direnen efkârımı(1) ve esrikliğimi(1) dağıtmak için bir kahve alıp koltuklardan birine oturduğumda;
“Oturabilirim mi?” dedi biri.
Bazı şeyler; “Geliyorum!” demez, böyle dangadak gelirmiş! Derin bir yaşam öyküsü ve intihar girişiminin nedenini öğrenmeye, yani dert dinlemeye hazır olmadığım gibi, şükran destanını da hazmetmek için gayretli değildim.
Ama teselliye oldukça muhtaç olabileceğini düşündüğüm bir genç kıza nasıl “Hayır!” diyebilirdim ki?
Sadece Rengin gibi kızların değil, bilmediğin, tanımadığın birinin arkasından konuşmanın yanlış olduğunu bilmeme rağmen, Gisele’nin nişanlısı Feridun’un da nasıl olsa günah yazıldıysa yazıldı, gıybet ettiğim(2) için, Rengin gibi nankör olduğunu düşünüyordum, peşin hükümlü olarak.
Yarım yırtık Türkçesiyle anlattığı, üstün zekâmla anladığım öyküsü şöyleydi genç kızın;
Sevgilisinin adının Feridun, kendi adının Gisele olduğunu Rengin’i hayırla(!) yâd ederken söylemiştim, tek eksikle Gisele Almandı, Feridun Almanya doğumlu bir Türk…
Aynı sokakta doğup büyümüşler, aynı okullarda okumuşlar ve öylesine sevmişler ki birbirlerini, Gisele Türkçe öğrenmiş ve kendi deyişiyle; “İlk defa onunla kadın olmuş!” Bir daha hiç ayrılmamışlar, ta ki Türkiye’ye bu tatil şehrine gelinceye kadar.
O sabah kalkmış ki Feridun yok, parası yok, kalmış ortalıkta, gururuna yediremeyip ölmeye karar vermiş!
Ama şans, ya da şanssızlık ben kurtarmışım onu. Canını kurtardığıma göre otel parasını ödeyip, uçak biletini alırsa benim için dua edecek ve ülkesine dönünce bu bedeli vereceğim adrese gönderecekmiş bana.
“Pasaportumdan kopya al, banka imzalayayım, pulların hepsini ödeyeceğim!” demişti.
“Banka” dediği çek, senet ya da bono, “pul” dediği para olsa gerekti. Ve sonra ekledi;
“İstersen kameramı, telefonumu al, kız kardeşin, ya da kız arkadaşın varsa, bavulumu olduğu gibi bırakayım sana, yeter ki beni ülkeme gönder!”
Almadan vermek sadece Allah’a mahsustu(6), ama içim elvermedi, uzak durmak için, ne banka istedim, ne de pul! Kız kardeşim yoktu, kız arkadaşım zaten yoktu, pasaportunun kopyası ise ne işime yarayacaktı ki?
Veren el, alan elden üstündü(6) ve sağ elinle yaptığından sol elinin haberi olmamalı(6), iyilik yapıp denize atmalı, balık bilmese de Halik bilirdi(6), ya!
Otel hesabını üstüme aldım, gidip uçak biletini de aldım, onu bir taksiye bindirip havaalanına gönderdiğimde iyi bir şey yaptığım inancındaydım. Teşekkür etmişti, hem kerelerce ve aynı biz Türkler gibi sarılıp öpmeksizin sırtımı tokatlamıştı birkaç kez…
Gisele'yi uğurladıktan sonra, canımın istediği bir şey yoktu. Hele ki sevdiği ve canını verecek kadar seven bir kadınla karşılaştıktan sonra, şairin dediği gibi benzer bir şekilde;
“Keşke bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam! (7)” demek geçti içimden.
Kalasım geçmiyordu içimden, üstelik Rengin’i unutmak çabası yaşarken iyice dertlenmiştim. Beynimi serbest bırakmak değil, hiçbir şeyi düşünmeyecek bir şekilde meşgul etmeliydim. İşe dönmek, beygir gibi gece-gündüz çalışmak tek çare gibi görünüyordu bana.
Topladım, toparlandım, otobüslerden birinde yer ayırttım kendime, hesabı-kitabı tamamlamak, kapatmak için Danışmaya yöneldim.
Ön tarafta iki boylu-poslu, güzel oldukları ilk bakışta bile inkâr edilmeyecek genç kızla benim emsalim ancak bana göre pehlivan yapılı genç bir adam daha vardı ve oldukça telaşlı bir şekilde Danışmadaki gençle konuşuyorlardı. Görevlinin;
“Bilmiyorum efendim, ben görevi bu sabah teslim aldım!” sözü yankılanıyordu!
Pehlivan yapılı genç adam, sinirlerine hâkim olamamış, yakasından tuttuğu görevliyi tehdit edercesine;
“Kim ulan o, bırak dinlenmesini, minlenmesini, çağır gelsin o görevli yahut da biz arabamızla gidip alıp gelelim!”
Beni hiç ilgilendirmediği halde, belki de benim isteğime öncelik verilmesi dileğiyle araya girdim;
“Sinirlenmeyin beyefendi, konunuz her neyse, çaresi bulunur elbet!”
Genç kızlardan birine döndü genç, iri yarı diye de tarifini katmerleştirebileceğim adam;
“Fesuphanallah(1)! Ne diyor bu adam ya? Benim karım iz bırakmadan otelden kaybolmuş, bu adam da ‘Sakin ol, çaresi bulunur!’ diyor ya!”
“Affedersiniz, işinize karışmak gibi olmasın, ama yardım etmek isterim, araştırdığınız konu, nasıl bir şey yani?”
“Of! Uzun hikâye! Bir de size anlatacak kadar ne vaktim, ne de sinirlerim müsait!”
“Peki! Allah yardımcınız olsun! İzninizle otobüsümü kaçırmamak için çıkış işlemlerimi yaptırabilir miyim?”
Asabiyeti devam ediyordu genç adamın ve nasıl olmuşsa o arada Gisele’nin adı geçmişti, kalan bir borç mu, bir eşya mı, ya da aralarındaki bir konuşma mı, neyse, beni hiç ilgilendirmemesi gereken. Genç adam bu kez bana dönmüştü;
“Tanıyor musun Gisele’yi?”
“Tanıyor sayılmam, kendisini ortalıklarda bırakan sevdiği genç için intiharı bile göze alan bir Alman kızıydı o, üstelik parasız-pulsuz. Şu anda ya uçuyor, ya da ulaşmak üzeredir ülkesine...”
Bu kez yumruğu sıkılı olarak yapıştı yakama genç adam, genç kızların;
“Ağabey ne yapıyorsun, bırak!” şeklinde bağırışlarına aldırmadı, üstelik terbiye sınırlarını aşarak;
“Faydalandın mı, beraber oldun mu karımla yoksa?”
“Onun gözü senden başkasını görmemiş ki Feridun. Ondan böyle nasıl şüphelenirsin ki?” dediğimde genç kızların engelleme çabalarına rağmen beni sürüklemeğe başlamıştı.
En son hatırladığım, yüzüme ulaşma çabasındaki okkalı bir yumruk, ben altta olmak üzere üst üste yerlere düşmemiz ve kızlardan birinin bizi tutma çabasıyla elini uzatması ve Feridun’un da benim yaşadığım akıbeti aşağı-yukarı aynen yaşamış olabileceği idi…
Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim. Sargılar içindeydim ve düşerken elimden tutmaya çalışan genç kız başucumda duruyordu; kendime geldiğimi fark edip saçlarımı sıvazlamaya çalışırken;
“Ben Feride!” dedikten sonra başladı anlatmaya, dinleyeceğimden emin gibi.
Feridun, Gisele’nin anlattığı genç adam, Gisele onun “Karım” dediği genç kızdı.
Benim de, Gisele’nin de bilmediğimiz tek şey Gisele’nin telefonunun denizde kaybolmuş olmasıydı. Üstelik Gisele, “Telefonumu da alabilirsiniz!” gibi teklifte bulunduğunda bunun farkında değildi, ama ben farkında olmadığım yumruğu yediğimde öğrenmiştim, haşmetli bir küfürle!
Bu nedenledir ki o haşmetli küfrü işittiğimin sonrasında aklımda kalanlara ve Feride’nin anlattıklarına göre; suçsuzdu bir bakıma Feridun! Aldığı bir telefon haberiyle amcasının cenazesini kaldırmak için köyüne gitmek zorunda kalmış, sevgilisini öperken sessizliğini duyacağından emin olmadığından, uyandırmaktan çekindiğinden cep telefonuna mesaj bırakmıştı.
Feridun’un tek hatası o telâş içinde cep telefonunu yitirmesi ve nerede yitirdiğini de bilmemesiydi. Üstelik sevdiğinin telefon numarasını ezberden bilmemesi de bir kusurdu. Hoş, olası hatırladı diyelim, aradığında bulamazdı ki, ulaşamazdı ki sevdiğine. Sevdiğinin telefonunun su altında olduğunu bilmesi imkânsızdı çünkü.
Sağ omzuma ait kürek kemiği bir buçuk yerinden (yani birazı çatlaktı anlamında), göğüs kafesimin en dayanıksız olan en uç kısmı kırılmıştı, üstüme düşen Feridun'a bir şey olmamış, Feride ve onu zapt etmeğe çalışan küçüğü Feriha, begonvillerin(1) tırmalaması ile ucuz kurtulmuşlardı.
Feride, herhalde benim bu himayeye muhtaç durumumu görüp o nedenle başımda durma mecburiyetini hissetmiş, hissediyor olsa gerekti de...
Pişmanlık duymuş olsa Feridun, kürek kemiğim için plâtin çubukları bizzat kendisi alıp getirmişti yurtdışından, doktorların verdiği notlar üzerine ve bedellerini cebinden ödeyerek.
Ameliyat olup kaç gündür bu sargılar içinde olduğumu bilmediğim gibi serum ve bedenime bağlanan bir hortumla yatak altına konan torbaya da nasıl ve kimin yardımıyla, üstelik cesaret(!) ve utanmazlıkla işlem yaptığımı(!) bilemiyordum.
Feride’nin ameliyatım öncesi anlattıkları hayal meyal aklımda kırıntılar halindeydi. Her şeye, daha doğrusu tüm rahatlıklara rağmen yorgun ve bitkin hissediyordum kendimi. Sessizliğimde kulağıma ulaşan sesler, gözlerimi açmam gerekliliğini hissettirmişti bana.
Başımda duran yine Feride idi, kim bilir kaç gündür, nasıl, bilemediğim. Bu sefer Feridun, Feriha ve Gisele de vardı başucumda;
“Bana yaşamımı kazandırdığını bilemezdim. Gözlerimi bürüyen kıskançlık kanı göl halindeydi çünkü. Pişmanım, yapmam gereken ne ise, söyle yapayım. Keşke elim kırılsaydı da sana yumruk atmasam, bedeninde hasara neden olmasaydım!” dedi Feridun, kurulu bir makine düzeniyle, ezberlemişçesine gibi sanki.
“Her Türk erkeğinin mayasında olan doğal bir haslet(1) bu! Ancak memlekete dönsem, buralarda ömür tüketmesem...”
“Masraf falan düşünme. Feride de ayağa kalkıncaya kadar başında duracak. İstersen Feriha’ya da rica ederim. Bize bir ömür bahşettin. Sen iyileşir iyileşmez Gisele ile Türk usulü bir düğünle resmen evleneceğiz ve eğer kabul edersen nikâh şahidim olmanı arzuluyorum!”
“Siz beni beklemeyin, hemen evlenin, kardeşlerin de yanında olsunlar. Ben iyileşip ayağa kalkınca arar, bulurum sizi...”
“Olmaz! Ben dersimi aldım, yaşamımız için ne gerekliyse öğrendim. Gönlüm isterdi ki ayağa kalkıncaya kadar ben ve Gisele de başında duralım. Eğer itiraz etmezsen memnun olacağım, tekrar ediyorum, sen iyileşinceye kadar Feride başında duracak ve biz size mecburiyetlerimiz nedeniyle; ‘Allahaısmarladık!’ diyoruz.”
Elimi sıktılar ayrı ayrı, Feridun, Gisele ve Feriha…
Bir el taramaya devam ediyordu saçlarımı, şefkatle olduğunu sandığım, kıpırdamak istemiyordu gözkapaklarım…(8)
Sonra bir serinlik dolaştı, alnımda, yüzümde, daha sonra bedenimin görünebilen kısımlarında, kokulu. Kim bilir ne zamandır yatağa çakılı kalışımın kokuşmuşluğunun yok edilme çabası gibi geldi bu davranış bana, kıpırdamak istemeyen göz kapaklarımda.
Ve o gün serumlar da, torbalar da yok edildi, ilk kez terliklerimi giyerek lâvaboya yöneldim, yardımla olsa da…
Daha sonra...
Daha sonrası hayal gibi geçti zamanda. Yakınlaştığımı hissediyordum Feride’yle. Ama buna sevgi hele hele “Aşk” demem asla mümkün değildi minnettarlığın ötesinde bir duyguydu anlatmamın mümkün olmadığı, olamayacağı.
Feride’nin yedir-içir, yat-kalk, lâvaboya götür-getir, banyoya götürüp en ufak ayrıntıma kadar yıkayıp-paklaması, soyup-giydirmesi, minnettarlık ve sevgi ötesinde anlatmamın mümkün olamayacağı bir duyguydu benim için.
Üstelik yaşadığım durumla ilgili olarak onun hiçbir kusuru olmadığı halde. Bir annenin yavrusuna gösterdiği şefkat ve ihtimamı hissediyordum ellerinde...
“Minnettarım; ilgini, bilgini, birikimini, şefkatini esirgemedin benden. Senin için bir şey yapamamamın ezikliği içindeyim. Minnettarlık dışında elini tutmaya, sana sevgi üstüne sözler söylemeye hem hakkım, hem de içtenliğim yok…
Senin için bir şeyler yapmak istiyorum, dile! Eğer gönlün boşsa, gönlüne almaya çalışır mısın beni? Benim olmanı istiyorum. Şimdi değilse bile ileride içtenlikle seveceğine inanarak…
Benimkisi ise şu anda içine önlenemez bir minnettarlık karışmış sevgi sadece, bunu söylediğim için de gücenme ve içinden bir şeyler söylemek gelmiyorsa, beni ayıplama, söylediklerimi unut gitsin, lütfen!”
“Samimiyetin, dürüstlüğün için sağ ol! Gönlüm boş! Devamlı beraber olduğumuz için benim de sana yakınlaştığımı itiraf etmem gerek! Ama keşke; ‘Seni seviyorum!’ diyebilseydim…
Böyle bir şey hissetmiyorum, sen de benim dürüst olmamı bağışla! Kader denilen bir şey şekillendirmiş Tanrı. Eğer kaderimde varsan, Tanrıya isyan etmem, sevebilirim seni, ama bugün, hemen değil. Düşünmem, hissetmem, yaşamam gerek!”
Feride düşünmeye başlamıştı, elimi tutarak, parmaklarıyla saçlarımı tarayarak.
Ben onu bekliyordum, galiba sevgiyi de yaşayarak, umutla...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Rengin; Renkli, boyalı, parlak, parlak renkli, güzel, hoş, süslü, lâtif.
Feridun; Eşi olmayan, eşsiz, tek, sekizinci gök.
Feride; Tek, eşsiz, eşi-benzeri olmayan.
Feriha; Ferah, rahat, sevinçli.
Gisele; Genelde, Alman kızlarına takılan, geçmiş tropik kasırgalardan birine verilen ad (Enteresan olan; diğer bir kısım ülkelerde de kullanılan bu ismin Arapçada da yerleşmiş bir isim olması).
(1) Begonvil; Ülkemizde Gelin Duvağı şeklinde anılan, özellikle Akdeniz kıyılarında görülen ağaçsı bir bitkidir. Begonvil için çiçek denilmesi mümkün değildir, çünkü yaprakları renk değiştirme kabiliyetine sahip sarmaşık gibi sarılışı olan bir ağaççıktır aslında. Genelde mor renkli, soğuğa dayanaksız olan bu çiçeklerin ülkemizde görülen tipleri genellikle kırmızıdır.
Efkâr; Düşünceler, fikirler. Teklifsiz (senli-benli) konuşmada kaygı, tasa, üzüntü, sıkıntı.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu.
Fesuphanallah; Allah her türlü sıfattan uzaktır (Bu isimde Erkin KORAY’ın bir şarkısı da bulunmaktadır).
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hâr; Ateş. Sıcak, yanıcı, kızgın, yakıcı. Diken
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Kerahet; İğrenme, tiksinme, nefret, mecburiyet yüzünden yapılmış, harama yakın şey. Dinen kerahet vakti, güneşin doğuş, batış ve tam tepemizde bulunduğu vakitlere denmektedir. Dinimize göre bu vakitlerde namaz kılmak mekruhtur, kerahetlidir yani. Vakti Kerâhat (kerahet olarak da söylenmekte) olan şey ise; argoda içki masasının kurulup, içmeğe başlanıldığı anın ifadesidir.
Medyun; Verecekli, borçlu olan.
Mezhep; Gidilen yol. Anlayış, görüş, inanç. Bir dinin, anlayış ve görüş ayrılıkları dolasıyla ortaya çıkan, belirli kuralları, kendi içinde tutarlı inanç ve davranış bütünlüğü bulunan büyük kollarından her biri.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(2) Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek, yerine getirmek.
Fan Fin Fon (Demek, Konuşmak); Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak.
Gıybet Etmek; Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
Saf Tutmak; Sıraya geçmek, sıraya girmek, sıra olmak.
Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.
Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
Telâffuz Etmemek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirememek.
(3) Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(4) Sütten Ağzı Yanmak (Yoğurdu Üfleyerek Yemek); Bir olaydan gerekli dersi alarak benzeri durumlarda dikkatli davranmak.
(5) Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi kurbağadır.
(6) Almadan vermek, Allah'a mahsus (yaraşır); Tükenmez hazinesi bulunan, bir şey almaya ihtiyacı olmadan verebilen tek varlık, Allah’tır. İnsan bir şey kazanmamışsa, başkasından bir şey almamışsa neyi verebilir? ... Bundan dolayı birşeyin karşılığını alarak vermek insan için bir zorunluluktur (ATASÖZÜ).
Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS
Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.
(7) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI” Şiir; Suat SAYIN tarafından Türk Sanat Müziği olarakUşşak Makamında bestelenmiştir.
(8) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”