Görevli geldiğim bu şehirden nedense çabuk ayrılmak gibi bir niyetim vardı. Önüne geçemediğim ya da talihin yönlendirişi olmalıydı bu tavrım. Çünkü anne ve babam dışında bir bekleyenim yoktu(1).  

İstiyordum ama...

Anne ve babamın; “Ahir ömrümüzde(2) mürüvvetini görelim(3)!” arzularını desteklercesine.

“İstediğiniz bir şey var mı buralardan?” dediğimde her zamanki gibi; “Bir gelin getir!” demişlerdi. Sanki...

Sözün sonunu getirmekte zorlanıyorum. Ben de onlara; “Buranın lületaşından(4) tespihleri meşhurmuş, ikinize de doksan dokuzluk birer tespih ve seccade...

Anlaştık mı? Gelin daha sonra inşallah!” demiştim.

Aslında gittiğim her yerden ucuz-pahalı, yöreye uygun ne meşhursa getirme gayreti yaşıyordum onlara; lokumsa lokum, kolonyaysa kolonya, meyve sabunu, devayı misk(2), cezerye(4), bal, tereyağı, çay...

Akla neler gelirse yani, yörelerimize göre, gelin adayı hariç. Görev zamanı dışımda boş olarak geçirebildiğim bir-iki saat içine bir gelin adayını nasıl sığdırabilirdim ki? Anlatamadığım bu idi, büyüklerime.

Sevmeliydim, eşim olmasını isteyecek gibi değil, ona kul-köle olacak gibi, beni, bir mabut(4), ya da ilâh(4) gibi peşinden sürükleyecek gibi. Ve umudum yoktu. Taş kalpli(2), soğukkanlı, soğuk nevale(2), vurdumduymaz çevresiyle bağıntısı kopuk, ilgisiz biri değildim (Bu kısma; açılan parantezin gereği; “Sanıyorum!” fiilini yerleştirmek şart gibime geliyor).

Azıcık bile bir umudum olsa Kaf Dağının arkasına kadar bile yönelebilirdim. Ancak benim bana özgü düşüncem bir moka(5) yaramaksızın dünyaya gelmiş olmam, aynı felsefe(6) ile geri dönecek olmamdı!

Annem, babam öldüklerinde, ya da yaşlandığımda mı? Düşkün, Yaşlılar, Huzur, Bakım Evleri ne günlere duruyorlardı ki, ölümden başka her şeyin çaresinin olduğu(7) dünyamızda? Hem yaşamakta gecikmişlik varsa, yaşamak gereksizse neden dünyayı boşu boşuna meşgul edip, ahreti geciktirmiş olacaktım ki?

Telâşla geldiğim terminalde otobüsün kalkmasına beş-on dakika kalmış, zorunlu bir nedenle biletini iptal ettirmiş bir yolcunun biletini sahiplenmiştim, memnuniyetle.

Çantamı bagaja verip alelacele sandviç almaya gittim, yanımdaki yolcuyu unutmak hakkımı kullanmaksızın, onun için de bir adet alıp, doğal olarak o yolcunun çekilmez(4), miskin(4), itici biri olmaması umuduyla.

Oturacağım koltuğun diğer sahibi; ahu bakışlı(2), güneş yanığı(2) çilli yüzlü bir kızdı. Üstelik “Affedersiniz!” diyerek oturmaya niyetlendiğimde bakışları sertleşip kahreder gibi tehditli, sitemli bir şekle dönüşmüştü, anlayamadığım bir şekilde.

Üstelik koltuğa bıraktığım gazetem de yerinde değildi. Bir yolcu almış olsa gerek, vermediğim halde.

“Teşekkür ederek” bırakır herhalde diye düşünürken otobüs çalıştırılmış, muavin, ya da yardımcı şoför gelmişti yanıma. Bu arada anlayamadığım ve beni ilgilendirmediğini düşündüğüm anonslar devam ediyordu.

Doğrudan doğruya yanıma gelip;

“Affedersiniz abi, biletinize bakabilir miyim?” dediğinde gerçekten sinirlenmiş ve gerilmiştim.

“Biliyorsunuzdur herhalde, felsefe olarak yalnız yolculuk eden bayanların yanına bay yolcu almıyoruz. Üstelik 15 Numara şehir çıkışında otobüse bineceğini not ettirmiş bir bayan yolcumuz. Sanırım sizin numaranızda bir yanlışlık olsa gerek!”

“Nasıl yanlışlık? Okumam yazmam yok mu sanıyorsun? Bak, işte bilete; 15 Numara yazıyor!”

“Doğru! Ama affedersiniz abi, siz nereye gidiyordunuz?”

“Orada Ankara yazıyor, görmüyor musun?”

“Evet, Ankara yazıyor, ama bu otobüs Ankara otobüsü değil ki! Sizin otobüsünüz yandaki, üstelik neredeyse beş dakikadır, ‘15 Numaralı Ankara yolcusu’ diye anons edilip duruyor! Hiç mi kulağınıza çalınmadı efendim?”

“Affedersiniz!” diyerek yönlenmeye çabaladığımda o güneş yanığı, çilli yüzlü, ahu bakışlı genç, üstelik boyadan değil, doğadan kumrallaşan(3) saçlarını sallar gibi yapan kızın; “Aldın mı dersini?” der gibi nefretini hissetmemek için hem gayret, hem de acele ettim.

Yerime oturduğumda gazetemin yerinde olmasından dolayı memnun oldum, ama gerek şoför kardeşin, gerekse muavinin tavır ve edalarından ürkmedim desem yalan olur. Öyle ya kırk küsur kişilik otobüs bir tek benim için yerinden kıpırdayamamıştı!

Yolcu homurtularını azıcık da olsa göz ardı edebilirsem, birkaç dakika gecikmişti. İnsanlar bilmezler miydi ki; “Her işte bir hayır vardır! Acele eden ecele gider! ‘Geç kaldı!’ desinler, ‘Geçmiş olsun!’ demesinler!” gibi sözler benim gibiler için söylenmiştir?!

Otobüste yanımda oturan kişi affedersiniz tam bir genteldi(4) bana göre. Ne desem, ne teklif etsem, tek sözü; “Teşekkür ederim, bir kere yaptım, denedim, beğenmedim!” idi. Meselâ; otobüste sandviç yemiş, dişlerini yıkayamamış, beğenmemiş bırakmışmış, bir defa su içmiş, ürik asit üretimi(!) nedeniyle çişi gelmiş, bırakmışmış! Vs. Vs.

Yol yerinde, otobüs ilerleyişinde durmuyordu. Genç muavin arkadaş servis yaparken yanımdaki “Bizim gentele de” sordu; “Yiyecek, içecek?” Gentel, aynı sözleri ona da söyleyince, bir yerlerden esinlenerek aklımda kalmış olsa gerek ki, kendimi zapt etmek için gayret göstermeksizin, sormak zahmetine soktum kendimi; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana (bilmiyorum ki) nedir caz?” örneği, tam sırası diyerek;

“Beyefendi evlisiniz ve tek çocuğunuz var, değil mi?”

“Evet, ama nerden bildiniz?”

“Anlamayana davul-zurna az…” modunda yüzüne karşı nasıl, “Her haltı bir kere yemişsiniz(3), beğenmemiş, bırakmışsınız ve bunun nedeni benim zekâ seviyeme, IQ dereceme göre tek çocuğunuz olmuştur!” diyebilirdim ki?!

Yol tükenecekti, ama herhalde tükenme konusunda bilgisi olmasa gerekti. İlgilendiğim, ancak fanatik(4) olmadığım futbol takımının naklen radyo yayınında 1-0 önde olmasının mutluluğunu yaşayamıyordum, nedense…

Genelde benim eve geldiğimde ilk yaptığım iş çoraplarımı çıkarıp ayaklarımı azat etmek, sonra da soğuk suyla yıkayıp “Oh be! Dünya varmış!” demekti.

Terlik giymek mi? Bu ayaklarımın hürriyetlerini kısıtlamak demekti!

Hatta belki çok kişiye tuhaf gelebilir, geceleri yatarken bile ayaklarımı yorgandan dışarı çıkarırdım; “Ayağını yorganına göre uzat!” sözü benim için söylenmemişti, “Ayağını sıcak tut, başını serin, gönlünü ferah tut(3), düşünme derin(3)!” sözünü ise inatla aklımda tutma düşüncem yoktu.

Yazdan nefret, kıştan mutluluğum da sıcak-soğuk kavramlarında soğuktan yana taraftar olmam nedeniyle olsa gerekti. Sıcağa varlıklı da olsan, ekonomik bir kısım katkıların olsa bile çare bulman zor ve imkânsızdı.

Ama soğukta insan, iki kibrit çöpüyle bile, eğer gayret ederse Andersen’in masalındaki “Kibritçi Kız” gibi ısınırdı, tek farkla, kutulardaki tüm kibritleri bitirmeden, yıldız kaydırmadan, hayaller yaşayarak ölmeden!

İşte o genç, ahu bakışlı, güneş yanığı tenli, çilli, saçları doğadan kumrallaşmış genç kız da ayaklarımın soğukluğu gibi bir yüze sahip olsa da etkilemişti beni! Sanırım yeryüzünde, hatta evrende bile güzelliği böylesine banal(4) bir şekilde tarif eden bir kimse, benim dışımda dünyaya gelmemiştir, gelmeyecektir de!

Tam yerine oturacak bir cümle, gentelden (ç)alma şeklinde de olsa; “Bir kere karşılaşmıştım...”'

Beğenmemek ne demek, ben ne olduğumu bile anlayamamıştım. Ama hani Tanrı nasip etse de, bir kere daha karşılaşsak mümkünü yok, terslensem(3) de yanına, yakınına gelir ve hatta otobüs şirketinin kuralları yasaklasa bile gider yanına çökerdim, çürümüş bir elma, ya da armudun dibine düşmesi gibi.

Tek farkla; “Pat!” diye düşmek gibi değil, iznini beklemeksizin; “İzninizle!” diyerek…

Nihayeti cürmüm(4) kadar cezam olurdu. Unutamadım o genç, yanık, çilli yüzü, tabii otobüste ilk kez, bir kerelik yaşadığım deneyimi de. O bir kere deneyip de, beğenmediğini, bıraktığını söyleyenin sözleri çınlıyordu kulağımda, umurumda olmaksızın.

Çünkü ben yaşamımda ilk defa ve bir kere ilgi duymuştum, ilk defa kalbim yerinden fırlarcasına çalışmış ve ilk defa görmem gerekeni gördüğüme inanmıştım, hayal, rüya, tasavvur, ya da gerçekdışı her ne denirse o şekilde bir görünüm olarak.

Beynimden ve düşüncelerimden silinebileceğini asla aklıma getiremiyordum; sitem dolu bakışlı o genç kızı. Unutmam mümkün değildi, benim otobüsüm Ankara’ya gidiyordu, peki onun otobüsü ve önemli olan o nereye gidiyordu?

Hani insan niyet etse, samanlıkta bir iğne, ya da hangardaki tonlarca pirinç içindeki bir beyaz taşı bulmak için belki biraz umutlu olabilirdi. Ama o ahu bakışlı, güneş yanığı tenli, çilli, soyunu, sopunu, boyunu-bosunu bilmediği, sitem ve kahır dolu bakışlı, üstelik “Popomun kenarı” der tavırlı(8) birini nerede ve nasıl bulabilirdi ki?

İnsanların çift yaratıldıklarına dair bir söylem vardı, benim inanmakta oldukça güçlük çektiğim. Çünkü nasıl olduğunu bilemeyeceğim bir şekilde yeni bir göreve seyahat için terminale bilet almaya gittiğimde onun bilet almakta olduğunu gördüm sanki. Bu şansı kullanmalıydım, neresi olduğunu bilmeksizin de olsa.

Görevim artık umurumda değildi, ben yaşamımla karşılaşmıştım, bu şansı bir daha bulamayabilirdim, o zaman ve halde de yaşamam da yaşam olmaktan çıkardı.

Eğer ki o, o değilse, ben zihnimdekini onu benzer olarak şekillendirmişsem “Yuh olsun bana!” der, o olmasını düşündüğüm için kendimi ayıplar, vaz geçer, en yakın menzilde o olmayandan ayrılırdım, olur, biterdi.

“Bana da!” dedim görevli arkadaşa ve yalandan kim ölmüş ki, yalan dizisine başladım, üstelik benim ilk sözlerimi hayretle dinleyen bir ahu bakışlı olduğunun farkında olmaksızın;

“Sinirlendi karım! Yüzüğü atıp çıktı evden, annesine gidiyor! İkna etmem(3) lâzım, ama yanına oturmayayım. Bakarsın, çaçaron(4) değil ama otobüste umurunda olmaksızın bağırır, çağırır, aramızı düzelteyim diye uğraşırken, iyice bozuşuruz, sen onun için arkasındaki koltuk boşsa bana orayı ver lütfen!” dedim, şansımı denememi engelleyecek Allah’ın bir kulunun çıkmayacağından emindim!

“Arkası dolu, ama sol arka taraf koridor tarafı boş!” demesiyle irkildim.

“Ver!” dedim, nereye gideceğimi bilmeksizin. Taş atıp da kolum yorulacak değildi elbet, ama isabet ettireceğimden de emin değildim, isabet ettirmem, hem mutlaka isabet ettirmem benim için hayati idi, onun için de hayati olsun dileğindeydim.

Otobüsün hareketini beklerken peronu adımlamaya başlamıştı. Adımlarımı ayarladım, kendimi belli etmek, göstermek, karşı karşıya gelmek için. Farkımdaymış da, farkımda olmamak zaruretindeymiş gibime geliyordu, bilemezdim nedenini doğal olarak!

O, benim ritmimin tersine karşılaşmamak inadıyla adımlarını bazen yürüyüş şekil ve mesafesini uzatıp kısaltarak beni terslemek gayretinde gibiydi, ama uyum sağlamakta(3) sıkıntı çekmeyeceğimi anlamış olsa gerekti ki, perona yanaşan otobüsteki yerine geçip oturdu.

Onun oturduğu koltuğun yan sol arka tarafında görmüş, geçirmiş, yaşamış olarak şekillendirdiğim amcaya aynı yalanın değişik bir şekliyle fısıldadım, sanki duyulmayacakmış gibisine, hem yalvarırcasına;

“Amca, halden anlarsınız, eşimle tatsız bir münakaşamız oldu, henüz çocuğumuz yok(!) ‘Anneme gideceğim!’ diye tutturdu, yardımcı olur musunuz, sizinle arkalı-önlü yer değiştirelim, ondan sonrası Allah Kerim!”

Ses etmedi amca, yerlerimizi değiştirdik. Ancak hareketimiz o güzelliğin dikkatini

 
 


çekmişti, başını kaldırıp bana baktı. Ben de amcanın görebileceği bir şekilde; “Yanına geleyim (mi?)” işareti yaptım.

 

Bir süre ta ilk başlangıçtaki gibi aynı somurtkanlıkla(4) yüzüme baktıktan sonra, önce elini iki tarafa; “Hayır! I-ıh! Yoo! No!” der gibisine salladı ve sonra elinin tersini çevirip “Git!” gibi işaretleyip önce gazetesine, sonra dışarıya bakmaya yöneldi.

Bir genç kıza hiç yakıştıramayacağım bir şekilde otobüsün tabanını dövüyordu sanki ritmik olarak ayakkabısının, ya da çizmesinin ucuyla.

Amca hafifçe dokundu omuzuma;

“Ne yaptın da bu kadar küstürdün kızcağızı? İşin zor evlât! İstersen araya girmeye çalışayım, otobüs durduğunda…”

“Yok, amca! Aman ha! İyice delirir, sokak ortası demez, sille-tokat girişir(3) bana, ona el kaldıramayacağımı da bilir!”

Tarihteki en ünlü yalancıları geçirdim aklımdan, en ünlü olarak kendimden başka birine rastlamadım beynimde! Evet, yalandan ölen yoktu, ama yalan üzerine de sevgi yerleştirilmezdi ki!

Ayrıca zorla güzellik olmadığı gibi, zorla aşk da olmazdı. Ama denemeden de vazgeçemezdim, vaz geçmemeliydim de…

Bir kere daha baksın istedim, gözlerim ona kilitli, neredeyse boynum tutulacak gibi. Annem kadınların altıncı hislerinin kuvvetli olduğunu söylerdi. Sanırım bu genç kız, altıncı hissini zapt etmek için direniyordu.

Oysa pencereden devamlı olarak bakmakla onun da boynu tutulacaktı, haberi yoktu! Umut dünyası işte! Ben ki, kendini akıllı zanneden aklı uçuk(2) mahlûk onun beni, penceredeki aksimden izliyor olabileceğini düşünebilir miydim mi ki? Aklımın ucundan bile geçmezdi…

Balık kavağa çıkar mıydı? Çıkarsa o zaman kösenin de sakalı çıkardı. Ya çıkarsa hani, Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi bir şey? Bildiğimiz şeyleri bilmezden gelmek, bilmezliğe yönlendirmek yanlıştı.

Ama doğrudan doğruya sebep söylemeksizin şu veya bu şekilde herhangi bir mazerete sığınmaksızın devamlı olarak pencereden bakmak yerine; “Reddedildiniz!” dese daha doğru olmaz mıydı? Madem davranışım batmadı gözünüze “Hayır” demeniz de zor olmazdı, değil mi güzel ve ahu bakışlı kız?

“Ağaç ucuna yel değer, güzel kıza göz (ya da söz) değer!” atasözü boşuna mı söylenmişti atalarımız tarafından? Ayrıca bakışlarını yorumlamaya kalkışırsam; “Bağın ufak taşlısı, güzellerin çatık kaşlısı” makbul değil miydi?

Bulut olmayınca yağmur yağmazdı, peki “Hayır” ve “Git!” işaretlerinin anlamını bulut olarak yorumlamam yanlış mıydı?

Kendi kendine düşündüğünü sanıp da konuşana “Deli” dense de umurumda değildi. Somurtmak yerine bir tebessümü için parayla satılıyor olsa, neyim var, neyim yoksa serer ve o deliliği mutlulukla kabullenirdim, azıcık da olsa umut var dileğimi de saklamaksızın.

Tam bu sırada, otobüs hemzemin bir geçitte(2) yavaşlayıp durdu, geçit kapanmıştı, tren geçecekti.

Yakınımızdaki bir dere dünyaya aldırmaksızın yoluna devam ediyor, mevsimin kuzuları büyüme çabası içinde hopluyor zıplıyor, bir bakıma baharın tadını çıkartıyorlardı, pencereden izlediğim(iz) kadarıyla.

Nasıl olduysa iki kuzu, anneleri olduğunu sandığım iki koyunla birlikte tren yoluna yöneldiler. “Aman ha!” deyinceye kadar marşandiz treni gereğini yapıp, belki de gereğini yaptığının farkında olmaksızın yoluna devam etti.

Geçit açılırken, kendimi tutamamış, bağırıp çağırmaya, ağlamaya başlamıştım, “Gitti kuzucuklar!” der gibi, gördüğüm manzara karşısında. Tren iki anneyi, sinüsünü-kosinüsünü hesap edercesine(3) ortalarından ikiye bölmüş, iki kuzu ise hat ortasında can çekişir pozisyondaydılar, ya da bana öyle geldi böğürmemde(3).

Farkında olmaksızın hıçkırıklara boğulduğumda, yüzümde, yüzümü cayır cayır yakan bir tokat patladı, hani tariflerde geçen Osmanlı Tokadı(2) gibi.

Ve arkamdaki amcanın ağzını eliyle kapatarak gülümsemesini gizlemeye çalıştığını hissettim, tokadın şiddetinden yaşlanmış gözlerim yarı kapalı, yarı açık;

“Tırsma(3)! Miskince de durma(3)! Çıtkırıldım züppe sosyete çocuğu(2), kalk, yardım et! Ölen öldü, hiç olmazsa kalanlar mundar gitmesin(3)!” diye bana emrederken, şoföre de; “Kapıyı aç çabuk!” demiş, çantasını karıştırıp içinden bir şey aldıktan sonra otobüstekilerin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın açılan kapıdan raylara koştu.

Kuzulardan birini bacaklarından tutup kenara aldı, güneşin durumuna göre, sanırım kıbleyi gözetip gözetleyerek(3) kuzuyu yatırdı besmele ile kuzunun boynunu kesti.

Tarif etmemin mümkün olamayacağı bir şekilde başında ayakta, başucunda rayların içinde beklerken genç kızdan ikinci takdir cümlesi(!) ulaştı kulağıma;

“Yalancı pehlivan(2)! Sümsükçe(4), sünepe(4) gibi durma hattın içinde, kenara kaçıl(3), bakarsın bir tren daha gelir, telef olursun(3). Ondan sonra al başına belâyı; ‘Adam ölmüş!’ derler, senin nasıl bir tırsak(4) olduğunu bilmeyenler…”

Atış serbestti(2), bulmuştu garibanı, yüklen(3) ha yüklen, kus(3) bakalım, kus öğürerek(3)

Çoban yetişmişti, melül(4)-mahzun(4)...

Trenin biçtiği koyunlara bakarken, göz ucuyla da genç kızın aynı ritimle ikinci kuzuyu kesmesini de gözlüyordu. Genç kız;

“Trenin kestiği ölenlere yapacağımız bir şey yok! İki kuzuyu ben kestim, mundar gitmesinler diye. ‘Köye götürürüm!’ dersen, al götür, yoksa ben götürürüm şehre, şoföre rica edip…” dedi.

“Ne yapacaksın?” demem, erken hazırlanmış bir soruydu, sormadım da. Ama cevabını alacağımdan emindim, aynı tırsak sözüne eklenmiş kelimeler olarak. Çünkü çantasından bir miktar kâğıt parayı çıkartıp çobana uzatmıştı;

“Yanımda fazla para yok, bu birinin bedeli, şu benim adres kartım, haber verin, istediğiniz yere ikincinin de bedelini gönderirim. Ayrıca şu biçilmiş koyunların ölülerini de hattın dışına al. Senin köpeklerin çiğ et yemezler, bilirim, ama gece gelecek andıklar(4), çakallar, tilkiler sebeplenirler... Hatta karıncalar, kargalar bile…”

Çobana ben de cüzdanımı açıp tahmin ettiğim miktarı uzatırken;

“Bu da ikinci koyunun bedeli!” deyip el çabukluğuyla elindeki kartviziti aldım.

Genç kız, elindeki sustalı çakıdaki kanları cebinden çıkardığı kâğıt mendille temizledikten sonra yardımımı beklemeksizin, kafalarını koparmadan kestiği her iki kuzunun da arka bacaklarından tutarak otobüsün yanına geldi, emretti sanki;

“16 Numaradaki gazeteleri al, başka kimin gazetesi varsa sorma, al, getir, bagaja ser, bunları şehre, Yetiştirme Yurduna götüreceğiz!”

Hamiyetli(4), gözü pek, cesur, maşallahlı ve bana göre eli maşalı(2) ve fakat öğrenmesi gerekenleri öğrenmiş bir genç kızdı.

Otobüs hareket ettiğinde bir yerleri aradı cep telefonundan, sesi yüksek olmasa da, sözleri yarım-yamalak(2), bölük-pörçük(2) ulaşma gayretinde idi kulağıma;

“Dayıcıyım... Tamam... Köy yolunun geçidinde... Ha, evet, Yetiştirme Yurdunda, İradet Ağabeye…

Hislerim beni yanıltmıyorsa, anladığım kadarıyla kuzularla ilgili bir organizasyonla meşguldü ve her şeye, yanağımdaki parmak izlerine rağmen, benim farkımda değildi, ya da beni bilmemek, tanımamak için direniyordu (sanki).

Söylediklerinin tam anlaşılamamış olması şüphesine karşılık, sanırım söylediklerini pekiştirmek(3) için mesaj yazmakla meşguldü, kafasını kaldırmaksızın, hiçbir tarafa bakınmaksızın yahut da görmek istemediklerinin görüntülerinden uzaklaşmak için.

Şehre yaklaşır gibiyken, otobüs birden silkelendi, önce oldukça süratlenen otobüs, yokuşu tırmanırken yavaşladı ve yavaş yavaş gitmeye başladı, sanki birinci vitesle gider gibi.

Herkes ve özellikle bana ait olsun istediğim merakla iki taraflarına bakınıyorlardı, biri merakını yenemeyip şoförün yanına kadar gelip sordu. Şoför;

“Merak etmeyin, araba hararet yaptı da hem soğusun, hem de sizler gecikmeyin diye yavaş gidiyorum, yoksa durup otobüsü dinlendirmem gerek!” dedi sesinin herkes tarafından duyulmasını beklercesine.

İlk kez şoföre inanmamışçasına, soran bakışlarını hissettim genç kızın şamar izleri silinmemiş yüzümde; “Ne oluyor?” anlamında gibi.

“Geleyim!” işaretime, gene “Yo!” der gibi büzdü dudaklarını. Cebimden bloknotu çıkarıp yazdım;

“Telâşlanma, sanırım fren patladı, ben seni korurum!”

Kâğıdı okunacak şekilde yanındaki koltuğa koydum. Tereddütlüydü, herhalde bu, bu ortamda alelacele karalanmış bir aşk şiiri olamazdı, değil mi, hem de “Sen!” olarak? Göz ucuyla da olsa okudu(3) sanırım ve pencere tarafından koridor tarafına geldi;

“Ne olacak şimdi?” diye sordu, sessizce, başkalarının duymasını istemez gibi.

“Telâş etme, ben yanında olacağım, şoför düzgün ve emniyetli bir yerde kontağı kapatarak otobüsü durduracak mutlaka!”

Gözlerime bakmaktan vazgeçtiğinde bir cebe otobüsü sokan şoförün kontağı kapatmasıyla otobüs durdu ve genç kızın geniş bir rahatlama nefesini hissettiğimde şoförün;

“Geçmiş olsun yolcular, fren patladı, ama vaktinde fark ettim. Şimdi telefon edip hepinizi şehre-terminale minibüs ve midibüslerle biraz gecikerek de olsa ulaştıracağım. Sizleri yolda bırakamazdım, şehir içine girmeye de çekindim. Kusura bakmayın!”

Güneş yanığı tenli genç kız tekrar telefonunu açtı, bilgiç bir tavırla bulunduğumuz yeri tarif ettikten sonra;

“Dayım bir görevliyle buraya geliyor, isterseniz sizi de istediğiniz yere bıraksın!”

“Şunu öncelikle söylemek isterim güzel bayan. Trenin kestikleriyle, sizin kestiğiniz kuzular kazadan-belâdan kurtulmamızın diyeti oldular. Şoför frenin patladığını vaktinde fark etmeseydi, kim bilir nelerle karşılaşırdık? Sanırım tüm otobüs yolcularının size ve şoföre teşekkür etmeleri gerek!”

“Koyunların çiğnenmesi bir kazaydı!”

“Belâ defeden, haksızlıklardan ve yanlışlıklardan dönülmesini emreden…”

“Anlamadım!”

“Gerekli değil efendim, ama küskünce geçmiş olsa da, sizinle yaşadığım bu birkaç saatlik otobüs yolculuğunu unutmayacağım.”

“Gene anlamadım, ama düşüneceğim. Peki, hâlâ söylemediniz nereye gideceğinizi?”

“Gelecek araçlarla terminale...”

“Dayım da bırakabilirdi sizi istediğiniz yere…”

“Mümkün değil, çünkü geri döneceğim!”

“Hayırdır inşallah, niye?”

“Sadece sizinle birkaç saatliğine de olsa aynı havayı teneffüs etmek istemiştim. Şamarı yedim(3), küfürlerinizi, daha doğrusu sitemli sözlerinizi hak ettim, bazı şeyleri düşünmeye bile hakkım olmadığına hükmettim, öğrendim ve geri döneceğim!”

“Pardon, affedersiniz! Tokat kendinize gelmeniz, sitemlerim ise kendinizi toplama gayretiniz içindi. Seyahat ve geri dönme konusuna gelince, dürüstlüğümü bağışlayın... Yok, söyleyemeyeceğim…”

“Çekinmeyin! Ben biliyorum, karşılaştığımız ilk andan beri ben beni biliyorum. Bilmemem gerektiğini de şimdi daha iyi anlıyorum. Ama bil ki güzel kız, delilik de iyidir, hem her zaman!”

Bu arada genç kızın “Dayı” dediği kişi ile bir kamyonet ve bir genç adam geldi, genç kızın “İradet Ağabey” dediği.

Genç kız telefonda İradet ismini telâffuz edince(3), doğrusu çok ender kullanılan bir isim olduğu için doğduğum köyde bana namazı-niyazı öğreten öğretmen, ağabey, hoca gelmişti aklıma. Biz küçükler onun bilgi ve heybetine saygı için ona; “Ağabey, Hocam, Hoca Ağabey” derdik.

Yaşlılarımız; baba ve dedelerimiz ise şaka olsun diye mi, dilleri dönmediği için mi ne “İdare et!” derlerdi. Gelen, kuzuları kamyonete alarak Yetiştirme Yurduna götüren İradet, benim öğretmenim İradet değildi!

İçtenlikle söylemeliyim ki İradet Öğretmen (Hocam), aydın ve çağdaş bir hocaydı. Benden üç nesil önceyle, belki 10-15 nesil sonraya kopya çektirerek herkes için gönüllü Öğretmen (Hoca) olmuştu.

İlerleyen zamanda köyümüzün kızlarından biri ile evlenince enişte değil “Enişte Bey”, karı-koca hacca gidince “Hacı Enişte Bey” ve “Hacı Anne” olmuşlardı. Onların çocuklarına benden sonrakiler ne derlerdi, hatırımda kalmamış.

Şimdi yaşıyorlarsa; “Allah selâmet versin!” öldülerse; “Allah rahmet etsin!” demek dışında aklımdan bir şey geçmiyor, ama o bir efsaneydi(4) demeyi de içtenlikle hissediyordum.

Genç kız da “Dayım” dediğinin arabasına binip ayrıldı. Fark ettiğim şey; garip bir şekilde kafasını sallaması ve acır gibi gözlerle gülmemek, gülümsememek için kendini zapt etmeye çalışmasıydı kanımca...

Zihnimde soru(n)larla gittim görevimi tamamlamam gereken yere ve onu unutmaksızın, unutamamaksızın. “Zihnimde soru(n)lar” dedim, adını dayısı söylerken duymuştum, hem kartı da elimdeydi sadece; Nehar ABİKE adı ve telefon numarası yazılı olarak, kimdi ve adres yazılı değildi kartta.

Böyle seyahat etmek; mecburiyeti mi, görevi mi, hobi mi, evini-barkını, eşini-dostunu ziyaret miydi? Sahi eşi var mıydı, benden uzak durmasını gerektiren? Evli-barklı ise benim buna “Halt yemek, etmek” dışında ne söylemem gerekirdi ki? Sadece gerçek olarak avucunu yalayan(3), ya da yalaması gereken…

Kader, ya da talih bir kez gülümser gibi yapmış, onun da sonunda dişlerini göstermekten çekinmemiş gibiydi, eğer düşüncemde yanlışlık yoktuysa. Hani; “Talihim olsaydı, yârim olurdu, acırdı halime çare bulurdu(9)!” Çaresiz olan belli idi, ama çare?...

Günlerce elimde kart, sessizce ismini sayıklamam, rüyalarımda bile benimle olmamak için direnmesine tahammül ederek ömür tükettim, bence, ya da bana göre.

Ve cesaretlendim bir gün, tüm riskleri yüklenerek(3), telefon açtım;

“Nehar Hanım?”

“Benim, kim arıyor?”

“Yolunu değiştirmiş bir yanlış yolcu, desem…”

“Bu kadar zamandır neredeydiniz?”

Demek ki beni unutmamıştı, anında hatırlamıştı beni, bu benim umutlanmam demekti.

“Ne gibi, anlamadım!”

“İlgimi çekmek için gecikmiş gibi davrandınız, çobandan kartımı aldığınızı fark etmedim sandınız ve bu kadar zaman sonra aramayı akıl ettiniz, yoksa ancak mı cesaret ettiniz diyeyim?”

“İkisi de... Ama evli-barklı olabilirdiniz! Bu kadar güzel bir kızın mutlaka eşi vardır, diye düşündüm, parmaklarınıza oldukça dikkatli bakmama, görmeme rağmen!”

“Üstüme iyilik sağlık! Hani evliydik ya!..

Üstelik beni üzmüştünüz de anneme giderken yüzüğümü bırakmıştım ya!..

Karınmışım, üstelik henüz de çocuğumuz yoktu ya!..

Bilet alırken ve amcayla konuşurken attığınız yalanları ne kadar çabuk unuttunuz ki?..

Sanırım yalan üstüne bir müsabaka yapılsa birinciliği sizden başka kimse alamazdı!..

Peki! Benim şimdi ne söylemem gerek?”

“Eğer size yakın olmak çabası için harcadığım yalanları ve cesaretimi hoş görürseniz tek bir dilek...

Eğer evli iseniz, telefonunuzu hemen kapatın, ben de kendi saygısızlığımı affedip kendime döneyim!”

“Kapatmam gereksiz, ama bu sadece evli-barklı olmadığım anlamında!”

“Peki, tekrar arayabilir, sizinle konuşabilir miyim anlamında şımarabilir miyim?”

“Dilek olarak kabul, uygun bir zamanımda size haber veririm, telefon numaranızı not alıyorum.”

“Bir ömür boyu beklemem gerekse de bekleyeceğim Nehar Hanım!”

“Peki, siz kimsiniz?”

“Şimdilik ‘Şaşkın Bir Yolcu’ olarak bilin beni. Görüştüğümüzde anlatırım beni, eğer sözünüzün karşılığı olacaksa...”

“Bakın Şaşkın Bir Yolcu! Ben bir Yörük kızıyım. Bizde söz namustur(10). Eğer biri ilgi göstermişse ona cevabımız namusumuzla olur. ‘Arayacağım!’ dediysem, bu arayacağımın sözü demektir. Ha! Tavrınızı beğenmemiş olabilirim. Arar, bunu da ciddi olarak, açık açık yüzünüze karşı söylerim, ne çekinirim, ne de utanırım...”

“Sizi üzdüm, özür dilerim!”

“Kırıldım da, ama arayacağım!”

İyi günler o halde, sağlıkla kalın!”

Günler geçmek bilmedi bir türlü. Özellikle “Yörük kızıyım!” dediğine göre, söylemek istediklerinin çoğunu bu iki kelimelik söz dizisi içine sığdıracak kadar bilge ve zekâ sahibi olsa gerekti, hem otobüste, hem de otobüs dışında birçok şeyleri görsel olarak gerçekleştirdiğine göre!

Bu; benim de Yörükler hakkında bilgi edinmemin gerekliliği idi.

Öğrendiklerimi küçücük de olsa beynime sığdırma gayretinde oldum. “Toy” demenin yemek, eğlence, “Kırkım” demenin; hediye verilmesi, istem ve anlaşma durumunda ağzın tatlılaşması için şeker vb. götürülmesi gibi

Beni en çok etkileyen; Yörük kızını ben istediğime göre Yörüklerin dışarıya, yani Yörük olmayan yabancıya kız vermeme alışkanlıkları, âdetleri(4) idi. Yörük değildim.

İçimde zapt edemeyip taşırdığım Nehar’a olan sonsuz sevgimle ben, onsuz olursam ben başıma nasıl yaşama gayretinde olacaktım ki?

İkincisi ise; bir atasözünden kaynaklanıyordu ki bunu başlangıçta, telefonda dedikleriyle katmerli olarak davranmış ve belirtmişti gibime geliyordu Nehar; "Yörük’ün evini bir katır taşır, keyfini kırk katır taşıyamaz!” Bu deyiş; Nehar'ın; “Arayacağım dedimse arayacağım!” sözünün tam tasviri idi, bence. “Umarım kırk katır gerekmez!” diye duamda hiçbir yanlışlık yok, gibime geliyordu.

Durup dururken bir şarkı şekillendi dudaklarımda; kalbimin tek sahibi için, tek kelimesini değiştirdiğim; “Seviyorum Yörük kızı(11)” şeklinde. Bu ilk şarkı, hem ilk söz de değildi dudaklarımda şekillenen, neler geçmemişti ki aklımdan, düşüncelerimden, dudaklarımın ucundan…

Bence en önemlisi o sanatkârın dizeleriydi; “Bu son şarkımda sen varsın, ilk şarkımda yine sen vardın! (12)şeklinde, yaşamımda ilk, tek ve son olacağı gibi...

Oysa daha yolun yarısında bile değildim(13). Zamanla insanın değiştiğini bilmeme rağmen. Bazen aynalara baktığımda bu sevda yüzünden kendimin kendim olmadığı inancını yaşıyorum, hele ki resmimle, aksimi yan yana getirdiğimde. Beklentimde cep telefonum elimde, aşağılara, caddelere, insanlara, arabalara göz süzüyorum(3)

Sonra gözlerim göğe yükseliyor. Görüyorum ki; gökyüzünün başka rengi de varmış! Taşın sert olduğunu insan ancak taş kalpli birine sevdalanınca anlıyormuş! Ve yaşamda boşu boşuna olduğuna inandığı vakitleri tüketirken, zaman ilerledikçe insan her doğan günün değilse de sebepsiz her saniyenin boşa gittiğini bu acıyı çekerken yaşıyormuş(13)!

Bana oldukça uzun gelen, belki dünyanın etrafında dönüşünün birkaç kez olduğu günler geçti aradan, dünyanın güneş etrafındaki dönüşleri kadar uzun ve “Gel!” sesini işittim, yer ve zaman ile…

Oradaydım, ne kadar süre öncesinde, bilemediğim. Bende şikâyetçi olduğum küçücük bir beyin, onun engelleyemediği bir acullük(4) ve ne için çarptığını bilen kocaman bir yüreğim vardı, sahip olmakla övündüğüm, hep övüneceğim.

Geldiğinde elimi uzattığımda, havada bıraktı sıcaklığına özlem dolu elimi;

“Tokalaşacak, el ele olacak kadar ilerlemedik henüz Şaşkın Bir Yolcu Uğur Can Bey!” dedi, yerine otururken!

“Ama ismimi biliyorsunuz?”

“Bilet alırken söylediniz ya. Hani eşin olarak, kavga ettiğimizi falan. İnsan eşinin, yani kocasının ismini bilmez mi? Hem amcaya dediğinize göre neden çocuğumuz yok, anlayabilmiş değilim! Üstelik bilmem hatırınızda mı; çantanızın üstünde de herhalde benim gibi meraklıların okuması için kocaman harflerle isminiz yazılı idi, ham de katkılı olarak, unvan, adres, telefon numarası filânla. O halde bilmezden gelemezdim değil mi?”

“Güzel olduğunuz kadar, akıllıymışsınız da!”

“Bu ne daha oturur oturmaz, takdir mi, yoksa ummadığım bir aşağılama(3) mı?”

“Aklımın ucundan bile geçmeyen o sözler yakışmadı dudaklarınıza!”

“Anlaşıldı, sadede gelin(3)!”

“Çok şey söylemeyi kurguladım, kendimce hazırladım, ama güzelliğiniz karşısında hepsi kendini yitirdi!”

“Kompliman(4) mı anlamadım, ama serbest bırakın kendinizi!”

“Yörükler dışarıya kız vermezlermiş!”

“Eh! Doğru!”

“Ama ben, bir görüşte sevdim sizi, ilerleyecek zamanda eşim olmanızı dileyecek kadar vazgeçemeyeceğim inancındayım, törelerinize(4) saygı duymama rağmen.”

“Yok daha neler? Daha beş dakika bile olmadı yerime oturalı!”

“Ezelden gönlüme yerleşmişsiniz ve ben bunu karşıma ilk çıktığınız andan itibaren yaşamaya başlamışsam, bu nasıl yanlış olur ki?”

“Yanlış olmasa da ben gün gelecek aslıma döneceğim, dolaysıyla istesem bile, sizi kabullenmem mümkün değil!”

“Bana ilgi duymuşsunuz, duyuyorsunuz demek ki! Sevin beni, istediğiniz anda peşinize takılır, Yörük olmanın kuralları neler ise, dünyayı arkamda bırakır, peşinizden gelirim sizin! Uzatın bana elinizi, ne yapmam gerekiyorsa öğretin bana. Benim olmanız için kimden, nasıl, nerede isteyebilirim sizi, eşim, karım, yaşam arkadaşım, beraberce ihtiyarlayacağımız bir yaşamda candan, canımdan bir parça olmanız için?”

“Beni, benden istemeniz yeterliydi, istediniz mi, yoksa ben mi fark etmedim?”

“Allah'ın emrini anma(14) olarak tekrarlıyorum ki; seni seviyorum, uğruna benim olan ne varsa, tüm dünyamı terk edecek kadar. Ben Uğur Can, sen Nehar ABİKE’yi seviyor ve eşim olman için yalvarıyorum, üstelik kurallar nasıl mecbur ediyorsa o şekilde senin için Yörük olmaya söz vererek...

“O halde gecikmeyelim, sen de benim beynimde bir şekildin, vazgeçmemin mümkün olamayacağı…”

Yörük olarak evlendik, öncesinde imam nikâhıyla, sonra Medeni Kanuna göre şehirde.

Evimde yalnızlığı yaşıyordum, boş ve de bomboş, şimdi dolu dolu...

Çocuklarımız kendi yaşamlarını düzenleyecekler, biz asla onlara karışmayacağız.

Biz ilerleyen yaşlarımızda şehri onlara bırakarak bir gün mutlaka obaya çıkacağız, çünkü ben de bir Yörüğüm artık…

Söz bir, Allah bir(14)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yörük (Yürük); Göçebe yaşam tarzını seçmiş halk. Yaylak-kışlak hayatı yaşayan yürükler Anadolu halkının oldukça mühim bir miktarını teşkil eder. Balkanlardaki Türkler arasında da yürükler bulunmaktadır.

(*) Uğur CAN ve Nehar ABİKE, kendi uydurduğum isimler, Bu isimlerde olanlar varsa, özür dilemeyi bilirim.

İçtenlikle anlatmam gerekir ki; kuzuların çiğnendiği böyle bir tren kazasını ve freni patlamış bir otobüs yolculuğunu yaşadım. Aynı zamanda namaz kılmayı öğrenmemde Rahmetli İradet Ağabey de bana önderlik etmiş bir isimdir.

Ziraat Mühendisi olarak görevlerim sırasında, şoförlerinin çeşitli nedenlerle hatalı olduğu şekilde ciple takla atarak, kamyonla devrilerek, pikapla çarpışarak ufak-tefek arızalar yaşadığım kazalar geçirdim. Kendim kullanırken de bir tavuğu ve kediyi çiğnemem dert olmuştu.

(*) İradet; İrade, istek, dileme.

Nehar; Gündüz, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık.

Abike; Alicenap, güzel, yüksek gönüllü. (Aybike ile karıştırılmamalıdır. Aybike; Ay ışığı, ay gibi parlak, ay yüzlü anlamlarındadır.)

(1) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI” Şiir; Suat SAYIN tarafından Türk Sanat Müziği olarak Uşşak Makamında bestelenmiştir.

(2) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Ahu Bakışlı; Bakışları çok güzel, ceylân gibi bakan güzel.

Aklı Uçuk Mahlûk; Deli dolu, kendinden habersiz insan. Aklı uçmuş, uyuşmuş, aklı başından gitmiş gibi olan.

Atış Serbest; Bir konu, iftira, gıybet, yalan, olayı abartma gibi konularda kişiye istediği kadar yalan söyleme hakkı verilip dinler pozisyonda umursamamak.

Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Çıtkırıldım Züppe Sosyete (Muhallebi) Çocuğu; Çekingen, ancak gülünç durumlara düşmek için aşırı şekilde hazır (hazırlıklı), gelir düzeyi ile ilgili sorun yaşamadığı belli, müşkülpesent tavırlı, medeni cesaret konusunda ilkesiz kişi. 

Devayı Misk (Deva-i Misk Helvası); Yumurta akı, bal ve 41 çeşit baharat ile yapılan Edirne ilimize ait helva çeşidi.

Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.

Güneş Yanığı Yüzlü; Yüzün (Kişilerin özellikle tarla, ova, arazi gibi) yoğun güneş altında çalışmayı gerektiren yerlerde çalışması nedeniyle sert bir durum alması.

Hemzemin Geçit; Karayoluyla aynı düzeyde bulunan demiryolu geçidi.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

Soğuk Nevale; Sevimsiz, söz ve davranışları sıcak olmayan, insanlardan uzak duran kimse.

Taş Kalpli; Hiç acıması olmayan, acımasız, merhametsiz, katı yürekli, taş yürekli.

Yalancı Pehlivan; Kendisini büyük işler yapmış gibi gösterdiği halde, hiçbir şey yapmayan kimse.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.

(3) Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Avucunu Yalamak; Umduğunu elde edememek, bulamamak, sükûtu hayale uğramak.

Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak (Öyküde hakaret anlamı içermemektedir).  Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.

Derin Düşünmemek; Tefekkürle bağlantıyı kesmek. Fikir alışverişinde bulunmamak. İlgisiz kalmak.

Ferah Tutmak, Ferahlatmak (Gönlünü, İçini); Sakin, huzurlu, güler yüzlü ve mutlu olmasını sağlamak. İç rahatlığını, huzurunu korumasına yardımcı olmak.

Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı anlamlı, baygın baygın bakmak.

Göz Ucuyla Okumak; Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakarak, göz kuyruğuyla bakarak, süzer gibi okumak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

İkna Etmek; İnandırmak.

Kaçılmak; Yöresel bir söz olarak “Çekilmek!” anlamındadır.

Kıbleyi (İstikbal-i Kıble) Gözetmek (Gözetlemek); Namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir. Ancak genelde kurban kesmek için de, mezarlara ölüleri yerleştirirken de yüzleri kıbleye çevirmek gerekmektedir.

Kumrallaşmak; Ilıman bölgelerde insanların saçlarının sarıdan kumrala dönüşmesinin, kumrala yönelmesinin tarifi.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Miskince Durmak; Uyuşukça, aptalca, hareketsizce, olduğu yerde mıymıntı gibi durmak. Sünepelik, pısırıklık halinde, gevşekçe durmak.

Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.

Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Risk Yüklenmek; Zarara uğrama, zarar görme tehlikesini göze almak, yüklenmek.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.

Sille Tokat Girişmek; Karşısındakini cüssesi itibariyle dövmeye başlamak.

Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

Şamar Yemek; Elin iç yüzüyle kendisine şamarla vurulmak. Çok ağır bir zarar uğramak.

Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.

Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek ya da bir kısım şeylerin elden çıkması, eksilmesi.

Terslenmek; Bir kimseyi gönül kırıcı, sert sözler söyleyerek refüze etmek, kişiye ters davranmak, hatta kişiyi azarlamak.

Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek.

Uyum Sağlamak;  Ortama uymak.

Yüklenmek; Güven (Güvence) Altına Almak. Korumak. Sorumluluğunu üstüne almak. Deruhte Etmek.

(4) Acullük; Acelecilik. (Acul, Arapçada “aceleci” demektir) aklımda kalan belki atasözü, belki kişilerin deyişleri olarak birkaç alıntı da şöyledir: “Aceleyi yavaş yapın! Ağır ağır acele et! Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Hata acelenin hayırsız çocuğudur!” gibi.

Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Andık (ya da Andız); Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.

Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.

Cezerye; Özellikle Akdeniz Bölgesinde (Mersin, Adana) havuçtan yapılan (Toz şeker, ceviz ve Hindistan cevizi katkılı) bir tatlı türü (Adı Arapça havuç kelimesinden türemiştir).

Cürüm; Suç. Kabahat. Yaramazlık. Ceza gerektiren her şey.

Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

Çekilmez; Dayanılamaz, katlanılamaz olan. Nazlı, pimpirikli, nazenin…

Efsane; Söylence. Gerçeğe dayanmayan, gerçek dışı.

Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Gentel; Geri zekâlı entel, gerzek entelektüel kişi.(Entelektüel; Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş, aydın, münevver. Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına ulaşmakta kullanan kişi. Düşünce, fikir sorunlarıyla ilgili). Kimin uydurduğunu bilemediğim Türkçemizde olmayan (İngilizcede; Kibar anlamında) bir söz.

Hamiyetli; Hamiyetperver;  Hamiyetsever.  Hamiyet sahibi (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet ve bu değerlere bağlılık).

İlâh, İlâhe; Tanrı, Tanrıça.

Kompliman; Birine söylenen gönül okşayıcı söz.

Lületaşı; Sepiolit, Yerin muhtelif derinliklerindeki başkalaşım katmanları içinde, hidrotermal etkilerle hidratlaşması sonucunda oluşmuş kayaçtır. Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, nikotini emici özelliği nedeniyle pipo, ağızlık vb. yapımında kullanılan, süs eşyaları yapımında da yararlanılan, ak renkli, Magnezyum ve silikat esaslı doğal magnezyum silikat.

Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.

Melül; Üzgün, boynu bükük.

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.

Somurtkanlık; Somurtma eylemi, sürekli somurtma ve asık suratlı olma hali.

Sümsükçe; Uyuşuk davranırcasına, miskince, aptalca, sünepe, pısırık gibi.

Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.

Tırsak (Tırsık); Yöresel olarak Türkçemize yerleşmiş bir kelime. “Ürkmüş, korkmuş”, hatta daha ileri konumda “Şeyini tutamamış” insan.

Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.

(5) Mok kelimesinin ne anlama geldiğinin açıklaması uygun görülmemiştir.

(6) Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

(7) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(8) Popomun Kenarı Tavrı; Konu ile ilgilenilmediğinin, olayın değerinin olmadığının kabaca ifadesi.

(9) Talihim olsaydı, yârim olurdun, acırdın halime, çare bulurdun!... Güfte ve Bestesi; Zeki DUYGULU’ya ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(10) Söz verirken acele etme, çünkü söz namustur. Hazreti ALİ (Namus; Toplum içinde onur ve Ahlâk Kurallarına sıkı sıkıya bağlılık. Doğruluk, dürüstlük, ahlaklılık, erdemlilik. İslâm ile ilgili Cinsellik Kurallarına bağlılık).

(11) Yüreğimde ince sızı, sen ol bahtımın yıldızı...  şeklinde başlayan “Seviyorum Çerkez kızı” diye ünlenen Güftesini; Ali ARIKAN’ın yazdığı, Bestesini; Selâhattin İNAL’ın yaptığı bu Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Derdim yüreğimde eller ne bilsin. Âşık VEYSEL

Senden ayrılmadan önce bilmiyordum hiç… Ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı… Fatih ERKOÇ

(12) Bu son şarkımda sen varsın, ilk şarkımda yine sen vardın… Mahur Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a aittir. (Şarkının hüzün dolu bir öyküsü vardır)

(13) Cahit Sıtkı TARANCI’nın “35 YAŞ ŞİİRİ” ve diğerlerinden bazı (Ç)alıntılar.

(14) Yörük âdetinde “Allah'ın emri” yerine “Allah'ın emrini anma” sözü kullanılmakta.

(15) Söz bir, Allah bir; Sözümü yerine getireceğime, sözümden dönmeyeceğime Tanrının birliğine inandığınız gibi inanın.