Gıda Mühendisliğinin avantajları vardı. Benim gibi Gıda Mühendislerinin avantajları ise, “Üff! Üff!” daha da sayılamayacak kadar çoktu! Örneğin mezun olmuş, askerliğim için aynı şehirde Ordu Evinde aynı nedenle görev almıştım, tesadüfen, şans eseri, ya da kaderde yazılmış olarak!
Sonrasında askerliğim sona ermiş, tercihan ve dolgun bir maaşla şehrin en ünlü otellerinden birinde lokanta ve mutfak bölümlerinin Sorumlu Yöneticisi olmuştum.
Bunda bazen her gün, bazen iki günde bir olayların mana ve ehemmiyetlerine uygun olarak Komutana kendi ellerimle iyi servis yapmamın, yalakalığımın da yararı olmuş muydu bilmiyorum, kızının babasına etkisi var mıydı, onu da bilmem imkânsızdı.
Ama bildiğim bir şey vardı, teskere aldığım zaman lise son sınıf öğrencisi olan İnci’nin benimle bir ağabey gibi ilgilendiğinden emin değildim.
Neredeyse her akşam yemeği için Ordu Evine gelen İnci, menü ve günün özel yemeği hakkında bilgi aldıktan sonra ayırım yapmaksızın siparişini veriyor, yiyor ve hemen lojmanına dönüyordu, zannederim derslerine çalışmak için.
Gelişinde, dönüşünde, hatta beni gözleyişinde (sanırım) öyle bir bakışları vardı ki, hafızamdan silmem mümkün değildi, olmamıştı da zaten.
İnci’nin öğle yemeklerine katılamayışının nedeni, lisede eğitiminin devam etmesi nedeniyle olsa gerekti. Herhalde günün menüsü hakkında bilgi vermek yanında derslerini de ben yapacak, ya da yardım edecek, çalıştıracak değildim ya!
Ancak, içtenlikle söylemem gerekirse; güzel ötesinde çok güzel bir kızdı ve hoştu. Asla şımarık değildi. Onu görmek için can atıyor, kalbimin gümbürtüsüne engel olamıyordum. Ama o komutan kızıydı ve benim haddimi bilmek(1) ilerisinde umutlanabileceğim hiçbir şey yoktu.
İnci’ye, yani komutanın kızına, yani her türlüme, kısaca bana egemen olan genç kıza bir nebze(2) daha yeniden dönmem gerek, anlatamamamın aczini yaşayacak olsam da. Beni kendisine esir etmesi, ayaklarının altına alıp çiğneyecekmiş gibi davranması doğaldı.
Ben de gençtim, ama onun yanında babaç(3)-kart bir horoz sayılırdım.
Oysa o dünyaya gözlerini yeni açmış, korumasız, hatta bilgi birikimi olmayan bir civcivdi! Gerçekten öyle miydi? Bunu ilkesiz ve delilsiz iddia etmem güç ve gülünç...
Canımı acıtarak kalbimi avuçlarının içine alıp oynayacakmış gibiydi, o yaprak yeşili şehlâ(3) gözlerini gözlerime diktiğinde. Bu nedenle daha ilk serviste karşılaştığımız anda etkilenmediğimi söylemem, yalan değilse de safdillik(3) olurdu.
Anlayamadığım tek şey, komutanın kızının bu kadar güzel olmasına rağmen çekingen(3), hatta korkak davranışıydı.
Oysa o bana bir adım yönelse ben ona koşarak ulaşırdım, Komutanıma rağmen…
Gıda Mühendisi olarak Sorumlu Yönetici vasfında çalıştığım otelin seçkin bir müşteri grubu vardı, gün-gün değişse de. Bazen çeşitli düğün, dernek, toplantı, seminer(3), sempozyum(3) gibi toplantıların ve kalabalık insan topluluğunun olması yükümü artıyor olsa da yaptığım işten memnundum, zevk aldığım için mutluydum da.
Özellikle belirli meslek gruplarının, menü hakkındaki istekleri için görevlendirdikleri kişilerle menü için alışveriş yapılmasına da nezaret etmem(1) gerekiyordu, doğal olarak!
Otelin lokantasının kıdemli, kadrolu, demirbaş(3), değişmeyen diyebileceğim bayan bir müşterisi vardı, her öğle ve akşam yemeklerinde aynı masaya oturan, takısı, süsü, şaşaası(3) olmayan ve kimsenin bana tanıştırmadığı.
Bildiğim, ya da sadece bana anlatıldığı kadarıyla benden önce aşçıları, mutfağı denetleyenin o olmasıydı. Nedense onun bana yakınlığı, ya da ilgisi yok gibi görünüyordu, ya da varlığımdan haberdar değilmiş gibi.
Herkes ona ilgi ve saygı gösterdiğine göre, benim de kendisine karşı aynı ilgiyi, saygı ve itibarı göstermem(1)gerektiği kanısındaydım.
İlk merhabadan sonra; her gün öğle ve akşamları masasına geliyor, menü ve özel yemekler hakkında bilgi veriyor, tercihine göre ya menüden ya da askerdeki karavana tadımı, ya da lokantalardaki aşçı yemeği(2) denilen tarzda bir tabağı hazırlayıp servis ederek takdir ve tenkitlerini bekliyordum, aşçılara iletmek üzere.
Bir kez bile takdir cümlesi çıkmadı ağzından, tüm getirdiklerimi bitirmesine rağmen. Ama bir-iki kez sakınmaksızın tenkidi olmuştu; “Yağı kaçmış!” ya da “Yanmış! Tuzu-biberi eksik-fazla!” falan-filân gibi.
Bence söyledikleri kadı kızında bile bulunabilecek kusurlar gibi görünüyordu. Eski bir sorumlu yöneticinin bu tavrına akıl erdiremez gibiydim.
Bir gün;
“Otur, biraz dertleşelim!” dedi. İtiraz etme hakkımı kullandım!
“Özür dilerim, müşterilerimizle oturup sohbet etmemiz yasak efendim!”
“Rica etmiştim, emredeyim mi?”
“Sanırım buna hakkınız yok, efendim. Eğer kovulmamda ısrarcı iseniz, o takdirde elimden bir şeylerin gelmesi mümkün değil, oturur dinlerim efendim!”
“O zaman emredeyim, ben bu otelin yarı sahibiyim, belki kimse söylemedi, belki de merak edip araştırıp, soruşturmadın bile. Diğer yarısı da kız kardeşime ait. Neticede benim eşim, çoluk çocuğum olmadığı için hepsi onun kızının. Bu nedenle yarım hisse sahibi olarak otur dinle, ya da sen anlat, ben dinleyeyim!”
“Estağfurullah efendim, ne haddime, değerli vakitlerinizi israf etmek?”
“Ne demekmiş o? Hissediyorum ki, gönlünde seni sıkan bir şeyler var, benim bilmediğim, ama bilmek istediğim...”
“Size kalbimi, gönlümü ve beynimi içtenlikle açıklayabilirim, ama açıklamam gereken herhangi bir şey yok. Önceleri ev-iş arası otelin aracıyla gidip-gelmeme rağmen yoruluyordum. Şimdi aklıma geldi, sanırım talimatınızla, ya da Müdür Bey inisiyatifini kullanmıştır(1), pek müşterisi olmayan odalardan biri, kalabalık bir müşteri grubu gelmediği takdirde kullanmam için bana tahsis edildi.”
Biraz soluklanıp devam ettim;
“Bu mutluluğum, çünkü 24 saat sürse de görevimi yapmak için arzulu oluyorum. Ailemi görmek, sorunları varsa halletmek, biraz da olsa harçlık bırakmak için, otelin arabası ve Müdür Beyin izni ile birkaç saat içinde evime gidip geliyorum. Allah’a şükür, biriktirecek kadar maaşım da var, daha ne isterim ki Allah'tan?”
“Yoo! Belki gönlünün sultanı vardır beklemen gereken; ‘Abla, bana yardım et!’ diyebilirsin, ben de sana el uzatmak için gönüllü olabilirim!”
“Abla dememe izin verdiğiniz için içtenlikle ve rahatça teşekkür ederim, ama dağ yolundaki yonca ile gül dalındaki gonca(4) aynı yaşamda yer alabilirler mi Abla?”
“Dağ dağa kavuşmaz, ama insan insana kavuşabilirmiş! Hem Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(5)! ‘Para biriktiriyorum!’ dediğine göre, herhalde yuva kurmak için isteklisin diye düşünüyorum, doğru mu?”
“Saygıdeğer büyüğüm, haddimi bilirim, ben hayalimdekine, yaşamımdaki tek meleğe kavuşamayacak olduktan sonra, babamın, annemin, hatta sizin gibi değerli bir ablanın arzularına göre nasıl evlenmek için evlenirim ki? Nasıl çoluk-çocuğa karışır, karşımdakini sevemeyeceğim halde nasıl sevgisizliğe mahrum edebilirim ki?”
“Gün doğmadan, neler doğar oğlum(6)? Sen umut ve hayal et(7)! Ancak hayallerinin esiri olmaksızın(7)...
Seni tanımama izin ver! Her gün bir lokma yemek süresi içinde bana kendini anlat ki, gönlünden ne geçtiğini bileyim, onu senin için bulmaya gayret edeyim yahut da bildiğin bir yerde ise senin ona ulaşmana yardımcı olayım!”
O önemli filozof gibi düşünmeye çalıştım, daha doğrusu düşüncelerimde aklımda kalanlar hop oturup, hop kalktı(1); “Hayal edebilirdim istediğimce, ama hayallerimin esiri olmamalıydım”
Bu bir kavram kargaşası(2), ikilem(3) yarattı bir an zihnimde. Çünkü bir şair de; “İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(7)” söylemişti Ancak hatırıma gelen bir başka deyiş vardı ki; “Hayal kurmakla, sorunlar çözümlenemez!(8)”
“Çok iyi niyetli ve dürüstsünüz abla. Ben, benim istediğimi ne sizden beklerim, ne de sizin benim istediğimi bulmanız mümkün. Benim dürüstlüğümü de hoş görün, alkışlamaksızın. Ben hastayım, ölümüme çeyrek var, tek ilâç ulaşamayacağım yerde ve hem yıllar, hem de yollar ötesinde. Gene de halisane(3) duygularınıza, duygu, düşünce ve dileklerinize elinizi öperek teşekkür etmek istiyorum!”
“Umut, Kaf Dağının ardında da olsa denemelisin, aynı hacca gitmeye niyetlenen karınca(10) gibi. Ulaşamasan bile, küskünce oturup yanlışlığında ısrarla bekleyip ölmek yerine, ulaşmayı düşleyerek öne adım atsan ve öyle ölsen daha doğru ve isabetli olmaz mı?”
Umut etmek bence gerçeğe ulaşmanın yarısı, hatta daha fazlası olsa gerek. Eğer umut etmezsem gerçeğe ulaşmamın yüzdesinden söz edebilir miydim? Umut üstüne söylenmiş ciltlere bile sığmayacak binlerce şiir ve sözden bir kaçı cirit atmaya(1) başlamıştı beynimde.
Önceliği alan; “Umut fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” idi. “Umudun insanı uyandıran bir rüya olduğu(10)” “Umut olmadan umudun ele geçirilemeyeceği(10)” “Umudun cesaretin yarısı olduğu(10)” bu konudaki sözlerden sadece bir-ikisi idi.
Üstelik bu konuda; “Bir of çeksem karşıdaki dağlar yıkılır(12)” dı.![]()
“Umut? Ama umut etmek için bile umudun yoksa?”
“Ne gibi?”
“Bir şahinle bir karga örneği gibi... (4)”
“O kadar alçalma, o kadar küçülme! Belki ulaşmak istediğin de senin için o kadar küçülüyordur, ne biliyorsun!”
“O, gökyüzünü parselleyip doruğa(3) ulaşmış bir kartalken, ben bir yılan gibi sürünerek o doruğa nasıl ulaşabilirim(1), ulaşmayı umut edebilirim ki abla!”
“Çok mu kitap okuyorsun, bana mı öyle geldi?”
“Vakit buldukça, hem elime ne geçerse…”
“Belli oluyor! O halde bir ara odama gel, kütüphanem var, iade etmek kaydıyla istediğin kitapları alıp okuyabilir ve umut ile hayaller ile bilgi dağarcığını(3) genişletebilirsin. Hatta odamın bir anahtarını da kat görevlileri gibi sana da vereyim, kapıyı tıklatmak kaydıyla, istediğin gibi gir, çık!”
“Güveninizi bu şekilde kazanacak kadar hangi konuda başarılı oldum ki abla?”
“İnsan sarrafı(2) değilim, o da bana kalsın, delikanlı!”
Beni, sorgulamış mıydı, bana mı öyle gelmişti yoksa?
Lâf aramızda(2), Komutanım torpil yapmıştı ve o nedenle ben bu işe yerleşmiştim, uzunca bir zaman sonra ancak keşfettiğim! Belki bendeki şeytan tüyü(!) olması(1) sayesinde herkesle ahenk kurmuş(1), ablanın bile gözüne girmiştim kısa bir süre içinde!
Benim, az-buçuk(2) eski görevim dolaysıyla tanınıyor olsam da onu görme ihtimalini yaratmak için Ordu Evine girmem mümkün değildi. Komutamın adını verip sivil bir vatandaş olarak ayrıcalık dilesem, komutan değildi ki görmek istediğim. O halde neden bana yararı olmayacak bir atılımda(3) bulunaydım ki?
Ha! Ola ki ona rastladım, bir yerde, bir yerlerde meselâ, bendeki bu yiğitlik ve medeni cesaret(2) olduktan sonra(!), salto durmuş(1) bir sokak köpeğinden farkı olur muydu davranışımın?
Biçimsiz biri değildim, yakışıklı sayılmasam da. Tahsilim ve birikmişim vardı. Bu nedenle özellikle güzel kızları olan anneler, bilindiği gibi “Dünyada tek bir tatlı çocuk vardı, her anne de ona sahipti(15)” uzun bir süre kendileriyle ilgilenmem için masalarına çağırıyorlardı beni, hatta risk almamı bile bekleyerek, masalarına oturmam ricası ile.
Bazen bazı şeyleri anlatmak zor, hem oldukçanın ötesinde zordu. Zaten doğup-büyüme arasına yerleştirme gayretinde olduğum yaşamımda hiçbir şey kolay olmamıştı ki!
Evet, bu sözü kahırla söylediğimin farkındayım. Benim burada çalıştığımı İnci nasıl bilmez, nasıl; “Geçiyorken, uğradım!” mazeretine(3) sığınmazdı ki? Benim babası vasıtasıyla burada olduğumu bilmez miydi?
Tabiidir ki; o gözlerdeki masumiyet(3) ve sevgi olarak gördüklerim hayal, ya da yanlış değilse...
Kahırlanmamam gereken sebepler, Tanrının bana güceneceği kadar çoktu...
Birincisi; annem-babam yakınımda, başımda idiler, bu; bulunmayacak, bulunması güç bir nimetti.
Diğerlerinden ilki ise, sokaklar, kahveler, muhtelif oyun salonları kaldırım mühendisleri ile doluyken; okuduğum üniversitede Gıda Mühendisi olmam için mihnetsiz, zahmetsiz, külfetsiz ve maddi sıkıntısız öğrenim hayatı geçirmiş olmamdı.
Belki şans, kader, tesadüfle, ya da gücü ispatlanmayacak Tanrının elinin desteği ile şehirden ayrılmaksızın askerlik hayatı geçirmiştim.
Bu sefer torpil demeyeceğim, komutanımın engin desteği ile bir çırpıda şu anda çalıştığım işi sahiplenmemdi.
İnsan bön olup(1), tevazuu sahibi olmayınca(1), Tanrının kendine sunduğu, ya da verdiklerine karşı nankör olunca istek ve dilekleri tükenmiyor, ucu-bucağı sonlanmıyordu. Bu; insanların naturasında(3) olsa gerekti; daha, daha, daha...
Benim düşüncem de bu idi. Kendimi nimetten bir varlık sayıp aranmak, bulunmak ve sevgi ile kalbe sokulmayı bekliyordum. Belki de aç bir tavuğun kendini tahıl ambarında düşünmesi, hayal etmesi gibi bir şey.
Hayal etmek parayla değildi ki! Hoş, parayla olsa da İnci’nin hayali geçici olarak da olsa gönlüme otursa, bunun bedelini tüm birikmişlerimi feda ederek ödemeye çalışırdım, hatta ömrümün son saniyesine kadar hak edeceklerimi de. “Ama kişi noksanını ya da noksanlarını bilmeliydi(14)” ve ablaya dediğim gibi haddimi bilmeliydim.
İnci küskündü, liseden mezuniyetinin bile mutluluğunu yaşayamıyordu. Ortalıklarda etten-kemikten bir beden olarak dolaşmasına rağmen bir hayalet gibiydi. Yaşadığına inanmak bile geçmiyordu içinden. Üniversite sınavlarına hazırlanmak mı? Aklından bile geçmiyordu.
Her konuda duyarlı olduğunu sandığı Komutan Baba ve ona eşdeğerli olan Komutan Anne; “Zamane genci, unutur!” diyerek kaygılanmayı(1) akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Oysa kendileri yaşamış olsalar da, olmasalar da bilmezler miydi ki, unutmak kolay değildir, hele ki gençlik çağlarında “İlk ve son” olarak şekilleneni?..
(İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(7), örneği bir hüsnü kuruntu(2)!)
Günlerden bir gün İnci;
“Hava alırım, hem teyzemi de özledim, ziyaret etmek istiyorum, bakarsınız ufak tertip de olsa bir mezuniyet töreni tertipler benim için belki. Hiç zannetmiyorum, ama şansımı denemek isterim. Hem hani mesela üniversiteye girer, girebilirsem onun için söz alırım teyzemden!” dediğinde, anne ve baba duygularına hâkim olamaksızın ve bağırırcasına;
“Hayır, sakın ha!” demişlerdi.
“Tepkinizi anlayamıyorum. Uzun zamandır görmediğim teyzemi ziyaretimde ‘Sakın ha!’ dedirtecek ne gibi sakınca olabilir ki?”
Ben ablanın İnci’nin teyzesi olduğunu, o da benim o otelde, onun emrinde çalıştığımı bilmiyorduk.
Diğer bilmediğim ise; “Kalp kalbe karşı(15)” olduğu halde anne ve babanın kızlarının ses-seda ve davranışları dolaysıyla bana ilgisini hissettikleri halde beni kızlarına uygun görmemeleri idi.
İşimi buldukları halde, bundan pişmanlık duymaları ve belki de “Kov!” dedikleri halde ablamın buna yanaşmamasıydı.
Bildiğimden mi? Ya da tüm bunları nereden mi biliyorum? Kuşlarım yoktu ki haber versinler, falcı, kâhin(3) değildim ki gelecekten ya da dışımdaki bir dünyadan, yaşamdan haber alayım. O halde yaşarken, yaşadıklarımızı öğrendiğimden, öğrendiğimizden diyeyim, olsun, bitsin!
Komutanım telefon etmişti ablaya;
“Kovmadın, kızım seni ziyarete geliyor, hiç olmazsa o genç adamı görmesin, küllenmeye(1) başlayan şey tekrar tutuşmasın!” demiş. Abla da bana;
“Bugün senin tanımanı ve tanışmanı istemeyeceğim ziyaretçilerim olacak. Bu nedenle sana 24 saat izin. Gerekirse telefon eder çağırırım seni. İstersen arabalardan birini alabilirsin!” demişti.
Kaba anlamda, duygu ve düşüncelerimi tartmama rağmen, yaşayacağım bir şey olacağını aklıma getirmek bir tarafa aklıma başka bir şey getirmediğim için “Jeton düşmesi(1)” gibi bir eylemi yaşamamıştım.
Nedeni merak etmeme rağmen bu benim anne ve babama vakit ayırmam, gezdirip dolaştırmam, beraber yemek yememiz için bulunmaz fırsattı. Bir tam günümü onlara hasretmekle(1) mutlaka mutlu olacaktım.
Ama neden? Bayram değil, seyran değil(16), kaba kaçacak, ama abla neden beni öpme çabasını yaşamıştı ki? Ziyaretçisi, ya da ziyaretçileri özel ise, masasına bile yaklaşmaz, sokulmazdım, olurdu, biterdi.
Şeytan dürttü, dürtükledi(1), merakımı galiba. Çalıştığım otelde bir kez daha öğle yemeği ikram etmek için anne ve babamı otelin lokantasına götürmek geçti içimden. Başgarsona;
“Rezervasyonumuz(3) yok, ama babama-anneme burada yemek ısmarlamak istedim. Bir bakıver bakalım, boş masamız var mı?”
Tembihli olsa gerekti, ne elindeki listeye, ne de etrafına bakmaksızın;
“Yok şefim!” dedi.
Ablanın masasında sırtı bana dönük olarak bir bayan oturuyordu. Tanımamı, ya da tanışmamı istemediği, belki de kıskandığı kişi o bayan olsa gerekti, genç-yaşlı fark etmediğim. Saygım ona yönelmemi engelledi.
İnsanın bağının, bahçesinin olmasına rağmen, annesine, babasına birer sap üzüm ya da birer meyve ikram edememesi ne kadar acıydı! Döndük beraberce, engin merakımla...
Daha üç-beş dakika ya olmuş, ya olmamıştı otelden ayrılışımız, babamları yemek için bir başka yere götürmek için. Telefonum çaldı, ablaydı;
“Çok işimiz var, mümkünse acele gelmeye çalış!”
“Babam ve annemle birlikteyim, onları yemeğe götürüyordum, biraz geciksem olur mu abla?”
“Gecikme! Hemen gel! Benim masama oturun, ben de onları tanımış olayım!”
“Peki!” demekten başka çarem olabilir miydi? Biraz evvel boş masa yoktu, şimdi kendi masasına davet ediyordu abla, vardı herhalde bir hikmeti(1), sebebi, bilemezdim.
Tanışma pek uzun sürmedi, abla üstelik jest yaptı(1), hesabı üstlenerek ve;
“Bağışla oğlum, odanı da göster sonra, şoförlerden birini görevlendir ve annenle babanı istedikleri yere bıraksın! Sen hemen gel, hafta sonunda sürpriz bir mezuniyet töreni hazırlaman, hazırlamamız gerek, müdürü de çağır, toplantı yapalım!”
“İstekleri neler?”
“Hele sen aileni yolcu et, aşçıbaşını ve müdürü de al, gel, hallederiz her bir şeyi!”
Gerçekten halletmiştik tüm organizasyonu, birkaç saatten fazla sürmüş olsa da. Müdür yerine yönlendiğinde abla bana;
“Sen kal genç adam! Hadi bana şöyle köpüklü bir Türk kahvesi ısmarla, sen de kendine bir şeyler söyle, şöyle karşılıklı içip dertleşelim!” dediğinde gözlerindeki o şehlâ görüntüden bir şey anlamadığımı itiraf etmem gerek! Kahveler geldiğinde;
“Hani; ‘Seni perişan eden, çölde, denizde susuz bıraktığını söylediğin bir kız var!’ demiştin, ulaşmayı aklından bile geçiremediğin, komutanın kızıymış da mümkün değilmiş, dediğin. Neydi onun adı? Bulunmaz Hint Kumaşı mı(2)? Hem var mı sende gönlüne sığdırmakta acz yaşadığın(1) bu kızın bir resmi? Merak ettim, oğlumun yüreğini hoplatan(1), çırpındıran şu...
Ağzımdan kötü söz çıkmasın istiyorum, ama sana böyle ıstırap çektiren(1) birini de iyi sözlerle anmam mümkün değil!”
“Onun adı İnci efendim. Askerdeyken servis yaparken bir kez aynı kareye sıkıştırılmış bir fotoğrafımız var. Bir ilâhla ona kul olan birinin özel olarak fotoğraf çektirmesi, ya da onun bir fotoğrafını kendi adına edinmesi mümkün mü abla? Hem aklınızdan onun için kötü sözler geçmesin…
O dünyada vaz geçemeyeceğim, ama ulaşamayacağım en mükemmel insanlardan biri, hatta teki?”
“Fotoğraf?”
“Odamda, bir kitap arasında, hemen getireyim, ama neden bu kadar merak ettiğinizi anlamadım!”
“Otur! Fotoğrafı sonra getirirsin. Bak ben sana beni anlatayım: Bundan senelerce evveldi. Evlendim, rahmetli bir kızım ve yaşıyor olsaydı bugün senin yaşlarında olacak bir oğlum vardı, ikisi de senin yaşlarına gelemediler anlayacağın.
Kızım düştü, ayağını kırdı, oluşan pıhtıdan(3) müdahaleye gerek kalmaksızın yitirdik onu. Oğlumu ise nankör bir yılan ısırdı, babasıyla hastaneye yetiştirmeye çalışırken trafik kazası sonucu, eşimi kazadan, oğlumu zehirlenmesinden dolayı yitirdim.
Ve yalnız kaldım işte böyle. Demek oluyor ki Tanrı insanın hayat çizgisini nasıl karalamışsa o şekilleniyor yaşamında...”
Hüznüne nokta koymak için bir süre durakladı abla. O ana kadar elini bile dokundurmadığı soğumuş kahve fincanını eline alırken;
“Sen de çayını iç oğlum!” dedi ve hüznünden sıyrılıp neşeli bir atmosfer yaratma çabası içine girdi ve devam etti;
“Sen gelince gönlüm aydınlandı, sanki oğlumdun görünüşte, bu nedenle şu ana kadar adını söylemek hiç geçmedi aklımdan, her zaman olmasa da çok zaman ‘Oğlum!’ dedim sana, farkında olsan gerek!”
“Oğlunuz gibi olmaktan mutluyum abla. Eğer mutluluğunuz devam edecekse biz bize olduğumuz zamanlarda, eğer izniniz olursa ‘Anne!’ bile diyebilirim size!”
“Mutlu olurum. O zaman hep oğlum olarak, içinden ‘Abla!’ demek geçiyorsa ‘Abla!’ de, ya da gözlerimi ışıklarla dolu olarak görmek istiyorsan ‘Anne!’ de! Her ne olursa olsun, ben ölünceye kadar başımda, koynumda, kollarımda ol, bir evlât olarak!”
“Kalırım, ama ‘Kız kardeşim ve kızı var!’ demiştiniz, onlara bir hayırsızlığım, yanlışlığım ya da zararım dokunsun istemem!”
“Sanırım ki dokunmaz. Hadi sen şimdi bir koşu, şu güzel kızın resmini getir, senin gibi benim de yüreğim hoplasın istiyorum!”
İnci’nin resmini getirdim. Bana gizlendiğini söylese inanmaz, inanamazdım, o anda.
“Hiç yabancı görünmüyor, daha önce görmüştüm de ben mi hatırlamadım yoksa?”
“Sanmam Anne! Yalnızlığımı paylaştığım annem-babam yaşıyor olmalarına rağmen öksüzlüğümü, yetimliğimi hissettirmeyen tek kare bu, bugüne kadar şu anda utanarak da olsa sizinle üleştiğim, başta ailem dâhil kimsenin haberi olmayan.
Belki komutan kızı olarak buralara yemek yemeğe, ya da bir misafirini ağırlamaya, ya da ailece gelmiş olabilirler. Göz aşinalığınız(2) bu nedenle oluşmuş olabilir.”
“Peki, diyeyim. Kahve falı bilir misin?”
“Hayır efendim!”
“Ben de öyle! Ama çok iyi uydururum. Bu nedenle de azıcık şair, azıcık da yazar ruhlu olduğumu söyleyebilirim. Meselâ; “Kahve” için uyaklı şimdilik sadece bir iki dörtlüğünü, ama istersen uygun bir zamanda sana tamamını okuyabilirim genç adam ve “Fal” için serbest olarak şöyle bir şeyler çiziktirmiştim;
“Unutacaksın bir kere, sağda-solda gezmeyi,
Soğuk su ile süreceksin ocağa cezveyi,
Sonra koyacaksın kısık ateşte bol kahveyi
Bak doyulur mu onun tadına, yemekten sonra?
Atalarımız demiş ki; ‘Ehl-i keyfe keyf verir!’
İçkinin her türlüsü insan için elbet zehir,
İçilen bir kahveyle sıkıntılar yapar tehir
Boş sözlerle, sıfır zırvaları yemekten sonra.
Denmiş ki; ‘Gönül ne kahve ister, ne kahvehane,
Gönül bir dost ister, kahve bahane!’ Bu; şahane,
Kahve için başka neler söylenir ki? Daha ne?
Kahvenin hası Yemen’den, aslı dibekten sonra.
Kahve sunulmalıdır; ‘Kız evi, naz evi’ ama,
Telvesinde özel fala bakılmalı daima,
Kadı kızındaki gibi kusur olmaz, hem asla
‘Kırk yıl hatırı vardır!’ kahve beklemekten sonra.
Dondurulan içki mahmurluğundan sonra biraz,
Kahvenin içimi insana doyumsuz verir haz,
Gece içilmemeli, uyku kaçar olsa da az,
Fazla söz can sıkar, ‘Kahve içme!’ demekten sonra.
İş başında, seferde, nöbette uykun mu geldi?
Türlü türlü sıkıcı dertler aklını mı çeldi?
Garip bir rüya, yoz hülya huzurunu mu deldi?
İçersin kahveyi, boş verip esnemekten sonra.
Ne çorba, ne ıhlamur, ne çayda var bu güzel tat,
Kahve içince insan sanki bulur gizli hayat,
Bundan sonra sözlerim anlaşılmaz, kalır bayat
Aşk bile yorgun düşer kahveyi sevmekten sonra.(17)”
Merak ettiğin inancında olarak da diğerini seslendirmeye çalışayım;
“Dertler;
bazen bir incir çekirdeğini dolduramaz
görünürse de bir kahve fincanında
bazen kamyonlar dolusu olduğunu hissederiz
hatta görürüz telvesinde.
Bu; bakış açısından ziyade
bakıştan kaynaklanan bir olgudur.
Bunalırsın.
Ve kötü olan taraf;
hiç bir
işe yaramaz bunalman
kendi kendine. (18)”
“Bu kadar güzel tarifleri, bu kadar uygun bir şekilde nasıl dizeler haline getirdiniz ki Anne?”
“Bir söz vardır, ‘Boş gezenin boş kalfası!(3)’ Eş yok, evlât yok, hâl yok, hatır yok ve yaşam...
Bu yaşam değildir ki! Tamam, ölmek için acele etmeye de gayret yok(19)! İşte böyle dizeler onlar...
Dosyalıyorum yazdıklarımı, kargacık-burgacık da olsa el yazısı olarak. Kim bilir belki, bir gün, birileri okur, diye(20)!”
“Söz! Evvel emirde(2), ilk boş vaktimde gizli servetinize el koyup baştan sona kadar okuyup beynime yüklemeye gayretli olacağım.”
“Peki! Fincan benim, ama önce senin falına bakayım! ‘Neyse halin, çıksın falın!’ diyerek.”
Fincana uzunca bir süre dikkatle baktıktan sonra gülümsedi;
“Bir gün mü, bir ay mı desem günlerden bir günün sonunda seni damat kıyafeti ile görüyorum!”
“Oldu, olacak, yanımda İnci’'yi gördüğünü de söyle ki yalanınız katmerli olsun Anne!”
“Yalan söylememe gerek yok, bu doğru bir yalan. Yanındakini de göremiyorum, İnci mi, Gonca mı her neyse? Güzel bir kız, enli-boylu ve tesadüf tıpkı benim gibi hafifçe şehlâ. Dileğim, gönlümden geçen, senin istediğinin senin olması ve mutlu olman oğlum!”
“Sağ ol Anne. Söylediklerinizden gerçek olarak ‘Şehlâ’, enli-boylu, güzel demeniz tuttu. İyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Ama ben ulaşılamayacak bir güzele murat etmişim(1), o da olması mümkün olmayacak bir hayal! Gene de doğru yalanlarınız için teşekkür ederim.”
“Öyle deme oğlum, gün doğmadan neler doğar, dağ dağa kavuşmaz, ama insan insana kavuşur, yeter ki aralarındakinin sevgi, istediklerinin aşk olduğuna inansınlar!”
“Doğru diyorsun Anne, ama o ana kuzusu bir melek, melekler asla aşkın yüzüne ne muhtaçtırlar, ne de özlem duyarlar. Bense önceden de söylediğim gibi vasıfsız bir bilmem ne?”
“Bence um, ama hayallerinin esiri olmaksızın(7)” dedikten sonra eklemek gereğini hissetti;
“Çok yoruldum be evlât! Odamda biraz dinleneyim!”
“Ne demek efendim, ne zaman kaldırmamı isterseniz o vakitte kapınızı tıklatırım!”
Ses çıkarmadı, kendi odasına yönelirken yorgun bedeninin buna imkân vermediğini düşünüyordum.
Doğa; yaşanması gerekenin, nasıl yaşanması gerektiği konusunda kendisini belli etmeksizin zamanı kendisine uydurmakta oldukçanın ötesinde başarılıydı.
Mezuniyet Töreni için hummalı bir faaliyet(2) vardı, A dediğimiz “Mutluluk Salonu” olarak adlandırdığımız salonda ve bence bu salonun bir mezuniyet töreni için hazırlanıyor olmasına akıl erdiremiyor, anlamını çözemiyordum, beni neden bu kadar ilgilendiriyor, neden gıcık olmama(1) sebep oluyorduysa?
Üstelik abla da, Müdür de, Aşçıbaşı da, personel de neredeyse, tam anlamıyla dört dönüyorlar, bakışlarından anladığım kadarıyla hayret etmeyi, gıcık kapmayı bırakıp benim de kendilerine katılmam için zorluyorlardı neredeyse.
Tüm bu hazırlıklar sırasında telefonum çaldı, “Alo?” deyişinde sanki sitemli bir soru vardı karşımda. Sesi almam, tanımam, ayaklarımın titremesi, hatta şaşılaşmam, fiziksel olarak yapmamam gerekmesine rağmen boş bulunup anında tepkimi vermiştim, esaretimin görüntüsü gibi;
“İnci?”
“Bir ‘Alo!’ seslenişinde sesimi aldığına göre, demek ki unutmadın beni, sana sevgimi, yakınlığımı? Neden bir kere bile geçmedin kapımın önünden? Neden kapım her çalındığında sensin(21) diye heyecanlandırmadın beni? Telefonuna bir vesile ile eriştim, ama ya kendin gel, ya da beni oraya aldır(22), ya beni de götür, ya da gitme bir yerlere…
Hasretim dinsin(23), üniversite umurumda değil, hiç olmazsa bir kere daha göreyim seni. Görürsem de bırakmam seni, hem ömür boyu!”
“Arada bir nefes almayı da denesen, dinlensen o ara. Söylediklerinin hepsini sindirmem(1) mümkün değil. Güzellikler yaşadım, sana, masana servis yaptığım, yaptırdığım her anda. Ama o kadar işte. Koskoca bir komutanın dünyalar güzeli kızı ve babasının himmeti ile iş bulmuş bir garibanım. Haddimi bilirim ben İnci!”
“Babamın sana iş bulduğunu mu söyledin?”
“Haberin yok muydu yoksa?”
“Olsaydı, hayret eder miydim? O halde seni bulacağım, çünkü çalıştığın yeri adım gibi biliyorum. Bekle beni!”
“Üzme beni!”
“Sen beni üzüyorsun, sana sevgimi anlamak istemiyorsun, aylardır sana özlemimi hissetmeksizin gizleniyorsun. Komutan kızı olmam önemli değil. Dizlerine kapanmam gerekiyorsa, yalvarırım sev beni! Gözlerinde gördüğüm ışığı aktar, hissettiğim kalbinin gümbürtüsünü ulaştır bana…
Ve bunları bana bu telefon denilen aletle değil, yüzüme söyle. Sana inancım tam, sevmediğini söylersen, inanmasam bile, boynumu bükerim, uzaklaşırım dünyandan ve benim dünyama başka kimse giremez!”
“Aynı duyguları senin gibi, senin kadar ben de taşımıyor, yaşamıyorum mu sanıyorsun? Ama beni sana uygun görmediklerini sandığım annen, baban ve dünyalar güzeli, ne gönlüme, ne de hayallerime sığdıramadığım sen, seni ölecek kadar sevsem de, beni nasıl kabul eder, nerelere sığdırırsınız ki?..
Ben, beni ailene, her şeyden önemlisi seni bana nasıl uygun görebilirim ki? Bir kurbağa ile prenses(24) masallarda, bir çobanla bir güzel ancak duygusal Türk filmlerinde kavuşur birbirine. Seni seviyorum, seni canımdan çok seviyorum, ama beni azat et! Lütfen!”
“Ya kendin gel, ya da beni oraya aldır, dedim, aklında kalmadı herhalde, son iki cümleni yüzüme karşı söylemen için oraya geliyorum!”
“Gelme, tahammül edemem, doyamadığım güzel gözlerine baktırarak(25) kıyma bana. Seni değil, kendimi unutmak için yaşadığım sabra, gayrete yardımcı ol!”
“Mümkün değil, o halde sen gel, lojmanlardaki kahvede bekliyorum, hem de hemen!..
Ve ne söyleyeceksen, yüzüme karşı söyle ve beni hüznümle, doyasıya tadamadığım sevgimle baş başa bırakıp git, git gidebilirsen(26)…
Söz! Ne ısrar edeceğim, ne de ağlayacağım! Hayatına hükmetmek isterdim, buna hakkım yokmuş, anladım. O halde seni son bir defa görmem için gel ve git!”
“Geliyorum hemen!”
“Son kelimeyi unuttun mu yoksa!”
“Ne gibi?”
“İnci, sevdiğim, sevgilim gibi!”
“Söylemeyi hak ediyor muyum?”
“Ediyorsun tabii!”
“Seni canımdan çok seviyorum İnci, yaşamımda ilk, tek ve son varlığımsın sen!”
“Gecikme!”
“Peki! Hemen!”
Kahve tenhaydı oldukçanın altında, görecek olanlar umurunda değildi İnci’nin;
“Ömrümün sonuna kadar gönülden ve ruhen sana ait olduğum inancını yaşayacağım, hâlâ beni istememekte kararlı olsan bile seninleyim. Dünya umurumda olmaz, yeter ki sevdiğini, beni istediğini bilsem!”
“Sen benim umurumdasın, pes ediyorum(1) ve seni eşim olarak istiyorum, tüm yoksulluğuma rağmen!”
“Parayla saadet olmaz(27) ki! Sen beni istedikten sonra çulsuz bir gariban olarak senin olurum ve sensiz yaşamaktansa ölürüm. Şimdi git! İki gün sonra göreceğim seni ve başta ailem ve teyzem olmak üzere dünya âleme(2) seni sevdiğimi, senin olacağımı ilân edeceğim...”
Ayrılırken iki gün sonrasının hummalı bir faaliyet gösterilen mezuniyet töreninin yapılacağı gün olduğuna dair en ufak bilgi kırıntısı bile yoktu aklımda. Bunda mutlu oluşumun, aklımdan bu mutluluk dışında hiçbir şeyin geçmemesinin etkisi vardı doğal olarak.
İnsan bazen kör, sağır, çolak, topal olduğu gibi beyinsiz, akılsız, zekâ yoksunu da olabiliyordu benim gibi...
Ve iki gün sonrası gelmişti, hummalı faaliyet sona ermişti, ancak ayılıp kendime geldiğim, düşüncelerimde soru işaretleri yüklü olarak.
Salona ilk kez komutan, eşi ve İnci gelmişlerdi saatler öncesinden. Komutanın eşini, yani İnci’nin annesini daha öncesinde hatırlıyor gibiydim, muhtemelen Ordu Evinden. Abla karşıladı onları kucaklayarak.
Ablayı ilk kez makyajlı, giyimli-kuşamlı ve mutlu görüyordum. Beni en çok şaşırtan şey İnci’nin, annesinin ve ablanın muhteşem benzerlikleri idi, şehlalıklarına kadar...
Şüphe zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi(28).
Ve düşündüm ki; acaba abla, otelin yarısı kız kardeşimin dediğinde, İnci’nin annesini kastediyor olmasındı? Ya da İnci telefonda “İşi babam mı buldu?” diye hayret ettiğinde ve “Çalıştığın yeri biliyorum!” demekle ablaya yakınlığını mı belirtmek istemişti ki?
Babamlarla birlikte geldiğimde, masa olmadığı söylendiği anda ablayla konuşan sırtı dönük, gizli kişi, yani misafiri kız kardeşi ya da İnci olabilir miydi? Telefon numarama ulaşmasının nedeni ablayla yakınlığı mıydı? Beni mi konuşmuşlardı?
Mezuniyet Törenini bu şekilde olağanüstü bir hazırlıkla ve Mutluluk Salonunu hazırlatmasının bir başka nedeni olabilir miydi, yoksa sadece tesadüf müydü?
Eğer anlamak istemediğim cevaplarsa “Bu iş bitmiştir!” demek en gerçekçi tavır olurdu benim için.
Beynimde cirit atan soruların tek cevabı olmalıydı ve bunu belki isteyerek abla gerçekleştirmek istedi, belki de istemeden;
“Genç adam, kardeşimle ve yeğenimle bir fotoğrafımızı çek bakalım!” derken elime cep telefonunu yerleştirmişti bile.
Gerçeği aklımdan geçtiği gibi görmüştüm. Ben, sevdiğine ömrünü adamış bir sevgili değil, ölçülüp biçilmiş, değerlendirilmiş bir damat adayıydım. Hazmedemezdim(1), fotoğrafı çekip, makineyi ablaya teslim ettikten sonra mazeretsiz olarak odama sığındım, yatağıma uzandım.
Düşünüyordum; “Ben satın alınacak bir varlık mıydım? Hayvan bile asildi benim bu yapıma göre. Göreceğimi, daha doğrusu gerçeğimi görmüş, anlamam gerekeni anlamıştım. Bir kâğıda tek satır yazıp bıraktım, ablanın masasına;
“İstifa ediyorum!”
Üstümdeki otele ait elbiseleri çıkartıp hiçbir şey almaksızın ve kimseye bir şey söylemeksizin arka depo kapısından dışarıya çıkmak üzere yöneldiğimde o çıktı karşıma, bir kuğu aklığında elbisesiyle, soran gözlerle bakarken, ağzını açmasına fırsat bırakmaksızın bağırarak haykırdım;
“Beni satın alamazsınız küçük zengin hanım. İstedikleriniz çevrenizde bol bol vardır. Seçin içlerinden birini, doğurun sıra sıra mirasınızın veliahtlarını ve beni sevgimle baş başa bırakın, olur mu?”
“Seni sevdiğimi, yalnız seni yaşamak istediğimi bilmen anlaman için yapmam gerekeni söyle lütfen, hemen onu yapayım!” dediğinde otelin Güvenlik Görevlilerinden biri sesler üzerine yanımıza yaklaşmıştı.
Güvenlik Görevlisini yanına çağırdı emredercesine, itiraz etmesine fırsat bırakmaksızın, Güvenlik Görevlisinin şaşkın ve duygusuz bakışlarına aldırmaksızın silâhı şakağına dayadı;
“Ölmem yeterli olacak, sen de bundan sonra kendinle yaşa ve mutlu ol! Ben öldükten sonra git, sevgime inanmayan adam. Dileğim cenazeme gelmemen ve arkamdan ağlamaman, yas tutmaman, kendine eziyet etmemen. Sevginin satın alınmayacağını karşılıksız verildiğini bile öğrenememişsin hâlâ!”
“Dur, yapma!” dememe rağmen tetiğe basma gayretinde oldu. Zorlamasına, gerçekten kendisini öldürmeğe çalışmasına rağmen silâhın neden ateş almadığına hayretle bakarken silâhı elinden aldım;
“Akıllı insan! Her zaman bu kadar şanslı olmaz! Eline hiç silâh almadan öyle intihar edilir mi? Önce emniyetini açıp silâhı öyle dayayacaksın şakağına ve tıpkı benim gibi böyle öleceksin! Hem hiçbir ölüm benim istediğimden geç kalamaz!” deyip tetiğe asıldığım anda sadece “Şık!” diye bir tetik sesi geldi, birkaç kez aynı şık sesi devam ederek.
Güvenlik Görevlisi çocuk;
“Özür dilerim efendim, böyle deliliklere karşı tedbir olarak silâhlarımız daima boş, şarjörleri(3) cebimizde ve emniyetleri kapalı olarak tutuyoruz. İyi ki de amirlerimiz bu emri vermişler, bizler de uygulamaktan çekinmemişiz…
Yoksa şu anda ya biriniz, ya da ikiniz de hiç önemli bir şey olmaksızın hatalarınızla göçüp gidecektiniz dünyamızdan.”
Güvenlik Görevlisi bu kadar uzun mu konuşmuştu, yoksa biz mi o şekilde düşünmüştük, bilmemiz mümkün değildi. Dizlerinin dibine çöktüm İnci’nin;
“Bağışla beni!” dedim.
“Seni canımdan çok sevdiğime göre, kalk ayağa, ikimiz de birbirimiz için öldük, daha ne olsun ki, bağışlanmak ne demek?”
Güvenlik Görevlisi elimden aldığı tabancayı tekrar özenle kılıfına yerleştirme gayretini yaşarken;
“Şahit ol, güvenlikçi kardeşim, ben bu kızı ispat edemesem bile çok seviyorum…
Ve ona Tanrı huzurunda benim olması için yalvarıyorum!”
Bir alkış sesi yükseldi arkalarımızdan. Başta abla olmak üzere, Güvenlik Görevlisi dışında yaşadıklarımızı bilmeyenlerin alkışlarıydı onlar, biz ölüme bile beraber gidecekken yaşamaya mecbur bırakılmıştık Tanrı tarafından.
Sesler ulaştı kulağımıza;
“Hepimiz şahidiz!” derlerken İnci‘nin;
“Peki!” ya da “Evet” dediğini duyamadım, ama nikâhta keramet vardı(29), o zaman duyardım sesini…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Acz Yaşamak; Beceriksizlik, güçsüzlük, imkânsızlık yaşamak. Yapamazlığı, imkânsızlığı, beceriksizliği yaşamak.
Ahenk Kurmak; Uyum, anlaşmak, uyuşmak, iyi geçinmek.
Bön Olmak, Bönleşmek; Anlama ve anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, anlayamıyor bir şekilde çevresine bakınmak.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hasretmek (Hasr Etmek); Hudutlamak, sıkıştırmak, kısıtlamak. Konu, fikir, itibar, riayet konularında uyum olmak.
Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
Hop Oturup Hop Kalkmak; Öfkesinden, heyecanından dolayı yerinde duramaz olmak, çok öfkelenmek.
Istırap Çektirmek; Doğruluğuna, yanlış yapmasına, dürüstlüğüne ve bu konulara yönelmesine inanmamak, yapılan(ları) acı çekercesine kabullendirmek, üzülse bile üstesinden geldiğini hissettirmemek.
İnisiyatif Kullanmak; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği olmak, üstünlüğü, niteliğinde başarılı olmak. Karar verme yetisine sahip olmak. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranmak, önceliği ele almak, öncecilik hakkına sahip olmak.
İtibar Göstermek; Saygı göstermek, değerli bulmak. Prestij sahibi, güvenilir olduğunu hissettirmek.
Jest Yapmak; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranışta bulunmak. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketlerini yapmaki. İçgüdüsel ya da istençli hareketler yapmak.
Jeton Düşmek; Bir konuyu anlamak.
Kaygılanmak; Kötü bir sonuç doğacak diye üzülmek, tasalanmak.
Küllenmek; Bir acıyı, bir sıkıntıyı unutur gibi olmak. Bir şeyin genellikle bir ateşin üzerinde kül oluşmak.
Murat Etmek; Dilemek, istemek, istek duymak.
Nezaret Etmek; Denetlemek, bakmak. Kontrol altında tutmak.
Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.
Salto (Salta) Durmak; Köpeğin arka ayakları üzerinde dikilmesine benzer şekilde yağcılık yapar gibi iki büklüm durmak.
Sindirmek; Tahammül etmek, hazmetmek. Sinmesini, korkmasını, çekinmesini sağlamak, ya da sinmesine, korkmasına, çekinmesine yol açmak. Sindirim sistemindeki değişikliklerle alınan besinlerin kana karışmasının sağlanması.
Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Tevazuu Sahibi Olmamak (Mütevazı Olmamak); Gösteriş yapmakta sınır tanımamak, yalınlıktan, alçakgönüllülükten, mütevazi olmaktan uzak durmak, yaşamak.
Yüreğini Hoplatmak; Heyecanlandırmak.
(2) Aşçı Yemeği (Aşçı Tabağı); Beğenilen yemeklerin birer parça halinde tabağa dizilmesi ile oluşan (bir bakıma türlü) yemeği.
Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑki geçen zamandır. Victor HUGO)
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.
Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.
Hummalı Bir Faaliyet; Sürekli, sıkı, yoğun, haraketli iş temposu.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İnsan Sarrafı; Huy ve ahlâk yönünden insanları tanımlayabilen.
Kavram Kargaşası (Karmaşası); Anlaşmazlık, anlam yetersizliği yaşamak.
Lâf Aramızda; “Söylediğimi kimseye söylemeyin. Başkaları bilmesin, duymasın” gibi anlamları olan deyim.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak. Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır; “Medeni Cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül… Uğur MUMCU
(3) Atılım; Hamle. Saldırış. İleri doğru atılma. Herhangi bir konuda, bulunduğu yerden daha ileri bir noktaya gitme çabası, ya da gidiş.
Babaç; Çok yaşlı, dede hüviyetindeki kişi. Erkek kümes hayvanlarının en iri ve en yaşlı olanı.
Çekingen; Saygı, korku, utanma gibi duyguları nedeniyle ürkek davranan.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Demirbaş; Bir yere ya da bir kimsenin üzerine kayıtlı bulunan, yitirilmemesi gereken ve resmi işlerde ya da o işte kullanılan, bir görevliden ötekine teslim edilerek devredilen eşya ve bu nitelikte olan şey.
Doruk; Şahika, yüksek, yüce, dağın en üst noktası, zirve.
Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.
Halisâne; Halise yakışır bir biçimde. İçtenlikle.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.
Masumiyet; Masumluk, kabahati olmamak, suçsuzluk, saflık, temizlik, iyi yüreklilik.
Mazeret; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için ileri sürülen sebep, özür, bahane. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olay. Bir şeyden kurtulmak için ileri sürülen gerekçe.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Pıhtı; Koyulaşarak yarı katı duruma gelmiş sıvı. (Kan pıhtısı olarak kalbe ulaştığında ölüme sebep olan neden)
Rezervasyon; Otel, gazino, lokanta vb. gibi yerlerle, otobüs, uçak, tren gibi taşıtlarda müşterilere yer ayırma işi ve bu işi üstlenen, yapan bölüm.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Seminer; Bir konu ile ilgili bilgi vermek, bilgi alışverişinde bulunmak ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.
Sempozyum; Bilgi Şöleni. Belli bir konuda, genellikle alanında uzman kişilerin bir arada katılımıyla bilimsel ağırlıklı akademik konuların çeşitli yönleriyle ele alındığı seri konuşmalar yapılan toplantı.
Şarjör; Doldurmalık. Otomatik silâhlarda, belli sayıda mermi taşıyan ve bu mermileri namluya, arka arkaya sürmeye yarayan mekanizma.
Şaşaa; Parlaklık. Parıltı. Olağan ötesi gösteriş.
Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.
(4) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
(5) Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma / Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(6) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(8) Hayal kurmakla, sorunlar çözümlenemez! Medaim YANIK
(9) Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
(10) Umut Fakiri Olmak; Fakir kimselerin umut dünyalarının karanlığını hicveden söz. Umut etseler bile, umutlarının gerçekleşmeyeceği kanısı yaşanır (“Umut, fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” sözü anlamını yitirmemiştir).
Umut, insanı uyandıran bir rüyadır. ARISTOTELES
Umut olmadan umut edilen ele geçirilemez. HERAKLITOS
Umut cesaretin yarısıdır. Honoré de BALZAC
(11) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(12) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN
(13) Dünyada tek bir güzel anne vardır, tüm evlâtlar da o annenin kendi annesi olduğunu sanır. Sözün Aslı; “Bütün Dünyada bir tek güzel (tatlı) çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ
(14) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”
(15) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(16) Bayram Değil, Seyran Değil…; Sözün aslı; “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” şeklindedir. Durup dururken gösterilen bir yakınlığın, açık bir nedeni olmadığına göre gizli bir nedeninin olacağı endişesini anlatır.
(17) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KAHVE”
(18) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “FAL”
(19) Ölmek için acele etmeye gerek yok! Erol KARATEKİN (Tanrının çizdiği kader denilen yaşam çizgisinin bitiminde nasıl olsa ölümün gerçekleşeceğini söylemek istedim).
(20) Yaşlı kadının söyledikleri, benim yaşamımda da söz konusu. Bir kaçı hariç, tüm öykülerim, dizelerim ve düşüncelerim, birikimlerim, Gerçekçe yaşam olarak birikintilerim ayrı ayrı klasörlerde, kütüphanemde ve “…VE ÖLDÜM” isimli roman denemem hepsi kendi başlarına yaşamaktalar, daha doğrusu yaşamaya çalışmaktalar. Sanırım, yaşlı kadının dediği gibi ben de; “Kim bilir, belki bir gün, birileri okur!” diyorum.
(21) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(22) Gözüm yolda, gönlüm darda / Ya kendin gel, ya da haber yolla! “Kara Tren”, ya da “Gözüm Yolda” olarak ünlenen türkü Uşak yöresine aittir (yanılmıyorsam).
(23) Gayrı dayanamam… diye başlayan, Çorum yöresine ait bu Türkü Neşet ERTAŞ tarafından seslendirildiği gibi, Grup 84 tarafından “Ölürüm hasretinle” adıyla da seslendirilmiştir.
(24) Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi bir kurbağadır. ALINTI
Sevilen kadın dünyanın en güzel kadınıdır. Honoré de BALZAC
(25) Güzel gözlerine bakmaya doyamam… Güfte ve Bestesi; Adnan ŞENSES' ait Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(26) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi; Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(27) Bu dünya senin olmaz/ Ettiğin sana kalmaz/ Söylemiştim sevgilim/ Parayla saadet olmaz, Şükran AY
(28) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(29) Nikâhta keramet vardır; Evlendiklerinde aralarında geçimsizlik baş göstereceği sanılan için kaygılanmanın gerekli olmadığı nikâhın onları birbirlerine sevgiyle bağlayacağına dair inanç için sarf edilen bir söz yumağı.