Böyle bir olayı dünyada yaşayan birilerinin olduğunu söyleseler, “Mizansen(1), ya da senaryo(1) veyahut da kurgu(1)!” der, asla inanmazdım, ama olayın yaşandığını söyledi yakın akrabalarım ve komşular...

Doğup-büyüdüğüm, sonra anne ve babama teslim edip, farklı illere, daha doğrusu yerel bir deyişle şehirlere göç ettiğim yer, şehre oldukça yakın, ana yoldan bir bilemedin iki kilometre kadar uzakta bir köydü.

Ortasından Kocaçay dediğimiz geçen kuru bir çay vardı. 50-60 yılda bir ancak coşan, kayaları, çeri-çöpü götüren(2), bazen evleri, ahırları, kümesleri bile basan, hatta küçükbaş, büyükbaşa demeksizin hayvanları bile götüren…

Ben bu olağanüstü coşma olayına doğduğum tarihin ilerilerinde bir tarihte feyezan(1) adıyla şahit olarak yaşadım. İçinden tren yolu, kenarından sulama suyu ihtiyacımızı gideren ilerilerde bir yerlerde, Cinler Cevizinden sonra Karasu Çayını bereketlendiren Sorgun Deremizden bahsetmem gereksiz…

Kaynaklarımızı kudretten besleyen(2) sıcak ve soğuk sular yanında, şehir sularımız, elektriğimiz, hamamımız, ilkokulumuz, camimiz, kütüphanemiz hatta Kur’an Kursumuz bile vardı!

Gök gürüldediğinde de, tren hatta ranfor(1) geçerken bile zıngıldardı, tünelin hemen yanına sırtını dayamış evimiz. Şiddetli yağmurda salonda birkaç kova halinde damdan akan suyu toplasak da önemli değildi.

Böyle durumlarda, ya da aklına estiğinde(2)(!) sık sık sigortası atan elektrik tesisatının azizliğini göz ardı edersek, tabii.

O zamanlarda, yani benim Hamdi olarak köyde yaşadığım zamanlarda televizyon falan yoktu, ama bizim evde manyetolu telefon(3) vardı, daha sonraları birkaç evde daha…

Köy dışında şehirlerden birinde çalıştığım günlerden bir gün; Serdengeçtilerin Apti Amcadan “Acele gel!” diye bir telgraf aldım, yoksa sebebini öğrenemediğim bir telefon muydu aldığım, algılayıp hatırlayamadığım.

Tünelin üstünden kopan koca bir kaya parçası, yuvarlanışı ve zıplayışı ile kendine cüsse ve güç katarak evimize çeyrek kala ufacık bir kaya parçasından ürkerek(!) oldukça muhteşem bir şekilde zıplamış, evimizin çatısından içeri girmişti.

Ve bu kaya parçası bir Azrail gibi annemi ve babamı uyurken ait oldukları ahret(1) denilen yere taşımıştı.

Kontrplak, kartonlarla çatıyı kapatıp, muhtemelen 500-600 kg ağırlığı olduğunu tahmin ettiğim kaya parçasını öylece bırakarak şehre dönerken Apti Amcanın hanımı Bedriye Anne hâlâ eksik bir şeyler kalmasın anlamında anlatıyordu o geceyi;

“Bomba düştü, zelzele oldu, ya da tren dray etti(3), tünele çarptı sandık, o ne gürültüydü öyle? Gecenin o vaktinde hiçbir şeyin farkında olamadık, gürültünün başlamasıyla bitmesi bir oldu...

Gün aydınlandığında sizin evden ses-seda-soluk çıkmayınca; ‘Komşu, hu?’ deyip de cevap alamayınca aşağı kattaki pencereden o koca kayayı, yukarı bakınca da gökyüzünü görünce; ‘Hallah! Hallah!’ dedik(2), baktık; annen de, baban da mevta olmuşlar…

Muhtara el ettik, hükümet geldi adamlarlan, baktılar, ettiler ve gittiler. Sen n’apcan oğul?” dediklerinde, yalnızlığımın tescili(1) olarak verdiğim cevap; “Hiç!” oldu.

Apti Amcanın oğlu Hüseyin sınıf arkadaşımdı ilkokuldan ve oldukça yakındık ailece Bedriye Annelerle...

Koca şehirde mütevazi iki katlı bir evim vardı, söylemeye gerek yok, baba parasıyla alınmış, alt katımda benim yaşadıklarımı yaşamasınlar diye üleştiğim üniversite öğrencileri kalıyordu, sayısını bilmediğim.

Yurtta yer bulan, mezun olup gidenlerin yerine yenileri gelirdi. Çift kişilik ranzaların boş kaldığı hiç hatırımda değil. Hatta nadiren de olsa bazı-bazen gidemeyen misafir arkadaşları için portatif karyola açıldığını, yer yatağı yaptıklarını bile söylemişlerdi genç arkadaşlar.

Bence mahzuru yoktu, nihayetinde kimseye hesap verme mecburiyeti olmayan, katı kuralları ile kimseyi rahatsız etmemelerini yoksa en ufak bir şikâyet iletildiğinde sonlarının iyi olmayacağını tehdit eden ev sahibi bir ağabey idim.

Tüm bunlara rağmen bazen yükselen, bana ulaştığı için, komşulara da ulaşıp onları rahatsız ettiğini düşündüğüm kahkahalar nedeniyle odanın tabanından onları ikaz etme gereğini yaşasam da, hepsi iyi çocuklardı.

Farklı günlerde, farklı öğrencilerle karşılaşsam da selâmlarlardı beni, ben de asla boş çevirmezdim selâmlarını.

Çok zaman asla kilit yerleştirmediğim kapımı tıklatmaları ile açmaları bir olur; “Sen rahatsız olma ağabey!” deyip bazen buzdolabımı, bazen diğer dolapları silme boşaltırlar, ertesi günlerde takviyeli olarak yerlerine yerleştirirlerdi, netice de gene kendilerine dönecek bereketliliklerdi onlar.

Allah var, hepsi; gidenler, yerlerine yeniden gelenler de iyi çocuklardı, ama onların varlıklarına rağmen ben yalnızdım, yalnızlık sadece Allah’a mahsus olmasına rağmen.

Peki, kalabalıklar içinde kimsesizlik? Üstelik çözsem bile yalnızlığımı, kimsesizliğimi başarı ile halletsem (hani meselâ) nasıl derdim ki bu çocuklara;

“Artık evli-barklı olacağım, çoluk-çocuğa karışacağım, haydi hepinize ‘Güle güle!’ bana doyum olmaz” diyerek?

Öyle bir sevda, öylesine bir sevgi beni kendine esir etmeliydi ki, benim gözüm hiçbir şeyi görmemeliydi. Peki, bu mümkün müydü? Nerde? Belki...

Meselâ balık kavağa tırmanınca. Yani yaşamımla benim, ben olarak, ben başıma çözüm üretmem gereken hiçbir konu yok gibime geliyordu.

Belki inanması güç, çok zaman sıra sıra babalar-anneler, hatta kardeşler geliyorlardı, çocuklarını ziyarete. Onları otel odalarına göndermek mi? Zaten hasret dindirmeye gelmişler, ben o arkadaşın ranzasına bilâ ücret(3), bilâ kaydı şart(3) nakil, o genç arkadaş da benim evime yönlenirdi ailesiyle birlikte!

İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, kim gelirse gelsin, eli boş gelmezdi, her ne olursa olsun, ev yapımı. Bazen ancak tadına bakacak imkânım olurdu, adresleri belli idi o gelenlerin ulaştığı midelerin!

Onların yerine ya çarşıdan hazır alınanlar, ya da kız arkadaşlarına, okul yardımcı elemanlarına yaptırdıkları yer alırdı buzdolabımda, ya da kiler dolabımda. Ama aynı tadı almamın mümkün olmadığını sağır sultan bile bilirdi(2).

Sözüm ona gene de hepsi iyi çocuklardı, ben de onlar için iyi bir ağabeyimmişim…

Miş!

En çok kızdığım şey; meslektaş adaylarımın bilemedikleri konuları sık sık danışmak istemeleriydi. Oysa ben öğrenmek için değil, diploma sahibi olmak için okumuştum. Bir bakıma bilinen tabiriyle; “Adam olmak(4) için” değil, iyi bir işe sahip olmak için üniversite mürekkebi yalamıştım(2) ve bu konuda başarılıydım!

Üstelik okumamın üzerinden iki yıl askerlik, iki-üç yıl da meslek hayatı geçmişti. Nasıl hatırlardım ki geçmiş bilgileri ve de dahi değişen dünya ve ülke koşullarına göre yeni bilgileri? Hani geçmiş yıllara ait bir kısım bilgileri süzmüş olabilsem de...

Ben her ne kadar kızıp sinirlensem de onlar benim yalnızlığımın tedavisi için en iyi ilâçlardı. Bir tebessümleri, bir “Merhaba!” deyişleri iyiliğimdi, ama bazen o kadar iyiliklerinin yalnızlığıma çare olmadığı zamanlar da oluyordu.

O zaman da şehrin bazı köşebucaklarını dolaşıyordum, aradığımı kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde bulacakmışım(5) gibi.

Genç arkadaşlarımın sanıyorum ki en çok hoşlarına giden şey gerek yurtiçine gerekse ve özellikle yurtdışına görevli olarak gidişlerimdi. Bir baltaya sap(2), bir gönül dostuna(6) sahip olamadıktan sonra edindiklerimi, kazandıklarımı mezara mı götürecektim ki?

Genç kardeşlerle üleşmek için gittiğim yörelerde neler meşhursa alıp getiriyordum onlara ve kendi tabirleri ile getirdiklerime anında “Balıklama atlamaları(2) ya da “Yumulmaları(2)” mutluluğum oluyordu.

Yurtdışı için ise (özellikle kız arkadaşlarını şımartma amaçlı) usanmadığım siparişlerini karşılamak boynumun borcuydu(3).

Ayrıyeten söylemem gerekir ki yurtdışından dönüşlerimde gümrükteki free shop’lardan(3) yasaların izin verdiği kadarını getirmem, dolaplara istiflememe(2) rağmen birkaç gün içinde tüketilmesine göz yumduğum, asla itiraz etmediğim ve hatta ikram ettiğim şeyler(!) vardı, belki de öğrencilere ikram etmem nedeniyle ayıplanmam gereken!

Kendime ayırdıklarım mı? Saklamak gibi bir huyum yoktu, bakardım ki bir akşam şişelerin tümü sünnetlenmiş(2), yerine muhtelif marka ve modellerde(!) miktarı belirlenmemiş biralar konmuş, tatlarına bakmakla yetinirdim. Çünkü bir gün sonrasında onların da sünnetlenmiş olduklarını görmem, tamamının onların kursaklarında(1) yer aldıklarını hissetmem olağan, görmemem mucize gibiydi.

Ve bana göre herhangi bir yanlışlıktan bahsedilemezdi!

Her şey için amenna(1), bunun benim iyi olmamla ilgisi yoktu, bir tek şey müstesna(1); sigara içen birisi asla evimin kiracısı olamazdı. Tek kuralım bu idi, gelen misafirler için bile. Sigara kokusunu hissettiğim anda, sadece onlara evdeki nüfusun kesinkes azaltılmasının gerektiğini söylerdim, kısaca.

Hatalı olan ya kendini ifşa edip(2) devam etmeyeceğine söz verir, ya da pılısını pırtısını toplayıp(2) giderdi ki, bugüne kadar böyle bir vaka ile karşılaşmamam da mutluluğumdu. İspiyonculuk(1) asla revaçta(1) değildi.

Bir mesai günü sonunda arkadaşlarla ayaküstü ikişer tek atıp evlerimize yönelecektik, çok zaman olduğu gibi. Herkes benim gibi evsiz-barksız ve öğrenci mevcutlu değildi ki!

Çoluk-çocuklu bekleyeni olanlar, lâf aramızda eli maşalı(3) bekleyen eşi olanlar, süt dökmüş kedi(3) gibi emir eri gibi izinli ve izin alamayıp da ödü kopan(2), eve geldiğinde içeri alınmayıp da boş bir süt şişesi gibi(3) sabaha kadar kapı önüne konan(3) ya da kapı arkasında bekletilen arkadaşlarımız vardı.

Haydi, gerçeği saklamayayım; kılıbık kavramında(3) arkadaşlarımız da olduğundan, içki izinleri kesinlikle ayaküstü ve iki bardak veya iki kadehle sınırlı idi.

Bu konuda en meşhur şahsiyet benim elemanım olan Almanya’ya gidip döndüğü için “Alamancı” dediğimiz Nevzat Bey idi.

Onun ikinci bira sonunda, hele ki ısrarlara dayanamayıp üçüncü birayı da devirdikten sonraki her zaman üfürdüğü sözler muhteşem ötesinde muhteşemdi;

“Karı milletine yüz vermeyeceksin birader! Vurdun mu çivi gibi çakacaksın!”

Bir-iki-üç gına gelmişti muhabbetinden(2). Karar verdik arkadaşlarla böyle bir muhabbet sonunda baskın şeklinde evine misafirliğe gitmeye.

Ve gittik.

Söz, sözü açtı, konu; “Vurdun mu çivi gibi çakmaya” ulaştı ve Nevzat Bey dünyanın en iyi kıvırtmasını(2), meşhur bir oryantal dansöz(3) gibi yaptı, karısının ve bizim huzurumuzda;

“Yok hanım, ben öyle demek istemedim, ‘karılarımızla güzelce dans ederiz!' demek istedim.”

Ben, bazen içkiye doymaz, tektekçide(1) kalır, bazen de hızımı alamaz, evde devam ederdim.

Bu kez devam etmeğe karar vermiştim, hiç gereği ve uyduracağım herhangi bir sebep yokken. “İçiyorsam sebebi var!(7)” diyene inat!

Yan masalardan “kopil(1)” tezahüratlarının kulağıma ulaştığı 5-6 yaşlarında, bilemedin en fazla 7 yaşlarında bir çocuk dolandı ayağıma, daha doğrusu korkuyla sardı bacağımı ve fısıldadı;

“Açım!” diye.

Ayaküstü bir tezgâh o çocuk için, “fondip(1)” ise benim içme tarzım için uygun değildi. Öylece bıraktım bardağımı, hesabı ödedim ve onu elinden tutarak hazır, ya da fast food(3) denilen yerlerden birine götürdüm;

“Canın ne çekiyorsa söyle delikanlı!” diyerek, özellikle o çirkin kelimeyi söylemeden.

İlk isteği kola oldu, sonra günlerce aç kalmışçasına o küçücük midesine nasıl sığdırdığına hayret ettiğim bir şekilde ne yemesi gerekiyorsa yedi, tatlı takviyesi ve ikinci kola dâhil.

“Adın ne senin? Hem kimin kimsen yok mu?”

“Adım yok! Babamı bilmiyorum, annem de ‘Şurda dur!’ dedi, dinlemedim, kayboldum, acıktım, Allah bereket versin sana!”

“Annen merak ediyordur, seni karakola götüreyim, polis amcalar sana yardım eder, belki bulursun anneni...”

“Yok! Yok! Yok abi! Ben çok korkarım onlardan, beni döverler…”

“Belki dövmezler. Her neyse evin nerede, hatırlayabiliyor musun?”

“Ev-mev yok! Yazın nerde akşam, orda sabah, park kanepelerinde, orda, burda, şurda bir yerlerde. Kışın nerde bir dam bulursak orda!”

“Peki, sonra ne olacak?”

“Bilmiyom!”

“Bu gece misafir edeyim seni, ama durumuna mutlaka bir çare bulmak gerek!”

“Polis amcalara teslim etme de, ne yaparsan yap!”

“Çok mu üzdü polis amcalar seni?”

“Beni de, annemi de bi dövdüler, bi dövdüler, sonra da parmaklı bir yerlerde beklettiler, bir amca geldi bizi azat etti. Artıkın(1) polislere gözükmüyoruz, annemle…”

Ne ya da neler anlattığını, ya da anlatmak istediğini anlayamıyordum, ama annesinin bu gece dokuz doğurup ona dokuz kardeş vereceğini sanki adım gibi biliyordum!

Eve geldiğimizde;

“Hadi elini, yüzünü, ayaklarını yıka. Sana sadece battaniye vereceğim, bir çocuk için evimde sana verebileceğim başka hiçbir şey yok. Üşümezsin değil mi? İstersen ikinci bir battaniye daha verebilirim. Yarın anneni bulabileceğimiz yerlerde dolaşırız. Sana gömlek, pabuç falan alırım. Belki isim de koyarsın kendine, ya da annen koyar, ya da koymuştur belki, anneni bulursak eğer...”

“Sen zengin misin amca?”

“Öyle sayılmaz, ama gene de kimseye muhtaç değilim, Allah’a şükür. Hem artık yat! Tuvaletin yerini öğrendin, kapısını ve ışığını açık bırakırım, rahatsız olmaksızın bulursun, eğer ihtiyacın olursa. Sanırım karnın acıkmaz. Gene de mutfağın ışığını yanık bırakayım, ne de olsa eve yabancısın. Sabah da kalkar anneni ararız!”

Lâvaboya yöneldiğimde Adsız’ın uyuma moduna yöneldiğini sanıyordum. Nitekim yanılmamıştım.

Çakırkeyfi(1) olmama çeyrek kala masadan kalktığım için devamını eğer dolapta kalmışsa biralarla tamamlama gayretinde idim. Dolabım bira ile doluydu, her ne kadar bu konuda tereddüdüm var gibi görünse de.

“Hangi dağda kurt öldü ki?” diye kendimi sorgulamam abesti. Ya memleketten birinin parası, anası-babası gelmiş olsa gerekti, ya da aklımda kalmamış gençlerden biri ya da birkaçı burslarını almış olsa gerekti, nasıl olsa tıpkı KDV gibi kendilerine geri döneceğinin bilinciyle(1).

Masanın üstündeki paralar da kiranın ödendiği anlamına geliyordu, miktarı ne olursa olsun, önemsemediğim.

Adsız’ın durumuna çare düşünürken kaç kutu daha bira tükettiğimin farkında değildim. Hem kutuda durduğu gibi durmayanla ilgili işimi bitirmeli, hem de yatıp uyuma eylemimi gerçekleştirmeliydim. Yattım...

Bir kısım tıkırtılar, pencere açılması gibi bir ses, serin bir rüzgâr kendime gelmemin gerekliliğini fısıldadı sanki bana. Kalktım, sokağa baktığımda Adsız olduğunu tahmin ettiğim bir delikanlı ile genç bir kadının sırtında bohça gibi bir şeyle sokağın öteki yönüne doğru gittiklerini gördüğümü sandım.

Olayı anında çözümlemiştim, salondaki lâmbayı yakıp da masadaki paraları, birkaç eski gümüş çerçevenin yokluğunu görünce. Herhalde ana-oğullu, ya da abla-kardeşli bir çete olsalar diye düşündüm, inkâr etmemem gerek. Beni ayyaş(1) bir kaz olarak bellemiş, plânlı bir hırsızlığı gerçekleştirmiş olsalar gerekti.

Yalancının mumu nasıl yatsıya kadar yanarsa, bir hırsızın da çaldıklarıyla yakalanması, gecenin o kör vaktinde de olsa o kadar kolaydı. Ancak akıl erdiremediğim şey; bir hırsızın işini öğrenmesi için en az 10 yıl geçirmesinin gerektiği bir yerlerden aklımda kalmasına rağmen Adsız’ın bu işi çok kısa bir zamanda nasıl halletmiş olduğu idi.

Adsız’ın çok korktuğu polis amcaları, devriyeleri(1) sırasında şüpheli hareketleri nedeniyle onları yakalamış ve kısa bir ısrarla(!) onları kapıma getirmişlerdi.

Polislerden biri; “Bunlar…” diye söze başladığında sözünü kestim;

“Hayırdır Memur Bey! Bunlar benim akrabalarım. Ellerindekileri de ben vermiştim, ‘Evimde kalabalık, değersiz!’ diye. ‘Evimizi özledik!’ deyince de, ‘Gece vakti gitmeyin, kalın!’ dememe rağmen, gitmekte ısrarlı olunca onları uğurlamıştım. Umarım bir yanlışlık yoktur!”

Sonra onlara döndüm;

“Gecenin bu vaktinde yayan-yapıldak gitmeyin(2), hırsızı var, uğursuzu var demiştim. Bakın polis amcalar, ağabeyler bile yanlış anlamışlar sizleri. Haydi ya içeri girin, sabah gidin, ya da taksi tutayım taksiyle gidin!” dediğimde dut yemiş bülbülün hali nasıldır bilmem ama okuduklarımdan aklımda kalanlara ve hayret edişlerine bakmama göre öyle olsalar gerekti, yaşadıkları.

Bilmediğim tek şey, bir polisin en az benim kadar akıllı olabileceğini bilmemem ve onların yalanımı yakaladıklarını hissettirmemeleri idi.

“Siz taksi çağırarak zahmet etmeyin efendim, biz onları adreslerine götürürüz!” derken sanki daha önceki eylemleri nedeniyle haberdar olduklarına dair mesaj vermek dileğinde gibiydiler.

Bu davranışın mesaj gibi; “Bu gece paçayı kurtardınız Hamide ve Hamit, ama bunun sonrası da var!” anlamında tescillenmiş olduklarının ifadesi olarak bilmem asla mümkün değildi.

Gecenin o vaktindeki ışıklar, sessiz de olsa konuşmalar kulağı delik, uykusu pusuda olan birkaç öğrencinin uykusunu da bölmeye, ya da kendi aralarında söylediklerine göre “Möleyen(2)” öğrencilerin dikkatlerinin dağılmasına yetmiş, kimi soran, anlamak isteyen ve soran gözlerle pencerelerden, kimi meraklı bakışlarla kapılardan bedenlerini saklayarak başlarını, bakışlarını uzatmışlardı.

Onlara bir şeyler anlatmak için hiçbir arzum yoktu. Sadece; “İçeri!” diye bağırdım, rica etmek anlamında gibi.

Polisler,

“Adreslerini tarif ederler, biz onları götürürüz, siz masrafa girmeyin!” şeklinde emreder gibi onları araçlarına alıp başka bir konuşmamız olmaksızın onları götürdüler.

Evime ulaşıp, gecenin kör vaktinde ve yaşamımda ilk kez bir bira daha açtım kendime. Düşünürken, ya da birkaç soruyu aklamaya çalışırken kısaca örneğin; “Neden, niçin, niye?” gibi sorularla beynimi zapt etmeye çalışırken.

Şairin deyişi çınladı kulaklarımda birden; “Ya hammiyetsiz olaydım, ya da param olaydı…(8)gibi. Evet, desteksiz de olsa ramazanlarda, kurbanlarda, belki de “Yasak savmak” ya da gönlümü rahatlatmak için bildiklerime yardım ediyor, ya da kapıma gelenleri boş çevirmiyordum.

Ama yardım için, sevgi için aç olan kaç kişiye yardımcı olabilirdim içtenlikle? Bu nedenle devletin ve onun görevlendirdiği hükümetin çapraşık düzenine isyan edesim geliyordu.

Zenginin, sebebi bilinmeyen, anlaşılmayan nedenlerle ensesi kalın ve güçlendirilmiş(!) sırtlarının daha da kalınlaşması, fakir-fukaranın, anlaşılması zor ve bunun bilinen, alışılan ve anlaşılan nedenlerle beli daha da güçsüzleşiyor, daha da bükülüyordu.

Ve bu bozuk düzen için ilgi gösterenlere, iyileştirme çabalarına kaygısız kalanlara “Ana-Avrat” ile başlayan küfürleri sıralamayı içerimden öylesine geçiriyordum ki?

Bu, bana yakışmazdı. Hatta eskilerin şamar oğlanı(3) gibi ücretli küfürbazlar bulsam, ya da evimi işgal etmiş(2) olan öğrencilerden bir kaçını teşvik etmem(2) de beni rahatlamama yetmezdi.

Benim, bana, ya da düşünceme göre diğer insanlardan farkım vardı. Arayıp sormaksızın, evimdekiler dâhil herkese kucak açmam, “Ne verirsen elinle, o gider seninle!” züğürt tesellisini(3) benimsemiş olmamdı.

Şunu da bu vesile(1) ile söylemeden geçmem haksızlık olsa gerek! Evdeki öğrencilerimin çok zaman ders ve sınavlar için kız arkadaşları ile ders çalışmaları, kendilerince “mölemeleri” nezaretim altında gerçekleşirdi!

Ve itiraf etmem gerek ki derslerin bitiminde o genç kızlara evlerine, ya da binecekleri otobüslere kadar refakat etmem(2) onları müthiş mutlu ederdi!!!

İnsanın bazen basireti bağlanıyor(2) olsa gerekti, yalanı yakalamalarına, akıllı olmalarına rağmen. Çünkü o polisler ola ki bana sorsalardı onların adlarını adreslerini, bilemezdim.

Alaylı bakışlarından anladığım kadarıyla onların, onları çok iyi tanıdıkları belli idi. Adsız'ın da annesi olduğunu tahmin ettiğim genç kadının da adlarını bilmiyordum ki?

Keza onların da benim adımı bilmediklerinden emin gibiydim. Velev ki; kiracı öğrencilerimin “Hamdi Öğretmenim” ya da “Hamdi Ağabey” demelerini Adsız duymuş olsun yahut da (ç)aldıklarından ismimi öğrenmiş olsunlar...

İnsan unutması gerekeni kolaylıkla unutabiliyordu benim gibi. Rutin yaşantım devam ediyordu, ev-iş arası ve mölemelerle, daha doğrusu devam edecekti, eğer ki bir sabah evden çıkar çıkmaz Adsız ve annesi olduğunu sandığıma rastlamamış olsaydım.

Gerekçesi ise mezuniyetine çeyrek kalmış genç öğrencilerden sonuncusunun okula gitmek için evden çıkmakta gecikmiş olmasıydı.

O arkadaş çarpmaktan ziyade çarpılmış gibiydi. Onu yumuşatmam gerekti; “Gelenlerin akrabam olduğu” yalanını söyledim, nedenini bilmeksizin, içimden geldiği ve polislere de olduğu gibi. Çarpılmış öğrencinin çarpıklığına önem vermeksizin analı-oğullu merdivenlere yönelmişlerdi.

Adsız zaten tecrübeli ve uzmandı, biliyor, tanıyordu merdivenleri ve evi hatta...

Unutmadan söylemem gerek ki, on beş günde bir, bir aile temizlik ve benzeri işler için evime, daha doğrusu evimize gelirlerdi, analı-babalı Hamiyet isimli kızlarıyla.

Bülbülün yuvası altın kafes de olsa kendi yuvası için “Evim, evim!” diye ünlemesi gibi benim de evim tek sığınağımdı. Gereken temizliği, çanak-çömlek, bardak-tabak yıkayıp, getirdikleri malzemelerle beni, daha doğrusu bizi birkaç gün idare edecek kadar yemek, tatlı falan yapar, öyle bırakır dönerlerdi, evlerine sanırım.

Salondaki masanın üzerine bıraktığım paralardan masraflarının karşılığı olan alışveriş fişini bırakıp, hak ettiklerini düşündükleri miktarı alıp “Sağ ol!” diye mesaj bırakarak dönerlerdi (sanırım) evlerine.

Onlar ve öğrenciler için bir tükenmez kalem, birkaç bloknot sayfası masanın üstünde olurdu. İstenen, verilecek bilgi veya ev kirası gibi karşılıklar için.

Doğal olarak evimde, evimizde küçük ya da büyük kül tablaları yoktu, evde sigara içmek külliyen yasaktı(3), ama temizliğe gelen bey amca içiyor mu, içmiyor mu bilmiyordum. Evde nikotin yerine parfüm ya da çamaşır suyu kokusu olurdu her iki katta da.

Genç öğrenci arkadaşların yaşadıkları günlere kadar hiç paraları olmamıştı, ya da ben öyle zannediyordum. Çünkü çarşaf, nevresim, yastık kılıfları toplanır, bir sonraki seferde temiz olarak getirilmek üzere götürülürdü. Allah var, evimizde de çamaşır makinesi ve ütü olduğundan gençler fedakârca çamaşırlarını kendileri yıkar, ütülerlerdi.

Eğer fark ettiğim yanlış değilse “Kalp, kalbe karşı(12)” modunda iki kalbin de karşılıklı olarak çarptığını hissederdim. On beş günde bir dışında bir başka eklenti var mıydı, bilemezdim, ama ben boş gezenin, boş kalfası(3), kalbi boş bir serseri idim, tam anlamıyla ve tasdik olunması gerekmeyen bir şekilde.

“Gün geçmez bölmelerde yaşa!(10) demiş filozof. Gerçekten gün geçmez bölmelerde yaşıyordum. Günlerin bana ihtiyaçları yoktu, hissettiğim kadarıyla, benim de günlere. Ha 35-40, ha 70-80 yıl tüketmişsin tamamı boş, ya da sıfır ise konunun üstünde durulmalı mıydı?

Gençlerden farkında olduğum dördü...

Yoksa beşi miydi bu yıl mezun olacak, yerlerini yeni kardeşlerine devredeceklerdi, yeni yüzler, yeni öğrenciler, yeni kardeşler, eğer gidenleri de aratmayacaklarsa mutluluğum olmaya devam edeceklerdi.

Her mezun olanın mezuniyet törenine, nişanlanmalarına şahit olamasam bile, yakınımda iseler nikâh törenlerine, ya da düğünlerine katılırdım.

O yıl farklı davranışlar içindeydi mezun olan gençler. Bir gence yakışacak şekilde iyi giyimle, tertemiz tıraşlı. Evime bakan hizmetli Hamiyet isimli genç kız, hırsız kadın ve Adsız da törende idiler. Sanırım bir kısım aileler de törende idiler, gözümün ısırdığı, ancak tam olarak hatırlayamadığım ve de başlangıç olarak anlayamadığım.

Tören bittiğinde gençler sırası ile yanıma yaklaştılar:

“Biz sözleştik, söz yüzüklerimizi de sizin takmanızı istiyoruz!” dediler sırasıyla hırsız, hizmetli genç kız ve diğer ikisi.

Sözü tam gediğine yerleştirmek üzereyken beşincisi yetişti elinden tuttuğu, onlara bekçilik etmekten mutlu olduğumu söylediğim o genç kızlardan diğer biriyle. Söyleyecek tek sözüm ve tek dileğim vardı, onlar için;

“İyi düşündünüz mü gençler?”

Aldığım cevaplar yeterliydi. Aklıma gelmeyen iki arada, bir derede(3) Adsız’ın annesinin de o gençlerden biri ile yuva kurmaya nasıl karar verdikleri idi.

“O halde mutluluk dilekleriyle takıyorum yüzüklerinizi.”

Müzik başlamak için hevesliydi, ben yalı kazığı(3) gibi ortalıkta dikilirken…

Evime misafir olacak ikinci sınıftan beş öğrenci kapıda sıra bekler gibiydiler, mezun olanların önerdikleri ve temiz sicil alanlar! Üçü çıplaktı. Biri her halinden muhtaç olduğu ailesiyle birlikte gelmişti.

Ve adı Halit olan üçüncüsü...

“Hayattaki tek tesellim” dediği ablası Halide ile gelmişti, nişan ve mezuniyet töreni olarak bir arada tertiplenmiş güne.

Hiçbirinin gecikmeye tahammülünün olmadığı belli idi, hareketlerinden, yüzlerinden, davranışlarından ve ellerindekilerden.

Ablası ile gelen Halit'in görünen bir sıkıntısı vardı, “Anlat!” dedim kısaca. Anlattı. . .

Uzun hikâye, özetlemeye bile gerek yok. Anne-baba yoktu, genç arkadaş ya okuyacak, ya da okulu bırakıp köyüne geri dönecekti, eğer ablası için kalacak uygun bir yer bulamayacak olursa.

Şu ana kadar yufka yürekli(3) olduğumu hiç söylemiş miydim? Benim yardımım olmazsa bir genç okumaktan neden vazgeçsindi ki?

“Evimde odalardan biri boş, abla kardeş oraya yerleşirsiniz. Diğer kardeşleriniz alt kattaki bölümde olduğu için sakınca yok gibime gelir. Sonrası Allah Kerim, başarılı olmak için üstün bir şekilde gayret etmen gerekeceğini söylememe gerek yok, yalnızca ablan için...

İlk kez dikkatle baktım genç arkadaşın, ablam dediği adını bile bilmediğim genç kızın yüzüne. Gözlerini benden ayıramamış gibi bir tavrı var gibiydi. Ben de onun bakışlarından hoşlandığımı hissettim.

Törenin bitmesini beklediler abla-kardeş, tıpkı diğerleri gibi. Ve yalnızca bir kez döndüler pistte abla-kardeş dans ederlermiş gibi.

Uzaktan gülümsedim, iade etti aynı içtenlikle gülümsememi, ya da bana öyle geldi. Vakit çok erkendi daha; Halide’ye karşı hislerimi derlemek ve “Acaba?” sorusunu aklımdan geçirmem için…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hamiyet; Vicdan. Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet ve bu değerlere bağlılık (Aslında öykünün Hamiyet’le ilgisi sınırlı, ancak ismi verince, vazgeçmeyi de aklımdan geçirmedim).

 (*) Bilecik-Merkez-Bekdemir köyünde (ki öyküde anlatılan köy de aynı köydür, benim köyüm) tam anlamıyla böyle bir olay yaşanmıştır, tek eklenti annem-babam dediğim kimselerin, şehirde olmaları ve evin o gün boş olması nedeniyle ölüm gibi bir şeyi yaşamamış olmalarıydı. Ayrıca şu anda rahmetli olan Apti Amca ve Bedriye Anne; olayı komşu olarak ciddi boyutta yaşamışlardır. Zaten öyküye başlangıcımda bunu vurgulamak isteyişimin nedeni de budur.

Nevi şahsına münhasır Alamancı Nevzat Beyle de söylenen olayı ayniyle yaşanmıştır.

(*) Yöresel sözler, şiveler, unvanlar, lâkaplar açıklanmaya değer görülmemiştir.

(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.

Bilinç; Şuur. Görünen, bilinen. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü. Dimağ. Temel bilgi ve görüş.

Çakırkeyif (Çakırkeyfi, Çakırkeyfi); İçkiden dolayı yarı sarhoş kimse.

Devriye; Bir yerde genellikle geceleri güvenliği sağlamak için dolaşan polis, jandarma ya da asker topluluğu.

Feyezan; Taşkın, taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap.

Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

İspiyonculuk; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirme, yetkili kişilere iletme, muhtemelen menfaat karşılığı yapan kişinin eylemi

Kopil; Romence “Çocuk” demektir. Babası belli olmayan (Nesebi gayri sahih, Piç) çocuk. Arsız sokak çocuğu. Yaramazlık yapan, serseri erkek çocuk.  Küçük Romen veya çingene çocuğu.

Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.

Kursak; Aslı; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ. Öyküde “mide” anlamında kullanılmıştır.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Ranfor (yahut da ramfor); Özellikle uzun marşandiz veya karma trenlerde eğimli yollarda treni arkasından iten diğer lokomotif.

Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.

Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren, göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekân ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan yazılı metin.

Tektekçi; Genelde şişeyle değil, bardakla içki satılan, geçerken uğranılan tek bir rakı, cin-tonik, votka-vişne ile oturmaksızın ayakta ağız çalkanan yer.

Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.

Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(2) Aklına Esmek; Yapmayı önceden düşünmediği bir şeyi birden yapmaya karar vermek ve yapmak.

Balıklama Atlamak; Bir işe, bir duruma, bir harekete sonucunun ne olacağını düşünmeden girişmek. Suya dalmada, atlamada balık gibi gergin, düz ve baş aşağı bir biçimde atlamak.

Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Bir Baltaya Sap Olmamak; Belirli bir sanat ya da iş konusuna sahip olmamak.

Çer Çöp Götürmek; Herhangi bir nedenle (çöp toplama, süpürme, sel vb. gibi) kolayca tutuşabilen kuru ince dal, çalı, tahta parçaları, çöp, ot, döküntü, ufak malzemeler gibi şeylerin sürüklenmesi, toplanması, götürülmesi.

Hallah! Hallah Demek; “Allah! Allah!” demek anlamında yöresel yanlış bir söylem.

İfşa Etmek; Gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak.

İstiflemek; Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir biçimde yığmak. Dizmek, sıralamak. Stok etmek. Stoklamak.

İşgal Etmek; Birini işinden alıkoymak, oyalamak, gereksiz yerine vaktini almak.

Kıvırtmak; Kıvırmak eylemi. Öyküdeki anlamı; sözünden, düşüncesinden dönmek, sapmak (Kıvırmak; Kenarından içe ya da dışa doğru bükmek, katlamak. Kalçalarını iki yana sallayarak oynamak veya yürümek. Sözünden, düşüncesinden sapmak. Başarmak, başa çıkmak, becermek, hakkından gelmek. Uydurup söylemek. Yapmak istememek, yan çizmek).

Kudretten Beslemek; Lehçe farkı ile “Gudretten Beslemek” anlamında yöresel bir deyiş olup, bilindiği üzere “doğuştan, başlangıçtan beri beslenen” anlamındadır.

Mölemek; İnek gibi bağırmak denese de, İnek gibi çalışmak, ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).

Muhabbetinden Gına Gelmek; Karşısındakilerin , çok, gereksiz, lüzumsuz konuşması dolaysıyla Usanması, bıkması…

Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

Ödü Patlamak (Kopmak); Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Pılı-Pırtı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyleri almak, toplamak.  Bir yerlerden ayrılma müjdesi.

Refakat Etmek; Birlikte bulunmak, birlikte gitmek, eşlik etmek.

Sağır Sultan Duymak; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmamak.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Yayan Yapıldak Gitmek; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek gitmek.

Yumulmak; Kendini bir şeye istekle, hızla vermek, bir şeye hemen girişmek. Gözler için kapanmak, örtülmek.

(3)

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Bilâ kaydü şart ululemre itaat; Kayıtsız, şartsız emre uymak. Şartsız-şurtsuz uymak. Hiçbir şart, ya da mazeret ileri sürmeksizin, sebebini sormaksızın emri derhal yerine getirme mecburiyeti (Öyküde anlamı; ayrılmak, nakletmek)

Boş Bir Süt Şişesi Gibi Kapı Önüne Konulmak; Kişinin değerini yitirdiğinin, saf dışı bırakıldığının ifadesi.

Boyun Borcu (Boynunun Borcu); Vecibe. Yapılması gerekli olan ödev, vazife, borç.

Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.

Fast Food; Çabuk Yemek. Kısa sürede hazırlanan ve seyyar satıcılarda, büfelerde ve retoranlarda hemen tüketmek veya paket yapılmak üzere satışa sunulan yiyecek.

Free Shop (Duty Free); Gümrüksüz, demektir.  Havaalanı ya da sınır kapılarında bulunan, vergisiz ürünler satılan dükkânlardır. Bu mağazalarda genellikle alkol ve içki gibi yüksek vergi oranı olan ürünler ucuz satılmaktadır.

Kapı Önüne Konmak; İşten kovmak, evden, işten, herhangi bir yerden ayrılmasını sağlamak.

Kılıbık Kavramı; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen erkek hali . Kazak karşıtı kavram.

Manyetolu Telefon; İçindeki mıknatıslı parça ve bunu etkileyen düzenle konuşmaları ileten tesisat.

Süt Dökmüş Kedi Gibi; Bir kabahat, suç işleyip de çekince ile bundan utanma durumu. (Süt dökmüş kedi gibi, ‘Miyav! Miyav!’ dedirtmek… ALINTI)

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma.

Külliyen Yasak; Bütünüyle, tümüyle yasak.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

İki Arada, Bir Derede; Sıkışık ve zor şartlar altında.

Trenin Dray Yapması (Olması); Trenin tekerleklerinin rayla temasının ortadan kalkması, kısa, kesin olarak trenin raydan çıkması. En tehlikeli kazalardan biridir. Seyir halindeki trenin yolundan çıkarak hat harici olması, bir bakıma “Tren Kazası” olarak da yorumlanabilir (Köyde yaşadığım süre içinde birinde sadece ranfor dediğimiz lokomotif, diğerinde ise asker taşıyan bir tren tüm vagonlarıyla dray etmiştir).

Bilâ Ücret; Bedelsiz, para vermeksizin.

Oryantal Dans; Dünyanın bilinen en eski danslarının başında gelen geleneksel bir Ortadoğu göbek dansı. Kadın olanlara oryantal dansöz, erkeklere dansör denir.

(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak. (Adam olmak bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır. İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES).

(5) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan dizeler vardır.

(6) Gönül Dostuna Sahip Olmamak; Aşk, sevda, sevgi gibi bir duygularla birinin ilgisine sahip olmamak.

(7) İçiyorsam sebebi var… Müslüm GÜRSES eseri.

(8) Hamiyetsiz olaydım; Ne zamanki “Hamiyet” sözünü duyarım, aklımdan geçirir, ya da bir öyküde söz ederim. Muhteşem insan ve yüce şair Mehmet Akif ERSOY’un “Geçen akşam eve geldim. Dediler; ‘Seyfi Baba Hastalanmış, yatıyormuş.’ ‘Nesi varmış acaba?’ diye başlayan  “SEYFİ BABA” şiirindeki o son satır geçer aklımdan; “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsaydı!” Elimde değildir.

(9) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(10) Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, John Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Necip Fazıl KISAKÜREK… Bir özet sunmam gerekirse; “Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün geçti! Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bilmek gerek” ve “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”