Böyle bir yarış kamuya kapalı bir alanda olmalıydı. Çeşitli varyasyonlarla(1), ya da uydurulan nedenlerle yasaklanan otoban dediğimiz şehirlerarası yollarda olmamalıydı.
Arkadaşım havalandırmıştı beni, hiç de böyle konulara merakım olmamasına rağmen; “Heyecan fırtınasına tutulacaksın!” diyerek.
Oysa ne motosiklet, otomobil yarışları, ne de boks gibi şiddet içeren spor dalları dikkatimi çekmezdi televizyonda bile. Hastası olanlara bir diyeceğim yok, tabii. Ama ben böylesine iddialı serüven ya da müsabakalar yerine bir GAG komedi programını, ya da voleybol, basketbol, tenis gibi müsabakaları izlemeyi daha çok tercih ederdim.
İnsan, arkadaş hatırı için çiğ tavuk bile yermiş, dolaysıyla hapırsa da, köpürse de arkadaş hatırı için, bir kereliğine de olsa o tavuğu yemek için tahammüllü olacaktım.
“Böyle bir yarış ve yarışın tarzı bana hoş gelmedi!” gibi bir söz geçti aklımdan, kendi kendime tekrarlamış olsam da.
Gecenin kör vakti diyeceğim vakitte nasıl bir zevk ise, otobana girmeden önce ve çıktıktan sonraki park alanlarında birikmişti arabalar. Gişelerden oldukça uzakta, karanlığın körlüğü üleştiği noktadaydık.
Otobana giriş gişe ve kulvarları arabalar ve meraklılar tarafından kapatılmıştı, sanırım her ihtimale karşı, yarış ahenginin(1) kaybolmaması için.
Arkadaşım aynı tedbirin geri dönüşün sağlanacağı yonca yaprağında da alınmış olduğunu söylemişti. Bir bakıma gasp(1), insanların rahatça seyahat etme haklarının yok edilmesi gibi düşünmüştüm bu engellemeyi.
Ama arkadaşım dâhil bu kadar bahis meraklısı insan…
Daha gerçekçi bir deyimle kumar tutkununun olacağı aklıma gelmemişti. O halde böylesi bir kalabalık için münakaşa ve tatsızlıklara engel olacak bodyguard(1) örneği korumaların da olabileceğini düşünmemin aykırı olamayacağını düşünüyordum...
Biri beyaz, biri kırmızı iki araba, höyküren(2) iki yarış atı gibi, devamlı olarak birbirine bakan şoförleri ile asfaltı tekmeliyorlardı sanki.
Ne arabalar, ne sesler, ne de şoförler umurumda değillerdi. İki araba arasında duran, gecenin o karanlığında bile cep telefonlarının ışıkları ile elinde kırmızı bir mendil, ya da bayrak tutan, uzun bacaklı genç kız, daha doğrusu bizlerin emsali bir kız çekmişti dikkatimi.
Evet, uzun bacaklı, pantolonunun beli, haydi biraz abartma hakkımı kullanayım, neredeyse benim göğüs hizamda, memelerim civarında idi. Şaka, ya da espri bir tarafa, eğer bu kız iki metreler boyunda ise, bu boyun en az 1.20 metresi bacakları olsa gerekti.
Ve fark edemediğim halde yüzünün de en az bedeni kadar güzel olduğu kanaatini yaşıyordum.
Eee! Böyle bir güzellik, bayrakla işaret verecek kadar sıra dışı ise, sahipsiz olması da düşünülemezdi. Zaten ben de koruğu hiç sevmezdim ki, hani ulaşılamayacak üzüm koruktur(3) ya, o mesel(1) hani.
Avucunu yalama modunda bir insanın ise, en kolay, zorlanmadan telâffuz(2) edeceği söz, gözünü ondan ayıramıyor olsa bile; “Allah sahibine bağışlasın!” demek olmalıydı.
Ben o genç kızı, baygın, şaşkın halimle hayalime zapt etmeye, yorumlarımı kendi kendime ve boşu boşuna harcarken o genç kız, elindeki bayrağı atmayıp yere doğru indirmiş ve yarış başlamıştı.![]()
Yarışı alkışlarla teşvik eden(2) grup ve belki bakışlarımdan rahatsız olduğunu sitemli bir şekilde hissettiren genç kız, neredeyse hoplamadan, zıplamadan barikatları aşarak dönüş yoluna geçmişti.
O ana kadar gidiş yönünde kendilerinden yol isteyen herhangi bir araç olmamasına rağmen gidiş yolu, yolu kapatan araçlar tarafından yarış yapan araçları takip etme amaçlı olarak açılmıştı.
Onların yarış yapan araçlara yetişmeleri altlarındaki arabalar en yeni model olmalarına rağmen mümkün değildi, ama kendi aralarında yarış ve sürat denemesi yaparcasına birbirini geçme gayretini yaşıyorlardı, daha başlangıç noktasında.
Bu çocukların hepsi genç, yakışıklı, boyunlarında, kollarında emsalsiz ağırlıklar ve dövmeler olduğuna göre, tatmin olmayı ancak böyle sağladıklarını zanneden zengin aile çocukları olsalar gerekti.
Üstelik (haksız gibi görünme olasılığım olsa da) heyecanlarını bastırmak için başka yolları denedikleri de düşüncelerim içinde yer alıyordu.
Yani kısaca, bir bakıma, ya da özellikle bu çocuklar benim ve arkadaşımın aşık atamayacağımız(2) bir topluluktu.
Ve arkadaşımın hatırı ile de olsa ne onun, ne de kendimin bu yarış grubunun içinde oluşumuza akıl erdiremiyordum.
Bariyerleri aşıp biz de karşıdaki gruba katıldık arkadaşımla. O, kırmızı arabaya oynamıştı, bahis mi, kumar mı, iddia mı, her neyse o para verilen şeyi. Karşı grubun özlem dolu bakışları far ışıkları ve motor seslerinde, benim hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyden anlamayan gözlerim ve beynim ise bir başka yönde ve boyuttaydı.
Her ne kadar koruk konusunda yabancılık çekmesem de, bu kez de kendimi kedi modunda hisseder olmuştum; kedi ulaşamadığı ciğere mundar(3) dermiş hezeyanıyla(1). Benim kediden farkım sadece; ulaşamayacağımı kesinkes bilmem, ya da böyle bir düşünceyi yaşamamın bile tabu(1), yasak, günah olduğunu bilmemdi.
O halde kişi eksikliğini, ya da en basit bir deyişle geciktiğini bilmeli ve onunla daha önce neden karşılaşamadığını kendisi kendi için sorgulamamalıydı.
Açlıktan kuyruğunu titretme aşamasındaki bir sokak köpeği gibi bir kenara sığınmak benim için en uygun davranış olacaktı!
Evet, açmışım. Bugüne, hatta biraz öncesine kadar hissedemediğim bir sevgi açlığı idi bu.
Ve bana göre olmayacak bir duaya “Âmin! " demek(4) kadar da olumsuz bir vaka idi.
Arkadaşımdan, gruptan ayrılıp bir kenara büzüldüm. Hani bitmek bilmeyen maçlar vardır, o son saniyeler bitmek bilmez bir türlü, ya da o gün ders çalışamamışsındır (meselâ çok zaman olduğu gibi!) öğretmen sözlü yoklamaya başlamıştır, sıra sana gelmek üzeredir ve teneffüs zili çalmamakta direnir, yaşamım tıpkı o zamanları tüketiyordu yalnızlığımda.
Yanlışlığına kesinlikle inandığım düşüncelerimden sıyrılmak, bir başka boyutta tükenmek için yarışın bitmesini bekliyordum, ama bitmiyordu bir türlü. Üstelik o uzun bacaklı kız da ufkumdan çekilmek zorunluluğunu duymuş olsa gerekti, görünmüyor, gözükmüyordu.
Yarış bitse bile, arkadaşımın merakı ve iddiası dolaysıyla arabası giriş bölümünde olduğundan yarışın sonunu metazori(1) biz de bir kez için de olsa tamamlayacaktık.
Kulağıma ulaşan motor gürültüleri, onu destekleyen toplum sesleri, yanıp sönen farlar selektörler yarışın sona ermek üzere oluşunu belli ediyordu. Arkadan gelen araba güruhunun öndeki iki arabaya yetişme gürültüleri tıslama(1) şeklinde idi sanki çok uzaklardaymışlar gibi.
Hani bazı firmaların reklâmları vardır, “4 al, 3 öde!” gibi. Sanırım arkadaşımın niyeti de buna benzer gibiydi, yani “1 koy, 3-5 al!” gibi. Arkadaşımın arabasının yanına geldiğimde ki; ben haddimi, gerçekten ulaşılamayacak şeyler için de dâhil bilerek(2) arabasının başında onu beklemeye başlamıştım.
Suratı asıktı arkadaşımın. Demek ki sonuç; “Bir koy ve de avucunu yala!” şeklinde gerçekleşmiş olsa gerekti.
Sessizce koyulduk yola. Eh! Böyle bir durumda onun ağzını bıçak açmaması(2) doğaldı, bu benim de “Ahret sualleri(5)” ile onu sinirlendirmememin gereği idi ki; ben de ağzımı açmadım, ta ki dönüş gişelerin ötelerine ulaşıncaya kadar.
Herhalde benim gibi arabası olmayan üç genç kız bekliyordu galiba arkadaşımın kadrolu müşterileri gibi. Gelirken hiçbirini almaksızın, bomboş geldiğimiz halde.
Sitemle döndüm arkadaşıma, onlar arka kanepeye sığışmaya çalışırlarken.
“Yolcuların olduğunu bilseydim gelmezdim, bu genç kardeşler de bu ufak arabanın arka kanepesine sıkış-tepiş sığışmaya(2) çalışmazlardı!”
O uzun bacaklı kız yoktu içlerinde. Zaten sahibi varsa onu ortalıklarda bırakacak değildi ya. Arkamdaki ses, ekstra olarak yanıtladı beni, arkadaşıma danışmaksızın;
“Dert etme arkadaşım, sıkışmadık, hem gideceğimiz yer de uzak değil. Ekim Ağabey evlerimizi bildiği için onun arabasını bekledik. Yoksa boş araba çoktu!” derken omuzuma dokunmuştu sanki.
Ya da ben öyle hissettim, beni hiç etkilemediğini(2) sandığım bir davranış gibiydi bu. Belki dalgınlığı belki içinden geldiği için elini çekmedi bir kez daha omzumdan, hatta eli yanağıma doğru uzanmıştı bile diyebilirim.
Yaşamımda ilk kez yanağıma kadar uzanan bir genç kız eli idi bu, belki etkilenmem gereken, ama gerçeklikle kalbim herhalde kendi başına kalmış gibi olmasına rağmen hiçbir şey hissedemediğim. Çünkü unutamadığım, ama bana yabancı olmasına mecbur olduğum, unutmak mecburiyetinde olduğum bir uzun bacaklı vardı öncelikle beynimde.
Doğru-dürüst yolunda teessürle de ilerleme gayretinde olan Ekim, farkında olmaksızın süregelen dikkatsizliği ile aniden fren yapmak zorunda kalmış ve adını bile bilemediğim genç kızın parmakları dudağıma değmişti, elini çekmedi.
Bense kendimi dünyanın sayılı sapıklarından biri olarak düşündüm, gerçeğin dışında. Bir bilemedin, üç-beş dakika sonra Ekim’in sesi duyuldu, arabayı durdururken;
“İyi geceler bir numara, Allah rahatlık versin, görüşmek üzere!” diye emrettiğinde(!) omuzumdaki, daha doğrusu yeri belli olan el kıpırdadı ve;
“İyi geceler!” seslenişi ile kapıyı açmakta zorlandı, sebep her ne olursa olsun. Bu; centilmenlik yapmamın gereği idi. İndim ve kapısını açtığımda teşekkür beklediğimde; “Umutlanma!” fısıltısıyla karşılaştım. Cevabım hazır gibiydi dudaklarımda, fısıltıyla;
“Hadimi bilirim, hain değilim efendim!” sırtını döndü adını bilmediğimi söylediğim genç kız, ilerlemiş gece sessizliğini artırırken.
Bir süre sonra Ekim'in ikinci emri yankılandı araba içinde;
“İki numara, dökülmek için hazırlan!”
Genç kızların adları yoktu sanki. Başlangıçtan beri şifresi olan bir sözleşme gibi hissettim Ekim’in söz, davranış ve hareketlerini, yaşamımızda ilk kez, belki bu yarışa daveti olmasa bilemez, anlayamazdım da. Centilmenlik edip iki numara için de kapıyı açtım;
“Teşekkürler Nişan! İyi geceler arkadaşlar!” diyerek yöneldi evine. Evin penceresinden bir kadın silueti pencereden sarkmış gibi görünüyordu. Demek ki; gecenin ilerleyen bir vaktinde evine dönen kızını merak eden anneler de vardı!
Benim anlamadığım, hiçbir şekilde ismim ve isimlerimiz söz konusu olmadığı halde iki numaranın benim ismimi biliyor olmasıydı.
Bu; Ekim’in içten pazarlıklı(5) olmasının bir görüntüsü olabilir miydi, yalnız kalpler birbirine çare olsunlar gibi? Kızlara beni önce ismen, sonra cismen tanıtma imkânı sağlamak gibi ve bir numaranın alaylı söylemi çınladı kulağıma; “Umutlanma!”
Demek ki umutlanmamam gereken beğenilmediğimin sertifikası(1) idi bir numaranın sözü…
Üç numaranın numarasını ünlemedi Ekim. Arabayı durdurdu, genç kızın kapısını bu kez benim hareketlenmeme imkân bırakmaksızın kendi açtı. Uzun süreli ve muhabbetli bir vedalaşmaları oldu ikisinin, gecenin ilerlemiş vaktinde ve karanlığında.
O güne kadar ya kayda değer bir birlikteliğini düşünmemiş olduğumdan, ya da bu kadar yakın bir sevgi yumağı(5) oluşturduklarından haberim olmaması nedeniyle ayıplamıştım kendimi.
“Anlamışsındır herhalde, yengen olur, fazla söze gerek yok, değil mi?”
“Anladım, anlamasına da, doğrusu neyi anladığımı anlamadım!”
“Büyüyünce anlarsın artık!”
“Yani![]()
“Gönlüne sahip olacak birine uzat artık elini. Sana iki şans sundum, ikbal(1) ellerinde...”
“Sipariş üzerine, gönlüme hükmedip sahiplenecek birine nasıl ulaşırım ki?”
“Eşek kadar adamsın, bunu da mı ben öğreteyim sana, birader?”
“Sağ ol! Teşekkür ederim. Bayağı rahatlattın beni, verdiğin unvanla!”
“Gücenmek yok! Sen, benim için değerlisin. Sana hükmedecek bir kız, benim yaşadığım mutluluk kadar mutlu eder beni. Bence gecikmeksizin düşünsen ve eyleme geçsen iyi olur! Sana hükmedemem, benimkisi geç kalmaksızın kabul etmeni dilediğim bir öneri...”
“Sağ ol, vefakâr(1) dost!”
“Beraber sağ olalım Nişan!”
Yaşamımda ilk kez, gecenin kör vaktinde gelişimi, tıpkı iki numaranın annesi gibi, ancak ondan farklı olarak yarı beline kadar sarkmış olarak beklemişti annem de beni, arabadan Ekim’le vedalaşarak indiğimde fark ettiğim...
İnsanların yaşamlarında çok zaman hiçlik dolu boş anlar vardır, farkına varmadığı, farkında olmak çabasının bile olmadığı. Ben işte öylesine bir boşlukta, öylesine bir yoklukta idim, sanki öncemde, öncelerimde hiç yaşamamış gibi.
Normal bir insan -ben değil- yaşamının herhangi bir bölümünde yaşadığı olayı, sanki daha önce yaşamış olduğunu zanneder, hatta sonuçlarını da, aklında, beyninde canlandırıp eğer canlandırdıkları da gerçekleşmişse, kendinin daha önce yaşadığına da gerçekten inanırdı(6).
Bu yeniden doğuş, diriliş olmadığı gibi, kıyamet kopmadığına göre ölüp de tekrar diriliş(7) de değildi. O halde ben durup dururken iki-üç hafta önce yaşadığımı, sanki daha önce de dünyaya geldiğimde yaşamış gibi hissediyordum. Oysa unutmamın, hiç yaşamamış olmamın gerektiğine inanırken?
Bu nedenledir ki; Ekim’in ikinci bir yarışa davet eden teklifine, yeni komplolar(1) hazırladığından emin olarak içtenlikle “Hayır!” demiştim, üstelik gerçek olduğuna kendimi inandırdığım gerekçelerle;
“Uykusuzluk...
Annemden izin almak sorun değil. Seninle senin zevk aldığın heyecanı paylaşmak da mutluluğum. Ama o kadar yakışıklı, varlıklı, rahat insanlar arasında yalnız kalmak, yaşamaya zorlanmak benim harcım değil be dost!..
Haydi, var git, sen! Kendi eğlenceni kendinle ve sevdiğinle üleş, kendi kendine kazan, ya da yitir, bunun için bana ihtiyacın yok, hem gereksizim ben!”
Ne olduğuna değil, ne olacağına bakmalıydı, insan. Hele ki benim gibi embesil(1) ise.
Ertesi gün iş yerimizde karşılaştığımızda hani deyim yerine cuk oturacak(2); “Pişmiş Kelle!” gibi sırıtıyordu(2) Ekim.
“İki haberim var, sana ileteceğim!”
“Hissediyorum, bu kez kazanmışsın. Haberlerden ise önce kötüsünü söyle ki, iyisini duyduğumda hazmetmeye(2) çalışayım.”
“Neden böyle düşüncelere saplanıyorsun ki? Bence ikisi de iyi haber, sanırım tercihte zorlanacağın...
Birincisi benim bir numara dediğim Eylül’den. Nedendir, bilmiyorum, saplantısı olmuş, sana karşı haksızlık yaptığına dair. Sordum, söylemedi, ben de hissedemedim. Telefon numarasını verdi, ben de ‘Gerekebilir!’ diye senin telefon numaranı verdim ona.”
“İyi halt etmişsin(3) Ekim! Aynı mevsimin çocukları olduğunuz için sözüm ona benim için ayrıcalık yaptığını mı sandın? Genç bir kızcağızın umutlarına yön vermeye çalışmak yakışmamış sana.”
“Umut dünyası, ne bileyim, birbirinize yakışırsınız, belki birbirinizi sever, istersiniz diye düşündüm, affedersin dost!”
"Benden değil, umutlandırma gayreti yaşadığın o genç kızdan özür dilemesin. Ancak iyi haber deyip bir numarayı birinci sırada anlattığına göre, ya sevdiğin kız evlenme teklifini kabul etti, ya da bahis oynadığın araba yarışı kazandığı için mutluğunu paylaşma arzusundasın!”
“Yoo! İkincisi de birincisine benzer gibi bir vaka…”
“Deme! Hayret ettim, çok merak ettim, bir uzaylı mı, yoksa gene senin defterinde kayıtlı biri mi bu sefer de, şansımı denemem gereken?”
“Nursaç!”
“Eee! Kimmiş bu Nursaç? Neyin nesi, kimin fesi, Sarı Çizmeli Hanım Ağa mı bu dediğin?”
“Bu merak nedir, bu kadar?”
“Vallahi merak ettiğimden değil, senin manalı söylemini açman için sordum!”
“Ne yani Nursaç'ı tanımıyor musun?”
“Nereden bilip tanıyayım yahu? Hem bilmek zorunda mıyım? Senin çözümsüz bilmecelerine zaten alışık değilim.”
“Nursaç hepimizin sevgilisi, sevilen, hiçbirimize ait olmayan, bu yarışlara sadece sembol(1) olarak katılan bir kardeşimiz...”
“Eee! Ne yapayım yani, olay mı var? Sarı saçlı, badem gözlü mü? Hem beni neden ilgilendirsin? Ya da ben neden onunla ilgileneyim ki? Yaşamımda bir kere ilgilendiğim rallin içindeki birinden, senin ısrarın, saptaman ya da arzun üzerine?”
“Benim fikrim değil, bu onun kendi fikri. Yarışta neden ona dikkatli bakmışsın, sana onu soracakmış, eğer ralliye gelmiş olsaydın?”
“Ha! Şu uzun bacaklı kız mı Nursaç dediğin?”
“Demek ki yanılmamış kızcağız, baştan aşağıya süzmüşsün onu!”
“Sen de sevabına onun telefon numarasını da bana getirdin, benim telefonum numaramı da ona verdin, değil mi?”
“Nereden bildin? Vallahi zekâ küpüsün(5) sen, senden bir şey saklamak mümkün değil!”
“İki genç kızdan birinin canı yanacak, bu hoş bir şey olmasa gerek, birinden biriyle ilgilenecek olsam, ötekisine hüzün yüklemek(2) zorunda kalacağım. Sen bugüne kadar yumruklarımın hiç tadına bakmış mıydın? Muhammed Ali gibi sağım öldürür, solum süründürür. Hangisini tercih edersin; ölmek mi, sürünmek mi?”
“Yaşamama izin versen...”
“Peki, iyi tarafıma rastladın, kaybol, ya da defol!”
“Telefon numaraları...”
“Mektup yaz!”
“Mesaj çeksem?”
“Kaybol!”
Aslında hemen sahiplenmek isterdim öncelikle ve özellikle Nursaç’ın telefon numarasını, ama Ekim’e elini veren kolunu kurtaramaz, yedi düvele reklâmım ulaşır, dillere düşerdim, üstelik ateş olmayan yerde duman tütmez sırlarında.
Bu; benim için hava-cıva(5) idi, ama bir genç kızın hayallerine dokunmaya çalışmam bile yanlıştı.
Bildiğim kadarıyla en doğru söz; “Verme sırrını dostuna, dostunun dostu vardır o da verir (hatta satar) dostuna” idi. Kısaca; tirajı(1) yüksek bir gazetenin dedikodu sayfasının editörü(1) gibiydi, arkasından uluorta, rahat rahat konuştuğum çocukluk, üniversite ve iş arkadaşım.
Beni; “Günah Keçisi(5)” olarak ortalığa mecbur etmek için elinden ne gelirse eksik etmeyen Ekim.
Atalarımız; “Eldeki bir, gelecek ikiden iyidir!” ya da “Hayırlıdır!” demişlerdi. Ben, bana sahip olmayı arzulayanı, hissettireni değil, sahip olmayı istediğimi düşlüyordum. O halde istek, arzu ve kanaatimi kimseyi umutlandırmayacak, ve de üzmeyecek şekilde davranışlarımla şekillendirmeliydim.
Nerde kalmıştı şu mesaj? Yahu Ekim, bir gün de, arkadaşlık, kardeşlik hatırına gerekeni gereken zamanda ulaştırsan, yapsan olmaz mı? Ölür müsün?
Kendi kendine konuşmak deliliğin sembolü imiş! Düşünürken deliliği adımlamış olduğuma göre, bir kere daha karşılaşınca daha ilerisini düşünmek bile zordu benim için Nursaç konusunda. Herhalde başıma huni geçirip “Lây! Lây! Lom!” şeklinde dolaşmam uygun bir davranış olacaktı.
Saklamamam gerek, ondan bir görüşte bu kadar etkileneceğimi söyleseler, ben tebessüm ötesinde kahkahalarla gülerdim mutlaka. Ancak gerçeği inkâr etmek o kadar kolay mıydı?
Ekim’in mesajı ulaşmamıştı henüz. Aniden çalan telefon neredeyse yüreğimi ağzıma getirmişti düşünme modundaki dalgınlığımda. Bu bir bakıma ürkme, telâşlanma hakkımı kullanmam demekti, telefondaki tanımadığım numara karşısında.
Doğal olmaya gayret ettim, karşımdaki Ekim’in görevlendirip(!) yönlendirdiği ikiden biri olabilirdi. Karşımdakini herhangi bir gaf(1) ihtimaline karşı zorlamak için;
“Efendim? Ben Nişan!” dedim.
“Ben Nursaçan! Yani; kısaca Nursaç!”
“Buyurun Nursaçan Hanım!”
Biz arkadaşlar arasında ‘Bay, Bayan, Hanım’ gibi avam sözleri kullanmadığımız gibi içtenliğimizin belirtisi kısa isimlerimizi kullanırız. İsmimizi söylememiz içtenliğimizin anlatımıdır.”
“Anladım efendim! Peki Nursaç, buyurun, emredin efendim!”
“Söylediğiniz şekilde ‘Efendim!’ de, ‘Baş üstüne!’ de, ‘Emredin!’ de, ‘Eyvallah!’ gibi sözler de saydığım kelimeler içindedir!”
İlk merhaba, ilk fırça ve ilk içtenlik...
Şaşkındım, suskundum perişanlığımda.
“Nişan? Orada mısın?”
“Evet Nursaç! Fırça başlangıcı ile bir şey mi söyleyecektin?”
“Beni gözlerine hapseden sensin, senin söylemen gerekir, diye düşünüyorum!”
“Telefonda nasıl iletirim ki yutkunarak...”
“O halde söyle, ya da senin söylediğin gibi emret! İstediğin yere geleyim, beni yakından görmen için!”
“Acımasızsın! Ben sana ancak yalvarabilirim. Sen söyle, ne zaman, nereye gelmemi istersen ben oraya geleyim!”
“Beni ilk göz hapsine aldığın(2) yere desem, dönüş çok zor. Hâlbuki yol boyu bakışmak yerine konuşmak ve seni dinlemek istiyorum.”
“Eğer dilim döner, dönebilirse...”
“Neden? Gerçekten o kadar şaşkın mısın?
“Neden ikinci kez aynı ralliye katılmadım peki?”
“Bilmem, mazeretin olsa gerek!”
“Evet, vardı, meselâ koruk gibi.”
“Ekim bilmece gibi konuştuğunu söylemişti, haklıymış! Ne demek bu şimdi?”
“Hani ulaşılamayacak üzüm koruktur ya, o anlamda. Hepsini telefonda söylemem mümkün değil, sana ulaşamayacağımın da farkındayım, ama söyleyeceklerimi de söylemeden ölürsem gözüm açık gider Nursaç! Söyle, istediğin yere gelip kekelemeyi unutarak söylemeye çalışayım içimden geçenleri...”
Telefonu kapattığımda ikinci bir bilmediğim numara gözükmüştü ekranda. Aslında haberim olmasa bilmediğim numaraları defalarca çalsa bile açmazdım, bilinen çeşitli sapıklıklar, vaatler, tuzaklar nedeniyle!
Ancak açmam gerekti, çaldıran Eylül olsa bile, çekinmeksizin. Eğer karşımdaki bana arabadan inerken “Umutlanma!” diyen Eylül ise umutlanmadığımı ve umutlanmaması gerektiğini söylemeliydim kendisine, kalbimin bir başkasının yerleşkesi olduğundan bahsederek.
Çünkü aramadığım halde aradığımı bulmuştum, üstelik aramadan, hissederek, bir tesadüf sonucu. Gerçekte o da pek belli değildi ya! Ancak umut etmemi engelleyecek bir set ya da düşünce de yoktu önümde. Ya da benim kanım o idi.
Tahmin ettiğim gibi, telefonun öteki ucundaki bir numara idi ve başlangıca gerek görmeksizin konuya girmişti;
“Özür dilemek için aramıştım!”
“Hiç gerek yoktu, güzel kız! Umutlanamazdım zaten, çünkü umudum vardı!”
“Ekim, gönlünün boş olduğunu söylemişti...”
“İnsan tüm sırlarını, içindekileri çok yakınları da olsa içtenlikle paylaşamaz ki. Hele ki sevdiği aşırı kıskanç bir kızsa!”
“O halde mutluluklar dilerim. Gene de hareketim için özrümü kabul edersen mutlu olacağım!”
“Ben özür dilediğin konunun ne olduğunu unuttum bile!”
Cevap vermeksizin kapandı telefon. Umut fakirin ekmeği olduğundan ve yalandan kimse ölmediğinden dolayı yaptığım doğru idi bana göre.
Ama gelmedi Nursaç söylediği yere, hem telefonu da önceleri çalıp açılmıyor, sonraları da ulaşılamıyor sinyali veriyordu. Soramazdım Ekim’e yerini, yurdunu, adresini ve nedenini. Bu; açık vermek olurdu duygularımda.
Kötü haber çabuk ulaşırmış, oysa aradan geçen zamana karşın bana ulaşamamış olmasının zulmünü yaşayacağımı da bilemezdim.
Ekim, bir karşılaşmamızda; “Bir arkadaşlarının ağabeyini yitirmesi dolaysıyla bir süreliğine müsabakalara(!) devam edilemeyeceğini” haber vermişti. Bu demekti ki, onu bulmak için böyle bir çabam da boşluğa itecekti beni.
Sonrası iki aya ulaşan karanlık, kimsesiz ve yalnız bir dünyaydı, sahiplenemediğim, sahiplenmemin mümkün olmadığı, olamayacağım, hem yaşadığımdan bile emin olamadığım.
Bir tatil gününün sabahı idi. Babamın olmadığı evde, annem yalnızlığının çaresi olarak komşu günleri, altın, mantı, kurabiye günleri gibi etkinliklere katılıyordu.
Bazısının bizim evimizde yapıldığı ve kibarca; “Pılımı-pırtımı toplayıp(2), maçlara gitmemin emredildiği” günlerdi, o günler. Gerçek şu idi ki, komşuda da olsa pişen pişer, Nişan’a düşerdi!”
O gün de böyle bir gündü. Annem çıkınını(1), sepetini hazırlayıp komşu evine “Mantı Günü” için yönelmek üzereydi. O kapıdan çıkarken aylardır görmediğim, ancak unutmamın mümkün olmadığı Nursaç’a rastlamasının nedenini anlamam da, anlatmam da zordu.
“Oğlum seni daha önce de arayan, adını unuttuğum o hanım kız geldi yine, sevdiği terk mi etmişmiş ne, anla, dinle, yardımcı olmaya çalış garibe!”
Soracak o kadar çok sorum, kusacak(2) o kadar çok nedenim vardı ki bilmeksizin, anlamaksızın, hatta “Madem dilber meylin yoğ idi bende!(8)” diye çığıracak(2) gibi.
Kapı önünde tüm birikmiş kinimle emrettim sanki;
“Söyle!”
“Böyle kapı önünde sığınmadan, teselli etmeni, yardımcı olmanı beklemeksizin ayaküstü mü? Ben seni duygusal olarak bilip hissediyordum!”
“Öyle olmasam, böyle kin dolu sitemim olabilir miydi?”
“Bilmek, öğrenmek, beni kabul etmek istemezsen, hüznümü seninle paylaşmama rıza göstermezsen, sitemine dayanamayıp ben de başımı alıp giderim o zaman...”
“O halde hemen söyle ki, bu kadar zamandır yokluğuna, aramalarıma cevap vermemene ve aramamana hak vereyim!”
“Ağabeyim şehit oldu!”
Bayılırcasına göğsüme dayadı başını, eşekliğime önem vermeksizin, gözyaşlarını ve hıçkırıklarını tutamaksızın. Ayakları, o uzun bacakları bedenini taşımakta zorlanıyordu.
En duygusuz, en harcıâlem(1) insanın, doğal olarak benim gibi kadir-kıymet bilmeyen(2) hayvanların bile dayanamayacağı duygular vardı. Kucağıma aldım onu, sokak kapısını popomla kapatarak.
Yatağımın üstüne yatırdım onu, gözyaşlarını kurutmak, hıçkırıklarını dindirmek istercesine, diz çöküp saçlarını okşama gayretini yaşarken.
Elimi tutup dudaklarına götürdü, ne yapmak istediğini anlamakta zorluk çektiğim bir davranışıydı bu. Kalktı, elimden tutarak -biliyormuşçasına- lâvaboya sürükledi beni.
Yüzünü yıkayıp, burnunu çekmeye devam ederken, anlattı yaşadıklarını eşekliğimi yüzüme vururcasına(2). Hep almak değil, vermenin de bir hak olduğunu belirtmek istercesine.
“Buluşacağımız gün, pilot olan ağabeyimin askeri helikopterle bir yere gitmek üzere havalandığını, sonrasında üç arkadaşı ile birlikte şehit olduğunu öğrendim. Yanan helikopterdeki naaşı(1) ancak DNA(1) ile tespit edilebilmiş…
Bir sohbet anında ağzından dökülen vasiyete göre cenazesini köyümüzün toprağına sakladık…
Ne yapacağını bilmeyen karısı, yani ağabeyime sevgi dolu olan yengem; ‘Beni de kocamın yanına gömün!’ diye iki satırlık bir kâğıt parçası halindeki vasiyeti ile onun peşinden gitmiş...
Dört yaşında hiçbir şeyden tam anlamı ile haberdar olmayan yeğenim İklim ise, henüz şarja bağlamaya fırsat bulamadığım telefonumu köyün alaturka tuvaletine(5) düşürünce ya da atınca tüm bağlantılarım koptu çevremle.”
Göğsüme başını iyice yaslarken tek bir kelime çıktı ağzından;
“Sığınağım!”
Saçlarını, omuzlarını okşarken kokusunu içime sindirmeğe, nefes alışının ritmini bozmamağa dikkat ederken devam etme gayretini yaşadı, ben de eşekliğimi muhafaza etme gayretini yaşıyordum bu sırada!
“Tanrı kimseye ne evlât, ne de kardeş acısı vermesin, zor Nişan, hem çok zor. Definler, üst üste mevlitler ve yapılması, yerine getirilmesi gereken zor(unlu)luklar... Bugüne ulaştım. Dün evdeki telefon rehberinden önce Ekim Ağabeyi, sonra da sen hariç tüm arkadaşlarımı aradım.
Daha sonra da uzun bir sohbetle annenle konuşup ev adresini öğrendim, nasıl bir mazeret uydurduğum hatırımda değil. Gelip konuştum onunla...”
“Ekim bir arkadaşlarının ağabeyini kaybettiğini, bu nedenle yarışlara bir süreliğine ara verildiğini söylemişti, isim vermeksizin. Bilseydim ki ağabeyinin şehadetidir(1) ve bu acıyı kendi başına yaşayan sensin, iki elim kanda bile olsa(2) seni koşarak arar, bulur, destek olmaya, hiç olmazsa yanında olmaya çalışırdım senin.”
“Üst üste acılar, yeğenimin cep telefonu ile ilgili hoş görülecek kusuru beni her türlü imkândan mahrum bıraktı. Ama o bakışları ile beni yakıp enkaza çeviren senin, mutlaka yanımda olacağını biliyordum, ama başlangıç olarak buna ne hakkım, ne umudum, ne de imkânım vardı.”
“Benim sana hak, umut ve imkân olarak yaratıldığımı nasıl bilmezdin ki?”
“Bunu değil bilecek, hissedecek kadar bile zamanımız olmadı ki, şu ana kadar. Kucakla beni, sar, sev ömür boyu, ömrümü tüketinceye kadar karanlığımı aydınlatan gözlerini esirgeme benden. Sığınağım olarak kal hep, tahammül et bana, ekmeğin, suyun, nefesin olmama izin ver!”
“Benim istediklerim de bunlar. Sensiz geçirdiğim habersiz günler zulümdü benim için. Şimdi koynumdasın ve bana hiçbir Allah kuluna nasip olmayacak bir şekilde ‘Sığınağım’ diyorsun…
Seni sevmekte geciktiğim, beni unutmuş olduğunu düşündüğüm için kendimden nefret ediyorum.”
“O söz yakışmadı ağzına, ben sana sığındım, sen beni koruyansın!”
“Ömür boyu devam etmesini istesem?”
“Bunun ne demek olduğunu... Bu kadar acele...”'
“Ben; ‘Geçen, ya da koynumda saklanmaksızın geçecek zamana yazık!’ düşüncesiyle sadece 'Evet!' demeni istiyorum.”
“Sana ‘Hayır!’ demem mümkün mü? Aklımın ucundan bile geçmez. ‘Evet! Evet! Evet!’ Hem sonsuza kadar senin olarak…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Nişan İsminin Hikmeti; Bu ismin yorumu, bana göre şöyle; öyküye uygun olsun diye Ekim’in, Eylül’ün isimleri gibi Nisan ayını çağrıştırabilirdim bu gencin adında belki. Ama Nişan’ın isminin şöyle oluştuğu gibi bir kanaat oluştu bende! Birbirini çok seven anne-baba nişanları ertesinde beraber olmuş olsalar gerekti. Yoksa nikâhlarından dört ay sonra Nişan’ın doğmasının ve nikâh fotoğraflarında annesinin karnının fark edilmeme gayretiyle de olsa şişkinliği nasıl izah edilebilirdi ki!!!
(*) Ralli; Yarışmacıların otomobil, motosiklet ya da benzeri araçlarla belli yollardan ve özel kurallara uyarak belirli yerlere ulaşmaların dayanan yarış.
(1) Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
DNA (Deoksiribo Nükleik Asit); Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asit. Önemli olan rolü; bilginin uzun süreli saklanmasıdır.
Editör; Fransızca “éditeur” kelimesinden türetilen bu kelime “Basıma gidecek bir yayını hazırlayan kişi” anlamındadır, bugün için “yayımcı” ya da “yayımlayan” şeklinde kelimeler kullanılmakla beraber editör kelimesi güncelliğini korumaktadır.
Embesil; Moron. Zekâ geriliğinin bir türü. Budala, ahmak, aptal anlamlarını da taşır.
Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
Gasp; Zorla, izinsizce, yapmak, etmek, zorlamak, almak, çalmak şeklinde yapılan eylem.
Harcıâlem; Herkesin alabileceği, kullanabileceği, yapabileceği, sıradan. Hiçbir özelliği bulunmayan, yeniliği olmayan, basmakalıp.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
İkbal; Baht açıklığı, istek, arzu. Yüksek bir makama ya da iyi bir duruma erişme. Osmanlı döneminde padişaha, ya da şehzadeye eş olmaya aday, gözde cariye.
Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.
Mesel; Ders alınacak söz. Atasözü.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.
Naaş (Na’ş); Ölen kimsenin vücudu. Ceset. “ Uzaklaş!” anlamında kaba bir söz.
Sembol; Simge. Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).
Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.
Şehadet (Şahadet); Şehit olma. Vatan uğruna, yüksek bir ilke uğruna ölme.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Tıslama; Ağır yük altında, ya da cevap veremeyecek durumda kalınca sessizlik, ya da iniltiye benzer sesler çıkarma. Hayvanlar için “Tıs!” diye ses çıkarma.
Tiraj; Gazete, dergi, kitap gibi şeylerin basılıştaki adetleri. Baskı adedi.
Varyasyon; Değişim, çeşitleme.
Vefakâr; Vefa özelliklerine sahip kimse.
(2) Ağzını Bıçak Açmamak; Çok üzüntülü olmak, üzüntüsünden söz söyleyemez durumda olmak.
Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.
Eşekliğini Yüzüne Vurmak; Yanlışını, hatasını, kusurunu ya da suçunu bizzat kendisine, yüzüne karşı söylemek.
Etkilenmek; Etkilemek eyleminin kendisine yapılması. Etkiye uğramak (Etki; Tesir. Bir kimsenin ya da bir nesnenin başka bir kimse ya da nesne üzerindeki düşünce, yön, eğilim vb. değiştirmeye yol açan gücü. Bir etken, ya da nedeninin sonucu).
Göz Hapsine Almak; Bakışlarını üzerinden ayırmamak, hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Hüzün Yüklemek; Hüzünle bakmasına, hüzün Duymasına; hüzün hissetmesine, hüzün yaşamasına neden olmak.
İki Eli Kanda Olsa; Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılmayacak olsa bile.
Kadir Kıymet Bilmemek; Tanımamak, takdir etmemek, istifade etmeyi bilmemek.
Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.
Pılı-Pırtı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyleri almak, toplamak.
Pişmiş Kelle Gibi Sırıtmak; Yersiz şekilde tüm dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir şekilde, anlamsız bir biçimde gülmek. Kuzu kellesi pişirilip, fırınlandıktan sonra aldığı şekilden (gözlerin pörtlemesi, ağzın açık kalması, dişlerin görülmesi gibi) esinlenerek düzenlenmiş Türkçe bir terim.
Sıkış Tepiş Sığışmaya Çalışmak; Dar bir yere balık istifi, üst üste ve çok sıkışık bir durumda yerleşmeye çalışmak. Kıpırdamanın mümkün olamayacağı bir şekilde bir arada bulunmak.
Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.
Teşvik Etmek; Birinde bir şeyi yapma isteği uyandırmak. İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme amaçlı kısa ve özlü söz söylemek.
(3) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır.
Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.
(4) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.
(5) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Alaturka Tuvalet; Çömelerek kullanılan, ayakları, dizleri yoran ismi üstünde “Türkler için âlâ tuvalet” (helâ, WC (Washing Closed), Bath Room, Rest Room, 00 ya da 100 Numara, Memişhane) tir. İşlem yapılan yerde Helâ taşı denen seramik bulunur. (Genellikle varoşlarda “Hüsnü Kuruntu” yerine “Süslü Kuruntu” şeklinde söylenen söz gibi bir sözün karşılığı bir deyim olarak; “Evet lan!” anlamında kullanılan; “He lâ!” sözü ile karıştırılmamalı!)
Günah Keçisi; Günümüzde sürekli olarak suçlanan, herkesin, hırsını, hıncını aldığı,öfkesini çıkardığı menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi. Belki bir bakıma “Şamar Oğlanı” da denebilir. Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).
Hava Cıva; Değer ve önemi olmayan, boş şey.
İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.
Sevgi Yumağı; Sevgi Pıtırcığı. Sevgi Kelebeği. Karşılıklı olarak çok sevmenin, sevilmenin eylem olarak heyecanlı tarifi.
Zekâ Küpü (Akıl Küpü); Çok akıllı ve zeki.
(6) Dejavu; Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu. Bir ânı daha önceden yaşamışlık hali. Her iki durum da çok insanda görülmektedir.
(7) Kur’an’da ölüp-dirilmek üzerine fazlasıyla ayet vardır. Ancak bana göre önemli iki ayetten meal olarak örnek vermem gerekir,
Kur’an, Bakara Suresi, 28. Ayet; “Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz, o sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra ona döndürüleceksiniz!”
Kur’an, Bakara Suresi, 56. Ayet; ”Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden dirilttik.”
Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.
(8) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN