Oldukça sinirli ve yorgun bir gün geçirmiştim. Eve yöneldiğimde burnumdan soluyordum(1), ya da sinirlerim tepemdeydi(1).
Kapıyı açıp da eve girdiğimde yeğenim Erdoğan ile karşılaştığımda; “Al başına belâyı!” dememek için zor tuttum kendimi. Hani kaba bir söz vardı; “Bayram değil, seyran değil…(2)” diye başlayan. Üstelik de karşılamakta, yahut da yerine getirmekte asla çekiniklik yaşamadığım harçlık takviyesi için her hafta sonu muntazaman yerine getirdiği bir ziyaret günü de değildi.
İnkâr etmemek gerek, harçlık bahane(3), yeğenimin ziyareti şahane idi, tekerlemedeki gibi. Ama çok zaman böyle ziyaretlerin sinirsel tansiyonumun(4) artılarda olduğu zamanlara, üstelik angarya biçiminde dileklerle rastlaması üzüntüm idi.
Erdoğan’ın şirinliği, daha doğrusu şirinlik için içtenlikle sarılma çabası bana edebiyat ve kompozisyon ile ilgili bir sorununun olduğu düşüncesini yaşatıyordu, Ne de olsa edebiyat öğretmeniydim ya.
Oysa matematiği, geometriyi, biyolojiyi, tarihi bile sorardı, sanki biliyor muşum gibi. Bu; yıllar sonra lise mezunu olmamın gerekliliği olurdu çok zaman, beraber çalışırken.
Yeğenim bir yıl önce aynı dersi veren öğretmen nedeniyle hem edebiyattan, hem de kompozisyondan bütünlemeye kalmıştı, bu sene de aynı öğretmen dersine girdiği için durumunun pek iç açıcı olmadığını(1) hissettiriyor, ben de cesurca ve akıllıca hissediyordum bunu.
Hele ki tebelleş olması(1), kaknem(3) gibi sözlerini hiç yakıştıramıyordum Erdoğan’a. Kini bu kadarla bitseydi, gene de hoş görebilirdim, ama “Kız Kurusu(4)” gibi bir söz sarf edince “Ağzına biber sürerim ha!” demek zorunda kalmıştım, ne de olsa karşıdaki meslektaşımdı.
Bir yıl önce yeğenimi sınıfta bırakan edebiyat öğretmeni için ben de yeğenim gibi aynı sözleri sarf etmek yanında; huysuz(3), hödük(3), zevzek(3) gibi sıfatları sarf etmemekte direniyordum, yalan mı söyleyeyim yani, yaşadığım ve beni yaşamak zorunda bıraktığı tavırlarına karşın? İçimden geçiriyordum, doğrusu bu idi!
O öğretmenin tüm isteği; herkesin, daha doğrusu her öğrencinin kendisi gibi bilmesi, hatmetmesi(1) ve kaba anlamda sular-seller gibi edebiyatı bilmesi(1), mübalağasız bir köşe yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü almamış olsa da bir roman, öykü yazarı gibi, hatta kadar kompozisyona hâkim olması idi. Deyişi;
“Mademki edebiyat bölümünü tercih ettiniz, o halde edebiyata daha çok zaman ayıracaksınız, hem bildiğiniz gibi Kur’an’ın ilk emri(5); ‘Oku!’ dur!” diyerek duygu sömürüsü(4) yapmayı, inançlarla yola çıkmayı da ihmal etmemişti(1).
Erdoğan’ın dediğine göre öğretmeninin sesi oldukçanın ötesinde güzelmiş ve bir gün Öğretmenler Odasının önünden geçerken Mevlit(6) okuduğunu duymuş yeğenim.
Doğrusu bu sene de aynı öğretmen için yeğenimin mimli(3) bir öğrenci olacağı geçmemişti aklımdan. Aslında hata; ailesi, kendisi ve tabiidir ki branşım(3) nedeniyle bana danıştıklarında, egoistçe bir tavırla onu edebiyat bölümüne yönlendirdiğim için bende idi.
O dersin öğretmeni olduğum için ona yardımcı olmam konusunda vaadim vardı ve bu onun için bir başlangıç vaadi idi. “Keşke ona Fen Bölümünü işaretletseydim!” diye aklımdan geçirdiğim zamanlar olmadı değil.
Ama yeğen dediğin de bu kadar mı yeteneksiz olurdu yani? Bir de “Oğlan dayıya çeker!” derler, hâşâ huzurdan(4) zerre kadar ne benden, ne de ablamdan hiçbir şey aktarılmamıştı, akıtılmamıştı kafasına, bir bakıma natura kafa, natura mermer(4) gibi.
Ablam lisede bu konuda tarafsız bir gözle bakıldığında edebiyat ve kompozisyon konusunda uzmandı, gönlünü kaptırıp erkence evlenmese ben dâhil, benim diyen çok kişiyi fersah fersah geride bırakır(1), yerinde saydırırdı(1).
Ama nedense bebelerini, yani Erdoğan yanında Kız Meslek Lisesine giden yeğenim de dâhil, onları benim başıma salmak onun hobisi gibiydi, sadece edebiyat konusunda değil, tüm ders konularında, daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi.
Teferruata girdim, yeğenimi görür görmez, hem ona sarılmadan, kucaklamadan ve özellikle derdini sormadan.
“Annenin haberi var, değil mi? Yoksa sen sırtını sopadan kurtarıyorsun, fırçayı ben yiyorum(1) ablamdan!”
“Yok dayı. Anlattım derdimi, ‘En iyi dayın bilir!’ diyerek o yolladı sana beni, her zaman ki gibi. Sanırım benden sonra da kardeşim Emel gelecek. Yani ‘Hazırlıklı olsan iyi olur!’ demek isterim.”
“Emel! Anlat bakalım nedir derdin? Ellerimi yıkayıp soyunup dökünmeme(1) izin vereceksin, değil mi?
“Haydi, iyi tarafıma geldin, peki, git, soyun, dökün, gel!”
“Allah razı olsun be yeğenim, sağ ol!”
Adım çıkmıştı acul, yani aceleci diye. Bu nedenle de soyunup dökünmem kısa sürmüş, ak bir dosya kâğıdına hüzünle bakan yeğenimin yanına oturmuş, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak o ağzını açmadan, kapının zilinin Emel tarafından çalındığını hissederek Erdoğan’a söylemem gerekenleri alelacele söyleme gayretini yaşamıştım, Emel’in her zamanki gibi “Ben geldim!” çığırışını duymamazlıktan gelerek.
“Biliyorum öğretmeninin geçen seneki edebiyat öğretmeni olduğunu ve bozuşma ihtimalimizin yüzde kaç olduğunu biliyorsun, değil mi?”
“Kırk yılda bir yardım istedim...”
“Kırk yılda bir değil, on altı-on yedi yıl kadar, bebekliğini pas geçersek yaklaşık on yıldır desek, hem her konuda? Ne oldu bu sefer de gene kahramanlık öyküsü mü, bir harp yaşanmışlığımı, bir ağaç, bir kuş, bir ev, bir sakat insan, sütçü, fırıncı tasviri mi? Eee! Her aklına geleni kök söktüre söktüre sizlere yaptırıyor(1) ya! Ne kaprisli öğrenmiş bu yahu?!”
“İstersen fazla söylenme dayı! Ne de olsa meslektaşın. Hem bu sefer konu çok farklı!”
“Ne gibi meselâ?”
“Yaşanması olası bir aşk hikâyesi…”
“Sipariş üzerine aşk öyküsü mü yazılırmış yahu? Kendi yaşamış mı acaba? ‘Sordun mu?’ diyemem, ama bütün sınıf ödleksiniz(3), çünkü geçen seneden, daha doğrusu öğretmeninizle geçen seneki hırlaşmamızdan dolayı biliyorum. Tüm sınıfı ayırım yapmaksızın sınıfta bıraksa, hiçbirinizin gıkı çıkmaz(1)...
Susuyorsun, demek ki haklıyım!”
İnsana kaldıramayacağı yük yüklenmemeli, hazmedemeyeceği sözler söylenmemeli, ama hak edene hak ettiği mesaj, gıybet(3) olarak kabul edilse bile gıyabında söylenmeliydi(1),
benim düşünceme göre.
“Öğretmenin istiyor ki, yani senin daha önce dediğinin aklımda kaldığına göre o evde kalmış kız kurusu...”
“Ayıp oluyor dayı, o senin meslek arkadaşın, ben meselâ ‘gudubet(3)’ ‘kirpi(7)’ gibi bir söz söylemeğe kalkışsam, hemen ‘Ağzına acı biber çalarım ha!’ tehdidin hazır olur!”
“Lâf cambazlığı(4), ebeliği(4) yapıp da içindekini kusma gayretini yaşama, dayısının yeğeni. Mesaj anlaşılmıştır. Gene de sen öğretmenine karşı saygını esirgeme, eksik etme!”
“Senin emrin de anlaşılmıştır dayı!”
“Evet, öğretmenin istiyor ki, herkes kendi gibi bilip, anlasın, öğrensin, söylesin. Bu mümkün değil ki! Benim bile onun bilgi dağarcığındakileri(3) onun gibi bilip hazmetmem(4) zor.
Evet, yetenekli, çok bilgili, ama hepsini de öğrencilerinden beklemesi yanlış, bence!”
“Konuya dönsek dayı!”
“Tamam dönelim, dönelim de artistlerin kim olacağını saptadın mı? Beyninde şöyle, ya da böyle bir kurgu(3) müsveddesi(3) hazırladın mı, çapı küçük olsa da? Herhalde öğretmenin öykü için sayfa kısıtlaması da yapmış olsa gerek!
“En fazla 8-10 sayfa kadar!”
“Üf! Bu, dağ-bayır, cami-medrese, hava-cıva tasviri değil ki, böyle kısıtlı bir şekilde
sayfalara sığdırılmaya çalışılsın. Hissettiklerini kısıtlama olmaksızın, içinden geldiğince sayfalara dökebilmelisin arkadaş!”
“Sen halledersin dayı!”
“Demek ki konuyu bana yüklemek arzusundasın. Seni tanıyan cingöz(3) öğretmenin de bunu anlamayacak, öyle mi? Kendini şimdiden sıfır aldın say, oğlum!”
“Dert etme dayı! Senin yazacaklarının bir-iki cümlesini devirir, kısaltır, ya da uzatırım, ünlem, soru, nokta, iki nokta üst üste gibi işaretleri gibi falan-filân gereklilikleri de ustalıkla serpiştirmeye çalışırım!”
“Böylece de öğretmenini kandırırsın, öyle mi? Yağma yok! Kendim için bir öğretmen olarak yapılmasını istemediğim bir şeyi, itici, çirkin, kaprisli, zorba, zalim gibi düşünsem de bir meslektaşım için uygun görmem.
Bu nedenle kahramanları sen seçeceksin, öyküyü sevdiğin, ya da ilgilendiğin kız arkadaşın için sen şekillendireceksin…
Tüm vaktimi alacak olsa da, çorbayla, ya da pilâvla rakı içmiş(8) gibi tahammüllü olarak yardımcı değil, ama destek olmaya çalışacağım sana belki devrik cümlelerin, belki noktalama işaretlerin için…”
“Benim ilgi duyduğum bir kız arkadaşım yok, dayı!”
“Diyorsun ve benim buna inanmamı bekliyorsun. Bu yaşta hem! Külâhıma anlat(1) sen onu. Yalan söylemek yakışmıyor diline. Saklamanı anlarım, ama yalanını affetmemi bekleme benden!”
“Özür dilerim dayı!”
“Kabul ettim. O halde şöyle bir önerim var, eğer kabul edersen. Yardım gibi değil ama. Öykünün kahramanı sen ol meselâ, Erdoğan olarak. Sevgilin de eğer ismini saklamak istiyorsan öğretmeninin ismi olsun, ne dersin? Öykünü de ona göre uyarlamaya çalışırsın.”
“Ayıp olmaz mı öğretmenime karşı? Sevil-Erdoğan aşkı gibi. Utanırım. Hem ne der arkadaşlarım? Hem yanlış olmaz mı dayı?”
“Gördün mü bak! Akıl, akıldan üstündür(9), akıl yaşta değil, başta(9) derler, yeğen dayısından akıllı, bilgilidir derler, her ne kadar sonuncusunu ben uydurduysam da. Mademki öyle sen ben ol o zaman, öğretmeninin Sevil adı yerine belirleyeceğin bir başka ismi uydur, gizle sevdiğinin ismini benzeştirerek meselâ, sevdiğinin ismi Selda ise Melda olarak değiştir.”
“Haklısın o zaman Erdoğan yerine Erol, Sevil yerine de Seçil derim. Seçil-Erol aşkı mükemmel bir başlık olacak dayıcığım. O halde öykünün başlangıcı için de bir el atsan…”
“Yağma yok! Sen söylemeye başla aklından geçirdiklerini, teklediğin kısımlarda ben devreye girmeye çalışırım. Sonra da kendin, sana ait kelime ve cümlelerle kâğıda dökersin,
olur mu?”
“Oldu dayıcıyım! Meselâ şöyle başlasam; Seneler, seneler evveldi…”
“Olmadı, ‘Edgar Allan POE, ‘Annabel Lee’ Şiiri ve ‘Senelerce, senelerce evveldi...’ gibi aşağıyukarı aynı. Değiştir!”
“Sana sevgim hevenk hevenk...”
“Hop! Ne yapıyorsun, Şemsi BELLİ, ‘Unuttum’ Şiiri, ‘Seni sevdiğim zamanlarda, sevda gönlümde hevenk hevenkti, güzel bir kadındın amma...’ diye dizeleri aşırdığın sanılır.”
“Sen sabahlarım kadar aydınlık, akşamlarım kadar sıcak...”
“Bu da olmadı! Ahmet Hamdi TANPINAR, ‘Hatırlama’ Şiiri; ‘Sen akşamlar kadar büyülü sıcak, rüyalarım kadar sade, güzeldin...’ şeklinde bir çırpıda anlaşılır (ç)alma olduğu.”
“Bir çiçek, bir gül atsan pencerenden…”
“Bazen bıktırdığının farkında mısın? Ahmet Muhip DRANAS, Serenad’ Şiiri; ‘Yeşil pencerenden bir gül at bana, ışıklarla dolsun kalbimin içi...’ Hep böyle şairlerden alıntılar, çalıntılar yapmak zorunda mısın?..
Bunları ben bile hatırladığıma göre, o her edebi esere meraklı öğretmenin şıp diye anlar(1). O zaman takdir edeceği(1) notu ben şimdiden söyleyeyim; Sıfır! Kendinden bir şeyler kat öyküne; söz, müzik, şiir, hatta tekerleme, espri, fıkra gibi...”
“Ama dayı, bütün güzel sözleri eski şairler kapmışlar…”
“Hah! İşte bu! Bu sözü içinden geldiği gibi, benim desteğim olmaksızın, öykünün bir yerlerine yerleştir, senin sevgini anlatmanın imkânsızlığını gösteren bir kelime dizisi, yani cümle olsun bu!”
“Nasıl yani?”
“Denemeye ne dersin? Dayım tüm sözlerime ‘Şairlerindir!’ diyerek izin vermedi, diye başlamadan!”
“Seçil! Sana şiirlerle seslenmek isterdim, seni şiirlere sığdıramayacağımı bile bile. Çünkü daha önce dünyaya gelip yaşamış şairler benim söylemek istediklerimin hepsini sahiplenmişler, o dizeleri kendime mal edip ben söylemek isterdim sana, ama bu başkasının fikrini çalmak değil midir? Oysa gönlüme bile sığdıramadığım seni, şiirlerde hapsetmeye çalışmak zulüm olmaz mı?..
Başlangıcım nasıl dayı?”
“Devam...
Bir de yardım istiyordun. Bak istersen ne güzel şeyler döktürebiliyor muşsun! Yalnız bunları söyleyecek misin, yazacak mısın sevdiğine? Cümleleri ona göre toparlaman gerek çünkü! Bence yüz yüze söylüyormuşsun gibi kâğıda dökmen daha doğru, hatta ufak bir kâğıda yazıp hissettirmeden kopya çektiğini de belirtebilirsin satırlarında. Sen şimdi bir kenarda düşüncelerini sıraya dizmeye çalış, ben biraz da uyuklama moduna girmiş, sabırsız Emel’le ilgileneyim.”
Devam ediyordu satırlarına Erdoğan, duyacağım şekilde;
“Öylesine güzelsin ki Seçil, tarif etmeye akrostiş(3) şiirlere, sayfa sayfa öykülere sığdıramam seni, ‘Nimettensin…’ desem eksikliyim, ölsem ‘Kabrimde karıncalara, böceklere anlatırım güzelliğini’ desem şairi gibi aczimin anlaşılması ürkütür beni...”
“Hop demem gerek yeniden! Gene çalıntılara geçtin, ‘Nimettensin’ ve ‘Kabirdeki ezber’ kısmı bir şaire(10) ait, sil onları...”
“İçimden geçirdiğim, heveslendiğim tüm dizeleri gerçekten eski şairler kapmışlar. Ayıp bana yeni bir şeyler üretemiyorum. ‘Sen güneşimsin, ayımsın!’ desem onların da sahibi, ya da sahipleri var mıdır acaba?”
“Güneş için şu anda bir şey diyemem, herhalde ve mutlaka vardır, ama sevdiğine yanlış anlaşılacak şekilde ‘Ayı’ diyen ilk şairin sen olacağına kalıbımı basarım(1)…
Onun yerine mehtap, yakamoz, ay ve yıldızlar, güneş ve ay gibi yanlış anlaşılmayacak kelimeler kullansan! Vurgu ile ters anlamlar çağrıştıracak kelimeleri özellikle konuşurken kullanmasan iyi olur!’ derim…
Meselâ ‘Arda’ kelimesi ‘Ağda’ anlaşılabilir, 'Ama amacım' sözü ise ‘Ama anacım!’ gibi. ‘Başka tip’ dersin durduk yerde ‘Baş Kâtip’ olur. ‘Herkes’ ile ‘Her kez!’ farklı anlamlardadır, biliyorsun.
Bir noktanın bile, edebiyatta ne kadar önemli olduğunu da bilirsin herhalde. Hani daha önce de bir ara konuşmuştuk; ‘inkılâp(11)’ gibi…”
Bazen böyle durumlarda, hatta aile içi konuşmalarda bile farkında olmaksızın öğretmenliğim tutar. Buna kaba anlamda “Vitesten atmak(1)” derim ben. Şimdi de yeğenime karşı tavrım farklı olmasa gerekti, bir “Ayı” kelimesini basamak yaparak. Devam ettim;
“Sen bu şekilde devam etmeyi dene. Şimdilik güzel, ahenkli, mutluluk yüklü kelimeleri sıralamakta sorununun olacağını sanmıyorum. Seçil-Erol kahramanlarımız olarak belli. Sevdiğini düşündüğüm kızla ilgili tasavvurlarını şekillendireceğini düşündüğüm bir şekilde bir öykü gerçekleştirmeye çalış…
Mutlaka mutlulukla sona erdirmen gereken bir öykü olmalı bu, kaleme alacağın. Ama bakarsın ki öyküden çıkmışsın, sen bir başkası olmuşsun ve istemediğin halde herhangi bir nedenle ölüverir sevdiğin. Kalemin, gidişi, yönelişi ile buna karar verir, engelleyemezsin kâğıda sıraladığın satırları.
Şimdi bu düşüncelerle kendini, kendinizi ve ilerleteceğin satırlara göre kendi öykünü şekillendirmeye çalış, kalemine egemen olarak. Yani demek istediğim; öykünün sonunu mutluluk olarak sevdiğine kavuşma olarak şekillendir!”
Sanki gizli bir el dirseğinden desteklemişçesine gömüldü kâğıdın üstüne, tehdit etmeyi(1) unutmayarak ve kardeşine sanki kendine ait bir vakti (ç)almışçasına sitemle bakmayı ihmal etmeyerek.
“Sen kaçıl(3) dayı! Kendime geldim, ben beni, bizi şekillendireceğim satırlarda. İddialı değilim, birincilik alacağımı da sanmıyorum, ama Sevil öğretmenden beni son sınıfa itekleyecek bir notu alacağımdan da eminim, her ne kadar sen öğretmenimi tanıyor ve ‘Dereyi görmeden paçaları sıvama yeğenim!’ diyecek olsan da!”
“Eve gideceğin, ya da gidemeyeceğin zamanı, acıkıp susadığını belirt ki, acele davranmayalım!” diyerek Emel’in derslerine tekrar döndüğümde, sanki duymadı beni, öyküsünün müsveddesine başlamıştı bile...
İki-üç gün sonra tekrar geldi yeğenim evime, bu kez asık bir suratla(4).
“Öğretmen öyküyü çok beğendiğini söyledi, ama benim yazdığıma inanmadı ve ‘Yardım eden kim, kavgacı dayın mı?’ dedi. ‘Kimse yok, kendim kaleme aldım, hatta müsveddeleri bile duruyor!’ dedim, inanmadı. ‘Velin, ya da doğrudan doğruya dayın gelsin, hesaplaşalım, konuşup görüşelim!’ dedi...
Annem geçen seneden kalan bütünleme sınavı nedeniyle ve ‘Hanım!’ dememek için zorlanarak ayıplanacak bir şekilde; ‘Ben o hanımla görüşmem, Allah…!’ diye bir söz sarf etti. Hanım yerine ne dediğini, Allah diye başladığı cümleyi nasıl sona erdirdiğini sen anlamışsındır herhalde…
Sanırım, görünen o ki öğretmenim yine çıngar çıkaracak(1)! Gene de sen cesur bir savaşçı gibi karşısına çıkabilir misin?”
“Olur tabii! Neden olmasın!”
“Yalnız haberin olsun, herkese notlarını verdiği halde, benim kâğıtlarımın tümüne tam sayfa(!) soru işareti koyup not vermemiş!”
“Öğreniriz bakalım, neymiş kaprisi? Öğreniriz de, dünyanın sonu değil ki bu ya! Oldu, oldu, olmadı, olmayışının nedenini öğreniriz, öğretmenini mahcup etmek(1) için bu kez huzurunda, kapalı kapılar ardında beyninde şekillendireceğin bir başka öyküyü yazarsın, bunun için beynini oldukça iyi yüklediğine inancım var…
Gerekirse dirsek dirseğe çalışırız. Öğretmeninin vakti müsait olursa başımızda gece bekçisi gibi dikilebilir. Seni sadece teşvik ederim(1), yanlışlarını göstermeye çalışırım ve konu her ne olursa olsun, sen şekillendirirsin düşüncelerini ve dökersin sayfalara, öğretmenini mahcup etmek için...
Aslında ‘Mor’ kelimesi ile ilgili bir cümle geçiyor aklımdan, ama boş ver. Hem; ‘Don't worry, be happy(14)!’ anlatabildim mi?”
Dersimin olmadığı bir saatte okuluna gittim Sevil Öğretmenin. Dersteydi. Ders zilinin çalmasını bekledim. Bir yıl öncesinden fiziksel değilse de sözlü olarak kavgalı-dövüşlü olduğumuzdan karşılaştığımızda gülümsemedi, yengeçvari yürüyüşüme(4) de aldırmaz tavra büründü.
“Öğretmenim!” dedim, yanına yaklaşırken ve devam ettim;
“Erdoğan'ın velilerinin işleri olduğundan ve özellikle beni davet ettiğinizden dolayı dayısı olarak ben geldim, soru işaretinizin anlamını öğrenmek için!”
“Tahmin etmiştim, Erdoğan’ın ödevini birinin yaptığını. Şimdi meslektaşım olan dayısının yardım ettiğini değil, yazdığını kesinkes bilmiş olarak soru işaretinin üzerine yıldızlı bir sıfır konduracağım. Artık bütünleme sınavında kendisi bakar başının çaresine.”
Öğretmenler odasına girerken kavga etmek için ayaklarımın yönlendirmesine engel olma çabasında gibiydim;
“Peşin hüküm vermiyor musunuz Sevil Öğretmenim?”
“Peşin hüküm vermiş olsam, soru işaretini koymadan sıfırlardım Erdoğan’ın kâğıdını. Ama Erdoğan’ın kendi ismini, bir başka ismi işaretlemek şeklinde gizleyerek yazma şekli, hislerim beni yanıltmıyorsa tereddüt yaşamama neden oldu. Gene de şu anda Erol-Seçil öyküsünün Erdoğan’ın dayısının davranışı ve eseri olması nedeniyle sıfırı hak ettiğine inanıyorum.”
“Bağışlayın öğretmenim, hep ‘Erdoğan'ın dayısı!’ diyorsunuz. İsmim zor mu geliyor, iğreniyor(1) musunuz yoksa? Hem affedersiniz, önce soru işareti koyduğunuz, şimdi de sıfır vereceğiniz öyküyü bir de benim okumama izin verir misiniz?”
“Bilmiyorsunuz yani?”
“Niyetini ve başlangıcını biliyorum. Hatta şairlerden alıntılar yapmamasını da öğütledim, ama öyküyü okumadım, bilmiyorum! Yemin etmem gerekliyse, ederim!”
Ses etmeden dolabına yöneldi, en üstteki kâğıt tomarını alıp bana uzattı. Masanın üstünde ön sayfadaki soru işaretli kısmın başına kırmızı kalemle büyükçe bir sıfır rakamı koyarak tomarı bana uzattı. 8-10 sayfa denilmesine rağmen kâğıtlar fazla gibi görünüyordu bana.
“Burada Öğretmenler Odasında okuyabilir miyim, ne de olsa meslektaşız ya! Yoksa dışarıda bir kanepe üstünde mi göz gezdirebilmeliyim(1)?”
“Dışarıya evrak çıkartmanın mümkün olmadığını siz de biliyorsunuz, uygun değil. Üstelik hakkınız olmadığı halde size ayrıcalık yaptığımın siz de farkındasınızdır!”
“Sağ olun! Teşekkür ederim. Bilin ki, kanaatinizi ve kurgunuzu değiştirmeye yönelik hiçbir çabam olmayacak!”
"Olmasın da! Hem olamaz da zaten!
Kompozisyonu elime aldığımda başlık çekti öncelikle dikkatimi; “Seçil ile Erdoğan” O kadar tembihlememe rağmen “Leyla ile Mecnun” gibi bezemiş(1), öyle kurgulamıştı(1) öyküsünün adını.
Türkçemizde yazılması mümkün olmayan dilin dişlerin arasında sıkıştırılmasıyla oluşan “Cık! Çık! Jıg!” gibi sesleri çıkararak kafamı sallarken öğretmenin tam karşıma oturduğunu ve hayretini gizlediğine inandığım meraklı gözlerle bana baktığını gördüm, seslenişinde.
“Ne oldu? Hayret mi ettiniz?”
“Doğrusu evet! Öyküye kendi adını verebileceği aklımdan geçmemişti…”
"Kendi olabilir mi, yoksa aileden sevdiği birinin ismini kendi ismi altında gizlemek düşüncesi olabilir mi?”
“Henüz öyküyü okumadım, bilemem, ama paydosta ben öyküyü okuduktan sonra ister yanımda, isterseniz ayrıca sorabilirsiniz bunu kendisine. Bu kişi, ya da karşısındaki nefret ettiği bir kişi de olabilir ayrıca. Malûm; nefretle sevgiyi ayıran çizgi çok incedir(13)!”
“Tekrar soruyorum, hâlâ öyküyü yazmadığınız iddiasında mısınız? Hem Seçil kim? Var mı böyle biri, öyküye uygun?”
“Bakın öğretmenim! Size hele ki bir meslektaşıma, bana yapılmasına kesinlikle izin vermeyeceğim bir şey için yalan söylememe gerek yok! İkincisi beni sınava çeker gibi sorgulamanız da incitti beni. Çevremde Seçil isimli bir tanıdığım yok. O belki yeğenimin kız arkadaşı, sevgilisi ya da ola ki gizlemeğe çalıştığı bir isim olsa gerek herhalde. Bunu da ona sormanız gerek!”
“Sorgulama gibi düşündüğünüz sözlerim nedeniyle özür dilerim. Ama bir harf hatası gibi düşünüp ironi(14) yaptığınızı, ya da saklandığınızı, saklanmaya çalıştığınızı düşünmüştüm sizin kaleme aldığınıza inandığım öykünüzde...”
“Bakın öğretmenim, beni şaşırtmak isteyen, iğneleyici sözlerinizden(4) sıkıldım artık. Son kez söylüyorum; şair ve yazarlardan çalma, çevremizde hatta kendisinin de önerdiği etkilenecek kişilerin isimlerini kullanmaması isteğim dışında öykünün yazım safhasında hiçbir etkim, katkım ve ilintim(3) olmadı yeğenime…
Yeğenim de olsa, siz de olsanız gerçeği saklamadan söyleyecek kadar cesurum. Okuyamadığım öyküyü böylece size bırakıyorum. Yeğenim bütünlemeye kalırsa sırf sizin kaprisiniz ve inançsızlığınız yüzünden kalacak. Bunu bilin lütfen ve izninizle geriye yöneliyorum, okumadan. Belki yeğenim şüphelenilecek kadar neler yazdığını özetler bana!”
“Tekrar özür dilerim. Erdoğan’a sormanıza gerek yok. Siz de okuyun ve onun bu kadar güzel satırları ve dizeleri nasıl kalıpladığına siz de hayret edin!”
“Şiirde mi yazmış, koymuş öyküsüne, hayret!”
“Evet, hem de ne şiirler...
Belki etkilendiği birinden aktarılmış duygularla, çalıntı olmaksızın. ‘Ne olmak, ya da hangi mesleği seçmek istiyorsunuz?' konulu kompozisyon çalışmasında ‘Ziraatçı’ ya da ‘Jeolog’ olup dağ-bayır dolaşmayı istediğini anlatmıştı…
Evet, dağ-bayır dolaşsın, ama o dolaşmayı güzel duygularıyla, dayısı gibi edebiyat öğretmeni olmasa da satırlara dökmek için yapsın! Lütfen teşvik edin onu.”
Bunları söyledikten sonra elimdeki kâğıt tomarını “İzninizle” diyerek aldıktan sonra sıfır rakamının önüne aynı kalemle bir rakamım koyup "10” numara ile mükâfatlandırdı yeğenimin kompozisyon ödevini ve;
“Okumanıza gerek yok, güzel bir aşk hikâyesi, belki de benim yaşamayı arzulayacağım kadar güzel, diyebilirim. Sanki tıpkı beni tarif etmiş gibi çok satırlarında. Bu nedenle Erdoğan’ı alkışlıyorum ve ilk fırsatta onu kucaklayacağım…
Bu arada Erdoğan’ın şiirlerinin yer aldığı birkaç sayfaya bakalım mı, ne dersiniz?”
“Herhalde bu adam düpedüz âşık olsa gerek. Sizi tarif edip, sipariş gibi verdiğiniz aşk öyküsü kompozisyonunu kendince kurgulamış. Aşk insanı şair de yapıyormuş, öyküye tutkun da bırakıyormuş demek ki!..
Ancak, eğer sakıncası yoksa bunları benimle paylaşmadığı için yeğenimin kulağını çekmeme izin verecekseniz, bu önerinize ‘Peki!’ demek istiyorum!”
“Attığınız taş tam yerine denk geldi, hak etmiştim, itiraz etmiyorum!”
Alelacele sayfaları çevirdi Sevil Öğretmen;
“Bakın, öyküsündeki ‘Bitmez’ adlı ilk şiir şöyle;
‘Dakikalar başlar, biter,
Saatler başlar, biter,
Günler, haftalar, aylar, mevsimler,
yıl ve yıllar
başlar biter tükenir.
Nehirler akar, denizlere ulaşır, biter,
Bahar, olur yaz olur
Çiçekler açar, meyveler olur,
yaz biter
yollar da biter,
sorular cevaplar da…
Ama sana sevgim
ama sana aşkım
ne biter,
ne tükenir
Asla!(15)’
Sonra sayfaları arka arkaya çevirip yakaladığı bölümlerdeki şiirleri de seslendirmeye çalıştı.
“Bak ‘Ne Desem? Bilmem ki?’ isimli şiirinde neler demiş, işte ben bunun için ‘Beni tarif eder gibi…’ dedim;
‘Kan… Dudaklar; kıpkırmızı,
Süt… Ten; bembeyaz,
Deniz… Gözler; masmavi,
Selvi… Endam; upuzun,
Başak… Saçlar; sapsarı,
Ateş… Eller sımsıcak
Ve ben…
Ona âşık, çok âşık, hep âşık…(16)’
“Bir başka şiirini daha dinlemek ister misiniz dizelerinde? Yani şairliğini kıskanılmayacak bir şekilde biçimlendirdiği…”
“Vallahi, ‘Pes!’ demek istiyorum, ama bu dizelerle kendimden geçtim. Eğer bu dizeleri o sevdiğini, ya da ilgilendiği kıza da söylemişse acırım o genç kıza, erimiş, herhalde mahvolmuştur garibim…
Keşke ben de onun kadar cesur ve yetenekli olup, ilgilendiğim, ama hiç ilgi görmediğim genç kıza da aynı satırlarla seslenebilseydim?”
“Yaparsınız, yazarsınız, biraz gayret edin, başarılı olursunuz, sizde de yeğeninize aktarıldığına inandığım yetenek varken!”
“O seviyor, belki sevildiğinden de emin. Ben ise ne sevdiğimin, ne sevildiğimin, hatta ne de sevilebileceğimin farkında değilim ki öğretmenim!”
“Her neyse düşünceleriniz size kalsın, çok dizeleri var ama bir tanesini daha seslendirmeye çalışayım mı?”
“Evet! Lütfen!”
“Bakın 'Deniz, Denizin Kıyısı ve Denizde(III), (Düşündüklerim)’ isimli şiirinde yine tamamını yazmadığına inandığım şiirinde neleri dizeler haline getirmiş, sanki deniz kıyısında yaşamış gibi, yoksa bir tatil serüveninde gizlice sıralamış olabilir mi?”
‘Yaşamak güzeldir
eğer ki yaşamayı istersen
yaşamayı bilirsen
yaşamayı anlayabilirsen
içtenlikle…(17)’
“Peki siz öğretmenim, yeğeniniz Erdoğan’ın İngilizcesinin çok ileri seviyede olup da İngilizce de şiirler yazdığını biliyor muydunuz? Bakın bir tanesini de ‘Datça-Bodrum-İzmir-Ankara Dörtgeninde(3) içinde şu şekilde seslendirmiş, ek olarak aynı dizelerin bir başka bölümünün eklentisiyle;
‘If you feel something
you must try to write
If you want to live something
you must not look
to the back!(18)’
(‘Eğer bazı şeyleri hissediyorsan / Yazmayı denemelisin / Eğer bazı şeyleri yaşamak istiyorsan / Arkana bakmamalısın!’)
‘Bu dünya korur, gözetir seni
yaşarken tüketmez
tüketmek istemez seni
hem asla!(19)’
“Sanırım ‘Beklememek (Bekleyememek de Olabilir)’ isimli en sona bıraktığı şiir ise çok etkiledi beni. Üstelik uyaklı olan bu şiiri yarım bıraktığı düşüncesi var içimde. ‘Sonunu yan yana üç noktayla bağladığına göre…’ diye düşünüyorum.
‘Nefesimde büyüyor, yalnızlığımda kokun,
Tüm mevcudiyetimi sarıyor sanki dokun,
Sensizliğin üzüntüsünü anlatmak çok zor
Yanmazsa, tutuşmazsa alnıma bir kez dokun!...(20)’
“Şimdi bana hak verin, bir sene önce bütünlemeye kalmış bir öğrencimin bir sene sonra yardım almaksızın kompozisyon yazmasını bu kadar güzelleştireceği aklınıza gelir miydi?”
“Affedersiniz öğretmenim. Özelinize girer, bu nedenle cevap vermeseniz de olur, vermeniz de şart değil, cevap vermemek arzunuzu da anlayışla karşılamak isterim ama hiç âşık oldunuz mu?”
“Hayır!”
“Ben de öyle, dolaysıyla genç, yüreği, gönlü çağıldayan(1) ‘Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip!(21)’ diyen bir öğrencinin de bunu hissederek yazması, şiirler, ya da dizeler sıralaması normal olsa gerek! Belki karşısındakine tam anlamıyla açılamamasının eziyetini çekip yaşadığı için kendisi, bu kompozisyonun satırlarında kendisini doyurmaya çalışmış olabilir…
Verdiğiniz 10 numaranın teşviki ve cesareti ile onun aşkını şöyle, ya da böyle öğreneceğim ve yeğenimin canını yakan, güzelliği ile aklını başından alan, yeğenimi kendine kul-köle edip kendisine tapındıran kızı mutlaka bulup getireceğim…
Kulağından tutup getiremesem bile öğrenciyse de, dışarıdan da olsa mutlaka size göstereceğim. Sanırım, yeğenime mutlaka yardımcı olacağınıza inançlıyım!”
“Ne kadar güzel konuşuyorsunuz, Erdoğan’ın kime çektiği belli...
Belki siz de kendinizi Erdoğan’da saklıyor olabilir misiniz? Neyse! Size buraya kadar gelmeniz için sıkıntı verdiğim için özür dilerim!”
“Gerek yok ki öğretmenim! Hayvanlar koklaşa-koklaşa, insanlar konuşa-konuşa anlaşırlarmış! Karşılıklı iki-üç kelime ettik anlaştık! İzniniz olursa ayrılmadan, daha önce söylediğim sözlerin onayı gibi, sözlerimi tekrarlamak istiyorum Sevil Öğretmenim!”
“Dinliyorum!”
“Öyküde Erdoğan'ın neden kendi adını ve sizin isminizi çağrıştıran, tek harf farkı ile Seçil ismini kullandığını bilmem kesinlikle mümkün değil, bilemiyorum. Erkek öğrencilerin bayan öğretmenlerine, kız öğrencilerin bay öğretmenlerine âşık olmaları olağan. Ama ben Erdoğan’ın bunu anlatmak istediğini sanmıyorum. İsimleri, gizleyerek özlemini, ya da yaşamak istediğini kaleme almış gibi düşünüyorum onu!”
“Aynını düşünüyorum, keşke okutsaydım size öyküyü…”
“Gereği yok efendim! Müsveddelerini yırtıp yakmadan yetişirsem o müsveddelerden,
olmazsa şimdiki gibi kısıtlı olmayan bir vakitte onun kompozisyonunu sizden alır okurum, tabiidir ki, izninizle!”
“Çekinmeyin lütfen!”
“Peki, özür dileyerek bir itirafta bulunabilir miyim?”
“Ne gibi?”
“Size hiç fizik olarak değil, ama güzel olduğunuz söylendi mi? Güzel, yani şu sıfat olan güzel olan kelimesinin içerdiği anlamda...
Susuyorsunuz, anlaşıldı. O halde ben söyleyeyim. Fiziksel, ya da bedensel anlamda güzel olmasanız da, ya da ben öyle düşünüyor olsam da, ince, hassas, duygulu ve inançlı bir yüreğiniz var…
Yoo! Yanlış anlamayın! Erdoğan’a 10 numara verdiğiniz için şükran(3) anlamında söylemiyorum bunu. İçimden geldiği için söylüyorum. Bir önceki sene, anlamadan-dinlemeden, kavga-dövüş ayrıldığımız için, gecikmiş olarak da olsa benim de sizden özür dilemem gerek!”
“Hiç gerek yok!”
"Var! Var! Özür dilerim! Bir de haddim değil, ama ağabeyiniz sayılırım, ufacık bir tavsiye; kimse sizin kadar, bilgili ve duygulu olamaz. Bu nedenle öğrencilerinize; ‘Biraz daha mülâyim(3) ve müsamahalı(3) olsanız, hoşgörülü olma(3) sınırınızı yüksek tutup, ılımlı olmayı deneseniz…’ demek isterim. Gerçi edebiyatla ilgili değil, ama lisedeki bir tarih öğretmenimin sözünü, ‘Siz de öyle yapın!’ anlamında söylemek istemiyorum, ama aktarmak gereğini hissediyorum, şöyle tekrarlamaya çalışayım…
‘Tarihini bilen her Türk Çocuğunun, numara ile ölçülecek bir değerinden bahsetmek abes! Ama bir ölçü belirlememizi istiyor, yasalar ve kurallar. Ben yasalara uymaksızın, her birinizin başlangıç notunu sıfır yerine beş olarak takdir ediyorum, altı yok, üstü sizin!..’
O, okulumuzda yaşadığı ve öğretmenlik yaptığı sürece hiç kimse tarih dersinden bütünlemeye kalmadı, sekizin altında da numara alan olmadı...
Tekrar ediyorum, ‘Siz de böyle yapın!’ demiyorum, ama kendimi rahmetli Tarih Öğretmenime benzetmeye çalışıyorum. Benim ondan farkım, barajımın üçten başlaması ve şu ana kadar edebiyat ve kompozisyondan sınıfta kalan hiçbir öğrencimin olmaması. Deneseniz derim, teklif edip de, ısrar etmeksizin...”
“Önerinizi düşüneceğim!”
“Sanırım çok dua alacaksınız, şükran duygularıyla…”
“Ya siz?”
Ne anlamda, ne güçle, ne niyetle, neyi merak ederek bu soruyu sorduğunu anlayamamıştım. Önerdiğim duygularımı sahiplenmesini, önerdiklerimi kabul ettiğini belirtip benim de ona şükran duymamın gerekliliği mi?
Dediğim gibi, bazen hiç olmadık zaman ve yerde böylesine gerzek(3) bir mahkûm olabiliyordum, hele ki beni esir edenin gözlerinden etkilenmişsem.
“Anlamadım, biraz açar mısınız?”
“Siz de bana dua eder misiniz, sadece hepsinin başarılı olacağını düşündüğünüz, buna inandığınız ve benim beklentilerinizi karşılayacağıma ait kararlığınızla öğrencilerim için değil, benim için de siz dua eder misiniz, demek istedim.”
“Başka?”
”Gönlümün güzelliğinden bahsedip ötem için çirkin dediniz de. Yani nasıl güzel olurum karşımdaki için?”
“Valla öğretmenim; gönül kimi severse güzel odur, mutlaka sizi gönül gözüyle gören, güzelliğinizi de görüp sevecektir sizi. Benim size çirkin deyişim, kahrımdan, öğrencilerinizin hep kendiniz gibi olmasını istemeniz kaprisinden, onları düşük notlarla değerlendirmenizden dolayı idi…
Oysa şimdi size şöyle alıcı gözüyle bakıyorum da, affedersiniz ne demek alıcı gözüyle, bir meslektaş, bir ağabey gözüyle demek istedim, güzelliğinizi inkâr etmem yanlış...”
“Peki, dediğiniz konu ile ilgili şansım...”
“Hani bir şarkı var, haddim değil; ‘Kız seni alan yaşadı!(22)’ diye. Sanırım gönül dünyanızda şanssızlık umurunuzda olmaz, şanssızlık yanınıza bile yaklaşamaz!”
“Umarım, teşekkür ederim, ama öğrencilerimle ilgili bir sorunum olmadığı zamanlarda bir meslektaş olarak sohbet etmek istediğiniz zaman ben hep buradayım, hem de her gün!”
“Zayıf not vermediğiniz, bütünlemeye kalmayı hak edenler dışındakileri göndermediğiniz takdirde neden olmasın ki? Hem sınıfınızdaki öğrencilerden biri benim posta güvercinim. Kuşları severim ve kuşlar bana biri için istediğim haberleri hemen ulaştırırlar!”
“Peki, o kuşlar telefon denilen bir icattan da haberdar mıdırlar acaba? Yalnızlığımda bir sese ihtiyacım olduğunda, yalnızlığımı hisseden biri beni arayabilir mi acaba? Ama çirkin kız, çirkin öğretmen olarak değil...”
“Mesaj anlaşılmıştır. Şu numaram, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz, hatta bu akşamdan bile başlayabilirsiniz. Numaranızı öğrendikten sonra da ben ararım hep sizi, vaktinizin uygun olabileceğini belirttiğiniz zamanlarda…
Hatta adresinizi öğrenir; ‘Bir gece ansızın gelebilirim!(23)’ izniniz olursa tabii ve size söz gelmemesi için öğrenciniz Erdoğan’la…
Ya da ‘Kapınız her çalındıkça(24)’ benim tabiidir ki yine yeğenimle geldiğime inanabilir, yok zamanda meselâ geçerken uğrayabileceğim de, aklınızda kalabilir, sakıncası olmazsa...”
“Türk Sanat Müziğinde de ustalığınızı hissediyorum, ama ‘Söz mü?’ diye sormam da gerekli!”
“Sitem etmeyecekseniz, neden olmasındı ki, neden söz vermeyeyim ki?”
Sustu, telefon numaramı Erdoğan’ın ortada duran kompozisyon ödevinin son sayfasına yazmıştım. Bu suskunluk bana gitme vaktimin geldiğinin anlatılışı gibiydi.
Zaten teneffüs zilinin çalması ile birlikte öğretmenler odaya doluşmaya başlamışlardı.
Sevil’in dersinin olmadığına mı inanmam gerekti, yoksa benim yüzümden dersini mi boşlamıştı? Bu gerçekten benim için üzüntü demekti.
Akşam olmamıştı daha, telefonum çaldı, hiç aklımdan geçmeyen bir şekilde;
“Uygun vaktin gelmesini bekleyemedim. Bana bir çay ısmarlamak aklınızdan geçmiştir, diye düşündüm!”
“Hazırda size söyleyip anlatacak bir şeyim yok, ama...”
“Gün gelir, isterseniz siz de dizelere dökersiniz söylemek istediklerinizi, tıpkı size çektiğine inandığım yeğeniniz gibi...”
Leb demeden leblebiyi anlamak böyle bir şey olsa gerekti. Evet, şiirlerim vardı, ancak yaşamadığım, ya da yaşayamadığım, bilmediğim duyguları nasıl anlatacağımı bilmediğim için sevgi şiirleri yoktu dağarcığımda; Vatan-Millet-Sakarya, Bayram-Seyran, Kahve, Çay, Pilâv gibi olmadık şeyler üzerine idi zıpırdık(3) dizelerim. Garabet(3) ki, garabet...
Bu duyguları yaşamam için ilk hareketi Sevil Öğretmen tetiklemiş(1) olabilir miydi? Belki...
Belki, belki de değil, mutlaka ya da muhakkak...
Biz, aşkı bilmeyen cesaretsiz ve kendine güveni olmayan kendi örneğimdeki gibi erkekler olarak neden ilk adımın karşıdan atılmasını beklerdik ki? Hiç mi akıllarımıza gelmezdi, doğru-yalan bir şeyler söylemek, anlatmak?..
Hani söylemiştim ya; “Buralardan geçiyorken uğramadan geçmek istemedim, bu çiçekleri anneme almıştım, siz daha iyilerine lâyıksınız, ama gene de kabul ederseniz, sevinirim!” demek.
Annemi dört-dört buçuk yıl evvel yitirdiğimi nereden bilecekti ki? Öğrendiğinde de ya mesafe yarılanmış, ya da öğrenmeden evvel mesafe şu veya bu şekilde tüketilmiş olurdu. Üstelik yeryüzünde yalandan bir vatandaşın öldüğü de hiç kaydedilmemişti bu güne kadar.
Ancak bence, bizimkisi farklı idi, ne geçiyorken uğradım, ne de plânlı bir şekilde tesadüfen karşılaşmanın berisinde idi. Öğretmenler Odasında 45 dakikalık bir ders süresi içinde konuşmak ve ertesinde özlem...
Bana mı öyle geliyordu yoksa? O da benim onu özlediğim kadar beni özlememiş olsaydı neden “Alo!” demiş olsundu ki? Üstelik etkileyici bir şekilde davranıp medeniyetin o muhteşem icadı olan telefondan vaktinde bahsetmiş olsundu ki?![]()
Övünmek gibi olmasın, ama sümsük(3), gabi, zevzek ve gerzek, kakavan(3), hödük ve hatta gentel(3) değildim. Çiçek alacaktım, daha ilk kez karşılaşacak olmamıza rağmen. Hangi çiçekleri severdi ki? Hem çiçeklerin dilinden de anlamıyordum ki! Hani “Akım” derken, demek isterken tam tersi manalı bir çiçek alırsam ve o çiçeklerin dilinden(25) anlıyorsa, ne olurdu ki halim?
Bence beyaz safiyet(3), pembe, kırmızı tonlar aşk çığırtkanlığı(4) ya da benzeri duyguların görüntüsü olsa gerekti ki, bence acele etmeye gerek yoktu. Eğer gönlü bana düşmeye meyilli, sevgiyi çağrıştıran bir davranışını hissedersem ona en kocaman al çiçek demetini sunardım, her ne cins olursa olsun, sonradan da olsa öğreneceğim.
Ancak şimdilik, eğer çiçek satan da benim gibi çiçekler konusunda gabi ise felsefem(3) beyaz çiçekti öncelikle beyaz karanfil(25) sonra da gül olabilirdi meselâ.
Ne oluyordu bana, daha doğrusu ne olmuştu? Yıllardır mühürlü olan, annem-babam olmadığı için ablam ve eniştem tarafından yönlendirilmeme rağmen evlenmekten, her şeyden önce ve rağmen sevmekten-sevilmekten korkan kalbim ve ben, bir yıl önce saç-saça, baş-başa kavga ettiğim öğretmene tutulmuş gibi miydim?
Üstelik yeğenimin deyişine göre, benden bir hayli genç meslektaşım idi o. Dolaysıyla da yeğenime göre gene ben, inkâr edilmeyecek kadar yaşlı bir aptal mıydım, ya da saklanıp da söylenemeyen neye benzetiliyorsam?
Bir anda Orhan Veli olmuştum, şiirler yazıyordum(26) (hani meselâ), tek fark benim o şair gibi diyemeyişim, ya da dizelerime hükmedemeyişim nedeniyle şiir dediğim şeylerin beş para etmeyeceği idi.
Ayaküstü üstü çiziktirildiğini iddia edeceğim şeyler için iddialı olmama gerek yoktu. Ancak bu; başlangıç bir taraf, hani bir aşama olabilir miydi? Meselâ şöyle;
“Yazdırana değil, yazdığına bak
Bu; doğa olur, insan, hayvan olur,
vatan, bayrak olur.
Yediğin, içtiğin, gördüğün,
duyduğun, hissettiğin olur.
Doğru olur, yalan olur,
rüya, hayal, gerçek olur.
Öykü, roman, şiir olur…
Şiir olursa;
tadından yenmez…(27)”
Ya da şöyle bir şey;
“Tanrı insana
el-ayak, göz-kulak
kısaca beden vermiş.
Eklemiş beyni de o bedene
ama kalbi serbest bırakmış
kendisi için.”
Kalp kendini
boş bırakmak için direniyorsa
ne gereği var bedenin
“Yaşamak” diye adlandırılan dünyada…(28)”
Dediği saatten önce dediği yerde oldum. Bekletilmemeliydi, bir hanımefendi, bir meslektaş...
Ama ellerimin titreyip terlemesini, ayaklarımın hükmetmeme meydan bırakmayacak şekilde zıngıldamasını kendime bile nasıl izah edebilirdim ki?
Aşkla nefreti ayıran çizgi çok ince imiş, peki bir yıl öncesi kavga ile bugün yaşadığım(ız) ne olabilirdi ki?
“Hey Tanrım!” demek geçiyordu aklımdan bir bakıma çalıntı gibi; “Tek başına koyma kullarını(29)” eklentisi ile.
Oysa ortalıkta ne fol vardı, ne de yumurta(4), sadece hissettiklerim vardı, o da görünmeyen, görünemeyen...
Salınarak değil, gecikmişçesine geldi oturdu masaya. Elimi uzatıp ona doğru eğilirken geriye çekildi. Oysa henüz başlangıcı bile olmamış bir ilişkide el âlemin ortasında, iki sevgili gibi el ele tutuşmak olur mu, olur muydu ki? Bu ne samimiyetti?
Ve ben, beni anlamakta zorluk çektim, hilâfsız(3)...
Okulda konuştuğum öğretmen değildi karşımdaki; giyinip-kuşanmış, allanıp-pullanmış(1), hatta saçlarını yaptırmış gibiydi. Eh! Benim de ondan bir farkım yoktu, ya da en azından ben kendim için bencilce böyle düşünüyordum. Sadece saçlarımda erken ağarmış(30) beyaz tüyleri(!) gizleyememiş olmamın sıkıntısı vardı.
Bir kapı açmak ve o kapıdan içeriye beraberce adım atmak için konuşmaksızın birbirimize bakıyorduk. Benim bakışlarım bir angut düşünüşünden, bakışından(1) farklı olmasa gerekti; elimde karanfiller öylece, bir başka benzetiş; ağzı açık ayran delisi(4) gibiydim, gibisi fazla.
Garsonun; "Ne isterdiniz?” ya da benzeri teklifine kekeleyerek de olsa “İki çay, lütfen!” dedikten sonra uzatabildim karanfilleri.
“Gönlüm duygularımı da anlatsın isteğindeydi, başka çiçekleri de almak için. Ama başka sefere desem?”
“Yani tekrar görüşmek isteğinizi mi anlamam gerek?”
“İsterim tabii, siz de dilerseniz. Ama zorlayamam sizi. Sadece sizi görmek mutlu etti beni demek istedim.”
“Şimdi bir şey söylemek isteğindeyim, ama sizi kırmak istemiyorum!”
“Ne gibi?”
“Bir yıl önce benimle kavga ederken aklınız neredeydi? Şu andaki gibi gözlerime bakmanız, bugünkü gibi konuşmanız çok mu zordu? Beni sizden uzaklaştıran yeğeninizin, sizi bana doğru yakınlaşmanız için iteklemesi şart mıydı? Ya da ben şüphelenme veya umutla sizinle tekrar karşılaşmayı umut mu etmeliydim?”
“Anlayamadım!”
“O halde Allahaısmarladık! Çiçekler için teşekkür ederim. Çiçekleri burada bırakarak saygısızlık etmiş olmak istemem, bu nedenle alıyorum ve izninizle!”
Bana göre karanfillerin nerede olacağı, ya da atılacağı belli idi. Herhalde ilettiği asabi(3) tavırla evine kadar zahmetlere katlanacak değildi ya, taşımak için. Nedensiz bir istekle “Yeni demetler alsam!” diye düşündüm.
Ben aynı angut bakışlarımla bir şey anlamamışçasına peşi sıra bakarken, o çoktan ayrılmıştı masadan, herhangi bir şekilde tepki göstermeme yer bırakmaksızın ve aldırış etmeksizin, çaylarla beni baş başa bırakarak...
Çok şey umut etmiştim bir anda. Bir kadının ilk ve son defa “Evet!” deyişinin sadece Nikâh Masasında gerçekleştiğini bilmeksizin(31).
Ama mücadeleden ne vazgeçmeye, ne de bıkmaya niyetliydim. Ha! Gönlünü kazanabilir miydim, o muamma(3) idi benim için.
Mademki hiddetli, şiddetli, sinirli idi, soğumalıydı, ama aradan geçecek süre içinde buz gibi olmaya meyilli olmamalıydı. Çünkü beynimde oluşturduğum düşünce; “Bu öğretmen ya benim olacak, ya da benim olacaktı!” başka seçenek yoktu, başarısızlık asla aklımdan geçmiyordu, ya da böyle bir olasılığı yaşamayı düşünmüyordum.
Üstelik o aşkı bilmiyordu, kendisi itiraf etmişti, o halde sanki biliyor muşum gibi, ama mutlaka öğrenecek ve ona da öğretecektim lâmı-cimi yok(4)! Ama onun da beni süt dökmüş kedi gibi miyavlatacağından(1) kesinlikle emindim.
Aradan yıl kadar geçtiğini sandığım süre muhtemelen ya yarım saat, ya da en fazla 45 dakika kadardı!
Telefonunu çaldırdım, açılmadı, “Derste olabilir!” diye düşündüm, o vakitte. Bir süre sonra, daha sonra bir süre daha sonra, sonrasının sonrasında bir kez daha aradım, inatla.
Telefon açılmadı, ama kapanmadı da, reddedilmek anlamında. İddialı idim, bıktırmaksızın, ama en az kendisi kadar inatçı olduğumu hissetmesi için geçmek bilmeyen birer saatlik aralarla aramaya devam ettim.
Nasıl olsa işim-gücüm yoktu! Çalıp da açılmayan, ama “Aradığınıza ulaşılamıyor, kendi tarifenizden...” falan gibi mekanik sesler de gelmiyordu kulağıma.
Yeni bir hücum atağına yönelmek üzereyken telefonum çaldı. Dünyalar benimdi, çünkü o dönmüştü bana;
“Affedersiniz, sapıklar çok olduğundan bilmediğim yabancı numaraları gördüğüm telefonları açmıyorum, ya da şöyle söyleyeyim, böyle numaralara cevap vermemek gibi güzel diyebileceğim bir huyum var. Siz ısrarla aramışsınız, birkaç kez. Bir öğrencimin, ya da çocuğu ile ilgili görüşmek isteyen bir veli diye düşündüm sizi. Kimsiniz?”
“Ne demek öğretmenim? ‘Benim ben, öyle bir ben ki baştan aşağı sen(32)’ Bilmiyor musunuz sanki?”
“Şairden eksikli şiir çalarak değil, dürüstçe söyleseniz, tanıyamadım, kimsiniz, neden defalarca aradınız ve isteğiniz ne?”
“Ben geçen bir süre öncesinde şimdi nerde olduklarını, nereye konup, ya da atıldıklarını bilemediğim beyaz karanfilleri veren, ismini söylememek için iğrendiğiniz kişiyim öğretmenim. Acaba zorla alıp attığınızı sandığım karanfiller yerine yeni bir çiçek demeti ile ‘Mevsim gibi gelsem kapınıza, gözlerimde çiğ damlaları ile(33)’ her neden gücenikseniz bana, bir yıl öncesinin kinini, kahrını gütmediğiniz inancı ile özür dilesem…”
“Daha önce de seslendirmeye çalıştığınız şairden alıntı yaptınız, çok ayıp! ‘İnsanlar kendilerinden önceki şairlerin dizelerine sığınarak niyet ve dileklerini anlatma gayretinde olmasalar!’ diye düşünürüm. İkincisi çiçekleri attığım, isminizi söylememek için direndiğim, iğrendiğim kanaatini edinmişsiniz, her kimden, ya da nerden esinlendinizse? Ve üçüncüsü hâlâ kim olduğunuzu söylemediniz!”
“Gerçekten mi?”
“Hani, meselâ.”
Peki, ‘Cevrin yeter artık bu kadar, olma sitemkâr…(34)’ demem için izin ver kapına gelmeme. İster diz çöktür, ister kısa tut ipimi, yakın olmam her an nefesini hissetmem için…”
“Sonra da ‘Sen olmazsan bu âlemde benim söyle benim neyim var?(34)’ diye şarkıyı tamamlamanı da bekleyeyim mi? Hâlâ ben şuyum dememekte direniyorsunuz!”![]()
“İsmimi söylememek için direnen sizsiniz. O halde şöyle diyeyim, bir meslektaşınızım ben, öğrencilerinizden de Erdoğan'ın dayısı...”
“Ha! Siz o’sunuz demek, asabi, bilgiççe ders vermeye, bir öğretmen arkadaşını yönlendirmeye ve bir bağ karanfille gönlünü almaya çalışan(1)…”
“Siteminizi, adımı söylememek için inat etmenizi anlıyorum, ama en son sözünüzde ki; ‘Gönlünüzü almak!’ dışındaki sözlerinizi kabullenmek istemiyorum Sevil Hanım!”
“Siz de ismimi sanıyorum ilk kez telâffuz ettiniz(1), farkında mısınız, üstelik düne kadar ‘Öğretmenim’ derken, bugün ‘Hanım’ eklentisiyle…”
“Demek ki beni hatırlamanız zor değilmiş, başlangıçtan beri beni biliyordunuz, ama beni süründürmek için defalarca ‘Kimsiniz?’ diye sormanız şaşırtıcı gelmedi bana!”
“O sizin kuruntunuz(3), diyeceğim, ama sanırım öğretmenlik yanında dedektifliğinizin de, Türk Sanat Müziğine bilgi olarak yatkınlığınızın da iyi olduğunu itiraf etmeliyim.”
“O halde olağandışılıkla, ya da şımarıklık gibi yorumlamasanız da ‘Siz’ yerine ‘Sen’ ve ‘Öğretmenim’ yerine sadece ‘Sevil’ desem ve gelsem kapına?”
“Çok geç değil mi?”
“İçimdekileri söylemem için mi, vaktin geç olduğu anlamında mı?”
“Bunu bilmek sana düşüyor Erol!”
“O halde ‘İbibikler öter ötmez! (38)’ kapında olacağım, desem?”
“İbibiklere danış, desem?..”
Kahrolası gece bitip tükenmek, sabah olmak bilmedi, hele ki her nedense elektrikler de kesilip mum ışığında saatler tüketmem gerekliliği beni mecbur kılmışsa. Ancak bu anlar, özlemin en dorukta, en coşkun olduğu anlar oluyor.
Yaşamımda ilk kez huysuzlanmamam(1) gereken duygularla kendiliklerinden sıralanıyordu dizeler isimlendirmekte sıkıntı çektiğim. Yoksa ben de, benden önce dillenen Erdoğan gibi şair mi oluyor, şairliği adımlamaya mı başlıyordum? Aşka da diye ekleyeceğim gibi…
“Serbest bırak, hatta azat et!
Bir: Beyninin hücrelerini,
İki: Kalbinin sesini,
Üç: Gönlünün boşluğunu…
Bak, o zaman rahatlayacaksın!
Ne gibi mi olacaksın?
Ben söylemeyeyim!
Sen bil!(36)”
“Ben sabahlara kadar doğdum
akşamlara doğru öleceğim
ortasında yaşamaksa yaşamak
yaşayacağım
öylesine…(37)”
Gerçekten bir sene önceki geri zekâlılığımı, hissedemeyişimi bir kenara koyarsam böylesine duyguları ilk defa yaşıyordum ve bu duyguların son kez de olacak olması dileğimde gizliydi.
Sabah telefonla tarif ettiği yolda karşılaştık tesadüfen(!) iki kelimeyi yan yana, ya da uç uca getirmek düşüncesiyle.
“Bunlar senin!” dedim, bir sayfaya sığdırmak gayretini yaşadığım, akşam dize haline getirmeye çalıştıklarımla yine bir gün öncesinde sıraladıklarımı yine bir diğer sayfaya sığdırarak ve “müteşairim”(41) demeyi unutmaksızın.
Şu bilgisayar, fontları ayarlama ve yazıcı da belirtme şahane bir şey olsa gerekti.
Ve ekleme gayretini eksik etmemek mecburiyetinde idim;
“Her ne kadar yeğenim kadar döktürebildiğim inancını yaşayamasam da, içimden geçenleri alt alta sıralamaya çalıştım. Bir boş zamanında ister oku, ister karanfillerimin akıbetine uğrat, ama senin için hissettiklerimi okumasan da, bil!”
“Karanfillerinin akıbetini nereden biliyorsun, hem nasıl? Kuşlarım var, demiştin Erdoğan gibi. O kuşlar ne çiçeklerin kıymetlerini ne de akıbetlerini bilebilirler!”
Anlayamamıştım. Belki zihnimde tartma, ölçüp-biçme, düşündüklerimi söylemek için sıraya dizme gayretinde olmam, anlamama hakkımı kullanmamı gerektirmiş olabilirdi.
“Tek bir sual!” dedim, gözlerine bakarak ve elini tutma isteği ile;
“Niyetin, beni ne kadar süründürmek?”
“Mezara kadar!”
“Yani; ‘Hemen öl! Kurtulayım senden!’ anlamında mı?”
“Hemen ölmeni istemem, hem dilemem de, ama okula yaklaşıyoruz, ‘Senden hemen kurtulayım diye düşünüyorsan o da senin tasarrufun, karışamam!”
“Peki, bana tekrar bir çay içimi kadar şans veremez misin?”
“Söyleyeceklerin o kadar kısa ise, şimdi, ayaküstü söyle, sonrasında sen yoluna, ben yoluma, birbirimize küsmeyelim!”
“Ayaküstü olmaz. Sana kul olduğumu, hep seni düşündüğümü, hatta...”
“İstersen uzatma, tamam sana bir çay için vakit ayırıp, tahammül etmeye çalışacağım, söz!”
“Vazgeçtim, ister yerini sen söyle ben istediğin oraya geleyim, ister söyle ben alıp götüreyim seni hoşlanacağın bir yere. Beraber bir yemek yemeyi çok görme bana. Ben de söz veriyorum, sadece sözlerimle sarkıntılık edebilirim sana. Hatta taksiye bile binerken ben şoförün yanına otururum, eğer ister, diler, ya da emredersen... "
“Yanımda olmanı isterim!”
“O halde kaçtan sonrasına kadar bekletirsin beni kapında? Yanlış anlama, rahmetli annem ‘Şimdi!’ derdi, bu bize göre ‘Yarım saat’ demekti. Bir bakıma nasıl denir, ya da yanlışım varsa düzelt sözümü, hani bir âşığın dediği gibi; ‘Hayır!’ dersem ‘Belki!’ demek, ‘Belki!’ dersem, ‘Evet, anla!(31)’ gibi bir şey beklentim…”
“Belki, saat yedi, desem?”
“Yani, altı buçuk mu, yedi buçuk mu?..
Sevgili Sevil! Ben sınıyor musun(1), yoksa süründürmeye hemen başlamak mı niyetin? Benim fersah fersah ilerimdesin(1). ‘Ya, ya da’ diye sorulan bir soruya tercihini belli edecek şekilde cevap vereceğini bilmiyor olamazsın!”
“Biliyorum! İşte onun için ‘Evet!’ dedim ya!”
Sustum, anlamıştım niyetini, şimdiden kapısında süründürme çabasındaydı beni, ilerisini hayal bile etmemin zor olduğunu hissettiğim. Duygularımı tartmış, hazmetmem için sabrımı deneme ve içimdekileri tam anlamlarıyla ve belirtileri ile öğrenme gayretindeydi, bana göre, düşünceme göre, hayallerimi düzene sokmamın gerekliliği gibi…
Giyindim, kuşandım, tıraş oldum, ta öncelerden aklımdan geçirip aldığım yüzük kutusunu (her ihtimale karşı) cebime yerleştirip duraktaki taksilerden biri ile anlaştım, beklemek hariç, her yer için saat açacaktı ve garantisi olsun diye oldukcanın üzerinde bir miktar peşinat vererek saat tam altıda kapısına dikildim.
Şoför abiyle iki sözü bile bir birine ekleyemeden üç bilemedin beş dakika sonrasında o göründü kapısında.
Tanrı meleklerinden, Azrail olmamasını dilediğim birini göndermişti sanki yeryüzüne, güzelliğini tarif etmekte zorluk çektiğim.
Taksiye binmek için elini uzattı, sıcacık, sımsıcacıktı, aklımın ermediği veyahut da anlayamadığım, hüsnü kuruntum(4) olarak yorumlayacak olsam da, onun mu, benim mi elim-kolum titriyordu, anlayamıyordum.
Arka kanepeye oturduktan sonra sola çekildi, eliyle yanma oturmamı ister şekilde kanepeyi tokatlayarak.
Taksi şoförüne adresi tarif etmem gereksizdi, öncesinde peşinatı verirken halletmiştim o konuyu. Taksi içinde iki meslektaş olarak konuşmak da, sudan bir sebep uydurmak da zordu. Sustum ben de.
Ama o şeytan, söz vermiş olmama rağmen fiziki sarkıntılık yapmamı emretmişti bana.
Eline uzandım, kafasını kaldırıp şöyle bir baktı bana. Bir meleğe gülümsemek, elini çekmeksizin elimi sıkması ve gideceğimiz yere kadar elimi bırakmaması bu kadar mı yakışırdı?
Masaya oturduğumuzda, garsona siparişlerimizi bir-iki dakika sonra vereceğimizi söyledim ve gecikmişçesine fısıldadım.
“Seni seviyorum!”
Masadaki kâğıt peçetelerden bir kaçını alıp serinlemek istercesine yüzünü serinletme gayretini hissettirdi;
“Hayrola, bir şey mi oldu, rahatsızlandın mı, sıkıldın mı yoksa buradan?”
“Yoo! Sadece ‘İyi saatte olsunlar(4)!’ geçerken uğradılar da bu kadar kısa zaman içinde!”
“Çok düşündüm, içimden geçen de bu. Aklımdan kararlaştırma cesaret ve gayretini yaşayarak bir yüzük de aldım sana. ‘Hatıra olsun!’ diye, yanlış anlama içimden arzulamama rağmen nişan yüzüğü anlamında değil…”
“Hah! Ben de tam şimdi onu düşünmeye başlamıştım; ne zaman evleniyoruz!?”
“Bu kadar acele yüzüme çarpmak zorunda mıydın Sevil? Ben boşa geçirdiğimize inandığım, heba ettiğimizi(1) düşündüğüm, özellikle farkındasızlığı yaşadığımız zamanı geri döndüremeyeceğimize göre elimizdekileri yok yere harcamamak gerekliliği için söyledim bu sözü...
Benim olmanı, benimle bir ömür tüketmeni geçiriyorum içimden. Dediğin gibi mezara kadar sürsün el ele tutuşmamız. Aklından ölmem geçmesin; ben gözlerine bakarken, sesini duyarken asla ölmem, ölmeyeceğim de!”
“Gerçek bir edebiyat öğretmenisin, bana yazdıklarınla müteşair değil, gerçek bir şair olduğuna inanmaya başladım diyorum!”
“O zaman iki dizeyi daha sunmaya çalışayım sana, takdirinin görüntüsünden esinlenerek yahut da şımarmak diyeyim, ya da ne dersen de sen buna. Bir münasip vaktinde okursun, ya da seslendirmeye çalışayım şimdi, içimden geldiği gibi?”
“Şimdi oku, isterim!”
“Bir ufak parça ilkinde;
‘Rüya ve hülya yaşanmaz
hissedilir
Sevgi ve aşk hissedilmez
(belki, ama)
Yaşanır! (39)’
Ve bir diğeri âcizane(3);
‘Sana sevgimi söylediğimin ertesinde
vurdumduymazlığının ötesinde
ürer mi gözlerinde bulutlar
ve tükenir mi gözlerinde yağmurlar
mevsimsiz?
hissediyorum biliyorum ama
neyi hissettiğimi
hissetmiyorum,
hissediyorum bilmiyorum ama
neyi hissettiğimi
hissetmiyorum,
hissedemiyorum.(40)’
“Çok güzel, kimler için?..”
“Ben sana; ‘Seni sevdiğimi’ söylüyorum, sen dizelerde başkalarını arıyorsun. Yazık değil mi bana? Senin dışında hiçbir şey umurumda değil, bir kirpi olsam da, pamuğum diyerek beni okşayıp sevmen, benim olman dünyamda her şeyden önemli…
Annem yok, babam yok, ablama sığıntıyım(3), Erdoğan’ın annesine yani. Oysa ben ömür boyu sana sığınmak(1), bunun yanında senin sığınağın olmak istiyorum. Bunu bağışla bana, çok görme!”
“Vah, garibim(4)!”
“Bu kadar mı?”
“Yani ben de seni seviyorum, sana sığınıp, seni istiyorum, senin olmak istiyorum mu demeliyim?”
“Bak güzel Sevil! Öncesinde sana çirkin dediğim için, sana ilgi göstermediğim için kız, azarla, haşla(1), söv, döv ama seni sevdiğime inan, beni aşağılama, benim olmanı istiyorum, beni sevdiğini söyle, evlen benimle!”
“Cebinde yüzük olduğunu söylemiştin, merak ettim!”
Çıkarıp gösterdim;
“Peki, tak parmağıma!”
Ellerim titreyerek de olsa yüzüğü parmağına taktığım, hayal-meyal(4) hatırımda, sonrasını hatırlayamıyorum…
Hastanede açtım gözlerimi. Heyecandan, daha yemeğe başlamadan, teklifime ne cevap verdiğini bilmeksizin bayılmıştım.
Başımda saçlarımı okşayan Sevil duruyordu;
“Seni seviyorum yakışıklı adam, bundan sonra sen bana değil, hep ben sana sığınacağım, ‘Bana katlan!’ diyerek…
Ve hemen hastaneden çıkar çıkmaz, bizim sığınağımız için hazırlıklı ol!”
“Ben iyiyim, haydi hemen Nikâh Dairesine gidelim, gecikmek istemiyorum!”
“Bu ikinci kez evlenme teklifi mi?..
Bu kadar acele, bu kadar çabuk…”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Allanıp Pullanmak; Çok süslü olmak, göze batacak denli süslenmek, süslenip püslenmek.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek, Olmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
Bezemek; Tezyin etmek. Daha güzel, daha göz alıcı göstermek amacıyla süslemek, süslerle donatmak, güzelleştirmek için süsler yapmak.
Burnundan Solumak; Çok öfkelenmiş olmak, işi başından aşkın, ya da çok sinirlenmiş olduğundan dolayı gözünün hiçbir şey görmemiş olması, hatta hiddetli, bir şekilde nefes alıp vermesi.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Fersah Fersah Geride Bırakmak; Herhangi bir eylemde arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok geride bir noktada bulunma durumu.
Fersah Fersah İleride Olmak; Herhangi bir eylemde arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ilerilerde bir noktada bulunma olayı.
Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Gıyabında Söylenmek; Kendi yokken, arkasından konuşmak, söz etmek.
Gönlü Çağıldamak; (Sözüm ona) Akan suların taşlara çarparken çıkardığı sesler gibi gönlün de o şekilde sesler çıkardığının ifadesi.
Gönlünü Almaya Çalışmak; Yaptığı hata, yanlış, hareket sözün yanlışlığının farkına vararak karşısındakini jest, hediye ve mimiklerle kendini affettirmeye çalışmak.
Göz Gezdirebilmek; Yazılmış bir şeyi kendini vermeden okuyabilmek. Birçok şeye dikkatsiz bakıp incelemeden, konu hakkında bilgisi olmasını umursamaksızın geçebilmek.
Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)
Hatmetmek (Hatim İndirmek, Hatim İndirmek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.
Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.
Huysuzlanmamak; Geçimsizlik şeklinde huysuzca davranışlarda bulunmamak. Huysuzluk etmemek.
İç Açıcı Olmamak; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık verenbir durumda olmamak. İyi bir durumda olmayan, umut vermeyen.
İğrenmek; Tiksinti verici bulmak ve tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.
İhmal Etmemek; Önemsemek. Savsaklamamak. Birine gereken ilgiyi göstermek.
Kalıbını Basmak; Bir duruma, bir şeye, bütün içtenliğiyle, varlığıyla tanıklık etmek.
Kök Söktürerek Yaptırmak; Bir işin yapılması için kişiye güçlükler, zorluklar çıkartarak, engeller koyarak, oluşturarak, uğraştırarak da olsa yapmasını sağlamak.
Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.
Külâhına Anlatmak; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.
Mahcup Etmek; Bir toplulukta kişinin güvenini yitirmesine çalışmak, rahat konuşturmamak, rahat davranmasına engel olmak.
Sığınmak; Korunmak amacıyla bir yere ya da birine başvurmak. Yağmurdan, güneşten ya da çeşitli tehlikelerden kaçarak güvenli bir yere çekilmek, kaçmak.
Sınamak; Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneye veya bir düşünceyi yoklayıp denemek, tecrübe etmek. Bilgisini, yeteneğini, yeterliliğini, niteliğini yoklamak imtihan etmek.
Sinirleri Tepesinde Olmak (Siniri Tepesine Çıkmak); Öfkelenmek, sinirlenmek, azıtmak.
Soyunup Dökünmek; Sokak giysilerini çıkararak ev içinde giydiği rahat giysilerini giymek.
Sular Seller Gibi Bilmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak öğrenip bilmek.
Süt dökmüş kedi gibi, ‘Miyav! Miyav!’ dedirtmek; Başarısızlık, bir kabahat, suç işleyip de çekince ile bundan utanma durumu.
Şıp Diye Anlamak (Fark Etmek); Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
Takdir Etmek; Beğenmek, beğendiğini belli etmek, değer vermek. Tanrı’nın uygun görmesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlamak. Değerini biçebilmek.
Tebelleş Olmak; Bir kimsenin yanından ayrılmamak, onun başına dert olmak.
Tehdit Etmek; Gözdağı vermek, korkutmak.
Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.
Teşvik Etmek; Birinde bir şeyi yapma isteği uyandırmak. İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme amaçlı kısa ve özlü söz söylemek.
Tetiklemek; Harekete geçirmek, etkin bir duruma getirmek. Harekete geçmesine yol açmak.
Vitesten Atmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Yerinde Saydırmak; Bulunduğu yerden, durumdan daha ileriye gitmesini engellemek, hiç değiştirmemek, geliştirmemek, ilerletmemek. Yürür gibi yaptırarak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağının birini kaldırıp diğerini basmasını sağlamak.
(2) Bayram Değil, Seyran Değil; Sözün aslı; “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” şeklindedir. Durup durur gösterilen bir yakınlığın, açık bir nedeni olmadığına göre gizli bir nedeninin olacağı endişesini anlatır.
(3) Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
Akrostiş (ya da Türkçesi; İlkleme); Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden, noksan, kusur.
Cingöz; Hiç aldatılamayan, kurnaz, açıkgöz, zeki.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Gentel; Geri zekâlı entel, entelektüel kişi.(Entelektüel; Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş, aydın, münevver. Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına ulaşmakta kullanan kişi. Düşünce, fikir sorunlarıyla ilgili).
Gerzek; Geri zekâlının (IQ’su eksik, düşük, zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemek.
Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, sevimsiz, huysuz ve nursuz insan. (Böylesine menfilik dolu aklımda kalan sözlerden birkaçı da şöyle; mendebur, ucube, çaçaron…)
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.
Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.
İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
Kaçıl; Yöresel bir söz olarak “Çekil!” anlamındadır.
Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Kaknem: Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)
Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.
Mimli; İşaretli.
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.
Müsamahalı; Hoşgörülü. Toleranslı. Kolaylık gösteren, iyilikle karşılayan, ayıplamayan, hatayı görmezden gelen, göz yuman. Kırıcı ve aşağılayıcı olmayan, affedici olan. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranan, rahatsız olmayan, tepki göstermeyen.
Ödlek; Korkak, tabansız, yüreksiz.
Safiyet; Katışıksızlık, saflık, temizlik, arılık. Masumiyet.
Zıpır (Zırtapoz, Zotkacı, Zıpırdak) ; Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan (Zırtapoz; Genelde “İşe yaramaz” anlamında ve küfür şeklinde kullanılmaktadır).
(4) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Asık Surat; Somurtak. Somurtuk. Somurtkan. Sürekli somurtan, devamlı asık suratlı. Yüzü gülmez. Sıkıntılı, çekilmez.
Aşk Çığırtkanlığı; Olası bir aşk rekabetinde tarafların fayda sağlamak için yapacakları bağırış-çığırış şeklinde hamlelerle başarı ibresini müspet olarak kendi tarafına çevirmek için yaptığı yaygara.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan söz.
Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İğneleyici Sözler; Ağız dolusu ısırır gibi ses çıkartarak, hart-hurt ederek anlamlarında sitemli, hatta küfürlü sözler.
İyi Saatte Olsunlar: Aslı; “İyi sıhhatte olsunlar!” olmakla birlikte, dilimize yerleşen şekli “İyi saatte olsunlar!” şeklindedir ve dünya dışındaki iyi varlıkların (peri, cin, melek gibi) belirli zamanda gelmelerinin temennisidir.
Kız Kurusu; Evlen(e)memiş yaşlı kız.
Lâf Cambazlığı; Çok konuşma, sözleri yuvarlayıp, konudan uzaklaştığının farkında olmama, bile bile konuyu başka yönlere çekme, lafazanlık yapma, herkese çeşitli teşbihlerle lâf yetiştirme gayesiyle şımaran kişinin karakteri.
Lâf Ebeliği; Lâf Ebesi olma durumu. Çok konuşma, herkese lâf yetiştirme. Lafazanlık.
Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.
Natro Kafa-Natro Mermer (Nato Kafa-Nato Mermer, Natura Kafa-Natura Mermer); Söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafalı.
Sinirsel Tansiyon; Asabi tansiyon. Asabi hipertansiyon. Yüksek Tansiyon. Kalbin kanı pompalarken oluşturduğu basıncın yüksekliğinin ifadesi. Kan dolaşımı için damarlarımızda gerekli olan kan basıncının normalden daha fazla olması durumu.
Vah Garibim; Çaresiz kalmış bir insan veya masum biri, yanlışlıkları olmayacak biri için acıma sözü.
Yengeçvari Yürüyüş; Yengeç yürüyüşüne benzer şekilde, yan yan.
(5) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.
(6) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Mevlit Okutmak, Okumak; Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; “Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından mevlit okumak, okutmak bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”
(7) Kirpi yavrusunu; “Pamuğum!” diye severmiş; Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır. (Aynı anlamdaki benzer sözler; Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek)! Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünmek! Küçük suda büyük balık olmamak! Sabır acıdır, ancak meyvesi tatlı olmak!
(8) Pilâvla Rakı İçmek; Rakı yalnız başına içilmediği gibi meze ile yavaş yavaş, bir bakıma sindire sindire içilmelidir. Mezeler arasında asla pilâv, çorba olamaz. Rakı içmenin adabıyla ilgili yazılmış bir kısım belgeler vardır. Bunlardan bir kitap gibi bahseden en önemli duayen; Benim de Pertevniyal Lisesinde okuyup tanıdığım Rahmetli Aydın BOYSAN’dır, şöyle der: “İçkini zevkinle iç / Başlamadan kahır etme / Benden sana bir nasihat / Bir şey kurup rakı içme!” “BENDEN SANA BİR NASİHAT!” isimli şiirinden.
(9) Akıl akıldan üstündür; Bir kişinin düşünemediği ya da aklına gelmeyen bir çözümün başka birinin aklına gelebileceğidir.
Akıl yaşta değil, baştadır; Bir kimsenin yaşı büyük olabilir, bu; onun akıllı olduğunun göstergesi değildir. Çünkü akıl, düşünme işidir. İnsan düşünüyor, düşünebiliyorsa yaşının önemi yoktur, aklın ölçüsü düşünmektir.
(10) Nimettensin, nimettensin… ve Kabirde böceklere öğretirim güzelliğini… Cahit Sıtkı TARANCI “DESEM Kİ…”
(11) Nokta İşaretinin Hükmü; İnkılâp (terakki, ilerleme), “İnkilap (bu köpekler) demektir. Ayrıca Sıla ise, bilindiği gibi bir insanın bir süre ayrı kaldığı “Memleketim” dediği yere kavuşması, ya da özlem duyulan bir yerdir. Ticaret eşyası, sökük, ya da bir ur cinsi anlamına gelen “Sila” ile karıştırılmamalıdır. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demek.
(12) Don't worry, be happy! (Üzülme, mutlu ol!) Bob MARLEY
(13) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
(14) İroni; eski Yunanca da EIRENEIA şeklinde söylenen tam söylenenin aksinin anlatılmaya çalışıldığı, ciddi görüntü altında mizah şeklinde söylenen bir kavram, ya da sözdür. İroni de eleştiri saklıdır, jestler, seslerin tonlanması söylenilmek istenilen(ler)in altını çizecek gibisine hissettirilir. Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek biri ya da olayla kasıtlı şekilde alay etme, ne demek istediğini, niyetini, maksadını belli etme.
(15) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BİTMEZ!”
(16) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “NE DESEM? BİMEM Kİ””
(17) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (III) (düşündüklerim)” (Bir Bölüm)
(18) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (III) (düşündüklerim)” (Bir Bölüm)
(19) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (3)” (Bir Bölüm)
(20) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BEKLEMEMEK! BEKLEYEMEMEK de olur!” (Şiir; üç kıta halinde tamamlanmıştır.)
(21) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ
(22) Kız Seni Alan Yaşadı; Mustafa SANDAL’ın meşhur ettiği bir şarkı.
(23) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(24) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(25) Çiçeklerin Dili; Her çiçeğin ayrı bir dili ve rengine göre ayrı bir anlamı olduğu bilinen bir gerçektir. Kırmızı, ya da açık kırmızı, hatta pembe karanfil veya gül vermenin anlamı; “Karşısındakini çok sevdiği, âşık olduğu” anlamındadır.
Sarı nergis; saygı belirtir, sarı karanfil; hüznün ifadesidir, “Beni hayal kırıklığına uğrattın!” gibi bir şey demenin gösterişidir.
Kasım aylarında kendini belli eden bu nedenle Kasım Ayı Çiçeği olarak bilinen Kasımpatı, Ölüm Çiçeği de denen sarı, beyaz, mor renkli olan Krizantem de ayrıca hüzün belirtisidir.
Beyaz renk ise; masumiyet, saflık, temizlik anlamındadır. Beyaz karanfiller; dostluk ve arkadaşlığın temiz yüzünü gösterir. Bazı ülkelerde ve illerde gelin arabası süslemesinde beyaz karanfil kullanılmasının amacı ise “Temiz ve saf güzelliklere açık” bir aile kurulmasını temenni anlamına geldiği niteliğinde kullanılmaktadır.
(26) Şiir yazıyorum / Şiir yazıp eskiler alıyorum / Eskiler verip musikiler alıyorum / Bir de rakı şişesinde balık olsam… Orhan Veli KANIK, “ESKİLER ALIYORUM”
(27) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “ŞİİR İÇİN”
(28) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “YAŞAMAK (kaçıncı kez)”
(29) Tanrım tek başına koyma kulların; Sözlerini Sevgi SANLI’nın, müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı ve Ayten GÖKÇER’in seslendirdiği (Ayrıca birkaç sanatkâr tarafından da seslendirilmiştir) “Yalnız Kullar” isimli müzik.
(30) Rüzgâr kırdı dalımı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin son sesleri; “Erken ağardı saçlar, yılların günah ne?” şeklinde olup eserin Güftesi; Fuat Edip BAKSI'ya, Bestesi; Selâhattin ERKÖSE'ye aittir ve Buselik Makamındadır.
(31) Kadın sadece Nikâh Masasında bir kere ‘Evet!’ der, ondan sonrası yoktur!
Kezban Marşı; Bir tarihlerde “Cici Kızlar” denen bir grubun “I-ıh!” ya da “Kezban Marşı” adıyla seslendirdiği bir şarkıydı galiba, kim yazmış, kim bestelemiş hatırımda kalmayan. “Hayır dersem belki demek, / belki dersem evet anla…”
şeklinde ve eklentisi “Çok söz söyler kadınlar / evet demezler asla” gibidir!![]()
(32) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF (Özür dilerim, izin alınmadan tamamı yazıldı).
(33) Yeşil pencerenden bir gül at bana Işıklarla dolsun kalbimin içi, Geldim işte mevsim gibi kapına. Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy. Ahmet Muhip DRANAS, “SERENAD”
(34) Cevrin yeter artık bu kadar olma sitemkâr / Sen olmazsan bu âlemde benim söyle neyim var?... şeklindeki Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Celâdet BARBAROSLU'na, Bestesi; Osman Nihat AKIN'a ait olup eser, Suzinak Makamındadır.
(35) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(36) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BİLMECE”
(37) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER” (Bir Bölüm)
(38) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir.
(39) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (3)” (Bir Bölüm)
(40) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “HİS”