Eğer angarya ve buna bağlı olarak şanssızlık parayla olsaydı, herhalde bu konuda yapılan sıralamada yer alıp dünyanın sayılı insanlarından biri olurdum. Üstelik ana-baba ısrarına rağmen böyle yalnız, gönlü boş bir insan olarak kalmazdım.
Her ne kadar; “Şans, bukalemun gibidir!(1)” denmiş olsa da.
Ben, lisede öğretmen, amatör kümede karınca-kararınca(2) kendini ispatlamaya çalışan bir futbol hakemi, boş vakitlerinde voleybol ve basketbol konusundaki bilgilerini artırmaya çalışan(!) hiçbir takıma karşı sempatisi olmayan biri idim.
Diğer insanlara göre bence benim özel durumum “Oyun Kurallarını(2)” günün değişen özelliklerine göre devamlı olarak takip etmemdi. Bu; benim dışımdaki diğerleri için zorunlu değil gibi görünüyorsa da, futbol hakemi olarak mutlaka takip etmem gereken zorunluluktu.
Eh! Henüz genç de sayılabilirdim, askerlik görevinden henüz dönmüş bir öğretmen kaç yaşında olabilirdi ki zaten? Bir-iki boş geçmeyen yaz tatilini de göz ardı edersek…
Herkesin beni yanlış anlaşıldığına yüzde bin eminim. “Boş geçmeyen” demem “Gönül doldurmak” anlamında değil. Beden Eğitimi Öğretmeni ve hakem olduğumu öğrenen otel görevlileri beni mutlaka plaj futbolu ve voleybolu için görevlendiriyorlardı.
Bu, hoşuma gitmiyor da değildi. “Harçlık” denilen cebime takviyeler(3), “Misafir kontenjanı(2)” denilen tek kişilik odalarda kalış, yeme-içme-yatma hediyeleri(!) dışında özellikle göz banyoları(2) bedava idi…
Hoşuma gitmediğini söyleyemem. Bu tip angaryaların her yaz mutluluğum olduğunu, ama bir gönül dostuna rastlayamamak nedeniyle de üzüntülü olduğunu ayrıca itiraf etmem gerek. Kalbe dolarmış ilk bakış(4), ben gönlüme dolacak öyle bir bakışla karşılaşmamıştım.
Angaryamın nimeti, şanssızlığımın göstergesi idi yaşadığım.
Ve fakat umudumu yitirmiyordum, çünkü anne ve babama “Bir gün mutlaka!” diye söz verişim hep aklımda idi.
Yine öyle-böyle bir tatil günüydü, sabah serinliğinde erkeklerin plaj futbolu, akşam serinliğinde kadınların plaj voleybolu maçlarını maçın hakemi olarak idare edecektim. Aslında bu “Erkek-Kadın” söylemi bana hiç uygun gelmiyordu, özellikle genç kızların olduğu tüm maçlarda.
“Bayanlar-Baylar” şeklinde söylemekte direniyordum. Ancak bazıları bu konuda öyle sabit düşüncelere sahiptiler ki! Onların ki illâ(3) “Kadın-Erkek” benim iletimim ise dirençli bir şekilde illâ “Bayan-Bay” idi.
Kolay geçti sabahki erkekler plaj futbolu maçı. Kolaylığı bir tarafta profesyonel, diğer tarafta amatör diyebileceğim kaleci dâhil beşer kişilik toplulukların olmasından dolayı idi. Benim dışımda kuralları bildiğini sanan biri yardımcı, üç hakem daha vardı.
On ikişer dakikadan üç devre süren maçta, (bu maçta olmamıştı, ama) zıddıma giden(5) şey, maç sonucu berabere ise uzatmalardı. Bazen de kum kalınlığının eksikliği canımı sıkardı.
Ancak çok zaman resmi hüviyeti olmayan bu maçlar için, kurallar haricindeki bazı şeylere göz yummak mümkündü. Örneğin hakem eksikliği, çizgiler, kale filelerindeki eksiklikler gibi.
Öğleden sonraki kadınlar plaj voleybolu maçı ise muhteşemdi. Tabiidir ki kuralları futbol oyun kurallarından farklı idi, meselâ yükseklik zorunluluğu, saha ölçüleri ve ikişer kişi oynanması gibi.
Evet, kadrolar muhteşemdi, sadece otelde, Türkiye’mde değil, dünyadaki dört afeti devran(2) sahada idi sanki.
“Benim” diyen her erkeğin yüreğini hoplatacak(5), aklını başından alacak(5), bir hakeme bile oyun kurallarını unutturacak güzelliklerini tarif etmek mümkün değildi.
Oyunculardan ikisi evli idi, her ne kadar yüzük, küpe gibi şeyler yasaklar içinde ise de, yara bantları ile kapatılmışsa, üstelik resmi hüviyeti olmaması, gazozuna gibi oynanması nedeniyle göz yummak kolaydı.
Allah sahiplerine bağışlasın! Beyleri onlar için ellerini çabuk tuttukları için şanslı olsalar gerekti. Gerçekten her biri, bir anda, tek bir güzellik müsabakasına girseler jüri hangisine birincilik vereceği konusunda kararsız kalırdı.
Diğer ikisinden biri kendisinden emin, küçük dağları ben yarattım(5) havasında, diğeri ise çıtkırıldım(3), titiz ve nazenindi(3). Neden mi? Daha ısınma hareketlerinde bile yere kapaklandığında “Ah! Of!” şeklinde seslerini duyuruyor, başındaki, üzerindeki ve mayosundaki kumları temizlerken mayosunun üst bölümünü düzeltme gayretini sanki özellikle sergileme gayretini yaşıyordu.
Sanki gazozuna gibi olsa da maça mecburiyetten katılmış gibi bir tavrı vardı ve hüzünlü, ya da benim düşüncem öyle idi.
Maç başladı. Bir yüzüksüzle, yani kendinden emin, küçük dağları yaratmış tavırlı olanla yüzük parmağı bantlı bir taraftaydı. Aynısı diyebileceğim o muhteşem sarışın, maça başlarken gözlüklerini takan, seremonide yakınıma kadar gelen çakır gözlü(3), nazenin, çıtkırıldım, beni etkilediğinden emin olanla, diğer parmağı yara bandı ile kaplı olan diğer tarafta idi.
Yara bandı dediğime takılma zorunluluğu yok, herhangi bir bant da söylenebilir…
Birinci devreyi açık farkla benim taraf(!), ikinci devreyi yakın farkla karşı taraf kazandı. Zurnanın zırt diyeceği(2) üçüncü devrede skor neredeyse başa baş devam etmekte iken nereden çıktığı belli olmayan küçük bir salon köpeği oyun sahasına girmişti.
Küçücük bir süs köpeğinden bir insanın bu kadar ürküp korkacağı aklımın ucundan bile geçmezdi(5).
Atılan servisi karşılamayı bırakıp can havliyle kucağıma atladı(5), elleriyle ensemden tutarken bacaklarını da sırtımda kilitlemişti. Göğsü burun hizamdaydı ve yaşadığımı tarif etmem de, anlatmam da mümkün değildi.
Evet, başlangıçta havalı tavrı dikkatimi çekmiş, ilgilenmiştim de, hissettirmek istememiştim, bana karşı böylesi bir tepki beklemiyordum doğrusu. Bu nedenle genç kızın tepkisi etkilenmemi zorunlu kılmış gibiydi.
Hatta bir insanın nasıl ve ne kadar bencil olduğunun tarifini şu düşüncemle ifade edebilirdim; “Keşke sahaya giren bir pitbull(3), ya da doberman(3) olsaydı!” Ha! Amacım neydi, ya da ne olabilirdi? İşte bunu da bilmiyordum.
Onun korkudan, benim aşırı ilgilenmemden dolayı konsantrasyonumuz(3) eksildi, o andan sonra tek bir sayı bile alamadı o genç kızın, yani benim takımım(!) torpil, kayırma, rüşvet gibi hiçbir imkânı yaratmaya da gücüm yetmedi.
Naz idi titiz genç kızın adı. Onun titizliği nedeniyle safi naz anlamında Safinaz demek geçti aklımdan ve teşekkür anlamında elini uzattığında düşünceme engel olamaksızın;
“Bu bir spor müsabakası, kaybetmek ya da kazanmak değil, katılmak önemli Safinaz Hanım!” dediğimde;
“Benim adım sadece Naz!” dedi.
“Ben de öyle dedim; Safinaz!”
Güzel, harika vücutlu, uzun boylu olması yanında, malûm boyu uzun olanın aklı kısa olurmuş sözünün aksine, ya da inadına zeki idi, IQ’su(3) yüksek olduğu gibi ironinin(3) de ne demek olduğunu biliyordu.
Hayretimi ve dikkatimi çektiğini inkâr mı edeydim? Düşünme süremi dolduruşumun ertesinde;
“Maçın hakemi olarak ben adınızı biliyorum, peki siz, eğer anonsa dikkat etmedinizse benim adımı merak etmez miydiniz?”
“Neden merak edeyim ki; ya safi hava, ya safi kendisini beğenmiş, ya eks(3) olduğunun farkında olmayan, ya da safi noksanı olan biri.”
“Yani doktorsunuz, titizliğinizin kaynağı belli ve bana ‘Terbiyesiz!’ mi demek istediniz?”
“Doktor değilim, üstelik o sözü de ben değil, siz söylediniz!”
“O halde özür dilemeliyim, özür borçluyum.”
“Hem gereksiz, hem size yakışmadı, hem de özrünüz kabul edilmedi, kendini yakışıklı zanneden hakem bey…”
“Kemal efendim…”
“Hiç umurumda değil!” dedi ve sırtını döndü…
Bu, yaşamımda ilgi duymayı istediğim birinden aldığım ilk ve son tepki olsun isteğindeydim. Arkadaş olmayı, hatta daha da ilerilere gitmeyi arzuluyordum. Önce sırtını dönmekten vazgeçirmeli, bana dönmesini dilemeliydim.
Üstelik o kimdi, nereliydi, kimin nesiydi, kısaca beni kendine hapsedecek kadar güçlü olması nedendi, nazenin olmasına karşın? Tüm bu soruların ardında, arkasında, öğrenme arzusu olan ben miydim?
İstediğim, ya da beklentim neydi? Yarına nasıl bir ümit taşıyabilir ve ne zaman ümit var olabilirdim?
Turnuvadan elendiklerine göre şansımın ne olacağı hakkında hiçbir bilgim yoktu. Umudum; sıfır olmaması idi. Ama Tanrımı küstürmüştüm, her nedense. Danışmadaki görevli kardeş avucumu yalamamın(5) gerekliliğini kibarca iletmişti bana.
Çünkü o, ertesi sabah, hem de erkenden köyüne(!) dönmüştü. Hiç umursamadan, hiç etkilenmemişçesine ve “Bana doyum olmaz!” teranesiyle sanki.
Avantajım, yalvarmak bahasına adresini ve telefon numarasını öğrenmek olmuştu. Aynı şehirdeydik. Umudum; bir gün tesadüfen(!) karşılaşmak üzerine idi bu çıtkırıldım hemşire ile. Gizlememem gerek ben onun etki alanındaydım, hem başlangıçtan, ilk gördüğüm andan beri.
Hemen o gün ben de ayrılacağımı belirttim. Bence tatili uzatmamın da, maçlara devam etmemin de gereği yoktu. Ara soğumadan bir an önce özlemime yetişmeliydim, ama nasıl?
Küskünce yöneldim evime, annem daha kapıda verdi müjdesini;
“Bu daracık evden bıktım, baban önayak oldu, yakındaki siteden bir daire satın aldık banka kredisi ile. Kalanını da eşe-dosta bu köhne(1) evi satınca ödeyeceğiz. Bugün yarın taşınacağız. İyi ki izninin bir bölümünü, bu durumumuzu hissetmişsin gibi bize sakladın!”
Bu; beni etkileyeni araştırmamın ertelenmesi, hatta unutmam gerekliliğinin ifadesi idi. Öyle ya adresi ve cep telefon numarası elimde olmasına rağmen karşımdaki Sarı Çizmeli Hanım Ağa idi, bir kucaklayışıyla beni süründüren.
Bu, aşk olabilir miydi? Saçma idi düşüncem. Ben de kendimi öyle teselli ettim ve unutma moduna girmemin hayırlı olacağını düşündüm. Bunun için beni tetikleyen, ya da unutmam gerekliliğini tembih eden o genç kıza ait telefon numarasını ve adresinin yazılı olduğu not kâğıdını bulamamamdı, yitirmiş olmak en büyük korkumdu.
Nedeni belli, bana yâr olmayan, o kâğıdı bulup ona ulaşacak olana da yâr olmamalıydı. Bir bakıma utanılacak bir deyiş; “Ya benim olacaksın, ya da kara toprağın!” gibi. Karanlıkta göz kırpmak, ya da tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış, en kötüsü kendi kendine gelin-güvey olmaktan zorla vazgeçmiş gibi züğürt tesellisi(2) bir durumdu ki bu, hakkım yoktu!
Zaman, eğer zaman olarak izin verirse en iyi çare; unutmaktı. Ama insanın unutmak için bazı şeyleri yapması da tuhaftı. Örneğin sevmeyi, sevileni unutmak gibi...
Oysa insan unutmak için sever miydi(6)? Kişi eğer kendine itiraf etmekte zorlansa bile seviyorsa, sevmişse unutması zordu. Yani ben, bana neyi anlatmak istiyordum ki? Aynı otele git, yalvarıp yakarmanı yinele, aynı adres ve telefon numarasını tekrar edin ve gerçeğine kavuş anlamını mı seslendirmek istiyordum ki, gönlümde?
Sanırım insanın en kolay düşündüğü, ama en zor uygulamaya koyabildiği şey, umudunu yitirmeksizin sevdiğine kavuşmak olsa gerekti. Bir genç kız, bir köpekten korkmuş ve sığınmıştı bana, bu olayı neden böylesine abartılmalı, sevgi denilen kavramla yoğunlaştırılmalıydı ki?
Hak etmemem gerektiğini, hak edemeyeceğini bilmek erdem(3) olsa gerekti. “Erdemli olmaya mecbur muyum?” demek geçiyordu içimden. Galiba “Evet!” diye tasdiklemem gerekti bu mecburiyeti.
Ahlarla, Ohlarla, Oflarla taşındık yeni evimize, eskisinin camına “Sahibinden Satılık” levhasını iliştirerek.
İnsan hayalleriyle yaşayınca çok şeyi de etkilendiği hayalindekine benzetiyordu, yolda, otobüste, metroda, hatta iş yerinde. Bunda aklımda kalan aynı şehri, aynı havayı paylaştığımız düşüncesinin etkisinin olduğunu itiraf etmeliyim.
Buna ek olarak, kim ne kadar, ya da nasıl inkâr ederse etsin hayatımızda bizi yönlendiren bir de şeytan faktörünün yer ettiğini inkâr edemeyiz. Örneğin insanların durup dururken yüzlerine dikkatle bakmak, olmadık yerde uluorta benzettiği biri için “Naz!” diye seslenmek, sonra “Safinaz!” olarak çoğaltmak gibi. İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(7) söyleyen şaire içtenlikle hak veriyordum.
Yeni yerleştiğimiz sitenin aynı katında karşılıklı iki daire vardı ve bir gün olmayacak bir şey oldu. Kapımızdan çıktığımda, asansörün başında gördüğüm sırtı dönük genç kızı hayalimdekine benzettim, adını seslenmek yerine tıpkı o köpek gibi havlamak geçti içimden. Havladım!
Ve asansörü beklemekte olan o genç kız merdivenlere yöneldiğinde beni görünce durakladı yerinde;
“Safi hava, başka ne beklenirdi ki sizin gibilerden?”
“Gerçekten siz, o musunuz diye öğrenmek istedim!”
“İsmimi söylemek, havlamaktan daha mı zor olsa gerek?”
“İsmini söylesem, bakmazdın ki yüzüme!”
“Doğru! İsmimle alay edip kırıp üzdünüz beni, tıpkı şimdiki gibi…”
“Özür dilesem…”
“O gün de söylemiştim gerekmediğini ve…”
“Peki, nasıl affettirebilirim kendimi?”
“Sadece uzak durarak!”
“Peki, ama şansımı tekrar denememe izin ver!”
“Asla!”
Devamını getirmedi, asansör boş olarak gelmişti çünkü.
“İyi günler!” dediğimde asansöre binmeye niyetimin olmadığını hissetmiş gibiydi. Sensoru(1) eliyle kapatıp;
“Bana küsebilirsiniz ama asansöre küsmeniz saçma! Asansör hepimizin!”
“Küsmedim, hem küsmek asla aklımdan geçmez, hele ki can havli modunda üç-beş saniye için de olsa bana sarılana, etkileyene ve unutamadığıma…”
“Diyorsunuz, buna inanmamı bekliyorsunuz ve köpek sesiyle bunu başardığınızı sanıyorsunuz, öyle mi?”
“Ben içimden geçeni söyledim Doktor Hanım!”
“Duygu sömürüsü(2) yapmaya çalışmayın, aklınızda bile tutamamışsınız ben sadece bir hemşireyim!”
“Peki, sizi tekrar görmem mümkün olabilecek mi, izin verecek misiniz?”
“Asla, demiştim! Ama neden olmasın! Bugünkü gibi nöbetimin sabaha rastladığı bir gün gene karşılaşabiliriz belki. Aynı katta oturduğumuza göre bunu engellemem mümkün değil! Ancak, eğer ki karşılaşırsak havlayıp korkutmazsanız, sadece ‘Günaydın!’ diyerek geçerseniz, bu beni üzmez de, sevindirmez de, başka türlü inanmak istediğiniz duyguları da hiçbir anlamda ve şekilde yaşatmaz da…”
“Belki bu korkunuzu yok etmek için, devamlı olarak havlamam uygun olur diye düşündüğümü söylesem. Hastanede görevli olduğunu sandığım psikiyatrınıza(8) bir danışsanız, uygun mudur acaba düşüncem? Hatta hemen gevşemeniz için nöbette olmadığınız, yorgun olmadığınıza inandığım bir gün, kapınızı tıklatsam ve ‘Kim o?’ sözünüze ‘Havlayarak cevap versem!’ derim. Beni görmek istemezseniz ‘Hoşt!’ dersiniz. Diğer durum ise tercihinizdir, saygı duymam gerekir, her iki durum için de…”
“Bir dakika oldu mu, ilk havlayışınız ve korkutuşunuz üzerinden geçen zaman? Bu ne sürat ve cüret Hakem Bey?”
“Kemal Efendim! Bağışla! Zırvaladım, özür dilerim. İyi işler!”
Cümle kapısını açmamı bekledi, tek kelime etmeden. Bu tavır, bu eda, bu küskünlük ve safi nazla Safinaz’ı arabamla götürmeyi teklif edemezdim.
İnsanların benim gibi olanlarından bazılarının basiretlerini bağlanır(5) ya bazen, ben tam öyle bir aptallık içindeydim şu an. Evet, evet, düpedüz öyle!
“Be kardeşim, ilgilendiğini belli etmek istiyorsan, binme arabana, git arkasından, bin aynı otobüse, git beraber gideceği yere kadar, öğren ve bir çiçek al, çay ısmarla, yemeğe davet et, bölümünü öğren, yaralan, berelen, öl!...
‘Git!’ derse diz çök, yalvar, yakar yahu! Demokrasilerde(!) denenecek tüm çareleri dene! Yok, illâ köpekliğe devam edeceğim diyorsan, o zaman da babana, annene hissettirmeksizin, bekçi köpeği gibi bekle kapısında...
Kimdir, nedir, ailesi var mı, yalnız mı, ev kendisinin midir, kiracı mıdır, aklına gelecek tüm soruların cevabını öğrenmeye çalış. Bunun için kahve, yıldız, su, tespih, zar vb. gibi fallara bakman, ya da baktırman gerekli değil ki be birader! Değil mi?”
İnsanın kendi kendine konuşması, öneri, dilek ve temennilerde bulunması tuhaflık olsa gerekti. Şımarıkça, ya da daha doğru bir değerlendirme ile şaşkınca ufacık bir tebessümünden cesaret alarak şunları söylemeliydim meselâ;
“Sen, seni sana ver! Ben duyduğun ses, gördüğün cisim, aldığın nefes, doku olmak istiyorum. Sevincin, neşen, mutluluğun, zevkin, heyecanın olmayı diliyorum. Çiğne toprağın, ramazanda orucun, kurban da kurbanın olmama izin ver. Sana ibadet edeyim, sen ol tapınağım, sende yaşayayım…
Ancak tüm ömrümü sana adamak, seninle bir ömrü tüketmeyi, ölmem gerekirse de senin için öleyim, senden önce ölmeyi dilediğimi bilmeni istiyorum. ‘Bu, ne demek, ne anlama geliyor şimdi?’ diye diklenip(5) sorma! Anlatamam, mümkün değil, uzun cümleler yakışmaz bana. Hem sevgim için, tasarruf ettiğimi de sanma; seni seviyorum, evlenmeyi düşün benimle…”
Tüm bu sözleri aramızda bir “Merhaba!” bile yokken söyler, söyleyebilir miydim? Ezberlesem bir şiir gibi, söylerdim tabii. Ama nasıl, ortada fol yokken, yumurta yokken(2), üstelik terslenmiş olmama rağmen mi?
Üstelik böyle güzel, genç, alımlı(3) bir kızın bir sahibinin, arkadaşının, sözlüsünün, nişanlısının olup olmadığını bilmemek de bir dezavantajdı benim için. “Allah sahibine bağışlasın!” demek en son aklıma gelecek bir düşünce, cümle, psikolojik bozukluk(2) ya da dilek gibi görünüyordu bana.
İnsan duygularını frenleyemeyecek kadar sevgi konusunda aç ise vazgeçmek aklının ucundan bile geçmiyordu Kerem misali yanan tarif etmeğe çalıştığım, o bendim işte(9).
Ne kadar süre beklediğimi bilemedim. Gül döksem yollarına(10), gözyaşlarımla sulasam kapısındaki paspası, ya da bir şeyler yazsam, sonra assam kapısına...
Kapı hava bile geçirmeyecek, paspas gözyaşlarımı kabul etmeyecek, güller yetmeyecek gibiydi. Üstelik “Komşumuz olan bir genç kıza böyle şeyler yapmak yakışır mı oğlum?” gibi anne tenkidi yemek riski de vardı hareketlerim için. Duyar, hissederdi annem, kulağı delik olmasa(5) da kuşlar haber verirdi(5), ya da sümsükçe bekleyişimden(5) haberdar olurdu, mutlaka!
Benim arzum anı değil, sadece bir ömür boyu sürsün istediğim o bir an'ı yaşamaktı...
Kapısı önünde bekliyordum, “Allah'ım ne olur?” dualarımla. Asansör katta durdu, içinden bir kuğu gibi süzülerek çıktı, yöneldi ve beni görünce durakladı. Eylemimin birinci devresi beynimde hazırdı; diz çöktüm, havladım.
Gülümsedi, ister-istemez, bu benim için kaçırılmayacak bir fırsattı, ama nutkum tutulmuş(5), çenem kitlenmiş(5), üstelik evimizin kapısının açılır gibi olduğunu hissedince elim-ayağım birbirine dolaşmıştı(5).
Dar-kıt attım kendimi(5) alt merdivenlere. Bilmediğim kendimin ettiğini (ektiğimi) kendimin bulması idi, üstelik karşımdaki yalan söyleme zahmetine bile girmemiş, söz söylemeksizin kapısını açıp evine girmeyi bile düşünmemişti, belki ders vermek, ya da hıncını çıkarmak(5) için;
“Oğlunuzu mu merak ettiniz teyzeciğim? Asansörde beraber geldik, ama o aşağılara yöneldi merdivenlerden aniden, her nedense. Artık oralarda sevgilisi mi var, arkadaşı mı var, bir başka nedeni mi var, benim bir yabancı olarak bilmem mümkün değil, tabii!”
Yalan, ya da konuyu değiştirmek zevahiri kurtarmanın(5) yoluydu.
“Anneciğim, asansörden inerken anahtarımı düşürmüştüm de, onu bulmak için yönlendim merdivenlere. Bir şey alınacaksa, söyle gidip alayım, yoksa anahtarımı bulup geleyim!”
Kapısında öyle duruyordu, annem “Bir şey gerekmiyor?” diyerek kapımızı aralık olarak bıraktığında;
“Daha önce size yalancı bir zalim olduğunuzu söyleyen oldu mu?” dedi.
“Tesadüfe bakın, benim söyleyeceğim sözler bunlar. Yalancı kelimesini bir kenara koyarsam; zalim, gaddar(3), kalpsiz olduğunuzu söylemek gibi!
“Eee! Etme-bulma dünyası Havhav Bey. Olacak o kadar!”
“Bir kere ismimi söylesen ölür müsün?”
“Hiç düşünmedim, aklımdan bile geçmedi, hatta elinizde bir kısım imkânlar olabileceğini düşünmeme rağmen bu şekilde karşılaşacağımız aklımın ucundan bile geçmedi ve izin verir misiniz, kapımın önündesiniz ama düşündüklerimi söyleyebilir miyim safi kendini beğenmiş Havhav Bey?”
“Aşağılamadan söylemeyi deneseniz!”
“Bu samimiyetsiz bir davranış olmaz mı? Bu benim yalnız yaşamımın denge unsuru. Gerçekleri içtenlikle, yoruma gerek kalmaksızın açıkça söylemeliyim ki karşımdaki anlasın, anlayabilsin, değil mi?”
“Yani, umut bile etmesin!”
“Bu, sizin düşünceniz. İnsan küçük dağları kendisinin yarattığını düşünmemeli, mağrur olmaya(5), yakışıklı olduğunu sanıp kendini beğenmeye ve beğendirmeye gerek yok. Çünkü biliyorsunuz en büyük Allah ve Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış(11). Şu yarım yamalak dünyada(12) ne olduğumuz da, ne olacağımız da belli değil!”
“Ama ben inanıyorum ki, aynı plajdaki gibi kollarıma ihtiyaç duyacaksın!”
“Ayakta rüya gördüğünüzü iddia edebilirim. Anneniz merak edecek, bir anahtar arayıp, bulmanız bu kadar uzun sürmemeli. Kollarınıza düşmek anlamındaki sözünüz için ise söyleyebileceğim tek şey; ‘Avucunu yala!’ demek olacak!”
“Yalarım! Bu köpek korkunu giderdiğimin ispatı ve mükâfatı olur. Ya da köpek korkunuzun devam ettiğinden kollarıma ihtiyaç duymanızın nedeni...
O halde her iki durumda da başarılı olacağımı iddia etmem zor mu?”
Sesi çıkmadı, ya da cevap vermek istemedi, bu herhalde ona yakışmayacağını düşündüğüm; “Yürü! Ense tıraşını göreyim!” ya da “Yürü! Anca gidersin!” şeklinde bir tavır olsa gerekti. Kapısını içeriden kapatıp kilitledi, üstelik hissettirmek istercesine.
“İyi uykular, iyi rüyalar güzel kız! Ben rüyamda seni göreceğim ve dua edeceğim, duamı da sen bil!” dedikten sonra, içimden “Bir gece ansızın gelebilirim!(13)” demek geçti, evimizin kapısına yönelirken.
Mızmız(3), mıymıntı(3), gamsız biri değildim. Umut etmenin de sınırları olduğunu biliyordum. Hele ki “Erkeklerin modern sanatlar gibi olduğunu(14)” da iddia edenlere hak vermemek içimden gelmiyordu.
Tabiidir ki bu düşüncem Naz adına idi, ben onun yerine düşünmek zahmetine girmekten çekinmemiştim! Gerçekten de biz erkekleri de, modern sanatları da anlamak da zordu, özellikle Picasso(15) kusura bakmasın!
Dolaysıyla da, cidden ve hakikaten Naz'ın beni anlamasını, bunun için çaba göstermesini beklemem safdillik(3) olurdu. Hem ben ikimiz adına da anlardım, anlatırdım, anlatmam gerekeni. Bu sözümün süslü bir lâf olduğunu da itiraf etmemde mahzur yok.
Bu yaşıma gelmiştim ve ben kendim, kendimi anlamamış, anlayamamıştım ki Naz adına da kendimi anlamam gerekeni anlasaydım.
“Hasbin Allah(16)!”
Bu sözün ne için söylendiğini bilmiyorum, annemden duymuştum bir-iki defa. “Men dakka dukka(16)” “İnnafetehnalike(16)” “Lâ havle(16)!” ya da “ya sabır(16)” takıntıları ile çok zaman anlamadığım bir sürü sözden aklımdan kaldığı kadarıyla.
Benim düşüncemde; “Hasbin Allah!” düşüncesinin anlamı; “Gün doğmadan, neler doğar!(17)” anlamında idi. Ve bir sokak köpeğinin işini-işlemini tamamlayacağı bir ağaç olsam da onu kapısında bekleyecektim. O sokak köpeğine; “Karın kaslarına yüklen, çişini tut!(18)” demeyi düşünsem bile.
Ancak bu davranışım için annem faktörünü dikkate almak sadece zorunlu değil, şarttı aynı zamanda. O halde bu tesadüfleri asansörle çıkışlarda değil, daima inişlerde gerçekleştirmeliydim. Gerçekte ağlamak üzerine söylenmiş bir söz olsa da, ben o sözü gayret ederek(!) kendime göre değiştirmiştim; Ancak bir genç kız bir erkeği (yani beni) böylesine vazgeçme düşüncesi olmaksızın kendine bağlayabilirdi(19).
Islık çalarak, güvenlik kameralarının izliyor olması ihtimaline boş vererek sabahın kör vaktinden başlayarak bekledim onu, yani bana göre sevdiğimi.
İndi asansörden, suratı asıktı, ya da beni görünce asıldı. Bir bilgisayar gibi düşündüm onu, durup dururken bozulması nedeniyle(20). Ya da şöyle söyleyeyim asansörden iner inmez, karşısında durmamdan şeytan görmüşçesine irkilmişti(5) ki bu irkiliş bir köpek karşısındaki irkilişinden farklı değildi bana göre.
“Arabam var, izin verirseniz sizi götürebilir miyim? Tamam, söz, hiçbir ısrarım olmayacak!”
“Ama görevli olduğum hastaneyi öğrenip çiçek falan getirip gönlümü çelmeye(5) çalışacaksınız, değil mi?”
“Öyle bir intibaa bıraktıysam(5) özür dilerim. Gönlünüz, gönlüm, hatta gönlümüz olmamakta direnirse, nasıl “İllâ” diye sıkıntıya sokabilirim ki sizi? Özgürsünüz ve özgürlüğünüzü ben dâhil hiç kimse kısıtlayamaz ve kısıtlamasına da izin vermeyin zaten. Davranışımı insanî bir dilek olarak kabul edin. Ama mutlaka ‘Otobüs ya da dolmuşla gideceğim!’ derseniz, bu tercihinizdir, saygı duyarım, hem duymam da gerektir!”
Arka kapıya doğru yöneldi, teklifimi kabul etmişçesine;
“Korkma! Yanıma otur, saldırmam. Hani öyle bir çekincen varsa, onu da anlarım, sana zarar vermem, veremem daha doğrusu. Kuduz bir köpek olarak kudurur bir köşede kendi başıma ölürüm!”
“Belki kurtulma ihtimaliniz olur, eğer hastaneye vaktinde gelebilirseniz.”
“Eğer bana sen bakacaksan hemen kudurmak için gayret ederim![]()
“Yok, daha neler? Hem arabanızı hâlâ çalıştırmadınız farkında mısınız? Gecikmeden görevime yetişsem fena olmayacak, çan-çan-çan, çön-çön-çön, vır-vır-vır etmek(5) yerine!”
“Haklısın!”
Başka sözler geçmedi aramızda, o verdi adresi, ben onu o kapıda bıraktım.
Dalgındım, ya da dalgın olma mecburiyetim vardı, bu kız tesadüfü olmayacak bir şekilde işlemişti yüreğime, başka bir şey düşünmez, düşünemez olmuştum. Direksiyon benim elimde, ama ben direksiyonda değil gibiydim.
Karşımdakiler benden daha dalgın ya da bana olan olduktan sonra önemli olmayacak bir şekilde alkollü, uykusuz, ya da cep telefonuyla konuşur durumda ya da herhangi bir şeylerle meşgul idiler olanın olduğunu ancak hissedebildiğimde.
En son hatırımda kalan şey orta refüjü(3) aşıp da neden, ya da nasıl zikzaklar çizerek(5) bana doğru yönlenmiş, üzerime gelen araç ve çaresizliğim idi. Ondan sonrası karanlıktı benim için. Kendime geldiğimde annem, babam ve o vardı başımda, inanmak güç olsa da…
Nasılına gelince; beni soymakta olan görevli, adresimi ve telefonumdaki anne-baba olarak ilk sırada kayda aldığım numaradan anne ve babama bildirmiş durumumu. Onlar hastaneye geldiklerinde, onların telaşlı durumunu fark eden Naz; kapı komşumuz olması nedeniyle “Hayrola!” dedikten sonra benimle ilgilenmeyi kabullenmiş...
Aradan geçen zamanın ne kadar olduğu konusunda fikrim yok! Saatler mi, günler mi? Kendime geldiğimi zannettiğimde kıpırdamak istemedi göz kapaklarım(21). Bacağımı kıpırdatmak istedim, kıpırdatamadım, sol elim benim elim değildi sanki.
Yorgun bir taş yığını gibiydim. Galiba çocukluğumda annemin; “Yalan söyleme, Allah Baba taş yapar seni!” demesi bugün gerçekleşmiş olsa gerekti, ne zaman, nerde ve kime yalan söylediysem?
Çekindim bedenimi kontrol etmekten, ama mecburdum. Madem sol elimle ilgili bir sorunum vardı yaşadığım, sağ elimin desteğini beklemem kadar normal bir şey olabilir miydi?
Sağ elim yetişti kontrol için göreve. Sol elim omzuma kadar alçılı, sol ayağım ise diz kapağımdan itibaren yoktu!
Pollyanna geldi aklıma; “Yaşadığıma şükredip memnun olmalıyım!” dedim, ama karamsarlık tüm mevcudiyetimde sarılı idi. Karanlıklar içinde kalacak olduktan sonra bir bedeni yük olarak taşımanın, ne gereği vardı ki?
Bir el sıcak, sımsıcak bir el tuttu elimi. Gözlerimi açmaya çekindim.
“Kendine geldin mi canım?”
Unutmam mümkün değildi, beynimin tüm hücrelerinde yer alan, ama "Canım!” eklentisini anlayamadığım bu sesi. Heyecanım endişemin üstüne bindirmiş, baskı modundaydı. Gözlerimi açtım tereddütle;
“Evet, Florence Nightingale’den(22) beri hastalarımıza, bize emanet edilenlere biz çok zaman böyle sesleniriz!”
“Yani içten değil, yapmacık?”
“Bu kanaat sende nasıl oluştu bilmiyorum…
Evet, sen! Dün sağlam bir adamdın, beni etkileyemeyen. Bugün durumun ortada...
Bana hiç yaklaşamayacağını düşünüyorsun, öyle mi?”
“Doğrusu da bu değil mi? Bu durumda daha önce söylediğim gibi kuduz bir köpekmişim gibi sakınmana da gerek kalmıyor. Hatta hastaneden çıkar çıkmaz seni bir daha görüp rahatsız etmeyeceğim, bana katlanman gerekmeyecek kadar uzaklara gidip kaybolacağım dünyandan.”
“Buna izin veremem!”
“Neden yanlış için zorluyorsun ki kendini?”
“Çünkü eşin, ömür boyu elin-ayağın, her şeyin olmak istiyorum senin…”
“Ne dediğinin farkında mısın? Daha dünlerde…”
“Dünler geçti, yarına senedimiz yok, bugünü yaşasak olmaz mı(23)?”
“Peki, neden, acıdığından mı?”
“Hayır! Hazırlıklı mısın? Anlatmamı ister misin? Yoksa iyileşip ayağa kalktığında, bana evlenme teklif ettiğinde mi anlatayım? ‘Aşk ateşte yürümek demektir, ya da aşk seni ateşe çeker, pervane gibi er geç yanacaksındır, ama yandığına değer. İyi de insan bu hastalık için mi yaşıyor, diye sorarsan, evet, aşk yoksa yanmaya değmiyor hayat!(24)”
“Ne demek istediğini anlamadım, ama iki uzak dünya, iki hayal…”
“Peki, o zaman ben gidiyorum, gelsin kat hemşireleri baksın sana, başucundaki zile bas gelsinler hemen!”
“Gitme! Kal! (25)
“O halde neden huysuzlaşıp, nazlanıp üzüyorsun ki beni? Ben, beni sana vermek istiyorum, sevgimle, sen beni istememekte direniyorsun!”
“Nasıl istemem ki seni? Plajda, bana sarıldığın o muhteşem andan beri içimdesin!”
“İsmimle alay ederek!”
“Alay değil, sadece yakınlaşmak için bir espri olsun diye düşünmüştüm ve de ağzımın payınım almıştım!”
“O yeterli değildi. Telefon numaramı almıştın Danışmadan. Seni inciterek ders verecektim sana. Oysa seni unutamadığımı, sensiz bir an bile geçiremediğimi, sensizlikle nasıl baş edebileceğimi bilemez bir şekilde hayalet olduğumu hissettim...
Bir gün tesadüfün böylesi diyebileceğim bir şekilde annenin evinde resimlerini gördüm. Şans benim kapıma kadar gelmişti, tanıdım seni, bildim. Zaten annen de seni anlatmak için o kadar istekli ve arzuluydu ki?...
“Annen beni, sen beni, ben seni istiyordum! Gene de burnunu sürtmen(5) gerekliliğinden vaz geçiremedim kendimi. Dileyen murada erermiş. Havladın, ama cesur olamadın…
Arabana bindirdin, saçmalıklarla dolu bir sürü söz ettin, elini uzatmasını bilmedin. Demek ki böyle bir kaza geçirmen ve benim sana elimi uzatmam gerekmiş!”
“Eğer bilseydim ki kaza ile sana kavuşacağım, daha plajda, hemen o gün yaşardım bu kazayı. Oysa şimdi yarım adamım...”
“Bu sözün bir kez daha ağzından çıkmasına izin vermiyorum Kemal. Ben senin etini, budunu, eksikliğini, fazlalığını değil, seni seviyorum, sana ilk sarıldığım, ilk heyecanı yaşadığım andan beri. Beni sevdiğini hem hissediyor, hem de biliyorum…
Farz et ki plajdasın, bir salon köpeği üstüme doğru geliyor. Bu şu anda yaşadığın durumda bile olsan, beni kucaklayıp korumaz mısın? Sarılıp öpmez, duygularını içinden geldiği gibi seslendirmez misin?”
Bu sımsıcak sözlerini, sımsıcak ellerini tutarak ve eksikliğimi hissetmeksizin cevapladım;
“Seni Seviyorum…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Safinaz; Çok naz eden, çok nazlı.
Safi Naz; Her yönüyle nazlı, çok nazlı hareketleri olan, çok naz ettiği belli olan.
Naz; Kendini beğendirmek, kendine muhtaç, esir etmek amacıyla yapılan tahakküm gizli davranış, cilve. İsteksizmiş gibi görünerek karşısındakini diz çöktürtmek, yalvartmak amaçlı davranış.
(1) Şans; bukalemun gibidir. Biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir. Aldous HARLEY
(2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Çakır Gözlü; Mavi, hareli elâ göz.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Göz Banyosu; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Güzel kimselere hoşlanarak bakmak, etkisinde kalınan güzellikten seyrederek zevk almak. . Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilaçlı suyla yapılan işlem.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Misafir Kontenjanı; Bir evde herhangi bir şekilde akraba, yakın veya aniden birinin gelişi için hazırlanmış ayrıcalık. Portatif yatak, pike, çarşaf, pijama gibi yedekler, her ihtimale karşılık aniden hazırlanacak hazır çorba vb. yiyecekler…
Oyun Kuralları; Herhangi bir spor olayında yön verilen davranışlar, uyulması gereken yazılmış, uyulması, uygulanması gereken ilke, prensip ve kurallar.
Psikolojik Bozukluk; İnsanları yaşamları ile ilgili ruhsal dengesizlikleri ve bu nedenle davranışlarında kendilerine uygun olmayan yönlendirme, etkilenme, davranış bozukluğu, kanaat değişiklikleri yaşama.
Zurnanın Zırt Dediği Yer; Yapılmakta olan bir işin en önemli, en özen isteyen, en can alıcı yeri.
Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma.
(3) Alımlı; Cazip. Gözü gönlü çeken, çok güzel, çekici.
Çıtkırıldım; Pek aşırı, ince ve çekingen. Güçlüklere dayanıksız kimse.
Doberman; Almanya kökenli bir köpek ırkı.
Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş” ölü, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan kişiler için de kullanılmaktadır.
Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İroni; eski Yunanca da EIRENEIA şeklinde söylenen tam söylenenin aksinin anlatılmaya çalışıldığı, ciddi görüntü altında mizah şeklinde söylenen bir kavram, ya da sözdür. İroni de eleştiri saklıdır, jestler, seslerin tonlanması söylenilmek istenilen(ler)in altını çizecek gibisine hissettirilir. Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek biri ya da olayla kasıtlı şekilde alay etme, ne demek istediğini, niyetini, maksadını belli etme.
Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
Köhne; Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış. İçinde yaşanılan zamana göre geride kalmış, eskimiş olan. Çağdışı.
Mıymıntı; Mıymıy. Sümsük. Uyuşuk davranan, miskin, aptal, hımbıl, mızmız, sünepe.
Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan. Snop. Sinameki. Sümsük.
Nazenin; İnce yapılı, narin, cilveli, nazlı.
Pitbull; Cesur ve canlı bir köpek türü olup Asıl adı Amerikan Pitbull Terrier’dir. Düşmana, düşman olduğuna inandığına öldüresiye saldıran, ancak iyi bir eğitimle iyi bir köpek haline getirilebilir. Türkiye için yasaklanmış bir köpek türüdür.
Refüj; Yol ortalarında yayaların emniyetine mahsus yer, yolun ortasındaki kaldırım, orta kaldırım, emniyet adası.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Takviye; Destekleme. Güçlendirme. Pekiştirme. Sağlamlaştırma.
(4) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(5) Aklını Başından Uçurmak (Almak); Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.
Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Burnunu Sürtmek; Karşılaştığı olaylarda, işlerde acı tecrübelerle kazanarak ılımlı bir tutum izlemek. Taşkın hareketlerde bulunmaktan vazgeçmek. Sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek, gururundan vazgeçmek (Öyküde; genç kızın karşısındakine bunları yaşatmak anlamı ifade edilmiştir).
Can Havli İle (Havliyle) Kucağına Atlamak; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle, ölüm korkusu yaşayarak yanındakine sarılmak, kucağına hamle yapmak.
Çan-Çan, Çön-Çön, Vır-Vır Etmek; (aynı anlamda yöresel sözler) İpe sapa gelmez bir biçimde durmadan konuşmak.
Çenesi Kilitli Kalmak; Herhangi bir olay veya gerilim nedeniyle çenenin bir süre için devamlı halde açık ya da kapalı kalması durumu. Susma zorunluluğu. (Çene Düşüklüğü, Çene Çıkması, Çene Eklemi Rahatsızlığı farklı olaylardır).
Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
Eli Ayağı Birbirine Dolaşmak; Duygusal bir nedenle ne yapacağını şaşırarak düzensiz, karışık işler yapmak, tüm boyutlarıyla şaşırma, şaşkınlaşmak.
Gevşemek; Gevşek bir duruma gelmek, sertliği, sıkılığı ya da gerginliği bozulmak, azalmak. Güçsüz kalmak, çözülmek.
Gönlünü Çelmek; Karşısındakinin gönlünü çeşitli yollarla kendine çekip bağlamaya çalışmak. Duygusal verilerle sevgi duymasını, bağlılığını gerçekleştirmesine yardımcı olmak.
Hınç (Hıncını) Almak, Hınçlanmak, Hıncını Çıkarmak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin duymak, beslemek. Öç almak. Kin tutmak.
İntibaa Bırakmak; Duyular yoluyla iyi ya da kötü etki uyandırmak, izlenim hissettirmek.
Kendini Dar-Kıt Bir Yerlere Atmak; Ancak o vakte kadar sabırlı ve dayanıklı olup o vakit sonrası ancak bir yerlere sığınabilmeyi akıl etmek, sığınmak.
Kulağı Delik Olmak; Olup bitenleri çabucak haber almak.
Kuşlar Haber Vermek; Haberi verenin kim olduğunun saklanması, konuyla ilgili bir şeylerin elde edilmesi, öncesinde ağızdan kaçırıldığının belirtilmemesi anlamında söylem.
Küçük Dağları Ben Yarattım demek; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
Mağrur Olmak; Kibirlenmek, gururlanmak. Kendini beğenmek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Sümsükçe Beklemek; Herhangi eylem için durağan, ilgisiz, miskince, aptalca, vurdumduymaz bir şekilde beklemek
Şeytan Görmüş Gibi İrkilmek; İnsanların genelde vesvese ve korkularla oluşması mümkün bir olayı “Neden başıma bu geldi?” tavrında abartarak irkilmesi
Yürek Hoplatmak (Oynatmak, Kaldırmak); Heyecanlandırmak.
Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. Konuyu sonlandırmak, bitirmek. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)
Zıttına (Zıddına) Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum. Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.
Zikzak Çizmek; Makas Atmak, slalom yapmak. Kendi şeridinde gitmeyip de önündeki, yanındaki aracın hızına göre (acele işi varmışçasına) ani olarak sağa-sola geçmek.
(6) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(8) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(9) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(10) Gel artık kollarıma, Gül döktüm yollarına… Bir şarkı yarışmasında İsrail’e ait olan şarkı Tarkan tarafından (ç)alınarak Türkçe olarak, daha sonra da Fatih ÜREK tarafından tekrarlanmıştır.
(11) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı… şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(12) Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman. Ömer HAYYAM (Rubaisi)
(13) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır (Öyküde; “Yürekten çağırma” konusunun unutulması hata olarak yorumlanmıştır).
(14) Erkekler neden modern sanatlar gibidir; ikisini de anlamak zordur, aslında çabanıza değmezler! ALINTI Muhtemelen John BERGER’e yakışan bir söz dizisi.
(15) Pablo PICASSO; Pablo Diego José Farnacisco de Paula Juan Nepomuceno Maria de los Remedios Cipriano de la Santisima Trinadad Ruiz y PICASSO (Tam olarak adı!) İspanyol ressam ve heykeltıraş. Kübizm akımının temelini atan en iyi bilinen bir isim. Babası da ressam ve resim öğretmeniymiş.
(16) Aşağıda yazılı Arapça sözler, maalesef anlamı bilinmeksizin çok zaman olur olmaz yerlerde ve yanlış olarak söylenmektedir.
Kur’an, Âli İmran Suresi, 173. Ayet;“Hasbünallahü ve ni'melvekil; Allah bize yeter, o ne güzel koruyucudur ve güvencedir .”
Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn; Aslında “Eden bulur!” anlamında bir söz olmakla beraber, elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir. Çalanın kapısı çalınır, yani kim birine kötülük ya da iyilik yaparsa ona da o şey yapılır, anlamındadır.
Kur’an, Fetih Suresi, 1. Ayet; “İnna fetehna leke fethan mubina; Genelde insanların sinirlendiklerinde söyledikleri bu Arapça cümlenin, sinirleri teskin etmesiyle hiçbir ilintisi yoktur. Manası; “Doğrusu (Şüphesiz) biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik” anlamında bir ayet olup, İstanbul’un Fethi için yaklaşık sekiz asır önce yazılmıştır!
Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym; “Güç ve kuvvet Yüce Allah’tandır, büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir!” diye tefsir edilen Arapça bir söz. Tefsir edenlere göre; bu söz söylenirse 99 derde deva olurmuş, en basitinden hüzne ve kedere engel olurmuş. Bu sözü 100 kere söyleyen ise fakirlik yüzü görmezmiş.
Ya Sabır Çekmek; Sıkıntı ya da üzüntü veyahut da acı veren bir durumda kendine hâkim olmaya çalışmak, bu sıkıntıya ses veya tepki vermeden katlanmaya çalışmak.
Bu vesile ile eklemem gerekir ki; olur-olmaz yer ve zamanlarda, çok kişi tarafından yanlış olarak kullanılan, hatta anlamı söyleyen kişiler tarafından tam olarak bilinmeyen
Neuzibillah; Allah'a sığınırız.
Evvel Allah (Evelallah); Önce Allah.
Eyvallah; Kabul ettik.
Fesuphanallah; Allah her türlü sıfattan uzaktır.
Hasbin Allah (Hasbinallah, Hasbünallah); Allah bize yeter. (Gün doğmadan, neler doğar!)
Maazallah; Kötülüklerden Allah’a sığınmak.
Maşallah; Allah dilerse.
(17) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(18) Karın Kaslarını Tutmak; Karın kasları diğer kaslardan değişik yapılı olup forma sokulması en kolay gruptandır. (Öyküde hepimizin yaptığı gibi, iki elle karnın tutulması ve sıkışma, işeme eyleminin geciktirilmesi anlatmak istenmiştir.
(19) Ancak bir genç kız bir erkeği (yani beni) böylesine vazgeçme düşüncesi olmaksızın kendine bağlayabilir… Erkeklerin kullandığı söz dizisi öyküye göre şekillendirmeye çalışıldı. Bir erkeğin bir genç kızı kendine bağlaması olarak istenildiği kadar çözüm üretebileceğinin ifadesidir (Bu konuda öneri niteliğinde çok kitap yazılmış olsa da, göz gezdirebildiklerimde yaşamsal bir düşünce edinemedim).
(20) Kadın ve bilgisayar, her ikisinin de durup dururken neye bozulduklarını anlayamazsınız. İkisinin de hafızası çok güçlüdür ve hiçbir şeyi unutmazlar! ALINTI (Ancak bu konuda ansiklopedi hüviyetinde, birkaç cilt kitap yazılabileceğini tahmin ediyorum, tecrübe ile sabit!)
(21) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”
(22) Florence NIGHTINGALE, 1820-1910 tarihleri arasında yaşamış İngiliz hemşire olup, modern hemşireliğin kurucusu olarak anılır. Bir ara Türkiye’de (Yıl: 1854) Selimiye Kışlasında yaralı İngiliz askerlerinin tedavi ve bakımı için bulunan Florence yardımseverliği nedeniyle Lâmbalı Kadın (The Lady With The Lamp) olarak anılmıştır. Onunla ilgili en büyük özellik doğum tarihi olan 12 Mayıs gününün tüm dünyada “Hemşireler Günü” olarak kutlanmasıdır.
(23) Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, John Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Necip Fazıl KISAKÜREK… Bir özet sunmam gerekirse; “Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün geçti! Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bilmek gerek” ve “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”
(24) Aşk ateşte yürümek demektir, ya da aşk seni ateşe çeker, pervane gibi er geç yanacaksındır, ama yandığına değer. İyi de insan bu hastalık için mi yaşıyor, diye sorarsan, evet, aşk yoksa yanmaya değmiyor hayat! Ayfer TUNÇ
(25) Gitme, kal! Bu söz söylendiğinde Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserini hatırlamamak mümkün müdür?