“Düştüm mapus damlarına, öğüt veren bulunur(1)!” diye çığırıyordum “Mapushane çeşmesinin yandan akmadığını(2)” görüp öğrendiğimde. Hani benzetmek pek kolay görülemese de, sesimin hüznünde “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım(3)!” deyişi şekilleniyor gibiydi.

Hukukun üstünlüğünün yitirildiği bir kavramla, adaletin sistemsiz oyuncak gibi kalışı değildi damda olmamın(4) nedeni, gerçeğin ve yaptığımın bedelini yaşayacaktım.

Yaptığımın bedeli olarak idam cezası hükmü verilemediği için önce ağırlaştırılmış müebbet, sonra müebbet hapis cezası verilmiş, iyi hal, tahrik(5) ve benzeri nedenlerle bilmem kaç yıl hapis cezasına hükmetmişti hâkimler.

Her nedense sanki idam cezasına hükmetmiş gibi kalemini kırmak zorunluluğunu hissetmişti en ortadaki saçı beyaz olan hâkim ve sonra ona diğerleri de uymuştu.

Duvarlar arasına sürgünüm umurumda değildi. Çünkü bu kara duvarlar arasında ömrüm tükenecekti. “Keşke idam denilen ölüm cezası ile idamım gerçekleşseydi!” diye düşünüyordum.

Koğuştaki özellikle başlangıçta “Kıdemli” vasıfsızların; “Okuyamamış, ama okuyor, yazıyor, çiziyor, düşünüyor ve katil olmasına rağmen namaz kılarak Allah’a yağ çekmekten de geri kalmıyor, kıbleyi nereden biliyorsa, Kur’an’ı nasıl okuyup anlıyorsa…” sözlerini duymazlıktan geliyordum.

Ancak o aşamada söyleyemesem bile içimden geçenleri engelleyemiyordum:

“Tamam, bilmemek de mutluluktur(6), ama behey Allah’ın kulları; pespayelik(5), hokkabazlık, lâf cambazlığı(7), cazgırlık yapmak(4) yerine her koyunun kendi bacağından asılacağını bilsenize. Her kul kendi hesabını Allah'a karşı kendisi verecektir…

Kur’an’daki ayet(8), “Ebedi cehennemde kalacaksın!” diyorsa bu, benim için Allah’ın takdiridir. Allah’ın işlerine, kararlarına ve hükümlerine karışmak ne benim, ne de sizlerin haddinize(7). Ama hissediyorum ki cehennem denilen o Gayya Kuyusunda(7) kim bilir kaçınızla birlikte beraber yanıyor olacağız?”

Bunun gibi, burnunun doruğuna giden(4), kendini bir şey sanan, yaptığının cezasının sadece dünyada cisim olarak çekmekle bittiğini sanan vandal(5) ceberut(5) kıdemlilerle mümkün olduğu kadar söz takasına(7) girmemeğe çalışıyordum.

Yaşadığım olay, üniversite son sınıfı bitirmeme engel olmuştu, askerliğimi ne zaman ve nasıl yapacağımı, daha doğrusu yapıp yapmayacağımı bile bilemiyordum.

Umudum olmasa bile, devamsızlık nedeniyle kaydımın silineceği ihtimalini düşünemesem bile üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Eh! Hesapları kesilmiş(5) ya da bitirilmiş annem de, babam da yoktu.

Bu nedenle, arkadaşlarımın getirdiği okul defterlerine yaşadıklarımı, yaşamak ve yaşamamak isteklerimi, hissettiklerimi, bir hapishanede yaşanan olumsuzlukları, enteresanlıkları, gariplikleri ve özellikle hüzün ve hicranları yazmaya, dökmeye çalışıyordum.

Hani belki ileride kitap haline getirebilirsem, hapishanelerde iyileştirmeler için önayak olması(4) için.

“Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem,
Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem…
(9)

Ben işte böyle bir felsefe ile dünyaya gelmiştim. İsmim mi; yaşamımla hiçbir ilgisi olmamasına karşın Gökhan’dı ismim. Anadan-atadan, şuradan-buradan, eşten-dosttan özenilmiş, alınmış bir isim değildi ismim, belki de kabullenemeyişimin nedeni bu idi.

Keşke ikinci bir ismim daha olsaydı diye çok zaman düşündüğüm halde, bu ismin ne olması gerekliliğini aklıma getiremedim. Ha, hani belki şu anda bulunduğum konum itibariyle bugün; Hüzün, Istırap, Acı, Hicran gibi isimlere sahip olmayı düşünemezdim tabii. O halde devam edeyim yaşantımı anlatmaya.

Aydınlık olmadığına inandığım bugünkü yaşantımı göz önüne alırsak, herhalde bahtım gibi karanlık bir gecede doğmuş olmalıyım. Annemin-babamın deyişlerine göre baht(5) ve karanlık kelimelerini kullanmaksızın gecenin üç dolaylarında gelmişim dünyaya.

Ve annem; “Bir daha doğurmak mı, tövbeler tövbesi(7)!” diyerek, ölünceye, daha doğrusu öldürülünceye kadar tutmuştu sözünü.

Tanrı insanlar için belirlediği bir ömrü veriyor ve buna uygun olarak da kaderlerini çiziyordu.

Varsayayım(4) şüpheli olabilir, ama güzelliğini inkâr edemeyeceğim, tahsil konusu şüpheli, yol-iz nedir bilmeyen bir köylü kızı olan annemin babamı nasıl dizlerine kapandırdığını bilmem, mümkün değildi, bilemezdim de tabiidir ki!

Kaderlerinde çizilmişse, benim de yorum yapmam(4) pek uygun olmasa gerek. Yaşadığım zamanda gönlüme hükmeden olmadığı gibi, bu yaşamda da, sonrasında da böyle bir imkânım olmayacağına kesinkes inanıyordum.

Yani; dünyaya sap gibi gelip, sap gibi dönmek(10), ya da hammadde olarak dünyaya gelip hiçbir işlem yapılmaksızın ait olduğu yere aynen işlenmeden hammadde olarak iade edilmek gibi bir şey...

Babam; zengin, varlıklı, hanı, hamamı, arabaları, fabrikası olan, evin bir tanesi bir adam, annem; dağdan indim şehire, şaşırdım birdenbire modunda çabucak babamın varlığına ve yaşamına kendini uydurmuş, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeksizin, hizmetçilerle ve edindiği arkadaşlarla gününü gün eden bir kadındı.

Ancak itiraf etmeliyim ki annem bu yaşlarına gelinceye kadar babama karşı karılık görevini gereğince yerine getiriyor olmalıydı, zannımca. Günleri veya akşamları hır-gür şeklinde geçirseler de odalarına çekilişlerinin sabahlarında benden, hizmetçilerden utanıp sıkılmaksızın kakarak kikiri(7), zıpzıptırak(7), hatta bazı bazen ıslak saçlar ve bornozlarla kahvaltı masasına oturmaktan da çekinmezlerdi, yaşlarına-başlarına bakmaksızın.

Özellikle her ne kadar bornozlu sabahlarında gülücüklerle güne başlasalar da en ufak bir sorunda gürültülü ses ve sedalar, hatta itiş-kakış şeklinde fiziki hareketler eksik olmazdı evimizde, ben üniversiteye başlayıncaya dek.

Annem gördüğüm, hissettiğim, ama bilmediğim kadarıyla doyumsuz bir kadındı, sadece  hiperseksüalite(11), nemfomanı(11) şeklinde özetleyebileceğim şekilde sadece seks konusunda değil, yiyip içmek, kumar, altın, yabancı para, kurabiye ve benzeri gün toplantıları konularında da hırslı, kaprisli ve ihtiraslıydı.

Yoksa pehlivan gibi besili olmasını ve akşamları suratının şeklinden kazanıp-kaybettiğini anlamak nasıl mümkün olurdu ki?

Annem çok zaman süslenir-püslenir, sabahın kör vakti diyeceğim bir vakitte bir taksiyle yönlenirdi bir yerlere. Doyumsuzluğunu tarif etmeğe çalışmamın bir nedeni buydu, daha sabahtan kurabiye vs. daha doğrusu ve öncelikle kumar partilerine yetişme tutkusu gibi.

Babam annem için araba almasına, ona ehliyet aldırmasına, hatta bir şoförünü annem için görevlendirmesine rağmen, belki içki içme hakkının kısıtlandığı düşüncesiyle, belki de aklıma gelmeyen bilip anlamakta zorluk çektiğim nedenlerle gideceği yerlere taksi ile gider, taksi ile gelirdi, bazen sallanarak, bazen keyifli, bazen suratı asık.

İki katlı olan evde çalışma odam ayrı, üst katta idi. Ders çalışırken bazen telefonlarını hissederdim, çok zaman sessiz, sonunda “Peki!” deyip süslenip bir yerlere gittiğini anlardım, kapının ve gelen taksinin korna sesinden.

Çok zaman kumarda kaybettiğini, içki içmediğini hissettiğim halde tebessümünü, ilginç kahkahasını ve gelir gelmez banyoya yönelmesini anlayamazdım.

O gibi akşamlarda peşin hükümlü gibi suratını asar, çok zaman abus suratla(7) otururdu sofraya, bu babama bazı yasakları hatırlatırdı sanki. Lise son sınıf öğrencisi olmama rağmen anlamakta zorluk çektiğim, anlamamakta direndiğim, toz konduramadığım düşünceleri zihnimden kovalamayı yeğlerdim.

Hatta bir bilenin dediği gibi; “Şüphe zalimlere mahsustu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler!(12) sözüne sarılma gayretini yaşardım, her şeye rağmen umutla.

Üniversite sınavını kazandığımı müjdeleyeceğimi düşündüğüm bir günü yaşama gayretinde idim. Anne ve babamın oldukça durgun geçen günlerinin farkındaydım, ama her konuda annem ve babam için iyi düşünceler içindeydim ki; “Bu da geçer!” diyordum. Oysa...

O akşam müjde vermemin öncesinde anne ve babamı salonda karşılıklı oturmuş şekilde beni beklerlerken gördüm. Sınavı kazanmış olmam dikkatlerini çekmedi, umursamadılar bile diyebilirim.

Durumu izah etmek için boğazını temizledi öncelikle babam, üstelik bir evlâda karşı “Ayıp” ya da saygı kavramını yitirmiş gibi;

“Annenle artık birbirimize yetmiyoruz evlât. Böylesi, aynı çatı altında yaşamak uygun değil, annen yoluna, ben yoluma öyle karar verdik. Sen annenle kalacaksın, ben bu evden bir gömlek bile almaksızın ayrılıp fabrikanın lojmanında yaşayacağım…

Biliyorsun uzun çalışmalar, ihracat falan için geciktiğimde kaldığım o lojman dayalı döşeli, bir şeye ihtiyacım olacağını sanmıyorum…

Özellikle senin hiçbir şey için eksikli kalmaman için gayretli olacağım. Her ay banka hesabına muntazam olarak yatacak bir gelirin olacak. İstediğin zaman gel, kapım sana her zaman açık. Hatadan dönmek erdem, sevgi süslemesinin aşk olduğunu zannetmek aptallığını yaşamamın sonunda anladım...

Hatasız kul olmaz(13), ama bir musibet bir nasihatten evlâdır(14), derler. Bunu sana anlatma gayretini yaşayacağım, hele bir üniversiteyi bitir, bakalım!”

Babamın sözlerindeki istihzayı, imayı, sitemi anlayamamıştım, küçücük, hinliğe(5) hiç alışkın olmayan beynimle. Oysa babam mesajın ulaştığı yer konusunda emin gibiydi.

Yaşantım; üniversite, arkadaşlar çok zaman anne evi arasında, bazen de ara sıra diyebileceğim bir şekilde, babamın ısrarları ile baba evinde devam ediyordu, eğer tükettiğim şeye yaşamak denirdiyse...

Zaman zaman deli dalgalarla gelen hüznüm(15) yalnızca kendimin değil, arkadaşlarımın boyutlarını da aşmış gibiydi. Çok zaman annemden talimat alırdım;

“Bu akşam geç gel!” ya da “Bu gece arkadaşlarında kal!” gibi. Düşünürdüm ki; kumarı, kurabiye partisi uzayacaktır, zavallı beynim annemin doyumsuzluğu için çalışmazdı.

Hatta çok zaman eve arkadaşlarımla ders çalışmaya geleceğimi söylediğimde mutlu olurdu annem, çekişmek, muaheze etmek(4) yerine. Ne Ortalığı dağıtmayın!” gibi önerisi, ne de bir başka tembihi, tavsiyesi olurdu.

“Buzdolabında ne isterseniz var, hizmetçiye de talimat vereceğim ayrı ayrı yataklara yatırsın sizleri, eğer gitmeyip kalan olursa. Rahatınıza bakın, derslerinize iyi çalışın, ben arkadaşımda kalırım!” diyerek çok zaman daha biz gelmeden her kimse o arkadaşının, ya da arkadaşlarının evine yönelirdi, tabiidir ki süslenip püslenerek ve taksiyle.

Bunu, biraz geciktiğinde kendisine rastlamam, tebessümünün ve mutluluğunun yanağıma çimdik atmak şeklinde okşanmasından anlardım, daha doğrusu anladığımı sanırdım. En doğru biçimde desem ki; anlamakta zorluk çekerdim, akıl erdiremezdim.

Aynı görünüm babam için de şekillenirdi, onda kaldığım zamanlarda hissettiğim kadarıyla. Her ne kadar annemin davranışlarına toz konduramasam da, babamın yaşlılığına rağmen özentilerine hak verirdim (sanki).

Yanlış bir felsefe idi; “Erkektir ne yapsa yeridir!” sözü. Her ne kadar bazen “Erkektir” yerine “Delidir, Evlidir” gibi sözler olarak değiştiriliyor olsa da.

Sosyal düzende tüm yanlışlıklar bu nedenle yaşanmıyor muydu? Erkektir, mubahtır(5), zamparadır, Don Juan’dır(7) vs. vs. Kadın sadece; “Eksik eteklidir(7), metadır, kocasından başkasına görünmeyecek, onun çocuğunu doğuracak bir yaratık!”

Ve bir kadın için en kötüsü, hiçbir zaman yakıştıramadığım bir deyişle, namahreme(5) bakması nedeniyle, içi temiz de olsa da katli vacip(7) bir dünyanın en eski mesleğine sahip biridir ki, ben o sözü bugün bile kullanmaktan çekinirim.

Ve maalesef üzülerek söylemem gerekirse bugünün dünyasında her yerde görünmese de ülkemde, kendini Müslüman sayan, daha doğrusu Müslüman zanneden ülkelerde hâlâ bu düşünce egemen, yadsımamak gerek.

Bu bağnaz(1) nedenle de çok konuda geri kalmışlığımızın izahının mümkün olmadığı geçiyor aklımdan.

Gördüğüm, daha doğrusu bunu hissettiğim kadarıyla diye düzeltmem doğru olacak. Annemin ve babamın ders çalışmaya gelen arkadaşlarıma karşı tavırları da aynı idi, cinsiyetlerin farklılığı nedeniyle.

Annem kız arkadaşlarıma el uzatıp tokalaşmakla yetinirken, erkek arkadaşlarımın çenelerini, yanaklarını, kulaklarını okşar, kaba anlamda makas alma hakkını kullanır, çok zaman iltifat eder(4), eğer erkek arkadaşlarımı uğurlamama yetişirse onları öyle bir kucaklar ve öperdi ki, o sevgiyi bana göstermediğini düşünüp kıskanırdım arkadaşlarımı sanki.

Babamın tavrı da anneminkinden farklı değildi iltifat ve ikram yönünden tabiidir ki kız arkadaşlarıma karşı içtenlikle, erkek arkadaşlarıma kontenjandan gibi.

Üniversite yaşantım ilerledikçe doyumsuzluklarına, yaşlarına, başlarına aldırmaksızın sekse düşkünlüklerine, bence günahlarına şahit olmaktan bıkmış gibiydim. Özellikle tatil günlerinde annemin evinden çıkan, evde birilerinin olmadığı yahut da birilerinin olmaması temin edildiğinde gelen değişik tip ve modelde ki(!) misafir adamları görmekten iğrenirdim.

Babamın evinden çıkan mini etekli, frapan(5) giyimli, boyası, makyajı silinmemiş, rüküş(5), sırıtkanlığı ile mesaj vermeğe çalışan kadın olduklarından bile şüphelendiğim varlıkları anlamakta zorluk çekiyordum.

Bir günah deryasında(7) bedenleri için yaşadıklarına inandığım ebeveynlerimden utanıyordum. Hele ki bakkaldan, çakkaldan, kasaptan, manavdan, yan yana yürüyen insanlardan kulağıma ulaşan sesli sessizlikler(7) beni bunaltıyor(4), rencide ediyordu(4).

Karar verdim, her ikisini de uygun bir zamanda Allah’a havale edecektim, sonum ne olursa olsun, umursamaksızın.

Babamın asarı atika(7) bir silâhı vardı, evden göçerken yerinde bıraktığına inandığım. Buldum, kurcaladım ve bana işlevi varmış gibi görünmedi. Zengin çocuğuydum, ensem düzgün, sırtım kalın, cebim dolu, çevrem genişti, ayıplayanlarım olsa da.

“Abi!” diye yanına yanaştığım ilk ağabey;

“Haklısın, ama iyi düşündün mü evlât? Bir başka türlü çözüm benim aklıma da gelmiyor. Annen-atan için düşündüğün eylem, ömrünü tüketmek, yok etmek, hapishanelerde sürünmen, çürümen demek. Ömrünü karartırsan sana acırım, onun için iyi düşün. Bir psikiyatra(16), psikoloğa(16), benden daha yaşlı birilerine görün, danış!”

“Yani hareketim olduğunca deşifre olsun(4) mu demek istiyorsun ağabey? Ben senin dışında birinin haberdar olmasını asla düşünmedim!”

“Yok, oğlum. Amacım; ömrünü heder etmemen(5). Her ne kadar bizim, ya da bizim gibilerin ‘Oh olsun!’ diyeceklerine aldırma. Mutlaka düşün, ama çok ve olağandan öte uzun süre düşün...

Ve benim gibi, herkes için beyefendi ve değerli bir insan olduğunu unutma!” dedi mermileri şarjöre(5) yerleştirdiği tabanca ile yedek bir şarjörü önce bir gazeteye sarıp, sonra bir poşete koyarak bana uzattı ve sanki bir kez daha görüşemeyecekmişiz gibi kendisinden ayrılırken sırtımı sıvazladı.

Okula gitmedim, bir parkta eğlendim bir süre, serçelerle, kumrularla, güvercinlerle, karıncalarla sohbet ederek, dertleşerek.

Doymadım, kırlara attım kendimi, çatlayan tomurcuklar, sallanan ahlat müsveddeleri ya da kalıntıları, yeryüzünün tümüne egemen olmaya çalışmış papatyalar, gelincikler çekmedi dikkatimi. Çevremi kontrol edip silâhı bir el ateşledim, havaya doğru, sesi mutlu etti beni, annemin ve babamın Azrail’i olmak için hazır hissettim kendimi.

Annemin evine yöneldim önce. Hiç aklıma gelmezdi sınıf arkadaşlarımdan Behzat çıkıyordu evimizin kapısından.

“Hayrola?” dediğimde, iyice kurulanmamış saçlarına rağmen yalan söylediğini hissettim, hatta buna bir bakıma inanmam gereğini düşündüm;

“Geçenlerde seninle çalışmaya geldiğimizde unuttuğum kitabı almak için uğramıştım da!” dediğinde elinde kitap gibi bir nesne olmadığının, geçenlerde dediğinin de bir-bir buçuk ay kadar öncesi olduğunun farkında değildi.

Annemin onu bir şeyler için mecbur ettiğini, ama nasıl ettiğini bilmem mümkün değildi. Bu benim eylemime yönlenmemin, vaktin geldiğinin işareti idi.

Arkadaşıma; “Güle güle!” dedim sadece, özellikle “Görüşmek üzere!” sözünü sarf etmeksizin.

Oysa ilerilerdeki günlerde hem de çok zaman hüzünlü olarak görüşeceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi.

Sessizliğe bürünmüş evin banyosundan su sesi ve annemin şen-şakrak şarkı söylediğini(4) sandığı sesi geliyordu.

Kapısına dokundum banyonun. Öylesine kendine güveni vardı ki ve sesi öylesine yüksekti ki kapının açıldığını fark etmedi, ben “Anne!” deyinceye kadar. Çıplak vücudunun mahrem(5) yerlerini elleriyle kapatma gayretini yaşar gibiydi.

Elimdeki tabancayı görünce merhamet dilercesine açılmış gözlerine aldırmaksızın tabancadaki tüm mermileri bedenine boşalttım, ilki hariç, onu garantili olsun amaçlı başlangıçta kafasına doğru nişanlamıştım çünkü.

Hayatımı karartan birinci eylemi gerçekleştirmiştim, rahattım.

Başlangıcın ertesini tamamlamazsam, beni bu kadar küçülten ikinci kişiyi de yeryüzünden silmezsem olur muydu? Boş şarjörü annemin yıkılmış bedeni üzerine atıp seslere, gürültüye ulaşacaklara aldırmaksızın bir taksi ile babamın evine yöneldim, hiçbir şeyi umursamaksızın, düşüncemin ikinci bölümünü gerçekleştirmek için.

Kabahat, ya da suç bu gibi konularda tek başına yaşanmazdı elbette ki bence. Yaşayan ve yaşatan vardı, o halde ikisinin de cezalandırılması gerekti, ikisi de aynı cezaya müstahaktı(5) Tanrı adına, Tanrının görevlendirdiği Azrail’mişim gibi…

Babamın evinde koşuşturmaca şeklinde ayak sesleri işitiyordum, kapısı kilitliydi. Anahtarım vardı ve kapıyı açtığımda gördüğüm manzara hoş değildi diye kısaca özetlemem yeterli olacak. Babam yarı üryan(7) ötesinde, bir genç kızın peşinden koşar gibiydi, soluk soluğa.

Bu genç kız da benim okul arkadaşım, hatta biraz evvel annemin evinden çıkarken gördüğüm Behzat’ın oldukça yakın kız arkadaşı Begüm’dü. Hangi nedenle babamın evinde olduğunu anlayamadığım?

Ben kapıdan içeri girdiğimde Begüm arkama gizlenmeye çalışırken, ummadığı bir nedenle karşılaşmış olmaktan dolayı tepkisini sözleriyle belirtmek amacına yönelmişti.

“Allah belânı versin!”

“Allah belâsını hemen şimdi verecek kardeşim!” dedim. Tıpkı anneme yaşattığım gibi ilk mermiyi kafasına, diğerlerini bedenine doldurdum babamın, Begüm’ün şaşkın bakışlarına aldırmaksızın.

Tek üzüntüm bir mermiyi yedek bırakıp da kafama sıkmamaktı, temelli uzaklaşırdım bu şekilde, yaşamayı düşünmediğim dünyadan.

Bir şeyi plânlamışsan eksikli olmamalıydın. Örneğin mademki annemin üzerine şarjörü atmıştım, babamın üstüne atmayı da unutmamıştım, tabanca cebimdeydi. Babamın anneme göre farkı, bedeninde bir kurşunun fazla olmasıydı.

Geldiğim taksiye; “Dur! Bekle!” demiştim. Pejmürde(5) bir şekilde olan kitaplarını ve çantasını almayı unutmayan arkadaşımın elinden tutarak onun ve taksi şoförünün hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın binip önce “Sür!” dedim.

Bir otobüs durağına yaklaşırken Begüm'e kapıyı açıp; “Hadi, in! Beni unutmayın!” derken aklıma yeni gelmiş gibi duraksadım. Bazı şeyler insanın aklına tam son anda geliyordu nedense, öldürdüklerinden kalanlar, arta kalanlar gibi.

Taksiye; “Bir beş dakika daha dur, sonra karakola teslim edersin beni!” dedikten sonra otobüs durağına yönelmekte olan Begüm’e de “Dur, bir dakika bekle lütfen!” dedim, o atmosferde bile iki insanın katili olsam da kibarlık meziyetimdi çünkü ve beynimde söylenmesi gereken birikintileri anlatma gayreti yaşadım ayaküstü(5);

“Evim ve fabrika başsız şimdi. Behzat’la birlikte bir avukatla, noterle konuşun. Evi ve fabrikayı başsız, kimsesiz bırakmayın! Ne yapmam gerekiyorsa öğrenin. Benim hapis sürem ne kadar olacak, belli değil. Behzat askere gidinceye kadar fabrikada lojmanda kalsın, sen de benim evimde kalırsın…

Yok, hemen evlenmeyi dilerseniz, evimde kalın beraberce. Para-pul ne lâzımsa fabrikanın muhasebecisi ile hapishaneye gelin, ne gerekirse ben hallederim, yasalar çerçevesinde. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Sükûnete ihtiyacın var, hissediyorum. Seni bir taksi tutup evine gönderemediğim için üzgünüm. Sanırım böylesi daha iyi!”

Behzat’ı nerede ve nasıl gördüğümü söylemem şart değildi.

Onunla vedalaştıktan sonra aynı taksiye binip; “Hadi ağabey, beni karakola götür, teslim et! Ancak öncesinde taksi ücretini ödememe izin ver!”

Bahşişini eksik etmeksizin ödemem ve öldürmeme rağmen serinkanlı(5), vasiyetimi yapmış gibi görünmem şoförü etkilemiş olsa gerekti, verdiğim parayı saymaksızın cebine koydu. Karakola çeyrek kala durdurduğumda;

“MOBESE Kameralarına(17) falan yakalanma, bir de şahit-mahit diye benim yüzümden senin canını sıkmasınlar. Hakkını helâl et Ağabey ve lütfen bana hissettiklerine göre; ‘Hayırsız Evlât!’ deme!”

“Allah yardımcınız olsun, efendim!” diyen yaşlı şoför arabasıyla yan sokaklardan birine girince karakoldan içeri girip; “Annemi, babamı öldürdüm!” dediğimde polislerden hiçbiri bana inanmak istemedi önce.

Silâhı masalarına bırakıp adresleri verince ve de yapılan anons sonrasında gerçeği öğrendikten sonra kelepçelemeksizin, GBT(17) durumuma bakıp ifademi aldıktan sonra nezarethaneye koydular.

O günün, hatta o günü takip eden gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıtılan yalan-yanlış haberlerle “Anne-Baba Katili” olarak manşet yapılmıştım. Mizanpajı(5) oldukça iyi şekillendirilmiş haberleri özet olarak bile kaydetmeme gerek yok, diye düşünüyorum şu anda.

Benim annem için; kötü kadın, ya da malûm şekilde, babam içinse kart zampara diye bir şeyleri açık etmemin hiç de yararlı olacağını düşünmüyorum. Birincisi ölülerin arkasından kötü konuşulmaması(18) gerekliği, ikincisi ne de olsa annem-babam oldukları için.

Söylemem gereken tek şey, yaşama arzumu yitirmiş olmam ve akılsızlık edip bir mermiyi, ya da kurşunu da kendim için saklamamış olmamdı. Hapiste bana uygun tüm şartlar suskunluğum nedeniyle uygun görülmüştü.

Koca-koca, kadrolu, emektar mahpuslar bile suskunluğuma saygı ve sevgi ile iltifat ediyordu. Ancak bana hiç yararı olmayan bir hayatı tüketme mecburiyetindeymişim gibi geliyordu bana.

Ana-babaya üf bile denilmeyeceğini(19), bu nedenle ana-baba katili olarak cehennemde ebedi olarak kalacağımı biliyordum. İntihar etmekle cehennemde daha da alt ve kor ateşli yerlerde yanacağıma inanmama rağmen intihar etmeyi aklımdan geçiremiyordum.

Ancak gerçekçi olmalıyım ki; intihar etmekten de korkuyordum. Acı çekmek endişesi yanında, ne ile intihar edebileceğim sorusu da geniş bir boyutta meşgul ediyordu beynimi.

Çünkü ana-baba katili olarak suskun bir şekilde yaşadığım için özel olarak takip edildiğimi düşünüyordum başlangıç olarak gerek cezaevi yönetimi tarafından, gerekse içerideki mahkûm, ya da mahkûm kılığındaki polisler tarafından da.

Hatta iddia edebilirim ki; arkadaşlarımın, tabancayı temin ettiğini belirtip ceza alıp, cezası ertelenen ağabeyin, kasap-manav, konu-komşunun gönüllü olarak şahitliklerine rağmen tahrik, yönlendirme, birilerini koruma amaçlı olarak suçu üzerime aldığım, belki de cezaevindeki bir kısım şeyleri araştıran polisler tarafından takip edildiğim bile geçiyordu aklımdan.

Cezaevinde silâh, ilâç gibi şeyler yoktu, hatta ip olarak kullanılma ihtimali dolaysıyla ayakkabılarda bağcık bile yoktu. Gene de anne-baba katili olarak en uygun silâh olan şişle öldürülmek aklımdan geçmiyor değildi; “Canıma minnet! (7) diye düşünüyor olsam da.

Kendi imalim, ya da bir vesile ile temin edebileceğim bir şişle kendimi nasıl, ne zaman ve ne şekilde öldürebileceğimi bilemiyordum.

Param vardı. O halde beni öldürmesi için birini satın alabilir miydim, örneğin hapisten çıkması mümkün olmayacak, müebbede mahkûm(7) birini? Çünkü onlar için “Ha bir-iki-üç, ha da beş-on fark etmeyecektir!” şeklinde bir düşünce vardı zihnimde. İhtimalleri düşünmeliydim.

Baltayı taşa vurmamak(4) amacıyla öncelikle böyle birini bulmak için, sık elemeli, ince dokumalıydı(4). Birçok bakımdan dikkat çekmeyecek, uysal biri olmalıydı beni öldürecek olan ve de umudum olmamasına rağmen dürüst olmalıydı.

Parayı alıp, sonra “Vazgeçtim!” demesi işime gelmezdi.

Nasıl olsa elimde bana sebep olan iki insanın kanı vardı, mademki idam cezası yoktu, onu da paramı gasp etmiş(4) olacağı için öldürürdüm, olur, biterdi. İkiyle üç, ağırlaştırılmış, ya da normal müebbet hapis arasında ne fark vardı ki? Tek üzüntüm üniversiteyi bitirememekti.

Ayrıca bir sevdiğimin, gönül verdiğimin olduğunu hatırlayamaksızın...

Yok, yok…

Bilmeksizin, ölmek olsa gerekti.

Günlerden bir gün, mahkeme safahatımı da içtenlikle takip eden, ben susma hakkımı kullandığım halde, şahit olarak ifade vermeyi isteyen birini annemden, birini babamdan sakındığım arkadaşlarım gelmişlerdi ziyaretime.

Öncelikle açıklamam gerek ki, mahkeme heyeti onların ve diğer gönüllü şahitlerin ifadeleriyle öğrenmişlerdi hareketimin nedenini.

Üstelik Behzat ve Begüm özellikle belirttiğim sadece günlerden o bir gün değil, hapse girdiğimden beri her gün, muntazam bir şekilde gelip beni bilgilendirmişler, çamaşır, kitap ve akla gelebilecek bir kısım gereklilikleri getirmişlerdi.

Söylememe gerek yok; Begüm’ün kıskançlık yaşamasına gerek olmadığı için Behzat’ın yaşadığı ile ilgili yaşadığım olayı ne ben hatırlattım, ne de o hatırlamıştı!

Ölenler ölmüş, kalan sağlar bizimdi, fazla söze gerek var mıydı?

Mahkeme heyeti şahitlerin, söz, davranış ve özellikle kanaatlerine uygun olarak, olayın ilk ve son olarak tahammül sınırlarının zorlanmasıyla yaşandığına inanarak caza ile ilgili indirimleri kullanmaktan çekinmemişlerdi.

Ben işte mahkemenin hemen başlangıçlarında, ilerlemesinin önemsizliğini hissederek öğrenmiştim Begüm ve Behzat’ın okumayı erteleyip evlenmiş olduklarını nedenini gayet açıktı benim indimde.

Söylediğim Begüm, Behzat’la da üleştiğimiz o günlerden bir gün arkadaşlarımın yanında Begonvil(20) isimli sınıfımızdan bir kız arkadaşımız da vardı. Bu kıza okuldayken;

“Hani ismin Begonya(20) olsa anlayabilirdim, ama begonvili anlayamadım!” şeklindeki cahilce davranışımı izah ederek susturmuştu beni.

Zamanın ilerlemesinde yokluğuma inanamayan, nedenlerini bilemeyen ve ancak bir vesile ile beni Begüm’den öğrenen Begonvil beni ziyaret etme isteğini söylemiş Begüm’e ve o nedenle beraberce gelmişler.

Behzat ve Begüm’le konuşmalarımızın başından sonuna kadar tek kelime bile etmedi, sadece gözlerime baktı, üzüntüyle, belki anlayamadığım bir şekilde sevgiyle, ya da özlemle. Sadece ayrılırken bir şey unutmuşçasına geri kalıp;

“Hiç mi anlamadın, hiç mi düşünmedin beni?” deyip sırtını döndü...

Begonvil, o günden sonra hiç aksatmadı ziyaretlerini, hem hiç konuşmaksızın, Behzat ve Begüm’ün anlattıklarım dinleyerek.

Mezuniyet müjdesini de beraber vermeye gelmişlerdi. Ve Begonvil bu kez umursamaksızın konuşmuştu arkadaşlarımın yanında.

“Onların bile bildiği, ama senin hissetmediğin bir gerçeğim var benim. Seni hapisten çıkıncaya kadar, hatta ölünceye kadar bekleyeceğim. Nedenini de sen anla!”

“Hiç umudum yok hapisten çıkmak için. Ama haydi böyle bir umudu yaşayayım diyeyim, nasıl geçecek ki ömrün?”

“Seninle geçireceğim son bir saniye olacağını bilsem bile o son saniye ödül olacaktır bana. Hem umutlanmak için mutlaka sebep mi olsa gerek? Bakarsın yasalar değişir, seçim olur, geçim olur, af çıkar...”

“Birincisi ölme eşeğim ölme(21) örneği. İkincisi devlet, hükümet affetse bile, Tanrı affeder mi benim gibi günahkâr kulunu?”

“Ben affederim seni, hem Tanrıya yalvarırım senin için, eğer özgürlüğünde beni kabul edersen...

“Ben, beni ömür boyu beklemeye yemin edeni nasıl kabul etmem ki? Ancak bana bağlanmak yerine yaşamını düzene soksan evlenip çoluk-çocuğa karışsan demek isterim!”

“Nasıl yani? Sana ömrümü adamamı kabul etmiyor musun?”

“Nasıl etmem? Ama yaşamını neden boşuna tükenmekte ısrarlısın ki? Hem bugüne kadar bana ilgini neden belli etmedin ki?”

“Ben sana yaklaştıkça, sen uzaklaştın! Ne de olsa zengin çocuğu idin. Bir taşralı seni nasıl etkiler, etkileyebilirdi ki? Gene de sana görünmeyecektim. Ama Behzat ve Begüm burnunun büyük olmadığını söylediklerinde hiç olmazsa beni sana göstereyim istedim, beni kabul etmeyecek olsan bile!”

“Görüşme bitmiştir!” sözü bizi kendimize getirmişti.

“Bir dakika daha!” dedim gardiyana, Behzat'a işaret ederek, kızlar dışarıya yönelirlerken.

“Ne yap, yap bu kıza tüm masraflar bana ait olmak üzere bir ev tut, ona iş ver. Bir dahaki sefere bir noterle gel buraya. Malım, mülküm, bana intikal eden(4), sahip olduğum ne varsa her şeyimi üçünüze eşit miktarda üleştireyim, eğer ölürsem…

Kalırsam, kaç yaşımda olursam olayım, üçünüzün de haklarınız aynen baki...

Ben sevgiyi tadacak olduktan sonra bana mal-mülk gerek değil, tabii yaşamaya devam edersem. Ev itirazsız sizin, her hal ve şartta, Begonvil’e alacağınız ev de onun. Size, eğer kabul ederseniz tek şartım; oğlunuz olursa benim adımı koyun, koymazsanız da gücenmem, bilin!

Vazgeçmiştim intihar etmekten de beni intihar ettirecek olanı aramaktan da. Çünkü bir bekleyenim vardı artık, inandığım…

Söylentiler vardı hapishanede seçimler vardı ve genel bir af bekleniyordu hepimizi kapsayacak. Koğuş mutluydu, hatta hapishane boşalacak diye gardiyanlar da mutluydu. Seçimler yapıldı…

Amma…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Behzat; Doğuştan iyi, soylu kişi.

Begüm; Kadın hükümdar, prenses.

(1) Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur, toplasam o öğütleri buradan köye yol olur...  Cem KARACA’nın “Namus Belâsı” isimli şarkısının ilk dizeleri.

Keşke seni tanımamış / Keşke sevmemiş olaydım diye başlayan, nakaratı; “Aşkın mapusane / İçinde ben mahkûm / Saçların parmaklık / Gözlerin gardiyan olmuş şeklinde Halûk LEVENT Şarkısı

(2) Mapusane Çeşmesi yandan akıyor…”  Kastamonu yöresine ait bir türküdür.

(3) Bülbülü altın kafese koymuşlar; “Ah! Vatanım!” demiş; İnsan doğup büyüdüğü ortamdan, yurdundan uzakta ne kadar iyi bir yaşama ortamında bulunursa bulunsun, yine de yurdunu arar, onun özlemin çeker.

(4) Baltayı Taşa Vurmak; Biriyle konuşurken, farkında olmayarak, ya da boş bulunup ona dilmediği, muhtemelen dokunacak sözler söylemek, pot kırmak, çam devirmek.

Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.

Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.

Cazgırlık Yapmak; Halk dilinde fitneci, haksız olduğu halde haklılığını ispat etmek istercesine, gereksiz yere bağırıp çağırarak, ortalığı ayağa kaldırmak,  üste çıkmaya çalışmak.

Damda Olmak; Dam; cezaevi, kodes anlamlarında bir kelime olup sözün anlamı hapiste olmak, hapis yatmaktır.

Deşifre Olmak (Etmek); Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

Heder Olmamak (Etmemek); Boşa, boşuna gitmemek. Heba olmamak (etmemek), Ziyan olmamak.

Hesapları Kesilmiş(Bitirilmiş) Olmak; Birileri üzerinde birikmiş kin, garez, öfke gibi gerekçeler nedeniyle dövmek, haddini bildirmek, hatta öldürmek şeklinde eylemi gerçekleştirmek.

İltifat Etmek; Beğenmek, rağbet etmek, saygı ve ilgi göstermek.

İnce Eleyip Sık Dokumak; Titizlik göstermek, bir şeyleri en ince ayrıntılarına kadar araştırmak gözden geçirmek.

İntikal Etmek; Anlamak, kavramak. Bir yerden bir yere geçmek, göçmek.

Muaheze Etmek; Paylamak, ayıplamak, kınamak, azarlamak, tenkit etmek, eleştirmek.

Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.

Rencide Olmak; Kalbi kırılmak, incinmek.

Şen Şakrak Şarkı Söylemek; Bulunduğu konuma uymasa da (özellikle hamamlarda, dağ başlarında, evinin banyosunda, hatta tuvaletlerde konser veriyormuş gibi) yüksek sesle şarkı söylemek.

Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.

Yorum Yapmak; Yorumlamak. Bir yazıyı, bir sözü, bir metni, ya da bir yapıtı, anlaşılması güç yönlerini açıklayarak aydınlığa kavuşturmak, belli bir görüşe göre değerlendirip açıklamak.

(5) Ayaküstü; Ayakta durarak, oturmaksızın, hemen o anda, kısa bir sürede.

Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

Ceberut; Türkçemizde genelde iki adet “r” harfi ile kullanılmaktadır ki, yanlıştır. Anlamı; “Kendini beğenmiş, kibirli, azametli, acımasız, merhametsiz, zorba” demektir. Diğer anlamı; “Tanrısal büyüklük, ululuk, Tanrının her şeyin üstünde olan kudreti demektir.

Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.

Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.

Mizanpaj; Gazete, dergi, broşür, liflet, prospektüs (tanıtmalık) gibi yayınlarda sayfa düzenidir.

Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

Müstahak; Bir şeye hak kazanmış, bir şeyi hak etmiş. Bir kimsenin lâyık olduğu ödül veya ceza.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.

Pespayelik; Düşük niteliklilik, beş para etmezlik, aşağılık davranma biçimi, alçaklık, soysuzluk, bayağılık; Kibar olmamak, basitlik, adilik, sıradanlık.

Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

Serinkanlı; Öfke telâş ya da heyecana kolayca kapılmayan, olaylar karşısında kendini denetleyen, soğukkanlı.

Şarjör; Doldurmalık. Otomatik silâhlarda, belli sayıda mermi taşıyan ve bu mermileri namluya, arka arkaya sürmeye yarayan mekanizma.

Tahrik; Yola çıkartma, harekete geçirme, hareket ettirme, kımıldatma. Cinsel isteği uyandırma, artırma.

Vandal; Eski kültür sanat anıtlarını yakıp yıkan, bunların değerlerini bilmeyen kimse, ya da halk.

(6)  Bilmemek (cahillik) de mutluluktur;  Öğrenmeme, konularla ilgili yorum yapamama tedirginliğini anlatan söz. Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlâksızdır. Mustafa Kemal ATATÜRK

(7) Abus Surat (Yüz); Asık, somurtuk, çatık, somurtkan.

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Canıma Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan mutluluğu belirtmek için kullanılan söz.

Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.

Eksik Etekli; Kadın.

Gayya Kuyusu; Sözlük olarak İslami anlamı cehennemde ateşten bir dere, nehir veya cehennemin en derin tabakasında yer alan bir kuyu olarak tarif edilir. Kur’an’daki ayete göre; cehennemliklerin içine atıldığı, ne tam battıkları, ne de tam nefes aldıkları içi pislik dolu kuyu. Ayrıca mecaz olarak; belâlı, karışık ve karmaşık işlerin döndüğü yanlış durumlar (Arapça; limit, en son uçta) anlamındadır. Genelde olumsuz, ümitsiz, aşılması zor durum, handikap (aşılması zor, güç engel) olarak da düşünülebilir. 

Günah Deryası; Suç anlamına gelen günah kutsal kitabımızda yazılı olan, şirk, iftira, gıybet gibi belirlenmiş, saygıda kusur, yasakların çiğnenmesi, kutsallara önem vermemek, ilâhi olan şeylere karşı tavırlı olmak, ahlâksızlık ve özellikle dini hataların tümünü birden düşünce dışına itmek şeklinde bir çokluğun ifadesi.

Kakara-Kikiri (Kakarak Kikiri, Kakarakikiri); Eğlenmek, neşelenmek, gülüşmek, bir konu ile ilgili olarak dalga geçmek.

Katli Vacip; Öldürülmesi dinen sorun oluşturmayan, hatta gereken kişi.

Lâf Cambazlığı; Çok konuşma, sözleri yuvarlayıp, konudan uzaklaştığının farkında olmama, bile bile konuyu başka yönlere çekme, lafazanlık yapma, herkese çeşitli teşbihlerle lâf yetiştirme gayesiyle şımaran kişinin karakteri.

Müebbet Hapis Cezalı Mahkûm; Yaşadığı sürece, ömür boyu hapiste kalacak olan mahkûm. Sonu olmayan, sonsuz hapis cezası almış olan mahkûm.

Ne Haddine; Ona düşmez, ona kalmamıştır, yapamaz.

Sesli Sessizlik; İki kişinin sözüm ona aralarında konuşurken duyulmaması amaçlı gibi görünüp karşısındakine gereken mesajı vermek için mimikler, hareketler ile denilmek istenen ulaştırılması.

Söz Takası; Karşılıklı olarak atışma, sözleri karşılıklı olarak söyleme, tartışma.

Tövbeler Tövbesi; Pişmanlık duyulan bir işi bir daha yapmama kararını belirtmek amacıyla, tövbenin kuvvetlendirilmesi

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.

Zıpzıptır ak (Zıpzıptırak); Türkçemizde böyle olmayan bir deyim, yöresel olarak “kakara kikiri” deyiminin kuvvetlendirilmesi için çok nadiren kullanılan deyim.

(8) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

(9) Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, / Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem… Mehmet Akif ERSOY

(10) Sap Gelip Saman (Ot) Gitmek; Hiçbir etkinliği olmaksızın, sadece yaşayıp da bir işe yaramayan insanlar için kullanılan söz dizisi. Bazen “Ot gelip saman gitmek, Mal gelip, mal gitmek, Eşek gelip hergele gitmek” şeklinde de kullanılmaktadır (Mal büyükbaş hayvan, hergele sürü anlamında değil terbiyesiz anlamında bir küfür sözüdür).

Sap Gibi Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.

Sap Olarak Gelip Sap Olarak Gitmek;  Dünyandaki varlığı ile farkındalık yaratmaksızın tüketmek ve kirletmek dışında hiçbir farkındalığı olmayan insan biçimin tarifi.

(11) Nemfomanı; Hiperseksüalite. Birçok insanın sandığı gibi sık sık cinsel değişiklik aramak, ya da cinsel isteğin güçlü olması anlamında kullanılan bir sözcük değildir. Ancak kişinin arzusu ve gücü cinsel isteğin şiddet derecesini belirleyebilir. Cinsel değişiklik isteği de yine kişinin arzusuna ve gücüne bağlıdır.

Hiperseksüalite; Cinsel isteği çok artmış ya da arzuları son derece sık veya aniden beliren kişiler için kullanılan bir terimdir. Bu eyleme bazı tıbbi uygulamaların neden olduğu söylense de, çoğu zaman nedeni ve nasıl başladığı bilinmemektedir.

(12) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(13) Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.

(14) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(15) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(16) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

(17) MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir. Ancak sistemi kuran mühendis ve polis gibi kişilerin adlarının baş harflerinden oluşturulmuş (Murat, Osman, Basri, Erin, Süleyman, Erdoğan isimlerinden oluşturulmuş) bir şifre gibi de düşünülebilir. (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).

GBT; Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.

(18) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.

(19) Kur’an, Isra Suresi. 23. Ayet; “Rabb’in kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya ve babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘Öf’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle!”

(20) Begonvil; Ülkemizde Gelin Duvağı şeklinde anılan, özellikle Akdeniz kıyılarında görülen ağaçsı bir bitkidir. Begonvil için çiçek denilmesi mümkün değildir, çünkü yaprakları renk değiştirme kabiliyetine sahip sarmaşık gibi sarılışı olan bir ağaççıktır aslında. Genelde mor renkli, soğuğa dayanaksız olan bu çiçeklerin ülkemizde görülen tipleri genellikle kırmızıdır.

Begonya ise; yeşil ve pembe tonlarda görünen, bakımı özen isteyen bir saksı çiçeğidir.

(21) Ölme Eşeğim Ölme, Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.