Ani bir tepki, acele bir feveran(1), beyni yıkanmış bir insanın söz dizisiydi bu höykürüş(1), gazete almak için tezgâha yöneldiğimde;

“Amca, almayın o gazeteyi...”

Bana “Amca” diyenin bir kız çocuğu olduğunu düşündüm başlangıçta. Eh beyni yıkanmış olduğuna göre, ona hemen yedek beyin ikmali yapamazdım, onun anlayacağı bir dille konuşmamın gerekli olacağını düşünüyordum, arkamdan yönelmeğe çalışan sözlere dönmeye çalışırken.

Çünkü “Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın... Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır...(2) dı.

Evet, öğretmen oluncaya kadar birkaç yaş tüketmem gerekmişti, ama karşımda en fazla 17-18 yaşlarında gözüken bir genç kızdan da “Amca” denilecek takdiri(!) hak ettiğimi düşünmüyordum. Gayriihtiyari(1) sordum;

“Neden?”

“O gazete hep yalan haber yazıyormuş da, ondan!”

“Sen bu gazeteyi okudun mu hiç?”

“Hayır, ama öyle dediler…”

“Peki, sadece senin elindeki bedava dağıtıldığını sandığım gazetedeki fotoğraf ile benim elimdeki gazetedeki fotoğrafa beraber bakalım mı küçük hanım? Hangisi yalan, hangisi doğru? Senin elindeki gazetede iğreti yapılmış normal gözle bile hissedilen düzeltme ya da rötuşlar(1) ne kadar belli fark edebiliyor musun?..

Hem tarafsız bir televizyon kanalında da, UPI(1) denilen dış basındaki fotoğraflarla da karşılaştırdığında gerçeğin ne olduğunu göreceksin küçük hanım. Dindarlık ya da inanç sömürüsüyle beynin yıkanmış senin ve senin gibilerin…”

Benim onun beynini yıkamak gibi bir düşüncem yoktu, asla da olamazdı. Sadece tarafsızlığı öğretebilirdim ona ayaküstü;

“Bak bu gazeteyi ben sana vereyim, bir de tarafsız olarak ikisini birden karşılıklı olarak okumaya çalış. Buna rağmen kararını değiştirmemekte inatlaşırsan senin için; ‘Tıbbın yapabileceği bir şey yok!’ demektir. Asla yönlendirme düşüncem yok seni güzel kız. Senin tasavvurunu, ya da düşüncelerini değiştirmeye de kimsenin asla hakkı yok!”

“Ben o gazeteye el sürmem!”

“Niye? Öcü değil, kirli değil, ben de mömücü(1) değilim. İslâm'ın ilk emri ‘Oku!(5)’ ve Hazreti Ali’nin sözlerinden biri; ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum!(6) şeklinde. O halde çekincen neden? Böyle örtünmek dindarlık mıdır? Yani senin gibi örtünmeyen ‘Dindar değil!’ öyle mi?

“Bu; sizin düşünceniz!”

“Hayır, benim değil. Hem bana anlatır, ya da söyler misiniz, bu şekilde örtünmenizin sebebi nedir?”

“Kur’an’da yazıyor.”

“Kur’an’da yazıyorsa bana sure ve ayet(1) numaralarını söyleyebilir misiniz?... Demek ki bilmiyorsunuz. Aile ya da çevre baskısı, demek ki?...

“Ses çıkarmadığına göre ‘Bilmek, öğrenmek, arzusundasın!’ diye düşünüyorum; çoğumuz Kur’an’da yazılanları bilmiyoruz, anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz, ya da konumumuza hangi yorum, hatta düşünce uygun geliyorsa onu kabullenip üstelik yalan-yanlış olarak anlatıp aktarıyoruz çevremize…

Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Kur’an’da Nur Suresi 31. ve 60. Ayetlerde(7) ve Ahzâb Suresi 32., 33. ve 59. Ayetlerinde(7) tesettür(6) konusunda; ‘Örtününüz!’ sözü geçer…

‘Dış örtüleri kadınların üzerlerine alınması, süs yerlerinin gözükmemesi’ tarif edilir, sizinki gibi öcü(1), mömücü(1), ucube(1) gibi, ya da sizinki gibi bu şekilde örtünmeniz emredilmiyor. Bu sadece kendinizi kandırmanız için siyasal bir görünüm…

Bağışla küçük hanım senin gibi bir şeyleri tam olarak bilmeyen birini kırmak asla aklımın ucundan bile geçmez! İstersen eve gidince bu sureleri aç, oku, ya da iyi bilenlere sor, öğren. Tekrar ediyorum, iyi bilenlere, bildiğini sananlara değil.”

“Anlamadım amca!”

“Bakma saçımdaki aklara, yüzümün kırışık olmasına... Kur’an’ın o ilk emri gibi yaşamımda neler öğrenmem gerekiyorsa, öğrenme isteğimden dolayı bu hale geldim. Oysa öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki, ömrümü tüketinceye kadar bitiremeyeceğim sandığım…

Sen, mademki beni ahenkle(1) dinliyorsun, o halde ‘Amca’ yerine ‘Ağabey’ ya da ‘Abi’ dersen daha mutlu olurum. Hem senin adın ne güzel kız?”

“Vildan!”

“Tamam, ben de Vicdan Ağabey! Şimdi eğer vaktin müsaitse hiçbir övünme faslı içermeksizin yanlışlarını düzeltmeme izin verir misin?”

“İstiyorsanız, peki!”

“İlk başta istediğiniz, anladığınız şekilde kendiniz tesettüre uymamışsınız. Acemiliğiniz belli oluyor yani. Örneğin, başınızı örtmüşsünüz, ama gıdığınız, yani boynunuz görünüyor, ziynet yeridir, örtülmelidir, eğer tam anlamıyla ziynet yerlerini anlıyorsan Kur’an’a göre…

Yine vücut hatlarınızın belli olmaması gerekmez mi? Hani mademki erkekler sizlerin saçlarınızı gördüklerinde başka duygular besliyor, cinsel isteklere yöneliyor, o halde bir kısım başka şeyler konusunda da dikkatli olmak gerekmez mi?..

Örneğin yerleri süpürecek kadar uzun üstlükler giyerek hadesten taharet(3) ve necasetten taharet(3), yani görülmeyen ve görünen temizlik kavramlarını gerçekleştirdiğiniz düşüncesinde misiniz? Hem ayağınızdaki desenli olarak görünen o çoraplar niye? Eteğiniz savrulunca, benim gözüme çarptığı gibi başkalarının gözüne de çarpsın, dileği mi? Vs. vs.”

“Başka?”

“İğneleyici(1), ya da sitemkâr olmaktan ziyade, konu hakkında da oldukça bilgisi olduğunu zanneden bir öğretmen olarak ders verme özelliği sergilediğim için özür dilerim. Dahasını da dinlemek, öğrenmek istemezsen, kendini dindar, sofu zanneden dinci ve yobazlara(1) olan inancını değiştirmeyeceksen hemen susarım, sen yoluna, ben yoluma...”

“Anlat ağabey, sanırım yanlış bildiğim şeyleri düzeltmem gerekiyorsa öğrenmekten çekinmem!”

"Affedersin, belki yanlış bir söylemim gibi gelir sana, ama dürüst olmak mecburiyetindeyim; senin beş vakit namaz kıldığını da düşünemiyorum. Gözlerin, dudakların boyalı, kaşlarını düzeltmişsin, yüzün kremli, ya da başka bir şeyle sıvalı...

Evet, söz aramızda; ‘Güzele ne yakışmaz ki?’ Hepsi yakışmış, ancak yeniden abdest alman gerektiğinde hepsini yıkayıp tekrar abdest tazeleyebileceğini pek aklım almıyor, eğer yanılıyorsam, özür dilemek erdemdir(1), özür dilerim…

Ha! Dersen ki; kazaya bırakıyorum, o zaman demem şu ki; her ne kadar her koyun kendi bacağından asılırsa da, kazaya bırakılanlar sadece borç ödemedir, gıdalanmak, faziletinden(1) yararlanmak değildir, diyebilirim, bilebildiğim, öğrenebildiğim kadarıyla…”

“Anladım. Keşke böyle şeyleri ayakta değil de oturarak anlatmayı deneyenler de sizin gibi anlatsa, anlatabilseydi. Sahi ağabey, öğretmenim dediniz, gerçekte Din Dersi Öğretmeni misiniz yoksa?”

“Hayır, ama bilgi birikimimin yeterli olduğunu düşünmekle beraber, sınırının olmadığının farkındayım. Büyüklerim hacı... Öğrenmem gerekenlerin çoğunu onlardan, katıldığım kurslardan öğrendim ve dimağımı(1), beynimin ilgilenmesi gereken ilgili bölümlerini besleyip zenginleştirmeye çalıştım. Söylediğim konularda bilgi birikimim ondan yani, yoksa hocalıkla, müezzinlikle, hacılıkla alâkam yok!”

“Sözlerinizden faydalandım, bildiğimi sandığım çok şeyi bilmediğimi öğrendim. Sözlerinizden etkilendim ağabey. Buralardan değilsiniz galiba, sizi tekrar görebilir miyim?”

“Okula yakın olduğu için şuradaki 26 Numaralı, apartman dairesinin 11 numarasına yeni taşındım. Okul da hemen bakkalın arkası, mutlaka biliyorsundur. Adımın Vicdan olduğunu tekrarlamama gerek yok. Dersimin olmadığı zamanlarda istediğin her an kardeşlerinle, akrabalarınla gelebilirsin, şimdilik ders programımı vermem imkânsız…

Ancak Cuma günleri kesinlikle dersim yok. Bilgi dağarcığımda(1) birikmiş her şeyi sorularınızın karşılığı olarak aktarmayı isterim. Bilmediklerimi, anlatamadıklarımı ise öğrenip daha sonraki görüşmelerimizde bilgi edinmeniz için sizlere iletirim.”

Sessizliğe bürünmüş gibiydi, söylediklerimin onu saplantılarından bu kadar çabuk soyutlayacağım(7) düşünmemiştim. Bana göre insanların kütükleşmiş(7), ya da sertleşmiş saplantılarından ayrılması, dışarıya çıkıp uzaklaşması zor gibi görünüyordu. Devam etmem gerekliliğini hissettim, eksiklerimi hatırlayarak;

“Unutmadan cep telefonu numaramı vereyim sana. Böyle ayaküstü tanıştık, ama ben sana Vildan yerine ‘Küçük Kız, Küçük Abla, Güzel Kız, Cici Abla’ ya da ismin dışında benzer sözlerle çağırsam seni, ben memnun olurum da sen memnun olur musun? Sözüm tabiidir ki; biz bize iken yankılanacak sadece, başkalarının yanında değil!”

“Siz nasıl ve ne derseniz, uygundur!”

“Peki, ben senin bana ‘Ağabey!’ demeni isterim!”

“Peki! Ancak ben ne küçük kız, ne de cici ablayım!”

“Güzel kız denilmesini hak ediyorsun zaten!”

Utandı, ya da bana öyle geldi gazeteyi elimden alırken. Kendime ikinci bir gazete aldım.

İnsan eğer bir kovana çomak sokarsa(9) sadece arılara zarar vermez, kendisi de zarar görürdü, ama az, ama çok. Bir deredeki çalkantı sadece deredeki kurbağaları ürkütmez, iribaşların katline de neden olabilirdi. Tıpkı aydınlığa yönelmek isteyen, ancak karanlığa mecbur bırakılmış o genç kız gibi. Bu benim düşüncem idi, hem de ben başıma, tek başıma.

Gericiliğin(1), cahilliğin(1), iç çatışmanın(1) özellikle fakirliğin, “Allah” amigoluğu yaptığını(9), insanları çok zaman değil, her zaman mezhepçiliğe ve dinci teröre yönelttiğini söylemem gerek, bu; hiçbir şeyden haberi olmadığını düşündüğüm genç kızın nazarında.

Bir de “Haremlik-Selâmlık(3) olayı aklımdan geçiyor ki; bu genç kızın yaşadığı ortamda bu sözlere sığınışın altında mutlaka kadın-erkek eşitliğinden bahsetmek bu düşüncelerimi mundar etmek(7) olsa gerekti.

İster istemez sürü şeklinde kendini dindar sayan bir liderin ve yandaşlarının peşine takılanlara o değerli şairin dediği gibi; “Koyun gibisin kardeşim!(10) demekten başka ne çıkabilirdi ki ağzımdan? Bu; nesillerimizin ne şekilde bozulduğunun, gericiliğin ne kadar ayyuka çıktığının(7) da basit bir göstergesi idi, tabiidir bana göre…

Yaş farkımıza rağmen, sanki gerçekten öğrencimmiş gibi güzel bir kızdı o. Ama ona bir daha ne gazete bayiinin önünde rastladım, ne okul yolunda tesadüf ettim, ne telefon aldım, ne de bir ses-soluk ulaştı kulağıma.

Örümcek kafalıların(3) yönlendirme çabaları boşa gitmemiş, benim çabalarım havayı dövmüştü bir bakıma. Üstelik benim davranışımı, çabalarım şeklinde yorumlamak yanlış bir düşünce de olabilirdi. Geriye doğru yönelmek yerine sadece ilerinin aydınlığını göstermek istemiştim o genç kıza, birkaç kelime, ya da cümle çabası ile. Üstelik devamını getirme arzusu ile.

Çünkü dürüst olarak itiraf etmeliyim ki; uslu bir öğrenci gibi söylediklerimi, belki de bana göre can kulağı ile dinlerken(7), kendisinin de beni etkilemesine izin vermiştim sanki! Tekrar ediyorum, aramızdaki yaş farkına rağmen. “Gönüldü bu!” diye sorgulamak, en çözümsüz sorulardan biri olsa gerekti.

Almadan vermek sadece Allah’a mahsustu. Peki, bir öğretmenin karşılık beklemeksizin birini, bilmediğini düşündüğü bir kısım konularda eğitmek, öğretmek için çabası olmadan gerçekleştirmesi vermek sayılabilir miydi?

Hem o, Vildan olmak dışında kimdi? Hiç görünmeyen, aramayan, sormayan, sabit fikirlerini değiştirip değiştirmediği konusunda bilgim olmayan, örümcek ağlarıyla, din dışı kavramlarla örtülü olan beynini yıkayıp yıkayamadığını bilmediğim, insanların aklının iyiye, güzele, doğruya yönelmesini emrettiği Kur’an ayetlerinden bahsedemediğim…

Günlerden bir gün sessiz bir telefon aldım;

“Vicdan öğretmenim?”

“Vildan? Sen misin güzel kızım?”

“Güzel kız dediğiniz benim öğretmenim. Nihayet, yasaklanmış bir ortamda, çeşitli denemelerden sonra ulaşabildim telefon numaranıza.”

“Ama ne cevapsız aramalarda, ne de mesajlarda göremedim aradığını?”

“Eve gelir gelmez babam telefon numaranızın yazılı olduğu gazeteyi param parça etti, üstelik ağzına hiç yakışmayacak sözlerle. En hafif sözü; ‘Kâfir(1)! zındık(1)!’ idi. Telefon numaranızın ilk 8-9 hanesi aklımda kalmıştı…

Aklımda kalan numaralara ekler yaparak çeşitli numaraları aradım, çıkanlara ‘Pardon!’ diyerek ve nihayet ulaşabildim size. Ailemin, sizden öğrenip bildiklerimi inkârları yanında, zekâm konusunda da tereddütleri hatta şüpheleri olsa gerekti!”

“Peki, güzel kız! Bana ayıracağın, seni görüp aydınlatmama imkân verecek hiç mi vaktin yok, sonrasında da aileni aydınlatacak?”

“Evde üstümden kilitliyim, pencereler demir parmaklı. Allah muhafaza(3) bir yangın çıksa cayır-cayır, bağıra-çağıra yanarım ki kimsenin haberi olmaz!”

“Neden?”

“Bana verdiğiniz gazete yüzünden. Okuma hakkım kısıtlanmak bir yana, engellendi. Lise son sınıfta idim. ‘Kızını dövmeyen, dizini dövermiş!(11) şeklindeki dersimi oldukça haşmetli bir şekilde aldım. Seni saklamadım, ama kim olduğunu söylemedim. Sen sadece ‘Kâfir!’ bir ‘Gâvur(1)!’ olarak biliniyorsun, o kadar!..

Özür dilerim öğretmenim, sana hiç yakışmayacak bir unvan. Ailemden yediğim onca sopaya karşın saklamadığım doğruluğu senden saklamaya çalışsam hoş olur muydu?”

“Asla! İşte benim öğretmek istediğim konulardan biri de buydu. Yalanların çeşitleri ve mecbur olmadıkça yalan söylememek. Bilmiyorum büyüklerin öğretti mi; yalanın türleri çok üç tür(12) ve çok tür yalan(12) vardır; bir de benim demek istediğim gibi üç tür yalan vardır; bilerek, bilmeden ve benimki gibi zorunlu(12) olarak doğru olması gereken yalan gibi. Ve üç tür de yemin(13)

Ama bunları telefonda anlatmak yerine yüz yüze anlatmayı isterim. Oysa sanıyorum ki telefon etmen bile kısıtlı. Hadi kapat telefonu, ‘Kimle konuştun böyle uzun uzun?’ diyerek seni azarlayıp tekrar döverlerse içim kıyılır, üzülürüm güzel kız!”

“Ben senin yüzünden sopa yemekten erinmem(7). Yeter ki sen üzülme öğretmenim. Ama gene de senin arzunu kırmaktansa küskünlüğüme dönerim, kapatıyorum telefonu...”

Kapattı, ben çaldırdım telefonu anında, ilk seste açıldı;

“Eğer benim dilek, temenni, öneri ve derslerime gerçeklikle devam etmek istersen bu ettiğin telefon senin bana ilk ve son telefonun olsun. Ders durumum müsaitse ve sen istiyorsan telefonumu bir kez çaldır ve kapat, ben ararım seni, mübalağalı görünse de ‘İki elim kanda olsa bile(3’ diyeceğim bir şekilde...

Ve sakın ‘Vedalaşma’ diye bir şey düşünme, telefonu kapatmanın gerektiği anda hemen kapat, telefonun hafızası varsa hemen sil numaramı, senin bir kez daha incinmene asla sebep olmak istemem…”

“Neden? Üzülür müsün öğretmenim?”

Hoş gör yaratılanı Yaradan’dan ötürü(14), sev seni seveni hâk ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise...(14) diye sözler vardır, bunları ve benzerlerini sıralamamı bekleme benden, herhalde ders öğretmenleriniz öğretmiştir. Yaradan’a tapıyoruz ve bence Mısır da çok uzak bir yer gibime gelir. Dolaysıyla üzüntümün nasıl olacağını tarif etmemi bekleme benden, bunun tarifi mümkün değil benim için…”

“Üzülme öğretmenim. Acı patlıcanı kırağı çalmaz(*15. Annem dâhil, tüm ailem için oğlanlar bir yana, ben bir yana. Oysa annelerin de ayrım yaptığını birileri bana söylese ola ki dünyada inanmazdım. Ama ben yaşadım, yaşıyorum. Demek ki dünyada ölümden başka her şey yalan(16).

“Peki, gerçekler güzel kız? Yaşanmakta olan ve yaşanmak istenen, karşılıksız da olsa sevgiler…”

“Öğretmenim sizin kadar bilgi yüklü değilim. Bazen anlamakta zorluk çekiyorum, bana söylemek istediğinizi açıkça söylemeyi deneseniz…”

“Bazen ‘Sen’ diyecek kadar duygusal, içten, bazen ‘Siz’ diyecek kadar gazete almaya gelen küçük kız gibisin. Benim tavrımda hiç değişiklik sezdin mi hiç, sevgili öğrencim?”

“Güzel kız demeni tercih ederdim öğretmenim, o söyleme alıştım çünkü!”

“Sen bana ‘Öğretmenim’ dediğinde, ‘Güzel kız’ aklımdan uçuveriyor, ‘Öğretmenim’ sözü Muhtardan alınmış bir İkametgâh Belgesi gibi oturuyor beynime…”

Telefon kapandı aniden. İyi ki baştan söylemiştim, olağandışılıkta(1) yapması gerekeni. Bu; bir sonraki telefonun çalışına kadar suspus olmam(7) gerekliliği, duygularımı test etmem zorunluluğu ve yapmam icap eden şeyleri düşünme mecburiyetim olacaktı.

“Öğrencim, güzel kız” söylemleri içinde neler söylemem gerektiğinin sebebini araştırmalı ve bulmalıydım, gizlenmemeliydim. Bir görüşte olanın, ömür boyu sürsün isteğimi o güzel kıza, sonra beni “Kâfir, Gâvur” görenlere nasıl anlatabilirdim ki?

Ona anlatmaktan önce ben yüreğimdeki gelişmeleri kendime nasıl anlatacaktım ki? Eşek kadar bir adam ve gencecik, henüz liseyi bitirememiş ve aile baskısı ile ezilmiş bir genç kız. Bu Hakk'ın razı olacağı bir düşünce olabilir miydi?

Zaman geçiyordu her telefon sesinde. Biz demeyi düşünmeme rağmen ben her gün biraz daha yaklaşıyordum ona, belki de farkında olmaksızın. Telefon çalıyor, anında geriye dönüyordum, neresi olursa olsun, bir kenarda sessizliğe bürünerek.

Çünkü o anlar, anne ve babasının özellikle ikindi namazları “Hu!” çekişlerini uzattıkları zamanlardı, kanıksamaksızın öğrendiğim ve Vildan’ın telefon sesini heyecanla beklediğim.

Sanırım bu zamanlar Vildan’ın gönüllü olarak hapsolmayı arzuladığı anlar olsa gerekti. Hayal de olsa kendime bile şaşkınca itiraf etmem gereken.

Ve yakınlaştık seslerimizde, karşılıklı “sen” olduk. Tek yapamadığımız, çekindiğimiz şey duygularımızı aktaramamaktı. Bunun başlangıcını benim mi yapmam gerektiği, yoksa karşıdan bir ışık, bir ses titremesi, ya da “Ah!” lar,” “Of!” lar şeklinde sesler mi dinlememin gerektiği konusunda tereddütler yaşıyordum.

Bir gün tüm cesaretimi topladım;

“Vildan?” dedim, sorarcasına, sesimdeki ahenksizliğe engel olamaksızın.

“Efendim?” dedi belki de aynı beklentiyle.

“Seni görmek istiyorum”'

“Nasıl, ama imkânsız!”

“Belki bilmiyorsun, annem-babam yok benim, komşu ablalardan birine rica ederim, ‘İyi günler!’ dileğiyle dikilirim kapına, bir münasip zamanda, meselâ bir ikindi ertesinde…”

“Hiç sormadan, etmeden, görmeden, bilmeden, söylemeden…”

“Seni seviyorum, seni görmeksizin, sadece sesinle yetinmek mecburiyeti yetmiyor bana!”

Sözlerin dudaklarımdan bu kadar acele ve net bir şekilde dökülüşünün şaşkınlığını yaşıyordum.

“Peki, seni sevip sevmediğimi bilmeden, üstelik ailemce ‘Kâfir’ ve ‘Gâvur’ olarak bilindiğine göre nasıl olacak bu iş, kapalı kapılar ötesinde?”

“Beni sevmiyor musun?... Susuyorsun, neden? Peki, o zaman seni aramamı devamlı istemenin sebebi ne? Beni üzmekse maksadın, başarılısın, üzülüyorum!”

“Ben de üzülürüm o zaman! İlk karşılaşmamızda, ilk sözünle etkilendim, senden bekliyordum başlangıcı. Ben de seviyorum seni. Ama ne, nasıl, ne zaman? Üstelik kavuşur muyuz, ailem ‘He!’ der mi birlikteliğimize, bilemiyorum?”

“Mademki leyleğin yuvadan attığı bir yavru(17) gibi görüyor ailen seni, kapını kırar kaçırırım seni, ne para, ne pul, ne bohça. Sadece Nüfus Kâğıdın yeter bana, tabii ki sen de istersen. Aile efradına ‘Evet!’ dedirtmenin de usulleri olsa gerek, aklıma gelmeyen.”

“Kaçarım sana, isterlerse ‘deli’ desinler, isterlerse evlâtlıktan reddetsinler, bir ömrü paylaşırım seninle arzuyla, istekle ve içtenlikle mutlulukla...”

“O zaman bekle bizi, ikindi ezanına çeyrek kala…”

“Deli misin, bu kadar çabuk?”

“Oldukça çok geciktim bile!”

Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(18)! ‘Hayırlısı!’ diyeyim, başka ne diyebilirim ki, başlangıç olarak?”

“Bence de, ya da bana göre, benim olacaksın, sonuç belli!”

Hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter(19)! Şöyle ya da böyle senin olacağım!”

İkindinin okunmasına saniyeler kala, kapısına yaklaştığımızda babası, yani Hacı Bey namaz için evden çıkmak üzereydi. Duygu sömürüsü(3) yapmak için kendimi hazırlamıştım. Ezanı okumaya kalkışsam belki müezzinlik gayretimi yitirebilirdim. Bu nedenle ezanı okuyacak olana bırakıp camiye gidip hoca efendinin yanına çöktüm.

Ezan bitti, gecikmeksizin güzel bir şekilde Ezan Duasını; ‘Allahümme rabbe hazihi…(20)diye başlayıp bitirerek gayri müekkede sünnet(3) için cemaati tecvidiyle(1), makamıyla namaza davet ettim.

Hacının yanında namaza başlayıp devam ederken sureleri özellikle hacının duyacağı şekilde okudum, namazımın kabul olmayacağını bile bile. Çünkü başkasını rahatsız edecek, ya da yanındakinin duyacağı bir şekilde okumanın mekruh(1) olduğunu çok iyi biliyordum.

Sonra kamet, farz namaz, hızlı bir tespih duası, sonrasında namazı bitiriş, iki elle “Allah kabul etsin!” dilekleri ve yalakalığa başlayış...

“Hacı Bey, kusura kalma, bazen sessiz okumayı bir türlü beceremiyorum.”

Art niyetimi(3) başka ne türlü saklayabilirdim ki zaten? Hem Tanrı indinde sünnet namazımın kabul olunmadığından da kesinkes emindim.

“Olur bazen böyle şeyler delikanlı!” dediğinde;

“Olmasa daha iyi, ama insanlar bazen huylarından vazgeçemiyorlar! Her neyse efendim, ben ablamla beraber sizden bir şey istemeye gelmiştim, izninizle!”

“Buyur evlât. Bir çay içeriz, hem kendini tanıtırsın, hem de neyse muradın ortaya dökersin!”

Komşu ablamın da Vildan'ın annesini “Hu!” çekmeye göndermeyeceğinden emindim, kısaca sevdiğim insan için “Kamuoyu oluşturacağından(7)” da!

Evde ceketimi çıkartırken, camide özenle gizlediğim halde evde kaza ile(!) ile almış olduğum gazeteyi düşürdüm iç cebimden. Hacı aniden tepki gösterdi, farkında olmadan;

“İşte bu olmadı genç adam. Hem imanlısın, hem de öyle bir gazete okuyorsun, bu yakışmadı senin gibi dindar bir adama!”

“Neden Hacı Bey! Ben namazı dinimin gereği olarak Allah rızası için kılıyor ve o şekilde yaşıyorum, Allah’ın kullarına hoş görünmek için değil. Okuduğum gazetenin de dinle-imanla ilgisi yok, ben doğrulara inandığımı düşündüğüm için bu gazeteyi okuyorum…

Size dileğimi aktarmak için, sizin istediğiniz bir gazete ile size hoş görünmek ve dileğimi kabul ettirmek arzusu ile ve ‘Allah-Muhammed’ diyerek, sakal bırakarak, takke giyerek gelseydim bu dürüstlük mü olurdu? Kulu, yani sizi, sizleri kandırabilirim, ama Allah’ı asla!”

Sözlerim durgunlaştırmıştı Hacı Beyi. Damardan girmek(7) deyiminin tam yola çıkarılacağı an gibi geldi bu durum bana, devam ettim;

“Ünlü düşünürün; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!(21)sözlerinin aksine kendi felsefeniz nedeniyle çay ikram etmeyeceğiniz, aşağı-yukarı tavrınızı hissettiğim için hazırlıksız geldik ablamla ve sözü ablama bırakmaksızın konuya hemen ben giriyorum, eğer dinlemek lütfunda bulunursanız…”

Sesi çıkmadı Hacı Beyin. Sadece anlamsız bir bakış vardı gözlerinde.

“Kızınızı yasaklarla terbiye etmeye, dindarlığa zorlamayın! Dindarlık da, inanç da zorlama ile olmaz, hissetmek, yaşamak gerek. Okutun kızınızı, liseyi bitirsin ve izin verin; ‘Allah’ın emriyle eşim olması için kapınıza gelme’ dileğime…”

Sözüm yarıda kaldı;

“Defol evimden! Sen kimsin ki, bana din dersi vermeye cüret ediyorsun(7)? Ne hakla geliyorsun ki evime? Sesin güzel, iki dua, birkaç sure, ayet bilmekle dindar olduğunu mu sanıyorsun sen? Sen kim, benim kızıma talip olmak kim? Sana mı soracağım ne yapmam gerektiğini? Tövbe(1), tövbe!”

“Bakın Hacı Bey! Bir yanlış daha yaptınız! Her koyun kendi bacağından asılır ve öteye hepimiz birkaç metrelik kefenle gideriz. Ne unvan, ne para-pul, ne mal-mülk...

İnançlarımızla ilgili tüm belge ve bilgiler ise Allah huzurunda kayıtlı. Allah huzuru mahşerde(3) baskıyı mı, sadakati mi hoş görür, onu da orada görürüz. Kızınız Vildan’ı gördüm, sevdim, eşim olması için Mevlâna’nın dediği gibi tekrar geleceğim, bunun için çaba göstereceğim…

‘Hayır!’ deseniz de, onu kilit altında tutsanız da ve en kötüsü bugüne kadar göstermediğiniz ‘Anne-baba hakkıyla’ ilgili duygu sömürüsü yapmaya kalkışsanız da…”

“Söylediğin tüm bunları bilmen imkânsız!”

“İstihareye yatın(7), benim bildiklerimi siz de yaşayacaksınız. Dürüst bir Müslüman olduğumu, yalandan, riyadan(1), haramdan, günahtan uzak olduğumu göreceksiniz. Vildan’a talibim(7). Onu mutlu edeceğim gün gibi aşikâr(1) bence. Ve benim için sizin rızanız önemli efendim!”

“Hâlâ konuşuyor ya! Bu velet elimi kana bulatacak! Aç kapıyı hanım! Ablasını da alıp gitsin bu, hem de çabuk!”

“Mevlâna’nın sözlerini hatırlayın efendim!”

Hüzün, sadece sözlükte bir kelime, insanların dilinde pelesenk(1) olmuş bir olgu değildi. Yaşadığım bu idi, ilk emirde sevdiğimle üleşeceğimi sandığım.

Bir gün, üç gün, bir hafta, haftalar geçti aradan. Telefonum çaldı, hemen geriye döndüm, heyecan ve arzuyla;

“Nasılsın bir tanem?” dediğimde sesi çıkmıyor gibiydi.

“İyiyim, diyemem!”

“Gelip öpsem iyileşir misin?”

“Çok isterim, ama mümkün değil!”

“Çıldırtma insanı, neden?”

“Meydan Dayağı(3) nedir, bilir misin? İşte o şekil...

Dişi köpek kuyruğunu sallamazsaymış, erkek köpek peşinden gitmezmiş. Bu yaşta insanlar, yavrusunu ve sevdiği insanı köpeğe benzetecek kadar alçalabiliyorlar, inanabiliyor musun?..

Annemin seyretmesi, hatta ellerimi tutup yardım etmesi, kendimi ellerinden kurtarabildiğimde alkışlaması yetmedi. Ağabeylerim geldiler, Aile Kurulu Kararı(3) ile bir posta birikimi de onlar beni köpek yerine koyma haklarını kullandılar.”

Bir süre durakladı, sanırım dinlenmesi gereğini yaşıyordu, bense düşünce modunda, ne söyleyeceğim, ya da uygulayacağım konusunda yoktum, kendimi yitirmiştim.

“Babam ve ağabeylerim yoruldukları için mi, ölüp de başlarına belâ olmamam için mi ne, yarı ölü bir halde yatağıma değil, odamdaki yarım halının üstüne attılar beni. Çevremde kimse olmaksızın, bir yardım eli uzanmaksızın, aç-tok umursanmaksızın kaldım öylece...

Sonumda sana kavuşmayı dilediğim için tahammüllü oldum. Bir anne, baba ve ağabeylerin bu kadar zorba, haşin ve kaba olmalarını anlayamıyorum, bu nedenle ağır yaralıyım Vicdan, hem de çok!”

Bu ağzından teessürle de olsa ismimin ilk kez dökülüşü idi.

“Emret, yanında olayım, istersen kaç kilit olursa olsun, kırıp kapıyı, kurtarayım, gönlüme sarayım seni. Söz veriyorum sana, dudağında uçuk çıksa, dişin ağrısa, genzine bir şey kaçsa yahut parmağında çoban tırnağı(3) çıksa senden çok ben üzülüp ıstırap çekeceğim. Eğer yaşantımız süresince bir gün sana değil bir fiske vurmak(7), sitemli ya da kaprisli bir söz(3) söylersem, Allah canımı alsın!”

“Sonra da benimkini... Yaşamdaki tek güvenim, tek güvencem, tek dayanağım, tek sığınağım sensin. Bana kendime gelmem, sana karılık yapmam için izin ver!”

“Sen gelirsen ışıklarla dolar(23) evimin içi, gecem aydınlanır, günüm renklenir, yalnızlığım kaybolur, kimsesizliğimi unuturum!”

“O halde gel penceremin altına, Nüfus Kâğıdımı atayım sana ve bana söyleyeceğin günden bir gün önce çal kapımı senin olayım, hem tüm dünyadan kaybolalım ikimiz, nikâhımızla, kimseye haber vermeksizin. Zaten kimsenin de haberi olmaz ya!..

İkindi ezanı okunur okunmaz penceremin altında ol, bizi kim görürse görsün, kim yetiştirirse yetiştirsin, umurumda değil, son bir kez daha bir Meydan Dayağı asla incitmez, öldürmez beni. Yasaklı, ödünç bir dünyada, baskı altında yaşamaktansa, ölecek olsam bile gıkım çıkmaz(7)!”

“İçim dayanamayacak, ama acele, hızlı, yıldırım, her nasıl olursa olsun karım olduktan sonra kimse el süremeyecek sana. Anan, baban, ataların, ağabeylerinden eğer bizi kutlayacaklar olursa ne âlâ başımız üstünde yerleri olacak onların, yoksa özür dilerim kanından onlar ama birbirimizi tanımamıza bile gerek kalmaz, üleşmemiz gerekenleri öteye saklar, taşırız!”

“Peki, nasıl görüneyim sana?”

“Nasıl istersen öyle, inançta, imanda, itikatta(1) babana da söylediğim gibi ne kısıtlama, ne de zorlama olmalıdır. İçinden nasıl geliyorsa, sanırım bunu sevgimiz için ilk adımlarımızı attığımız karşılaşmamızda benzeri şekilde söylemiştim sana…”

“Ama ben senin bana hükmetmeni istiyorum!”

“Ben sana hükmedemem, daha doğrusu hükmetmem. Sen benim dünyam, bir görüşte tüm yaşamımı kapsayan, biricik varlık, her şeyimsin. Sana hükmetmem, ancak ölesiye severim seni.”

“Keşke ben de seni, senin beni sevdiğin kadar sevdiğimi söyleyecek kadar cesaretli olabilseydim? Ama bil ki, ben seni, senin beni sevdiğinden çok... Yoo! Hayır, hayır, senin sevdiğin kadar seviyorum yaşamımda ilk gördüğüm, tüm mevcudiyetimle sevdiğim, bağlandığım biricik insan!”

“Beni sevdiğini anlatman kolay, ömrümüz uzun, hatta bitmeyecek gibi. Ben öğretmeye çalışırım ilk karşılaşmamızdaki gibi öğretmen olarak, sen de gayretli olursun bir öğrenci olarak, bakarsın boynuz kulağı geçer(24) derler, beni yaya bırakırsın. Ama şunu bil ki; seni benim kadar hiç kimse sevemez, sevemeyecek(25) de. Bu kadarını bil, yeter!”

“İnanıyorum, uzakta olmak sadece sözlerinle yetinmek zor, yarın ikindi ezanında gelmeyi unutma, şöyle göreceğim kadar yakınlaş ki, senin de dediğin gibi ışıklarla dolsun benim de kalbimin içi.(23) Sonrasında ölünceye kadar ayrılmamak üzere sözleşelim…

Haydi, git artık! Yani kapat telefonunu. Anahtarın kapıda dönmesini duymak istemiyorum. Seni seslerinle şekillendirip yaşayayım, sonrasında ise görerek, gözlerini tenimde, beynimde, gönlümde hissederek…

İnsanın yalnızlığında kapanan telefonun sesinin ne kadar ürkütücü olduğunu hisseden bilen var mıdır acaba, benim gibi?

Tamam, insanlar egoisttir, her şeyi ancak ve sadece kendilerinin yaptığını, icat ettiğini(7), keşfettiğini(7), yazdığını, çizdiğini, dizeler haline getirdiğini sanırlar. Herhalde ben de o insanlardan farklı değilim. Dünyada ilk, tek ve belki de son âşık bendim, hani övünmek gibi olmasın!

Diğer aşklar mı? Mutlaka onlar da gerçekti, ama benim aşkım kadar gerçek oldukları tartışılabilirdi! Hani bunların hepsi bir değerlendirmeye tabi tutulsa “İşte bu bizim hikâyemiz(26)” veya “Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi(26)” olarak birinci sırayı alırdı (sanırım)!...

Gün geçti, günler geçti, Vildan bir kez daha Meydan Dayağı yemedi.

Kapıyı kırdım, kapı bedeli kadar parayı kapının eşiğine bırakıp; “Kızınızın namusu Tanrı huzurunda bana emanet! Vicdan” diye bir not bıraktım.

Abla dediğim kişi ve beyi nikâh şahitlerimiz oldu, gönüllü yalnızlığımızda. Ne kimse aradı, sordu Vildan’ı, ne de o yaşarken yalnız olduğu itilip, kakıldığı dünyasını hatırladı, bir kez bile, bana göre.

Yahut ben hatırlamasına izin vermedim veyahut da hatırlamak isteyenlere biz izin vermedik…

Günlerden bir gün...

Önce müjdesini verdi Vildan, sonrasında ikiz olarak bir kızımız ve bir oğlumuz olacağını. Hiçbir şeyin farkında olmadığımız, hiçbir şey bilmediğimiz biz bize yaşadığımız doğumu beklediğimiz dünyamızda Vildan;

“Oğlumuz olursa babamın, kızımız olursa annemin adını verelim mi?” diye sormuştu, unutması mümkün olmayan babasına ve annesine olan sevgisi nedeniyle.

Âdettir kırklarının çıkmasını bekledik, ikizlerimizin. Ve kapılarına dayandık Vildan’ın anne ve babasının, bebeklerin Nüfus Kâğıtlarıyla…

“Anne bu kız sen ve senin!” dedi Vildan kızımızı annesinin kucağına Nüfus Kâğıdıyla ve ismini söyleyerek verirken. Bir mutluluk çığlığı yükseldi annesinden, bebeği öpüp kucaklarken.

Meraklanıp kapıya gelen babasına ben de Nüfus Kâğıdıyla birlikte oğlumuzu verdim kucağına.

“Baba, bu oğlan sen ve senin!” dedim, ismini söyleyerek.

Anne ve baba birbirinin yüzüne baktılar, kucaklarındaki çocuklarımızla.

“Biz bu çocukları yanlış anlamışız hatunum!” dedi yaşlı adam. Söylemem gerekeni söyleme vaktine ulaşmıştım;

“Dedeleri Nüfus Kâğıtlarını çıkarttık, ama henüz isimleri yok onların. Hani belki ezanla, kametle siz koyarsınız isimlerini diye düşündük biz...”

“Ben mi?” dediğinde gözyaşlarına hâkim olamadı Vildan’ın babası…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Vildan; Yeni doğmuş çocuklar, kullar, köleler anlamında olup kız ismi olarak kullanılır. Arapça; “Özgür olmayan insanlar”, Farsça “Çiçek” anlamına gelmektedir.

Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.

(1)

Ahenkle; Uyumla. Anlaşmayla, uyuşumla, iyi geçinerek.

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Ayet; Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.

Cahillik; Bilisizlik. Bilgisizlik. Bilgisiz olma durumu.  Gençlik, toyluk, deneyimsizlik.

Çatışma (İç ve Dış Çatışma, Dil ve Anlatım Terimi olarak);  Olayın gelişmesinde basamakları ortaya çıkaran, kişiler arasındaki anlaşmazlıklar. Kahramanların kendi içlerindeki bunalımlar.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.

Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Feveran; Birdenbire öfkelenme, fışkırış, kaynayış.

Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.  (Yöresel olarak) Yabancı, el.

Gayriihtiyari; İstemeksizin. Düşünmeden. Elinde olmayarak. İradesizce.

Gericilik; Toplumsal yaşamda çağdaş değerlere karşı çıkan, her yönüyle eskiyi özleyen, eski düzene dönülmesini isteyen ve bunu sağlamaya çalışan gerici kimse görüşü. Yeni düzene karşı gelme, mürtecilik, yobazlık.

Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.

İğneleyici; Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkartarak, hart-hurt ederek anlamlarında sitemli, hatta küfürlü sözler söylemek.

İtikat (İtikad); İnanç, inan.

Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey. Namazda işlenmesi hoş olmayan şeyler (Namazda etrafa bakınmak)

Mömücü; Yöresel olarak kullanılan “öcü” anlamında söz.

Olağandışılık; Olağan dağılımının herhangi bir özelliğinden sapma. Sık sık, doğal, tabii, normal olmama durumu. Alışılmış olandan farklılık.

Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü. (Öyküde genç kız, giyimi nedeniyle benzetildi)

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

Riya; İkiyüzlülük.

Rötuş; Herhangi bir şeyde düzeltmek için yapılan değiştirme işlemi. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde yapılan düzeltme işlemi.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Ucube; Şaşılacak derecede çirkin olan, çok acayip şey. Yapısı, kendi türünden canlılara benzemeyen canlı, şey.

UPI; United Press International. Uluslararası Basın Birliği.

Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.

(2) Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın... Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır...  Oğuz ATAY

(3)

Aile Kurulu (Meclisi) Kararı; Ailenin özellikle namus konusunda tümünün aldığı özel ve özellikle yanlış karar.

Allah Muhafaza; Allah korusun!

Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.

Çoban Tırnağı; Genelde tırnak diplerine yakın yerlerde derinin kalkması şeklinde görülen sıkıntı.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Hadesten Taharet; Kişinin namaz kılması için bedeninin, üzerindeki kıyafetlerin temiz olması anlamındadır.

Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.

Huzuru Mahşer (Ruz-i Mahşer); Kıyamet Günü. Mahşer Günü. Kıyamet koptuktan sonra insanların dirilip hesap için toplandıkları gün.

İki Eli Kanda Olsa; Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılmayacak olsa bile.

Kaprisli Söz; Kapris yapan, kaprisi olanın sarf ettiği sözler. Geçici, düşüncesizce değişken istekleri olan birinin sözleri.

Meydan Dayağı; Kalabalık içinde atılan dayak.

Necasetten Taharet; Gözümüzle gördüğümüz pis ve pisliklerden temiz olma durumu.

Örümcek Kafalı; Yenilikleri kolay kolay benimsemeyen, eskiye bağlanıp kalmış olan, geri düşünceli kimse.

Sünneti Gayri Müekkede; Ara sıra uygulanan sünnet  (İkindi, yatsı namazları ilk sünnetleri).

(4) Oku Emri; Kur’an’ı Kerimle gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

(5) Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum! Hazreti ALİ

(6) Ayetler, Diyanet İşlerinin meallerine göre şöyledir;

“Türbanın Kur’an’da ifadesi yok. Sümerler zamanında genelev kadınları sokakta tanınmamak için kullanırlardı…” Atatürkçü bir eğitimci Muazzez İlmiye ÇIĞ

Kur’an, Azhab Suresi, 32. Ayet (Diyanet Tefsiri); Ey peygamber hanımları! Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin(Allah’tan korkuyorsanız edalı konuşmayın), sonra kalbi çürük olan umuda kapılır, sizden beklendiği şekilde konuşun.

Kur’an, Azhab Suresi, 33. Ayet (Diyanet Tefsiri); Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliyye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah’ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir.

Kur’an, Azhab Suresi, 59. Ayet (Diyanet Tefsiri); Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir. (Diyanet burada olmayan bir kavramı dış örtülerinden önce; "Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman” yorumunu eklemiştir.)

Kur’an, Nur Suresi, 31. Ayet (Diyanet Tefsiri); Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!

Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet; “Nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetleri teşhir etmeksizin elbiselerini çıkarmalarında vebal yoktur.” (Diyanet, “ziynetleri” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!

Tesettür (İslam’da Örtünmek); Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.

Ziynet Yerleri; Yukarıda da izah edildiği üzere (Kur’an; Nur Suresi 31. Ayet) “Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. (El yüz gibi) görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar” şeklinde olup kimlere görünüp, kimlere görünmeyecekleri ayet devamında tefsir edilmiştir. Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet; “Nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetleri teşhir etmeksizin elbiselerini çıkarmalarında vebal yoktur.” (Diyanet, “ziynetleri” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!

(7) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.

Cüret Etmek; Düşüncesizce ve saygısızca, saygıyı aşan davranışta bulunmak. Korkusuzca ve yürekli davranmak.

Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)

Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

Fiske Atmak, Fiske Vurmak, Fiskelemek; Parmak uçlarıyla hafif vuruş yapmak, yapma işaretinde bulunmak.

Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.

İcat Etmek; Bulmak. Gerçekmiş gibi göstermek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Keşfetmek; Var olduğu halde daha önceleri bilinmeyen bir şeyi bulmak. Sezinlemek.

Kütükleşmek; Sabit Fikirli, ön yargılı,  saplantılı,  statik düşünceli olmak. (Kütükler, demokratik hayatımızın vazgeçilmez unsurları arasındadır.  Aşağılık kompleksi olan siyaset adamlarına “HÖDÜK” sağa ve sola eğilmediklerini sanan siyasetçilere de “KÜTÜK” denmektedir. Kütüklerin, hödükleştiği, hödüklerin de kütükleştikleri, zaman zaman görülmektedir. Uğur MUMCU)

Mundar (Murdar) Etmek; Kirli, pis olarak, kanını akıtmadan, kesmeden öldürmek.

Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.

Suspus Olmak;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.

Talip Olmak; İstemek. Evlenmek için isteğini belirtmek.

(8) Arının Kovanına Çomak Sokmak; Tehlikeli kişiyi kışkırtmak, tehlikeli bir şeye sataşmak.

(9) Amigoluk Yapmak; Çıkarı olduğu için birini övüp korumak, çığırtkanlık yapmak. Çoğunlukla spor karşılaşmalarında, yaptığı bir takım hareketlerle ve söylediği kimi sözlerle, tuttuğu takımın yandaşı olan seyircileri coşturan kimsenin eylemi.

(10) Akrep gibisin kardeşim, Nazım Hikmet RAN’ın önemli şiirlerinden biri. Aynı şiir içinde insanları vasıf olarak serçe, midye, koyun, balık gibi benzetip şiiri; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” şeklinde bitirmektedir.

(11) Kızını Dövmeyen Dizini Döver; Kızını başıboş bırakan, yaptığı hataları devamlı olarak hoş gören, ona gerekli uyarılarda bulunmayan kimse sonra pişman olur. Kız çocuğunu evde gerektiği gibi yetiştirmeyen, kızı el kapısında beceriksizliği nedeniyle sıkıntı çektiğini görünce üzülür, dövünür.

(12)  Yalanların birkaç tarifi vardır;

Üç çeşit yalan vardır; Yalan, Kuyruklu Yalan, İstatistik. Benjamin DISRAELİ

Üç çeşit yalan vardır; Bilerek, bilmeden, zorunlu (Beyaz Yalan).

Çeşitli Yalanlar; Uydurmak, Üstünü Örtmek, Örtbas Etmek, Blöf Yapmak, Dikkat Çekmek, Abartmak, Hayranlık, Saklamak, Aldatmak, Alışkanlık, Masumane bir şekilde uydurmak,  İhtiyaç için, Örnek alınarak, Amaçsız, Patolojik, Psikolojik, Sosyolojik, Kendini koruma amaçlı…

(13) Yemin; Allah’ın isim ve sıfatlarından birine ant içmekle yapılmaktadır; “Vallahi, Billâhi, Tallahi, and olsun, Allah şahit, Allah hakkı için vb. gibi.

Üç Yemin vardır:

Yemin-i Lağv; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek yapılan yemin.

Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin.

Yemin-i Mün’akide; Mümkün olan, geleceğe ait bir şey için edilen yemin.

(14) Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü. Yunus EMRE

Sev seni seveni hâk İle yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise... ATASÖZÜ

(15) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.

(16) Geri döndüreni gördün mü hiç?...  diye başlayan “Dünyada ölümden başkası yalan” şeklinde devamı olan bir Candan ERÇETİN şarkısı.

(17) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.

(18) Üç örnek;

Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma /  Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Kalbin Âna berk eyle / Tedbîrini terk eyle/ Takdîrini derk eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

(19) Sen yanımda ol yeter; Hiçbir Şeyde Gözüm Yok… diye başlayan Türk Sanat Müziği esrinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup Hicaz Makamındaki eserin bir bölümüdür.

(20) Allahümme Rabbe hazihi’d-da’veti’t-tamme… Allah’ım! Bu davetin ve namazın fazileti yüksek derece ver” ve devamı anlamında olup ezan okunduğunda ezanı dinlemek, ezana içinden okuyarak katılmak ve bu duayı okumak sünnettir.

(21) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.  Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

(22) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

(23) Yeşil pencerenden bir gül at bana Işıklarla dolsun kalbimin içi, Geldim işte mevsim gibi kapına. Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy. Ahmet Muhip DRANAS, “SERENAD”

Sen geldin ya, güneş doğdu sandım; Bu sözün öyküsünü anlatmam gerek; Fuzuli cam kenarında sevdiğinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar; eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar; “Az önce mum yanıyordu, şimdi niye söndü?” Fuzuli'nin cevabı manidar ve derindir; “Sen geldin ya, güneş doğdu sandım!

(24) Boynuz Kulağı Geçer Boynuz Kulaktan Sonra Çıkar Ama Kulağı Geçer); Her nesil, bir önceki nesle göre daha çok maddi veya manevi imkân bulur. Bu nedenle herhangi bir konu üzerinde yetişen kimse daha önce yetişmiş olanları geride bırakır.

(25) Seni andım bu gece diye… başlayan “Seni benim kadar hiç kimse sevmeyecek” sözleri katkılı “Kulakların çınlasın” adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ülkü AKER’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(26) İşte bu bizim hikâyemiz…  Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; için başlangıçta Ülkü AKER olmak üzere çeşitli kişilerin adları geçmekte, ancak Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Acem Kürdi Makamındadır.

Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR