Bilinen bir söz, nasihat, tembih, ya da peygamberimize mal edilen bir hadis(1) olsa gerek; “Her gün bir iyilik yap!(2)” ya da “Bir taşı kenara koy(2)!”
Bu söz (“hadis” demem gerek); ilke olarak benimsediğim, belki beni bu genç yaşımda abla ve ağabeyimle ben başıma bırakarak rahmetli olan anne ve babamın ilk nasihatleri, ya da bilgilendirmeleri idi, diyebilirim.
Özellikle söylemem gerek ki; sırf benim üniversiteyi bitirmem, hatta belki de ileride, bana askerlik, iş-güç konusunda yardımcı olmak için ablam da, ağabeyim de evlenmediler, adım gibi biliyorum(3).
Konuyu tartışmak istercesine; “Gönlünüze göre…” diye başladığım cümleyi “… biri varsa evlenmeyi düşünün, bana bakmayın, mezuniyetimi, askerliğimi falan beklemeyin!” gibi tamamlamama fırsat bırakmaksızın “Sonra...” derlerdi, bir ağızdan sanki.
Koskoca ev, tüm gündüzlerde benimdi. Öyle bir salonu vardı ki, bul bir-iki arkadaş, büfeyi, avizeleri unut, çift kale halı saha maçı yap! Bir şaka, ya da espri(1), böyle bir şey yapmaya kalkışsam evdeki kör bıçakla keserdi beni ablam, Alimallah(1)!
Yatılı yurtlarda kalan arkadaşlarla sınavlar, vizeler için evde çalıştığımız zamanlarda hiç sesleri çıkmazdı, ne ablamın, ne de ağabeyimin. Allah var, bu iyiliklerini unutmam asla mümkün değil.
Hatta şöyle söyleyeyim, o günlerde tesadüfen(!) ya işleri uzardı, ya da bir yerlerde görevli olurlar, ya da hatırını kıramayacakları, çok ısrarcı arkadaşlarında kalırlardı!
Vize(1) ya da sınavlar sonunda eve tekrar döndüğümde, tembelliğimin görüntüsü olan lâvabo dolusu bardak ve tabakların yıkandığını, çöplerin atıldığını, salonun temizlenip, benim odam dâhil misafir odasındaki, diğer oda kanepelerindeki tüm pike, çarşaf ve yastık kılıflarının değiştirildiğini görürdüm.
Teşekkür etmeme gerek kalmazdı, ben ellerinden, yanaklarından öpecekken, ablam; “Yavrum, kuzum!” diyerek öyle bir sarılır, öyle bir bastırırdı göğsüne, öylesine sevgi dolu öpüşlere boğardı ki beni; “Bir daha ablamı üzmeyeceğim!” diye kendime bilmem kaçıncı kez söz verirdim. Ama huylu huyundan vaz geçer(4) mi? Vaz geçmezdi!
Bir sonraki sınav öncesinde eski yaşananlar aynen tekrarlanır, bir bakıma; “Benim adım Hıdır(5), pasaklılığım(1) budur!” marifetini yaşatırdım ablama, övünür gibi. Annesizliği, babasızlığı yaşayan sanki sadece ve yalnızca benmişim gibi özenle eğilirdi üstüme ablam.
Çok zaman, ama suya-sabuna dokunmayacak konularda ağabeyim de yardımcı olmasına rağmen, onun işleri çoktu ve tüm işler çarşı-pazar handiyse(1) her şey ablamın üstüne yüktü, ara sıra ötesinde kendisine yardımcı olmakta gayretli olsam da.
Bazen dalgın gözlerinde yaşadıkları, en basitinden düşünüp hayal ettiklerini hissettiğimde çabuk mezun olmamın zorunluluk olduğunu düşünürdüm. Hatta ablam hayal ettikçe, ben de hayalimde onun hayallerine iştirak ederdim; evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış, mutlu ve mesut olarak...
Ablam en büyüğümüzdü, anaç(1) bir tavuk gibi görünse de, sözleri, davranışları, dilekleri sadece öneri, ya da nasihat şeklinde olurdu. Ama ağabeyim, belki de aynı kümesin aynı cinsleri olduğumuzdan sadist değilse de, artık kulağına gitmesin, nasıl söylenir tam olarak aklımdan geçiremiyorum, ama firavun(1), despot(1), ya da tirandı(1).
Bağırırdı çok zaman; “Derslerine iyi çalış! Durma! Duraklama! Yemeğini ye! Dişlerini fırçala! Ayakkabılarım boya! İyi giyin, üşüme, hasta olma! Geç kalma!” ve benzeri akla gelebilecek her türlü emri...
Pardon tembihi, ikazı, tekdiri arka arkaya sıralar, çok nadiren(1); “Bir şeye ihtiyacın var mı aslanım?” diye sorup cebime harçlık yerleştirirdi, dediğim gibi. Bu işlem de ablama yüktü ayrıca.
Portmantodaki kayık şeklindeki, ne anlama geldiğini bilmediğim Belegade Sandığı(6) dediği çanağa da “Su, ekmek falan almak” için diyerek ablamın koyduğu kâğıt paralara ek olarak, cebindeki tüm bozuklukları doldururdu!
Bilirlerdi ki müsrif(1) değil, eli açık(7) bir varlıktım. “Çevremde ve okulda beni tanımayan yoktu!” desem yeriydi, ama övünmek gibi olmasın diye saklanırdım, devamlı olarak. Bir şeyleri yapıyor, ya da yapmağa çalışıyorsan sağ elinin yaptığından, sol elinin haberdar olmaması(8) gerekti, öğrendiğim kadarıyla.
Sokakta en çok yardımına koştuğum kişi Esma Dudu idi. İsmini bilirdim de neden dudu olduğunu bilmezdim, küçük yaştan beri, hatta anne ve babamın yaşadığı zamanlardan beri. Kocamış, hatta oldukça çökmüştü.
Alışverişlerini genelde ben, diğer işleri de komşu abla ve teyzeler yaparlardı. Ekmek, tuz, çay fiyatları hiç artmamıştı on-on beş yıldır onun için!
Para verir; “Şunları-şunları al, paranın üstünü de düşürme ha(9)!” derdi. Örneğin 5 lira verir 19 liralık sipariş verirdi, mümkünü yok 20 lira olmazdı hesap, hani paranın üstünü getirme mecburiyeti vardı ya! Neyle, nasıl geçindiğini bilmezdim.
Yaşlılar; “Muallime Hanım(7), Hocanım!” derlerdi, yaşlılık olarak biraz berisinde olanlar(3); Öğretmen Hanım, Hocam, Öğretmenim” gibi sözleri kullanırlardı onun için.
Bu veriler(1) bana onun emekli bir öğretmen olduğunu göstermişti, ilerleyen zamanda, zekâmı oldukça elverişli bir şekilde kullanmamdan dolayı!
Bilmiyordum, ama ister uyduruyor deyin, ister duyumlarına göre şekillendiriyor deyin, Esma Dudu, anadan-atadan kalan evinde öğrenci yetiştirmek uğruna, evlenip çoluk-çocuğa karışmak yerine, çoluk çocuğu eğitmeyi düşünmüş ve sonrasında bu yalnızlığı hak ettiğine inanmış olsa gerekti.
Yahut evlenip de çocuğu olmamış, dul bir “Hocanım” diye de düşünebilirdim, o zaman evinin anne-babadan değil, kocadan kalmış olduğu da akıldan geçebilirdi.
Yalnızdı demem yanlıştı Esma Dudu için. Bir kere ben, ablam, ağabeyim, konu-komşular vardık, onu asla aç-açıkta, susuz-uykusuz bırakmayan. Bazen bugün çoluk-çocuklu olan hal-hatır bilen adam gibi adam, kadın gibi kadın kendilerine emek vereni unutmayanlar da ziyaret ederlerdi onu.
Onların getirdikleri pasta-çörek-kurabiye-meyve ne varsa, onların gidişinden sonra pencereyi açar, önce yan kapı komşusu Hüsna’ya haber verirdi; “Toplanın, gelin!” diyerek. “Bugünün yiyeceğini, yarına bırakmamalıydı.” Yarına; “Kim öle, kim kalaydı!”
Bir vesile ile sanırım muhtardan öğrenmiştim, ölümünün ertesinde bile eğitimin önemini vurgulamak için, aklı başındayken ve şahitler huzurunda tüm varlığını aklında olan eğitim kurumlarına eşit olarak üleştirmişti.
Esma Dudu, bazı-bazen, hatta çok zaman paranın üstünü almaz, “Mescitteki para kutusuna at!” derdi ve mutlaka tekmil verilmesini(3) beklerdi; “Gereği usulüne göre yapılmıştır öğretmenim!” şeklinde. O kutuya atılan para onun adına tarafımdan atılmış, önemli değildi.
O gün, günlerden Cuma idi, önemli bir dersim olmadığına inanarak evde çalışmayı denemiştim. Ancak Esma Dudu’yu unutmamam gerektiğini ablam tembihlemişti. Ben de aklımdayken görevi ifa edeyim(3) düşüncesiyle sabahtan uğramıştım kendisine, öyle sabahın er vaktinde değil, o güzellik uykusunu(7) da tamamlamasından sonra.
“Ah, oğlum!” dedi siparişlerini alıp getirdikten sonra. “Bugün Cuma. Paranın üstünü camideki kumbaraya at, benim için de dua et!” dedi.
Bu, bu hafta Cuma namazına gitmemin Kur’an emri dışında ikinci kez farz oluşuydu, Esma Dudu'nun ricasıyla. Evet, beynamaz(1) değildim, daha önceleri birkaç kere daha hocanın arkasında dikilmiştim, ama alışkanlığım yoktu.
Her genç gibi ben de; “Sonra!” diyordum, sanki sonraya ulaşmaya senedim varmış gibi.
Şadırvana ulaştığımda bir Dede’nin abdest almakta zorluk çektiğini gördüm. Yanına yaklaştım daha ağzımı açmadan, niyetimi anlamıştı. Bilge ve doğrucu idi;
“Yaşlılık işte evlât, evden buraya kadar tutamadım şeyimi, evde torunlar yardım ederdi, burada da sen torunum ol!” dedi.
Tek sorunu, eğilip doğrulmakta sıkıntı çektiği için ayaklarındaydı. Hilâlleyerek(3) yıkamamdan dolayı mutlu olmuştu galiba. Cami içinde, ayaklarında sorun olduğu için, kendisi gibi sorun yaşayanlara mahsus bir seki vardı, ön safta, sağ taraflarda, ahlayarak, puflayarak(3) oturdukları. Oraya oturmuştu Dede…
Camiden çıktığında bastonuna dayanarak yürümekte bile sıkıntı çekiyor gibiydi.
“Ne oldu bilmem, birden sol koluma bir ağrı saplandı, tahammül edemediğim, nefes almakta güçlük çektim, sondaki vakit sünnetinde. Ama namazımı bozmadım, direndim(3). Şimdi iyiyim Allah'a şükür evlât, geçti sıkıntım!” dedi.
“Amca gene de kendinizi iyi hissetmiyorsanız, taksi tutayım, sırtıma alıp götüreyim sizi!” dedim, ciddiydim sözümde, çünkü çok zayıftı Dede, neredeyse benim yarı kilomda kadardı desem, mübalâğa payım çok azdı!
Muhterem bir yüzü vardı, sakalları bembeyaz, şakakları tertemiz traşlı, o yaşında saçları sıfır numara kesikti. Gözlükleri oldukça kalın, ya da büyük numaralı, yanaklarındaki izlerden anladığım kadarıyla, dişlerinin tümü takma olsa gerekti. Diyebilirim ki oldukçanın ötesinde görmüş, geçirmiş(3), bir pirifâni(1) idi.
“Sağ ol evlât!” dedi. “Ben bastonuma dayanarak bulurum evi!”
“Sizi böyle bırakacağımı sanmayın! Hadi izin verin, taşıyayım sizi!”
“Sağ ol! Peki, omuz ver, evime götür beni!”
Gittiğimiz yer uzunca bir yolun neredeyse sonuydu, yolumuz üstünde bir mescit, namaz kıldığımız camiye nazaran evine daha yakın bir cami olmasına rağmen, neden bize yakın olan camiye geldiğine anlam verememiştim.
Ne gereği, ne de sormaya hakkım vardı, kapı zilini çalarken.
Genç bir kız çıktı kapıya, dua edermiş, ya da kapıya yabancı birinin geldiğini düşünerek, başını örtmeye çalışmış da, başarılı olamamış gibi. Saçları gözüküyordu çünkü;
“Pamuk Dedem, ne oldu sana?”
“Bir şey değil kızım, anneannenin cenazesini kaldırdığımız camiye gittim bugün. Yoruldum galiba. Bir arada sol kolum da ağrıdı, bu genç de bana yardımcı oldu, sağ olsun!”
Başını kaldırdı, ilk defa yüzüme baktı, ilk defa gözlerini gördüm, o gözler tuz yalamış kara koyunu, öyküdeki(10) gibi subaşına götürür, susuz geri döndürürdü, öylesine cevher(1) yüklü gibiydi. Genç kız elini uzatmadan; “İlginize teşekkür ederiz!” derken. Yaşamımda o ana kadar aşk etrafımı asla sarmamıştı.
“Bir şey değil, insanlık görevim!” deyip sırtımı dönmekten başka çarem, daha doğrusu hakkım var mıydı? Sorgulayamazdım kendimi. Ben bana göre doğru olanı yaptığım inancındaydım…
Ders çalışmamın yoğun olduğu günlerden birindeydim. O genç kızın ara sıra unutmamın mümkün olamadığı gözleri geçiyordu gözlerimin önünden, umutsuz hayallere kapılmamamın gerektiği.
Etim ne, budum neydi, ablasının ve ağabeyinin ellerine bakan bir üniversite öğrencisi, hayal etmeyi hayal etmesinin bile yanlış olduğu...
Zaman ikindi namazını da geçmiş olsa gerekti, namazla, niyazla ilgisi olmayanın ezanla da ilgisi olamazdı(11). Hem bizim camiden, hem de o uzaktaki camiden iki ayrı salâ yükselmişti, neredeyse birbirine karışan.
Bize yakın camiden ünlenen salâ ile Esma Dudu’yu yitirdiğimizi öğrenmiştim. Uzaktan ulaşan salâyı ise çözümleyemedim. Esma Dudu vasiyetini hazırlatırken Mahalle Muhtarını da yanına almış, cenazesi ile ilgili dileklerini de sıralamıştı, baştan sonuna kadar.
Ablam ve ağabeyim akşam eve geldiklerinde suratımın mavimsi rengini görüp sorguladıklarında tek cümle çıkabilmişti ağzımdan;
“Esma Dudu’yu yitirdik, cenazesi yarın öğlene Mezarlık Camiinden kaldırılacak!”
“Yaşı ileriydi, kendi kendisine yetiyordu, ama her canlı ölümü tadacağına(12) göre, sonuç bir gün gerçekleşecekti. Acı çekmeksizin öldüyse ne mutlu ona! Sen de üzülme! Elemini unutarak derslerine çalışmaya devam et. Yarın hep beraber gideriz mezarlığa, siz namazınızı kılarsınız, ben de kenardan köşeden katılırım size.”
Nasıl derdim ki; “Bu yaşta beni eksenimden kaydıran(3) “Bir gözleri ahu var! (13)” beni kapsama alanına hapsetti(3)!” diye. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı(14). Bilmediğim bu olsa gerekti, dürüstçe.
Üçümüz de abdestimizi alıp cenaze namazına yetişme gayretinde olduk. Hani dediğim gibi; “Namazda gözü olmayanın, abdestte, ezanda, namazda duada gözü-kulağı olmaz! (11)” diye, işte o örnek bir gün önce Cuma Namazına gidip de saatlerin ileri alındığını bilmeme rağmen unutup bir saat kadar önce yer almıştık Mezarlık Camiinin avlusunda.
Esma Dudu’nun tabutunun başına geldiğimizde, hemen ilerideki erkekler sırasındaki bir tabutun başında görmüştüm ismini bilmediğim o ahu bakışlıyı(7);
“Başınız sağ olsun! Yoksa Pamuk Dede’yi de mi, yitirdik?” dediğimde hıçkırmasına ve gözyaşlarına engel olamaksızın, hem hiç anlayamayacağım bir şekilde sarsılırken bana sarıldı ve;
“Pamuk Dede’mi yitirdik, hemen arkanızdan, ‘Kolum sırtım ağrıyor!’ sözleri ertesinde. Kalp krizi geçirdiğini bilemedik, yaşlılığının gereği sandık. Ambulans ve doktor geldiğinde her şey sona ermiş, yitirmiştik onu. Son iyiliği sizden gördü, hakkınızı helâl edin!”
Sözlerini isabetsiz bir şekilde kaydederken, engelleme imkânı bırakmaksızın, beni, hatta bizi şaşırtma gayretinde, belki acısı nedeniyle yaptığının farkında olmaksızın, elimi öpüp, alnına koydu.
Ablamın ve ağabeyimin bir şey anlamaksızın merak dolu bakış ve soran gözlerle bana baktıklarının farkındaydım.
“Bana yakın olan, yardımcı olduğum, bana yakınlık duyduğunu bilip hissettiğim bir Dede’nin torunu o. Şimdi sınav yapar gibi sorsanız, ne Dede’nin, ne de torununun adlarım söyleyebilirim, yüzlerinden, ya da simalarından başka aklımda olan bir şey yok. Zaten ‘İyilik yap, denize at(2)’ felsefesinin gereği değil midir bu?”
Ablamın bilgiççe, belli-belirsiz başını sallamasından, sanki bir şeyler varmış gibi düşündüğünü bilmem mümkün değildi!
“Başınız sağ olsun!” dilekleri sonunda mezarlıktan ayrılmak üzereyken, o genç kız soluk soluğa yetişti sanki arkamızdan;
“Abla, ağabey, genç ağabey! Yardımınızı unutmayacağını söylemişti Dedem. Ben onun hislerine tercüman olarak yedi mevlidine(15) gelmeniz belki mümkün olamayabilir ancak kırk mevlidine gelmenizi rica ederim…
Dedem, eğer birkaç gün yaşasaydı, sanırım, mutlaka sizlerin mevlitlerine gelmenizi de vasiyet ederdi. Ben bunu söylediğini varsayıp(3) onun benim üstümde borcu kalmasın dileğindeyim!”
Ablam;
“Bizde belki Esma Dudu için evimizde okuturuz. İstersen, sen, sizler de bizim mevlidimize gelirsiniz inşallah! Evimizi biliyor musunuz?”
Ablamın ince bir zekâ ile sorgulamak istediği kanaatini yaşadım. Fol yok, yumurta yokken(7). Bir kadının altıncı hissinin(7) olduğunu, Tanrının ona bağışladığı bu yeti(1) ile bazı şeyleri sezinleyebileceğini(3) bilemezdim.
Bu kadın; ister anne, ister abla, ister kız kardeş olsun bu yetinin her birine ayrı ayrı dağıtıldığı da aklımdan geçmezdi.
Benim bilmediğimi, fark etmediğimi sezinlemeleri doğaldı.
Ve ben bilmediğimi ablamın bildiğini neden sonra öğrenecektim. Zaman da, bilgiçlik de ablamın lehinde hatta avuçlarında idi; benim gibi genç, okuma mecburiyeti ve meşguliyeti olan birine ait kafanın bilmesine asla imkân olmayan.
Aradan geçen günler sonunda benim aklıma gelmeyen bir gün, ablam;
“Yarın Sema Dudu’nun kırk mevlidi var, sanırım aynı gün Pamuk Dedenizin de mevlidi olsa gerek. Git baygın-baygın bakmadan(3), bir şeyler hissettirme gayreti yaşamadan sor bakalım, mevlit nerede, ne zaman? Camide ise, gündüz okunacaksa ve kadın erkek ayrı ayrı olarak da olsa, ben Esma Dudu için hazırlık yapacağımdan katılamam, ama siz ağabey-kardeş katılırsınız...
O zaman ben de hocayla konuşur akşam okuturum. İstersen ismini hâlâ bilmediğini iddia ettiğin o genç kızı ve ailesini de bizim mevlidimize çağır, ama el ele değil, anlatabildim mi? Büyüyünce anlamında. Ondan sonrası sana kalmış...”
“Abla adını bilmediğimi söylediğim, iki kez gördüğüm bana ‘Ağabey!’ diyen bir genç kız için bu şekilde yakıştırmaların, düşüncelerin ayıp olmuyor mu?”
“Bilmem, ben sadece kanının kaynadığını hissediyor, yüreğinin sesini duyuyorum, her ne kadar 40 gündür bir vukuatından(1) haberdar olmasam da…
Ve doğal ötesi hareketlerinden, davranışlarından, dalgınlığından, cesaretsizliğinden, devamlı hülyalara dalman ve en kötüsü gecelerinde ‘Ahu gözlü…’ demek dışındaki sayıklamalarından neyi anlamam gerektiğini anladığımı sanıyorum. Gördüğüm kadarıyla iyi kız, hem çok güzel, terbiyeli, edepli...
Ama dediğim gibi sonra, okul bitince ve usulüne uygun olarak. Anlaştığımızı düşünüyorum!”
“Hayalinizde beni damat, onu gelin ettiniz abla-ağabey, öyle mi? Hem de sizlerin önünüze geçerek...”
“Neden olmasın ki? İnsan hayal etmeli(16), hayallerinin esiri olmaksızın(16), umut beslemeyi de bilmeli diye düşünüyorum. Hadi şimdi zevzekliği(1), çene çalmayı(3) bırak da git, öğren mevlidin yerini ve saatini. Camide mi, evde mi? Ona göre davranırsınız, öncesinde de dediğim gibi…
Ha! Bu arada şu kızcağızın da adını, sanını, kimlerden olduğunu, okuyup okumadığını artık kendine göre neler bilmek istiyorsan, usulüne uygun olarak sor, öğren artık! Dürtüklememi(3), senin yerine benim öğrenmemi bekleme!”
“Yani bilmediğim birine ahret suallerini(7) sırala diyorsun, hem de usulünce, öyle mi?”
“Sana kalmış, hep ve her şey için hep bir itekleme gerekli değil, haydi git!”
Pamuk Dedenin mevlidi, öğle namazından sonra, Pamuk Dedeye abdest aldırdığım şadırvanın olduğu camide bay-bayan ayrı olarak, haremlik-selâmlık(7) şeklinde okunacaktı.
Ve en önemlisi genç kızın adı Gülümser’di!
Neden diye sorgulamam gerekeni ve ablamın sıraladığı diğer ahret suallerini benim de dizmeye çalışmam uygun değildi, ama mutlaka bu ismi ona gülümseyerek doğduğu için Pamuk Dedesinin koyduğunu öğrenecektim.
Gülümser’in tüm aile efradı bizim şadırvanlı camideydi. Mevlit okundu bitti. “Gelmeyeceğim!” diyen ablam da gelmişti mevlide, adım gibi biliyordum ki, haremlik-selâmlık olmasına rağmen, gözetim(1) ve denetim altındaydım.
Mevlitten çıktığımızda ablam Gülümser’e bizim evi işaret parmağıyla gösteriyor, tarif ediyor, adresi söylüyor olsa gerekti. Eve yöneldiğimizde fısıldadı;
“Hadi, iyisin gene. Bu iyiliğimi de unutma. Akşama mevlide Gülümser de gelecek annesiyle birlikte. Bakışmak, gülümsemek karşılıklı olarak serbest, hem bedava! Sonrasından benim haberim olmaz, olmasın da zaten, son sınıftasın, okul bu yıl bitecek…
Ama ben senin melankolik tavırlarından(7), aval aval bakışlarından(3), iç çekmelerinden(3) ve özellikle sevgi dolu sayıklamalarından anlarım. 22-23 yıllık kardeşimsin, ikinci kez gördüğüm, üçüncü kez göreceğim genç kızı ise sanki 18-20 yıldır tanıyor gibiyim.”
“Nasıl yani?”
“Pışşık(1)! Söyleyeyim de biz kadınların özellerinden birini sahiplen, öyle mi? Yağma yok(7)! Nazar etme ne olur, gayret etsen de bu hassalar(1) bize Tanrının bağışı ve sizlerin asla benzer hassasiyetleriniz olmaz, olamaz!..”
Gerçek şu idi ki, ne yapsam, ne etsem, iliklerime kadar işlediğine(3) inandığım Gülümser’i çıkaramıyordum aklımdan, unutmak isteğimden sonuç alamıyordum. Üstelik büyükten de büyük kocaman bir sorunum vardı. Ablamın gündüzleri gözetimi ve geceleri kontrolleri altında idim.
Evden okula gitmek için erken yahut da geç çıkarsam caddeyi pencereden takip edişine manalı bakışlarına mazhar oluyordum(3), bazen hissederek, bazen görerek, yaşayarak. Ama iyi bir kızcağızdı ablam, hiç sorgulamıyordu(3) yahut da kıt aklımla ben sorgulamadığını sanıyordum!
Direncim son noktaya ulaşmıştı, onu göremediğim için yemem-içmem fark edildiği kadar kesilmiş, zayıflamıştım, hissettiğim kadarıyla. Belki yine fark edildiği gibi hayallere dalışım, rüyalarımda sayıklayışım onarılmaz, üstesinden gelinemez şekilde kaydediliyordu.
Bir gün erkence çıktım evden, her şeyi düşünüp, kurgulayıp, göze alarak, yalanla;
“Vizemiz var, arkadaşlara bir-iki konuyu danışmam gerek!” diyerek.
Ablamın beni takip etme hakkı varsa, benim de onu kandırma hakkım olsa gerekti! Otobüse yetişmek için koşarken, arka sokaklardan onun evinin önünde buldum kendimi, dikkat çekeceğimi umursamaksızın, 30-40 metre kadar ilerilerde, ya da berilerde gezinerek…
Kaldırımlarda 42 adet bir kısmı kırılmış, ya da kendinden geçmiş karo, 11 adet platform taşı vardı, çimentoları kızışıp parçalanmış ve ben bilmem kaçıncı turun son seferinde üç kez çizgilere basmıştım şaşkınlıkla.
Gök, akşamdan kalmış bir sarhoş gibi sıkıntılı, yağmur yeryüzüne kahırla, susuzluğa inat ederek yağmamak için direniyordu, ya da benim umutsuzluğum karartmış olabilir miydi, yalnızca benim değil, tüm şehrin gökyüzünü?
Öyle olsa gerekti, genç kız göğsüne yasladığı kitaplarla evinden çıktığında elinde şemsiye yoktu, demek ki havada kurşunilik yoktu, bu tamamen benim hayal dünyamın ürünü idi.
Yoksa saat dokuz buçuklar-onlar civarında ayakta, hatta geziniyorken uyuyor, ya da hayal görüyor olabilir miydim?
Tarife gerek yok, o bendim, alıklıkta, sersemlikte birinciliği, akıllı olmakta sonunculuğu hiç kimseye kaptırmayan.
Bir hafiye(1) gibi evden uzaklaşmasını bekleyip arkasından yaklaştım, bir sülük gibi yapıştım(3) gözlerine, eylemim için kendimi hazırlayarak. Farkımda olsa gerekti, ne şaşırdı, ne çekindi, ne de ters bir tepkisi oldu çünkü.
“Bağışla, acılarda karşılaştık sizinle, üzgündük. Ama itiraf etmeliyim ki, o acılar sırasında etkilendim sizden. İznin olursa tanıtayım kendimi, haddim olmasa da. Arkadaşınız olmayı diliyorum, ‘Yok! Hayır!’ derseniz de; zaman unutmak için en iyi çare derler, ben de denerim!”
“Doğrusu, unutamayacak kadar olmasa da sizin de benim ilgimi çekmediğinizi söylersem yalan olur Gürsel Bey!”
“Yanlış! Kapımızda gördüğünüz, ya da kulağınıza çarpan isim, ağabeyime ait, benim ismim kısaca Gürs(1). Sanırım ilk kez duyduğunuz, unutmamanızı umup dileyeceğim!”
“Gerçekten enteresan! Hani şu eski devirlerdeki ‘Gürz(1)’ gibi mi?”
“Sanırım maksat olarak aynı gibi gözükse de anlamları farklı. Annemin evlenmeden önceki soyadı imiş ve kullanımındaki amaç ‘Gürz’ olsa gerek! O isim de eski hali ile bana nasip olmuş(3)!..
Sözlerim biraz uzun sürebilir güzel kız, bir parka, bir yere oturalım mı, yoksa dersin varsa, bana bir başka zamanı ayırabilir misin?”
“İlk ‘Merhaba!’ ve hemen arkasından ‘Güzel kız!’ komplimanı(1). Bağışla, bunun etkileyici olacağını mı düşündün?”
“Yoo! Aklımdan geçenin dilimde şekillenmesi, yanlış yapmadığıma emin olduğum bir söz dizesi diyeyim!”
“Peki, inandım. İlk derse girmesem de olur, anlatın, dinleyeyim! Lütfen!”
“Önce bana vakit ayırdığın için…”
“Politikacılar gibi sözleri saptırmaksızın, hemen sadede gelsen(3)…”
“Peki! Üniversite son sınıf öğrencisiyim. Hani meselâ mezun olursam, mühendis falan gibi bir şey olacağım. Ablamın ve ağabeyimin destekleriyle okuyor, ayakta duruyorum. Boyum; 1.80, kilom…”
“Onları görüyorum, her zaman, ya da şöyle söyleyeyim, ilk kez karşı karşıya kaldığın birine espri yapmaya meraklı mısın?”
“Genelde çenem düştüğü zaman!”
“O zaman esprilerini sonra da dinleyebilirim, sen içindekileri anlatsan, ya da esprilerin dışına çıkarak gerçeği anlatmaya gayret etsen!”
Açık vermişti, farkında değildi Gülümser. "Esprilerinizi sonra dinlerim!” demenin bir vaat olduğunu, karşılıklı olarak “Sen” olduğumuzun belki ikimiz de farkında değildik.
"Gücenmeyecekseniz, peki, hemen... Sesiniz çıkmadı, bunun evet mi, hayır mı, ne anlama geldiğini anlayamadım. ‘Elma’ dersem ‘Evet!’ anlamında gözlerini kırp lütfen!”
“İkinci bir şık yok mu?”
“Bence yok!”
“Sanırım, bence de!”
“Bağışla, rahmetli Pamuk Dedeni evine, sizlere teslim ederken ilk bakışta etkilendim senden, o gece Pamuk Dedeyi yitireceğimiz aklımın ucundan bile geçmiyordu, daha o anda hayal dünyamda gezinmeye başlamıştım, senin için...
Bağışla, acımız hâlâ taze, ama ölenle ölünmüyor, ben yaşamayı ve benim olmasını dilediğimi yaşatmayı diliyorum.”
“Kim bu şanslı kişi? Herhalde ben olamam, daha bir saat bile olmadı, karşılaşmamız. İddialı konuşma, lütfen!”
“Tabii ki sensin!”
“Deli olma, bir görüşte, öyle mi?”
“İnsan yıllarca zihninde şekillendirdiğine, Allah’ın şekillendirdiği şekilde rastlarsa bu ilk görüşte mi olur ki? Hem farkında mısın, ilk merhabadan sonra sen hep sensin nazarımda.”
“Diyelim ki öyle, sen!”
“O halde ileriye doğru bir adım daha atabilir miyim?”
“At bakalım! Yalnız ikinci dersim önemli, gecikmeyeyim!”
“Hemen bitiriyorum güzel kız. ‘Etkilendim!’ dedim, bu sözüm yanlış. Seni sevdiğimi hissediyor, düşünüyorum, senden bana yansıyacak bir ışıkta bunu tüm evrene bağıra-çağıra ilân etmek İstiyorum. Öncelikle sana; ‘Seni seviyorum, aklımdan çıkaramıyorum, sana sarılmak amacıma güçlükle engel oluyorum’ demek istiyorum.”
“Çok acele olmadı mı?”
“Geciktim bile!”
“Düşünmem gerek!”
“Düşünme! Gerekirse ben senin yerine de düşünürüm. Sen benim seni sevdiğim gibi sev beni ki, sana ulaşmaktan dolayı mutlu olayım!”
“Yani bana ulaşman için sevgimle seni desteklememi bekliyorsun?”
“Çok bir şey mi?”
“Az bir şey mi?”
“O halde bir gecemi daha karanlık geçirmemem için bana umut ver; ‘Beni şu gün, şurada, şu saatte bekle!’ de! Saatler sürse de bekleyeyim seni. Ağız tadıyla içimden geçenleri, söylemek istediklerimi, içimden geçtiği gibi söyleyeyim sana, dinlene dinlene. Derse yetişmen kaygısı olmaksızın, benim dere-tepe aşmama gerek kalmaksızın!”
“Espri yeteneğin yanında, ısrarcısın da. Kelimeleri uç uca öylesine iyi diziyorsun ki, maşallah!”
“İnsan senin karşında şair bile olur, ama maalesef ben o yetenekten yoksunum!”
“Şair olsan ne derdin meselâ?”
“Meselâ; ‘Sen akşamlar kadar büyülü sıcak…(17)’ diyerek sana özlemimi, ‘Sakın bir söz söyleme...(18)’ diyerek kıskançlığımı anlatır, ‘Sensiz her gecenin sabahı olmadığını...(19)” dillendirirdim sesimin izin verdiği kadar...”
“Ve yeteneğim yok, diyorsun, inanmam gerek mi?”
“Sen beni şair, musiki sanatkârı yapmışsın, çok mu, daha ne isteyeyim ki?”
“Evet, çok! Taksi tutmazsam derse yetişemeyeceğim galiba!”
“Takılabilir miyim?”
“Ben traktör müyüm, römork gibi takılacaksın peşime?”
“Gönlümü peşinden sürüklediğine göre, ne ad verirsen ver, hüküm senin!”
“Peki! Sonra! Şimdilik izninle!” derken geçen taksiye işaret etmişti. Acele etmem gerekti.
“Yarın sabah?”
“Peki, yarın sabah, bir saat önce!”
“Sabah ezanından sonra kaldırımları adımlarken göreceksin beni!”
“O kadar erken?”
“Gecikmeni istemem! Özletme!”
“Daha dün bir, bugün iki, Hey Ya Rabb’ım, bana akıl ver!”
“Benim için de dua et! Beni de akıldan yoksun bırakmasın Tanrı!”
“Olur, dilerim, kalbim temiz sanıyorum, Rabb’ım da kabul eder sanırım!”
Hırsızlar her yerde vardı. Deprem altında kalanlardan ölü soyucular, yangında, selde mal kaçıranlar, maden kazalarında ölenlerden, ya da sağ kurtulanlardan duygu sömürüsü ile menfaat edinenler, trafik kazalarını istismar edenler...
Sanırım, dünyadaki en masum hırsızlık; kalp çalma olsa gerekti ve ben bir sonraki seferde başarılı olacağıma inanıyordum, oldum da, ablamın tehditlerini unutarak.
Onunla olduğum anlarda ellerini tutarak, gözlerine bakarak, uygun olan her anımda sevgimi fısıldayarak ablamın dediklerini unutuyordum. Zannederim ablamın dedikleri; bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkmakla eşdeğerdi.
Başarılıydım. Çünkü o da itiraf etmişti, başlangıçtan beri ilgisiz kalamadığını ve sonrasında sevdiğini. Benim önümde mezuniyetim için az bir süre, onun önünde azdan biraz fazla bir süre vardı.
Artık aynı saatte hareket eden otobüse, her günkü aynı durağımdan korkusuzca biniyordum okula gitmek için. Çünkü Gülümser, ilk duraktan otobüse biniyor ve tesadüfen(!) yanı, koltuğunun o kısmı hep boş oluyordu benim için, benim bineceğim durağa geldiği ana kadar.
Otobüste tescilli(1) yolcular gibiydik, âşıklar gibi demeye utanır gibi.
Ben önce iniyordum otobüsten, tıpkı dönüşümüzdeki gibi. O okulundan çıkışta ilk durakta oturuyordu, eğer durum müsaitse, otobüs kalabalıksa, şansını zorlamaksızın. Otobüsün her zaman en son sol koltuğu yeri, ya da ayakta durulacak kapı ötesi onun tapulu yeri idi sanki.
Mutluluğumdu dönüşümüz de, aynı havayı soluyarak, hatta ara sıra da olsa el ele tutuşarak, göz göze bakışarak…
Günlerden bir gün, nedenini bilemediğim bir şekilde, belki doğum günü, ya da herhangi bir nedeni olabilirdi;
“Pamuk Dedemin mezarını ziyaret edelim mi?” diye sordu ve “Esma Dudu'yu da, çünkü onlara çok şey borçluyum, senin için, bana sevgin için.” diye ekledi arkasından.
Anlamamıştım. Boş gözlerle şaşkın bir ördek(7) gibi baktım gözlerine, içimden;
"Haydi hayırlısı…” diyerek.
Mezarlığa gittik, her ikisine de çiçeklerimizi sunduk, ne anlamda olduğunu bilmediğimiz halde, geleneklerden esinlenerek su döktük, okuduk, üfledik. Daha doğrusu, içtenlikle itiraf etmem gerek, belki Pamuk Dedesinin etkisi, ezberinden ve çok güzel sesle Kur’an’dan bir şeyler okudu Gülümser…
Ve en sonunda ben de ona katıldım; “Âmin!” diyerek, ellerinden tutarak, sevgi ve bu kere saygımı da ekleyerek. Ayrılmak üzereyken tekrar Pamuk Dedesinin mezarına yönlendi Gülümser;
“İyi ki seni dinlemişim Pamuk Dedem!” dedi.
Bugün hiçbir şeyi anlamama günüm olsa gerekti, gene hiçbir şey anlamamıştım, sordum;
“Pamuk Dededen neyi dinlediğini anlayamadım!”
“Artık itiraf etmem gerek! Pamuk Dedem ölmeden yaklaşık yarım saat kadar önce bana nasihat, daha doğrusu bir bakıma vasiyet etti; ‘Henüz küçüksün, okuyorsun, bu çocuk iyi çocuk, sevmeyi dene, aklından çıkarma, büyü ve ona sahip ol!’ demişti.”
“Yani Pamuk Deden istediği için sevdin beni, sarıldın, kucakladın, elimi tuttun, öptün, öyle mi?.. Neden susuyorsun? Hiç mi sevmedin sen olarak, içinden gelerek, hissederek beni? Hiç mi canın çekmedi beni? Hep yalandan ibaret miydi davranışların, ‘iyi bir adam!’ diye mi elinden kaçırmamayı düşündün?”
“Ciddi misin, bunları sen mi söyledin şimdi? Söylemen değil, aklımdan bile geçmezdi böyle düşüneceğin. Ufacık bir şüphen bile hasta eder, yataklara düşürürdü beni. Mademki zerre kadar inancın yok, benim de artık yaşamaya ne dermanım, ne de hakkım var! Hadi; git!..
Beni Pamuk Dedemle helâlleşmem için yalnız bırak. Azıcık ilgini çektiysem, sevdiysen demiyorum, sakın arkamdan üzülme, sakın mezarımı ziyarete kalkışma! Mutlu ol! Mesut yaşa! Haydi git!”
Sırtını döndü, gidesim yoktu, ben sırtımı dönmedim. Dönüp de göğsümden itekleyinceye, rahatlayıncaya kadar gözükmememin doğru olacağını düşündüm. Bir anlık feveranımın(1), uygunsuz tavrımın bir sevgiyi öldürmeye yeterli olacağını düşünememiştim.
Buna hakkım yoktu, ona da bu hak için izin veremezdim, ayaklarımın beni sırtımı dönmemem için engellemesine memnun oldum.
Görmesem de, dudaklarının kıpırdadığını, sessizce ağlarken, sözlerini hissediyor gibiydim sanki;
“Görüyor musun, hissedebiliyor musun Pamuk Dedem, bana değil, sana inandı. Artık yaşamak içimden hiç gelmiyor. O yoksa ben yokum! Bu nedenle ya bana yardım et, yanına geleyim, ya da beni engelleme, yanına geliyorum, bekle beni!”
Gerçekten sözleri benim düşündüğüm gibi olabilir miydi? Olmamalıydı! Yanına yaklaşıp kolundan tuttum, iğreti(1) değil, sıkı sıkı;
“İşte bu olmadı Gülümser! Sen yoksan ben nasıl yaşarım? Bir anlık hezeyanımı(1) bağışla, ne olur? Pamuk Deden muhterem bir insan! İleriyi de görmüş, seni bana, beni sana yakıştırmış, ben senin sevgine inanıyorum, ortam uygun değil belki, ilk acıda karşılaşmamız gibi…
Ama Pamuk Deden şahit olsun istiyorum; büyüyünce yani mezun olunca evlen benimle ve o ana kadar asla bırakma ellerimi, beni sensiz bırakma, sensizlikle ölmeme izin verme. Söz veriyorum, ömür boyu seni asla, tekrar, herhangi bir şekilde üzmeyeceğim!”
“İnanayım mı?”
Cevap vermedim.
Çünkü o yaşayacak, ben de yaşatacaktım onu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şadırvan; Genellikle cami avlularında bulunan, çevresindeki musluklardan ve ortasındaki fıskiyeden su akan, üzeri çadır çatılı, kubbeli veya açık havuz. Abdest almak yapılan çeşmeler.
Esma Ül Hüsna; Allah’ın isimleri; 99 adet. İslam toplumunda Kur’an ve Hadislerde Allah’a izafe edilen fiil veya sıfatlardan türetilmiş veya doğrudan Allah’ı ifade amacıyla kullanılan söz.
Esma; İsimler, adlar.
Hüsna; İyi zan. En güzel, pek güzel, iyi amel. Cennet.
Dudu; Hanım, abla (Öyküdeki anlamı ve yöresel olarak çok kullanılan bir unvan). Söz, “Küçük Kız Kardeş” ve yemeni anlamlarında da kullanılmaktadır. Söz; çocuk dilinde; “Su”, dudu dilli şeklinde; “Papağan” , Yumuşatılarak “Tutu” şeklinde söylendiğinde “Rehin, rehine” anlamlarına sahiptir.
Esma Dudu; Hüsna ile birlikte Allah’ın isimlerinden “sözüne güvenilir kadın, hanım, abla” anlamında yöresel söz.
Gülümser; Gülümseyen, hafifçe gülümseyen, sevimli, güler yüzlü.
(1) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.
Anaç; Yapısı doğum yapacak gibi görünen. Birkaç kez yavru vermiş, ya da verecek duruma gelmiş. Meyve vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.
Beynamaz; “Namaz kılmayan” anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Binamaz” şeklinde söylenmektedir.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.
Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam. Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…
Feveran; Birdenbire öfkelenme, fışkırış, kaynayış.
Firavun; Kötü yürekli, acımasız kimse. Eski Mısır’ın tek buyurganı olan ve bir Tanrı gözüyle bakılan hükümdarlarına verilen ortak san.
Gözetim; İnsanları etkilemek, yönetmek, yöneltmek, yönlendirmek veya korumak amacıyla yapılan davranış, etkinlik ve değişen bilgileri izlemektir. Gözetime gözlemler de dâhildir.
Gürs; Kir, leke, pas, açlık, sefalet.
Gürz; Ateşli silâhların bulunuşundan önce, savaşlarda silâh olarak kullanılan, sapı ağaç ya da demir, kendisi bakır ya da tunçtan yapılan ağır topuz.
Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
Hafiye; Başkalarıyla ilgili bilgileri gizlice toplayan ve bunları ilgililere ileten görevli, gizli polis.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hassa; Bir kimseye veya şeye has hâl, vasıf, özellik. Kuvvet, tesir.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
Kompliman; Birine söylenen gönül okşayıcı söz.
Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
Pasaklılık; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeme.
Pışşık; “Kandıramazsın beni!” anlamında parmakla alt göz kapağının indirilmesi şeklinde hareket.
Pirifâni; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.
Tescilli; Bir şeyi resmi olarak kaydedilmiş, resmileştirilmiş, kütüğe geçirilmiş olması.
Tiran; Acımasız, gaddar, despot. Eski Yunan’da siyasal gücü zorla ele geçiren, onu kötüye kullanan kimse. Türk kukla tiyatrosunda kötü adam tipi.
Veri; Done. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
Vize; Bir ülkeye girmek veya çıkmak için yetkili makamlardan alınması gereken izin. Bazı resmi kâğıtlara uygunluk ifadesi için vurulan mühür (işi). Yükseköğrenimde yarıyıl içinde yapılan sınav, ara sınav.
Vukuat; Olanlar, olan bitenler. Polisi ilgilendiren olaylar.
Yeti; İnsandaki düşünme, anlama, kavrama gibi zihinsel güçler. İnsanda doğal olarak bulunan bir şeyi yapabilme gücü, doğal yatkınlık. Meleke. İnsanda bulunan, bir şeyi yapabilme yeteneği. İnsanın doğuştan gelen zihin güçlerinden herhangi biri.
Zevzeklik; Türkçemizde genel olarak “Gevezelik” anlamında kullanılırsa da, yöremde boş-boş oturma, örneğin televizyon seyretme, çekirdek çitleme gibi gayesiz bir yaşantının, vakti boşuna öğütmenin bir şekli olarak dillendirilmektedir.
(2) Her gün birine iyilik yap. İyilik yapamıyorsan, hiç tanımadığın olsa da birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri elinden gelmiyorsa, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy. HADİS
İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.
(3) Adı Gibi Bilmek; Çok iyi bilmek.
Aval Aval Bakmak; Aptalca, aptal aptal bakmak.
Baygın Baygın Bakmak; Göz Süzmek. Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı anlamlı bakmak.
Çene Yarıştırmak, Çan Çan Çene Yarıştırmak, Çene Çalmak, Çene Açmak, Car Car Konuşmak; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlayarak, inatlaşarak, ısrarla ve saçma bir şekilde şurdan-burdan konuşarak vakit geçirmek.
Direnmek; İnat etmek. Karşı koymak. Herhangi bir düşüncede, bir durumda, bir istekte ayak diremek.
Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.
Ekseninden Kaydırmak; Mecazi anlamda, aklında, fikrinde engellemesinin mümkün olamayacağı değişiklikler yaşamak, akli dengesini yitirmek (Şili’deki deprem nedeniyle bilimsel olarak henüz ispat edilmemiş dünyanın ekseninin kayması ile ilgili bir konu değildir).
Hilâllemek; Abdest alırken el ve ayak parmaklarıyla sakalın ve kadınların sık saçlarının arasına ıslak parmaklarını sokarak hareket ettirmek.
İç Çekmek; Göğüs Geçirmek. Herhangi bir durum nedeniyle derinden soluk almak.
İfa Etmek; Yerine getirmek, yapmak. Borcunu ödemek, vermek.
İliklerine Kadar İşlemek; Duyguların inkâr edilemeyecek kadar kendini belli etmesi durumunu hissetmek.
Kapsama Alanına Hapsetmek; İletişimin kolaylıkla sağlanabildiği yerleri içine alarak uzaklık, kesintisiz iletişim yapmasına mecbur etmek. Özellikle cep telefonları ve telsizlerde bu şekilde iletişimin kurulabilen coğrafya noktalarına içinde bırakmak. Öyküdeki anlamı; düşüncelerini okuyup hükmetmeyi sağlama durumuna getirmek.
Mazhar Olmak; İyi bir şeye ermek. Ulaşmak. Kavuşmak.
Nasip Olmak; Fırsat düşmek, Olanak doğmak, elvermek. Her türlü güzel şeylere erişmek, kavuşmak, ulaşmak.
Oflayıp (Ahlayıp) Puflamak; Sıkıntısını “Of! Ah! Puf!” diyerek belli etmek.
Oldukçanın Ötesinde Görmüş Geçirmiş Olmak; Oldukçadan, yetecek ölçüden daha fazlası, epeyce çok., bir hayli fazla deneyimi, bilgisi, görgüsü, yaşamışlığı olmak.
Övünmek; Kıvanç duymak. İftihar etmek. Öne çıkan bir niteliği dolaysıyla, kendini üstün, yücelmiş sayarak bundan abartmalı bir biçimde söz etmek. Kendini övmek.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Sezinlemek; Sezer gibi olmak.
Sorgulamak; Suç niteliğinde görülen bir konuyla ilgili olarak, sanığa veya yasal yetkilisine (avukatına) sorular sormak.
Sülük Gibi Yapışmak; Sırnaşıkça, yapışık gibi birini rahatsız etmek, peşini bırakmamak, musallat olmak. Sıkıca yakalamak, tutmak, sarılmak.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.
Yaşlılık Olarak Berisinde (Gerisinde) Olmak; Kıyaslanan yaşlı kişiye göre aralarında daha az yaşlı görünümünde minimum derecesinde fark olmak.
(4) Huylu huyundan vazgeçmez; Bir şeyi huy edinmiş bir kimseyi bu huyundan vazgeçirmek için ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın olumlu bir sonuç alınamaz. Kişinin huyunu değiştirmesi kendi gayretine, içine dönük hesabına bağlıdır, anlamında bir söz.
(5) Adım Hıdır Elimden Gelen Budur; Gerektiği zamanlarda hemen uyum sağlayan insan tipi.
(6) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
(7) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Ahu Bakışlı; Bakışları çok güzel, ceylân gibi bakan güzel.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.
Melânkolik Tavır; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren tavır, eda. Karasevdalı gibi görünüm.
Muallime Hanım; Bayan Öğretmen.
Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.
Yağma Yok; Buna razı olamam, böyle şey yok.
(8) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(9) Üstünü Getir; Aklımda kalan bir anıyı yazmam gerek. Yer, zaman, kişi önemli değil, ya da isteyen istediğine yakıştırsın. Üst mevkideki biri, sigara 10 liraysa çağırdığı kişiye 5 lira verir, “Sigara al, paranın üstünü getirmeyi de unutma, ha!” diye tembihlerdi. Sıkıysa sigarayı alan para üstünü getirmesin, iplerin kimin elinde olduğu bellidir çünkü…
(10) Karakoyun Türküsü; Aslı Yozgat yöresine olmakla beraber Nevşehirlilerin ve Çukurovalıların da sahiplendikleri bir öykü ve uzun bir türkü; yalnızca kavalla çalman çoban ve ağa kızı aşkını ilginç bir şekilde belgeleyen Karakoyun Türküsü (İsteyenlerin başvuracağı adres bellidir).
(11) Namazda niyeti olmayanın, ezanda kulağı olmaz; Namaz kılmak isteyenler için okunan ezanların bir anlamı ve önemi vardır. Benzer biçimde insan bir şeyle ilgileniyor ve ona karşı istek duyuyorsa, o şeyin ayrıntılarıyla da ilgilenir, onunla ilgili konuları merak eder, istemiyor ve ilgilenmiyorsa ayrıntılarıyla uğraşmaz, önemseyip ilgilenmez.
(12) Kur’an, Al-i İmran Suresi. 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz” şeklindedir.
(13) Dinlendi başım dün gece bir parça dizinde, / Bir gözleri ahu ki, tamam on sekizinde… diye başlayan, Lemi Atlı tarafından Ferahfeza Makamında bestelenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necdet Rüştü EFE'ye aittir.
(14) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”
(15) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
(16) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(17) Ahmet Hamdi TANPINAR'a ait; Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak... diye başlayan "HATIRLAMA” isimli şiirinden bir (ç)alıntıdır.
(18) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!
/ Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. /
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.
(19) Sensiz her gecenin sabahı olmayacak sanırım... diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muzaffer İLKAR'a ait olup eser Nihavent Makamındadır.