Dünyada dürüstçe bir Nüfus Sayımı yapılsaydı; edepsiz, ahlâksız(1), (özellikle cinsi) sapık(2) yüzdesi ne kadar olurdu acaba? Bence % 20 nin altında olmazdı, gibime gelir. Peki, buna imkân ve fırsat verenlerin sayısı? Hani yanlış bir kanı vardı ya; “Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa erkek köpek peşinden gitmezmiş!”
Burada insanın benzetildiği varlık köpek olmasına rağmen, bana “Lâf işte!” dedirttiriyor bu söz tufanı(2)! Yoksa kadın cinayetlerinin her daim(2) mimarı erkekler mi olurdu? İstatistiksel, ya da ibretlik(1) olarak da olsa nadiren yaşanmış birkaç istisna göz ardı edilirse(3) bir kadının bir erkeği tepelediği hangi Türk Tarih Kitabında yazılıydı ki?
Hem çocuk yaşta kızların para karşılığı yetmişli yaşlarda yaşlılara başlık parası(4) ile satılması, Beşik Kertmesi(*), odalık(*), metreslik(*), cariye(*), kuma getirme(*), Levirat(*), Sorarat(*)
Berdel(*), İmam Nikâhı(*), Muta Nikâhı(*) gibi şekillerle evlere hapsedilmesi ne kadar doğru olurdu ki?
Bunların yanında hepimizin bildiği normal, Görücü Usulü Evlilik(*), Kepir Evliliği(*), Kız Kaçırma(*), Hülle Evliliği(*), İç Güveyi Evliliği(*), Kan Parası Karşılığı(*) vb. evlilikler de vardı.
Aslında çoğu bildiğim konu olmasına rağmen, bilmediğim, ya da aklıma gelmeyecek bir şekilde semt pazarında bir olayla karşılaştığım için birikmişlerimi dökmeye çalıştım sözlerimde.
Pazarda bir genç kızı, ya da genç bir kadını ikaz etmem gerekliliği ile hareket etme gayretini yaşamış, hem o genç kadından hem de pazarcıdan ayaküstü fırça yeme(3) mükâfatına mazhar olmuştum(3)! Hatta diyebilirim ki; pazarcının şerrinden(1) ve sopa atmasından ancak kurtarabilmiştim kendimi...
Genç kız, ya da kadın, pazarcının belki de maksatlı olarak tezgâh üstü yerine, yere serilmiş sergisinden muhtemelen kışlık ihtiyacı için dikkatli bir şekilde, ancak kendi konumuna dikkat etmeksizin havuçlardan seçim yapmaya çalışıyordu. Sergi başındaki sapık pazarcı ile aynı şekilde seçim yapar gibi davranan sapık adam gözlerini ayıramıyorlardı genç kız ya da her neyse o kadından.
Hani deveye sormuşlar; “Neden boynun eğri?” diye. O da cevaplamış; “Nerem doğru ki?” demiş ya, ben de o kadının hangi hatasını, falsosunu(1), ya da yanlışını dile getireydim ki? Eğilmiş, sırtı açılmış, pembe külotunun eni, çömelmiş olması nedeniyle belki ya da muhtemelen hepsi yamulmuş, gömleği dikkatsizce iliklenmiş, yakasından sutyensiz göğüsleri görünüyor olsa gerekti.
Benim gözüme çarpan sadece sırtı, gevşemiş ya da ayarı bozulduğu için açılmış olan fermuarıydı;
“Affedersiniz bayan, fermuarınız açılmış galiba!” dediğimde üç ağızdan, aynı sesler yükselmişti, bir anda, birdenbire;
“Size ne?”
“Sana ne lan?”
“Sana ne? Namus bekçisi(2) misin lan sen? Bu memlekette herkes özgür, sana ne?”
Utanmıştım doğrusu, gerçekten bana ne idi! İnsanların keyiflerinin Hatçe Ablası(2) mıydım, yoksa pazarcının yanındaki adamın dediği gibi namus bekçisi mi?
Mademki insanlar cömert davranmak(3), karşılarındakiler de bu cömertlikten nasiplenmek(3) istiyorlardı, hoşnut kalıyor(3), kendilerinin hakkı olduğunu sandıkları şeyleri üleşmemek arzusunu taşıyorlardı o halde hem cömert olana, hem bu cömertlikten faydalanmak isteyenlere, faydalananlara karışmaya ne hakkım vardı ki?
“Affedersiniz!” diyerek bana ait olmayan mıntıkadan uzaklaşırken kafamı kurcalayan birkaç düşünce vardı. İnanıyordum ki; o genç kız, ya da kadıncağız oraya şortla, mini etekle, hatta mayo ile bile gelse kimse ona bakmazdı, ama tecessüs(1), merak, doyumsuzluk, cinsel açlık(2) ve sapıklık insanları yanlışlıklara itiyor olmalıydı.
Peki, bu olaydan ben etkilenmiş miydim? Dürüst olmam gerek, muhtemelen evet! Çünkü ben onun dışında değil, içinde bir şeyler görmüş gibiydim. Beni bir anda duygusal olarak dünyamdan arındıran ve gönlüne hapseden, vazgeçemeyeceğim, vazgeçmemem gereken biri idi, o kızcağız, ya da kadıncağız, her neyse.
Hani; “Baba, uçak geçiyor!” diyen çocuğuna babanın; “Elleşme(3) oğlum, geçsin!” dediği gibi benim de hiçbir şeye elleşmemem ve her şeyi oluruna bırakmam(3) uygun olacaktı. Ben de;
“Haydi, yolun açık olsun Çelebi, ufaktan ufacıktan yol aç kendine, “Ağır ol da molla desinler!(2)” ve kendin kendinle ulaş annene!” dedim sırtımı dönerek. Ne olur, ne olmaz, pazarda birikmiş, ya da birikmiş olduğunu sandığım öfke de parayla değildi ki!
Pazardan almam gerekenleri tamamlayamayarak eksikli olarak eve geldiğim için annemin merak dolu bakışlarını yalanla cevapladım, neden gerektiğini bilmeksizin.
“Yok, bir şey! Yanıma fazla para almamışım, paramın yettiği kadarını alabildim!”
Oysa annem biliyordu; “Harp olur, darp olur(5), kaza-kader-kudret olur(5), kenarda-köşede dursun!(5)” diyerek cüzdanıma temizinden, düzgününden, iyisinden(!) bir kâğıt para koyduğumu, ona dokunmamak konusunda ihtiyatlı olduğumu.
Aslında kendimce geçerli bir mazeretimin olmadığının farkındaydım. Bankamatik kulübesi pazarın hemen ilerisinde bir üst sokaktaydı ve gerektikçe çektiğim için kartımda da param vardı, yeterli diyebileceğimden daha çok hem.
Çünkü maaşımı gerektiği kadar çekiyordum ve kalanı banka hemen fona devrediyordu(3). Velhasıl kelâm(2) annem anlamak, ben açıklamak istemedik, konu kapandı.
Aslında o genç kızın, genç kızın diyorum, bence ve benim gördüğüm kadarıyla kadın değildi, dikkatsizliği, yoksulluğu ve kendisinin olmadığını sandığım giyimi; bir özenti ya da bir hayırseverin desteği gibi görünüyordu bana, başlangıç olarak.
Çünkü elleri temiz, bir örtü ile kapama çabasındaki sanki yağlı gibi gördüğüm simsiyah saçları itici bir kirlilik içinde gibi gözükmüştü bana. Belki de eli maşalı tavrı(2) beni irkiltip, o an pazardan uzaklaşmama neden olmuştu.
Unutmak, Tanrının insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biriydi. Ben de unutmak istedim, belki de unuttum. Belki de benim zannım ya da isteğim öyleydi, beynimde eseri miktarda(2) da bir birikimin kaldığını varsaymalıydı.
Nedeni ise bir akşamüzerinin otobüs yolculuğunda, onun durumunu görmek; sıkıntısını hissetmek olarak şekillenmişti karşımda. Bir adam, o genç kızın her hareketine bedeni ile ve ısrarla yardımcı(!) oluyor gibiydi.
Yiğitlik damarım kabarmıştı(3) nedense, sopa yeme riskini(2) göz ardı ederek ve diğer yolcuları itekleyerek, saçları yağlı gibi olan genç kızı, basketbol faulü gibi kolumu arkaya onun beline dolandırarak arkama ve o şerefsiz adamı da yüzüm ona dönük olarak karşıma aldım.
Küçük dağları ben yarattım tavrıyla bakıyordu(3) tepemden, enine-boyuna hanzo(1) diyeceğim varlık. İğrenç ve kirli nefesini yüzümde hissediyordum, burnumun direği kırılırcasına ve fakat korkusuzca.
O hanzonun bir otobüs dolusu yolcu içinde sadece uyuz(1) bir sokak köpeği gibi hırlayacağını, ama ısırmaya yeltenmeyeceğini kurguluyordum zihnimde, velev ki aynı anda inmeyelim otobüsten.
Bu da çözümsüzlük göstermiyordu bana. Çünkü ineceğim duraktan bir sonraki durak Polis Karakolu idi, oraya koşardım ve onun beni takip etmesi için yürek ister, ya da bir fırın ekmek yemesi icap ederdi!
Otobüs durunca o genç kız rica etti inmek için, kenara çekilmekte belki de biraz geciktim;
“Affedersiniz, izin verirseniz, ineceğim!”
“Ben de ineceğim!”
Beraber indik, yerinde çakılı gibi duruyordu(3). Ben adımlarımı hiçbir kararsızlık yaşamaksızın evime doğru atmaya başladığımda arkamdan seslendi;
“Abi, bi dakka dur!”
“Efendim?”
“Bu ikinci karşılaşmamız!”
“Ya, öyle mi, farkında değilim.”
“Abi yoksulluğum var, yol bilmem, iz bilmem, ama yalan da bilmem. Bu, beni ikinci kez koruyuşunuz ve ben öncesindekinden çok pişmanım, böyle çelebi bir insana karşı ruhsuz davrandığım için!”
“Yani yalan söylediğimi yüzüme vuruyorsun. Öteki söylediklerini ise anlamadım!”
“Efendi adamsın, belli! Yalan söylemezsin gerekmedikçe, belki davranışlarınız herkese karşı böyledir, unutmuşsunuzdur, zaten benim gibi çöplükten çıkmış bir kızı kim hatırlar ki? Beni pazarda azarlamıştınız…”
“O azar değil, ikaz olsa gerektir, çünkü kimseyi ne azarlama, ne de sitem etmeye hakkım olmadığına kesinlikle inanıyorum!”
“Hatırladınız mı yoksa? O; benim işte! Sonra toparlandım(3), temizlik falan işlerini yaptığım, yatalak olmasa(3) da hasta olduğu için kendisine baktığım ablaya anlattım yaşadığımı, terbiye öğretti bana, otur-kalk gösterdi, pantolon, göğüslük verdi bana, tüm eski giydiklerimin hepsini yaktırdı, yeni şeyler aldı bana, üstümde gördüğün, bir de ayrıca bayramlık entari…
Gömleklerimin hepsinin en üst katları düğmeli. Bak, şimdi böyleyim, yani beni azarlaman, ya da ne denir bilmiyorum şimdi, öyle söylemen beni adam olmaya, yani genç kız olmaya itti!”
Nefes almak bilmiyor gibiydi, söylediklerini sıraya dizip ezberlemişçesine, unutmamak dileğiyle sıralama gayretindeydi;
“Ama seni ayakta tuttum, rahatsız ettim. Abla bana çok şey öğretti, iyice ihtiyarlayıncaya kadar öğretecek, çünkü öğretmenmiş bir zamanlar. Bana küfretme, bana azar etme, bana eziyet verme! Sen insansın, büyük bir insan! Beni affet Abi!”
“Bak böyle ayakta olmuyor, eğer benden korkmaz, çekinmezsen, oturalım şuradaki parkın kanepesine, aklından ne geçiyorsa anlat! Ancak şunu bil ki, büyük olan Allah’tır, her gün ezanlarda duyuyorsundur; ‘Allahüekber!’ yani; ‘Tanrı uludur!’ Ben senin yaşamına ufacık iyi bir katkıda bulunmuşsam, bu benim insan oluşumun gereğidir.”
“Öyle deme Abi! Bugünden önceki pasaklı ve bugünkü gibi bu halime rağmen öyle iğrençliklerle karşılaştım ki, sizin bile şahit olduğunuz. Kirasını ancak ödeyebildiğim, anne-baba gibi gördüğüm insanlardan kalan ve kira artırmayan, anlayışlı bir adam gibi adam olan ev sahibi bir hacı amcanın barakamsı gibi bir gecekondusunda(2) kalıyorum ve akşam karanlığı inmeden evimin kapısını kilitliyorum. Tek güvencem o hacı amca ve hacı teyze!”
“Yaz-kış?”
“He ya!”
“Ama şimdi karanlık inmek üzere ve benim yüzümden evine geciktin, ben bırakayım seni evine. Hem yaşın ne, başın ne, giyimin-kuşamın, içtiğin-yediğin ne? Nereden, ne kazanıyorsun? Gelirin sadece emekli öğretmen anneden mi? Nasıl ve ne yaparak kazanıyorsun? Üstelik adın ne, kimsin, tahsilin ne?..
Bana söylersen, evini de gösterirsen sana yardımcı olmaya gayret ederim. Eğer benden korkmaz, çekinmez ve o iğrenç dediğin insanlar gibi görmezsen beni...”
“Şimdi uygun değil! Söz Abi! Sizi yarın gene burda bekleyeyim mi bu saatlerde?”
“Yarın işin var mı?”
“Öğretmen Abladan izin alırım!”
“O halde sana evimi göstereyim. Yarın sana uygun olan istediğin vakitte gel, annemle görüş. Akşam yemeğini beraber yeriz. Sen anlatırsın, biz dinleriz. Sana nasıl yardımcı olabileceğimizi düşünürüz. Yalnız annem biraz titizdir, gücenmezsen dileğimi söyleyebilir miyim?
“Gücenmem, de bana!”
"Yarın saçlarını iyice kestir, alagarson mu ne deniyorsa öylesine, öyle görün anneme. Evinde yıkanman zor ise anneme söylerim, banyoyu senin için hazırlar, seni tarif ederim, sonra. . . Sahi neydi senin adın?”
“Zeytep!”
“Tamam, ‘Zeytep gelecek!’ derim, ben gelinceye kadar dertlerini aklına geldiğince anneme anlatırsın, sıraya koymana gerek yok! Annem de öğretmen emeklisi, bilge, aydın ve anlayışlıdır. Öğretmenliği nedeniyle insan sarrafıdır(2) da diyebilirim. İnsanları gözlerinden, yapı, hareket ve sözlerinden hemen tartar ve notunu verir. Umarım, senin için de iyi şeyler düşünür, düşünebilir.”
“İnşallah Abi! İyi ki hatırlamadın beni!”
“Dürüst olmalıyım, sana o gün için hak veremediğim için yalan söyledim. Çünkü seni hemen tanıdım, tanımasam bile, otobüsteki o iğrenç yaratıklardan gene de korurdum seni, bir vatandaşın olarak. Bu nedenle yalanım için özür dilemem gerek ve diliyorum…”
“Aman Abi! Çirkin bir kızdan, nafakasını(1) gündelikten çıkartan bir hizmetçi parçasından, senin gibi dürüst ve akıllı bir adam özür mü dilermiş?”
“Bak güzel kız! Bir ağabey olarak bu sözü içtenlikle söylediğime inan. Güzel kız! Güzelliğini bilmeyen ve buna inanmayan ve güzelleşmesini bilmeyenler vardır. Okumamış olsan da, baktığın öğretmen annen dışında annemin ve benim yardımcı olmamızı istersen, içtenlikle söyleyeyim ki bulunduğun yerde en güzel kız sen olursun…
Hatta fısıldayayım ki; gönül kimi severse güzel odur, bakarsın hayırlı bir nasibin çıkar, beğenir, seversin, ondan sonrası nasıl olur, bilemem. Bize o yaklaşacağın, birbirinize yakıştığınıza inandığın insanla mutluluğunuz için dua etmek ve uzaktan bakmak düşer.”
“Bir tek anneniz mi var Abi? Çoluk-çocuk?”
“Bir tek annem var hayatımda, evet! Hatta kendini hazır hissedebilirsen gel seni, bu akşamdan tanıştırayım, bence dünyanın en kutsal(1), iyilik meleği(2) insanla!”
“Annen için güzel ve temiz olmadan, ona görünmek istemem, kanaati ne olursa olsun. Onun için sadece evinizi öğreneyim, dediklerinizi yapayım, insanların her daim normal yaşamlarında, benimse milli ve dini bayramlarda giydiklerimle annenizin elini öpmeye geleyim...”
Zeytep’in yaşantısı izbe bir gecekonduya hapsedilmişti. Utandığından veya bir-iki saat öncesinde tanıştığı bir insandan çekindiğinden, ya da korktuğundan kapısını açmasıyla kapatması bir olmuş ve kapı ardında kaybolmuştu, evine ulaştığımızda.
Zaten beraberce yürüdüğümüzde de üç-beş adım arkamdan yürüdüğü gibi, gecekondusuna 50-60 metre kadar yaklaştığımızda, daha ilerisine yakınlaştırmamıştı beni; “Siz burada durun!” diyerek.
İsmimi sormuş muydu? Söylemiş miydim? O kadar söyleşi arasında kalmamıştı aklımda.
Ve neden bu kadar açık sözlülükle yardım etme amacındaydım, bilemiyorum, etkilenmem mümkün değildi (meselâ). Hem gerçek olarak güzelliği konusunda da, diğer birçok konularda da göz ardı etmem mümkün olmayacak endişelerim vardı...
Ertesi gün dairede işlerimin başındayken, galiba öğleye çeyrek kala telefonum çaldı:
“Adı Zeytep olan bir kız geldi kapımıza, ama söylediğin gibi çirkin sayılacak bir kız gibi değil. Eh! Dünyalar güzeli de sayılmaz, ama her şeyden önemlisi dürüst...
Senin adını bilmediğini, kapıdaki isim levhasından öğrendiğini, benim adımın Hümâşah(6) olduğunu ve kısaca Hümâ(6) denildiğini, benim titiz olduğumu söylediğini, saçlarını kestirmesi, yıkaması ve bunun için kendisine harçlık verdiğini anlattı…
Hayat hikâyesini anlatmak üzereyken; ‘Dur kızım, ağabeyin de gelsin, o zaman anlatırsın!’ dedim. Acele gel! Sanırım bir Türk filmi izleyeceğiz, zihnimizde, “32 Kısım Tekmili Birden(7)” bir hayat hikâyesi bekliyor bizi desem, yanlış değil! Israr ediyorum, acele gel!..”
Gerçekten merak etmiştim, neyin, ne ve niçin olduğunu, bir masa etrafına dizildiğimizde. Annem öğle yemeği için bir şeyler hazırlayamamıştı;
“Kahvaltı yaparız hayatım!” dedi annem. Evde ne varsa yığdılar masaya annem ve Zeytep.
Ve Zeytep hayret edeceğim bir şekilde öyle güzel, daha önceki gibi kesintileri olmayan bir Türkçeyle konuşmaya başladı ki! Özetinin özeti şu, bence;
Tanımamış annesini de, babasını da. Düşüncesine göre bir günah çocuğu olsa gerekmiş. Onu Luna Park Havuzunda bir kayık içinde bulduklarında, havanın sıcak ve bünyesinin güçlü olmasına şükran duymuş aklı başına geldiğinde.
Onu bulan ailenin anne olanının, daha doğrusu anne olamayanının adı Zeynep imiş, bu nedenle o ailenin adını ve soyadını vermişler, Zeynep yerine Zeytep olarak kendisine. Ancak engellemekte üstünlüğü tartışılmayan yasalar, bürokratik engeller nedeniyle çocuksuz olan o aile çok istediği halde sahiplenememişler onu.
Devlet, devletliğini yapmış(!) annesiz ve babasız bırakmış yavruyu.
Öncelikle Çocuk Yuvasında, sonra Yetiştirme Yurdunda sürdürmüş yaşamını Zeytep. Onu bulan fakir ve çocuksuz aile, asla eksik etmemişler ilgilerini, ta ki Zeytep’in yaşı 18 olup da kurallar gereği sokağa, sokak kadını(2) olmak üzere Yetiştirme Yurdundan atılıncaya kadar!
O aile elinden tutmuş, kendi soyadlarını taşıyan genç kızın. Yememişler, yedirmişler, içmemişler, içirmişler, giymemişler, giydirmişlerdi. Ta ki bir baltaya sap olamayan(3), pazarlarda çorap-mendil-don-fanila satan baba ve konu-komşuya ev temizliklerine giden anne ölünceye kadar.
O izbe gecekondu meskeni olmuş genç kızın. Annesinin gittiği komşulara o gitmeye başlamış. Gençliği, tecrübesizliği nedeniyle annesinin yaptığı işleri onun kadar düzgün, iyi ve güzel, ya da istenildiği gibi yapamadığı için, birbiriyle suflör(1) taklidi yapan komşular bir-bir eksiltmişler kendilerini, onun işlerinden...
Mide doyunmak, ciğerler nefes almak isterdi. “Üç su, bir ekmek yerine geçer!(8)” diyenin sözü yanlıştı.
Sonunda oldukça yaşlının ötesinde, ancak beyni, dili ve yetmesi gereken organları çalışan bir öğretmen emeklisi annenin gün ve geceler boyu başında kalması gereken bir iş bulmuştu.
Ölmemesine yetecek kadar boğaz tokluğu(2) ve birkaç kuruş karşılığı harçlığı vardı, her ay için. Hiç olmaktansa, bu kadarını da yaşamı için yeterli görmüştü Zeytep.
Annem atılmıştı hemen;
“Boş vakitlerin oluyorsa bana gel kızım. Yemek yapmakta sıkıntılarım oluyor, hele ki ağabeyinin sevdiği zeytinyağlı yaprak sarması, kol böreği gibi şeyler hiç gelmez oldu elimden. Sonraları bakarsın Allah yüzümüze bakar, başka iyi şeyler, sebepler de yaşayabiliriz! Kısmetin çıkar, baş göz ederiz(3) de seni. Ne dersin kızım?”
“Doyumum için yeterli, harçlık bakımından yetersiz olsa da o öğretmen anneye benim minnet, sevgi ve saygı borcum var efendim. Eğer ben ona bakmazsam, kimse ilgilenmez, üç-beş gün içinde göçer garibim(1). Ben de böyle bir durumda o mihneti kaldıramam, bu elemle çöker, yıkılırım…
O nedenle içimden çokça istememe, arzulamama, bana gösterdiğiniz ilgi için minnettar olmama rağmen, beni bağışlayın ve anlayın lütfen! Bana ayırdığınız tüm sevgi dolu zamanlar için sağ olun!..
Sizleri asla unutmayacağım. Bakarsınız bir gün; ‘Tak! Tak! Tak! İyi günler!' diyerek kapınızı çalabilirim. Bilin ki o zaman beni ilgilendireni, ilgilenmem gerekeni yitirmiş, sevdiğim, saydığım insanların, yani sizin yanınıza dönüşümün işareti olacaktır bu…”
Bu sözler, düpedüz vedaydı ve üstelik ne gönlünü bana bıraktığının, ne de gönlümü peşi sıra sürüklediğinin farkında değildi, hissetmiyor bile olsa gerekti.
Nasrettin Hocanın; “Ye kürküm, ye!(9)” örneği olarak fiziksel bakımdan gelişmiş birinin peşi sıra giden bir gönül değildi benimkisi, israf etmeksizin itiraf etmem gerek. Ta semt pazarı günü, yer sergisinde onunla ilgilenmiş, o an kıskanmış ve sonrasında karşılaştığımızda ona karşı yalan söylemekten utanmamıştım.
Yol-yordam bilmediğinden(3) emin olduğum gencecik bir kız ve bürokraside kaşarlanmasına(3), yolun yarısını geçmesine(10) ramak kalmış(3) bir “Hıyar” olarak ben (Affedersiniz) sıralamasındaydık!
Tamam, insan kendini küçük hissetmemeli, karşısındaki o kadar büyükse aczini belli etmek(3) yerine içinden hissetmesi daha doğru olmaz mıydı? Düşünmeden edemiyordum, rantabilitemi(1) “Bir”in altına indirmemek için direniyordum. Verimli miydim? Sanmıyorum.
Gün 24 saat onu düşünüyor(11) değil, önümdeki yaşayacağım diğer günlerden de borç, avans, ihtiyaç olarak sadece saatleri değil, günleri bile ödünç alıyordum. Varsın, tükensin ömrüm, beni kendisine böylesine bağlayan bir insanla ömür boyu beraber olamadıktan sonra yaşamamın anlamı neydi ki?
Annem günlerden bir gün gene telefon etti. Telefonun sesi bile bir acayipti yankısız çalma iddiasında gibiydi sanki.
Zeytep’in baktığı, ya da ilgilendiği hoca hanım fenalaşmıştı. Gerek daha önceden aklımda kalan doktorların tembihatı(1), gerekse uzun zaman sonra ona ulaşma arzumun şekillendirdiği ihtiyaç nedeniyle annemin de yönlendiği adrese doğru alelacele yola çıktım.
Annem çoktan yerini almıştı sekerât(1) halindeki meslektaşının başında. Başörtüsünü takmış, kadıncağızın aklı başında iken hazırlayıp Zeytep’e göstererek bir kenarda sakladığı zemzem suyuyla ıslattığı bir pamukla öncelikle dudaklarını, bir diğer pamukla da yüzünü siliyor, etajer üstündeki sayfası açık Kur’an’ı Kerim’i sessizce okuyordu.
Rastgele de, geciken de ölüm olmazdı(12), her canlının tadacağı(13)…
Zeytep birkaç yere daha telefon etmişti, biz ölmek üzere olan yaşlı hoca hanımın başındayken. Sanırım, daha önceden not aldığı, çoluk-çocuk, torun-topalak, akraba-yakınları olsa gerekti telefon ettikleri, ne ve nasıl konuştuğunu duyamadığımız.
Ve onlar gecikmişlerdi, geldiklerinde yaşlı öğretmen son nefesini verip, emanetini Tanrısına teslim etmişti.
Kalabalıktan genç bir erkek, cebinden çıkardığı bir miktar parayı Zeytep'in cebine sıkıştırmaya çalışıp, bizlere de; “Sizler de kimsiniz, yahu?” dercesine bakarken;
“İlginiz için teşekkür ederiz, artık gidebilirsiniz!” dediğinde Zeytep;
“Ben hakkımı helâl ettim, sen de helâl et Yarabbi! (13)” dedikten sonra genç adamın cebine sokuşturmaya çalıştığı parayı, aynı onun yaptığı gibi iade olarak cebine yerleştirdikten sonra;
“Haydi Cicianne, haydi Abi, gidelim!” diyerek yol gösterdi bize.
Zeytep’in böylesine kovulur gibi bir hakareti, hareketi değil, içten bir teşekkürü hak ettiği düşüncesindeydim, bana bile kısıtlı bir zamanı(2) ancak ayırarak, yakınlarının bile onun kadar ilgilenmediği oldukça uzun bir süre ilgilenmişti rahmetli hoca hanımla.
“Üzülme Zeytep!” dedim. “Allah bir kapıyı kapatırsa diğer bir kapıyı açar, bundan böyle anneme bakmak için değil, canının istediği her zaman bize gelirsin, anneme arkadaşlık, sohbet, arzu ettiğin takdirde yardımcı olmak için…
Ha! Bu arada canın sıkılır da; ‘Ağabeyime; kol böreği, zeytinyağlı yaprak sarması, revani yapayım!’ gibi düşünceler geçerse zihninden, onlara da ‘Hayır!’ demem, bilesin!” dediğimde; hüznüne rağmen gülümseme gayretini yaşadı, çünkü ateş düştüğü yeri yakıyordu(15). Devam ettim;
“Bugün acı çektin, umursanmadın, üstelik para vererek aşağılamaya çalıştılar seni. Hüznünle baş başa kalmak istemen doğal, ama bence evine gitme, annemle kal, ılık bir duş al, aklından geçenleri paylaş istersen annemle, ya da uzan, istirahat et, neyi, nasıl tercih edersen…
Ve ne zaman canın isterse o zaman evine git! Şimdi bana izin verin, bitirmem, yetiştirmem gereken işler için daireye dönmem gerek!”
“Sağ ol Abi!”
“Gecikme oğlum. Aklında kalırsa gelirken bir köy ekmeği almayı unutma, başka bir şeye ihtiyacımız yok!”
Ölü evinden çoktan çıkmıştık, vedalaştık, adımlarımızın sesinde, onlar bir tarafa, ben otobüs durağına arkalarımıza bakmadan yöneldiğimizde, arkamızda bizlerden sonra neler olup bittiğinden haberlerimizin olmaması doğaldı.
“Ölüm hak, miras helâl!(16)” denmişti, ama bunu öğretmen hanımın mirasçıları kabul etmemişlerdi. Çünkü yaşlı kadın, Zeytep’in bulunmadığı bir zamanda, onun haberi olmaksızın evine çağırdığı, doktor ve üç komşusunun şahitliğinde Notere;
“Aklım başımdayken tüm varlığım Zeytep’in!” diye vasiyet bırakmış ve yaşlı öğretmenin arkasında bıraktıkları, akrabaları işi hemen mahkemeye taşımışlardı.
Ev adresine gelen kâğıt Zeytep’i çok telâşlandırmıştı. Üstelik yaşlı kadının vasiyetinde adı Zeynep olarak yazılı olduğu için tebligat da Zeynep olarak gelmişti.
Oysaki çok zaman hatta yıllardır Zeynep diye çağırılmasına rağmen adının Zeytep olduğu konusunda tereddüdü yoktu, okullarda, resmi olması gereken konularda hatta Çelebi‘ye bile kendince resmi adı olan Zeytep’i söylemekten çekinmemişti.
Gelen kâğıtla birlikte telâşlanan Zeytep koştura koştura, soluk soluğa akşamın o vaktinde çekinmeksizin bize geldi;
“Cicianne, Abi nedir bu kâğıt, bana yardım edin! Ben bir garip insanım, soyum(1) yok, neslim yok, başlangıcım yok, sonum belli değil! Malda, mülkte gözüm yok, öteye götürecek bir şeyim de yok!” diyerek.
Soluklanması durulduktan sonra devam etme gayretini yaşadı;
“Azıcık aşım, kaygısız başım.(17) Ne mahkemelerde koşuşturmaya gücüm, takatim, ne de rahmetli öğretmenimin saygısını yitirmek gibi bir düşüncem, mecalim(1) var! Cicianne, Abi ne yapayım? Bana yardım edin, akıl verin! Beni aşağılayan, kahırlandıran bu insanlara da kalsın istemiyorum kalanların, eğer yasalar bana bu bağışlanan hakkı, bağışlamam için hak veriyorsa.”
Günlerce düşünmüştüm Zeytep’i, anlam verememiştim. Şimdi karşımda Zeynep olarak duruyordu. Benim de onu hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın Zeynep olarak çağırmam ve en kısa zamanda kütüğünden gerçek ismini, Nüfus Kâğıdına kaydettirmem gerekiyordu, yanlışlık olduğundan kesinkes emindim.
Çünkü bir vesile ile kendisini Yetiştirme Yurdundan sonra himayelerine alan ailenin, yani anne dediğinin isminin Zeynep olduğunu söylemişti. Herhalde o Zeynep olmasına rağmen, kendi adının neden Zeytep olduğunu da kendine sorgulamamış olsa gerekti.
“Ciddi misin Zeynep?”
“Evet Abi!”
“O zaman beraberce önce Nüfus İdaresine gidelim. Bakalım gerçek ismin Zeytep mi, Zeynep mi? Nasıl bir düzeltme gerekiyorsa, ona göre yeni Nüfus Kâğıdınla ve annemle birlikte davranalım…
Notere gidip rahmetli hoca hanıma saygısızlık gibi görünmemesi dileğiyle; ‘Öğretmenimin bana bağışladığı, mahkemenin yasalar uyarınca benim hak ettiğim mirasın, bana düşen kısmını tümüyle şu kuruma bağışlıyorum!’ diye kaydettireceğin bir belgeyi mahkemeye sunarız…
“Sonrası sen sağ, ben selâmet(18), olur, biter! Ondan sonrası artık nasıl ve ne şekilde uğraşırlarsa uğraşsınlar, onların derdidir, bizi hiç ilgilendirmeyen. Şu kurum dediğime de bakma, aklından hangi hayır kurumunun adı ya da ne, ya da neresi geçiyorsa o kurumun adını aklından geçir ve yazdır!..
‘Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi(19)’ diyen tasavvuf ehlinin(2) söylediğinin ne anlama geldiğini bilmeyenler kendi sorunlarını kendileri kendileriyle paylaşsınlar artık!”
“Sağ ol Abi, sağ ol Cicianne! Allah sizlerden razı olsun! İyi ki pazarda o tembihi, ya da sitemi hak etmişim. Yoksa bana akıl ve yön veren sizlerle nasıl tanışırdım ki? Gerçekten ‘Bir musibet, bin nasihatten evlâymış!(20)’ denildiği gibi!” dediğinde annemin bakışları bir şeyler anlamadığı için anlamsız gibiydi.
Ama dilek, gereği için gereğinin olması istenilen yere ulaşmıştı. Öncelikle Mahkemeye gerek kalmaksızın Nüfus Kâğıdını değiştirmişti görevli memur, kütükten aslına bakarak. Artık karşımızdaki genç kız Zeynep’ti.
“Hem cahilim, yol-iz bilmem diyorsun, hem de bilgiçsin, nasıl oluyor bu?”
“Başlangıç olarak babamı yitirmeseydim, liseyi de terk etmezdim. Ama ekonomik gereklilikler maalesef bana okumayı bıraktırdı. Gene de cahilim, öğreneceğim çok şey olduğuna yüzde bin eminim!”
“Anladım!...”
Zeynep evine gitmişti tekrar. Uzunca bir zamandır ilgilenilmediği için temizliğe ihtiyaç gösteren evini, annem beraber temizlemeyi önermiş, temizlik işi için beraberce gayretli olmuşlar.
Evinde kalmış Zeynep. Annem oldukça yorgun olarak dönmüştü eve ve acullüğü(1) gözlerinde belirlemiş, nereden başlaması konusunda tereddütleri var gibiydi içinde. Düşüncelerini açması için iteklemem gerekti onu, itekledim.
“Bak oğlum!” diyerek başladı sözlerine ve devam etti, unutmaksızın, acele ederek;
“Genç kızın fikrini almadım, ama sen oluru ile söylemeyi bilirsin. Evimizde tencere kaynıyor, odamızın biri de boş. Zeynep’in evi yaşanacak gibi değil. Hem güzel ve iyi bir kız, her şeyden önce dürüst. Bakarsın aklımdan geçirdiğim yakınlıkla, uyuşursa gönülleriniz de, onun gönlüne sultan olacağına inanırsan, ölmeden önce torunlarımı okşamam da mümkün olur. İyi düşün, genç kızdır, gözlerinde ve gönlünde ışık görmeden sakın açılma!”
Söylediklerinin bittiği kanısında değildi, devam etme gereğini hissetti;
“Anneler karşılarda, karşılarında gördüklerinde ve hislerinde pek yanılmazlar, sanırım yaşadığınız çekingenlik, ağabey-kardeş kurgusu(1), açıklayamadığınız o ışığın ikinizin gözünde de olduğu kanısını oluşturdu bende…
Gene de yaşam sizin, hislerimde yanılma ihtimalim de olabilir. Sözlerimi yabana atma oğlum! İyi düşünün, mantıklı karar verin…
Zeynep garip bir kız, kendisine bugünlere kadar yol gösteren olmadığı için bilgisinde noksanlıkları olan, belki de ilk şefkat(1) ve ilgiyi sende gördüğü için, sevgi konusunda yanlışları olabilir, minnetle karıştırabilir duygularını. Ona sen yardımcı olacaksın!”
Durakladı annem bir süre daha, galiba arzularına göre, yanlış yapmamak çabası içindeydi;
“Elini uzat, eğer çekmezse um, ama asla gerçeğe ulaştığını düşünme. Kadınlar hassas varlıklardır, yüreklerinin sancısını da, düp-düp atmasını(3) da saklayamazlar. Eğer sende de aynı heyecan varsa, bu adımlarınızı birbirinize yaklaştırmanızın, yakınlaşmanızın gereği, gerçeğidir…
Acele etme! Hüznünü gereğince yaşamasına izin ver! Bu konuda sana yardımcı olacağımı sakın düşünme! Anne bile olsa, aranıza üçüncü bir kişiyi sokmayın. Sanırım demek istediklerimi anlatabilmişimdir, yoksa ‘Anladın mı?’ diye mi sorgulamalıyım seni?”
“Noktasına virgülüne kadar anladım anneciğim, diğer noktalama işaretlerini de ben kullanmaya çalışacağım. Ama bu yaşa kadar ne gördüm, ne bildim, ne de aradım. Bu nedenle başlangıç için ilk hareketimde yardımcı ol, lütfen, söylediğin ışığa tüm içtenliğimle, tüm benliğimle yönelmem ve şaşırmamam için. Çünkü ben ona itiraf etmekte zorluk çeksem de, pazarda gördüğüm ilk anda, o pasaklı haliyle ilgi duydum ona ve unutamayacak şekilde yerleştirdim onu beynime...”
“İşte bu aşk denilen şeyi yaşamaktır oğlum! O halde benim başlangıç için sadece bir ivme sağlamam gerekti, bunda da her ikiniz için başarı olacağına inanıyorum. Ama düşünmeliyim, yanlış yahut da hata yapma lüksüm asla yok!”
Acele işe şeytan karışırdı(21), ama erken kalkan da yol alırdı(21), erken evlenen(21) konusuna ise gecikmiş olarak daha sonra girmek kaydıyla.
Arkamdan kovalayan varmışçasına(3) ulaştım Zeynep’in evine, hani vakit; nakittir(22) anlamında.
Ve ben, beklemeye tahammüllü değilmişçesine hislerimin farkında idim (galiba).
Kapısını tıklattığımı sanıyordum, oysa yumruklar gibi, davul çalar gibi çaldığımı söyleyince utandım;
“Bağışla! Heyecandan işte!”
“Neden heyecanlandığını, ne demek istediğini anlamadım, ama söz olmasından çekinirim, ‘Lütfen gelme!’ dememiş miydim?”
“Umurumda değil, seni böyle devamlı olarak uzaktan görmekten, duymaktan üzülür oldum. Hem belki içinden geçenleri, sorunlarını anlatman için sana bir cep telefonu almak istiyorum!”
“Sayenizde hiçbir sorunum yok! Ne yüzünüze karşı, ne de telefonda söyleyemem içimdekileri, hem hakkım yok, hem utanırım. Çünkü ben bir...”
“Ne söyleyeceğini biliyorum, sonunu getirme lütfen! Bugün işe gitmeyeceğim. İlk kez beraber oturduğumuz kanepede bekleyeceğim seni, aç-susuz-uykusuz kalacak olacağımı bilsem de. Ne zaman istersen o zaman gel, beni o kanepede seni beklerken göreceksin...”
“Benim yüzümden sıkıntı çekmen üzer beni, hadi git! Peşinden hemen geleceğim, ama sana telefon alayım falan gibi dolambaçlı sözlere(2) yönelmeksizin, fırsat bırakmaksızın söyle, ne söyleyeceksen! Dedim ya okuyamadım, cahilim, anlayamıyorum, üstelik...”
“Söz veriyorum, sana bugünden sonra vakit ayırıp ne istiyorsan bildiğim kadar, dilimin döndüğü kadar anlatıp öğretmeye, söylemeye çalışacağım.”
“Memnun olurum Abi!”
“Çelebi!”
“Peki, Çelebi Abi!”
“Yalnızca Çelebi! Eksiz!”
Demek istediğimi anlamış da, anlamamak davranışını sergilemek istercesine kapıyı içerden kapattı, beni dışarıda bırakarak ve içeriden fısıldadı;
“Geleceğim! Haydi git!”
Dünyadaki tüm çocuklar için bir klasman(1) yapılsa, içlerinden hiçbiri benim kadar güzel seksek oynayamazdı, tek farkla; onlar çocuk, ben ise eşek kadar adamdım ve ne yalan söyleyeyim şu anda eşekliğimden memnundum!
Parka gidip kanepeye oturdum. Gün bitmiş, hatta bir hafta-on gün olmuştu onu bekleyeli bana göre.
Oysa ayrıldığımız andan şu ana kadar geçen süre sadece on dakika kadardı. Demek oluyordu ki aklımın yerinde olmadığı zamanlarda, zaman kavramı da bencilliğini sergileyip yok oluyordu bende.
“Ben geldim Abi!” dediğinde, elini tuttum, yanıma oturttururken, annem öyle demişti ya! Çekmedi elini. Saklamam gerekmeksizin söylemem gerek ki, tüm sevenler, kazı-koz mu anlıyorlardı acaba, benim gibi? Annem yanımda olsaydı, şöyle derdi muhakkak;
“Ah, benim âşık oğlum, ‘Elini tut!’ dediysem, ‘Elini tut!’ anlamında mı, dedim diye düşündün ki?”
Olsun, elini tutmuştum, o da çekmemişti ya! Merhaleler(1) etap-etap aşılmalıydı(3).
“Cep telefonu için ne diyorsun?”
“İstiyorsan al, ama sakın seni arayacağımı düşünme ve sebebini de sorma lütfen Abi!”
“Peki, alacağım, sebebini de hiç sormayacağım ve devamlı olarak, seni rahatsız etmeyeceğime inandığım her anda...”
“Ben hiç rahatsız olmam!”
“Benden de mi?”
“Tabii!”
“O halde benim adım Çelebi. Söylemeye gayret eder misin?”
“Çelebi!”
“Bu yaşa geldim, adım bu kadar güzel hiç söylenmemişti!”
“Abi, ‘Ben cahilim!’ demiştim, ne söylemek, ne yapmak istiyorsun, anlayamıyorum, oysa ‘Dolambaçlı konuşma lütfen!’ diye rica etmiştim.”
“Peki, dürüst olacağım, tek bir şartla bana ‘Abi’ demeyi bırakıp takısız olarak hep ‘Çelebi’ dersen.”
“Peki, Çelebi!”
Heyecanlanmış mıydı yoksa rüya, ya da hayal modunda olduğum için bana mı öyle gelmişti?
“O zaman peki Zeynep, mademki; ‘Dolambaçlı konuşma!’ dedin, o zaman sana tek bir soru; evindeki sana ait özel eşyalarını alıp, evini tümüyle öylece ev sahibine teslim edip bizimle yaşamak ister misin?”
“Hizmetçi olarak?”
“Ne demek o? Ağzına yakıştı mı o söz senin? Gönlümün sultanı olarak…”
“Dur! Dur Çelebi! Anlamadım bu ne demek?”
“Dolambaçlı anlatma dedin ya!”
“Ben cahilim, yani sen beni evine mi almak istiyorsun? Bu ne demek?”
“Ben seni seviyorum, gönlüme sultan olduğun gibi, ‘Çocuklarımın da anneleri ol!’ demek istedim!”
“Gene anlamadım, bu bir evlenme teklifi mi, böylesine tuhaf? Ciddi misin?”
“O halde açık ve net bir şekilde söylüyorum, seninle pazarda ilk karşılaştığımızdan, seni neredeyse azarladığımdan beri, sana sevgimi anlatmam mümkün değil, tüm varlığımla, taparcasına seviyorum, benimle evlenir misin?”
Cevap vermedi, ya da veremedi. Ağlıyordu Zeynep çünkü elimi bırakmaksızın, başını omzuma dayayarak dünyayı umursamaksızın…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Zeytep; Türkçemizde böyle bir isim var mıdır, kesin olarak bilmiyorum. Olağandır, “Q” klavyeli daktilolarda “T” ve “Y” harfleri yan yana olduğu için görevli memur daha aşağılarda yer alan “n” harfi yerine Nüfus Kâğıdına genç kızın ismini başvuru kâğıdında yazılı olan ve söylenen “Zeynep” yerine “Zeytep” yazmış. Doğal olarak öykü kahramanlarının mirasla ilgili olarak duruşmanın yapılmasından evvel ismin doğrusunu Nüfus Kâğıdına işlemeleri gerekmiştir!
(*) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.
Çalab (söylenişi;) Çalap, eski Türkçe de “Tanrı” anlamına gelir. Çelebi kelimesi de Çalap isminden türemiştir. Anlamı Tanrı'nın emrini dinleyen kişi” olarak tarif edilir. Bilgi ve hikmet ehli kişilere verilen bir unvandır, aynı zamanda, zarif, kibar, bilge, hoşgörü sahibi olan kişilere de bu unvan verilmektedir. (Ancak tarihte neden Hanedan çocuklarına da “Çelebi” denildiğini bilmiyorum). Bu arada birkaç şiirinde Yunus Emre “Çalap” kelimesini özellikle kullanmıştır, bunlardan biri; “DOLAP NİÇİN İNİLERSİN” şiirinin ikinci kıtasında şöyle yer almaktadır; “Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap / Derdim vardır, inilerim…”
(*) Cinsellikle ilgili bir kısım benimsenmeyen yanlış konular;
Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.
Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.
Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Cariye; Yabancı ülkelerden kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan, alınıp satılabilen, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan genç kadın, halayık.
Görücü Usulü Evlilik; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma arada aşk olmadan sevişerek evlenmenin zıttı, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması şeklinde bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
Hülle Evliliği; Kur’an’da bu konu Bakara Suresi 229 ve 230. Ayetlerde açıklanmıştır. İslam’da boşandıktan sonra üçüncü kez aynı adam ve kadın tekrar evlenemez. Ancak kadın bir başkasıyla evlenip boşanırsa ve iddet müddeti sona erdikten sonra aynı kadın ve koca tekrar evlenebilmekte. Ancak Allah’ı kandıracağını zanneden sahte sofu yobazlar bu şekildeki bir gerekliliği elden-ayaktan düşmüş, nesli kesilmiş, hadım erkeklerle yaptırdıklarında kendilerini rahat hissetmekte…
İç Güveyi (İç Güveysi) Evliliği; Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.
Kan parası karşılığı evlilik; Öldürülen kişinin kan bedeli olarak para, altın, ev, tarla ve ayrıca kız verilmesi sonucu ortaya çıkan evliliktir. Temelinde eğitimsizlik olan bu ilkelliğin kan davalarının devam etmemesi amacıyla yapılmış olması tek olumlu yanıdır.
Kepir Evliliği; Evlenmek isteyen ve fakat ekonomik çıkmazlıkları olan iki gencin kız kardeşlerini kendi aralarında değiştirerek evlenmeleri şekli.
Kız Kaçırmak; Bir kızı, ailesinin rızası ve haberi olmadan, kızın rızasıyla ve evlenmek amacıyla, alıp kendi evine götürmek. Bir kızı zorla götürmek.
Kuma Getirmek(Üstüne Kuma Getirmek); Eve, resmi nikâhlı karısına ortak olarak ikinci bir eş getirmek. Nikâhlı kadının da bunu kabul etmesi için zorlanması (Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu).
Levirat; Ölen erkek kardeşin karısıyla evlenme.
Metreslik; Kapamalık. Bir kadının bir erkekle aralarında nikâh olmaksızın karı-koca hayatı yaşaması.
Muta Nikâhı; Hanefi Mezhebinde olanlara yasak olan bu evlilik türü Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan geçici evlenme. Geçici bir süre için sahte, yanlış, zoraki, bir bedel ödenerek yapılan evlilik. Benim anlayamadığım şeriattaki bu evlenme türüdür ki, T.C. meclisimizdeki milletvekillerinden bir kısmının para karşılığı 13-15 yaşlarındaki kız çocuklarıyla bir geceliğine evlendikleri duyumlarım arasında. “Anlaşma bitti!” yahut da üç kez “Boş ol!” dedin mi, işlem tamam! Nasıl bir garabettir bu? Bu fuhuş ve zinanın örtbas edilmesi değildir de, nedir? Bağışlanmam dileğiyle, hani şöyle demek istiyorum. Yurtdışına 10-15 gün, ya da bir-iki günlüğüne veyahut daha uzun süreliğine görevli git, bul oralardan bir tane muta, “Oh! Gel keyfim gel!” Beynini de, gönlünü de, bedenini de doyur gel, hele ki bir de bekârsan!
Odalık; Birisinin nikâhsız olarak karı-koca hayatı yaşayacağı kadın.
Sorarat; Ölen karısı yerine baldızı ile evlenme.
(1) Acullük; Acelecilik. (Acul, Arapçada “aceleci” demektir) aklımda kalan belki atasözü, belki kişilerin deyişleri olarak birkaç alıntı da şöyledir: “Aceleyi yavaş yapın! Ağır ağır acele et! Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Hata acelenin hayırsız çocuğudur!” gibi.
Ahlâksız; İnsanın doğuştan getirdiği ya da sonradan kazandığı bir takım tutum, davranış ve niteliklere sahip olmayan.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Garibim; Çaresiz kalmış bir insan, masum biri, yanlışlıkları olmayacak biri için acıma sözü.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
İbretlik; Ders alınacak değerde, nitelikte olma.
Klâsman; Sınıflama, ayırma, bölünme, sınıflandırma.
Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.
Kutsal; Güçlü bir dinsel saygı uyandıran ya da uyandırması gereken. Tapılacak ya da yolunda can verilecek denli sevilen.
Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
Merhale; Aşama, derece, evre. Konak, menzil.
Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.
Rantabilite; Belli bir dönemde elde edilen kârın işletmedeki sermayeye oranı.
Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma, ölüme gidişin son hali.
Soy; Irk. Biyolojik özellikleri kuşaktan kuşağa aynı kalan, aynı kanı taşıyan kişiler topluluğu. Aynı atadan gelen kimselerin oluşturduğu topluluk.
Suflör; Sahnenin görünmeyen bir yerinden, sahnedeki oyunculara, rollerinde unuttukları sözcükleri ya da tümce başlarını, tümceleri fısıldayarak hatırlatan görevli.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.
Tecessüs; Merak. Gizliyi arama, gözetleme.
Tembihat; Tembihler. Uyarılar.
Uyuz; Son derece kolay bulaşan, sonbahar ve kış aylarında yoğunluğu artan, okul, revir, hastane, kışla ve özellikle bakımevlerinde rastlanan bir hastalık. Kaynağı; Uyuz Böceğidir (Sarcoptes Scabiel Von Hominis).
(2) Barakamsı Gecekondu; Yapı izni almaksızın, çoğunlukla da devlet arsası üzerinde, gizlice ve genellikle bir gecede çatılmış, ivedilikle yapılmış derme çatma baraka, kümes denilecek kadar küçük genelde tek odalı niteliksiz yapı, barınak.
Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
Cinsel Açlık; Nemfomani. Cinsel taşkınlık. Doymak bilmeyen cinsel birleşme isteği, ya da kuvvetten düşene kadar mastürbasyon. Bir bakıma denilebilir ki; cinsel birleşmeden hemen ya da çok kısa bir süre tekrar uyanan cinsel istek.
Cinsi Sapık; Kadınları taciz edip rahatsız eden ve bunun yanında erkeği tahrik edip kuyruksallayan tipler. Yurdum insanı tarafından seksüel sapkınlar için kullanılan tanımlama.
Dolambaçlı Sözler; Bilinmeyen kelimeler, anlaşılması güç, dolambaçlı cümleleri söz söyleme, bir bakıma kulağı ters taraftan gösterme gibi bir eylem. Karmakarışık, anlaşılamayacak şekilde konuşma.
Eli Maşalı Tavır; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven görünüşlü olma.
Eseri Miktar; Belli, belirsiz bir miktarda, çok az ölçüde.
Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.
İnsan Sarrafı; Huy ve ahlâk yönünden insanları tanımlayabilen.
İyilik Meleği; İnsanlara iyilik, yardım yapmak için neredeyse melek unvanını hak edecek kadar iyi, öncelikle insan. Ancak melekler hep kadın şeklinde tasvir edildiğinden iyilik meleği. Bir de İslam’da her iki omzumuzda olan meleklerden sağdaki. Soldaki kötülük meleği.
Keyfinin Hatçe Ablası; Keyfinin Kâhyası deyiminin özelleştirilmiş biçimi. Birisine karışma hakkı olmadığı halde, karşısındakinin istediği şekilde yaşamasını, hareketini, eylemlerini engelleyen bayan kişi.
Kısıtlı Zaman; Sınırlı, sınırlanmış, kısıtlanmış özellikle kısa bir zaman dilimi.
Namus Bekçisi; Erkeklerin hiçbir ilişkisi, yakınlığı olmadığı halde mahallesindeki, sokağındaki, apartmanındaki bir kızı, hanımı tanımadığında o genç kız ya da kadını sorgulayarak yaptığını sandığı görev.
Sokak Kadını; Kötü yola düşmüş kadın.
Sopa Yeme Riski; Herhangi bir eylem hazırlığında karşı tarafın elinde sopa (kalınca bir değnekle) tartaklanacağı, dayak (sopa) yiyeceği ihtimalinin gerçekleşmesi ihtimali, kesinlikle zarar göreceğinin şeklen ifadesi.
Söz Tufanı; Abuk sabuk da olsa bol, sürekli ve olasıdır ki etkileyici sözler.
Tasavvuf Ehli; Tasavvufu her yönüyle yaşayan kişi (Tasavvuf; İnsanların Allah’a ruhlarını, fizik bedenlerini, nefislerini ve iradelerini teslim etmek üzere çıktıkları yolculuğun adı. Önce ruhlarını, sonra fiziksel olan bedenlerini, sonra nefislerini en sonra da iradelerini teslim edecekleri varsayılmakta).
Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
(3) Aczini Belli Etmek; Beceriksizliğini, güçsüzlüğünü, yapamayacak oluşunu itiraf eder gibi belli etmek.
Arkasından (Ardından) Kovalayan mı var; Bir işi alelacele, telâşla yapan kişi için söylenen söz.
Baş Göz Olmak; Evlenmek.
Bir Baltaya Sap Olmamak; Belirli bir sanat ya da iş konusuna sahip olmamak.
Bürokraside Kaşarlanmak; Bürokraside eskiyip ustalaşmak, pekişmek, yeterin üstünde donanmak. Ancak daha ileri bir evrede işine karşı beslediği heyecan, heves ve tüm iyi duygu ve niyetlerini yitirmek.
Cömert Davranmak; Eli açık olana yakışır şekilde davranıp parasını, malını, elinde bulunanı vermekten sakınmamak, paylaşmayı bilmek.
Çakılı Gibi Durmak; Dimdik ve sert bir şekilde kıpırdamaksızın ayakta durmak.
Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.
Etap Etap Aşmak; Aşama, evre ve kademeleri belirli bir sıra, zaman dilimi, kişi sayısı ile bitirmek, tamamlamak.
Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).
Fona Devretmek; Paranın belirli bir miktarının hesapta bırakılmasından sonra, kalanının normal hesap dışında daha iyi getirisi olan bir hesaba aktarılması olayı.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Hoşnut Kalmak; Memnuniyet duymak, durumundan yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun kalmak.
Küçük Dağları Ben Yarattım!; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
Mazhar Olmak; İyi bir şeye ermek. Ulaşmak. Kavuşmak.
Nasiplenmek; Birinin payına, hissesine düşeni elde edebilmesi. Sahiplenmek. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç elde etmek, yararlanmak.
Oluruna Bırakmak; Önemsemeyerek kendi haline, duruşuna, davranışına, gidişine bırakmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Toparlanmak; Toparlamak eylemine konu olmak, ya da bu eylemi yapmak. Para ve iş yönünden durumunu düzeltmek.
Yatalak Kalmak (Olmak); Yataktan kalkamayacak durumda olmak.
Yiğitlik Damarı Kabarmak; Hiçbir şeyden korkmamak, korkusuzca, kabadayıya yakışır bir biçimde huy veya duyguyla karşısındakilerin karşısına yiğitçe ortaya çıkma hareketi
Yol-Yordam Bilmemek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını bilmemek.
Yüreği Düp Düp (Küt Küt) Atmak; Çok heyecanlanmak. Kalbi hızlı hızlı çarpmak.
(4) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(5) Harp Olur, Darp Olur; Olağan durumun aniden değişebileceği, hazırlıklı olmanın gerekliliği anlamında bir deyim.
Kaza, Kader, Kudret Olur; Kudret sözü yerel olarak eklenmiş bir sözdür. “Kaza, kader olur!” asıldır ve söz İslâm dininin temel inançlarından biridir. (Kaza; Allah’ın önceden bilip takdir ettiği her şeyin zamanı geldiğinde meydana çıkarılmasıdır. Kader; Ezeli zamandan ebediyete kadar olmuş ve olacak şeylerin zamanı, yeri ve nasıl olacağını Allah’ın bilmesidir).
Kenarda (Kıyıda), Köşede Dursun; Göze çarpmayan, umulmadık yerde dursun, oraya konsun.
(6) Hümâşah, Hümâ; ismi Farsça kökenli bir isim olup, başına konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılan, “Devlet kuşu, talih kuşu” anlamlarında olduğu gibi, “Saadet, mutluluk” anlamlarına da gelmektedir. Bu konuda Erzincan yöresinden bir türküyü de hatırlamamak imkânsızdır, gibime gelir; “Hümâ kuşu yere düştü ölmedi, / Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı / Dedim yâre gidem, nasip olmadı / Ağlama gözlerim, Mevlâ kerimdir” sadece İlk dörtlüğüdür.
(7) 32 Kısım Tekmili Birden; Sinema sanat dalı ifadelerinden bir söz. “Bütünüyle, tamamen, tamamıyla, hep beraber, herkes” gibi anlamları vardır.
(8) Üç Su, Bir Ekmek Yerine Geçer; Aslı İki su’dur. Açlığı unutmanın, suyun ekmekten daha değerli olduğunun ifadesidir.
(9) Ye kürküm ye; İnsanların giyim kuşam düzgünlüğüne kişilikten daha çok değer verdiğini, saygı gösterdiğini anlatan bir deyim. Bu konuda Nasrettin Hocaya mal edilen muhteşem bir öykü vardır!
(10) Yolun Yarısını Geçmek; İnsanların genelde yaş fobisinde ısrarları ile ömürlerinin yarısını geçtiklerinin ifadesi ki, bu genelde 70 yıllık ömrün yarısı olarak şekillendirilmektedir. Bu konuyu Cahit Sıtkı dizelerinde özetlemeye çalışmış. Ancak konu sadece yaş değildir. Başlanmış bir işin, bitirilmesi gereken zaman öncesinde belirli bir yere gelindiğinin memnuniyeti olarak da ifade edilebilir. “İşin yarrısı bittii, daha zamanımız çok…” şeklinde bir benzetiş. “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”
(11) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(12) Geciken Ölüm Yoktur, Erken Ölüm de; “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Geciken ya da gecikmiş ölüm yoktur. / Biliyorum Tanrım / Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA
(13) Kur’an, Al-i İmran Suresi. 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz” şeklindedir.
(14) Kesildi mi Ellerin; Mehmet Emin YURDAKUL’a ait muhteşem duygu yüklü, insanı etkileyen bir şiir. “Ana, ana, hişt, hişt!...” diye başlayan şiir; “O kan ne?/O damlayan kimin kanı, avucunun içinde?/Yoksa beni vurur iken, bana bıçak saplarken/ kesildi mi ellerin?” ve “Kaç buradan bir kuş gibi!/ Ben kanımı helâl ettim, sen de affet ya rabbi!...” şeklinde biter. Öyküde vurgulamak istediğim sadece en son dizedir.
(15) Ateş düştüğü yeri yakar; Bir yıkım, acı, yangın, vakitsiz ölüm vb. ancak çevresindekileri üzer, hüzünlendirir, acılara gark eder, kıvrandırır. Bu hüznün; başkalarınca da hissedilmesi mümkün değildir.
(16) Ölüm hak, miras helâl; Herkes bir gün ölecektir. Ölüm nasıl doğal bir olaysa, ölenin mali varlığının yakınlarına kalması da o ölçüde doğaldır.
(17) Azıcık Aşım, Kaygısız Başım; Aralıksız çalışarak, çeşitli sıkıntılara göğüs gererek zenginlere özgü bir hayatı bir hayat yaşamaktansa, didişmelerden ve çekişmelerden uzak, gösterisiz ve sakin bir hayat sürmek daha yeğdir.
(18) Sen Sağ, Ben Selâmet; İyi ya da kötü bir sonuçla da olsa biten bir iş karşısında artık yapacak bir şey bulunmadığını anlatan bir deyim.
(19) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
(20) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(21) Acele İşe Şeytan Musallat Olur (Acele İşe Şeytan Karışır); Bir işin düşüne taşına yapılması gerektiğini, böyle yapılmazsa sonuca ulaşılamayacağını anlatan deyim.
Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler.
Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.
(22) Vakit nakittir. ATASÖZÜ