Hayatta bazen öylesine inanılmaz tesadüfler, ya da bir başka deyişle rastlantılar oluyordu ki, inanılması güç gibi geliyordu insana.

Türk filmlerindeki gibi herhangi bir nedenle birbirinden ayrılan, hatta ikiz olan kardeşlerden birinin komiser diğerinin katil, hırsız olarak karşılaşmaları meselâ.

İki kardeşin tam evlenmek üzereyken kardeş olduklarını öğrenmeleri, kanlısına âşık olmak, “Affet beni Allah’ım!(1)” modunda ölmek, ya da intihar etmek, zengin kız-fakir oğlan, ya da zengin oğlan-fakir kız vb. gibi…

Örnekleri çoğaltmak mümkün...

Benim anlatacağım belki bunlara hiç uymayacak bir mizansen(2), ya da olay, belki de akla gelmeyecek gibi, ama akla gelmeyen de oluyor, gerçekten yaşanıyordu...

Yitirmiştim ben gülümü(3) ve kimsenin benim güldüğümü görmesi mümkün değildi. Nankör, araç kullanmasını bilmeyen ve ne olduğu, nasıl bir varlık olduğu da belli olmayan dolmuş şoförü müşteri kapma telâşıyla otobüs durağına girmiş ve durakta bekleyenlere kıydığı gibi kendi de canından da olmuştu.

Her ateş düştüğü yeri yakardı(4), durakta yitirilenlerden, ocağına ateş düşmüşlerden biri de bendim. Karımı, henüz üç-beş aylık kızımıza doymadan kara toprağın zapt etmesine engel olamamıştım...

Sevişerek, anlaşarak, ailelerimizin rızalarını alarak, mutlu olacağımıza inanarak ve hemen de bebeğimizin olmasını isteyerek evlenmiştik. Daha ikinci yaşını ancak, henüz ve yenice doldurmuştuk evliliğimizin, kendimizce yaşadığımız aile içi bir törenle.

Dünya, dünya olalı beri insanlar hüzne de, acıya da, sevince de, mutluluğa da alışıyor, ya da tahammül edebiliyorlardı. Tanrı öyle bir yetenek, ya da sabır, güç ya da her ne deniyorsa öyle bir şey vermişti insanlara.

Hiçbir ölüm sıralı(5) değildi, geciken ölüm de yoktu(6), evveli olan da. Evet, amenna(2)

Ama mutluluğumuzda beraber yaşlanmayı, çocuklarımıza, torunlarımıza beraber ulaşmayı diliyorduk. Biz erkekler çok zaman Tanrıya isyan gibi görünse de Tanrıdan istekte bulunmaktan kendimizi alamıyorduk;

“Önce ben öleyim!” diyerek. Çünkü biz erkekler doğamızda olan hasletlerle(2) hiçbir yere sığamayacağımızı biliyorduk, oysa her şeye, her zaman, her yer ve her şekilde tahammüllü olan kadınlar öyle miydi ya?

Örneğin al annemi...

Tamam, bir evlât için anne-baba ayrımı yapmamak, onlar yaşarlarken “Üf!” bile dememek(7) gerekliydi, ama şimdi babam yerine annem terk etseydi dünyayı ne yapardım ki?

Babamı yitirdikten sonra annem beni koca bir bebek gibi esirgememişti kendinden, tıpkı gurk bir tavuk(8) gibi sıkıştırmıştı beni kanatlarının altına ve “Gelinin olacak!” dediğimde de benden çok sevinmiş, hoplayıp zıplamış, kendince şarkılar söyleyip, tencerenin dibine vurmuştu, çalar gibi ahenkle.

“Artık ahir ömrümde(8) beni rahat rahat ettirirsiniz, ellerimi sıcak sudan, soğuk suya değdirtmezsiniz!” demişti başlangıç olarak gerçekten, gerçek bir kaynana gibi…

Demişti, ama evimizin vekilharcı(2) idi, gerekenleri yapardı, yemek, ütü, bulaşık olarak ne kalmışsa, ne yapmasına gerek olduğuna inanmışsa. Haftada bir gün gelen temizlikçe kadına da hem nezaret(10), hem de kendisiyle sohbet ederdi.

Bebeğimiz olunca da en çok sevinen o oldu; “İlk göz ağrım(9), ilk dünya meyvesi, torunum, canım, ruhum, bir tanem” gibi aklına ne gelirse sıralama gayretinde olmuştu. Birikimleri ile ne yapacağını şaşırmış, karımın doğum izni bittikten sonra ek süre almasına gerek kalmadığını ifade ederek bebeğin bakımını üstlenmişti o yaşta, hem de istekle…

Bu; doğal olarak bizimle olan ilgisini yavaşlatmış, eksiltmiş, hatta yok etme evresine(2) çeyrek bırakmıştı bizi. Varsa, yoksa;

“Kızım, canım, ruhum, bir tanem, meleğim, hayatım!” idi.

Gaz sancısı olsun, ister alttan, ister üstten, telefonumuz çalardı; “Hastaneye götürelim fıstığımı!” derdi, bilirdik Telâşe Müdürü(8) olduğunu.

Zaman geçmeden ikinci telefon gelirdi; “Tamamdır, gazını çıkardı, Allah'a şükür, telâşa gerek yoktur!” derdi, sanki fıstığı için aşırı boyutta telâşlanan onun yerine bizmişiz gibi!

Başka günlerde telefon gene çalardı, iş ritmimizi(8) engellercesine;

“İki gündür kakaya çıkmıyor, gözleri şehlâ(2), yoksa bana mı öyle geldi, annesi gibi güzel olacak bu bebek, burnunda öcü(2) vardı, aldım, merak etmeyin, taze günlük süt almayı unutmayın, annesi sen de süt iç, memelerin dolsun, kurumasın, ıslak mendil, popo kâğıdı unutmayın ha!” gibi tembihler...

Hepsi bir seferde topluca değil, taksit ve taksit, sırasız, sekisiz ve sınırsız. Telefon adedi 8-10 defayı geçerdi çok zaman, ama toplamı 8-10 dakikayı geçmezdi.

Şimdi...

Çevremizde bir sütanne(2) bulamamıştık, hatta yalvar-yakar, bir-iki komşumuz; “Bedeli mukabilinde” anneme arkadaş olmayı kabul etmişlerdi, sadece gözleriyle zahmetsiz bir bakım konusunda, gün-günde, canları istedikçe, saat ücretli olarak.

Evet, yanlış anlatmamak için gereğince dikkatli oldum. Yardım etmek için değil, arkadaş olmak için geliyorlardı, sütannelik kim, onlar kim?

Gerçi annem kendisinden başkasına hiç mi hiç güvenmiyordu, torunu için. O nedenle hiçbirini sütanneliğe yakıştırmamış, eczaneden aldığı doğal denilen mamalarla torununa annesizliğini hissettirmemeğe çalışmıştı.

Arkadaşlık için gelenler Allah’tan çaylarını kendileri demliyorlardı, her günün akşamında taze olarak eve getirmek mecburiyetinde kaldığım kuru pasta, çörek ve börekleri sevabına nail olmak(10) için sünnetliyorlardı(10)!

Bir ara, bir vesile(2) ile neden olduğu şimdi hatırımda değil, bir tatil günü, benim arka odada olduğum bir sıra ikisi bir arada gelmişti komşulardan ve çenelerinin maşallahı vardı, annem onların nefes almaları arasında; “Evet, peki, tabii, hayhay!” diyecek vakti ancak bulabiliyordu.

Ve ayrılırken geliş ve dönüş vakitlerini dizdiğim kâğıtlara işaretliyorlardı puantaj(2) olarak.

Değil mi ya, her çentik para demekti?

Allah’tan rahmetli karımın sağlığında da gelen, sohbeti tatlı bir abla, haftada bir yerine iki, hatta bazı-bazen üç defa geliyordu da, annemi hem çene, hem de ev işleri zahmetinden kurtarıyordu çentik atmaksızın.

Gene de o abla dışındakilerden de Allah razı olsun, helâl-hoş olsun(10), tüm verdiklerim, tüm sunduklarım...

Küçük ve züğürt bir memur çocuğuydum. Elimdeki imkânlarla borç-harç yaptığım masraflar nedeniyle yeni bir ev açmak yerine gelinini annemin evine getirmiştim. Borçlarımızı karı-koca beraberce ödemek üzerine plânlamıştık.

Ama benim gibi karısını yitiren birinin kalan yaşantısında züğürt ötesi züğürt olması kadar doğal ne olabilirdi ki? Bu yaşamımın dezavantaj olarak bir görüntüsü idi.

Evet, evim yoktu, annemin himayesindeydim, üstelik babamdan anneme kalan dul maaşı evimize destekti, katkıydı. Dolaysıyla bu şartlarda ne dikili bir ağacım vardı, ne arsam, ne hanım-hamamım, ne de arabam...

Yol sıra gidip, çay sıra geldiğim(10) bir işim vardı. Tek lüksüm televizyon seyretmek, bebek uyumuşsa nadiren annemle bir-iki kelimeyi uç uca eklerken ay çekirdeği çitlemekti. Sonrası bir bakıma, homini gırtlak, tumba yatak(11) örneği.

Karımı yitirdiğimden beri yüklendiğim yükü taşıyamıyor olduğumdan vaktinden önce yaşlandığımı, göçtüğümü hissediyordum. Buna ihtiyarlamak demem doğru olmasa gerekti…

Günüm başlıyor, annemin ısrarlarına rağmen yarım-yamalak(8), hatta tek bir çay içerek belediye otobüsüne yetişme, akşamüzeri aynı minval(2) üzerine aynı yabancı olmayan yüzler…

Bir kaçı ile tanımaksızın, göz aşinalığı(8) ile selâmlaşma, motor, rutin(2), monoton, tekdüze bir yaşamdı tükettiğim, bir sonraki bir öncekinden farklı olmayan.

İddialı olmamam gerekti söylemimde. Çünkü bazen yer kalmazdı otobüste, ya da çoluk-çocuklu, hamile, ya da yaşlı birine yer verip ayakta gidip-gelmekten erinmezdim(10). Tabiidir ki yaşlı değildim, görünüşüme göre, ama kendime göre içi kof(8) bir ağaç gibiydim.

O ağacı kurtlar kemiriyordu için için. Benim içimi ise onlar için bir şeyler yapamamaktan dolayı annem ve kızım olmasına rağmen kimsesizlik, onun da ötesinde ne yapacağımı bilmediğimden dolayı bir şaşkınlık yitiriyordu. Üstelik üstesinden gelmekte zorluk çektiğime kendim de inanıyordum.

Böyle günlerden biriydi. Kolu ve bir ayağı sargılı, bastonla bile ayakta durmakta zorlanan genç kadına kimse yer verme gayretini yaşamıyordu.

Malum tüm insanlarda stres(2) vardı, yorgunluk vardı, üstelik camdan dışarıya bakmaya olağandan öte ve çok meraklıydılar!

Eee! O vakitte akşamın karanlığını, yıldızları seyretmek bulunmaz fırsattı! Hele ki yorgunluktan uyuma sahtekârlığı, tek sayfasını bile çevirmediği kitabı okuma uyuzluğu(2), edepsizliği, ahlâksızlığı içindeki insanları adetle saymam mümkün değildi, al-birini, vur ötekine(12) örneği.

Bu; dünyanın diğer ülkelerinde değil, sadece ülkemizde uyguladığımız bir yaşam biçimiydi utanılacak, kanıksamamam(10) gerekti aslında.

Onun için yer istememin bile abes olduğunu düşünmekteyken, şaşkın bir yaya, ya da aynı şekilde aşırı edepsizlik konumunda bir dolmuş, ya da taksi veyahut da acemilikte oldukça başarılı(!) bir sürücü yüzünden otobüsümüz aniden fren yapmak zorunda kalmıştı.

Genç ve özürlü kadın boş bulunup, belki dalgınlığında, belki hüznünde, yerinde bile sallanmaksızın üstüme abanarak(10), beni diğer yolcuların ani bir gayretle açtığı(!) boşluğa cesaretle yatırmış, kendisi de serbest güreş yapan bir güreşçinin çevik bir davranışı ve muzaffer edasıyla(8) beni kafa-kolla tuş etmişti!

Kalkmaya, daha doğrusu kaldırılmaya mahcubiyeti(2) ve bir bakıma çektiği ıstırabı(2) gözlerinden okunuyordu; “Özür dilerim!” derken. Yerinden doğrulmaya çalışırken elinden tuttum, bastonunu eline verirken, tüm hıncımla, öfkemle uluorta(2), hem hiç çekinmeksizin bağırdım;

“Ey kendini insan sanan mahlûkat! Bakın da utanın, özel bir durumu olan bir insana yer vermek bu kadar mı zordu sizler için, oturan herkese sözüm, ayrımsız, ayrıcalıksız? ‘Bugün bana, yarın sana!’ derler, dilerim ki siz bu genç bayanın yaşadığını yaşamazsınız, inşallah!”

Ve şoföre seslendim;

“Şoför bey, bir taksi durağında dur lütfen, bayanı hastaneye götürmem gerek!”

“Ağabey gerek yoktu!” diyen genç bayanı susturmak istedim;

“Böyle duyarsız ve şahsiyetsiz insanların dolu olduğu bir otobüste, sizi istediğiniz yere ulaştırmam mümkün değil. Önce hastaneye, oradan da gideceğiniz yere bırakırım sizi…”

Öfkem dinmemişti, kusmaya(10) devam etmek istiyordum;

“Yüreği el veren varsa, ses versin, hiçbirinizden çekinmiyorum, benim ve bu genç bayanın arkamızda Allah’ımız var, keşke olması gerekenlerin de sığınacakları bir Tanrısı olsaydı. Gücünün yeteceğine inanan varsa çıksın karşıma!”

Otobüs durmuştu, kimseden çıt çıkmıyordu; “Gel bacım!” diyerek elinden tutarak onu otobüsten indirmeye çalışırken.

“Abi, n’aptın? Çoğunu tanıyor olsan gerek, sonra seni incitmesinler, üzülürüm!”

“Ölümden korksaydım, yaşamak için derman bulmazdım, hem merak etme acı patlıcanı kırağı çalmaz ve kötülere bir şey olmaz! Ancak içtenlikle söylemem gerek ki; kızım için yaşamalıyım. Şair; “Ölmek kaderde var! (13) demiş bir değişik nedenle. Ben de aynı sözü kendim için dillendirmek istiyorum Tanrı’ma; “Ölmek kaderimde(2) varsa, amenna, ama çocuğum için yaşamamı Tanrımdan başka kimse engelleyemez, kimsenin karşıma geçmesine izin vermem!”

“Yani evlât bu kadar tatlı, bu kadar aziz, bu kadar değerli?”

Taksiye bindik, çenem durmuyordu;

“Bak küçük Kız! Bu hale nasıl geldiğini bilmiyorum, anlatırsan dinlerim. Demek istediğim şu; yarın sen de evlenip anne olacaksın ki benim felsefeme(2) göre; ‘Anne, dünyadaki en kutsal varlıktır!..’

Annem yaşıyor, ama kızımın annesini nankör bir tesadüf yok etti! Evet, gerçekten yok etti! Allah, mutlaka kaderimizde çizmiştir, Allah’a isyan değil, kaderi Azrail olarak şekillendirmesine isyanım!”

“Çok üzüldüm abi! Başın sağ olsun! Ufacık bir bilgi, ben evliyim, daha doğrusu evliydim!”

“Yoksa kocan mı dövüp bu hale getirdi seni?”

“Keşke öyle olsaydı! ‘Erim’ der, itaat eder, üzmezdim onu, oysa nerede olduğunu bile bilmediğim kara toprak altında!”

“Nasıl? Anlamadım!”

“Bir trafik kazası, o yok, ama ben sağ kaldım, hatta onun, benim için kendisini feda ettiğini bile söyleyebilirim!”

“İlginç! Anlatırsan, içtenlikle dinlemek isterim!” demeye hazırlanırken, taksi şoförünün; “Geldik beyim!” demesi üzerine sustum. Züğürtlüğümün tescili cüzdanımdaki para taksimetrenin yazdığı bedeli ödemek için yeterli değildi, ama bankamatik, kredi kartı ne güne duruyordu ki?

“Kardeş, iki dakika bekle, bankamatikten para çekip hemen geliyorum!” dediğimde;

“Abi, param var!” dedi o genç kız, utanmış, sanırım baştan-aşağıya da kızarmıştım.

“Peki kardeşim, borç olarak kabul ediyorum, içeride hemen çekip ödeyeceğim!”

Sedyeler, koşuşturmalar ve bekleyiş, babamın kızı değildi, herhangi bir yakınlığım olan ya da olacak biri de değildi, ama o bir insandı yanımda getirdiğim, üstelik hüzün dolu.

Doktor yanıma gelip elini omzuma koyduğunda neşeliydi;

“Kardeşinizin merak edilecek bir şeyi yok. Üstelik bir doktor olarak yanılmıyorsam ki; yanılmam mümkün değil gibime geliyor, bebeği de kendisi gibi iyi ve sağlıklı görünüyor. Sanırım doğumu da sağlıklı olacak, ama damadı yitirdiğinize de üzüldüğümü söylemek isterim. Bir-iki vitamin falan yazdım, ancak en önemli konu, bir süre rahat etmesi, dinlenmesi. Sosyal güvencesi için de ilgili yerlere hemen başvurmanızı öneririm, özellikle bebek ve ileride gerekecekler için!”

Bir süre düşünür gibi durdu doktor ve söylemesi gerektiğine inanarak, anlamamı beklediğini gözlerimde hissetmeğe çalışarak tane tane söylemeye gayret etti, biriktirdiklerini;

“Biz, bize gelenleri, önce ruhen dinlendirme gayretini yaşarız. Sorarız, ederiz, hatta gizli sırlarını bile açıklamasını isteriz, ettiğimiz yemin gereği belleğimizde saklayarak...

Siz damadı kabullenmemişiniz, damadın ailesi de kız kardeşinizi. Ancak bu vakitten sonra çok şey önemli değil. Devlet Memuru olan damattan kız kardeşinize, tekrar evleneceği ana kadar maaş da bağlatabilirsiniz, bilginiz olsun. Malum, her bebek dünyaya nasibiyle gelir(14)!”

Bana, bize bu kadar uzun süre ayıran bir doktora minnettarlığımızı anlatmaktan acizdim(2), üstelik genç kızın adını bile bilmeksizin. Anneme sadece iki kelimeyle bir arkadaşımın trafik kazası geçirdiğini haber vermiştim, genç kızın muayene ve tedavilerinin yapıldığı sırada.

Bir kısım şeyleri öğrenmem gerekliydi, hem de sırasıyla;

“Gel bakalım ‘Küçük Hanım!’ Farkındaysan ‘Küçük Kız’ demiyorum. Üstelik yarının bir ulu annesine, hem ismini bilmediğim, bilmeme de gerek olmayan adayı olan sana. Anlat bakalım, bilmem gereken kadarını bana…

Doktora söylediğin, gizli kalmasını istediklerin hariç. Hem aç mısın, hiç aklıma gelmedi. Nereye gidecektin, gideceğin yere haber vermeyi de akıl edemedim. Sıcak bir çay iç, kendine gel ve hiçbir şey anlatmak istemiyorsan, anlatma, seni gideceğin yere bırakayım…

Merak etme, bankamatikten para çektim, sana borcumu da ödeyeceğim!”

Ona nasıl derdim ki, “Aslında param yok, kredi çektim!” diye, devam ettim;

“Şimdi sakıncası yoksa anlat öykünü, hazmedebileceğim(10) bir şekilde. Tekrar ediyorum, sakıncası yoksa, merak etmeme rağmen. Sonrasında sen senin için yapmam gerekenleri söylersin, ben de sana uyarım. Tamam mı Küçük Abla?”

“Demek ki sizin gibiler hâlâ varmış, şu kötü dünyada! Nereden başlayım istersin abi?”

“İçinden nasıl geliyorsa, nasıl istersen, ister bölük-pörçük(8), istersen sırasıyla…”

“O kadar uzun vaktiniz var mı?”

“Sen hele başla, olmadı kısa kesersin.”

Çayını yudumlama gayreti yaşayıp, krakerden bir lokmayı ağzına attıktan sonra;

“Kısa kesemem, doluyum, hele ki hiçbir beklentisi olmayan, tüm derdimi dinlemeye hazır bir abi bulmuşken. Beni ne bekleyenim var, ne de evim barkım…

İster evine götür beni, tanıştır annenle, kızınla, istersen parklardan birine, ya da bir yerlere bırak beni. Çünkü bu vakitten sonra ne arkadaşlarımdan birini, ne de beni kabul edeceğini sandığım akrabalardan birini rahatsız edip sığınabilirim onlara. Aslında siz dâhil, kimseyi rahatsız etmemem gerek!”

“O halde hemen bizim eve gidiyoruz. Karnını gereği gibi doyurursun, övünmek gibi olmasın annem çok güzel çorba yapar, için ısınır. İstemem dersen annemle birlikte güzel kızımı rahatsız etmeksizin sabahlara kadar dinlerim seni. Sadece bir soru, arkadaşım kaza geçirdi, dedim. Annem çok ustaca sualler sorar, meraklıdır da. Adın ve eşinin adı neydi?”

“Fatma ve Faruk…”

“Tamam, bu kadarı yeterli benim için, Küçük Hanım. Bu gece misafirimizsiniz, yarına Allah Kerim!”

Fatma anlattı, annemle biz dinledik, ana-oğul, Fatma’nın hazin hikâyesini; tel-tel, lime-lime(8), madde-madde, satır-satır, sayfa-sayfa...

Özetinin özeti şu; Faruk, aynı Türk filmlerindeki gibi aynı mahallede yaşayan zengin, daha doğrusu varlıklı, unvanlı, yakışıklı, âşık bir Türk erkeği. Fatma ise; fakir değilse de normal aile standartlarında yaşayan güzel sayılacak (bu tamamen annemin yorumu) bir Türk Kızı.

Gönlün ferman dinlemediği(15) bir zaman. Fatma'nın annesi;

Kızım, zengin aile, ezilirsin, bizi aşağılarlar!” modunda, oğlan tarafı gerçekten aşağılayıcı bir tavırla;

“İşi yok, gücü yok, malı yok, mülkü yok, biçkisi-dikişi yok, gün boyu oturup eline bakacak, ya kısırsa, ya çocuğu olmazsa, nice olur halimiz?” diye tek oğlanın derdini başından aşırmak, atmak gayretini yaşamışlar.

Fatma da, Faruk da dinlemiyorlar ailelerini, tek düşünceleri kendileri aile olmak! Çerden-çöpten(8), ama gözden ırak(8) bir gecekonduyu tertipliyorlar, oğlan kıza kaçıyor, kız da oğlana kaçıyor! Sade bir nikâh, iki arkadaşın şahitlik katkısıyla ve gönüllerince bir balayı, Faruk’un henüz el konulmamış arabası ve kredi kartlarıyla…

Faruk’u da Fatma’yı da aileleri reddediyor; “Mirasımızdan pay alamazsın, evlâtlıktan reddediyoruz!” teranelerine rağmen Faruk umursamıyor. Tatlı hayat, balayı bitip evlerine dönerlerken bir kamyon canına mal oluyor Faruk’un, yapacak bir şey kalmaksızın.

Kendisi uzun süre hastanede kalıyor, bir süre “Oğlumuzun katili” sözlerine tahammül ederek. Kendi ailesi ise hiç arayıp sormuyor, evlâtlıktan reddettikleri için.

Yokluğunda ev yok ediliyor, çingeneler, hırsızlar tarafından, ev sahibi boş bırakmıyor evini, yeni kiracılar yerleştiriyor.

Ailesi bilmez miydi ki, et tırnaktan ayrılmaz(16)! Ama vardı sebepleri, onlarda kız evlât çokmuş ailede!

Hastaneden çıkınca bir akrabasında kalmış bir süre. Fatma’nın ailesinden çekinen akrabası ve ailesi sıkıntısını belli etmiş, sonra bir arkadaşına sığınmayı akıl etmiş.

Arkadaşının kocasının yattığı odanın kapısını zorlaması ve fısıldaması midesini bulandırmış, ses-seda kesilir-kesilmez, sabahı beklemeksizin çıkmış o evden.

Avare(2) dolaşmış tüm salya akan ağızlara, iğrenç bakışlara aldırmaksızın. Tığ-ı teber şah merden(8) olarak şansını bir başka arkadaşında denemek için yola çıktığında bana rastlamış, bindiği otobüste. Bebeğinin olduğunu da o doktor muayenesinde öğrenmiş, kocasından kalan tek hatıra olarak...

Düşünüyordum. Annem benden önce davrandı, düşüncemi belki hissetmiş olarak;

“Mademki oğluma ‘Ağabey!’ dedin, gel bizimle otur, yaşa, kendine bir düzen koyacağına inanacağın tarihe kadar. Para-pul hiçbir şey istemez, sen doğuruncaya kadar bizimkine bakarsın, sonrasında ikisine birden bakarız. Bir kursak(2) daha katılmış olur masamıza, önemli değil…

Tanrı her yeni kulunu nasibiyle gönderir dünyaya. Bakarsın senin de kızın olur, benim torunumun olanları atmayız, yenilerini de alırız. Beraber büyürler kardeş, kardeş. Sonrası Allah Kerim, ne dersin kızım?”

“Nankör değilim, bir abi, bir anne şefkati ile bana karşılıksız olarak uzatılan eli nasıl iteklerim ki? Allah razı olsun, sizlere sadece yük ve belâ olmaktan çekinirim. Çünkü ne benim, ne de eşim tarafına itimadım, inancım ve güvenim var. Bu kadar iyiliğiniz sonunda sizin adınıza korkarım…

Çünkü özellikle eşim tarafı, hele ki bebeğimin oğlan olduğunu öğrenirlerse, ne sizi, ne de beni rahat bırakmazlar. Elleri oldukça uzundur eşim tarafının. Şark âdeti, mal-mülk benim onlardan aldığımı düşündükleri oğullarının oğlunundur. Bana kıymaları önemli değil, yeter ki sizlere, bana ellerini uzatan sizlere bir şey olmasın. Ölürüm, ama ölmeden önce kahrolmak istemem. Hele ki yaşamınıza doymadan peşimden sürüklenmenize asla!”

“Sen bana; ‘Ağabey!’, anneme; ‘Anne!’ diye sarıldın, senin ağabey ve annen bizleriz ve sen istemedikçe seni bizden kimse alamaz. Vermem seni kimseye, bil, benim küçük kardeşim!”

Fatma sevinçle, saygıyla, sanırım ifadelendirmesi zor olacak duygularla ayağa kalktı, elimi öptü, annemin dizinin dibine oturup başını dizlerine dayarken, onun da elini tutup saçlarını okşamasını istercesine saçlarının arasına daldırdı

Bir genç kızın böylesine aile sevgisine açlığını ne kadar kitap okursam okuyayım, ne kadar düşünürsem düşüneyim havsalama(2), aklıma sığdırmam mümkün olamazdı.

Unuttuğumuz tek şey yasalar ve o yasalara uygun olması gereken kurallardı.

Muhtara, sağlık ocağına, sosyal güvence için dul maaşını alacağı bankaya, kayıt, tescillerin yapılması zorunluluğu nedeniyle, ne kadar saklanırsa saklansın ve ne kadar gizlenirse gizlensin arayanların bulması zor olmayacak şeylerdi. Çünkü böylesine zorunlu kayıtlar, adresin tespiti için kolaylık, ulaşımın gerçekleşeceği yer demekti.

Evet, Faruk öldükten sonra aranmamış, sorulmamış, cenazeye çağırılmamış, kocasının mezarı bile belirtilmemiş ise de, mutlulukla yaşamayı düşündükleri ev yokluğunda talan edilerek(10), yok edilmiş, muhtemelen her bir şeyleri paraya çevrilmişse Faruk’un ailesinin de “Her ihtimale karşı(8)” kendisini araştırmaları normaldi, dolaysıyla da geçen zaman içinde bulmaları da...

Üstelik insanların elleri uzunsa ve para denilen el kiri çokluktaysa ulaşılacak menzil kısalmaz mıydı? Yeter ki zaman daralmasın, yeter ki mesafe kendilerine aykırı olarak uzamasın. Hoş, mesafe de, zaman da uzasa zengin ve mal sahibi bir aile olarak satın almalarla hedefe ulaşmak o kadar zor olmazdı ki!

Aradan geçen durgun zamanın ertesinde bir gün benim doğal olarak evde olmadığım bir zamanda iki asker kaçağı gibi zibidi, kolları uzun olmasına rağmen adresi nereden buldularsa kapıyı çalmış ve kapıyı açan annemi itekleyerek evin içine girip köşe-bucak ortalığa bakmışlar.

Olacak şey değil, ama ortalıktaki resimlerdeki kız çocuğunun, torununun, yani benim kızımın kim olduğunu sormuşlar anneme önemsemeksizin. Ne de olsa kız çocuğuydu ya! Annem korkuyla kızımın Nüfus Kâğıdını göstermiş. Bakıp “Yine geleceğiz!” diye havlayarak uzaklaşmışlar!

Fatma’nın şansı, o an yürüyüş yapmak bir kısım şeyleri almak, kısaca alışveriş için evden çıkıp markette olması olarak şekillenmiş, üstelik karnı da bebek için belirlenmiş bir şekilde.

Gerçeği söylemek gerekir ki, yapılan muayene ve kontrollerde bebeğin oğlan olacağı görünmüştü ultrasonografide(2). Bu; tehlikenin boyutlarının yüceliği demekti. Hele ki gelenler “Gene geleceğiz!” demişlerse.

Muhtemeldi ki parmak hesabı bile yapsalar insanların 285-290 günü, ya da bilinen şekliyle 9 Ay 10 günü hesaplamaları o kadar zor değildi!

Ata yadigârı(8) evi, “Korku dağları bekler(17) pozisyonunda terk etmemiz mümkün değildi. Hem; “Kim korkardı ki hain kurttan?(18)

Gelen, göreceğine de katlanmak zorunda olacağını bilecekti. Ama köpek sürüsüyle; kurt değil, aslan olsam bile tek başıma nasıl baş edebilirdim ki?

Devlet? Neredeydi ki? Islık çalsan bile bir dakikada gelinecek yere devlet ancak yarım saat, bir saat sonra gelebiliyordu, her zaman mevzuat(2) gereği! Ve o vakte kadar da “Atı alan Üsküdar’ı geçiyordu!(19) zaten.

Tek çözüm kalmak ve saklanmaktı. Ama nereye, ne zamana kadar, nasıl olursa? Vatandaşlık Numaraları, Sağlık ve Banka kayıtları gibi belgelerde evin adresini, telefon numaralarını gösterse de mademki “İnsan murat edince tekeden süt sağıyor, sağabiliyorsa, demokrasilerde çareler tükenmiyorsa” niyeti kötü olan insanların da şu veya bu boyutta gerçek olduğunu tahmin ettikleri, hatta inandıkları şeylere ulaşmaları zor muydu?

Teyzeme taşındılar bir süreliğine amacıyla Fatma, annem ve kızım, bir gece ani verdiğimiz bir kararla.

Ve Fatma doğurdu oğlunu, ebe marifetiyle, teyze evinde kimseye belli etmeksizin. Annem Fatma’yı ve bebeği korumak için, Fatma’yı imam nikâhlı eşim ve bebeği de oğlum olarak tescil ettirdi muhtarlığa, Vatandaşlık İşlerine, başka nereler gerekiyorsa.

Ve ebenin kesesini oldukça destekleyerek ve kulağını oldukcanın ilerisinde bükerek!

Yalandan ölen yoktu, ama bu doğru yalanla bir değil, Fatma’nın da, oğlunun da ömrü kararmayacak, her ikisi de huzurlu bir yaşamı paylaşacaklardı, umuduma göre.

Bir Cumartesi sabahında çalındı kapım, yalnız yaşamak için gayretli olduğum evde.

“Kim o?” deyişimin cevabı sadece;

“Aç!” oldu.

“Ben böyle emirlere alışkın değilim, ‘Açar mısınız?’ derseniz açarım, hem siz kimsiniz, ne istiyorsunuz?”

“Ahşap kapıdan gündüz vakti de olsa midene kurşun doldurmamızı istemiyorsan aç, Fatma’yı ve oğlunu bize ver, biz de sakince gidelim!”

”Faruk’un çocuk sahibi olamayan kısır ağabeyleri olsanız gerek, tanıdım sizi, gücü ancak zayıflara yeten. Fatma’yı öldürüp, küçük Faruk'u sahipleneceksiniz öyle mi? Ama onları bulamazsınız. Sizlere kapıyı açıyorum, ne haliniz varsa benimle halledin…

İşkenceleriniz de beş para etmez, hem uluorta. Ha? Yaşamak ya da ölüm derseniz, Fatma’ya aşkım, ilk karımdan kızım, Fatma’dan oğlum nedeniyle ölmem hiç de önemli değil. Faruk’un da sizlerden farkı yokmuş, kısırlık olarak, yani artık nesliniz kurudu(10)!”

Kapıyı açtım. Benim sözlerim yalan ötesinde, Faruk’u mezarında incitecek olsa da fedakârlık değildi. Yanılgım karşımdakilerin tozu dumana katacak kadar bilinçsizce silâha sarılmalarıydı.

Hakaret sınırını olağandan fazla aşmış olmalıydım. Gene de kendimi ateş alan o silâhtan sakınmadım değil.

“Konu Rahmetli Faruk'un sevgisiydi, olmadı, tez tükendi. Biz Fatma ile mutluyuz, sizlere de yol göründü demem gerek!”

Burma bıyıklı, iğrenç sakallı, vahşi görünümlü olan tahammül edemedi sözlerime, bir kez daha ateşledi silâhını ve gürültülere koşanlar olacağını düşünerek kaçtılar.

Kendimdeydim, isabet almamış, ölmemiştim. Ölmek için daha önce de olduğu gibi acelem yoktu. Annem, eşim görünen, kardeşim dediğim Fatma, oğlumuz ve kızımızla mutlu bir yaşamı tahayyül ediyordum.

Soruşturmaya gelenlere; “Bilmiyorum, tanımıyorum, maksatları belki hırsızlıktı!” dedim. Neme lâzım eli-kolu uzun olanlar, sonrasında da ulaşabilirlerdi bizlere.

Anneme rica ettim, bir bilmedik, tanımadık kişiye sattık evimizi. Bir bilinmeyen, uzakça bir yerden sahiplendik yeni evimizi. Ve emekliliğimi istedim, tüm vaktimi annem çocuklarım ve kardeşimle yaşamak için. Çünkü burası Türkiye idi, insanların yok sayıldığı, insanların insan olamadığı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, ola ki…

(1) Affet Beni Allah’ım; Tövbe anlamlı bir yalvarış. Müziği de olan bu sözün bendeki etkisi; 1953 yapımı Eşref KOLÇAK’ın başrolde oynadığı; Bir zamanlar adının karıştığı kirli işlerden kendini temize çıkarmaya çalışan, ancak başarılı olamayarak tekrar kirli işlere sürüklenen Erol isimli bir genci öyküsü. (Filmde Erol isminin “l” harfi yumuşak bir biçimde söylenmektedir, tam olarak yansıtmasa da “Erôl” şeklinde diyebilirim).

(2) Acz; Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.

Evre; Bir işte, bir olayda birbiri ardınca beliren değişik durumların her biri, bir işin, bir olayın her bir aşaması. Tekrarlı olaylarda bir dönem içindeki her bir nokta, konum, ya da durum.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk.

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

Istırap  (Izdırap); Üzüntü, sıkıntı, keder.

Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kursak; Aslı; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ. Öyküde “mide” anlamında kullanılmıştır.

Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.

Mevzuat; Bir ülkede yürürlükte bulunan yasa, tüzük, yönetmelik, kararname vb. tümü. Belirli bir konuda yürürlükte bulunan yasal düzenleme.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Puantaj; Bir şeyin denetlendiğini, görüldüğünü ya da bir bir sayıldığını belirtmek için işaretleme, işaret koyma.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

Sütanne; Bir çocuğun kendi annesi dışında, sütünü emmiş olduğu kadın. Dinimizce çocuk emzirme süresi içinde annesinin hâricinde bir başka kadının sütünü emerse o kadın çocuğun sütannesi olur. Dolaysıyla kız çocuğu da, erkek çocuğu da süt kardeşine haram kılınmıştır.

Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.

Ultrasonografi; Ultrason kullanılarak elde edilen görüntüler. Birçok hastalığın ön teşhisinde kullanılan ancak daha çok karın organları gibi ses dalgalarının kolayca geçebileceği konumdaki organların tetkikinde etkili bir inceleme yöntemi olup X ışını yoktur.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

Uyuzluk; Sinirlendirme. Gıcık etme. (Uyuz Hastalığı ile ilgisi yok!)

Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.

Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(3) Derbederim şeklinde ünlenen, “Yitirmişim ben gülümü, Uçurmuşum bülbülümü, Kim görmüş ki güldüğümü, Derbederim, derbederim…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır.

(4) Ateş düştüğü yeri yakar; Bir yıkım, acı, yangın, vakitsiz ölüm vb. ancak çevresindekileri üzer, hüzünlendirir, acılara gark eder, kıvrandırır. Bu hüznün; başkalarınca da hissedilmesi mümkün değildir.

(5) Sıralı Ölüm; Ölümlerin yaş sırası ile olması özlemi. Gençlerin ölmemesi dileği. Düzgünce sıralanmış bir ölüm işareti.

(6) Geciken Ölüm Yoktur, Erken Ölüm de; “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(7) Kur’an, Isra Suresi, 23, 24. Ayetler; “Rabb’in sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne, babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara ‘Öf!’ bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı sözler söyle!” “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. ‘Rabb’im! Onlar nasıl küçüklükte şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster!’ diyerek dua et.”

(8) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Çerden Çöpten; Çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden, özensizce yapılmış (ev, kulübe, ahır, kümes, eşya vb.)

Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.

Gözden Irak (Olmak); Uzaklarda, ayrı, görüşemeyecek durumda (olmak).

Gurk Tavuk (Gibi Olmak, Oturmak); Tavuğun civciv çıkarması için yumurtaları üzerine oturup, sadece ihtiyaçları için hava alması gibi bu tipteki insanın da hareketsiz, becerisiz, mesnetsiz, kıpırdamaksızın yerinde olduğu gibi durması.

Her İhtimale Karşı;  Her türlü olasılığa bir önlem olarak.

İçi Kof; Güçlü görünmekle beraber güçlü olmayan, dermansız, güçsüz. Kuruyarak ya da çürüyerek içi boşalmış olan, içi boş.

İş Ritmi; İş ortamında gerekenlerin sırasıyla, düzenli, uyumlu ve gereken aralıklarla ve zamanında yapılmasının takvimi.

Lime Lime; Parça parça.

Muzaffer Eda; Üstünlük sağlamış, düşmanını yenmiş, utku kazanmış davranış ve tavır sergileme.

Telâşe Müdürü; Çok telaşlı, çevresini telâşa veren, çabuk telaşlanan, karşısındaki insanları da hareketleri ile telâşlandıran insan.

Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir Öyküde kastedilen de budur, her ne kadar sözün sahibinin Hazreti Ali olduğu bilinirse de. Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.

(9) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

(10) Abanmak; Birine, ya da bir yere ardılmak, yüklenmek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.

Çay Sıra Gidip, Yol Sıra (Gelmek); Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.

Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

Hazmedebilmek; Kimi durumlara katlanabilmek için çaba göstermek.

Helâl Hoş Olmak (Helâl-hoş, Helâl ü Hoş Olsun); Bunu sana gönül hoşnutluğu ile veriyorum, pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun, Aferin, takdire değer iş yapıyorsun anlamlarında bir söz.

Kanıksanmak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmemek, aldırılmamak, alışmak. Bıkılmak, usandırılmak.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Nesli Kurumak; Kısırlık vb. nedenle ileriye gidecek Göbek kuşak, döl olmamak. Kuşak devam etmemek.

Nezaret Etmek; Denetlemek, bakmak.

Sevabına Nail Olmak; Sevap kazanmak. Sevabına erişmek, ulaşmak, kavuşmak.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Talan Edilmek; Yağmalanmak.

(11) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(12) Al Birini Vur Ötekine (veya Birine); Hiçbiri işe yaramaz, hepsi bir ayarda.

(13) Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor! Yahya Kemal BEYATLI,  “EYLÜL SONU”

(14) Her bebek dünyaya nasibiyle gelir; “Her çocuk âleme rızkıyla gelir”, teorisinin (dini safsata şeklinde) yanlış bir söylemidir.

(15) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ

(16) Et, tırnaktan ayrılmaz; Çok yakın akrabalar arasındaki bağ, aralarında ne kadar anlaşmazlık çıkarsa çıksın, kolay kolay kopmaz.

(17) Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.

(18) Kim korkar hain kurttan; Bir deyim olarak Türkçemize yerleşmiş, insanların gerekli güvenlik önlemlerini alması halinde kurttan korkmayacağının ifadesi. Orijinal ismi Who’s afraid of Virgin Wolf olan roman Edward ALBEE tarafından yazılmış, tiyatroya, sinemaya uyarlanmış, ayrıca şarkıları da yapılmıştır.

(19) Atı Alan Üsküdar’ı Geçti; Fırsat kaçtı, iş işten geçti.

Atı alan Üsküdar’ı geçer de, ah’ı alan Sırat’ı geçer mi, bilmem. Bedirhan GÖKÇE