İnsan ne kadar sever? Ağaçlar, ırmaklar kadar, anne-baba kadar, dünyalar, uzay, fezalar kadar...

Sonuçta; Allah kadar, Allah’ı sevdiği kadar sever...

Yaşamda insan için en ulaşılamayacak şey Allah’tır çünkü. O halde karşımdakinin haberi olmaksızın, onu ulaşamayacak kadar sevmem de Allah’ın takdiri değil miydi? Mademki o büyük insan, Yunus Emre; “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm!” demiş, ben ise aynı nedenle onun için de ben, ben olarak görünmüş olamaz mıydım?

 Olurdum, olmasına da...

Acaba onun beni kabul etme sınırları içinde olabilir miydim, benden haberi bile yokken? Hiç tahmin etmiyordum. “En-el Hak!” diyen Hallac-ı Mansur nasıl yok edilmişse o da beni yok edecekti mutlaka, muhakkak ve belki de en kısa zamanda...

Bilmediği, bilmek istemediği (hani?) sevgim; sonsuzdu, vazgeçemezdim onu sevmekten, hem ölünceye kadar, hem ellerim boşluğu dövüyor, boşlukta çırpınıyor olsa da.

Ben kimdim, hem o kimdi? Önemsiz cevabı…

Kısaca; “sevilen” ve “seven” diyeyim. Amma sevilenin sevmediği, ya da daha kesin bir dille sevilenin, sevenden haberinin olmadığı, haberi olsa bile umurunda olamayacağı idi, hatta umurunda olsa bile değer verip vermemeyi düşünmeyeceği.

Kendimi çok alçakta görüyordum, belki doğru, belki yanlış. Hatta öyle ki; dünyada tek erkek ben, tek kadın o kalsa, neslimizin kuruyacağına neden olacak olsa bile sevgi namına gönlünde ufacık bile bir kırıntı olmayacağından, herhangi bir duyguyu yaşamayacağından, beslemeyeceğinden emindim.

Yok, yukarıda Allah var, öyle hakaret eder gibi; “Burnu büyük(1), ne oldum delisi(1), kendisini nimetten gibi sayıyor(1), bulunmaz Hint Kumaşı(1) gibi görüyor!” gibi sözler söyleyemezdim onun için.

O bilge bir kızdı, “Dünyanın Sultan Süleyman’a kalmadığını(2) da “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var(2)!” dendiğini de biliyordu (kesinlikle)! Ama gerçek ki; o beni bilmese, tanımasa, görmese de öylesine büyük bir kalbim, öylesine cüsseli bir gönlüm vardı ki ben ikimiz adına da, tek başıma, ben başıma seviyordum onu, ne, nasıl, ne kadar sevmem gerekiyorduysa, öyle, o kadar...  

İstemek, kavuşmak hayal olsa bile…

İnsanların arzularının tükenmesi mümkün değil; en yüksek dağ, en derin çukur, bir ağacın dallarının en ucundaki meyve, uçurumun en görünmesi zor olan yerindeki o nadide(3) çiçek ve sonuçta ben ve o.

Bir tebessümünü bile benden esirgememesini arzu ile hayal ederken, hatta desem ki “Ben onun için yaşamaktan vazgeçerim!” diye o göz ucuyla baksa(4) bile benim farkımda olmazdı. Bu konuda zerre kadar yanlışım olduğunu sanmıyorum düşüncemde, bana göre.

İnsan hayal ederken bile mantıklı olmalıydı(4), rüyalarında bazı şeyleri engellemek elinde olmasa bile. Şair; hayal ettikçe yaşandığını(5) iddia etmiş, prangalarla tutsaklanmış(4) hayallerim nedeniyle yaşadığımı sanmıyordum.

Peki, bu nefes alan, yürüyen beden sadece bir çöp yığını mıydı, dünyaya gelişine bile hayret eden? Evet, seçme hakkımız yoktu annemizi, babamızı ve dünyaya gelmemek lüksümüzden de bahsetmek mümkün değil. Ama dünyaya gelmeseydim de; “Neden yaşamın içine girmedim?” diye suçlayacağım, ya da sitemde bulunacağım kimse de yoktu(6).

Eğer onu görmesem, eğer onu ilk gördüğüm andan beri içimde yıllarca birikmiş kendimdeki değişiklikleri fark etmesem dünyaya gelmeseydim asla ve kat’a(3) dünyaya gelmemekle ilgili ne şikâyetim, ne de kavgam olabilirdi. Üstelik ne şikâyetim dikkat çekerdi, ne de kavgamda herhangi bir başarı. Mutluluk mu? O gülen, gülebilen insanların hakkıydı ki, ben güldüğümü hiç sanmıyorum.

Dar sokaklar, küçük yollar, adımlarında güçlük çıkartan Arnavut kaldırımları, arabasının seslenişi ve ilâhi bir gücün sınaması gibi karşı karşıya gelip de fark edilmeyiş(ler). Tükenmemek için başımı eğiyordum artık, o gözlerde, o şirinlikte, o neşede kısaca o güzellikte ölmekten bıkmıştım, insan kaç kez ölebilirdi ki? Ölmek artık alışkanlık olmuştu benim için!

Gerçeğimin, gerçekleşmesi gibi bir umudum yoktu, olamazdı da... Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı(7). Haddimi bilmeliydim(8). Mi? Bu eziyeti daha ne kadar çekecektim ki? Süre, ancak liseden mezun olduğumda sonlanacaktı.

Ve sonrası yine doldurulması güç bir ömür olarak devam edecekti, eğer devam ederse ki, şimdi hiç olmazsa, ayda-yılda bir kez de olsa görüyordum, görebiliyordum onu, mezuniyet sonrası görememekten dolayı tekrar tekrar ölürdüm herhalde. Ya da gerçekten ölmeliydim.

Bir sazım olsaydı elimde, diye düşündüm, anlarmış gibi. Dolaşsaydım sazımla diyar diyar, aç-biilaç(1), susuz...

Ben onu unutmayı dilerken, kendimi unutmayı istediğimde doğru karar verdiğim, yanlış yapmadığım iddiasında olabilir miydim?

Sonuçta kendimi yok etmek? Ama nasıl? Hem doğru değil! Evet, zayıftım, ona kavuşmak, onun sevgisinden zerre kadar bile nasiplenmemek varsa kaderimde ölebilirdim onun için, hem hiç çekinmeksizin, ama kendimi öldürerek değil. O zaman mahşerde(3) bile onu görmek imkânından cehennemlik olarak mahrum kalırdım(4), bu haksızlık olurdu kendimin kendisine karşı.

O büyük insanın deyişleri geçiyordu aklımdan; “İncinsen de incitme! (9)” ve “Her ne ararsan kendinde ara! (9)” Aklımın ucundan bile geçmezdi onu incitmek.

Ve içim bilirdi ki; o “Kalbimden başka hiçbir yerde bulamayacağım biri(10) idi.

Bir kere baksaydı gözlerime, saklanıyor olsam da, görmek istercesine, bir kere seslenseydim, herhangi bir şekilde duysaydı sesimi, bir kere içtenlikle hissederek, yasaklanmamış şekilde ses verseydi de duymak imkânım olsaydı sesini. Ne sağır, ne de dilsizdi, adım gibi biliyordum.

Meselâ şöyle bir hareketini özetlemeye çalışayım, onun. Sahi, adı neydi onun, şu ana kadar öğrenmek neden aklımın ucundan bile geçmemişti ki? Yoksa biliyordum da kendimden de mi sakınıyordum?

Bir gün tam arabasından inerken, damperli bir kamyonun yarattığı sesten ürküp, arabasını öylece bırakıp bir duvarın arkasına sinmesinden duyduğunu, oradan çıkardığı korkusunun geçmesi ertesinde “Huh!” diye ses çıkarmasından dilinin olduğunu anlamıştım.

Bunu şunun için söylemek garabetini hissettim, her şeyiyle, her hareketi ile gözümün önündeydi, yoksa nasıl lise öğrencisi olurdu ki, dilsiz ve sağır olarak.

“Duvara yaslanma yıkılır, insana yaslanma ölür!” diye bir söz vardı. Ama duvar yerine keşke bana yaslansaydı, o mutlulukla yaşamaktan vazgeçer, seve seve ölürdüm onun için. Hem ölmemin bir işe yaradığını, ideal bir ölümün bana rastladığını düşünerek.

Bu olsa olsa ancak; “Balık, kavak ağacına tırmandığında…” ya da “Katırlar doğum yapınca…” gerçekleşecek bir düşünce olsa gerekti, hem katkısız.

İnsanlar hayallerine ve rüyalarına sınır koymalı, üstelik onları aldatmamalıydılar, buna hakları yoktu. Keza kendilerinin olmayacağı düşünceleri de sahiplenmeye ne niyetleri, ne de arzuları olmalıydı.

Hatta ilkel bir yapılanma olarak kabul etmek gibi görünse de kendilerine ait olmayan bir tebessümü, bir dudak büküşü, hatta mutluluğu bile kabul etmemeli, kazara(3) sahiplenmiş gibi olsalar da iade etmeliydiler. Hüzün, acı, üzüntü gibi şeyler kendilerinde kalabilirdi ki zannımca bu konuda kimsenin bir itirazı olamazdı, taraflı ya da tarafsız…

İnsanların en büyük yanlışlarından bir kaçı; tamah(3), özenç, kıskanma, kin, tahakküm(3), yanlışta ısrar olsa gerekti, belki başka şeyler de olabilir aklıma gelmeyen. Bu gibi hasletlere(3) sahip olanlar mutlaka gün gelip yalnız kalıp, yanlışlıklarını örtbas etme(4) gayreti yaşarlardı.

Tıpkı diyemeyeceğim, çünkü hissettiğim kadarıyla onun böyle bir şeyleri değil hissedip yaşaması, aklından geçirmesi bile mümkün değildi.

Şu ana kadar dediklerimle neden lâf ola torba dola (ya da beri gele)(1) dememin sebebini anlatmak zorundayım, kenardan köşeden dokundurmak yerine, içtenlikle…

Zengin, oldukça ötesinde varlıklı bir kızdı Sıddıka. Lise son sınıfta daha on sekizindeyken arabası vardı. Nasıl on sekizine basıp Sürücü Belgesi almıştı, bilmem mümkün değildi, hem neden bilmek gayretinde olaydım ki?

Arabadan inerken, eteğine, şurasına-burasına dikkat etmesi, sonrasında defter ve kitaplarını göğsüne bastırarak, uzaklardan, kaçamak da olsa ben dâhil tüm erkek öğrencilerin yüreklerini hoplatacak(4), tüm genç kızları kahırlandıracak şekilde gülümsemesi en büyük ve en güçlü özelliklerinden (yani silâhlarından) biriydi.

Ortaya konulmuş bir bal varsa üstüne üşüşen çok haşarat(3), parazit(3) olurdu değil mi? Özellikle kendini yakışıklı ve boyu varlık bakımından erişemiyor gibi olsa da bazılarının kendilerini arıbeyi(3) zannederek yönelişi aşırının ötesinde can sıkıcı(1) olmalıydı, onun için. Züğürtlükte benimle kimse aşık atamayacağı(4) için ben solda sıfırdım(1), gözükmezdim bile, haddimi bilerek, daha öncesinde bir nebze hissettirdiğim gibi.

Bu çocukların, gençlerin, ya da bir kısmı arkadaşlarım olan öğrencilerin can sıkıcı tavırlarını nereden bildiğime gelince; insan son sınıfa gelip de hareket, mimik(3) ve çıkmayan ama hissettirilen seslere vurdumduymazlık edemezdi. Ya da “Adam sen de!(1)” tavrıyla ısrarda devam etmesinin yanlış olduğunu bilirdi herhalde!

Bir de (hani övünmek gibi olacak ama) benim gibi haddini ve kendini bilenlerimiz(4) vardı, kenarlara-köşelere sinen, ulaşamayacağı ciğere mundar(11) diyen kediler tavrıyla bakan. Ya da ulaşamadığı üzümün koruk olduğu(11) iddiasında olan tilkiler gibi sırıtan.

Bunlar, yani biz çok azdık!!! Karma olan okulumuzda kızları hariç tutarsan oğlanların hemen hemen yüzde sekseni diyebilirim, bizim gibiydi.

Biz dışında olan yüzde yirminin en aşağı yüzde onu sözleşmiş gibi olan gençlerdi, hadlerini bilen, okul bitince, ya da ileriki yıllarda karı-koca olmayı düşleyen. Kalan yüzde on ise o genç kızın, yani Sıddıka’nın etrafındaki umutlu haşarat!

Sayı abartılı geldiyse yüzde beşe indirebilirim, bal etrafında konuşlanmak arzusunda olanları. Herhalde daha da az olduklarını söylememek gerek gibime gelir.

Kendimi Sıddıka’ya umut bağlamış insanlardan biri gibi görmek, zurnanın son deliği(1) şeklinde bile yorumlamak zordu benim için. Karanlıkta göz kırpan bir insanın hareketi ne kadar başarılı olabilirse, dağa küsen tavşanı dağ ne kadar dikkate alırsa onun gibi bir şey yani.

Ablamın, sevdiğinden mi, babamı ve annemi rahat ettirme dileğinden mi, yoksa tüm imkânların benim için seferber edilerek(4) okumamı istediğinden mi olduğunu bilemediğim bir şekilde evlenmesinden sonra o köhne gecekonduda(1) Edi, Büdü(12) ve ben yaşıyorduk sadece.

Ablam mutlu muydu, bilemiyordum, ne zaman evine uğrasam, güler yüzlü ve sevecen, ikramda kusur etmemek için koşuşturandı(4).

Eniştem; asker bavulu gibi koltuklardan birine çömmüş(4), ya gazete okuyor, ya da televizyon seyrediyor olurdu. Allah var, günahına girmem, kontenjandan(3) ve yarım ağızla(4) da olsa; “Hoş geldin!” demeyi esirgemezdi…

Yeğenlerim? Beni çok sevdiklerini adım gibi bilmeme rağmen, baba etkisinde kalmış olsalar gerek ki, uzak durmak konusunda herhalde tüm kategorilerde altın madalyayı hak ederlerdi, ama onların da haklarını yememem gerek; “Dayı” derler ve muhakkak çekincelerinden dolayı, başka ne dediklerini anlamama fırsat bırakmaksızın odalarına çekilirlerdi.

Hissettiğim, hatta bildiğim kadarıyla mutsuzdu ablam. Bu nedenle ne ben, ne de annem-babam sık ziyaret etmezdik iki sokak ötesindeki kendisini, damadın evde olduğu zamanlarda. Hatta iddialı olarak diyebilirim ki, yolumuz düşmüş olsa bile.

Damadın, tavır ve edalarını hoş görüp, ablamı ve çocukları kucaklayıp; “Ziyaretin kısası makbuldür(13)! Bize doyum olmaz!” diye acilen (!) ayrılırdık, damadın evinden.

Ancak, kahırlanan, kahırlanmasını sonlandırmakta sıkıntı çeken ablam sık sık ziyaretimize gelirdi, özellikle benim evde olduğumu tahmin ettiği zamanlarda, bazen de çocuklarıyla. Kocası işte, çocuklar okulda ise, ya da kocasını işe, çocukları okula salavatladıktan(4) sonra bu ziyaretleri anne ve babam için gerçeklikle sergilerdi.

Burada içtenlikle söylemem gerek ki; okuduğum için yeğenlerimin benim için harçlıklarından biriktirdiklerini de bana bir poşet içinde getirirdi.

Bunu bir bakıma “Geri Dönüşüm Projesi” olarak yorumlamak aklımın ucundan geçerdi. Çünkü eniştemin o davranışlarına katlanmamak, ablamın üzüntüsüne dayanmak nedeniyle iki yeğenimin de okula gidiş ve dönüşlerinde yolda, ya da evde ağırlamak ve harçlıklarını desteklemek, annemin, babamın ve benim en ulusal(!) görevlerimizden biri idi.

Bana iade edilenler işte bu verdiklerimizden iade edilenlerdi. Çünkü ablam dini bütün, inancı yürekli bir kadındı;

“Birikintilerimizi, eniştenin haberi olmadan sana verirsem, günah olur, Allah taş eder,  ya da cehenneminde yakar beni!” derdi, gün yüzü göremediğini saklayarak. Bilirdim ki; evliliği sevgi üzerine değil, bizim mutluluğumuz için fedakârlık üzerine kurulu idi.

“Allah yardımcın olsun!” ya da “Allah kurtarsın!” diye konuşurdum yüzüne karşı ve öyle dua ederdim, ama Allah’ın yapacağı işlem hakkında asla bir fikrim yoktu…

Bir Ramazan gününün Cumartesi, ya da Pazar tatil günüydü. Ramazan olmasına rağmen “Şeytan dürtüklemişti(4)!” demem pek yakışmayacak gibi görünmüş olsa da, öyle olmuştu galiba.

Ablam gelmiş, eniştem gelmemişti Ramazan için annemin-babamın elini öpmeğe; “Ramazanınız mübarek olsun!” demeye, doğal olarak yeğenlerim de tabii.

Yeğenlerim, baba baskısıyla dediğim gibi ilgi duymuyor gibi görünseler de, belki kısıtlanmış nedenlerden dolayı, bana ve dedelerine, anneannelerine karşı duygu eksikliği var gibi görünüyorlardı. Bu onların yaşamı değildi, biliyordum.

Onları özlemiş olarak birkaç dakikalığına da olsa görmek, yaşım babalarının yaşından küçük olmasına rağmen; “Büyüklük bende kalsın!” diyerek eniştemin elini öpüp, “Hayırlı Ramazanlar!” dilemek için o eve yöneldim.

Gözüme öncelikle çarpan Sıddıka'nın arabası oldu, yol üzerinde. Sonra da o kamyonet ve elinde bir liste ile o!

“Kolay gelsin efendim!” dedim, diyeceğim bu kadardı, kalbimin engelleyemediğim tüm gümbürtüsüne rağmen. Ben onu bilen, onsuz bir dakika bile geçirmeyen, geçiremeyen, o beni bilmeyen, farkımda bile olmayan. Daha fazlasına hakkım yoktu ona karşı, ya da üzüm mü, koruk mu gibi bir istifham(3) yoktu zihnimde.

Döndü ve gözlerini kırpıştırdı önce;

“Teşekkür ederim, babamın gönlünün dileği, muhtarlıktan edindiğim listeye göre, karınca kararınca(1), isimsiz-cisimsiz, reklamsız, abartısız, Ramazan Paketi dağıtıyoruz!”

“Allah kabul etsin, efendim. Yardımcı olmam gerekiyorsa, yardımcı olmaya çalışayım, çünkü bu mahalleyi benden iyi bilecek bir başkasının olacağını sanmıyorum!”

“Sizi gözüm, bir yerden ısırıyor(4), ama çıkartamadım, yardım etmeniz mümkün mü?”

“Dağıtımınıza mı? Tabii, hayhay!”

“Hayır, sizi tanımama!”

“Aynı okulun öğrencileriyiz efendim!”

“O halde niye hiç görüşmedik, tanışmadık?”

“Mümkün mü efendim? Siz gül dalında gonca(14), ben çölde bir kaktüs, siz sosyetede, ben gariban(3) mahallesinde gecekonduda. Şu anda karşılaşmamız ve iki kelime etmemiz bile mucize!”

“Listemde adınız var mı?”

“Sanırım ablamların da, bizim de adlarımız yoktur, biz kendimize yetiyoruz çünkü!”

“O halde küskün ve çekingen arkadaşım, bana fırsat ver, seni tanıyayım. Bir çay ikram etmek istersen ona da ‘Hayır!’ demem. Arabam şurada. Dağıtımım bitmek üzere, çok fazla bekleteceğimi sanmıyorum!”

“Biliyorum efendim, peki

Açık verdiğimin farkına vardığımda(4), gecikmiştim.

Güzel, varlıklı, edepli, tertipli olduğu kadar zeki ve akıllı bir kızdı Sıddıka.

“Mademki biliyorsun, neden ikide bir efendim, diyorsun ki? İsmimi söyle gitsin!”

“Peki, Sıddıka kardeşim!”

“Bak, ismimi de biliyorsun!”

“Okulda sizi tanımayan mı var efendim? Yani Sıddıka kardeşim. Güzel, zengin, akıllı ve zeki!”

“Kim tanıttı ki beni, sana?

“Görünen köy kılavuz ister mi, Sıddıka kardeşim?”

“Anlamadım, ama bana bir-iki dakika müsaade lütfen. Bir yere ayrılma, listeyi görevlendirdiklerime verip hemen döneceğim!”

“Peki, efendim!”

“Allah'ım sen bana sabır ver! Hâlâ ‘Efendim!’ demekte ısrarlı!” diyerek kendi kendine söylenerek kamyonete yöneldi, elindeki kâğıtları ve kalemi görevli olanlara verip bir-iki kelime sonrasında bana yöneldi ve bu kere sitemi anlaşılır bir şekilde;

“Lütfen ve önemle rica ediyorum, bana bir kere daha ‘Efendim!’ ya da ‘Kardeşim!’ deme! Sana sırtımı dönemem, sen de, ben de hadlerini bilen insanlarız, ama bu uzak durmanın gerekliliği değil ki! Hem adını söylemedin hiç, sen beni biliyorsun, ama ben seni bilmiyorum.”

“Adım Sıddık! Sıddıka Hanım!”

“Adım; Sıddık, Sıddıka, diyecektin galiba, eklentisiz!”

“Evet, öyle Sıddıka!”

Dediğim gibi, zeki ve akıllı idi ve o anda espritüel(3) olduğunu da belli etti, tek eliyle gözünü kapatıp “Ah!” diyerek. Telâşlandım. Bir şey oldu sandım. Heyecanla elini tuttum, diğer elimle omzunu sarstım. Gülümseyerek çekti elini gözünden;

“Adımı söyleyerek gözüme girdin(4) de!” dedikten sonra gözlerini gözlerime dikerek sordu;

“Bu kadar telâşlanıp neden üzüldün ki? Maksadım hoş bir şaka olsun idi, yeni tanışmış olsak da, özür dilerim!”

“Bu yapımda var efendim, çevremde yaşayan birinin çektiği sıkıntı, ıstırap ve aczi ben de duyar, hissederim!”

“Peki, neşeyi, mutluluğu da hisseder misiniz efendim?”

“Yaşarım Sıddıka. Hem anladım, hem anlatmak istediğim de bu Sıddıka, tekrar!”

“Öyle ayakta olmuyor, çay ısmarlayacaktın, unutmuş olamazsın, hadi bir yere, bir yerlere götür beni!”

“Benim bildiğim yerler size yakışmaz, sizin bildiğiniz yerler de benim keseme. Üstelik davet ettiysem, karşımdakinin eli cebine girmemeli, kanaatkâr olmalı(4)!”

“Söylediğin vasıflarımın içine olası kanaatkârlığımı da ekleyebilirsin!”

“Memnun oldum!” derken arabasının başına gelmiştik. Yaşantımda böyle bir arabaya değil binmek, sadece okuldayken bir-iki defa yanından geçmek şerefine nail olmuş(4), olabilmiştim, tesadüfen!

“Ben eve gidip pabuçlarımı değiştirsem, koltuğunuz kirlenmesin diye de bir minder alıp gelsem!”

"Yahu kardeşim, deli misin sen? Bir çay ısmarlayacaksın, kırk bin söz, kırk bin naz, kırk bin dereden su getirmek(15)... Ha! Niyetin ısmarlamamaksa söyle geri döneyim. Telefon numaram önündeki konsolun üzerindeki kartta kayıtlı...

Gönlün olduğunda gelirim, bu kadar çekingenliğe pes demek(4) dışında, ne yapabilirim ki?”

“Anladım! ‘Kardeşim!’ diye bağıracak kadar sinirlendiğinize göre hemen size uyuyorum, böyle güzel ve sinirli bir kızla çay içmek bana bir defa daha hayatımın hiçbir döneminde nasip olmaz(4), bu şansı tepmemeliyim(4)!”

“Özür dilerim!”

“Niye?”

“Bağırdığım için! Hem ben direksiyonda oturuyorum, sen de ayaktasın kapının yamacında. Senin dediğin gibi, ama farklı olarak böyle bir yakışıklı da, hele ki sırlarını, içindekilerini, gizlediklerini bugünlere kadar sakladıysa, saklamak cesaretini yaşadıysa bu şans bana da bir kez daha nasip olmayabilir. Ben de bu şansı iyi değerlendirmeliyim...”

Bir çay içimi nedir ki, soğuyan bardaklarda, meraklı sorularda, duyulmak istenen cümlelerde. Yarım saat…

Bir saat...

Bir ömür uzasın istesen de üstesinden gelmeyeceğin…

“Bana, benim gibi bir çulsuza değerli vakitlerinden bir süreyi ayırdığın için sağ ol! Bu uzun anı ömrümün bundan sonraki en kısa anlarına bile sığdıracağım. Çünkü böyle anlar herkese nasip olmaz, benim için değerli, hem çok değerli...

Bu sihri yitirmemek için biraz da kendimle, hayallerimle beraber olmak istediğimi söylesem, gücenmezsin, değil mi? Hadi, artık evine git! Merak etmesinler seni!”

“Cep telefonu denen bir icat var, belki hatırındadır. Ufacık bir ikaz yeterli olabilir senin için; insanın cebinin değil, gönlünün dolu olması önemli. Bırak hayal etmeyi yanında kalayım!”

“Haddimi aşarım, haksızlığımı unutabilirim. O nedenle; ‘Evli evine, köylü köyüne!’ Sıddıka!”

“Tekrar görüşeceğimize, arayacağına yemin etmezsen şuradan şuraya kıpırdamam!”

“Peki!”

“Peki, ne? ‘Peki, söz veriyorum!’ demen gerek!”

“Peki, görüşmek üzere, söz veriyorum Sıddıka!”

“İnşallah Sıddık!”

Adımın ağzına yakıştığını söyleyebilirdim(16)! Söz vermesem ayrılmak herhalde zor olacaktı. O kısa mesafede, uzun deyip de o kısa zaman içinde. Pazartesinde, okulda, ne yapacağımın, ne yapmam gerektiğinin bunalımı(3) içindeydim.

Ve işin kötü yanı üzüm hiç de koruk gibi görünmüyordu, sadece ona uzanmakta tereddüdüm vardı. Evet, uzanmak ki, bu imkânsızın ötesinde imkânsızdı.

“Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz!(17) ve “Dağ yolunun yoncası, gül dalının goncası(14) vardı ki, tariflerin kimler için olduğu kesinkes belli idi, aksi takdirde ötesi haddini bilmemek, sınırlarını aşmak çabası olarak görünürdü ki, buna hakkım yoktu, onun da izninin olacağını sanmıyordum.

Üstelik üniversiteye gidecektim, süre belliydi, okul sonuna kadar, kim öle...

“Kim ola” demem daha doğru olacak, “Kim kala” idi. Hak etmediğimi unutmam, unutmam gerekenden de gizlenmem gerekti, mantığıma göre. Zaten okulun bitmesine ne kadar süre kalmıştı ki şunun şurasında; “Sabreden derviş (konu her ne olursa olsun) murada erermiş!”

Sabahları sınıfa erkenden atıyordum kapağı. Gecikip de arabasını görürsem, ya o gün okula gitmiyor, ya da girmem gereken ders, ya da sınav varsa zil çaldıktan sonra gecikerek giriyordum sınıfa. Çünkü beklentim iyi bir derece, istediğim bir üniversiteye girip, annemi-babamı yalnız bırakmamak ve sonrasında da onları rahat ettirecek bir şekilde bakmamdı...

Düşün, düşün, düşün…

Düşünmenin sonu yoktu, hele ki haksız ve bahtsız(3) hayallerin kösteklemesiyle(4). Teneffüslerde bile sınıftan çıkmıyordum, ortalıklarda görünmemek, kısaca ona gözükmemek için.

Yanlışlık korkumdu. Normal zamanlarımda da çok zaman sınıftan çıkmazdım, şimdilerde ise sebebi belli.

Teneffüslerde bilgi dağarcığımı tepeleme, silme doldurmak(4) için ders çalışırdım hep ve bu yanlışlık olmasa gerekti. Çünkü kimseye öncesinde diploma vermiyorlar, kimse de üniversiteye “Ya Allah!” denip erken alınmıyordu!

Sınıfın kapısı açıldı ve Sıddıka girdi içeriye. Tebessümü kaybolmuş gibiydi yüzünden, isyan vardı gözlerinde sanki sorarcasına tek kelime söyledi, canımı acıtırcasına;

“Aramadın?”

Herhalde sonunu “Söz verdiğin halde…” diye tamamlamak arzusu olsa gerekti.

Nasıl derdim ki; “İki ayrı dünyanın insanlarıyız, değil sevmeye, seninle ilgilenmeye bile hakkım yok. Benim sana ancak uzaktan bakmak hakkım vardı, o da kısıtlı olarak. Varlığın, varidatın(3) gözü kör olsun, gönlüme sultan olacak biri olaydın ya, ben gibi!”  

Yalan! Ki bu benim durumumdaki her insanın mucize umarak sarıldığı bir şeydi ve ben haklı görüyordum kendimi, tüm aykırı düşüncelerimi saklayarak;

“Arayacaktım, ama mezun olacağız, biliyorsun, dersler ağır, söz verdiğim gibi arayacaktım seni

“Diyorsun ve buna benim inanmamı bekliyorsun, öyle mi? Hiç mi çişin gelmez, hiç mi kantine, salona, bahçeye inmeyi düşünmezsin teneffüslerde. Hiç aklına gelmez mi aralıklarda iki sözü uç uca ekleyip gönlümü alman, bir kere daha çay içmeye davet etmen...

Haydi; ‘Hık! Mık!’ etmeden ‘Şey-Mey’ demeden benim istediğim gibi cevap ver!...”

 “Susuyorsun, anlıyorum ve biliyorum seni. Açık-seçik, benim anlayabileceğim ve içinden geçtiğince mezuniyet törenimizde ve akşamına hep yanımda olmanı ve dilinin çözülmesini bekliyorum, azıcık, kısacık da olsa. Çünkü biliyorum, üniversite hayatımızda bana söyleyecek çok şey olacak…

Seni bıktırmayacağım bıkmayacağım da, söz. Haydi, zil çalıncaya, ya da Nöbetçi Öğretmen gelinceye kadar sarıl bana, öp beni ve kulağıma da olsa, sessizce de olsa, içinden geçeni, içinden geldiğince söyleme gayretinde ol!”

“Bir kaktüs ve…”

“Ben de bir deve dikeniyim o halde…”

“Öyle deme!”

“Dedim bile, bana karşı bu kadar eşikte durma, ne yaşamak istediğini anlayamıyorum. Çekiniyorsan ben başlayayım. İki kelime, üç cümleyle aydınlattın gönlümü, senden başka bir şey düşünemez oldum. Boş olan tüm dünyamı fethettin, zapt ettin beni. Daha ne söylememi bekliyorsun ki?”

“Beni sevdiğini...”

“Zahmet olacak, ama onu da sen söylemeyi denesen...”

“Seni seviyorum, dün yabancımdın, bugün her şeyimsin!”

“Ben de seni!”

Ders zili çaldı, öğrenciler sınıflarına doluşurlarken Sıddıka sınıfına yönelmişti ve ben sıddık hayallerimle hâlâ ayakta ve masamdaydım…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sıddıka; Çok doğrucu, yalan söylemeyen, doğruluk ve samimiyette sadık olan (kadın) (Hazreti Ayşe ve Hazreti Meryem’in lâkapları).

Sıddık; Hiç yalan söylemeyen, samimi, hakikati kabul eden, onaylayan, doğru konuşan, sözünün eri, sadık (Hazreti Ebubekir’in lâkabı).

Tasavvur; Zihinde canlandırma, düşünme.

(1) Aç Biilaç; Yoksulluk içinde.

Adam Sen De; Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenen söz.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.

Can Sıkıcı; Sıkıntı verici, üzücü,  kötü.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.        

Köhne Gecekondu; Büyük kentlerin ve kasabaların dolaylarında, yapı izni almaksızın, çoğunlukla da devlet arsası üzerinde, gizlice ve genellikle bir gecede çatılmış, ivedilikle yapılmış derme çatma bir ya da iki odalı niteliksiz eskiyip yıpranmış, bakımsız, çağdışı kalmış yapı, barınak.

Lâf olsun, torba dolsun (Lâf olsun, âdet yerini bulsun, Lâf olsun beri gelsin); Boş konuşan yersiz sözler eden insanlar için kullanılan bir deyim. Hemen hemen, çok zaman boş yere, sudan sebep ve konulardan bahsetmesi olayı.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

Solda Sıfır; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.

Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

(2) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişahta olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. Ve Bayram, Cuma ve hatta Culüs Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi!

(3) Arıbeyi; Her arı topluluğunda ya da her kovanda bir tane bulunan, yalnızca yumurta yapmakla görevli dişi arı. (Yazanın hatası; “Bey” deyince “Bey” olarak yorumlanmış. Konu ile ilgili bilgisizlik!)

Bahtsız; Bahtı kötü olan, mutlu, talihli olamayan.

Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.

Espritüel; Yerinde ve zamanında güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Haşarat; İşe yaramaz, değersiz ve zararlı kimseler. Ayaktakımı. Böcekler.

İstifham; Soru. Sual. Soru Sorma.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kategori; Ulam. Aralarında herhangi yönden benzerlik ya da ilgi bulunan şeylerin tümü, eş türden nesneler, insanlar.

Kazara; Rastlantıyla. Farkında olmadan, bilmeden, yanlışlıkla, kaza sonucu olarak.

Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.

Parazit; Radyo (televizyon, telsiz vb. aygıtların) yayınına karışan yabancı ses veya cızırtı, zırıltı ve gürültü çıkarması. Vericilerin ürettiği dalgaların dışında elektrik yüklerinin hızlı yer değiştirmelerinden doğan ve bu dalgaların ilettiği yayını bozan radyoelektrik yayın.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.

Varidat; Gelirler. Karşılama imkânı olan imkânlar.

(4) Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Çönmek; Çömmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır.

Dağarcığı Tepeleme (Silme) Doldurmak; Bilginin biriktiği yeri (beyni) azami şekilde gereken bilgilerle donatmak.

Farkına Varmak; Anlamak, sezmek.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Gözü Isırmak; Bir kimseyi tanıyor gibi olmak, yüzü yabancı gelmemek.

Gözüne Girmek; Yetenekleri ve davranışlarıyla, karşısındakinin, çevresindekilerin, bulunduğu yerdekilerin (birinin) sevgi ve güvenini kazanmak.

Kanaatkâr Olmak; Elindeki ile, verilenlerle yetinmek.

Kendini Bilmek; Kişinin tüm yönleriyle kendini bilmesi, söz ve davranışlarını ona göre ayarlaması, ne yaptığını bilmesi, haddini aşacak davranışlarda bulunmaması.

Koşuşturmak; Bir işi, bir kişiyi, bir şeyi izlemek veya birçok işi yapmak amacıyla sürekli olarak gidip-gelmek, koşuşmak. Sevilen insanlar için ne yapacağını bilememek, görüntüyü yakalamakta sıkıntı çekmek.

Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).

Mahrum Kalmak; Yoksunluk. Mahzun bırakılmış olmak. Bazı imkânlardan uzak olmak.

Mantıklı Olmak; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın bularak, anlaşma düşüncesi sağlamak, asgari müşterekte birleşmek.

Nail Olmak; (Emeline, isteğine, dileğine, arzusuna) erişmek, ulaşmak, kavuşmak.

Nasip Olmak; Fırsat düşmek, Olanak doğmak, elvermek. Her türlü güzel şeylere erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Pes Etmek (Demek); Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek için söz söylemek.

Prangalarla Tutsaklanmak (Tutsak Olmak); Ayağına vurulan pranganın verdiği eziyeti çeker gibi gönlünce karşısındakine esir olmuş, tutuklanmış gibi hissetmek, sevdiği insandan vazgeçemeyeceğine inanmak.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Seferber Edilmek; Bütün güçleri belirli bir amaç için yönelttirmek.

Şansı Tepmemek; Talihli olmak, bahtı açık olmak. Şansı yaver gitmek.

Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.

Yarım Ağızla Söylemek; İsteksizce, niyetini saklayarak söylemek.

Yürek Hoplatmak (Oynatmak, Kaldırmak); Heyecanlandırmak.

(5) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(6) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü. Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil. Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.

(7) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; Çeşmi insaf kadar kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Talib-i KADİM. “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz.” Haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlarını görmemek anlamlarını taşır. Bence bir benzeri atasözü; “Ayinesi (aynası) iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir.

(8) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(9) Kur’an, Nur Suresi, 29. ve 30. Ayet; “Ey iman edenler! Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile haram yemeği ve kendini öldürmeyi yaparsa bilsin ki onu ateşe atacağız. Bu ise Allah için çok kolaydır.”

İncinsen de incitme! Her ne ararsan kendinde ara! Hacı Bektaş VELİ

Kendini öldüren insan, bilinçli ya da bilinçsiz çevresini suçlar. "Beni anlamadınız, bana yardım etmediniz, işte bu yüzden ölüyorum" demektedir sanki. Onu sevenler de, kendilerini sorgulayıp, suçlamaya başlarlar. "O gün şöyle demeyecektim, şu gün onu aramam gerekirdi. Neden bunu yapmadım, neden şunu yapmadım" diye acı çekerler. İntihar edenler, yalnız kendilerini değil, bir bakıma onları sevenleri de öldürürler. Kaldı ki, kendini öldürmek kolaydır, anlık bir cesaret meselesidir, asıl zor olan, bunca felâket arasında, fazla rezil olmadan yaşamak, gücünü bulmaktır. Mine UNGAN

(10) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan dizeler vardır.

(11) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(12) Edi-Büdü (Türkçe Uyarlaması); Aslı; Ernie ve Bert adlı, biri zayıf, uzun boylu, diğeri şişman, kısa boylu iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilemektedirler.

(13) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(14) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.

(15) Kırk (Bin) Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeleri, mazeretleri sıralamak, ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak. Bir işi yapmamak için bahane üstüne bahane üretmek.

(16) Adının ne kadar güzel olduğunu, ancak sevdiğinin ağzından duyduğunda onlarsın… Ece AYHAN

(17) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; Çeşmi insaf kadar kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Talib-i KADİM. “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz.” Haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlarını görmemek anlamlarını taşır. Bence bir benzeri atasözü; “Ayinesi (aynası) iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir.