Bilinen öykü, masal ya da fıkradır, her ne söylesem anlamsız, ya da boş, hoş, her ne denirse...![]()
“İki kere iki?” demiş soran. Matematikçi; “Dört!” İstatistikçi; “Üç ile beş arasında bir rakam!” Yahudi; “Siz kaç olmasını istersiniz?” demiş.
Editörümüzün(1) çalıştığımız mecmuanın boş sayfası için;
“Öyle bir öykü canlandır ki; hem hoş, hem heyecanlandırıcı, hem cafcaflı(1), hem gönlü, hem gözü doldursun, hem de tabii ki inandırıcı olsun. Öyle Romeo-Jülyet, Ferhat ile her kimse o kız gibi değil! Öyle olsun! Şöyle olsun! Böyle olsun!” demişti.
Yemeğe hem tuz koyacaksın, hem tuzsuz olacak, hem maydanoz olacak, hem de olmayacak gibi bir söz dizisi örneği, karnıyarık olacak ama içinde kıyma, sütlü bilmem ne tatlısı olacak, ama içinde süt olmayacak gibi…
Yıldızımız hiç barışmadığı bir falan-filân foto muhabiri, ya da kameraman vardı; sevemediğim, ısınamadığım, kendini beğenmiş değilse de ona yakın bir şey ve de itiraf etmeliyim ki dolgunca sesiyle de bir miktar tanınan. O geldi yanıma, nereden duyduysa;
“Dert etme! Seninle benim, bizim aşkımızı yaz, yapıştır, gerçekleştir! Sanırım başarılı olursun!” dedi.
Olacak şey değildi, aklımdan bile geçmemişti, kendisine şöyle alıcı gözüyle bile bakmak? Ancak büyük lokma yutup, büyük konuşmamak(2) gerektiğini o zamanlar bilmiyor olmalıydım, herhalde.
Ayrı kutuplardaydık bence, yıldızlarımızın barışmasının mümkün olamayacağı bir durum ve konumda. O görevi gereği sahada, çok zayıf, yüzü yanık, çilli, saç-baş dağınık, göğüssüz, bedensiz kısaca görevi dışında hiçbir şeyi umursamayan bakımsız, ismi kendisine yakışan biri, bense övünmesem de gerçek olarak yüzüne bakılır biriydim, genelde.
Gerçekten doğa ile masa başı görevi olarak yorumlanabilir, kıyaslanabilirdi yaptığımız işler...
“Yahu Menşure!” dedim. “Sende akıl noksanlığı mı var? Akıl dağıtılırken orada değil miydin? Sen kim? Ben kim? Bir buzultaşı ki bu; sen oluyorsun, bense bir çöl kumu, vahadan uzak. Nasıl sığdırabilirim ki ikimizi aynı kare, aynı öykü içine?”
“İstersen sığdırabilirsin, yeter ki iste, mutsuz-umutsuz, ya da mutlu-umutlu, senaryo(1) gereğine ve gerçeğe uygun olsun!”
Olacak bir senaryo, ya da öykü değildi bana göre. “Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi bir kurbağadır(3).” örneği idi demek istediği, ama biz aynı öyküye sığamazdık ki?
Gerçi gönül kimi severse güzel o(4) idi, ama (affedilmeyi dilemem gerek) “En Çirkin Kız Güzellik”(!) yani “Çirkinlik Müsabakası” yapılsa, herhalde birinci olmasa da ilk ona rahatça girerdi Menşure Hanım(2).
Ancak gerçeği inkâr etmemem gerek, altın gibi bir kalbi vardı haspamın(1), hem hiç kimsenin reddedemeyeceği, ben dâhil. Eli açıktı, dürüsttü, yardımseverdi, hamiyetliydi(1), yolda karşılaştığı dilencilere yemek ısmarlardı, kurban bayramlarında kurban keser bir lokmasına bile dokunmaksızın fakir-fukaraya dağıtır, ramazanlarda tek bir akşamda bile sofrasını kimsesiz bırakmazdı.
Bildiğimden değil, tahminimce yalnız ve yuva kurma arzulu bir kadındı, bir evin tek kızı, hatta anne-babasını yitirmiş olduğunu bile geçiriyordum aklımdan. Yalnızlığı prensip edinmiş, tutunacak bir dal arayan bir genç kıza “Akılsız” yakıştırması yapmak benim için hiç de akıllıca bir davranış olmamalıydı.
Hatta bunun sadece akılsızlık değil, edep sınırları içinde kalmadığını(6) itiraf etmek, hiç olmazsa kendime karşı dürüstlük olacaktı, ama huylu huyundan vazgeçer mi?
Bir öykü kurgulamaya çalıştım beynimde, sanırım çok kimsenin aklına gelmeyecek gibi, ikimizin öyküsü. Öyle zengin kız, ya da oğlan ve karşısındaki fakir. Ya da Quasimodo(7) gibi oğlan, Esmeralda(7) gibi kız, ya da Homongolos(7) gibi bir oğlan ve güzel bir kız.
Yahu, bu dünyada hep güzel olan kızlar mıydı? Oğlanların hepsi Tanrının imalâtında hatalı, kusurlu, defolu(1) mu çıkarlardı ki? Yok muydu Menşure ve benim gibi olan?
Editör emretmişti, onun istediği gibi bir şeyler uydurup bir mizansen(1) yaratacaktım, ama başlangıcın başlangıcı olacağa başlayamıyordum ki bir türlü.
Çocukluk, gençlik, okul, mesai arkadaşlığı, tesadüfen karşılaşma, “Selamünaleyküm! Merhaba! İyi günler!” tadında, otobüste, trende, uçakta, gemide, ya da herhangi bir nedenle caddede, komşuda bir tanıdıkta karşı karşıya gelmiş olsa iki genç?
İş takibi, yolculuk, araştırma, üniversite, iş-güç...
Doktor-hemşire, mühendis-memur, hostes-pilot, avukat-hâkim, komşunun güzel kızı-şoför, öğretmen-öğretmen, çingene-asil, iki ayrı düşüncede kadın-erkek parlamenter(1)...
I-ıh! Bunların hepsi olağandı, kerelerce yaşanmış, yaşanması mümkün, yazılmış, çizilmiş, filmleri falan yapılmıştı.
Benim öykümde bunların tek karesi bile yer almamalıydı. Benim kahramanlarım öyle bir karşılaşmalıydılar, öylesine yaşamalıydılar ki, çirkin-yakışıklı olmaksızın, birbirine tapınan, editörün istediği gibi yeri yerinden oynatacak iki genç olmalıydılar, orta yaşlı olmalarında da başlangıç olarak mahzur olmazdı gibime geliyordu.
Ancak...
Evet, ancak sipariş üzerine; “Dur benim canım sıkıldı!” ya da “Benim para kazanmam gerek, maaş karşılığı bir öykü patlatayım da, ‘Lâf olsun, torba dolsun!(8)’ tavrıyla sayfa doldurulmazdı” ki!
Aynı konu şiir için de geçerlidir, bu kez itibar(1) ilham içindir. “İlhamım geldi (Eee! Hoş geldi!), ben bir 8-10 satır bir şeyler patlatayım, çiziktireyim, dizeleyim!” demek ne kadar doğru olurdu?
Şiir vardı iki satırla gönlü doldurur, doyurur. İbretlik şiirler vardı, dizeler dolusu, gönülden taşan. Bir de hiçbir şey anlatmayan, ya da anlaşılmayan, anlaşılamayan...
Başarılı olamadım ısmarlama öyküde. O hafta ilânlarla doldu, bana ayrılan sayfa, belki de mecmua için daha yararlı bir şekilde. Çok ve sık okuyanım var mıydı? “Bu hafta neden yazmadı?” diye merak eden olduğunu hiç sanmıyordum. Öylesine meşhur, Aliyyülâlâ(8) biri değildim ki!
Ama sipariş üzerine de, ısmarlama da olsa üretememenin menfi bir bedeli vardı, maaştan heyecan vermeyecek ufak bir kırpıntı! Buna çoktan fittim(6) ben.
Olacaktı o kadar, bana verilen görev boyacı küpü gibi sok-çıkar başarılacak bir şey değildi ki!
Menşure gözüktü, çok zaman olduğu gibi!
“Beni dinle, bizi yaz, zarar etmezsin!” dedi.
Yazayım, yazayım, ama ne yazayım? Ben, bizi hiç alâkası yokken nasıl dökebilirdim ki satırlara? Elde yok, avuçta yok, beyinde yok, kalpte, gönülde yok, kalemde yok, kâğıtlarda yok...
Dediğim gibi başlamaya bile başlayamıyordum.
Oysa sipariş olmasa öyküyü kendime göre kurgulayıp(6) bayat-mayat, ama okunacak gibi öylesine kusursuz döktürürdüm(6) ki; en inançsız insan bile; “Olabilir, yaşanabilir!” yorumunu yapabilirdi? Neyse!
Cevapladım Menşure’yi;
“Tamam, iyi kızsın, çok gençsin, çirkin değilsin, ‘Eh! Bana olan ilgini de hissediyorum!’ diyeyim, ama ben sana karşı bir şey hissetmiyorum ki!”
“Sen izin ver, ben senin yerine de hissederim, hissetmen gerekeni!”
“Yok, daha neler? Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?”
“Başlangıçtan beri desem?”
“Gerçek?”
“Yalan söylemeye mecburiyetim yok, sen beni görmezsen, görmek istemezsen, yanına yaklaşmamı bile fark etmezsen, şu son editör emrini duymamış olsam nasıl cesaret ederdim ki bir şeylere? Dediğin gibi; ‘Aklım olsa!’ bir şeyleri yaşamamak için gayretli olurdum, olabilirdim, ama öylesine zayıfım ki!”
“Üzdüğüm için üzgünüm. Sana ümit veremediğim için de, üstelik kalbim boş olmasına rağmen!”
“Gene de şansımı deneyeceğim ve bil ki; ‘Benim için yaşadığını bensiz olamayacağını’ söylediğin anda bile sana sırtımı dönmeyeceğim, kucaklayacağım seni. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi?..
Evet, senin gibi kalemim kuvvetli değil, sözlerim yavan gibi gelebilir. Hem senden de yaşım küçük, bir şeyleri öğrenememiş olabilirim, ama belki fark etmişsindir, inatçı, ısrarcı ve sabırlıyımdır. Azıcık da kıskançlığım vardır, ama bunu hak etmediğime inandığım sürece bu huyumdan uzağım!”
“Hem ‘Kalemim kuvvetli değil’, bir bakıma ‘Yok!’ diyorsun, hem de dizeler gibi sıralıyorsun sözlerini, nasıl oluyor bu?”
“Merak ve iş bulamama! Aslında edebiyat mezunuyum, öğretmen olmaktı arzum. Olmadı. Milli Eğitimin bana ve benim gibi genç öğretmenlere ihtiyacı yokmuş! Yeni bilgiler, yeni öğretiler gerekli değilmiş, bu günün çocukları, yarının büyükleri olacaklara. Merakım bu işi sahiplenmemi sağladı.”
“Bir bakıma rakibim sayılırsın!”
“Asla aklımın ucundan bile geçmez. Kalem kullananın, kullanabilenindir. Kalemine değil, rakip tanımaksızın sana sahip olmayı isterim, gücümün yettiği yere kadar da çabam olacak, sen istemesen de, uzak durmakta gayretli olsan da, sen beni isteyinceye kadar kendimi bilerek!”
“Şansın açık olsun o zaman!”
“Kendine çok güveniyorsun, direneceğini sanıyorsun, ama o şansa senin ihtiyacın olacak. Çekinme senin için kollarım daima açık olacak, yüreğim gibi, gönlüm gibi...”
“Düzgün konuştuğun gibi, hayallerin de düzgün olmalı!”
“Hayal değil, hissetmek diyeyim!”
“Peki, iyi hisler!”
“Sağ ol!”
Düşünüyordum, “İyi hisler!” dileği nasıl bir dilek olsa gerekti?
Ve bizim yaşadığımız ilgisiz oğlan ve kendisini mahvetmeyi bile göze almış, aşırı duygusal, ısrarcı, sabırlı hatta inatçı bir genç kızın öyküsü olabilir miydi, editörün istediği gibi.
Başlangıç tamamdı da, sonu? Yeri yerinden oynatacak, yürekleri hoplatacak bir son olmalıydı.
Ölüm olamazdı, yerin yerinden oynamasına, yürekleri hoplatmasına aykırıydı bu düşünce. Kavuşmak mı? Onu da geç bir kalem, kavuşurken kavuşan insanların aynı duyguları yaşamaları gerekmez miydi?
Eee? Benim kurgulamayı, kaleme almayı düşündüğüm öykünün de fakir ya da çirkin kız, zengin ya da yakışıklı oğlan manzarasından farkı neydi ki?
Parantezi açmaya hiç gerek yok, yakışıklı olanın kim olduğu belli idi.
Peki, karşısındakinin eli-yüzü düzgün, güzelden biraz beride de olsa güzel olmasını, kendine bakıp güzelleşen biri olmasını beklemek hata mıydı, yanlış bir düşünce miydi?
Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptı, bu sevabı işlemek için hazırdım ben, peki karşımdaki? Hem bana, daha doğrusu okuyup-yazanların söylediklerine göre dünyada çirkin kadın yoktu (istisnalar hariç) ancak güzelleşmesini bilmeyen kadın vardı, ya da bunun benzeri bir şey(9)!
Peki, Menşure güzelleşmeyi denese ben bakar mıydım ona, bakmamı istediği gözle? Güzellik sübjektif(1) bir kavramdı, benim akıl erdiremediğim bu idi. Bu nedenle katı kurallar çalışıyordu beynimde, fiziksel olarak güzelleşse de bakmazdım herhalde ona.
Köprülerin altından çok sular geçerdi, ya da aptalca bir düşünce, ama Menşure’nin bir fırın ekmek yemesi gerekirdi. Haksız düşündüğüm, aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Zulmediyordum ona aklımda, zulme rıza göstermenin bile zulüm olduğunu bilmezcesine, haksız olduğumu kabul etmeksizin, haberi olmaksızın gıybet edercesine(6). Bu; kendime aşırı güvenin bir sonucu muydu?
Yoksa onu insan olarak bile çok aşağılarda, zelil(1) mi görüyordum?
Oysa görevinde çok başarılıydı. Bana göre Tanrı güzellik dağıtırken ona karşı cömert davranmamıştı, Tanrının esirgediğini benim gönlümle, ilgimle, hatta sevgimle tamamlamak istemem, tamamlama gayretini yaşamam fuzuli bir çaba, gayret veya davranış olmaz mıydı?
Hem Menşure eğer gören bir göz görmekte ısrarlı olur, olabilirse her şeyi ile mükemmel bir insandı, daha önceki bilgiçliğimle saçmaladıklarımı göz ardı etmek(6) gerekliliğimle. Ama gerçek ki, hâlâ kendimle ve beynimle mücadele halindeydim, onun gibi o havalarda olmamak gibi.
Her gün değilse de, gün aşırı, en fazla haftada bir kere yanıma uğramayı ihmal etmeyen, telefonlarla ulaşma gayreti yaşayan Menşure, bana göre sanki kendini kabullenmem gereğini hissettirmeye çalışıyordu.
Oysa bu zordu, kendime göre, beynim onaylıyor gibi görünse de.
“Ne mühendisler, doktorlar varmak istemişlerdi de bana, ben onlara şöyle göz ucuyla bile bakmamıştım(6)! Yalan! İtiraf ediyorum yalan, böyle bir şey olmadı, zaten olamazdı da! Annemin; “İyi aile kızı” dedikleri dışında hiç de kendi çabam olmamıştı, kendi başıma.
Biliyordum bulunmaz Hint Kumaşı(8) olmadığımı, ama şimdilik benim için her şey erken gibi görünüyordu (sanırım).
“Tüh! Tüh!” diyeceğim zamanın gelmesini bekliyor olmalıydım ki yanlıştı! Çoluk-çocuk, mürüvvet ve istikbal...
Hiç sonumu düşünmüyor gibiydim. Üstelik eldeki bir, hayaldeki ikiden evlâdır, derler, yani seven varken sevmeye çalışsam daha iyi olmaz mıydı?
Gerçekten, uyduruk değil, bana kendi gücüyle egemen olmak isteyenle çoluk-çocuğa kavuşmayı düşünsem daha mı iyi olurdu ki? Onun sevdiği kadar, cesurca, hiçbir şeyi umursamazcasına sevemez miydim ki onu?
Gayret edersem olurdu olmasına da, ama olmazdı! O, fiziksel görünüşü önemsiz, mükemmel, ben ise bir öykü için bile çaresiz, hazırlıksız, gayretsiz ve hayalsizdim…
İçmem gerekti, onun hayallerinden silinmem ve onu hayallerimden silmem için.
Oysa mümkün müydü bu; sevilen ve sevmemekte direnen biri olarak? O bana, benim için her şey iken ben ona hiçbir şey olmamak! Yorumum tabiidir ki.
Sonraki günlerde her şey değişti hem de bir çırpıda. Patron; anarşiye(1) ulaşan bir eylem için beni görevlendirmişti. Üstelik;
“Endişen, korkun varsa bir başka arkadaşı görevlendireyim!” diye alaylı bir şekilde.
Gurk bir tavuk gibi yumurtaları doğumsuz(!) diye yerinde oturan, annesi dışında kimi
kimsesi olmayan, yani yokluğu ile etkilenecek ikinci bir kimsesi olmayan biri için bu teklif, olağan dışı, hiç de yabana atılacak bir teklif değil gibiydi.
Bilmediğim şey, tasarruf tedbirleri nedeniyle olsa gerek(!) benim görevli olduğum konuda hem kameramanımın, hem de fotoğrafçımın onun, yani Menşure’nin yanımda görevlendirilmiş olmasıydı, hayret ötesinde bir-iki kat daha fazla hayret ettiğim.
Bir uçak yolculuğu ve sonrasında bir otele gittik, ayrı odalarda bir başımıza. O koskoca yükü taşımakta ona yardım etmekten başka hiçbir değişiklik yaşamadığımız. Pardon, tek değişiklik, ya da davranış, uçakta Menşure’nin bir ara başını omzuma dayamış olması idi, fotoğraf makinasını boynundan ayırmaksızın.
Ve bedeninin kokusu sinmişti ciğerlerime, enfesti, vazgeçemeyeceğim gibisine, “Sev beni!” dercesine gibi.
Duşunu yapmak üzere hareketlendiğinde şehirdeki hareketlilik dikkatimizi çekmişti. Kapısını tıklattım; “Sonra yıkanırsın, fotoğraf makineni al, acele takıl bana!” dediğimde, iş işten geçmişti(6), sadece bir polis yığını, Molotof Kokteyli(8) ile yakıldığını sandığım yanan bir otomobil, sanırım çoğu korku terörü(8) yaratmak için rastgele havaya sıkılmış mermilerdi, gerçekten insanların korktuğu, ya da çekindiği.
Polislerin yaptığı, sarı şeritlerle ve işaretlerle kovanların yerlerini ve olay yerini belirlemekti ve şükredilmesi gereken konu, hiçbir insanın hedef alınmamış olmasıydı. Bana göre mutlaka devamı olacaktı,
bir başka yerde, bir başka pusuda, bir başka şekilde ve eylem olarak.
Hazırlıklı olmalıydık, ama öncesinde Menşure’yi teskin etmem gerekti, çekinmiş mi, korkmuş muydu, bilemiyordum, otelde kapısına yöneldiğimde titrer gibiydi.
“Birkaç dakika izin ver, titremem geçsin, bir duş alayım. Sonra odama gel, yalnız kalmaktan korkuyorum. Biliyorsun, seni istiyorum, seviyorum, senin beni istemiyor olmana da saygı ile katlanıyorum, çekinme lütfen!” dedi.
Bunun onun için bir başlangıç adımı olabileceği aklımın ucundan geçmemişti, onun da sözlerini bu maksatla sarf etmiş olacağını sanmıyordum, fiziksel bir dürtü(8) olan titreme, isteyerek yapılamazdı, yapmacık olamazdı çünkü.
Dâhili telefondan aradı; “Beni yalnız bırakma bir insan olarak, beni istemesen de!” dedi tekrar. Yöneldim odasına pijamamla. Saçını başını düzenlemiş, çillerini pudra ile yok etmeye çalışmıştı sanki.
Pudrası dışında boyası-moyası yoktu, üstelik aklımı çelecekmiş gibi giyimi de yoktu. Tıpkı benim gibi pijaması vardı üstünde, bedeninin hiçbir yerini belli etmeyen.
“Nerede yatacağım?” dediğimde
“Affedersin dolapta battaniye, çarşaf yastık falan var, eğer yer yatağında yatamamak gibi bir huyun varsa, ben yer yatağında yatarım, sen yatakta yatarsın. Ben çekinmem, eğer yanımda yatmak istersen aramıza yastık koyarız, çekinme tenim tenine değmez, sen bilirsin!”
Açtım, hem acıkmıştım, ama sevgi olmadan bir olmak, ne bana ne de ona yakışırdı, nefsime hâkimdim, hâkim olmalıydım, buna mecburdum, kendini bana emanet eden, sevgisinde bana göre kusuru olsa da, korumak ve kollamakla mecbur olduğum bir genç kızdı o, lekesiz ve korumasız. O halde;
“Eğer iznin olursa, yanında yatayım, dediğin gibi perdelenmiş olarak, çünkü yerde, yer yatağında yatmana kıyamam!”
Uyuduk...
Uyandığımda barikat yoktu aramızda, bir kuzunun annesine sokulurcasına büzülmüştü kollarımın arasına, koynuma. Bir kuş yavrusu gibi sarmıştım onu. Benim bu armoniye(1), onun yaşamak istediği duyguya ihtiyacımız vardı, diye düşündüm. Bir kolunu göğsüme dolamış, bir ayağıyla ayaklarımı hapsetmiş gibiydi.
Usulca alnından öptüm, uyandırmak istemeden, yanından çekilmeye çalışırken. Ama gözlerini açtı mahmurlukla, yaptığımdan utanmış gibiydim, bir elimle kendi gözlerimi, bir elimle de onun gözlerini kapatırken;
“Haklıymışsın, seni sevdiğimi fark etmemişim, şimdi ise aczimle seni hak etmiyorum, bağışla!”
“Beni son nefesime kadar hak ediyorsun, ölümüme, yaşamımın son anına kadar seninim, istersen! Hatırında mı, sana kollarım daima açık demiştim, gel sarıl bana!”
“Yoo! Yoo! Hak etmiyorum senin bu sonsuz sevgini. Beni bana bırak, seni üzmeye kıyamam, üstelik senin sevginin üstesinden de gelebileceğimi sanmıyorum. Bırak odama geçeyim.”
“Gitme, demek geçiyor içimden, ama haklısın. Dünden elimizden kaçırdığımız çalkantıyı gücümüzün yettiği kadar karelere ve satırlara dökmemiz gerek!”
“İşte ısrarım bu, öncelik işimizde, sonrası başlama çabasındaki gönlümdeki yangında. Daha doğru bir tanıtımla, senin duygularını cevaplama ve seni hak etme çabamda. Ben giyinip hemen geleceğim.”
“Ya ben?”
“Herhalde omzuna alacağın o heyulâ(1) gibi aletle hedef olmayı düşünmüyorsundur?”![]()
“Peki, ne yapacağım? Boşu boşuna mı gelmiş oldum buralara şimdi?”
“Yoo! ‘Seni hak etmeme imkân vermen için!’, diyeceğim, ama demiyorum. Şimdi plânımı açıklayayım; cep telefonun açık, kameran her an çalışacak gibi hazır olsun. Burası kuzey yönümüz. Diğer yönleri tarife gerek yok. Ben bütün gün dışarılarda dolaşacağım, olay olması muhtemel bölgeleri, yerleri, değişik insanları gözlemleyeceğim, aç-biilaç(8) hep ayakta kalacak olsak da…
Olay olursa, ya da olacağını hissedersem, sana anında işaret vermeye çalışacağım, sen de kayda girersin. Meselâ demin de gösterdiğim gibi durursan kuzey durumu yerine saat 12 durumu, ya da 11’e doğru derim. Hemen o yöndeki camlara yönelirsin, olur mu Menşure?”
“Oldu komutanım! İsmimin ağzına bu kadar yakışacağı hiç aklıma gelmezdi!”
“Emir değil güzel kız! Sadece yapmamız gerekenin tarifi...”
Menşure ben sözlerimi bitirdiğimde iki tarafına bakındı, merak ettim;
“Hayırdır?” dediğimde;
“Güzel kız, dedin de acaba etrafımızda bir güzel mi var, diye bakındım iki tarafıma!”
“İğnelemesen(6) olmaz mıydı?”
“İğneleme değil, gerçek. Beni hiç güzel bulmadığını biliyorum. Kim bilir belki acıyorsun, belki de bedenimle ilgilenip bir heyecan arıyor ya da yaşamak istiyorsun. Ben her şeye hazırım, hazırlıklıyım, ben senin için kendimi feda etmekten de çekinmem, bunu bil!”
“Yanlış düşüncelerin var, şimdi üstesinden gelemeyeceğim, anladım demek istediklerini, yanılıyorsun, yanıtlayacağım. Ama şimdi görev vakti, kalan düşüncelerine sonra sitemlerinle tekrar devam edersin!”
Günlerce aynı pozisyonda, aynı şekilde, tabanlarımız şişinceye, bellerimiz ağrıyıp, omuzlarımız çökünceye kadar hep bekledik. Menşure artık ilk günkü gibi korkmuyordu, sığınmaktan vazgeçmişti, kendi odalarımızı kendi başımıza paylaşıyorduk.
Gün boyu kamera elinde, masada beklemekten, sandalyede tünemekten yorulmuş, bunalmış olarak hemen odasına çekiliyor ve sanırım hemen uykuya dalıyordu. Öyle ki karanlığın ilerleme arzusu yaşadığı vakitlerinde; “Akşam yemeğinde görüşelim!” dediğimde, neredeyse masada uyukladığına şahit oluyordum, desem yeriydi.
Bir gün suratını oldukça asmış, kararmış bir şekilde, patlamaya hazır bir bomba gibi gördüm kendisini. Ağzını açıp içindekilerin tümünü dökmek arzusunda idi ve ufak bir kıvılcım yeterli olacaktı onun için.
Oldu da nitekim! Çünkü benim cep telefonum sessiz modunda olduğundan, duyamadığım için o arandığında telefona cevap vermek zorunda kalmıştı, sinirli bir şekilde burnundan soluması bu yüzdendi;
“Sanki terör olsun diye ben mi davetiye çıkaracaktım? Keyfimiz ‘Oh kekâ(8) imiş! Hiç haber alamıyorlarmış!’ Mış! ‘Patron, gel yer değiştirelim, zararı yok maaşımı da eksilt istersen, bu sıcağın gömleklerimizi iliklerimize kadar yapıştırdığı, nemin başarılı olduğu iklimde her an, her şeye hazırlıklı olarak diken üstünde yaşamak(6) istiyorsanız, buyurun! Yok tiraj yapmak(6), başarılı görünmek istiyorsanız, o zaman bizlerin başarılı olmamızı bekleyin, karışmayın! Yok, ‘Her şey olduğu gibi kalsın hemen dönün!’ derseniz, biz de hemen döneriz, umurumuzda değil, sorun, ya da yokluk sayenizde devam eder!’ dedim” dedi.
Nefes alır gibiyken bile öfkesi dinmemiş gibiydi, dinmesi mümkün olmayan bir kahırla yüzüme baktı;
“Haksız mıyım ama?”
“Haklısın, ama kendini üzmene, somurtup kahırlanıp çirkinleşmene gerek yok ki güzel kız! Sana bu tavır, bu eda hiç yakışmıyor, söylemiş olayım!”![]()
“Al işte, erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynı imalât, aynı kalıp, aynı boyadasınız! Ben teselli bekliyorum, senin ettiğin sözlere bak!”
“Anlatamadım galiba! Çivi, çiviyi söker, demişler, ben seninle zıtlaşmasam nasıl rahatlardın ki, sinirini benden almaksızın. Hem bir gerçeği söyleyeyim mi?”
“Bana; ‘Seni seviyorum, ayılıyorum, bayılıyorum!’ deme! Bırak hep ilk günkü sihirle yaşayayım, sensiz yaşayabildiğim kadar...”
“İnanmasan da, güvenmesen de, aklından geçirmesen de seni, senin beni sevdiğin kadar seviyorum ve bensiz yaşamayı sana yasaklıyorum. Benim ol! Bir ömrü paylaşalım, acısıyla tatlısıyla, varlığıyla yokluğuyla, sevinciyle hüznüyle, ama hep mutlulukla. Çünkü sana yasakladığımı ben de sensiz yaşamamak üzere kendime yasaklıyorum...
Neden sustun, neden dalgınlaştın?”
“Bir kere sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevemezsin, çünkü ben seni severken, hem ilk karşılaştığımız anda tüm sevgileri sahiplendim, sanırım sana bir şey kalmadı. İkincisi sanki ilk günümüzün sihri yeniden canlandı gibime geldi...”
“İlk günün gerçeği desen, gene koynuma gizlensen, gene himaye etsem, korusam seni... Sinirin durulduysa seni sevdiğimi bir kez daha fısıldasam sana tüm içtenliğimle. Geldiğimizden beri kullandığına şahit olmadım, ama istersen ısmarlayabilirim, ama kullanmıyorsan ısrarım yok, bana bir-iki damla bu anı kutlama hakkı vermeni istesem!”
“İyi gözlemlemişsin beni, alkol alışkanlığım yok! Ama bugün için keyfine bak, desem de, yarın, ya da yarınlar için olmasın isterim. Senin gibi asla katı bir yasaklayıcı olmadığımı bilmen de mutluluğum olur.”
“Yani seni hak etmem için alkolle dostluğum olmasın isteğindesin?”
“Sen yaşamıma girdiğinden anda beni hak ettin, bunu kaçıncı kez tekrarlıyorum ki? Ben sana asla baskı yapmam, sadece senin olmaktan başka dileğim de, düşüncem de olmaz! Benim tüm çabam seni hak etmekti ve bunu anlamamakta hâlâ direniyorsun. İzninle gönlüm, hem dimağım(1), hem zihnim, hem de bedenim yorgun…
Ben odama çekiliyorum. Sen de aşırıya gitme, yarın ayık olarak göreve gidecekmiş gibi ol, lütfen!”
“Baş üstüne matmazel!”
“Emir değil, sadece görevimizin gereğini işaretlemek istedim!”
Gerçekten insan “Öksüz sanıyordu kendini, yalnız içerken(10)” Kahrım yarım bıraktırdı beni kadehlerde. Çünkü ne kadehlerde, ne de şişelerde(11) ulaşamıyordum ona.
Odama çıktım, anında değilse bile hemen demeye yakın, şeytan dürtükledi(6) sanki beni, gecenin ilerlemeyen hatta başlamamış vaktinde yalnızlığım, belki de tanımlayamadığım başka duygular itekledi beni onun kapısına, aldığım alkol bir kadehle sınırlı olsa da, içimdeki istekler ayyuka çıkmıştı(6) sanki.
Kapısını çaldım usulca, ses çıkmazsa odama yönelmek üzere. Hemen açıldı kapı, bekliyormuşçasına;
“Gel!” dedi, kucaklayarak öpmeksizin. Ben işte o kadar budala, kendini beğenmiş, kendini beğenendim ve açlığını gizleyen!
Beraber olduk, onun hiçbir beklentisi olmaksızın, benim isteğimle, hem de onun yaşamında ilk defa.
“Pişman değilim, hem senin olmak, ilk ve tek mutluluğum!” dedi ve soluk soluğa olduğumuzda ekledi;
“Beni sevmesen de, benim olmayı düşünmesen de, bana ilgi duymasan da, beraber mutlu olacağımıza inanmasan da…”
Dünya varmış, ya da yok imiş(12), umurumda değildi, var olduğumu ve var olduğumun nedenini biliyordum, eğer şairler, yazarlar, kurgu sahipleri de beni anlıyorlarsa.
Yeni bir nöbet günü sabahın erken vaktinde başlamıştı, ya da başlamak zorundaydı(!) diğer günler gibi, diğer günlerden farklı olarak dağarcığımızda(1) sevginin yaşamaya başlamış olmasıydı, ya da yaşayan sevginin kendini belli etmesi diyeyim, dalgınlığımı güçlü bir şekilde kısıtlayan.
Sokaktaki tedirginlik, yaz ortasında kar maskeli bir-iki insan dikkatimi çekmişti. Hemen telefona sarıldım Menşure’ye; “Kuzey, 12 yönü!” dedim.
Bir bomba patladı sonrasında, bir araba yerden 25-30, belki de 50 cm yükseldikten sonra yorgun, yüke dayanıklılığı azalmış bir eşek, ya da katır gibi çökekaldı aynı yere. Doğal olarak havaya olduğu gibi, mağazalara, bakkallara, dükkânlara doğrultulmuştu bu kez silâhlar ve ölü olması olasılığı fazla idi. Bir kenara sindim, memleketimin bu şehrinde, Menşure’nin görüntü almasında aksaklık olmaması için telefonumu açmaksızın, çaldırmaksızın.
Gelen kırmızı bir minibüs eylemcileri plânlandığı, ya da gerektiği şekilde toplamıştı, minibüsün arka plâkası yoktu, ya da kapatılmıştı, bu nedenle not alamadığım, Tek şansım, daha doğrusu şansımız; Menşure’nin kayıtlarıydı.
Ancak küskünlükle söylemem gerekli ki, ulaştırdığımız bilgileri patronumuz ya da editörümüz ilgililer yanında, “Başarımız” olarak yazıp yanında fotoğrafımı da ekleyerek yayımlamıştı.
Oysa en büyük başarı Menşure’nin idi ve onun sadece ismi geçmişti yayımda. Buna şükrettim, çünkü mutlaka akıbeti sonrasında belli olacak bir olay gerçekleşecekti, biz otelden ayrılmadan evvel, ama nasıl?
İnsanların gerçekten akıllı olmak için akla ihtiyaçları vardı. Mecmuada yapılan yayın beni hedef göstermişti, bana göre anında. Hele ki video, kırmızı minibüs ve hareketlere, seslere göre, poşu(1) ile kapatılmak istenip de yarım kalan kısımları ve sorgulanmalarıyla terörü yaratanlar tespit edildiklerinde.
Eylemi tespit eden biz, ikimiz olduğumuz için oteli havaya uçurmazlardı herhalde yakalananların aveneleri(1). O halde nasıl bir gelişim yaşayabilirdik ki? Bazen yaşadığım, yaşadığımız şanssızlıklar için “Kahrolsun!” demek, âdettendi(1), vazgeçilmezdi.
Hiçbir uçakta yer yoktu dönmemiz için gereken ve biz bir gün daha otelin misafiri olarak kalacaktık, derginin ya da patronun parasıyla.
İnsanların üstesinden çok zor geldikleri kan davası, kana-kan, kısasa kısastı(8). Hedef belli olunca, onu işaretlemek de, işaretleneni tetiklemek de kolaydı.
Bir gece vakti, beraber olmaksızın aynı yatağı paylaştığımızda yan odanın yani benim oda kapısının çalındığını duymuş, kulağı açık, uykusu hafif olan Menşure, her zamanki gibi. Boğuk bir ses, gecenin o vaktinde; “Servis” demişti.
Telâşlanmıştı Menşure. Servis isteğim olmamıştı, hem de gecenin o vaktinde. Üstelik kim-kime olan bir otelde iki oda ücreti verip de tek odada kalıyor iseler de şimdilik birbirinin olduklarının bilinmemesi doğru olacak gibi geliyordu kendisine.
Sessizce açma gayretini yaşadı kapısını, gıcırtıyı fark etmemiş olsa gerekti Metin'in kapısını çalanın, yani benim kapımı. Bu vesile ile adımı da söylemiş oldum, konu önemliydi.
Elinde sadece bir karaltı olduğunu hissetmiş Menşure. Yavaşça yaklaşmış o gölgenin arkasından. Sevdiği ölmesinin şehadet olacağına hükmetmiş kendisine göre, “Yeter ki sevdiğime bir şey olmasın!” dileğiyle, gücünün yeteceğine inandığı bir şekilde çullanmış(6), çocuk yaşta denilebilecek karaltının üzerine.
Herkesin tabancanın patlayış gürültüsüne koştuğu, otelin tüm ışıklarının anında yandığı ortamda Menşure, sırtı yerde altta ve o genç adam yüz yüze yatıyorlardı. Yerdeki kan gölü gitgide büyümeye devam ediyordu.
Menşure’nin, ya da ikisinin de öldüğüne hükmedilebilirdi, ancak tek mermi ile iki kişinin birden ölmesi, ya da en basitinden yaralanmaları mümkün müydü? Böylesine doğru bir tesadüf olabilir miydi ki?
Deliye dönmüştüm. Menşure’nin üstündeki bedeni itekleyerek onun başını dizlerimin üstüne alıp; “Seni seviyorum, ne olur beni terk etme, sensiz yaşayamam!” ya da başka ne gibi sözler haykırdığımı bilemiyordum, kalbini dinleme modunda, göğsünün kalkıp-inmesini hiç fark etmemişçesine.
“Deli olma! Bana aşkın için yalvaracağını söylemiştim, inanmamıştın, müneccimlik(1) değilmiş değil mi sözlerim? Üstümde ki bu genç adamın kanı olsa gerek, tetiği de kendisi çeken. Üstümü değiştireyim. İlgili kurumlar gereğini yapsın!..
Ve hemen annenle tanıştır beni. Beni benden istemene gerek yok, seninim ve seni ölünceye kadar gönlümün dışında bırakmaya da niyetim yok!”
İlgili kurumlar gereğini gereğince hallederek, belki de ikimizi de “öldü” haberiyle özel bir uçakla ülkemize ulaştırmıştı bizi, arayanımızın, soranımızın olmaması dilekleriyle.
Atalarımız; “Büyük lokma yut, büyük söz söyleme!” demişler. Menşure belki, Tanrının kendisine bahşettiği altıncı his hasletiyle(1), benim kendinin olacağına inanarak o büyük lokmayı yutup başarılı olmuştu!
Ben ise eşine itaat eden, uysal erkeklerin sayısının bir adet daha artmasına sevinmiştim.
Evlendik hemen, mutluyduk...
Belki bu editörün istediği gibi, yeri yerinden oynatacak bir öykü değildi, ama yaşadıklarımızdı, hem de yaşayacaklarımız…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Menşure (Menşura); Saçılmış, dağıtılmış, neşredilmiş.
(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Anarşi; Kargaşa. Karışıklık, düzensizlik. Siyasal ve yönetimsel kurumlarda beliren güçsüzlük nedeniyle toplumda devlet denetiminin kalmaması durumu.
Armoni; Uyum, ahenk. Türlü sesler arasında sağlanan, kulağa hoş gelen uyum.
Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.
Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Defolu; Bozukluğu, eksikliği, sakatlığı, özrü, kusuru olan.
Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
Editör; Fransızca “éditeur” kelimesinden türetilen bu kelime “Basıma gidecek bir yayını hazırlayan kişi” anlamındadır, bugün için “yayımcı” ya da “yayımlayan” şeklinde kelimeler kullanılmakla beraber editör kelimesi güncelliğini korumaktadır.
Hamiyetli; Hamiyetperver; Hamiyetsever. Hamiyet sahibi (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi,, ulusseverlik, insanlık, fazilet.ve bu değerlere bağlılık).
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Haspa (Haspam); Genellikle kadınları kızdırmak için şaka, ya da alay yollu kullanılan kelime.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
İtibar; Saygınlık, kredi. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma. Başkalarından saygı görme, çevresinde saygı uyandırma.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.
Parlamenter; Milletvekili.
Poşu; Başa sarılan, ya da boyun atkısı olarak kullanılan, çevresi saçaklı, genellikle ipek örtü.
Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren, göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekân ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan yazılı metin.
Sübjektif; Yalnız bir kişiye mahsus olan, tek bir zihin için muteber olan, zihnin kendisine ait bulunan, şahsi, ferdi, zati, kişisel, bireysel, öznel. Herkes için farklı olan değer.
Zelil; Küçük ve aşağı görülen, aşağılanan, horlanan.
(2) Büyük Lokma Ye (Yut!) Büyük Söz Söyleme; Başaramayacağın, sonuçlandıramayacağın bir konuda kesin sözler söyleme.
Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim. Rene DESCARTES
(3) Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi kurbağadır.
(4) Gönül Kiminse Güzel Odur; Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. (Neşet ERTAŞ) Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir.
(5) Elinde oya, gidiyor toya, dudağı boya, Menşure Hanım… Erciş yöresine ait bir türkü.
(6) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Çullanmak; Alta almak için birinin üstüne atılmak, saldırmak. Birini bezdirecek, bıktıracak derecede tedirgin etmek, birini sözle üstüne gitmek, sözle saldırmak.
Diken Üstünde Yaşamak; Tedirginlik duymak, her an kalkmak, konuşmak, şifreleri, şüpheleri açıklama korkusu yaşamak, huzursuz olmak.
Döktürmek (Kusursuz); Çok kolaylıkla ve güzel yazmak, söz söylemek, oynamak, ya da bir işi çok iyi, çok güzel yapmak. Dökmek eylemini yaptırmak.
Edep Sınırları İçinde Kalmamak; İyilik, güzellik, insanın övgüye değer nitelikleri, dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını umursamak, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlara uymamak.
Fit Olmak; Ödeşmek, razı olmak.
Gıybet Etmek; Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Ucuyla (bile) Bakmamak (İzlememek); Sezdirmeyi umursamaksızın, ancak başını başını da çevirmeksizin yandan bakmamaya çalışmak, izlememek, süzmemek.
Himaye Etmek; Korumak, gözetmek, esirgemek, elinden tutmak, gözetmek, kayırmak.
İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.
İş İşten Geçmek; Erken davranılmadığı için fırsat kaçırılmış, o işi gerçekleştirme imkânı kalmamış olmak.
Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.
Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
Tiraj Yapmak; Baskı yapmak. (Tiraj; Baskı sayısı. Yayıncılıkta, bir defada basılan kitap, dergi, gazete gibi basılı ürünlerin adedi. Baskı adedi hesaplanırken bir yandan talebi karşılaması diğer taraftan stoklarda aşırı birikime yol açmaması göz önünde tutulur. Birçok ülkede tiraj verileri bağımsız kurumlar tarafından saptanır).
(7) Victor HUGO’nun eseri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Öykü Kahramanı Âzâd da hafif kamburu nedeniyle “Şaftı Kayık” diye adlandırılmış olabilir. Herhalde Quasimodo (Fransızcadaki anlamı; eksik, tamamlanmamış, demek) isminin telaffuzunun zor olmasından olsa gerek!
Homongolos; Kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” diyebileceğimiz bir tip. Tıp dilinde “Cüce” anlamında kullanılmaktadır. Aslında çirkin bir kayabalığı türü, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman, Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO), M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı (HOMONGOLOS’UN SONU), Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir. (Bir öyküme ben de “HOMONGOLOS” adını verdim.
(8)
Aliyyülâlâ âlâ (Osmanlıca); Pekiyi, en yüksek, en üstün, andan birincisi yok, birincilerin birincisi.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.
Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
Korku Terörü; Korku salma, yıldırma eylemi. Genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen toplumu özellikle korkutmaya ve yıldırmaya yönelik her türlü eylem.
Lâf olsun, torba dolsun (Lâf olsun, âdet yerini bulsun); Boş konuşan yersiz sözler eden insanlar için kullanılan bir deyim. Hemen hemen, çok zaman boş yere, sudan sebep ve konulardan bahsetmesi olayı.
Molotof Kokteyli; Almanca bir söz. Kısa sürede hazırlanabilen çeşitli yakıcı silâhların genel adı. Bir şişeye bir takım yanıcı maddeler doldurularak yapılan, fitilli bir tür yangın bombası. Amatör eylemciler ve genelde gerillalar tarafından kullanılan bir silâh.
Fiziksel Dürtü; Fizyolojik bir dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı türlü tepkilere sürükleyebilen, kaynağı duygulanma olarak kendini gösteren gerilim.
Aç Biilaç; Yoksulluk içinde.
(9) Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen (bakımsız) kadın vardır. Jean de La BRUYERE Ruslara ait bir söylem; “Çirkin kadın diye bir şey yoktur, az votka vardır!” şeklindedir.
(10) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(11) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan dizeler vardır.
(12) İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun… şeklinde başlayan Terkibi Bent eserinin Güftesi; Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’ya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.