Sabah namazının kılınmasından sonra, kılınacak bayram namazı için camide kalan cemaate ek olarak temizliğe, temiz olmaya, temizlik konusuna hassas olmayan, hijyene(1), setri avrete(2), necasetten taharete(2) dikkat etmediklerine inandığım Prof. Lombroso’nun(3) tarifine uygun karanlık yüzlü(2) üç adamın camiye yerleşme tavırlarını hiç mi hiç beğenmemiştim.

Yönetiminde yer aldığım mescitten geliştirilmiş camimiz henüz yeniydi ve her Cuma hutbesinden(2) sonra “Camiye Yardım” dileğiyle asla ve kat’a(1) camiye gelenleri bıktıracak, sinir sistemlerini bozacak şekilde dilencilik yapılmıyordu. Cami halılarını bir hacı komşumuz almıştı.

El elden komşularımızın destekleri, Ramazanda cemaatin katkılarıyla, yan komşularımız diyeceğimiz arka sokaktaki cami cemaatinin destekleriyle müezzin mahfeli(2), hoparlör, yaşlılar için seki ve tabureler alınmış, kıble düzeni mihrap ve en önemlisi minberin yapılmasıyla hutbenin gerçekleşmesi ve mescidin cami hüviyetini kazanması sağlanmıştı.

Kubbemiz, duvarlarımız henüz tezyin edilmemişti(4), klima, kalorifer, doğalgaz tesisatı, vantilatör, abdest mahalli, içme suyu için damacana ve dolap teşebbüsü, kütüphane, avizeler, namazmatik(1), ufacık minaremizin âlemi(2) ve kaplaması da eksikti ki bunlar peyderpey(1) ilerideki tarihlerde tamamlanacaktı (İnşallah)!

Eğer ki müftülük; hoca bile verilmeyen, eski emekli bir hocamızın fahri(1) imamlık, (hocalık), cemaatten çoğumuzun fahri müezzinlik yaptığı camimize her Cuma; “Falanca camiye, filânca Kur’an Kursuna Yardım” şeklinde özellikle hutbede dilencilik yapmamızı emreder şekilde yazı göndermese eksikliklerimizi daha kısa zamanda tamamlamamız mümkün olacaktı!

Kader, ya da her ne denirse o. Burada söz konusu olan camimize gelen gözleri fıldır fıldır(4) sanki bir şeyler arayan tavırlı insanlardı. İkisi minberin kenarına bağdaş kurmuş, fısıltı halinde ve fakat dikkati çekecek şekilde konuşuyor, meraklı ve dikkatli bir şekilde etrafa bakınıyorlardı.

Diğeri hemen ön tarafıma müezzin ve hocaya oda olarak ayrılmış pencere yerine duvarda açıklık bırakılmış yerden görüp takip edebileceğim bir şekilde oturmuştu. Onların beni fark etmemiş olmaları imkânsızdı.

Ve o adam benim fark etmeyeceğimi düşünerek, dikkatimden kaçmayacak bir şekilde başparmağını havaya kaldırarak bir bakıma “Tamam!” veya “Okey!” gibi bir işaret yapmıştı, minber kenarında oturan adamlara doğru.

Sandalyemde yarı dönük bir şekilde oturuyordum, sol ayağımın dizindeki ve belimdeki fizik tedavisiyle bile onmayan(4) özürlerim dolaysıyla. Bu nedenle uzak da olsa ön tarafımdakinin o malûm işareti gözümden kaçmamıştı.

Ne demişti Lombroso? Aklımda pek kalmamış, ama uydurarak söylüyorum; kaşlar birbirine çok yakınsa, gözler haince bakışlarla sağı-solu kontrol eder gibi oynuyorsa, saçları bir yerine iki-üç öbekliyse, kulak memeleri yanağına yapışık, ya da şu veya bu şekildeyse, burnu şöyleyse, dudakları böyleyse, dişleri öyleyse, kıçı yere yakınsa, elleri vs. vs. velhasılım kelâm(2), şunlar hırsız, bunlar katil, şunlar şöyle şöyle de, bunlar da böyle böyle olacaklardır, ya da böyledirler, profesöre göre…

Bu; fiziksel görüntüye göre ahkâm kesmek(4) gibi bir şeydi bir bakıma, bana göre.

Sayın Profesör yanılmış olabilir miydi? “Eh biraz!” demek abes! “Yanılma, yanılmama oranları birbirine eşit!” deyip, fikirlerine “Uygun” şeklinde ortakmışım gibi düşünülmeyi istemem.

Ancak mülâhazat hanesini boş bırakmak(4) da içimden gelmedi, çünkü vatandaşlarımın her üçünün durumları da, davranışları da Lombroso’nun düşüncelerine uygundu ve benim de şüphe etmek hakkımdı, şüphe etme hakkımı kullanmam zorunlu gibime geliyordu.

Hocamız kürsüde normalden öte cennet-cehennem, sevap-günah, helâl-haram konularında oldukça etkili, (bir kısım cemaate göre tepkili) vaaza başlamıştı.

Sabah namazına olmasa da bayram namazına katılmak telâşındaki cemaat de yavaş yavaş saflara yerleşme gayretindeydi; müezzin efendinin, ikide bir bıktıracak şekilde; “Saf tutalım(4), önlerde boş yer var, dışarıda Müslüman kardeşlerimiz kalmasın!” anonsuyla.

Senede camiye iki defa gelen vatandaşların camiye sığmamaları olağandı. Gene de çare tükenmiyor, caddelere kadar uzanan kilimler, gazete, parşömen(2), ambalâj kâğıtları ve kartonlarla bayram namazına gelenler “Üç salla bir bağla, üç salla bir yat!” şeklinde namazı bihakkın(1) yerine getireceklerdi.

Bir şeyler yapmalıydım, cep telefonumu açtım, ilgili numarayı arayıp olayla ilgili şüphe ve endişelerimi dillendirmeye çalışırken, karşımdaki kişi sesimi kesti hemen;

“Konuya hâkimiz. Kesinlikle herhangi bir harekette bulunmayın, şüphe uyandıracak bir hareket yaratmayın. Bağırıp çağırmayın. Eğer uygun durumdaysanız, telefonunuz sessiz konumda açık kalsın, namazın hangi durumunda olursa olsun, uygunsuz bir durumu hisseder hissetmez sadece telefonun tuşlarından birine basın! Bu; bizim için yeterli!”

Cevap vermem gerekmiyordu, karşısı da beklemedi zaten, acele bir eylem olsa gerekti, hemen kapattım…

Koca şehirde, sıradan bir devlet memuruydum. İşim, evim, arabam vardı, ekonomik durumum, geçirdiğim kazanın yarattığı fizyolojik özürlü durumum nedeniyle olağana göre iyiydi.

Sol ayağım plâtinle destekli olarak arızalıydı. Bu; arıza da bazı olanaklar için kısıtlılık yaratmıştı, hiç de özenmediğim. Ancak ilerilerim için mutlaka düşünmem gereken bir konuydu.

Kişi mutluluğu satın almamalıydı, hak etmeli, karşının da hüznüne, katlanmasına neden yaratmamalıydı.

Anne ve babamı köyümüzün toprağına saklamıştık, kardeşlerimle birlikte. Köyle, şehrin arasındaki mesafe yaklaşık 300 Km. kadardı. Özrüm dolaysıyla bir bedel ödemediğim hızlı trenle bir buçuk saat kadar yolculuk yapmam yeterli olduğundan, hafta sonlarında sık sık şehre ve köyüme, babamdan kalan hatıra evime gidip, akraba, arkadaş ve kardeşlerimi ziyaret etmekten mutluluk duyuyordum.

Buzdolabımın eksiği yoktu, ağabeyim, yengem sağ olsunlardı, çekmecede param, dostlarım arasında havam yerindeydi(4). Tarla-tapan-iratla ilişkim yoktu, okumuş, kaza ile de olsa galiba adam olmuştum(5)(!) ve köyde ne var ne yoksa ağabeyimin ve kardeşlerimindi, nasıl üleştikleri beni hiç ilgilendirmiyordu.

Dört kardeş olarak son numara kız kardeşimdi, hepsi evli-barklı, çoluk-çocukluydu, ismi lâzım olmayan hariç, vesile oldu(4), adım; Sinan.

Aslında bu bayram, hükümetin aldığı bir karar olarak dokuz gün şeklinde tescillendiğinden(4), birikmiş bazı işleri bitirmem gerekliliğiyle arife günü de çalışmam gerektiğinden, aslında gerçek olarak tembelliğim nedeniyle akıl edip de trene bilet almayı unuttuğumdan bayram namazını da mahallemizin mescidinde (yani camisinde) dediğim olaylara şahit olarak kılacaktım.

Her şeyin bir sebebi vardı, daha önceleri böylesine bayramlar için gidiş-dönüş biletlerimi almayı akıl ettiğim halde bu bayramda almayı unutmamın da bir sebebi olsa gerekti, hoşuma gitmese de, hapırsa da, köpürse(2) de bayramı yalnızlığımla üleşecektim, ta ki trene bilet buluncaya kadar, ya da şoförlüğüme güvenerek arabamla.

Bu arada yanlışlığımı itiraf ederek yalnızlığımı anlatmam gerek. Şehirde mesai ve cami cemaati arkadaşlarım dışında arkadaşlarım yoktu. Önceleri varken, bana destek olan anne ve babamı arka arkaya diyeceğim bir şekilde yitirince arkadaşlar benden, ben de onlardan uzaklaşmıştım.

Devam etmeliyim ki; bunda hüznümden çok burnumun büyüklüğü(2) ile araya mesafe koyan, yalnızlığı tercih eden bendim. Hatadan dönmenin erdem(1) olduğunu bilmeme rağmen, iyi olduğuma inandığım devlet memurluğu titizliğim, iş yoğunluğunun yarattığı yorgunluğum sonraları dinlenme ihtiyacım, yalnızlığı tercih etmem nedeniyle oluşturduğum bu mesafeyi kapatmak aklımdan geçmemişti pek!

Ne dindar(2), ne dinci(2), ne de tam Müslüman(6), hatta deist(1) bile değildim. Kısaca diyebilirim ki; Perşembe gecelerini mübarek kabul edip Cuma-Ramazan ve Bayram Müslümanıydım(2).

Ek olarak bayramlarda mutlaka, Cuma sabahları ve aklıma estikçe(4) çok zaman sabah namazları rahatlık ve huzur verirdi bana, bu şansı ihtiyaç hissettiğim her an çekinmeksizin kullanırdım.

Her neyse, nasıl olsa şehre mahkûmdum, sabah ezanını duyar duymaz; yıkama-yağlama dediğim bir şekilde, acele duş ve abdest alıp, sabah namazı sünnetini evde kılıp farz namazı için özrümün gereği olan taburemi elime alıp camiye yetişmiştim.

Bu vesile ile de yaşlı cemaat için tabure sayısını arttırmamız gerektiğini beynime not etmiştim!

Caminin bayanlar için yapılmış bölüme girişleri için yapılmış kapısı önünde, yere çömelmiş, enine-boyuna(2), sakallı, çapaçul giyimli(2), dilenciliği pek yakıştıramadığım adam da dikkatimi çekmişti camiye girmeden önce.

Başında kirli bir şapka vardı ve şapka gözlerine kadar inikti, “Selamünaleyküm!” deyişime sadece kafasını sallamakla cevap vermişti.

Caminin hemen yakınındaki ana cadde benim için daha da ilgi çekiciydi. Yaşını tahmin etmekte zorlandığım, yüzü-gözü, her yeri kapalı, sadece eldivenli eli dilenir gibi açık bir başka dilenci daha vardı, o da sessiz, gerçekte kadın olduğu belli.

İçimden geldi, cebimden bir 50 TL çıkartıp avucuna bıraktığımda, her ne şekilde olursa olsun, belki de paranın uçmaması için avucunu kapatmıştım.

“Hadi bacım! Eylenme buralarda! Al şu parayı, git, çoluk-çocuğunun başında ol!”

Sözlerimi duyduğundan emin olmama rağmen, tepkisi onun da sadece başını iki tarafa sallamak şeklinde olmuştu. Sözlerimi duymadığını sandım;

“Suriyeli? Göçmen!”

Bu sefer kafasını o şovmenin(1) ifadesindeki gibi “Öne-arkaya, emme-basma tulumba gibi salladı.” Gözlerinin önündeki yarı delikli peçeden görünecekmiş gibi tabureyi işaretleyip, vidasından ayırıp serbest bırakıp oturulacak konuma getirdim. Yorgun olsa gerekti, çekinmeksizin oturdu, yerleşmek ister gibi de biraz kaykıldı(4).

Camiye girdiğimde özrümü bilenlerden biri ayaklarını uzatarak yere oturdu ve bana oturduğu tabureyi uzattı ve kendimi saklamak, ya da saklanmak için hoca-müezzin odasına gidip vaaza yöneldiğimde anlattığım manzara çekti dikkatimi.

Hoca sabah namazı sonrası, şehirlerarası otobüslerin verdiği “İhtiyaç Molası” gibi belki de abdest tazeleme molası vermiş, müezzinin ikazı ile hoca Bayram Hutbesi için minbere yöneldiğinde arkamdaki karanlık yüz dışarıya doğru yönlenmişti. Herhalde üçü içinde en aptalı, ya da tek şamar oğlanı(2) o olsa gerekti.

Telefonumun tuşuna bastım bir kez. Oysa belki de buna gerek yoktu, cemaatten biri daha onu takip ederek, onunla birlikte peşinden dışarıya yöneldi.

  Hoca bayram namazı için yapılması gerekenleri yaptıktan sonra, müezzin ayet el kürsüye(7) başladığında, diğer ikisi de alelacele hareketlenmişti. Cemaatten kiminin omuzlarını ezerek, kiminin saçlarını süpürerek, kulaklarını silkeleyerek hızlı bir şekilde kapıya yöneldiklerinde hareketlerinin sonuçları umurlarında değil gibiydi.

Kapı önündeki cemaati de iki tarafa itekleyerek ve kapıyı açık bırakarak biri caminin ön tarafına, diğeri caminin arka tarafına yöneldi.

Telefonun tuşuna iki kere daha bastım. Bayram namazı mı kıldım, dikkatimi çekenler gibi gözlerim fıldır fıldır oynarken hafiyelik(1) yapıp polisçilik mi oynadım, bilgim dâhilinde değil. Ancak o üç eşkıya, biri kadın iki dilenci dışında bir de caddenin hemen beri tarafındaki, dilenci Suriyeli kadının arkasındaki beyaz polis minibüsü, direksiyonda aynı benim gibi ağzı açık ayran delisi(2) gibi sağa sola bakınan, memur tipindeki şoförün de diğerleri gibi ayrıcalığı yok gibiydi.

Ha! Neden “Polis Minibüsü” şeklinde zırvalayarak(4) düşündüğümü söylemem gerekirse, bilip anladığımdan değil, “Plâkasındaki harf olmayan rakamların çokluğu dikkatimi çekmişti!” diyerek yasak savabilirim(4). İnsan kaz kafalı(2) olsa da olmasa da bundan bir anlam çıkarabilirdi, “Akıllıyım, zekiyim!” demek aklımın ucundan bile geçen övünme değil.

Meydanda gözüktüğümde o üç Lombroso vatandaşını, o vatandaşları takip eden camideki namaz kılmaya gelen iki adamı minibüsün içinde gördüm. Ek olarak minibüsün kapısı önünde kara çarşaflı dilenci, yüzünü perdelemiş olarak aynı şekilde, taburemi kapatmış olarak bekliyordu (Sanırım beklenen bendim, taburenin adresi için olsa gerek). Fısıldayarak söylendi;

“Bu kadar iyi olma genç adam, bir gün canını yakabilirler! Bu parayı da bir fakire ver, lütfen!”

“Demek Suriyeli değilsin!”

Nüktedanlığı(1) üzerinde olsa gerekti, etkilenmeme fırsat verdi;

“Nerden bildin…” ve cümleyi tamamladı; “…iz!” Yani; “Bildiniz!” der gibi.

“Bazı şeyler, bazılarına malûm olur(4), başlangıçta olmasa da. Saklanmanızı, gizlenmenizi göreviniz olarak anlıyorum. Ama sizi hayallerimde şekillendirmem, resminizi beynime çizebilmem için ve de dâhi terbiye sınırları içinde kalıyorsam, hiç olmazsa isminizi öğrensem!”

“Serpil! Bu; aynı zamanda terbiyenizi yitirmediğiniz anlamını taşıyor!”

“Görev gereği değil, gerçek değil mi?”

“Nasıl kabul edersen…”

Sen?

Nüfus kâğıdımı çıkartıp yüzüne doğru tuttum, bu yüzü hayalimden hele ki terbiye sınırları içinde vurgusu ile evli olmadığımı ve “Sen” olarak “Ben” olduğum inancıyla ismimi söyledim;

“Ben Sinan! Gerçek yani! Standart bir isim. Bilsem ki beni yakalayan sen olacaksın, sesin sahibi olarak sırf seni görüp tanımak için suç işlerdim, bu topallığımla ne işe yarayacağını bilip anlamayacak olsam da…”

“Bir öneri; kendine acıma genç adam! Fiziksel kusurlar, ya da görünüşler Allah’ın icadı. Sen, içinin güzelliğine devam et! Söz uzadı, meslektaşlarım bekliyor, kendine dikkat etsen fena olmaz diye düşünüyorum! Allahaısmarladık!”

“Yüzünü tam olarak göremesem de bana ‘Genç adam!’ deyip durduğuna göre, yaşlı mısın?”

Cevap vermedi, arabaya bindi, araba hareket etti, görmedim, bilemedim, tanıyamadım, sadece sesi, boyu-bosu kaldı belleğimde. Gönlümü esir alıp, varlığımın tümünü peşi sıra götürdüğünün farkında değildi, dediğim gibi topallığımın farkında olup, haddimin ve hakkımın olmadığını(4) unutmamam gerekliliği aklımdan çıkıvermişti, an içinde. O yoluna gitti ve ben yoluma…

Gidişlerden gidişlere asla fark yoktu, hele ki köye gidişim olarak ve bayramın bitip de dönüşümün mecburiyetini yaşayarak. Düşünüyordum(8) ve Dekart olmadığım(9) için yoktum, gerçekten.

Sorularla yüklüydü beynim. Evet, o çarşaflı kim olduğunu bilmediğim, sadece sesini duyduğum kişiden etkilenmiştim, ama aklımdaki sorular ona ait değildi. Lombroso tayfası(10) dediğim o kara yüzlüler kimlerdi, plânları, niyetleri neydi?

Ben dikkat kesilmiş olmasam da Türk polisinin dikkatini çeken mimli eylem hareketlerini, neden başlangıçta değil de sonra, ya da sona yakın bir anda durdurmuş ve yakalamışlardı.

Ve ben gerçekten kendini bir şeyler, meselâ nimetten sanan biri miydim(4)?

Diğer soru için de mecburiyet yaşıyordum içimde, hakkım, haddim, cesaretim, yüreğim, gücüm olmadığı safsatalarını(1) unutmaksızın. En iyisi o simsiyah belgeseli, bir tabu(1) niyetine, ulaşılmam mümkün olmayacak ilâh olarak düşünüp yok etmeliydim kendimi kendimde, asla onu değil.

Bir ipucu bile yoktu elimde ve karşımdaki fiziksel olarak sesi dışında hiçbir şeyini belli etmeyen bir seraptı ve serapların Serpil olsalar bile ulaşılamayacak özellikleri, hakları vardı.

Bazen zaman geçer, durduramazsın, bazen de durmak ister, “Sayım, suyum yok(11)!” mazeretini kabullenmek zorundasındır. İşte böylesine bir ikilemi(1) yaşar gibiydim o, sesi dışında hakkında hiçbir şey bilmediğim Serpil’le ilgili olarak (Utanmasam isminin doğru olmadığı düşüncesiyle içimden iç sesimin(2) heyecanına uyarak “Yalancı” demenin de geçtiğini itiraf etmeliyim)!

Uzanamadığım üzüme koruk diyecek bir tilki değildim(12) ben, en uzak mesafelere bile atılan ilk adımla başlanıp ulaşıldığını(13) biliyordum. Öyleyse kulağım kirişte(4) gibi her sese değil, saka sesi gibi düzgün, ahenkli, şiirsel dünyada yalnız bir adet olan o ses için duyarlı olmalıydım, aklımdan geçirmediğim tek aykırılığı sapıklığı(1) göze almayacaktım.

Tanır gibi olacağım o sesin yüzüne onu yiyecekmiş gibi bakmayacaktım, asla!

Ola ki “Bingo!(1)” der gibi yalancıktan da olsa ismini Serpil şeklinde heceleyerek söyledim, peki netice? Kekemelik ve angut(1)  gibi yüzüne bakma ve;

“Eee! Ben Serpil. Tamam, bildin, tanıdın beni, nereden, neden, nasıl bildin, umurumda değil de, sen kimsin yahu?” dese?

Ya da diğer bir sesleniş;

“Aaa! Merhaba Sinan! Ben de seni unutamadım, gel, hadi hemen evlenelim!” dese? Sevinçten, şaşkınlıktan, delirmekten hatta hele ki kapalı bir yerdeysek kafam tavana vurur muydu(7) ki? Yok daha neler, tek ayakla o kadar zıplamam asla mümkün değildi!

Aklımı fuzuli(1) şeylerle meşgul etmekte Mazhar Osmanlık pozisyona(14) yönelmek üzere oluşumun farkında değildim, üstelik geçen süre hakkında bihaber(1) olarak!

İki gerçekten kısaca söz etmem gerek.

Gerek yaşadığım koca köyde, gerekse doğup da belirli bir zamana kadar yaşayıp, sık sık gidip gelerek yaşadığım köyümde bana ait evimde yalnızlığımı,  paylaşanların varlıklarına rağmen kendim kendimle yaşamaktaydım, hiçbir şeye, diğer bir deyişle suya-sabuna dokunmaksızın(4).

Köydeki buzdolabımdan bahsetmiştim, benzerini aynen koca şehirde de para almamakta direnen iki mesai ağabey yaşlarındaki arkadaşım olan beylerinin izinleriyle iki abla yapma gayretinde idiler.

Köydekilerden farklı olarak iki ablanın beyleri onlara sık sık hediye alıyorlardı. Öyle hanzolar(1) gibi değil, bilerek, görerek, anlayarak, öğrenerek, ihtiyaçları olan, olacak şeyler gibi.

Hatta öyle ki, kesinlikle benim akıl edişim dâhilinde olmaksızın(!) mesai arkadaşlarım sosyal yaşamlarına yön verir olmuşlar, bazen beni bile davet ederek(!) eşlerini, çocuklarını yemeklere, sinemalara, hatta brunchlara(1), parklara, pikniklere götürür olmuşlardı!  Gerçek olarak ablalar da, mesai arkadaşlarım da iyi insanlardı…

Geçen süre? Bihaber olmak, beni tam tarif edecek boyutta bir deyim değildi. Yalnızlığımı kaç kez, baba evinde kendi başıma, kaç kez de köyümde harcadığımın farkında değildim. Bir sonraki kurban bayramı ne kadar kısa zamanda gelmişti? Farkında olmadığım, bir yaş daha ihtiyarladığım ve EKKAN olma konusundaki başarımdı!

Kendi buluşum; “Evde Kalmış Kart Adam Numunesi” deyiminin baş harflerinden oluşmuş ben.

Ve bana oldukça ileri derecede yakışan bir deyim olduğu inancındayım.

Şimdi şöyle saçma(1) varsayımlarla(1) tekrar ediyorum saçmalığı konusunda asla iddiaya girilmeyecek bir düşünceye ulaşmaya çalışayım.

Diyelim ki; bir gemi okyanusu on günde geçiyorsa, on gemi okyanusu bir günde geçer (mi?)

Yahut bir işçi 1x1x1 m3 lük bir kanalı 10 günde kazarsa, 10 işçi bir günde (mi) kazar?

Ve benzeşim; aptal bir âşık bir sese bir anda âşık olur, o sesi unutmaz, hiç unutamaz,  devamlı yaşar, hayalinde o sese uygun bir görüntü bile şekillendiremez, gerçekten bu kendine göre “Aşk(15)” denilen yaşamın nasıl bir modelidir ki?

Kişi, kabullenmese de, yanlışlığını nasıl inkâr ederse etsin, iddiasında ne kadar sapma niyeti olmazsa olmasın, fikrinde, düşüncesinde ısrarcı ise, onu azat etmeli, çayırlara serbest bırakmalı, bence.

Yahu! Söz konusu olan benim, bir sene önceki kurban bayramından bir sene sonra gelen kurban bayramı arasındaki süre için hayıflanan(4).

Köye gittim, alıştım, köye, köylüye…

Evet! Bir tam yıl! Nasıl geçmişti? Bu bir yıllık süre içinde yaşanan tek enteresan olay, günlerden bir gün, temizlik yapan ablalardan birinin köydeki evin salon penceresini açık bırakması, oradan bir kumrunun içeri girişinden sonra pencerenin istem dışı kapanmasıyla kumrunun salonda hapis kalması idi. Bildiğimden değil, tahminen…

Evin içinin kumrunun tüyleri ile dolu olmasının hiç önemi yoktu. Kumru büyük bir ihtimalle deli danalar gibi(2), sağa-sola çarparak kendini helâk etme(4) hakkını başarıyla kullanmış(!) ve sonra “Ne olacaksa olsun!” der gibi, belki de kan kaybının yarattığı dermansızlıktan dolayı yarı esrik(2) bir şekilde bir duvar kenarına büzülmüştü.

Aylak aylak gezip(4), eş-dostla çene yarıştırdıktan(4) sonra eve geldiğimde onu öyle görünce olağanüstü üzülmüştüm. Geniş deneyimli bir veteriner(!) olarak yaralı kanadını önce yıkadım, oksijenli su ile temizleyip terramisinle(1) yarasını tımar ettim(4). Uysal bir şekilde minnettarlığını ifade etmek istercesine gözlerime baktı sanki. Uçamıyordu, dermansızdı ve ben aklımı kullanmakta oldukça gecikmiştim.

Karton bir kutunun alt tarafına değiştirmem gerekliliğini düşünerek duvar takvimi yapraklarından bir adedini sererek onu kutu içine yerleştirmeye çalıştım, incitmemeye dikkat ederek.

Keyif için patlatmak üzere aldığım cin mısırı paketini, bu olağanüstü durum nedeniyle açma vaktinin geldiği kanaatindeydim! Ayrıca atmaya kıyamadığım yoğurt kaplarından birine su doldurdum.

Arkadaş; “Afiyet olsun!” teklifimi beklemeksizin, ikide bir Tanrıya şükreder gibi kafasını yukarıya kaldırarak önce suyu içti, sonra da kibarca, tane tane tadına vararak mısır tanelerini bitirme gayreti yaşadı.

Kendine gelmiş, yorgunluğu onu uyku moduna yönlendirmişti. Köşeye kıvrılıp poposunu özenle yerleştirip belki de “Kendine has bir şekilde horlamaya bile başlamıştı!” diyebilirim. Azat edilecek bir durumda değildi, kabullenecek durumda olduğumu da zannetmiyordum.

Onun yüzünden kurban bayramını da şehre gitmeksizin köyde kalarak kullanmayı da aklımdan geçirmek istemiyordum. Ancak onu şu veya bu nedenle evde yalnız bırakmayı da, insan olmamın gereği olarak düşünmeyi bile istemiyordum.

Ancak şu veya bu şekilde Küçükköyden Büyükköye dönme mecburiyetimi de göz ardı edemezdim.

O, uyuyadursun, şehre inip önce büyükçe bir kafes, aksesuar, yem aldım, suyunu tedbirli bir şekilde şirketten(!) tamamlayacaktım. Seyahate mani bir hali? Yoktu! TCDD de makul ve mantıklı(2) davrandı(!), seyahat için “Kuş Bileti” yerine “Tam Bilet” almamız gereğiyle sulh olduk(4)!

İki bilet aldık gişeden ve yolculuk başladı Küçükköyden. Gazi Kumrum(!) nedeniyle bir kısım meraklı bakışları aldırmaksızın yerimize oturup yolculuğumuza başladık.

Gazi Kumrumun heyecanını fark ediyordum, ona bir isim vermenin gereğini de; “Sevgi!” dedim, sanki kulak kabarttı, anında öğrendi ismini, belki de buna mecbur hissetti kendini, çünkü öylesine ve bir anda benimsemiştim ki bu ismi (Belki de mecburen, mecburiyetten gibi).

Defalarca üflemiş, fısıldamıştım bu ismi kumrumun kulağına.

O da bıkmışçasına; “Yeter!” der gibi yüzüme bakmıştı anlamlı anlamlı, anlatmak ister gibi, ama anlamadığımdan, belki de derdini anlamayacağından emin olarak kafesteki diğer köşeye gidip sırtını dönmüş, sesimin yok oluşunu hisseder hissetmez de tekrar bana en yakın bölüme gelip âşık gibi yüzüme bakmaya devam etmişti.

Tren hareket ettikten biraz sonra önce, anne-kız oldukları inancını yaşadığım iki hanım muhtemelen restoran veya lâvabodan geri dönüşlerinde yanımızdan geçerken, genç kadın belki de saliseler süresince yanımızda duraklamış, durmuş ve sonra devam etmişti yürüyüşüne.

“Meraklı taze!” Hatta “Teyze!” diye düşündüm, Sevgi’ye ait bir düşünce içimden geçmeden, onun adına hiç mi hiç alınmadan.

Tren bizi alma başarısından sonra hakkıyla hareket etmişti, biraz sonra tüm tren, hatta tüm dünya aydınlandı birden, bir sesle, bir anda ve sonrası saniyesinde karardı dünya o an ertesinde birdenbire.

“Sevgi! Hadi kızım, vaktimiz boşa geçmesin, biraz daha kitap okumaya çalış!”

Bu ses, o sesti, bir alay(1) insan içinde bile ayırt etmekte sıkıntı çekmeyeceğim, beni kendine kul-köle eden, kendisini görmediğim, ama kızı olduğu için herhangi bir şekilde hakkımın olmadığı.

Evet, hakkım olmasa da, yasaklarla bezenmiş(4) olsam da hiç olmazsa hayallerimi şekillendirmek için yüzünü görmek istedim.

Yerimden kalktım, 1-2 saniye benim için yeterli olacaktı. Yanına gelip yüzüne baktım. Yaşamımda bugüne kadar böyle bir aydınlıkla karşılaşmadığım inancını yaşarken, hayret dolu gözlerle başımı anlamsız bir şekilde yasak bir ilişkinin boynu büküklüğüne sahip gibi ve de anlamsızlık yüklü olduğunu bile bile, ancak akıl erdiremeksizin;

“Affedersiniz!” deme mecburiyeti dökülmüştü dudaklarımdan. Nedenine vakıf olamadığım(4), bilemediğim, bilmemin mümkün olamadığı, gereksizliği yaşarken nedenini düşünerekten yerime yerleşme çabasındayken.

Anında yanıma geldi;

“Kafesi birkaç dakikalığına kucağınıza alın lütfen ve neden affetmem gerektiğini söyleyin, ben de sizi affedeyim, hiç olmazsa affetmeye gayret edeyim!”

“Önemsiz hanımefendi! Bir yıl kadar öncesinden hakkım olmayan, unutmamın mümkün olamadığı bir saçmalık…”

“Saçmalıkların önlenmesi, ya da ne bileyim, onarılması mümkündür belki! Söyleyin genç adam, benden istediğiniz konu nedir ki, affedeyim! Ve bu garip kuş, adı her neyse, kimdir, böyle esarete mahkûm gibi kafeste? ”

“Genç adam!” Ah! Ha! Bu, bir falsoydu(1), ama belki sadece benim için değil, herkes için kullandığı.

Tam bu sırada Sevgi; “Gur! Kur! Hur!” gibi seslerle kafesin genç kadına yakın olan bölümündeki aralıktan gagasını uzattı. Genç kadın gagasına elini uzattı, Sevgi öptü sanki o eli, elin sahibi bu öpüşü yeterli görmemiş olsa gerekti, kafesin kapağını açtı, başını okşadı Sevgi’nin, gıdığını kaşıdı.

Sevgi hissettiğim kadarıyla mutluydu ve onun mutluluğu, benim de aklımın karışmasına neden olmuş, vermemem gereken falsoyu da ben vermiştim karşımdakine;

“Kumrumun adı Sevgi ve öyküsü uzun Serpil Hanım!”

“Serpil?”

“Pardon, kızınıza ulaşan sesinizi duydum da…”

“İnandım genç adam!”

Genç kadın, ikinci kez aynı sözü sarf ederek hatada ısrar ettiğinin farkında olmasa gerekti. Karşısında olan benim de aynı hatayı yapacağımı düşünemezdim;

“Genelde polisler, tanımadığı, ismini bilmediği kişilere devamlı olarak ‘Genç Adam’ mı derler?”

“Nerden çıkarıyorsunuz ki bunu?”

“Bu sözü bir polisten ilk kez duyduğumda canım bir hayli acımış, yanmıştı, üstelik yüzünü bile görmeden, hayalini bile şekillendiremeden, sadece sesiyle. Şu anda siz de aynı sözü iki kez tekrarlayınca polis olabileceğinizi geçirdim aklımdan!”

“Başka?”

Doğrusu akıllı adamdım, sözüm ona açık vermeden kapatmıştım konuyu (sanki).

“Affedersiniz, dememin izahı mı?”

“Ha, şunu baştan bileydiniz?”

“Yaşamımda beni bir polis etkiledi, bu topal halimle haddimi bilmeme rağmen. Sesinizi onun sesine benzettim. Ama ‘Kızım!’ dediğinizde, evli ve çocuklu bir hanımefendi olduğunuzu öğrenince, yanlışlığım, egom ve hatta terbiyesizce haksızlığım için kendimden özür dilemek için ‘Affedersiniz!’ demiştim size!”

“Yani deminki sözlerinize karşın inkâr? Öyle mi? Peki, tek soru ve sonrası ufak bir öneri ve sonra izninizi isteyeceğim!”

“Bekliyorum efendim!”

“Siz yeğenime, ismini bilmiyor olarak ‘Kızım!’ dediğinizde siz yeğenimin babası mı oluyorsunuz?”

Cevap vermek içimden geçmiyordu, verecek cevabım da yoktu zaten.

“İkinci sözünüz öneriydi, değil mi?”

“Evet! Kumrular, esarete alışkın kuşlar değillerdir. Bana göre angutlardan da öte duygusaldırlar. Onu kafesinden çıkarın, sanırım iyileşmiş, başına her ne gelmiş olduysa…

Ve azat edin! Mutlaka mutlu olacaktır!”

“Sözünüzü tutup, şehre döndüğümde kafesin kapağını daima açık tutacağım. Sanırım iyileştiğine inanır inanmaz azat etmemi beklemeyecektir!”

Sözüne devam etmedi, tren son durak olarak şehrin istasyonuna girmek üzereydi ve anonsu işitmiştim. O kadar zamanı nasıl tükettiğimizin farkında değilim, aynı kapıdan, nedenini bilip anlamaksızın arka arkaya indik;

“Görüşmek üzere…”

“Pek sanmıyorum, ama inşallah!”

Trenden inen bizlerdik ve durakta bekleyen daha doğrusu diğer yolculardan artan tek bir taksi vardı;

“Sanmam, dediniz, ama taksi beklemektense bana mecbursunuz gibime geliyor, sizi… Şey yani istediğiniz yere bırakalım!”

“Şey! Keşke!” sözleri yaşamda hiç sevmediğim, kullanmadığım kelimelerdi. Bu kez “Şey” umudumun gerçekleşmesi gibi görünmüştü bana; “Olur!” dedim, üç-beş dakika sonra tam caminin yanından geçerken; “İneyim!” dedim.

En kaz kafalı, bilgisiz insanın bile teşekkür etmesinin farz olduğunun bilincindeydim, bir daha karşılaşamayacak olmanın hüznünü o andan itibaren yaşamaya başlamışken;

“Teşekkür ederim, sizlere iyi günler hanımefendi ve küçük abla. Bilin ki, tavsiyenize uyup kumruyu azat edeceğim!”

Sözümün karşılığı ya olmadı, ya da sözler kulağıma erişmedi, taksi uzaklaşırken.

Eve ulaştığımda haber mi vermiştim, yoksa abla mı akıl etmişti, kapıda bekliyordu abla. Elimde kafesi görünce hayret etti ve fakat tek kelime bile dökülmedi dudaklarından, sessizce geri döndü, yapması gerekenleri yapmış, tamamlaması gerekenleri tamamlamış, yerine getirmesi gerekenleri yapmış olduğu düşüncesindeydim.

Soyunmadan, dökünmeden salonun ortasında kafesin, salonun kapılarını ve pencereleri açtım; kumruma; “Ne yapmak istersen yap!” mesajı iletmek istercesine.

Kafesten çıktı, acelesi yokmuş gibi, halı üzerinde gezindi bir süre, sanki önce ayaklarını açması gerekmiş gibi idman yaparcasına. Bir-iki kez uçma teşebbüs ve denemesinde başarısızlıktan sonra önce yarım uçuşla başıma, sonra omuzuma konup kulak mememi ısırmakla öpmek arası bir harekette bulundu.

Sanki bir şeyler anlatmak istiyormuş gibime geldi. O bir kuştu, ben de kuşça düşünme amaçlı bir kuş kafalıydım.

Kafesteki yemliği ve su kâsesini balkona koydum;

“Eee! Ne sana, ne de bana doyum olmaz be Sevgi! Var-git-dön kendi yaşamına. Oğlan mısın, kız mısın, bilmiyorum ama beni mutlu ettin, sen de mutlu ol, tehlikelerden uzak dur, Rabb’ım seni korusun!”

Kafesle beraber lâvaboya yöneldim, Sevgi inmedi omuzumdan, kafesi yıkadım, duvara yasladım. Salona geçtiğimde balkon demirlerine kondu, bana baktı, uçarken; “Şansın bol olsun!” diye seslendim.

Şansa değil, bana ihtiyacı vardı galiba, geri döndü, zihnimden geçen ihtiyacını gidermiş olmasıydı ve ihtiyaç görevini tamamlamış olmasının rahatlığı içinde gibiydi. Halı üzerinde dolaştı, yarasını kontrol etti, karşımdaki koltuğun kenarına tünedi.

Uyuyakalmışım, o kadar yorgun muydum, aklımda kalmamış. İki lokma bir şeyler atıştırmış, salonun, balkonun, yatak odasının kapılarını açık bırakarak güzellik uykumu(2) tamamlamış olmamın mutluluğu ve fakat yalnızlığımın hüznü ile yatağıma uzandım.

Dalmışım, Sevgi’den haberim olmadı.

Evim camiye çok yakındı, söylemiştim, hatta taksiden inerken de ilgili farkında olmasa da önemli değildi. Ama müezzinler sabah ezanlarının tümünü her sabah evimin içinde okuyorlardı, ara sıra aklıma esiyor, Cuma-Bayram Müslümanlığından vazgeçip sabah namazı Müslümanı da oluyordum, öncemde hissettirdiğim gibi.

Gene öyle bir gündü, sünneti kılıp, farz namazı için camiye yöneldim.

Tarih tekerrürden ibaret(16) demişlerdi, doğru değilmiş, aradan bir yıldan 11 gün eksik süre geçmişti, Hicri Takvime göre. Buna rağmen bayramın geçtiği bile asırlar olmuştu sanki (bana göre). Ummak, ümit etmek bile harcıâlem(1) bir davranış gibi düşünülebilirdi belki.

Ama insan meçhul(17), bilinmeyen bir varlık işte, mutlaka hayal ettiği müddetçe yaşamak(18) arzusu içinde oluyordu, hele ki hayal gözünün önünden hiç mi hiç gitmiyorsa, diğer bir deyişle; haddini, haklarını bilmeksizin aptal bir âşıksa!

Fahri Hocamız dışında ilk kez gördüğüm hoca vitesten atmıştı bu sabah; “Dedim ki, dedim ki!” modunda tahammül edilemeyecek bir şekilde bildiğini sandığı konuda ahkâm kesme ile cemaatin sabrını test etme gayretindeydi. Doğrusu tükenme limitinde(1) olan sabrımı aşağılamak içimden gelmiyordu.

Sekerek yöneldim; “Allah kabul etsin!” deyip, hocanın anlamını çıkartamadığım bakışlarına önem vermeksizin. Beni takip edenler de olmadı değil. Kalanlar ne yaptılar benim için önemsizdi, ancak açık havaya çıkışım, sabahın yeli ve yaşamım önemliydi.

Evet! Cami içinde ve dışında polisler, pehlivan dilenci, amirini bekleyen minibüs yoktu, ama bir yıldan daha uzun bir süre aynı yerde duran Suriyeli(!) vardı!

Aklımı yanımda getirmemiş olmalıydım, ya da yitirdiğimi fark etmemekte direnir gibiydim.

Korkarak yaklaştım yanına.

“Birini mi bekliyordunuz?”

“Evet! Kaç sefer sabah namazlarında burada böyle aynen durarak!”

Ve düşünmemin, aklımdan bile geçiremediğim bir tepki ile karşılaştım. Eldivenlerle gizlediği elinde bir kelepçe vardı, sanırım peçenin ardındaki suratı da asık(2) olsa gerekti, yanılmamıştım.

Peçeyi sıyırdı yüzünden ve ellerimi avuçlarımı birbirini görecek şekilde birbirine yaklaştırmamı emretti, kelepçeyi bileklerime takma gayretine yöneldi;

“Özür dilerim, tutuklamak zorundayım, hakkınızda  ‘Hırsız!’ şeklinde ihbar var!”

“Anlamadım!”

“Bir polisin kalbini çalmışsınız, yasalar ömür boyu tutuklu kalmanızı emrediyor…

ama itiraf edersen, suçunun bağışlanması çok büyük bir ihtimal…”

“Seni seviyorum!”

“Yeterli!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Alay; Çok kalabalık, pek çok. Bir törende, bir gösteride bir araya gelmiş çok sayıda insan topluluğu, düzenli kalabalık.

Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

Bingo; Tam isabet. Bu isimle oynanan tombala gibi oyun. Ayrıca askeri uçaklar için kullanılan bir sözdür.

Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeği birleştirilen öğün.

Deist; Deizm yanlısı. Yaratıcı bir güç inancı olan, kehanet, mucize vb. şeylere inanmayan mantıksal yaklaşım sahibi.

Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Fahri; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan (iş, görev).

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.

Hafiyelik; Hafiye olma durumu. Hafiye görevi. (Hafiye; Başkalarıyla ilgili bilgileri gizlice toplayan ve bunları ilgililere ileten görevli, gizli polis.)

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Harcıâlem (Harcı Âlem); Herkesin alabileceği, kullanabileceği, yapabileceği, sıradan. Hiçbir özelliği bulunmayan, yeniliği olmayan, sıradan, basmakalıp.

Hijyen; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılık.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, erişebileceği en son noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük. Kısıtlama. Sınırlama. Belirleme.

Namazmatik; Vakitmatik. Ezanlı saat. Camilerde namaz vakitlerini, saati ve ısıyı gösteren dijital tablo.

Nüktedanlık; İnce, güzel nükteler yapma uzmanlığı. Nükte bilen birinin işlevi.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Saçma; Yersiz, akla aykırı, tutarsız söz. Saçma işi. Avda kullanılan fişeklerin içine konulan türlü boylarda küçük ve yuvarlak kurşun tanesi.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Sapıklık; Tavır ve davranışların normal olmaması, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymama.

Şovmen; Şov yapan, gösterici. Genellikle şarkı, dans vb. ağız kalabalığı ile basit, ya da genel esprilerle eğlence gösterisi yapan kişi.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Teramisin; Oksitetrasiklin. Brçok enfeksiyon tedavisinde kullanılan ilâç.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Asık Surat; Somurtak. Somurtuk. Somurtkan. Sürekli somurtan, devamlı asık suratlı. Yüzü gülmez. Sıkıntılı, çekilmez (Fakir bir köylüyü kuru inat, bir esnafı asık surat, zengin tüccarı asi evlât, bir aileyi hayırsız evlât, bir şoförü aşırı sürat,   Bir yiğidi suratsız avrat, bir memuru süslü avrat yıkar...)

Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.

Cuma (Ramazan, Bayram) Müslümanı; O günlere ait hassasiyet. Tanrıyı sadece o günlerde anan, gereklilikleri yerine getiren ve günahlardan, haramlardan, gıybetten, yalandan, iftiradan vb. kaçınan insan. Bu günler dışında yapılan her şeyi, bugünlerde terk eden, inanç dışında İslâm’ın gerekliliklerini yerine getirmeyen, hiç mertebesinde kabullenenlerin soytarılığı.

Cuma Hutbesi; Camide Cuma namazından önce (ve dini bayramlarda namazlardan sonra) minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.

Çapaçul Giyimli; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde giyinmiş, öyle yaşayan, bir bakıma giyimi yadırganan pasaklı kişi.

Deli Danalar Gibi; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranma (Hayvanlar gibi demek daha doğru).

Dindar-Dinci; Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse. Mütedeyyin. Dinci; İnançlıymış gibi görünüp dini dünya işlerine karıştıran, siyasal çıkarlarına araç olarak kullanan kimse. Allah’ı ve Kur’an’ı inanç sömürüsü yaparak tüm menfaatleri için kullanan.

Enine Boyuna; Gösterişli, iriyarı.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Kara Yüzlü, Karanlık Yüzlü; Utanç verici, çalma, çırpma, gasp, uyuşturucu satıcılığı, para karşılığı adam öldürme gibi eylemlerde bulunan, genelde suratı asık, gözlerinin siyahından çok akları belli olan, dudakları sarkık lekeli tip.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Minarenin Âlemi; Minare tepesi.

Müezzin Mahfeli; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan, imamın yardımcısının genelde cemaatten ayrılmış, özel bölümü.

Necasetten Taharet; Gözümüzle gördüğümüz pis ve pisliklerden temiz olma durumu.

Parşömen Kâğıdı; Parşömene benzetilerek yapılan, mat, dayanıklı ve hafifçe saydam kâğıt.

Setri Avret; Özellikle namaz kılarken ayıp yerleri örtmek, erkekler için göbek-dizkapağı arası.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Velhasılım Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.

Yarı Esrik; Sarhoş olma durumu belirtisi. Belirgin olmayan bir sarhoşluk öncesi.

(3) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar  esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.

(4) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

Aklına Esmek; Yapmayı önceden düşünmediği bir şeyi birden yapmaya karar vermek ve yapmak.

Aylak Aylak Gezmek (Yatmak, Dolaşmak, Oturmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, yatmak, işsiz, boş gezmek, dolaşmak, yatmak.

Çan Çan Çene Yarıştırmak, Çene Çalmak, Çene Açmak, Car Car Konuşmak; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlayarak, inatlaşarak, ısrarla ve saçma bir şekilde şurdan-burdan konuşarak vakit geçirmek.

Gözleri Fıldır Fıldır Aramak; Telaşlı, meraklı, imalı bir biçimde, art niyetli olarak sağa-sola bakınarak gözlemlediği kişiyi bulmaya çalışmak. Zekice, çabuk çabuk, niyeti bozuk bir şekilde her tarafa bakıp aramak.

Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Havası Yerinde Olmak; Bir şeyin ya da kişinim etkileyici bir yanı albenisi veya cana yakınlığı olmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

Kafası Tavana Vurmak; Çok sevinmek, pişman olmak, hasta olup yatağa düşmek.

Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.        

Kulağı Kirişte Olmak; Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice beklemek.

Malûm Olmak; İçine doğmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Onmamak; Daha iyi bir biçime girememek, düzelememek. Eksiği olup, rahata erememek.

Saf Tutmak; Sıraya geçmek, sıraya girmek, sıra olmak.

Sulh Olmak; Uzlaşmak, anlaşmak.

Suya Sabuna Dokunmamak; Davranışlarında, sözlerinde kimsenin incinmeyeceği, gücenmeyeceği, kırılmayacağı sakıncalı konulara girmemek.

Tescillenmek; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmesi, resmileştirilmesi, kütüğe geçirilmesi, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapılması.

Tezyin Edilmek; Bezenmek. Daha güzel, daha göz alıcı göstermek amacıyla süslenmek, süslerle donatılmak, güzelleştirmek için süsler yapılmak.

Vakıf Olamamak; Öğrenememek, bilememek, anlayamamak.

Vesile Olmak; Olmasına yol açmak. Uygun durum doğmak.

Yarasını Tımar Etmek; Yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyilrştirmek.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

Yasaklarla Bezenmek; Yasakların insanı her türlü özentileri, süsleri, süslenmeleri engellemesine imkan vermek.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(5) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

Adam Olmak; Her okuyan da, üniversite bitirmiş olsa bile adam olmuyor, ya da adam gibi adam olmuyor. Örneğin kaymakam, devlet başkanı oluyor, ama adam olamıyor. Örnek mi? Çevremize bakalım, biraz. O kadar çok ki!) Erol KARATEKİN

(6) Adil davranmadıktan sonra  Hacı hoca olmuşsun kaç para. Hırka, tespih, post, seccade güzel ama  Allah kanar mı bunlara… Ömer HAYYAM

(7) Kur’an, Bakara Suresi, 255. Ayet; Ayet el Kürsü; Allah’ın tekliğine, büyüklüğüne ait dua.

(8) Seni her gün bir defa düşünüyorum. O da 24 saat sürüyor (Sahibini öğrenemediğim bir düşünce).

Düşünüyorum, düşündükçe büyüyor yalnızlığım; Ethem YAZGAN’a ait GARİP şiirindeki esas dizeler; “Düşünürüm, düşündükçe büyür yalnızlığım” şeklindedir.

(9) Bizim çıkış noktamız bireyin subjektivitesidir... Çıkış noktamızdan bakıldığında ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ gerçeğinden başka bir gerçek olamaz. Herhangi bir gerçekten önce, bir mutlak gerçek olmalıdır. Bu gerçeği kavramak basittir, zira bireyin varlığında mevcuttur. Rene DESCARTES

(10) Lombroso Tayfası; Lombroso’nun tarifine uyan aynı kirli iş(lerle) meşgul olan kişiler, topluluk.

(11) Sayım Suyum Yok; Bir işte ciddi olunduğunun anlatımı. Çocuk oyunlarında “Kısa bir süre için oyun dışındayım!” anlamındaki söz.

(12) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(13) Binlerce kilometrelik bir yol, atılacak tek adımla başlar. Lao TZU

Önemli olan uzaklık değil, ilk adımı atabilmektir. Madame DEFFAND

(14) Mazhar Osmanlık (Pozisyon); Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, nöroloji, psikoloji, akıl hastalıkları, ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olup, Türkiye’de ilk moderrn ruh sağlığı hastanesini kuran Türk hekimi. Görevli olduğu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bir süre Başhekimi olması nedeniyle “Mazhar Osman Hastanesi” olarak anılmıştır. Türkiye’de akıl ve sinir hastalıklarının çağdaş yöntemlerle tedavisine öncülük etmiş, bu nedenle bu hastalığı gösterenlere “Mazhar Osmanlık” deyimi kullanılmıştır.

(15) Aşk üzerine söylenmiş değerli, değersiz, tatlı ve tatsız, taze ve bayat o kadar çok söz var ki; sayfanın izin verdiği kadarıyla üçünü-beşini hatırlatmadan geçmek istemedim. Özür dileyerek birkaç adedi de benden.

Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ

Aşk bir bakıma sobaya dokunmak gibidir. Bir defa yanarsın izi kalır. Sonra bir daha dokunmazsın sadece yanına yaklaşırsın. Sunay AKIN

Aşk bir ibadettir. Suzan KURAN “AŞK BENDE ÇOCUK KALDI”

Aşk ve öksürük saklanmaz. George HERBERT

Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

Bilirsin günahları yazan melek soldadır. Hatta bundandır kalbin solda olması. Çünkü belki de aşk, yaşanılan en büyük günahtır. Aziz NESİN

Sevmek, sevdiğin kişiyle birlikte olmak değildir unutma. Çünkü aşk; onunla yaşamak değil, onu yaşamaktır aslında. Nazım Hikmet RAN

Dört yanı hüzünle çevrili yara parçasına ' Aşk ' denilirmiş. Yüreğimin coğrafyasına düşünce anladım. Can YÜCEL

Aşığım sana,  cümlesinin sonundaki 'a' harfi terk etti seni. O da üzülmüyor gittiğine, Sen hâlâ  'Aşığım San' beni. Aziz NESİN  

Her seferinde canını acıtıyorsa bile, hiç kimse ’o’ olamıyorsa ve canının yanacağını bildiğin halde yine de seviyorsan, aşk budur işte. Can DÜNDAR

Her yürek sevebilseydi eğer ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten “Aşk” bu kadar basit olmazdı! Can YÜCEL

Kelebek misalidir aşk; anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük! Nazım HİKMET RAN

Life is life! (Yaşam; yaşamdır!), Love is life! (Aşk; yaşamdır!), Love is live! (Aşk; yaşamaktır!) Eğer İngilizce de değişik anlamı olan bir tabir değilse.  Life is love, Life is a game, Life is wonderful, Life is sweet, Life is bitter, Life is peachy beautiful, Life is unfear beautiful, Life is too short, Life is to precious, Life is good, Life is not fear, Life is a grocery, etc. gibi. Herkesin İngilizce bilmesi zorunluluk değil, ben sadece “Yaşam; Yaşamaktır!” demek istedim. Doğruluğunun kararı; okuyanın.

Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, verirsin karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Erol KARATEKİN

Aşk; masal, öykü, şiir değildir. Yaşamdır,  yaşamın kendisidir, yanında olmayı beklenmeksizin, tek başına, yalnız başına. Erol KARATEKİN

Mademki insan kalbinin istiap haddi tek aşkla sınırlıdır, o halde tüm şiirler de o şekilde sınırlıdır. Bir teki bile o sınır dışına taşamaz. Erol KARATEKİN.

İnsan kalbinin istiap haddi sadece tek aşkla sınırlıdır. Erol KARATEKİN

Aşk, hıçkırık, hapşırık saklanamaz, gizlenmeye ya da karanlığa zaten gerek yoktur… Erol KARATEKİN

Aşk, genelde ırsi bir sırdır, çözüm mümkün değildir… Erol KARATEKİN

Aşk; masal, öykü, şiir değildir. Yaşamdır,  yaşamın kendisidir, yanında olmayı beklenmeksizin, tek başına, yalnız başına. Erol KARATEKİN

O; yaşamın içine girdiğinde, hissedilen; aşk, gerisi teferruattır. Erol KARATEKİN

(16) Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? “Tarihi tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? Mehmet Akif ERSOY (Tekerrür Etmek; Tekrarlanmak. Yinelenmek).

(17) İnsan Bu, Meçhul;  Alexis CARREL;  aynı isimli kitabında insanı işlemiştir (Meçhul; Bilinmeyen, bilinmedik).

(18) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).