Her insan sever, aşırı sever, kıskanır, aşırı kıskanırdı, kıskanabilirdi. Bunlar insanın doğasında olan şeylerdi. Bunu yaşamayan insan, hatta domuzlar hariç herhangi bir hayvanın bile olmadığı belli idi.
Abartmak gibi olsa bile, dağlar taşlarını, tepelerindeki karları, denizler dalgalarını, yakamozlarını, bitkiler polenlerini(1), çiçeklerini, yapraklarını, ağaçlar bitkilerden farklı ve artı olarak dallarını, meyvelerini de kıskanırlardı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, gerekmeksizin...
Ama bir bebeğin, daha doğmadan, doğduktan sonra da küçük yaşlarda böylesine bir kıskançlığı(1) yaşayacağı ne kimsenin aklına gelirdi, ne de bu kıskançlığı onaylamak mümkündü.
Onun bu hareketlerinden yılan insanlar onu; “Anasının bile okşamasına(2)” tahammüllü olamayacağını düşünürlerdi, tıpkı şairin dediği gibi. Sadece kıskançlık mı? İnatçılık dayanağı olmasa, tek başına kıskançlık ne işe yarardı ki? Kıskançlık ve inatçılık birbirine destekleri olmasa bir bedende huzur ve mutluluk içinde(!) yaşamaları ne mümkündü ki?
Başlangıç ve devamını şöyle getirmek doğru olacak!
Kemal, yani bu hırçın(1), kıskanç ve inatçı bebeğin adı, ileride yaşayacağı vasıflarını yaşamamak için olsa gerek doğmamak için oldukça direnmiş, doğmama gayretini tercih etmişti!
Farkında olmadığı, daha doğrusu bilemediği, Doktor Hanımın güçlü, kendisinin ise bebek bile olamamış, güçsüz oluşuydu. Üstelik Doğum Uzmanı olan o Doktor Hanım, ya da teyzenin de kendisinden farklılığı, kendisinden kalır bir yanı yoktu, inatçılık konusunda.
Kendisinin henüz bilip öğrenemediği, ama Doktor teyzenin bilip de uygulamadığı bir terane vardı; “Cama taş vurursan kırılırdı, camı taşa vurursan, gene cam kırılırdı!”
Bu nedenledir ki doğmanın kendisi için yararlı olacağına inanarak kendisini doktor annenin şefkatli ellerine bıraktı, gene de içinden geçirdiği; “İnadım inat, kıçım iki kanat!” musikisinde idi.
Doğduktan sonra poposuna vurulması onu sinirlendirmiş, ağlamamak, dünyaya gelmemek konusunda da gene inatlaşmıştı.
Oysa böyle bir lüksü yoktu Kemal’in. Nefes almak zorundaydı, aldı da. Ama nasıl?
“Anam, avradım olsun, büyüyünce önce bu doktor anneyi öldüreceğim!” şeklinde idi içinden geçirerek ilk nefes alışı!
Gözlerini açmamıştı ki henüz; bilmediği, tanıyamadığı, doğumuna yardımcı olanı büyüdüğünde öldüreceklerinin ilk sırasına nasıl yerleştirirdi ki? Vazgeçmesi galiba iyi olacaktı; “Bağışladım!” deyip vazgeçti düşüncesinden Kemal!
Sesleri duaları işitiyordu, ama gözlerini açmakta zorlanıyordu, üstelik de hem karnı acıkmıştı, hem de çişleri gelmişti, küçük, büyük, o yaşlarda ortancası da oluyor muydu bilmiyordu, ama “Koyuver, gitsin!” demişti, düşüncelerinde.
Koyuvermenin ertesinde herhalde bir yanlışlık vardı ki, hemen altı temizlenmiş, sonra nefis bir servis ulaşmıştı
dudaklarına, doymak bilmediği…
Bu arada ikide bir sesler değişiyor, sağı-solu kurcalanıyor, genelde “Maşallah!” tonunda sesler ulaşıyordu kulaklarına.
Bir ara ikinci bir koku yaklaştı burnuna, yanağına ufak bir dokunuşla ilk hissettiği koku kadar güçlü, hoş ve tatlı olmasa da, o da reddedemeyeceği bir koku idi.
Güçlü hissetti kendini, açtı gözlerini. O da ne? İkinci koku, birinci koku üzerine eğilmişti. İlk kıskançlığını ne bildi, ne anladı, ne de hatırladı Kemal. Aklında kalan ilk kokuyu kimseyle üleşemeyeceği idi, her ne kadar ikinci kokuyu da ilki gibi hazmetmiş(3) olsa da, ona da kontenjandan(1) üleşmek konusunda bir pay ayırsa fena olmazdı, gibisine gelmişti.
O beyazlıklardan dışlanmış, her şeyi mavi bir yere gelmişti. Yattığı yer sıcacık, dudaklarına uzatılan şey; nefis ve doyurucu, doyuran da her zaman pirüpak(1) ve tertemizdi.
Kızdığı şey o ikinci kokunun ki; ikide bir başına gelmesinden kendisine “Aslan Parçası” demesinden hoşlanmadığını, kendisini doğuranın, doyuranın başını okşayıp ellerini öpüp; “Nasılsın hatunum? Bir şeye ihtiyacın var mı?” demesiydi.
“Sen kimsin yahu?” demek geçiyordu içinden kıskançlığıyla. Ama edepli bir bebekti ve kim olursa olsun, bir yabancıya(!) “Yahu!” diyemezdi, dememeliydi de…
Zaman geçiyordu. Bu arada “Me!” diyen bir hayvanın boynu kesilmiş(4), o “Hır! Hır!” gibi sesler çıkarırken akan kırmızı şeyden alnına sürülmüştü. Herhalde o “Me!” diyen şey yaramazlık yapmış ve hastanedeki gibi beyaz entari(!) giyen amca da onu cezalandırmış olmalıydı, diye düşündü...
Büyüdü doğal olarak Kemal, kendini doğuranın “Anne” ona yardım edip başında dikilen ve kıskandığı, ne işe yaradığını bilmediği kişinin ise “Baba” olduğunu öğrenmişti.
İsimleri mi, işte daha dilinin dönmediği zamanlarda bunları bilmiyordu. Büyüyünce söylerlerse, ya da okuyup yazmasını öğrenince öğrenirdi isimlerini. Şimdilik onları “Anne-Baba” olarak bilmenin kendince hiçbir sakıncası yoktu!
Eve, daha doğrusu kendini ziyarete gelenler; “Maşallah! İnşallah! Ateş parçası! Aslan yavrusu, tıpkı annesi...” gibi sözler söylüyorlardı, şimdilik anlamıyordu, ama büyüyünce onları da anlayıp bilecekti nasıl olsa, acele etmeğe gerek yoktu, daha çok büyüyünce de hepsinin anlamını bilip hatırlayacaktı, mutlaka!
Aklına geldi tekrar, o poposuna vuran doktora annesi, ya da babası ceza vermişler miydi acaba, yoksa “Büyüyünce kendi halletsin!” diye ertelemişler miydi? Düşünmek gereksizdi, iyi tarafına(!) rastlamıştı da bir seferlik için affetmişti ya!
“Tekrarı olmasın ha!” diye de gözlerini kırpıştırarak(3) tembihlemiş miydi, pek hatırında kalmamıştı! Gerçi hastaneden ayrılırken veda öpücüğü de tadından yenilmez gibiydi!
Ve içinden geçirmeden edemedi;
“Acaba büyüyünce, yani ben babam gibi baba olacağım zaman, o da benim için annem gibi anne olabilir miydi?” Düşünme yeteneği belki doğmadan önce, belki de doğum anında, daha doğar doğmaz beynine yerleştirilmiş gibiydi…
Zaman durmuyordu, kendisi gibi büyümesi gerekenler büyüdüğü gibi, arada sırada kendisine denildiği gibi “Hoş geldin!” denilenler de oluyordu, hatta kendi evlerinde de. . .
Kemal, annesinin babasına;
“Süt korur, demiştin, bak, ikincisi geliyor!” sözünü anlamamıştı başlangıçta.
Ne zamanki annesinin karnının şişkinliğini görmüş, kardeşi olacağına inanmış; “Umarım, kız kardeşim olur, ne inatçılık eder, ne de kıskanırım, her şeye karşı korurum onu!” demişti, içinden mi, dışından mı, önemsiz.
Ama erkeklerin sözlerini tuttukları konusunda bugüne kadar tereddütleri vardı. Çünkü televizyonlarda akıllı, uslu, sözünde duran hiçbir babaya, amcaya ve kendi gibi olan birine rastlamadığı kanaatindeydi.
Zaman geçmiş, hem de nasıl geçmişti, kendisinin büyüdüğüne inanırken? Neden “Nasıl geçtiğine” gelince, mahallenin kız nüfusu aynı gün üç adet artmıştı da ondan? Mutluydu Kemal, nasıl olmasındı ki? Kemalettin olan babasının adından kendi Kemal adı türetildiği gibi, annesinin Keriman isminden de kız kardeşi Kerime’nin ismi türetilmişti.
Oysa gelenek ana-baba isimlerinin hecelerinden isimler türetmekti. Örneğin Çağkan isimli bir kızla İlker isimli bir oğlan evlense, çocukları için türetilecek isimler İlkçağ, İlkkan, İlkan, Erçağ, Kaner gibi isimler olabilirdi, aklına gelebildiği kadar.
Komşu teyzeler de bu kurala azıcık uymuşlar, ya da azıcık uymamışlardı. Onların tek yumurta ikizi dedikleri birbirine tıpatıp benzeyen kızlarının isimleri ise; Kevser ve Cevher idi.
Anneleri, babaları bile onları ayırt etmekte zorluk çektiklerinden birinin elinde, diğerinin ayağında bilezikler vardı. İlerleyen zamanda özellikle anneleri onlardaki farklılıkları görüp, bilip, hissederek kim, kimdir mutlaka bilecekti.
Ancak Kemal daha ilk bakışta bakışlarından onları ayırmıştı. Kendine yakın olan, hatta sevmek için kollarını açıp kucağına almak istediğinde kendisine sokulan, gülümseyen, hatta kendini hissettiren Kevser, hiç oralı olmayan ise Cevher’di.
Bu ayrımı ilerleyen zamanda kendisinin nasıl yaptığına, Kevser’in nasıl hissettirdiğine ikisi de hayret edeceklerdi, beraber yürüyecekleri yollarda(5), ağabey-kız kardeş, ikiz kız kardeşler olarak...
İlerleyen zamanda yükümlülüğü fazlalaşmıştı Kemal’in. Babaç(1) bir horoz, ya da yavrularını koruma-kollama görevini üstlenmiş yeleli bir aslan gibi görüyordu kendisini, içgüdüsünün(1) emirlerine uygun olarak.
Ve büyümeden büyümüş olarak saklıyordu kendisini, kendine ait duygularla. Kevser’e yoğun ilgisi daha doğuşundandı, hatta Kemal ilerleyen zamanda gelişen beyninde “Acaba ana karnında da benim miydi?” diye sorgulamıştı da kendini, hiç zorluk çekmeksizin!
Annesinin tüm tembihlerine, ikizlerin annelerinin manalı, endişeli ve düşünceli bakışlarına aldırmaksızın, kardeşi Kerime’nin de elinden tutarak sorgusuz-sualsiz ikizlerin başına dikiliyordu, saklaması gereksiz kimin başına dikildiği biliniyordu zaten.
Önceleri okula başlayıncaya kadar her gün olur-olmaz zamanlarda, sonraları her okul dönüşü akşamlarda neredeyse “İllallah!” dedirtecek kadar konaklıyordu Kevser’in oturduğu evde. Kızlar eğer kendi evlerinde değillerse, ya da dışarıda herhangi bir kız oyununu
gerçekleştirmiyorlarsa çantasını eve bırakıp kardeşi Kerime ile pencerelerinin altına geliyorlardı, kendisi Kevser, kız kardeşi Cevher diyerek tekerlemeyi seslerine üleştirme gayreti yaşıyorlardı;
“Kevser, Cevher... Pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım!”
Kapıda ilk gözüken her zaman Kevser oluyordu, pabucunun birini giymiş, diğerini sürükleyerek. Anneden izin almak mı? Hak getire! Sonra Cevher görünüyordu kapıda, mecburiyettenmiş gibisine.
Centilmendi Kemal, eğilir pabuçlarını bağlardı her ikisinin de. Daha o yaşlarda, ileride aşırı olarak nüksedecek(3) kıskançlığı yaşıyordu, yaz sıcağında, sahiplenmişçesine gibi.
Çocuk olmasına rağmen kız kardeşine diz kapaklarından lâstik boğumlu don yapmasını emretmişti annesine! Aynı emri Kevser’e de tekrarlamış, Kevser de bir inanç abidesi gibi onu dinlemiş, yalvar-yakar yaptırmıştı annesine Kemal’in istediğini. İkisi de mutlu ve neşeliydi.
Peki, Cevher? Eh! O da kontenjandan(!) aynı giyimle, aynı mutluluğa ortak olmuştu, yoksa zorunluluk mu hissetmişti, bilinmez, hem önemli de değildi. Aynı anne babadan doğan, tıpa tıp benzer iki kız kardeşteki huy, karakter farklığını hem anlayamıyor, hem de hazmedemiyordu Kemal.
Ama hissettiği bir gerçek vardı Kemal’in, çocuk aklıyla da olsa. Kevser'e aşırı düşkünlüğü, kıskançlığı ve tıpkı o halk ozanı gibi; “Turnalardan, kurnalardan, karıncalardan kıskandığı(6)” idi. Oysa Cevher ve kardeşi Kerime kendi havalarında, kardeşlik modundaydılar, farksız olarak...
İnsanlar büyüyorlardı, bu kurala uyarak Kemal de, kızlar da büyüyorlardı tabii. Okul zamanı kızlar için de gelmişti. Gecikseydi daha mı iyi olurdu, onlarla beraber okumak için, yoksa tembellik edip sınıfta mı kalsaydı? Buna hakkı yoktu, düşüncesine göre.
Bir parantez açarak tekrarlamak gerek ki okula başladığında, yalnız gidiş-gelişi zor geliyordu ona; “Git-gel!” gerçekten tahammül edilir gibi değildi kendisi için, kendince. Yalnızlığı bir tarafa bırak, tüm gün sevdiklerinden, belki dürüst olarak sevdiğinden ayrı kalmak da diyebilirdi Kemal, utanmaksızın, saklamaksızın, hem daha o yaşta, yaşlarda.
Gitmek; evet, öğrenmek; evet, ama okuldan dönüp de ders çalışmaksızın, önlüğünü çıkarmak için ancak vakit ayırıp, ders çalışmayı aklına bile getirmeksizin, ikindi kahvaltısına göz atmak bir yana, umursamaksızın özlediğine ulaşıp görmek...
Evet, evet, evet, yani çoklarca evet idi.
İkindi kahvaltısı vazgeçilmez bir menüydü onlar için, ister o taraftan, ister bu taraftan, birinden diğerine hak geçirmeksizin. Yarım elma değil, dörtte bir elmaydı her birinin payına düşen ve gönül alma değil, gönül vermeydi. Kuşluk, öğlen yemeği, beslenme çantası hayal meyal işgal ediyordu zihnini Kemal'in.
Bu yaşam biçimi için anneler birbirine “Dünür!” demişler, babalar da birbirini, pek akla yakın değildi ama “Beşik kertmesi(7)” gerçekleştirmek mi desek?” diye sorgulamışlardı, Kemal ile Kevser daha o yaşlardayken, kendilerinin bile kendilerini bilmediği zamanlarda.
Ve sonrasında anne ve babalar birbirleriyle sözleşmişler gibi, dördü ellerini birleştirerek; “Söz; kız senin! Söz; oğlan da senin!” diye söz vermişlerdi birbirine. Ne ya da neler olduğunu bilememişti Kemal, ama ders çalışma gayretindeyken odasının açık kapısından hareketi görmüş, onaylamış ve ertesi gün aynısını yaşamayı plânlamıştı, onayladığının ne anlama geldiğini bilmeksizin.
Ve olay gerçekleşmişti dördünün avuçlarında “Söz!” denilerek.
Hiçbiri bilmiyordu yaşananı ve Kemal yiğitliği elden bırakmaksızın, bilgisizliğini örtbas etmeye(3) çalışmaksızın, düşünmeksizin heyecanını şekillendirdi;
“Kızlar! Ben bilmiyorum, ama Allah Baba biliyor, vakti gelince Allah Baba bize öğretir!” diyerek Allah’ın cinsiyeti hakkında da karar vermiş gibiydi!
Kemal için yaşamındaki en büyük mutluluk kızların okula başlamalarıydı. Onların kendi himayesinde olmalarından dolayı, bir kere daha söylemek gerekse de mutluydu. Aynı zamanda kendi kararından ötürü de kendini kutluyordu.
Neden mi? Çünkü sınıfta kalmak, ya da onların okula başlamalarını beklemek gibi bir kararı yaşamına iliştirmemişti.![]()
İkiz kızların benzerliklerini ayırt edemeyen öğretmenleri Cevher’i bir sınıfa, Kevser’i diğer bir sınıfa yönlendirmişlerdi.
Oysa öğretmenlerinin onları ayırmaları o kadar da zor değildi Kemal’in düşüncesine göre. Her şey fiziksel durumlara göre oluşturulamazdı ki! Bakışları sempatik olan Kevser, antipatik(1) olan Cevher’di, işte o kadar.
Yaşadığı yaşlar çerçevesinde bakışları böyle yorumlaması yanlıştı Kemal’in. Çünkü o bakışları sadece kendisi görüyor, hissediyor ve bildiğini sanıyordu. İlerleyen günlerde ikizlerin mutlaka annesi ve babası da, hatta öğretmenleri bile biliyorlardı farklılıkları, ama terane aynı idi, yanlış yapma olasılığına karşın;
“Kevser, Cevher içeri…”
“Cevher, Kevser yemeğe...
Ders çalışmaya, banyoya…”
ya da benzerleri...
Kevser ve Cevher arasında görünmeyen tek fark; Kevser’in birkaç dakika önce doğması nedeniyle abla(!) olmasıydı ki, bunun için çok zaman seslenişlerde Kevser’in isminin önceliği olurdu…
Yeni bir ayrılığa hazırlıklı olmak zorunda kalmıştı Kemal. İlköğretim sanki göz açıp kapatıncaya kadar geçmiş, bitmiş, üstelik bu süre içinde öğrenmesi gereken çok şeyi öğrenmişti. Belki de öğrendiğini sanıyordu, sözü bu şekilde düzeltmek gerekliydi.
Kardeşini ve ikizleri okullarına bıraktıktan sonra yöneliyordu kendi okuluna doğru ve doğrusu ayrılmakta zorlanıyordu onlardan, gerçekçe birinden. Sadece bedenen mi, duygu, düşünce ve hislerinde de. Mecburdu buna sanki öğrenimdeki yükü artmıştı ve bu yükü desteksiz taşımalı, bu konuda gayretli olmalıydı.
Her şeye rağmen ve gene de beynine yerleştirdiği düşünceler nedeniyle okumak, sınıfları; abartılı olsa da yıldırım hızıyla geçip, okulu ve sonrasını bitirip gerçekleştirmek, yaşamak istediğini yaşamak istiyordu, aklı ermeğe, düşündüğü gibi çok şeyi bilmeye başlamıştı, baba olmak hayalini yaşıyordu, içinde gizlese de.
Telâşa gerek yoktu, gelecek de bir gün gelecekti(8) hem mutlaka, yeter ki ebedi uzaklaşmak olmasındı. Bu da Tanrı karşısında insanın güçsüzlüğü gibi görünse de; “Ecel ayırsa bile buluşmayı(9)” kim ve nasıl engelleyebilirdi ki?
Uzun uzadıya okul, tatil günlerini ve yaşadıkları birbirinin aynı, özlem ve sevgi dolu günleri anlatmak gereksiz...
Kısaca; yaşamın gereği her geliş; “Hoş geldin!” teranesinde mutluluğun görünümü, her ayrılış ise hüzündü...
İlerleyen yıllarda Kemal ve Kevser’in birlikte yaşadıkları tek gerçek el ele, göz göze, söz söze olmalarıydı, sevgi cümlelerinde ve tabiidir ki Kemal’in kanında olan kıskançlık serüveni. Zaman geliyor, inandıramıyordu Kevser, Kemal’e inanması gerekenleri.
“Baktın; kabahat, gördün; suç, şu ve şu memnu(1), bu olmaz, oraya hiç girilmez, durmak, beklemek, sağa dönüş, sola dönüş, geri dönüş yasak!...”
Trafik Levhalarına benzer yasaklarla doluydu Kevser’in yaşamı ve elinden bir şey gelmemesi de, inandıramaması da hüznü.
Yapacağı tek şey vardı; bu kadar baskıya dayanamayıp terk etmek...
Bu mümkün değildi, bebekliğinden başlayan bir sevgiyle doluydu tüm varlığı, ölümüne seviyordu Kevser Kemal’i. Vazgeçmesi mümkün değildi, gönlünde biriken tarifsiz, geri dönüşümsüz bir aşktı, tükenmesi mümkün olmayan ve olmayacak.
Ve bunu Kemal haince, hatta zalimce ve hinlik(1) dolu gizliliğiyle biliyordu.
Günlerden bir gün, canı burnundan gelmişti(3) Kevser’in;
“Nedir bu aşırı kıskançlığının nedeni? Doğduğumdan beri seni seviyorum, seninim, neden en ufak hareketime bile uç boyutta tepki veriyorsun? İstediğin ne, veremediğim ne?”
“Seni istiyorum, yalnızca da bana ait olmanı!”
“Ben tümümle seninim. İstediğin bedenimse, her ne zaman dilersen beni ve istersen koynunda uyumaktan mutlu olurum, eğer sen de mutlu olacaksan, kıskançlıkların sona erecekse...”
“Bir tek an bile hissettirdim mi sana ‘Hayvani’ daha doğrusu ancak hayvanların sevgi olarak yorumladıkları şehvet arzusunu? Günahıma girme! Bedenin senin olsun, sende kalsın! Sen, senin tümünü ver bana, karşılıksız, hem esirgemeksizin...”
“Dün söyledim, bugün söylüyorum, yarına çıkışım olursa, Allah ömür verirse yarın da söyleyeceğim; gönlümün kalbimin, beynimin, ruhumun en ufak zerresine kadar seninim. Yeter ki sana ait oluşumun hazzını(1) yaşa ve son ver şu kıskançlığına, uzat elini bana, sevdiğini, bensiz yaşayamayacağını söyle bana, kucakla beni sıkı sıkı ve içinden geliyorsa öp beni, karşı koymayacağımı bil, anla!”
“Seni canımdan çok seviyorum!”
Bir cümle ancak bu kadar duygusuz sarf edilebilirdi, tarafsız bir gözle. Kızcağız ne diller döküyor, Kemal sadece iki kelimeyle yasak savıyordu(3) sanki.
“Kalp, kalbe karşıdır(10)”, derler, ben de seni canımdan çok seviyorum ve tüm duygularımı esirgemeksizin sana sunduğum şu an, ‘Öl!’ desen; ölmezsem, namerdim, şerefsizim, dünyanın cehennemlik en kötü kadınıyım!”
“Nasıl sözler bunlar, bunları benim söylemem gerek, farz et ki ben söyledim, rıza gösterir miydin?”
“Hayır!”
“O halde acı bana, söz veremiyorum, ama kıskanma konusunda dirençli olmaya gayret edeceğim!”
“Acımam sana, hep aynı içtenliğimle sevmeye devam ederim, aynı içtenliğimle de devam edeceğim seni sevmeye. Ama…
Sen de bu ama’yı çözümlemek için gayretli ol lütfen! Canımsın, kanımsın, bir tanemsin. Bana ilk teklifinde de yüzüklerimizi taktık ellerimize, sahibimsin, demenin başka nasıl görüntüsü olur ki?..
Ömrümün baharında ilk yaşadığım, yazında büyüdüğüm, sonbaharını beraber yaşayıp, kışına beraber ulaşmayı dilediğim tek, biricik varlığımsın sen Kemal, inanman için söyle başka ne yapayım, senin için, ne söyleyeyim?”
“Keşke Tanrının sana verdiği yeteneklerin birazı da bende olsaydı da, ben de aynı güzellikleri aynı içtenlikle sunabilseydim sana!”
“Üzülme sen-ben yok, biz varız. Hem sevgi dolu bakışlarını nasıl inkâr ederim ki? “Bazen bir bakış, bir söz, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. (11)” Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz.(12) Ben senin adına da sergilemeye çalışıyorum içimden geçenleri, deminden beri...”
Devran dönmeye devam ediyordu(3), Kevser’in üniversiteden mezuniyet töreni, Kemal’in askere davetinin hemen arifesindeydi. Askerlik süresini nasıl ayrı geçireceklerini bilemiyorlardı ikisi de…
Gündüz diploma töreninden sonra, bir de tüm ailelerin katılımıyla akşam kokteyli olacaktı, Kemal’in aklından çıkaramadığı şekilde içerek küp gibi(3)olmayı arzuladığı. Hiç arama gayreti yaşamamıştı Kemal, Kevser’in kalbine yerleşmek için.
Hep kalbinde olanı öncesinde özlemenin hüznüyle kadehlerde, şişelerde bulmaya(13) çalışmasının ne sakıncası olurdu ki? Olsa olsa, küp gibi olmanın sonunda küfe ile taşınması gerekli olabilirdi ki, bunu da sevabına birileri, ya da annesi-babası gerçekleştirirdi herhalde.
Ancak bazen bazı şeyler için kader denilen şey hazırlıksız yakalıyordu insanları. En sinirli, asabiyetini kontrol edemediği bir iş günüydü Kemal’in yaşadığı. Gündüz törenine katılıp beraber olmayı beceremediği gibi, akşam kokteyline de ancak yetişebilecekti, küp gibi olma arzusunun gecikmesi umurunda değildi.
O gün ne yaptıysa ayağına dolaşmış, acele ettikçe tamamlaması uzadıkça uzamıştı. Üstelik deyim) yanlış kaçmazsa bir karış da sakalı vardı, neredeyse! Bu durumda kendisini beklediğine inandığına nasıl görüneceğinin endişesi içindeydi.
Bakkaldan ucuz matik jiletlerden bir adedi alarak belirlenen yerin lâvabosuna yöneldi, gecikmiş olsa da, yalap-çalap(7) tıraş olmayı denedi, alelacele hem. Acele işe her zaman şeytanın musallat olacağını(14) bilmesine rağmen sabırsızlığı daha da gecikmesine izin vermiyordu.
Yanağında uzun bir yırtılma olmuştu, kanamasını durdurmakta zorlandığı. Yedek yara bandı taşıma alışkanlığı yoktu ki!? Üstelik yaralı bir böcek gibi Kevser’e görünmek
de istemiyordu.
Kâğıt havlulardan birini yüzüne bastırdığında tuvaletin çıkışında oturan bir adam ve panodaki resimler çekti dikkatini, mezuniyet töreninde çekilip de müşterilerin beğenisine sunulan.
Oldukça düzgün dizilmişti fotoğraflar ve muhtemeldi ki kokteylin fotoğraflarının çekimi de salonda devam ediyor olsa gerekti.
O fotoğraflarda önce kardeşine rastladı, sonra ikizleri gördü baş başa. Mutlulukla ve sürpriz yapma dileğiyle elini cüzdan cebine attı, bir taraftan panodaki fotoğraflara göz gezdirirken ve durakladı.
Önce grup şeklinde bir fotoğrafta elini omzuna atmış bir erkek öğrenciyle, sonra da iki kardeş iki erkek öğrenciyle dans ederken fotoğrafları çekilmişti ve Kevser’in dans ettiği çocuk omzuna el atan o idi yine.
Diğer fotoğraflara göz atmak geçmedi içinden, daha da yıkılacağı düşüncesiyle, şoke olmuştu(3) çünkü. Ellerine, dizlerine egemen değildi, dudakları titriyordu, hissettiği kadarıyla.
Kıskançlığıyla sinirlendi, üzüldü, elini cebinden çekti, parmağındaki sözleştikleri yüzüğü çıkartma gayretini yaşadı, çıkartamadı, başarılı olamadı veyahut. Korkunç bir zamkla sabitlenmişti sanki parmağına.
Ancak ellerini sabunladığında oynar gibi olduğu aklındaydı, ama uğraşmasına hiç gerek yoktu, aklına koyduğunu gerçekleştirecekti Kemal.
Gene de merakını yenemedi, giriş kapısından, başını uzatmadan şöyle bir bakındı, ona bu kıskançlığı yaşatanı görme arzusuyla. Mutluydu Kevser, kendisinin yokluğuna aldırmaz gibi, uzaklardan hissedebildiği, görebildiği kadar.
Güzel olduğu için etrafına toplanmış bir sürü erkek, muhtemelen sırayla bir şeyler anlatıyor, iki kardeş gülüyor, gülüşleri kulağına kadar ulaşıyordu sanki ellerindeki kadehlerden yankılanırcasına.
Daha fazlasını ne yüreği kaldırır, ne hazmedebilir, ne de tahammüllü olabilirdi. Fark edemediği, ama onu uzaklardan da olsa fark edenin olduğu idi, Kevser’di o ve insanları âdeta itekleyerek ulaşma çabasındaydı Kemal 'e.
Garsonların tepsilerle servis yaptıkları bölüme girdi, aradığı şeyi bulmak ve eylemini gerçekleştirmek için Kemal. O söz yüzüğü artık kendisine haramdı ve mademki çıkmamak için direniyordu çıkmasına yardım etmesi gerekti.
Tezgâhtaki bıçaklardan ağırca birini gözüne kestirerek aldı, diğer parmaklarını kapatma çabası sonunda yüzük parmağının boğum yerine tüm gücüyle vurdu. Yüzük de, parmağının uç kısmı da serbest kalmıştı ve kendince Kevser azat olmuştu, hürdü!
Kesik parmağına mendilini bağladı, arabasına yöneldi tüm gücüyle, yüzük işini halletmiş, ama tamamlaması gerekeni henüz halletmemişti, tamamlaması gerekti, kanaatince.
Kevser onun arkasından yetişmeye çalıştığı ana kadar hiçbir şeyin farkında değildi, üstelik Kemal’in böyle bir deliliği aklına sığdıracağı kendi aklının ucundan bile geçemezdi belki. Arkasından koşup bağırma gayretini yaşadı. Kemal;
“Dur, nereye Kemal?” denilmesini işitmedi bile. Kıskançlığının doruğunda dağlanmamış hiçbir şey yoktu, parmağını feda etmekle, tüm dertlerinden kurtulmuştu, ya da kurtulduğunu sanıyordu.
Kapılarını kilitledi, plânını unutmuşçasına önce hastaneye yönelmek istedi, sonra vazgeçti. Yaşamak hiç de benimseyeceği bir şey değildi, aklına geldiği andaki gibi. O yoksa yaşamasının da âlemi yoktu.
Mendili akan kanı zapt etme konusunda başarılı olamamış, kan içinde kalmıştı. Aklını başına devşirmesi(3) gerekti, ölmek için acele etmeliydi, bayılmak üzere oluşunun farkına varmıştı, arabayla ancak bir kaldırım kenarına yaklaşacak dermanı(1) vardı.
Ölmek hakkıydı, ama ölürken başkalarının yaşama haklarını kısıtlamamalı, gasp etmemeliydi(3). Arabasını kenara yanaştırmasının, yolu işgal edip bir kazaya neden olmamayı düşünmesinin nedeni de bu idi.
Elindeki mendili çözüp elini aracın tabanına doğru sallandırdı, direksiyon tarafına başını koyup açtığı pencereden ayaklarını dışarıya doğru uzattı. Ayaklarındaki kan da dâhil, tüm kanı akıp boşalacak yok olmaya adım adım yaklaşacaktı.
Telefonunun ısrarla çaldığını duyar gibi oldu, dermanı yoktu, hem umursamıyordu da.
Öncelikle Kevser kesik parmağı da, yüzüğü de, buz parçaları ile destekleyerek bir poşete koyup Cevher’le birlikte deli gibi kapıya yönelmişti. Telâşını gören Kemal’in kendisine kur yaptığını düşündüğü öğrenci arkadaşlarından biriyle.
Yetişmeliydi! Ama nereye, nasılını o sınıf arkadaşı arabasıyla çözümlemişti, geç kalmanın, bir saniyeyi bile boşa yitirmenin zamanı değildi. Ölüm, hele ki intihar aklının ucundan bile geçen bir şey değildi Kevser’in.
Evet, âşıktı, hem nasıl, bir tek kendisi bilirdi onun aşkını. Kıskançtı, ama deli divane değildi, her ne kadar deli görünümlü olsa da. Üstelik kimse deliliği ile orantılı olarak kindar bir Hecin Devesi(7) olduğunu iddia edemezdi.
Kevser’in özlemi, arzusu, dileği parmağı tekrar yerine oturtturmaktı, endişesi; parmağa hem işinin, hem de askerliğinin gereği olarak gerekli dikişin yapılamaması idi.
İnancı Kemal’le bir yerlerde, ya da hastanede karşılaşmak üzerine idi ve cep telefonunu ısrarla çaldırmaya devam ediyordu.
Kemal, uyanık olmaktan yılmıştı, devamlı olarak çalan telefon sesi nedeniyle. El yordamıyla, gücünün yettiğince bastı telefonun çaldığı cebinin üzerine. Ses kesilmiş, rahatlamış ve sükûn içinde Azrail’ini beklemeye başlamıştı.
Bilinci tükenmiş, dermanı tahammül sınırlarını zorlamaya başlamıştı.
“Allah'ım! Hazırım!” dedi son bir gayretle kendine. Ölmek kendi takdiri, çaresi değildi, sadece yardımcı olmayı yeğlemişti gelecek meleğe. İmanı tam, dünya umurunda değildi, dünyayı dünya umurunda olanlara bıraktığı son kırıntılardı dudaklarında gülümser gibi güçlükle yer alan.
Kevser, Kemal’in tam bu anında fark etmişti yol kenarında duran arabasını. Şoför mahalli kan gölüne dönmüştü;
“Gitme! Ölme! Beni sensiz bırakma! Muhtacım, ihtiyacım var!” derken blûzunu çıkartmış, çıplağa yakın kalmasına aldırmaksızın eline sarmış, buz torbalı poşeti unutmaksızın arkadaşının yardımıyla dizine yatırarak hastaneye yetiştirmişti Kemal’i…
Ne kadar süre geçmişti aradan, ne kendisi, ne Cevher, ne bir bilen, ne de bildiren vardı kanısınca. Bilmesi gereken, bilmesi gerektiği kadarını biliyordu zaten, Kemal’in elini bırakmaksızın, Kemal’in kanlanmış ceketini üstünden çıkarmaksızın.
Blûzunu Kemal’in eline sardığını hatırladıkça, gülse mi, ağlasa mı bilmeksizin, kendini bu bluzu olmaksızın halde görse “Kemal iyice tırlatırdı(3) bu kez, herhalde, resmen ve malûlen(1)!” diyordu, anlamını bilmeksizin…
“Neredeyim?” dedi, kendine gelen Kemal. Sol elini kaldırmak isterken fark etti farkı. Eli elindeydi, üstelik farkında değilmiş gibi. Cevabı kendi verdi içinden sorusunun karşılığı olarak, sayıklamaksızın;
“Cehennemde olamam, çünkü sen varsın, lâyık değilsin, cennette olamam hem ben lâyık değilim, hem sen dünyadasın, düşünceme göre, seni orada bırakmıştım çünkü. O halde ikimizin aynı ortamı paylaşacağımız tek yer ahretteyiz o zaman…
Ama neden olsundu ki? Ben senin için, sen gönlünce yaşa diye yaşamaktan vaz geçmemiş miydim? Aynı da olsa, ayrı da olsa aynı bedende can değildik(15) ki hele ki o benim dünyam dışındaki birileri ile beraber ve mutlu iken...”
Düşüncelerinde bile mola vermesi gerektiğinin bilincindeydi, yorgundu çünkü. Bir iki kez nefes aldıktan sonra devam etme gayretini yaşadı düşüncelerine.
“Yüzükleri aralarında takarken ne demek istemişti; ‘Sadece ağabeyin ve baban sarılır, sarılabilir sana, üstünden içinde erkek yolcusu olan uçak bile geçemez! Üstüne erkek sinek bile konamaz!’ Bu sözleri söylediğini hiç sanmıyordu. ‘Seni beşikten, mezara kadar ancak ben sarar, sarabilirim!’ dediğinde çok ve aşırı derecede büyük konuştuğunun farkında olmasa gerekti.”
Mezarına ulaşamamıştı Kemal, ama kanaatince beşikten başlayan kucaklayış, yüzünü jiletle doğradığında son bulmuştu, kendisine göre.
Ve gözlerini araladığında dehşetle kırpıştırmak yordu kendini. Onunla dans eden oğlan, Cevher ve uyuklamamak için direnen Kevser duruyordu karşısında.
Cevher konuşmasının gerektiğini düşündü usulca, sessizce;
“Merak etme, o sadece bize yardımcı olup, bizi hastaneye yetiştirdi…
Ve sadece benim için başımızda, anlatabiliyorum, değil mi? Kanın benimki ile aynı olduğu için sana ben verdim kanımı, yani kan kardeşiyiz şimdi. Yetişemeyen miktarı da boş arabanı bulup hastaneye yetişen trafik polislerinden biri tamamladı. Yani o da kan kardeşin…
Ve bilmen gerekir ki; Kevser; ‘İnancım gereği!’ deyip sana kan vermedi, uyuşup uyuşmadığını bile anlamaksızın. Ama bil ki senden vaz geçmek gereği bile olsa, senin yaşamanı sağlamak için her şeyden vazgeçerdi.”
Hâlâ ve içtenlikle Kevser’e sevgi ve özlem dolu olduğunun, öyle ki avucundaki eli aynı duygularla sıktığının farkında değildi Kemal.
Nasıl yaşıyordu ve sarılı sağ elinde hissettiği basit bir kesik parmak mıydı, yoksa gerçek bir parmak mı?
Ve yattığı yer neresi, bu oda kimindi, temiz, pak, steril ve bağımsız.
Kaç gün, ya da saat geçmişti aradan Kevser’in kıpırdamaksızın, Cevher’in kardeşinin durumuna akıl erdiremeyişi nedeniyle dört dolandığı(3) ortamda? Kevser bir kukumav kuşu(7) gibi bir tabureye tünemiş olarak harcamıştı tüm zamanını Kemal’in kendine geleceği anı bekleyerek, dünya umurunda olmaksızın.
“Kendine geldin mi sevgilim?” dedi Kevser.
Hiddet, şiddet ve bu sefer gerçek bir Hecin Devesi kiniyle, zehirli bir yılan gibi tısladığının farkında değil gibiydi Kemal;
“Ben senin sevgilin falan değilim. Sen ancak beraber olduğun, eli omzunda, dans ederken eli belinde olanların olabilirsin, benim değil!”
“Acımasızsın!”
“Sen de öyle! Ben sana bir ömrü vaat ettim, sen bana ait bir ömrü benim dışımdakilerle üleşmeyi tercih ettin. Bana nasıl ‘Sevgilim’ dersin ki? Evet, bil, canımdan çok seviyorum seni, ama sendeki karşılığı paylaşılmış, üleşilmiş bir sevgi olmamalıydı!”
“Gerçekten bu, gerçek, sana yakışmayan düşüncen mi, bir ömrü sana, senin için feda edeceğimi anlamaksızın? Ben sana aitim, hep sana ait olarak kaldım, yaşamım boyunca, tüm varlığımla, inansan da, inanmasan da, güvensen de, güvenmesen de. Yüzük bir sembol, ama ben sol el parmağına taktım bu kez, ömrümün son anına, son nefesime kadar senin olduğumun inancını yaşaman için...
Ama dersen ki; ‘Git!’ giderim ve ölürüm…
Ve öyle ölürüm ki beni kimse anlamaz(16) sen bile. Haydi, aç ağzını, kan tükürür gibi ‘Git!’ de, vedalaşmamız bile gerekmeksizin öyle bir giderim ki yüreğindeki yangın son anına kadar sönmez, istemezsin sanırım.”
Nefes almaksızın sözlerini tamamlama gayretini yaşıyordu Kevser;
“Seni canımdan çok sevdiğimi ispat etmem için elimde tek bir imkânım var, senin için kendimi öldürmek, intihar etmek gibi, hem şimdi, şu anda. Haydi, söyle o kelimeyi...”
“Git!” dedi Kemal ve Kevser’in hareketlenmesine gerek bırakmaksızın kelimeyi tamamladı, tıpkı o şarkıdaki gibi;
“Me! Gitme! Gitme(17) ne olur?..”
Yaşam her şeye rağmen, yaşanacak kadar güzeldi. Uzunluğu mu? İnsan istediği takdirde saniyeler uzun, hem çok uzun, yıllar kadar uzun olurdu. Yeter ki kıskançlık denilen o karaktersiz böcek insanların gönlünde yer etmesin.
Şüphe gibi kıskançlık da öylesine anlamsız bir kavramdı ki. Kadın-erkek değişmeksizin insan en çok sevdiğinden şüphe eder, sevdiğini kıskanırdı(18)…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kevser; Cennette bulunan bir havuz olduğuna, sütten ak, kaymaktan yumuşak, baldan tatlı, kardan soğuk olduğuna ve içenin bir daha hiç susamadığına inanılan su. Maddi ve manevi çokluk, kalabalık. Kur’an’da en kısa sure(108) adı. İsim olarak genelde kız çocuklarına verilmekle birlikte erkek çocuklara da konulan isim.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Keriman; Eli açıklar, cömertler.
Kerime; Kız evlât (cömert, eli açık anlamlarını da taşır), Mahdum; erkek evlât (bir büyüğün oğlu) anlamında kullanılan eski deyişlerdir.
(1) Antipatik; Karşıt duygulu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşayan.
Babaç; Erkek kümes hayvanlarının en iri ve en yaşlı olanı.
Derman; Bir şeyi yapabilme gücü. Bir hastalığı iyileştiren şey (İlâç).
Haz; Hoşlanma, tat, keyif alma.
Hırçın; Açık, belli bir nedeni olmaksızın sinirlenip huysuzluk eden, kırıcı davranışlarda bulunan, öfkeli, sert, tiz.
Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.
İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
Kıskançlık; Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum. Özenmek, İmrenmek, haset etmek gibi konularla benzeşim inkâr edilemez.
Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
Malûlen; Vücutça (vücudu) sakat olarak.
Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.
Pirüpak; Çok temiz, lekesiz, tertemiz.
Polen; Çiçek tozu. Bitkinin erkek gametini (DNA) dişi gamete taşıyan yapı.
(2) Kıskanç; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiirinin bir yerinde; “Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!” diğer bir yerinde “Düşmanımdır seni kim / Bulursa cana yakın / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur” bir başka diğer yerinde ise; “Kan tükürsün adını candan anan dudaklar” dizeleri vardır. İNTİZAR adıyla ünlenen şiir Suat SAYIN tarafından Muhayyerkürdî Makamında bestelenmiştir.
Kıskançlık üzerine sadece iki örnek söz;
Kıskançlık yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK
Kıskançlık eğer yanıcılık özelikleri taşısaydı, dünyada hiçbir yakıta ihtiyaç kalmazdı. Yugoslav ATASÖZÜ
İnat üzerine sadece iki örnek;
Bir inat yüzünden dargınlık icat ettin, Bunca söze yemine inanmadın da gittin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Makamı Hicazdır.
İmanda; ahlâk ve aklın yerini, inat ve siyasi menfaat aldığı zaman, insan, insan olmaktan çıkıyor. Çok alçak, kötü, bir hayvana dönüşüyor. Yaşar Nuri ÖZTÜRK
(3) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Canı Burnuna (Burnundan) Gelmek; Çok bunalmak, atık dayanamaz hale gelmek, olmak.
Devran Dönmeye (Değişmeye) Devam Etmek; Zamanın, çağın, kaderin, talihin değişmesinin devam etmesi.
Dört Dolanmak (Dönmek); Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşuşturmak, dolanmak, çareler aramak, bulmaya çalışmak.
Gasp Etmemek; Zorla ya da izinsiz almaya kalkışmamak.
Gözlerini Kırpıştırmak; Göz kapaklarını çabuk çabuk, açıp kapatmak, kırpıp durmak, kırpmak.
Hazmetmek; İçine sindirmek. Sindirmek. Kimi durumlara katlanmak.
Küp Gibi (Sarhoş) Olmak; Çok sarhoş olmanın kabaca ve istihzalı bir şekilde anlatımı.
Nüksetmek; Bir hastalık ya da benzer durumun yeniden başlaması, tekrarı, depreşmesi.
Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.
Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.
(4) Akika Kurbanı; Çocuğun başındaki tüylere (saçlara) Arapça akika denir. Çocuk için Allah’a şükür için en geç yedinci güne kadar kesilen kurbana da “Akika Kurbanı” denir ki Hanefi mezhebinde müstehaptır (yararlıdır, uygundur). Bu konuda yaşanması gereken bir takım kurallar olduğu unutulmamalıdır.
(5) Hatıralar sarmış dört bir yanımı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin “Beraber yürüdük biz bu yollarda” bölümü nakaratı olup, Eserin Güftesi; Aşkın TUNA’ya, Bestesi; Selçuk TEKAY‘a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(6) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan… dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Âşık VEYSEL’e ait sandığım türkü, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü.
(7) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Hecin Devesi (Camelus Dromedarius); Batı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan deve türü. Tek hörgüçlü, ince yapılı, uzun bacaklı, hızlı koşan, binek hayvanı.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(8) Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA
(9) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(10) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(11) Hayatta saadeti yapan şeyler çok küçük parçalardır. Bir iyilik, bir gülümseme, tatlı bir bakış, iyi bir dilek. Aslında mutlu olanlar, bu küçük şeylerin huzuruna varmış olanlardır. George Bernard SHAW
Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO.
Bu söze (sanırım Yunus Emre’den) alıntı olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!
Bazen bir bakış, bir söz, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz… William Tecumseh SHERMAN
Bu söze bağlı olarak Victor HUGO’nun sözlerini hatırlamaksızın geçmek içimden gelmedi;
Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır..
Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur.
Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder.
(12) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölümü; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(13) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan dizeler vardır.
(14) Acele İşe Şeytan Musallat Olur (Acele İşe Şeytan Karışır); Bir işin düşüne taşına yapılması gerektiğini, böyle yapılmazsa sonuca ulaşılamayacağını anlatan deyim.
(15) Biz ayrılamayız… olarak ünlenen “Aynı bedende can gibiyiz” diye başlayan Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ayşe Birgül YILMAZ'a, Bestesi; Mahmut OĞUL'a aittir.
(16) Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz… Murat KEKİLLİ
(17) Mademki istiyorsun, öyleyse durma git /…/ Git! Git! Git-me, ne olursun / Gitme kal! (Onno TUNÇ’un bestelediği) Sezen AKSU Şarkısı.
(18) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS Sözün aslıdır. Kur’an’da Enam, Nur ve İsra Sureleri içinde şüphe ve zulüm konularında ayetler bulunmaktadır. Zulüm konusunda Mevlâna'nın şu sözü de dikkatten kaçmamalıdır: “Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. / Zulüm nedir? Dikeni sulamak...”