Doğma-büyüme-yaşama(!) hep bu küçük şehirdeydim. Ayıp olmasa, ya da şansım biraz daha yaver gitse(1) askerliğimi bile evimizin iki adım ötesindeki Askerlik Şubesinde yapabilirdim! Otuz kilometre kadar ilerideki askeri birlikte görev yapmama şükretmemem mümkün müydü ki?

Evet, tüm tahsilimi bu şirin şehirdeki okullarda yapmıştım. Üniversitenin aslının kocamanı büyük şehirde olmasına rağmen fakültelerinden biri benim şehrimde idi. Bu nedenle ne mezunu olup, ne olacağımı bilmeksizin, aslında yüksek tahsilli olmam gereken dışında beni ilgilendiren bir şey olmadığından tüm tercihlerimi şehrimin bu fakültesi için yapmıştım.

Neden böyle söylediğime gelince; mühendis, mimar, öğretmen falan olsan ne işe yarardı ki bugünkü ortamda? Netice itibariyle, dayımız, sırtımızı dayayacak bir akrabamız yoksa hani biraz kaba kaçacak ama “Varsa torpilin arkadaş, patlat, patlat fezaya ulaş!” tavrında hepimiz; “Kaldırım Mühendisi” olmuyor muyduk?

Herkes benim gibi şanslı doğmuyor, yalansız-dolansız söylemeliyim ki; eş-dost, akraba yardımıyla şanslı da olmuyordu! Torpil demek mi ki gerek buna? Ufaktan, hadi ufaktan biraz fazla destek, ya da itekleme diyeyim!!!

Hem zaten okumuş olmak değil, adam olmak(2) önemli değil miydi? Nice okuduğunu sanan, hatta çok üst yerlere gelenlerin hepsinin adam olduğunu iddia etmek, bence safdillikti(3).

Neticeyi kelâm(4); şusunu-busunu, ıcığını-cıcığını(4), deresini-tepesini, suyunu-ekmeğini, valiliğini-kaymakamlığını-belediyesini-muhtarlığını her şeyini biliyordum güzel şehrimin. Daha doğrusu, büyük konuşmamam gerek, “bildiğimi sanıyordum” desem daha doğru, bir noktaya kadar...

İş yerindeki arkadaşlarımdan biri yeni bir baharatçı açıldığını, sahibinin bir bayan olduğunu, gözleri dışında hiçbir özelliği, bakılacak yeri olmadığını, bu nedenle de öcü gibi büründüğünü anlatmışlar, ben de merak etmiştim.

Annem “Ceviz al!” mı demişti, yoksa ben öyle demiş olabileceğini mi varsaymıştım?

Mazeret uydurmak(1) önemli değildi. İnsan baktığında güzelliği görmek isterse o güzellik yeterliydi kendisi için, hele ki o güne kadar tüm çevresinin, tabiidir ki özellikle annesinin ısrarlarına karşı bir baltaya sahip olmamasının(1) da yeniliği görme merakı göz ardı edilmemeliydi(1), ben, tıpkı beni tarif ettim galiba.

Kuzguna yavrusu Anka görünürse(5), bir kirpi yavrusunu “Pamuğum!(5)” diye okşayıp severse arkadaşıma öcü bir kuzgun gibi görünen bana belki Anka gibi görünebilirdi, taş atıp da kolum mu yorulacaktı(1) ki?

Netice itibariyle şehrin sayılı, gözde, varlıklı olmasa da “Eh!” denilecek şekilde borcu-harcı olmayan(1), kendine yeten, şehirdeki kızlardan hiçbirinin gönlünü çelemediği gönlünün sultanını bulamamışlardan biriydim.

Ve benim olmayan düşünceye göre; “Gönül ota da konardı, başka şeylere de!” Ancak insanın içinde bir ömrü paylaşmaya niyet, istek ve inanç olsun. Niyet ve isteğim vardı ve ben o inancı bulmak, yaşamak isteğindeydim. Doğal olarak, bu inanç karşılıklı olmazsa hiçbir zaman mutluluk söz konusu olamazdı.

Mesai bitimi yeni açıldığı söylenen o baharatçıya gittim. Kenarda sandalyede, yaşlıca bir amca oturuyordu; “Buyurun!” derken bile oldukça zorlanan.

Tarif edilenle karşılaşamamaktan dolayı üzülmeye yönelirken tezgâhın arkasından doğrularak göründü o.

Gerçekten arkadaşlarımın söylediği gibi sadece göz, gerisi sözdü, insanın dudaklarını uçuklatan(1), çarpan bir balığın çarpması gibiydi gözleri. İnsan o maviliğin derinliklerine düşüncesizce inerken canının acıyacağını hatta canının yok olacağını bile aklına getiremezdi.

Hem belki o derinlikte, o maviliği soluyarak öteye göçmek belki ölüm denilen o saadeti yaşamak, insanın tek dileği bile olur, olabilirdi.

Tabiidir ki benim gibi genç kızın yüzüne, daha doğru bir deyişle gözlerine angut-angut bakıp(1) bir şey söylememek, söyleyememek herhalde doğru bir şey değildi. Bir anda kör olduğumu sandım, karanlıkta gözlerime bir ışık sıkılmış gibiydi, körlüğüm onun gözlerindeki nurdan kaynaklanmıştı. Bu nedenle o genç kızın tavrını görmem, bilmem, tahmin etmem mümkün değildi.

Sadece sesi ilişti kulağıma, tıpkı gözleri gibi. Mantıksızca cevapladım;

“Ceviz...” Sonrasını galiba şöyle devam etmiştim, eğer hatırımda yanlış kalmadıysa, esaretimde;

“Kabuklu ceviz almaya gelmiştim, dükkânı yeni açtığınızı duyup, ‘Hayırlı, bereketli olsun!’ diye siftah etmeniz(1) için.” Yoksa o gözlerin şaşkınlığıyla; “Ceviz oynamaya geldim, dükkânına(6)!” diye bir türkü çığırmaya kalkışmak ne kadar doğru olurdu ki?

“Sizin ilk alışveriş etmeniz olarak siftah etmek amenna(3), ama bugün dükkânı açtığımı duyan gelmiş, hâlbuki ne tören yaptım, ne de açılış gibi bir seremoni(3). Bir anda bu kadar çok müşterim olacağını beklemiyordum, inanın ki!”

“Allah devamını ve bereketini eksik etmesin inşallah!”

Nasıl bir cümle kurduğuma kendim bile akıl erdirememiştim, ancak süreyi idareli kullanmaksızın mümkün olduğunca o gözlerde yaşamak arzusunu taşıyordum;

“Gerçekten bu mevkide, sizin gibi bir baharatçıya ihtiyaç vardı. Özellikle bayramlarda uzaklara gitmek yerine pastanelerden, paketlenmiş, son kullanma tarihine çeyrek kalmış kahveleri, yine aynı nedenle marketlerden ceviz, baharat gibi şeyleri almak hoş olmuyordu…

Bu nedenle tebrik etmek isterim, sanırım annem, ya da annemin ricasıyla ben, devamlı müşteriniz olacağız güzel bayan!”

“Kendinizi yalan söylemek, ya da iltifat etmek mecburiyetinde bırakmasanız...

Ben, beni biliyor ve sözlerinizi gizli bir alay olarak yorumluyorum, buna da şu üç-beş dakikaya sığdırmaya çalıştığınız cümlelerle hiç hakkınız yok!”

“Özür dilerim, bir yanlış anlama…”

“Kabul edilmedi, en iyisi siz gidin ve bir başka zaman, ceviz almaya mı, başka bir şeyler almak için mi gelirsiniz, o zaman gelin…

Ve başka bir tek söz etmeden; ‘Bir kilo’ ya da ‘Yarım kilo ceviz’ ya da neye ihtiyacınız varsa söyleyin, isterseniz sonuna ‘Lütfen!’ kelimesini de ekleyebilirsiniz, eklemeseniz de benim için mahzuru yok, alacağınız şeyi alın ve gidin!”

Sözünü bitirdiğini, dışlandığımı(1) belirtircesine, hareketlenmemi istercesine ve sanki umurunda değilmişim gibi, yapmakta olduğu işi bitirmek için tezgâhın altına eğildi tekrar, yanlışını fark etmeksizin.

Çünkü dikkatsizdi ve tüm öcü olma haklarını kullanmasına rağmen tezgâhın arkasındaki camda pantolonun gerilmesi nedeniyle belinin açılıp teninin gözüktüğünün farkında değildi.

Israra gerek yoktu, etkilenmeyi arzulamış olmama rağmen konu, bu kadarla tükenmemeli, kapanmamalıydı, kapanmayacaktı da, içimden sessizce geldiğince, kapıya yöneldiğimde.

O, anında çekilmiş bir fotoğraf ya da çizilmiş bir resim gibi beynimde idi, tarifler içine alamıyor, sığdıramıyordum. Gitmiyordu o gözler, gözlerimin önünden, sevgi, şefkat umarken nefrete dönüşmüştü gözleri birden.

Hak etmiş miydim? Asla! Gözlerinde, tümünün güzelliğini anlatmak istemiştim, içtenlikle, azarlanmak aklımın ucundan geçmeksizin.

Türban denilen ucube(3) ile kapatılmaya çalışılmış kafası, tepesinde tas gibi bir şey mi vardı, yoksa bana mı öyle gelmişti, o beni mahveden gözleri dışında? Sonra lekesiz alnı ve tamamen çil diyeceğim bozuk bir teni vardı.

Kocaman bir burnu, burnunun hemen sağ tarafında bir et beni ve sonrasında kalın dudakları çekmişti dikkatimi.

İnsanlar aynı yöne baksalar da, farklı şeyler görebilirlerdi(7) ki ben, at gözlüğü takmamış(1) olsam da, birkaç saniye içinde bana egemen olanı gönlümde görüyor ve unutamamak sevdasını yaşıyordum. Bu dert beni öldürmeden, ben o derdi öldürmeliydim, ama nasıl?

Evet, dindarlık konusunda yaya değildim, ama bu konuda; “Tanrım, bana yardım et!” demek, Tanrının beni ayıplayacağı bir şey gibi görünüyordu bana.

Bilinçaltımda(3) yarın, yarın olmamakta direniyordu bir bakıma. Ancak yarının yarın olmak mecburiyeti vardı, ne kadar direnirse dirensin. Oldu da...

Mesai zor bitti, elimi kolumu sallayarak ki bana göre öyle olması gerekti, ama koşarak ulaştım dükkâna.

O yoktu, bir genç kız vardı tezgâhın ortalarında bir yerde, güzelliği bana göre gönlümdeki ilgilendiğimin (o kızacak olsa da içimden söylediğimi nasıl olsa duyamaz, hissedemezdi) yani benim güzelimin yerini asla tutamazdı.

Hatta güzellik konusunda bu genç kız onun yüzde biri kadar bile olamazdı, hadi abarttım diyelim, onda biri kadar bile diyerek indireyim oranı…

Geldiğimde ne alacağımı unutmuştum, yoksa bilerek mi unutmuştum?

Bir gün önce yaşlı adamı, belki takkesini kulaklarına kadar geçirmiş o dedeyi gördüğüm yerden;

“Buyurun, yardımcı olayım!” sesini işittiğimde;

“Ne alacağımı unuttum!” dedim.

Genç kıza yöneldi;

“Sen rafları düzenleyip, tozlarını almaya çalış!” diye emrettikten sonra bana döndü ve;

“Yarım kilo mu, bir kilo mu?” diye sordu. Afallamak(1) benim en büyük meziyetlerimden(3) biriydi, bu hakkımı kullandım;

“Ne?”

“Ceviz...”

“Ceviz bahane, eğer kovmayıp, kapıya kadar kovalamayacaksanız ve izin verirseniz bir-iki şey sorup öğrenebilir miyim? Gerçi doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, dost acı söyler derler ama...

Tamam, tavrınızdan hemen anladım, dost değiliz henüz, olamadık da, belki de düşüncelerinize göre hiç dost olamayacağız, hatta faraziyenize(3) göre iyi bir müşteri bile olamadım, kabul!”

“Neyse ki dükkân şu anda boş, yeni bir müşteri gelinceye kadar içinizden geçen yalanları samimiyetle dinleyebilirim!”

“Yalan değil, vallahi gerçek…”

“Sus! Şimdi çarpılacaksın!”

“Daha başka nasıl çarpılır ki, insan!”

“Oldukça şakacısınız, yürekli ve cesursunuz da. Abartmayın, kompliman yapmaya(1) çalışmayın, beceremiyorsunuz çünkü.”

“Kompliman değil, yağcılık, yalakalık, sululuk(3) gibi bir şey hiç değil! Sadece gördüğüm ve içimden gelenlerin görüntüsü…”


“Eee! Söyleyin bakalım, benim gibi çirkin, evde kalmış bir kız kurusu(8) için içinizden geçenleri. Neymiş, öğreneyim. Söz veriyorum, sessizce dinleyeceğim, eğer saçmalamazsanız, ‘Defolun!’ gibi bir söz çıkmayacak ağzımdan, kapıya kadar kovalamayacağıma da söz verebilirim aslında, ama kapıyı gösterme konusunda garanti veremem, kibarca gösteririm, eğer sözlerinizde şaşırdığınızı görür, hissedersem.”

“Her zaman böyle misinizdir, hiddetli, şiddetli, sinirli…

“Hayır, sadece haddini aşan(1), aşma gayreti yaşayan, kendini bilmez(4), ismini, cismini bilmediğim, tüm şehir kendininmiş gibi, asilzâde(3) tavrıyla kendini beğendirme gayretinde olan ve karşısındakini elde etmeye çalışanlara karşı böyleyim!”

“Tarif etmeğe çalıştığınız kişi ben isem, sizde bu antipatik intibaı(4) bıraktığım için gerçekten üzgünüm.”

“Özür dilemenize gerek yok. Ailemin bana öğrettiği, ya da aktardığı en güzel hasletlerden(3) biri haddimi bilmek(1)! Bu nedenle doğup büyümediğim, ancak neslimin başladığı, dedelerimin yaşadığı bu kente işimin, mesleğimin gereği olmadığı kanaatine rağmen eksikliğini gidereceğim bir şeyler için geldim...

Belki sıhri(4) olarak sizinle akraba bile çıkabiliriz de. Dolaysıyla aynı hasletin sizde de olduğunu düşünüyorum. Öyleyse bir gün önceki gibi yalan söylemeyin, dürüst olun, olur mu?”

“Dün de gerçeği söylediğime inanmadınız. Belki siz kendinizi inkâr etme eğilimindesiniz. Belki de çevrenizdekiler sadece çillerinizi, burnunuzu, et beninizi görmüşlerdir. Ama gözleriniz dünyanın sihrini saklıyor ve size bakan gözler de gözlerinizle birlikte aydınlığınızdan başka bir şey görmüyor, inanın…

Bu güzelliğiniz de içinizdeki güzelliğin sembolü gibi. Dün de anlatmak istediğim bu idi. Yani kovulmadan evvel…”

“Peki! Siz benim yerime kendinizi koyun. Şehirden bir yakışıklı geliyor, ‘Merhaba!’ bile demeden size olmadığınızı düşündüğünüz bir şeyi pattadak söylüyor(1), ne yapardınız? Üstelik söylediklerinizin tek bir kelimesini bile ne tahsil hayatımda birilerinden, ne de arkadaşlarımdan duymadığımı söylemeliyim…

Yaşamımda ilk kez söylenenlere de tepki göstermem doğal değil mi?”

“Sizin yerinize kendimi koyup da nasıl bir tepki vereceğimi bilmem değil, hissetmem için bile bir fırın ekmek yemem gerek! Ama bir söz daha eklemeliyim, söylediklerime. Gözleriniz, onların etkilediği sizin güzelliğini bilmemekte inat ettiğiniz yüzünüz, gönlünüz gibi sesiniz de güzel ve inanın yanılmadığıma yemin ederim!”

“Bu kadar konuşmanızın nedeni ne? Hem iyi ki müşteri gelmiyor, yoksa kontenjandan yarım kilo ceviz verip size ‘Güle güle!’ dememek için zor zapt ediyorum kendimi...”

“Öyleyse kabul etseniz de, kızıp azarlayıp kovalasanız da ben aynı şeyi söyleyeceğim; ‘Sizi sözlerimle sıktığım, üzdüğüm, meşgul ettiğim için özür dilerim güzel bayan!’ Ama pes etmiyorum(1), yarın, öbür gün, daha ileriki günlerde de yine geleceğim, ta ki gülen gözlerinizle bana bakıp içimi görünceye kadar, iddialı ve inatçıyım…

Üstelik annemin de istekleri, ihtiyaçları bana göre bitmez. Bir gün kahve ister, bir diğer gün dolmalık fıstık, kuşüzümü…

Bakarsınız karabiberimiz bitmiştir, ıhlamur ihtiyacımız göze gelmiştir, bir farklı zamanda…”

Duraklamak şanıma yakışmazdı, aynı hızla devam etmekte kararlıydım;

“Hep ceviz ihtiyacı olacak değil ya annemin! Hoşaflık gün kurusu kayısı da isteklerinin arasına girebilir, Ramazanda hurma, Muharrem ayında aşurelik buğday da...

Bilemem artık, satın alacağım o kadar çok şey var ki, sanırım 365 günde bitiremem...

En iyisi pes etmeden bana bir hak, bir pay, bir zaman verin, içimden geçenleri anlatmaya çalışayım. Siz de bir şeyler anlatmak isterseniz, ya da bu şehir hakkında bilgi edinmek isterseniz elimden geldiğince aydınlatmak isterim sizi.

“Söyleyecekleriniz, ya da söylemek istediklerinizin hepsi aklınızda mı, yoksa not tuttunuz da her genç kıza sattığınız gibi bana da mı sırasıyla okuyup ‘Evet-Hayır!’ şeklinde sınav yapacaksınız?”

“İnanması güç gelecek belki size, belirttiğiniz anlamda hiçbir arkadaşlığım, yakınlığım olmadı kimseyle. ‘Kutsal bildiğiniz bir şey üstüne yemin et!’ deyin istediğiniz şekilde yemin ederim, çekinmem…

Kızmayın lütfen, kovulmayacağımdan, beni sadakatle dinleyeceğinizden emin değildim. Bu nedenle zihnimde hiçbir şey sıralamadan geldim kapına tıpkı şairin Serenad şiirindeki(3) gibi, ‘Işıklarla dolsun kalbimin içi’ diyerek.”

“Şair misiniz yoksa ben de meraklıyım da. İsminizi hiç duymamışım, hayret!”

“Bilmiyorsunuz ki, duyasınız zaten! Hem o gözlerinizle bana, beni sinmemi(1) gerektirecek şekilde bakmadığınız takdirde, şair de olurum, kul-köle de olurum güzel bayan! Ne olur beni yarım kilo cevizle gönderme!..

Küçük kız baksın tezgâha, eğer müşteri gelirse, ne olur deminki gibi sandalyene otur, ister bir köle gibi ayakta tut beni, ister mesafe koyarak uzaktan bak bana. Söz veriyorum ne ellerine uzanacağım, ‘Uzat, tut ellerimi!’ diye, ne de sevgi üstüne sözlerim olacak alelacele!”

“Peki, geçin, oturun lütfen, neymiş söylemek istedikleriniz oldukça meraklandım!”

“En başta dün söylediğim, bugün tekrarladığım, yarın da umutla başlamayı dilediğim günde aynen tekrarlayacağım gibi güzel ötesinde güzel bir bayansınız. İsminizi bilebilsem, sen demek, isminizi söylemek isterdim…

İnanıyorum ki, söylememek için direneceksiniz ve belki de ‘Okuma-yazmanız var, tabelâya bak!’ diyeceksiniz, adınızı söylemek yerine…”

“Hâlâ yalanlarınıza devam ederek beni güç ve gülünç durumda bırakmaya devam ediyorsunuz. Geçin bir kalem, adını bilmediğim yakışıklı adam. Yoksa biliyorsunuz kapının nerede olduğunu, göstermeme gerek kalmayacağını da...

“Peki, birkaç saniye önce, yoksa daha uzun zaman mı geçti üzerinden; ‘Evde kalmış!’ gibi bir söz ettiniz. Gençsiniz, güzelsiniz, üstelik işiniz gücünüz de var. Sen mi istemedin, isteyen oldu da sen mi gönlünün sahibi olamayacağına kanaat getirerek kabul etmedin?”

“Çok özel soru, değil mi? Size ne? Hem bazı cümle aralıklarında bana ‘Sen’ diyecek kadar yakın olmanıza izin verdiğimi sanmıyorum!”

“Özür dilerim, sadece duygularımdaki içtenliği anlatmak için resmiyeti(3) bir ara elden bırakmış olabilirim.”

“Çok ve de oldukça çokbilmiş(3) olarak peki, bu sözleri de mi daha önce başka kızlara söylemediğiniz iddiasındasınız? Kim bilir kaç kez söylemiş olmalısınız ki maşallah makine düzeninde ezber konuşur gibisiniz! Adedi aklınızda mı onların, bakın isimlerini sormuyorum, mutlaka onları unutmuşsunuzdur. Malûm insan aklı unutmaya mahkûmdur!(10)

“Üff! Sayısı aklımda değil desem, hemen inanacaksınız ama biraz önce de yeminle söylediğim gibi, sizi şaşırtmam gerek, bugüne değin gönlüme akan bir göz, bir ses ve gönülle karşılaşmadığım için bu sözleri size sırası, sekisi olmaksızın aklıma geldiğince ilk defa söylüyorum…

Derseniz ki; ‘Derslerine iyi çalış, yarın sınav yapacağım!’ diye vallahi çalışıp da gelmezsem namerdim(3)

Ama ezberimdekilere uzun süre tahammül edecek misin, pardon tahammül edecek misiniz, işte bu konuda tereddütlüyüm! Sana hoş görünmeyi istiyorum, ama aklını çelmek(1) anlamında değil bu, bana ilgi duymanı beklemek isteğindeyim, ama buna şimdi, hemen hakkım olmadığımın da bilincindeyim.”

“Eee! O halde bu çabanın anlamı ne?”

“Gönlünde, kalbinde, beyninde, ruhunda gecikmeksizin yerimi kapabilmek...

“O kadar zayıf görüyorsun yani beni, çirkinim ya!”

“Asla! Hem şu çirkinlik sözünü artık bir kenara koysan? Gönül kimi severse güzel odur. Kaldı ki umurumda değil! Zayıf olmak bir yana senin hissettiğim kadarıyla granit gibi sert bir kaya olduğuna ve tonlarca dinamitle bile parçalanıp yıkılmayacağını biliyorum…

Bak, düşünüyorum, zannediyorum demiyorum, iddialı bir şekilde biliyorum, diyorum. Ancak seni tüm aydınlatmaya çalıştığım sözlerime karşın bana elini uzatmayacağının da farkındayım şimdilik. Demek istediğim bu!”

“O zaman olmayacak duaya âmin dememi(11) neden beklemektesin ki?..

Ve de sözün ışığında uzun yollara neden başlamak isteyesin ki?”

“Gerçeğe, ya da sonuca ulaşmak için ilk adımı atmak önemli(11), ben de o adımı atma çabasını yaşadım!”

“Boş, ya da yanlış bir adım olduğunu, olacağını bile bile, öyle mi?”

“İddialı konuşmak için vakit biraz erken sanırım. Bildiğim, hissettiğim birçok konuda oldukça iddialı olduğumu hissettirdiğimi sanıyorum, iddialı olmayı söylememe rağmen sevmesem de.  Ama ilk adım önemli benim için, yeter ki yönü yanlış seçilmesin…

Ben bu adımı sana doğru attım, senden istediğim sadece bana yüzünü dönmen, sen bana doğru yönelmesen de, yerinde sabit dursan da, gönlümdeki fırtınalarla, adım adım sürüklenerek değil, isteyip arzulayarak ulaşırım sana. Yeter ki beni görüp yüzün öte döndürme! (12)

“Gerçekten şair olduğunuza inanacağım geliyor, falsolarınızla(3) arada bir ‘Sen’ demekte ısrarcı olsanız da.”

“Şiir değil ki sözlerim, içimdekileri dökmek, bir anda beni iliklerime kadar zapt eden seni, sana anlatmak…

Pardon, sizi, size anlatmak, demek istediğim…”

“Sözleriniz oldukça inandırıcı, inanmayı da arzulamıyor değilim, ama neden inanayım ki size? Dün bir, bugün iki, siz bana dil döküyorsunuz(1)! Evet, itiraf etmem gerek, güzel sözleriniz var, hoşlandım da. Ama bir kere beni tanımıyorsunuz, yaşadığınızı, yaşayacağınızı düşündüğünüz şey gerçek değil, sadece masallara konu bir şey, bir prens ve avamdan bir köylü kızı gibi...

“Peki, yarın da bana karabiber satmak için vakit ayırmanız mümkün olabilecek mi?”

“Sizden kurtuluş yok, peki!”

“Hayır! ‘Gelme!’ derseniz gelmem, içimdekileri dökmek için bana bu kadar imkân verdiniz ya bu mutluluğum. Kim bana ‘Deli’ derse desin, umurumda değil, kendi kendime seninle konuşurum, dağlara, nehirlere, ağaçlara, karıncalara söylemeğe, anlatmaya, ezberletmeye çalışırım, senin kabullenmemekte direndiğin güzelliğini(13)

Seni yaratacağı için senden önce beni yarattığı için Tanrıya şükredeceğim!”

“Uzaklara gitmenize, birilerinin size ‘Deli’ demesine gerek yok, gerçekten delisiniz!”

“O halde ben, deliliğimle baş başa kalmam için ‘Allahaısmarladık!’ diyorum, beni bana bırakman için. Bu gece istediğin bir vakitte, ya da apansız uyanırsan gecenin bir vaktinde(14) göğe, yıldızlara bak, birini seç, beni o yıldızda, seni düşünürken göreceksin, inan!..

Ve oralardan sesleneceğim sana; ‘Güzel kız! Bir anda doldun gönlüme, sevdim seni, seni seviyorum!’ diye ve senden, önce merhamet, şefkat, sevgi ve sonra seni dileyeceğim!”

“Deli olduğunuzdan biraz evveline kadar az da olsa şüpheliydim, şimdi gerçekten kanaatim sabitleşti, yarın o yıldızdan in ve gene gel, gerçekten seni dinlemek hoş, ‘Deli’ de olsan...”

“Sadece o yıldızda değil bu deliyi rüyanda da gör, rüyanda sana ne söylerse, hepsi gerçektir, inan!”

“Yıldıza bakacağım, seni göreceğim; ‘İn oradan aşağı, yerin neresi biliyorsun!’ diyeceğim, rüyamda seni göreceğim ve söylediklerine inanacağım, öyle mi? Peki, öyle olsun diyeyim!”

“Peki, son bir soru?”

“Hakkınız bitti, yarına!”

Bu sözlerin karşılıklı birer vaat olduğunun ikimiz de farkında değil gibiydik!

 “Peki, yarına kadar iyi uyu, iyi dinlen, kulaklarındaki pasları sil(1), sözlerim için gönlündeki boşluğu tembihle, benim için düzenle, çünkü yarın için sevgimi düzenli ve doyasıya anlatmak için hazırlıklı geleceğim, gönlüne yerleşeceğim, hem de sabit bir şekilde, yerimden kıpırdatamayacağın kadar güçlü, sanki tapulu gibi sevdiğim!”

“Sevdiğim? Gerçekten deliliğiniz için hastaneye uğrayıp ‘Deli Raporu’ alın da yarın öyle gelin!”

“Ne yani, azıcık da olsa gözlerinde bana karşı bir ilgi hissettirmediğin için ‘Sevgilim’ demediğim için mi kızıyorsun!”

“Tamam diyorum o zaman, mutlu olacaksan!”

“Gerçekten mi?”

“Bilemiyorum, yarın başına bir huni, kulağına da küpe takarak gel, olur mu?”

“Anlamadım!”

“Hani derler ya; ‘Deli deli tepeli, kulakları küpeli!’ diye, dünya âlem sizi bilsin(1), anlamında!”

“Hiç de gocunmam(1), seni gösterir; ‘Sebebi bu!’ der, ben kendimi kurtarırım, sen başının çaresine bakarsın! Belki baharat-maharat alacak müşterin artar, bu kez, bizimkilerden birinin aklını başından uçurmuş olursun. Bir şeyler alma bahanesiyle; ‘Görelim şu kızı!’ diyerek gelebilirler dükkânına, seni öğrenmek için...”

“Niyetin bu kapıda sabahlamak mı, hadi git evine!”

“Sen, dedin!”

“Yanılmışım!”

“O halde çöz şu başındakini ve gideyim!”

“Deli-divane olmak(1) yanında, sarhoş musun sen? Buraya gelmeden önce bir şeyler mi içtin yoksa? Dükkân kapandı, hadi kış, kışt!”

“Evet, seni görür görmez, yaşamımda ilk kez aşk şarabından içtim(15), sana ters gibi görünse de, elimin, ayağımın tutmaması da ondan. Ama içerideki o küçük kız şahit olsun ki, seni alacağım, ibret-i âlem(4) için değil, sırf bana âşık olacağın, bensiz bir hayatı tüketmeyi düşünemeyeceğin, bilemeyeceğin için!”

“Aç tavuk, kendini darı ambarında görürmüş, kendinizden o kadar eminsiniz yani, haydi iyi geceler, kapatıyoruz!”

Ertesi günler o kadar çok birbirini takip etti ki! Görevim çıktı ulaşamadım. O, yoktu, ya da görünmemek için saklanmış olsa gerekti, bana inanmayışının gereği gibi, göremedim.

Ben geldim, müşteriler yığıldı üst üste iki kelime etme imkânım olmadı. İmkânım oldu bakışlarından ürkmek değil, çekindim. Şansımı geleceğimi yitirmekten korktum. Bazen komşular engelledi dükkâna girişimi, bazen arkadaşlarım “Hayırlı İşler!” demek için beklerlermiş gibi, içimdeki yangını hissettiklerine dair kuşkular yaratır gibiydi. Saklanmam gerekli ve şarttı.

Bana ulaşmasını dilediğim yarınların, yarın olmamakta inatlaşmalarını, direnişlerini gerçekten aklım, havsalam almıyordu(1). Herkesin işi-gücü vardı, hem düşünceleri, hem yol-yordam bilip cevaplamaları gereken şeyler.

Bu nedenle sabahın kör vaktinde “Memur Simidi” satın almayı bekler gibi Baharatçı Dükkânı kapısında dikilmek uygun değildi. Hatta mesaiye yetişmek isteyenlerin, simit molasında otobüs beklemeleri, angut kuşunun(1) eşini beklemesi gibi yanlışa yanlış, doğruya doğru davranışları içinde olmalıydım.

O halde şairin Abbas’a dediği gibi; “Haydi Murat, vakit tamam(16)!” denilecek vakti beklemeliydim. Tamam, ben Murat'tım, ama o kimdi? Onun gözleri dışında hiçbir şeye dikkat etmemek, benim gibilere yakıştırılacak, tarifi olmayan bir sıfattı.

Ama kendiliğimden kendimce öğrenmek yerine onun o dudaklarından(17) öğrenmek daha iyi olmaz mıydı? Üstelik ya ben yıldızlardayken, ya da onun rüyasında macera ararken; “Sen kimsin?” diye beni tanımayıp sorsa kendimi nasıl ispat edebilirdim ki!?

Gerçekten adını bile bilmediğim genç kızın dediği gibi deli, yontulmamış bir zırdeliydim(4)! Ama tüm suç benim miydi? N'apalım onun da beni delirtecek, aklımı başımdan alacak gözleri olmasaydı ve öyle bakmasaydı bana!!

Oradaydım...

Bir müşteri ile ilgileniyordu, ben dükkândan içeri girerken. O gözlere daha uzaklardan bakarken neden şaşkın ördek(4) gibi olduğumu anlayamıyordum. Hazırlıklıydım bu kez. Sanırım o da.

Ama onun hazırlıklı olmayacağı iki konuyu biliyordum, aynı masanın iki uzak taraflarına oturduğumuzda, genç kız tezgâhtaydı ve bu, benim dükkâna ilk geldiğim günden beri onun merak hanesinde cevaplayamadığı, belki de kendi kendine sorguladığı birkaç sualden biri olsa gerekti.

“Müşterinizle meşgulken beni gördüğünüzde gözlerinizin içinin güldüğünü, bir ışık kümesinin gönlümü aydınlattığını, yüzünüzde güller açtığını gördüm!”

“Takmışsınız gözlerime! Yüzümde ise güllerin dikenlerini görmüş olsanız gerek!”

“Yanlış! Bir kerecik de kendinize benim gözümle, benim gönlümle bakmayı deneseniz. Hem aklıma taktığım sadece gözleriniz değil, elleriniz, ne bileyim şu anda aklımı karıştıran çok şey olmasına rağmen sıraya dizemediğim tüm cisminiz. Belki özelinize girdiğimi söyleyerek sinirle reddedeceğiniz şeyler. Ama başlangıcı şöyle yapmaya çalışsam...

Bana ismimi sormadın hiç, yıldızda ve rüyanda gezinirken de sormuş olduğunu düşünemiyorum.”

“Siz sordunuz mu ki bana, ben kimim, neyim, nereden geldim, neden baharatçılık gibi bir işle meşgulüm, vs. vs?

“Tam soracaktım, araya başka söz karıştı, hatırlamağa çalışayım zamanını, ama önemli değil. Ben Murat. Neden Murat olduğumu yorumlayabiliyorsunuzdur, herhalde?

“Tahmin edebiliyorum. Bense Betûl(18), yani “u” harfi üzerinde inceltme işaretli olan. Anlatabiliyorum herhalde değil mi, ‘Keçi’ olmadığımı…”

“Ha, şimdi anladım, size karşı incelik yapmazsam o inatçılık ortaya çıkıyor yani!”

“Gizleyerek, saklayarak siteminizi belli etmek yakışıyor mu? Asla keçi gibi inatçı değilim. Haddimi bilirim ve özendiğim şeylerden biri de karşımdakinin haddini bilmesi, bilmemekte direniyorsa da haddini bildirmek…

Ben sizin deli ve bu konuda raporunuz olduğu konusunda kesinkes inançlıyım. Ancak özetlemekte zorlandığım bir kısım özelliklerinizi de inkâr etmem mümkün değil!”

“Sizin kanaatiniz ve takdiriniz! Peki, siz kimsiniz, nesiniz, neden, niçin gibi konulara girmek ister misiniz, başlangıç olarak, eğer sakıncası yoksa sizi tanımaktan, sizinle tanışmaktan mutlu olacağımı yinelemek isterim!”

“Peki! Bence sakıncası yok, nasıl olsa birçok şeyi olduğu gibi, ismimi de, anlatacaklarımı da kesinlikle unutacağınızdan eminim, ama dertleşmek ihtiyacımı gidermeye çalışayım.”

“Tamam, söz veriyorum, bundan sonra hiç iddialaşmayacağım sizinle, sadece sus-pus olup dinleyeceğim(1), ta ki bana tekrar kızmak hakkınızı kullanıncaya kadar, ilgilenmeniz gereken müşteri olursa yılmaksızın bekleyerek!”

“Öncelikle neden baharatçıyım, başka hiçbir iş yokmuş gibi, söyleyeyim. Aslında Eczacıyım. Eczacılık Fakültesi mezunuyum yani. Koca şehirde eczane açmak, her babayiğidin üstesinden gelen bir konu değil. Tüm arkadaşlarımın eşi, dostu, yakını var. Hatta babalarının, annelerinin mesleğinin devamı olarak düşünerek de üniversiteye devam eden arkadaşlarım olmuş…

Devletimin eczacıya ihtiyacı yok. Eczacıların da yedeklerine! Öyle ki, bırakın ortaklığı, maaş karşılığı çalışmayı bile hava parası(4) diyebileceğim bir miktarla karşılamak isteyenler oldu. Ben de reçete mecburiyeti olmayan ilâçları da satabilmek için baharatçı olmaya karar verdim. Dinliyor musunuz, yoksa aklınız başka yerlerde mi?”

“Öyle mi gösteriyorum, hâlbuki sesinizde mutluluğumu doyurmaya çalışıyorum, doymayacağımı bile bile...

“Dedelerim buralıymış, kenardan-köşeden, uzaktan-yakından akrabalarım; babamı ve annemi ikna ederek benim buraya yönelip şansımı denememi söylediler, bu nedenle baharatçılıkla başlamayı denemek istedim, babamın emekli ikramiyesi, annemin biriktirdiği birkaç kuruşla, sermayemin yettiği kadarını kediye değil, bu dükkâna yükledim(19)!”

“Şansınızı denemek konusunu anlamadım!”

“Şöyle; Burada ‘Gülen Ayva Eczanesi’ varmış, sahibinin yaşı ilerlemiş olmasına rağmen dinç olduğunu öğrendiğim. Bir ara ona gidip merhametine ve himmetine sığınıp beni çalıştırmasını, bildiklerimi unutmamak için yardımcı olmasını, eğer kendisini ikna edebilirsem, evlât, akraba cinsinden yakını yoksa bu şirin şehre ondan sonra hizmet etmeye devam etmeyi arzuladığımı söyleyeceğim. Bu kadar işte!”

“Ne diyeyim ki? Muhtardan ilmühaber, nüfus kaydı gibi belge getirmemi mi bekliyorsunuz? Aklınızdan geçenleri siz sorun, ya da söyleyin! Eczane konusuna sonra döneceğim inceltme işaretli Betûl... Sahi size kısaca Betûl diyebilir miyim, bu sen anlamında olacak, ama kızmazsan!”

“Kaç gündür bu kapıyı aşındırıyorsun, aşındıracağını düşündüğümden maada(3). Neredeyse akraba olduk, deyin bakalım!”

“Sevindim, o halde sen de bana Murat, diyebilirsin!”

“O kadar arzuluydum ki, ismini dememek için kendimi zor zapt ediyordum, neredeyse dememi yasaklayacaksın diye çekiniyordum, iyi ki izin verdin hemşerim, akrabam, artık ne olarak kabul ediyorsan...”

“Bu sefer de gene sitem sazını aldın eline, haydi hayırlısı, benim sana isminden başka söylemek istediğim tek kelime, beni, içimi-dışımı anlatan ‘Sevgilim!’ demek ve bunu önünde-sonunda senin ağzından da duymak!”

“Anlaşıldı, vaz geçmeyeceksin, seni dinliyorum, devam et!”

“Bu giyiminizi, tavrınızı, kendinizi neden buna zorladığınız merak ediyorum!”

“Anlamadım, ne gibi?”

“Tesettür(3) tavır ve tarzınız?”

“Ne varmış yani bunda? Örtünüyorum işte! İnancım gereği!”

“Yani eğer yanlış anlamıyorsam, hacca ve birkaç kez umreye giden, beş vakit namazında, niyazında olup da sadece gerektiğinde başörtüsü takan annem, şu anda üniversitede olan kız kardeşim, sizin bu düşüncenize göre inançsız mı oluyorlar? Beni de inançsız olarak görüyorsunuz, sanırım…

Aslında her koyun, kendi bacağından asılır, biliyor olmalısınız bunu. Sizi günaha sokmayayım, inancınıza saygı duymam gerek ve beni yaşamınızdan bu birkaç günü yaşamamış gibi silmeniz için, bir daha gözükmemek üzere gidiyorum. Allahaısmarladık!”

“Gitme!”

Eli dizimin üstündeydi, emreder gibi mi, yalvarır, rica eder gibi mi, anlayamadığım. O anda müşterisi olmayan dükkânda raflar yerinden oynadı, doğal olarak tezgâhtaki kendisine tesettür konusunda hiç benzemeyen, doğal görünümlü genç kızın da dikkatini çekti bu bağırışı.

“Yanlış anladın, demek istediğim öyle bir şey değildi. Gitme, konuş, sen konuştukça tüm saplantılarımı bir kenara atma gayreti yaşıyorum!”

“Gitme, sözünün devamı şarkıda; ‘Sana muhtacım!(20)’ olarak devam eder, benim de öyle düşünmemde sakınca yok, her ne kadar şu anda hayal gibi görünse de…

Her ne olursa olsun, bazı şeyleri beyninde, gönlünde, zihninde saklama, bir kenara at, unutman gerekenleri de yaşaman gerekleri de kendine mal etmeğe çalış. Beni dinlemeyi arzu ettikçe, gerekirse unuttuklarından, hatırlaman gerekenler olursa ki, hiç sanmıyorum, Geri Dönüşüm Kutusundan çağırırız. Dediğim gibi eğer istersen...”

“Sanırım, istemeyeceğim, yeter ki aydınlatmaya devam et beni…”

“Bravo! Benim güzelimden de ben bunu beklerdim!”

“Senin güzelin? Anlamadım.”

“Erken bir heyecan belki, sonra devam ederim. Tesettür konusuna gelince; belki ağır, belki de yanlış konuşabilirim, ama gerçek olarak vurgulamam gerek, eğer izin verir, gücenmezsen ve kapıyı göstermezsen!”

Dost acı söyler, demiştin başlangıçta. Devam et lütfen, yanlışın olmadığı, olmayacağı inancındayım.”

“Dost kabul ettiğin için mutlu oldum!”

“Sözün gelişi işte! Böyle bir şey yok, sözün gelişi...

“Peki, umut edebilir miyim?”

“Umut etmeni kimse engelleyemez, ben bile, ama umut ederken de, hayal kurarken de umutlarının ve hayallerinin esiri olma(21), sınırları çizmeyi ve o sınırları korumayı bil. Zaten okumuş adamsın, bu belli, sanırım bilirsin, benim bildiklerimin hepsini…”

“Eh, şöyle böyle, bir kısmını; ‘Umut, fakirin ekmeği(21)! Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir(21)! Umut cesaretin yarısıdır(21)! Bir yerde yaşam varsa, orda umut da vardır!(21) gibi ve daha niceleri...

Kızmayacaksan devam edeyim mi? Bu şekilde örtünmenin senin kararın olmadığını sanıyorum, iddialı gibi görünsem de. Kısaca aile baskısı mı, çevrenin ailene etkisi mi, yoksa üniversitedeki bir kısım eğilimler mi, bilemiyorum. Ailenin, özellikle de babanın eğitim düzeyi konusunda tereddüdümün olduğunu ve sana tahakküm ettiği(1) düşüncesindeyim…

Susuyorsunuz, sükût ikrardan gelir(22), demek ki düşüncelerimde yanılmıyorum. Ekleyecek bir sözünüz varsa bekleyeyim, yoksa devam etmeye çalışayım, ya da kovun, gideyim!”

“Sadece ailemin, çevremin değil, üniversitedeki arkadaşlarımın da etkisinin olduğunu itiraf etmeliyim!”

“Ne yani, sizin gibi giyimli olanlar yerine, meselâ orası-burası dövmeli(3), rengârenk aşırı boyalı, makyajlı, frapan giyimli(4) arkadaşların olsaydı başlangıçta, onlara mı uyacaktın? Sorgulama değil, lütfen kabul et, asla senin dövmeleri olan bir genç kız olduğun aklımın ucundan bile geçmiyor!”

“İnancıma ters!”

“Bak, bu konuda seninle hemfikirim! Devam edeyim mi? Eksikliklerim olduğunu bilmeme rağmen, mahalle mescidinden, hocamdan, hacı anne ve babamdan, okuduklarımdan kısaca mürekkep yaladığım iddiası ile beynimde biriktirdiklerimden bir kısmını aktarmaya çalışacağım sana, bildiğini iddia etsen de, bilmediğine olan inancımı belirtmek istiyorum. Sözüm ağır geldiyse özür dilerim!..

Ses çıkarmadığına göre ‘bilmek, öğrenmek, arzusundasın!’ diye düşünüyorum; çoğumuz Kur’an’da yazılanları bilmiyoruz, anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz, ya da konumumuza hangi yorum, hatta düşünce uygun geliyorsa onu kabullenip üstelik yanlış olarak anlatıp aktarıyoruz çevremize…

Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Kur’an’ı Kerim Nur ve Ahzâb surelerinde(23); tesettür konusunda ‘Örtününüz!’ sözü geçer, ‘Dış örtülerin üzerlerine alınması, süs yerlerinin gözükmemesi’ tarif edilir…

Oysa bağışla, başın bağlı ama gıdığın açık ve kolyen gözüküyor. Beyaz önlük giymişsin ama beden hatların belli. Üstelik ilk geldiğimde, üstünde önlük yoktu ve çömeldiğinde tezgâh arkasındaki camda belinin açıldığı görünüyordu. Devam edeyim mi, insafsız olmamak için azami özen gösterdiğime inan lütfen, seni incitmek, kırmak asla aklımın ucundan bile geçmez!”

“Ne diyeyim, ipimi acımaksızın çekmişsiniz benim, devam edin lütfen!

“Makyaj yapmamışsın, bu; bilmediğim halde namaz, niyaz, ibadetle aranın iyi olduğu anlamında benim için! Ancak…”

“Evet, ancak?”

“Abdest aldıktan sonra sürdüğünüze inandığım o siyah ojeler hiç yakışmamış size. Elleriniz kınalı olup tırnaklarınız da kınalı gözükse daha iyi olmaz mıydı, ya da ten rengi bir oje yahut da benim bilmediğim, ya da aklıma gelmeyen bir şey!”

Gülümsedi, kendisini baştan aşağı eksiksiz olarak süzüp incelediğimin farkındaydı.

“Gülmek, gülümsemek sana o kadar yakışıyor ki? Daha önce hiç söyleyen oldu mu?”

“Bir kere söyleyen oldu, adı Murat idi sanki hatırımda yanlış kalmadıysa...

“Memnun oldum, devam edeyim mi yoksa terliğini alıp peşimden koşturacak mısın?”

“Doğruya doğru, analiz ve tespitlerinde fazlası yok, eksiği var!

“O halde birini daha söyleyeyim ve kapıyı arkamdan kapatayım.”

“Bu kadar acele mi?”

“Neredeyse bir saattir kafanı ütülüyorum(1), yetmez mi? Bak, tezgâhtaki hanım kızın bile canı sıkıldı, yoruldu sanıyorum, ‘Üff!’ diye seslenişini sadece ben duyuyorum galiba!”

“Peki, sen söyleyeceğini söyle, kapıyı arkandan ben kapatırım! Ancak yarın gene geleceğine söz verirsen!”

Dalgınlık mı, içten gelen bir istek mi, farkında olamamak mı, yoksa gerçeğin kendisi mi olmadığımız “Sen-Sen” modunda idik.

“Söz vermek, ne demek? Şair; Karagözlüsü için ‘Tüfekleri çatar çatmaz!(24) demiş asker için, ben mavi gözlüm için ‘mesai biter bitmez!’ diyorum!”

“Peki, devamı?”

“Başına örttüğün o örtü süs yerlerini kapatmıyor, bence ve bana göre uygun değil, ‘Sen benim için güzel olmaya devam ettiğin müddetçe buna rızam olmayacağını bil!’ demek istiyorum. Ayrıca o kulaklarında ne işe yaradığını bilmediğim, sanırım küpe dediğin, başörtünün ardından gözüken halkalar kulaklarının memelerini sarkıtmış. Bugün değilse de üç-beş yıl sonra kulağına yeni bir delik açmak, ya da kopçalı küpe takmak zorunda kalacaksın, benden söylemesi. Bana doyum olmaz! Haydi Allahaısmarladık!”

“Hep böyle Doğrucu Davut(4) musunuz, sözünü, sevdiğim dediğine bile söylerken esirgemeyen, kırılıp, döküleceğini bilmeksizin...”

“Sopa yemeyeceğimin, kovulmayacağımın garantisini hissettiğim, kapıya yakın olduğum ve ömür boyu asla yalan söylemeyeceğim benim için sevgili olan insana tüm anlarımda dediğin gibi olma gayretinde olan bir insanım. İçimde sakladığım sondan bir evvelki söylemek istediğim düşüncemi saklayarak!”

“Şimdi söylemenin sakıncası var mı?”

“Yok, ama kapıya kadar yaklaşıp öyle söyleyeyim, çünkü sonumdan emin değilim. Şu ana kadar sana karşı hep doğru ve dürüst oldum, bundan sonra sonsuza kadar olacağım gibi. Sana gördüğüm yanlışları ikaz etmek için, doğruları takdirlerimi göstermek için anlatmaya gayret ettim, içimden geldiği gibi. Ama ilk kez başlangıç olmasını dilediğim şekilde şöyle bir şey söylemek istiyorum…

Bu sözümü başlangıç olarak kabul et, lütfen; Yaşam senin, tüm arzu, dilek ve isteklerine, evet! Bu yaşam biçiminden hoşnutsan ona da evet, lâkin benim olduğunda benim istediğim, arzuladığım şekilde giyinirsen mutlu olurum ama özgürlüğünü asla kısıtlamam, kısıtlayamam!”

“Senin olduğumda? Bu bir ilân-ı aşk mı? Bu kadar çabuk?”

“Acele ettiren sensin, elimden geldiğince saklamaya çalıştım, lâf ola beri gele(4) işte! Hâlbuki ilk karşılaştığımız andan beri, gizli-açık hep aynı şeyleri söyledim. Öyle; ‘Ya benim olacaksın, ya da kara toprağın!’ gibi banal şeyler geçmez aklımdan, hem geçmemeli. Seni ikna edebildim, gönlündeki ışığa bana yönelttiysem mutlu oluruz beraber, ömür boyu, ama ‘Hayır!’ dersen de, bu senin özgür iraden(4), bana kenara çekilmek düşer! Sağlıklı yaşaman bana Tanrının hediyesi gibi görünür!”

“Aklımı yitirdim, ya da aklım başımda değil. Akşama gene görün otağımda, aklımı başıma iade et ki ben de söylemek istediklerimi söyleyeyim.”

“Peki, Allahaısmarladık! Ancak son bir söz; Umut insanların ekmeği gibi bir söz kalmış aklımda. Ben söz veremiyorum, ancak aklımdan geçirdiğime göre, akşam geldiğimde sana iyi bir haber vermek arzusunda olduğumu bilmeni istiyorum!”

“Öyle nişan yüzüğü, çiçek falanla geleceksen, gelme, henüz çok erken. Sana tüm içtenliğimle ‘Peki, evet!’ diyebilmem için bana süre ver!”

“Sonuçta ‘Evet!’ demen için beklemem gerekiyorsa ömrümün sonuna kadar beklerim cevabını, ne sıkılır, ne yorulur, ne de üzülürüm.”

“Güle güle! Akşamın olmasını bekleyeceğim.”

İkimizin de sözlerimizde eklenti olmadı, sevgi üstüne…

Ne işim-gücüm, ne de dünya umurumdaydı, bu kere akşamın olmakta gecikmeyeceği inancındaydım, ama yapmam gereken bir iş vardı; Gülen Ayva Eczanesini ziyaret etmek gibi...

Ayrıca sevgi konusunda at gözlüğü takmıştım, doğrudan doğruya, sadece bakmam gereken yöne doğru baktığım, ya da bakmam gerektiğini düşünüyordum. Mademki; “Aldığın aklımı iade et!” demişti, kısasa kısas(25) onun da; aldığı aklımı bana iade etmesi gerekmez miydi? Hem aynen, aslı gibi ki; ona önce sevdiğimi, onsuz bir yaşamı düşünemeyeceğimi söylemeliydim.

Hatta eczaneye gitmeden evvel düşünüyordum ki; birikmiş birkaç kuruşum vardı, ben de işi gücü bırakır, ona katkıda bulunur, sermayesini yükseltir, hiçbir beklentim olmaksızın (meselâ) onun yanında çalışırdım o genç kız yerine. Ama bir eczacıya, baharatçılık yakışır mıydı? Yakışmazdı tabii ki!

Beklentim olmaksızın mı, dedim? İnsanlar, hele ki benim gibiler, eğer söylediklerinin tümüne inanıyorlarsa yalanın tarifi, dürüst olmamanın tarifi nasıl ve ne olabilirdi ki? Bir ömrü adamak istemişsin, onsuz bir saniyeyi geçirmemek, bir saniyeyi onun dışında heder etmek(1) istememişsin ve sözün; “Beklentim yok!” Öyle miydi gerçekten?

Akşam, akşam olma vaktini biliyordu akşam mecburdu, ben medyumdum(3). Heyecan ve telâş hatta arzu ile girdim dükkâna, bugün dil dökmekte tüm uzmanlığımı konuşturma dileğindeydim.

O da ne? Betûl'ün başında o tas gibi şey yoktu, sadece başörtüsü vardı, ufak bir merdivenle raflarda bir şeyler arıyor, temizliyor, ya da düzeltip düzenleme çabasındaydı.

“Merhaba!” deyişimle birlikte muhtemelen heyecanlandı ki, ben de şeytan tüyü(1) vardı ve sevdiğimi heyecanlandırmakta üstüme olan birinin olmayacağını düşünüyordum, hüsnü kuruntu(4) olsa da.

Merdiven Betûl’ün ayaklarının altından kaydı ve beklediğim bu imiş gibi kucağıma düştü. Allah'tan istediğim tek gözdü, o vermişti iki göz, nasıl şükretmezdim ki?

Üstelik ne çevremizde bir müşteri, ne de depoya indiğini, ya da evine gittiğini düşündüğüm yardımcı olduğunu sandığım bir genç kız vardı.

Soluklarımız dudaklarımızda birleşti, akşam ortasında, hem de dükkânın bir ucunda...

“Aslında bunu hak edeceğimi düşünüyordum, fırsat düşkünü olarak!”

“Bilmece gibi konuşmasan?”

“Hani Gülen Ayva Eczanesinin sahibi ile tanışmak istiyordun ya, o benim has amcam. Yıllardır emeklilik hayali kuruyordu, şehri bırakmamak için de karınca kararınca(3) eczaneyi vatandaşa hizmet için döndürmeye çalışıyordu…

Sanırım, ilerleyen zamanda değil, hemen başvurduğun takdirde, seni anında dinleyecek ve mesleğine devamını sağlayacaktır, mutlu olacağınızı sanıyorum, ikinizin de…”

Ağlıyordu.

“Minnet duygularıyla değil, beni sevdiğin için ağlamanı dilerdim. Seni sevdim, seviyorum da, hem kucağımda paylaştım seni, dudaklarımızla, bana namahrem(3) değilsin...

Benimsin, benim olmalısın, hem buna mecbursun, ‘Tanrı huzurunda!’ demem o kadar kolaydı ki, eğer verdiğim haberle ağlamasaydın!”

Sözün bitmesi gereken yerdeydim.

“Sen beni o haberle değil, beni yönlendirdiğin doğrularla ve ikna ettiğin, olmadığım halde olduğuma inandırdığın hiç kimsenin fark etmediği güzelliğimle kabul etmeyi dilediğine göre, eczacı olduğum için değil, gönlünü çelmeyi başarmış bir kız olarak neden senin olmayayım ki?”

“Sonsuza kadar, tek bir isteğimle!”

“Eczacı değil, baharatçı olarak, beni gördüğün, beni istediğin dışında ne isteğim olabilir ki?”

“Belki söylemekte acelem olabilir, ama geçirdiğimiz heba olduğuna inandığım birkaç ayı kendi kendine harcayan günleri ömrümüzden fuzuli olarak harcamış gibi görüyorum…

Bu nedenle sabahtan akşama, akşamdan sabaha değil, yaşamımın tüm anlarında gözlerinde yıkanıp yaşamam için benden bir an bile ayrı olmaman dileğim…”

Tek bir cevap vermek gayretindeydi ama cevaplarını çoğalttı eliyle depoya doğru perde arkasına beni yönlendirmeye çalışırken;

“Ben eczacı değilim, senin baharatçınım. Seni seviyorum. Mademki bana razısın, peki, ömür boyu bende yaşaman için, ben de sana razıyım...”

Bu kez cevap olan öpüşleri mecburiyet değil, sevgi doluydu…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.

Aklı Havsalası Almamak; Aklın, zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

Aklını Çelmek; Kişiyi kendi kararından ve düşüncesinden yoksun bırakarak başka bir yola sokmak.

Angut Angut Bakmak; Boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde bakmak (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuştur).

At Gözlüğü Takmamak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamak için dikkatli olmak, dikkat etmek, olup bitenleri değerlendirmek ya da değerlendirmek için kendini zorlamak.

Bir Baltaya Sap Olmamak; Belirli bir sanat ya da iş konusuna sahip olmamak.

Borcu Harcı Olmamak; Borcu, herhangi bir yükümlülüğü, hesabını veremeyeceği, kaçınması gereken maddi manevi bir durum olmaması.

Deli Divane Olmak; Çılgınlaşmak, aşırı derecede delirmek.

Dışlanmak; Dışarıda tutulmak. Bir yere veya topluluğa alınmamak.

Dil Dökmek; Kandırmak, İkna etmek, inandırmak, yararlanmak için tatlı sözler söylemek.

Dudaklarını Uçuklatmak; Sürpriz, abartılı beklenmeyen şaşırtıcı bir olay, inanılamayacak bir şey görüldüğünde insan haletiruhiyesinin durumunu anlatan bir deyim.

Dünya Âlem (Cümle Âlem, El Âlem) Bilmek; Kim var, kim yoksa herkesin bilmesi.

Gocunmak; Bir davranıştan, bir sözden, bir davranıştan alınmak, bir şeyden kırgınlık duymak.

Göz Ardı Etmemek (Edilmemek); Gereken önemi vermek, verilmek.

Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.

Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Heba olmak (etmek), Ziyan olmak.

Kafa Ütülemek; Saçma sapan konuşarak, gevezelik ederek etrafındakileri rahatsız etmek, çok ve gereksiz konuşmak.

Kompliman Yapmak; Birine gönül okşayıcı söz söylemek.

Kulaklarındaki Pasları Silmek; Uzun zamandır insan insana konuşmamak, müzik dinlememek gibi eylemlerden vazgeçip konular için hazırlıklı olmak.

Mazeret Uydurmak; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için sebep, özür ve bahaneyi ortaya sürmek. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olayı abartmak. Bir şeyden kurtulmak için ileri gerekçe uydurmak.

Pattadanak, Pattadak Söylemek; Birdenbire, ansızın söz söylemek.

Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.

Siftah Etmek; İlk kez olarak, ilk alışverişi yapmak.

Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.

Suspus Dinlemek;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinerek, susmak, hiç sesini çıkarmadan dinlemek, Hiçbir şeye karışmamak, sesini çıkarmamak.

Şansı Yaver Gitmek; Talihli olmak, bahtı açık olmak.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

Taş Atıp Kolu Yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak.

(2) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(3) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Asilzâde; Soylu.

Bilinçaltı; Şuuraltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

Çokbilmiş, Çok Bilmiş; Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi.

Dövme (Öyküdeki Anlamı); Vücudun derisi üzerine, iğne vb. sivri araçla çizilmek ve içine renk veren maddeler konulmak suretiyle yapılan yazı veya resim. Her dövmenin kendine özgü anlamları olduğu için öyküyü uzatmaktan başka değeri olmayan teferruata girilmemiştir. Bu konuda İslami açıdan, bir kısım bilgiçlerin farklı yorumları vardır.  Birinci grup “zinhar” demekte ve dövme yaptıranın lânetlemektedir. Ben de düşünce olarak kendimi bu gruptan ayıramıyorum. Ancak Diyanet İşlerinin İnternet resmi sitesinde dövme yaptırmanın sakıncası ve abdeste, gusle engel olmadığı ifade edilmiştir.

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Maada; -den başka, gayrı.

Medyum; Ruhötesi deneylerinde, ruhlarla insanlar arasında aracılık ettiğini öne süren kimse.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

Resmiyet; Resmilik. Resmi olma hali. Devletin öngördüğü yöntemlere uygun olarak yapılması gereken.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Seremoni; Tören. Genellikle resmi yerlerde, resmi işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü.  Maça çıkan sporcuların tanıtımı ve birbirlerine şans dilemeleri, hakemlerin sporcuları kontrolleri.

Sululuk; Hoş olmayan, tatsız, yersiz şakalar yapma, kadınlara tatsız, yersiz iltifatlarda bulunma. Sulu olma hali.

Tesettür (İslam’da Örtünmek); Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.

Ucube; Şaşılacak derecede çirkin olan, çok acayip şey. Yapısı, kendi türünden canlılara benzemeyen canlı, şey.

(4) Antipatik İntibaa; Güçlü sevmezlik, Olumsuz, menfi, karşı duygulu izlenim, etki.

Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

Frapan Giyimli; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı giyinmiş olan.

Hava Parası; Öyküde yanlış kullanılmış bir kavram. Bir bakıma stajyerlik, öğretme, işsiz kalma mihnetinden kurtulma, kurtarılma bedeli gibi bir söz etmek gerekirdi. Yani vermek yerine almak gibi. [Hava Parası;  Kiralanmış bir yerin boşaltılması karşılığında kiracıya örf olarak ödenen para, kiracının oturma hakkından vazgeçmesi anlamındadır.  Zira, mevki, değer vb. bakımından kiralanacak yer (tadilât bile yapılmaksızın) bir başkasına daha yüksek bedelle kiralanacak, şekilde garantisi vardır].

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.

İbret-i Âlem; Tüm âlem için, insanlar için ibret olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kendini Bilmez; Ne yaptığını bilmeyen, haddini aşan.

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Neticeyi Kelâm; Sözün kısası. En son söylenmesi gereken sözün uzatılmadan söylenmesi.

Özgür İrade; İnsanın bireysel hakkı başkasına devredilemeyeceği, başkasının hakkına da el konamaz.

Sıhri Akrabalık (Hısımlık); Kan bağı ile değil, kanuni yollarla oluşan akrabalık. Medeni Kanunda belirtildiği üzere eşlerden birinin kan bağı ile olan akrabalığı diğer eşe sıhri akraba olup bu akrabalık eşler ayrılsa bile bozulmamakta sona ermemektedir.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Yontulmamış Zırdeli; Delilikte uçuk bir vaziyette, iyice deli, iri yapılı bir insanın tomruk gibi şekillenmemiş hali, edep, terbiye, hoşgörü, adabı muaşeret gibi eksiklikleri, kabalığı ve çirkinliği vurgulanmak istenmiştir.

(5) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

(6) Ceviz oynamaya geldim odana… Kayseri yöresi türküsü.

(7) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

(8) Evde Kalmış, Görücüye Çıkmış, Kız Kurusu, Kart Kız; Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.

(9) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri. “Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiiri, “Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri… Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir. Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.

(10) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(11) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU

Önemli olan uzaklık değil, ilk adımı atabilmektir. Madame DEFFAND

(12) Beni görüp yüzün öte dönderme! Pir Sultan ABDAL

(13) Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber / ... / Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini...  Cahit Sıtkı TARANCI, “DESEM Kİ”

(14) Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde… şeklinde başlayan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, (“BİRGÜN”) Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a aittir.

(15) Sevda öyle müşkül ki, onu çekenler bilir… şeklinde başlayan Uşşak Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin “Aşk şarabı acıdır, ne yenir, ne içilir…” nakarat bölümüdür. Eserin güfte yazarı bilinmemekte, Beste; Zeki DUYGULU’ya aittir.

(16) Abbas; Sert, çatık kaşlı, kimse, aslan anlamlarındadır. Türkçemize bu konuda yerleşmiş bir deyim vardır; “Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz!” şeklinde ki; bu da yola çıkacak kimse anlamında kullanılmaktadır, öyküyle ilgili bir deyiş değildir. Ben; Cahit Sıtkı TARANCI'nın “Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam…” diye başlayan “ABBAS” şiirinden esinlendiğimi anlatmak istedim. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin Bestekârı; Onur AKDOĞU’dur.

(17) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER sonra da Umut AKYÜREK’tir.

(18) Betûl, inceltme işaretinin önemi olarak özellikle ismini vurgulamış. Çünkü; Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demektir.

(19) Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.

(20) Gitme, sana muhtacım…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.

(21) Gerçektir ki; umut üzerine söylenmiş çok söz vardır, ben buraya sadece örnek olsun diye bir kaçını aldım.

Umut ederken de, hayal kurarken de umutlarının ve hayallerinin esiri olma! [İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi). Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır].

Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir! Lucius Annaeus SENECA

Umut cesaretin yarısıdır! Honoré de BALZAC

Bir yerde yaşam varsa, orda umut da vardır! CICERO (Elyasa=İlyas BAZNA)

(22) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır.  Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. ATASÖZÜ

(23) Diyanet İşlerinin tefsirlerine göre mealler şöyledir;

Kur’an, Nur Suresi, 31. Ayet; “Mümin kadınlarına söyle gözlerini yasak olan şeylerden çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen kısmı müstesna açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar.”

Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet; “Nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetleri teşhir etmeksizin elbiselerini çıkarmalarında vebal yoktur.” (Diyanet, ziynetleri sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!

Kur’an, Azhâb Suresi, 32. Ayet; “Allah'tan korkuyorsanız, edalı konuşmayın, kalbi bozuk olan kimse, kötü şeyler ümit eder!”

Kur’an, Azhâb Suresi, 33. Ayet; “Evinizde oturun, açılıp saçılmayın, namaz kılın, zekâtı verin!”

Kur’an, Azhâb Suresi, 59. Ayet; “Ey peygamber, müminlerin kadınlarına söyle dış örtülerini üstlerine almalarını söyle!” (Diyanet burada olmayan bir kavramı dış örtülerinden önce; “Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman” yorumunu eklemiştir.)

(24) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. On dakika istirahat verilir, Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(25) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.