İnsanların en çok sığındıkları yalanlardan ikisi, Âdem ile Havva’nın yaşamadığı; “Teyzemin kızı, teyzemin oğlu” veya “Dayımın kızı, dayımın oğlu” yalanları olsa gerek, soyadı farklılığını örtme amaçlı. Yakın akraba dışında, yani dıdının dıdısı(1) bile olmayan yakınlar dışındakilere, örneğin; lise, üniversite, karşıdaki mahalleden arkadaş değilse tüm mahalleliye bile söylenir bu yalanlar; “İyi arkadaş, yakın arkadaş, sevgililer, dostlar” için.

İlerleyen zamanda bakıyordun ki iki teyze çocuğu, halvet olmak(2) üzere nikâh masasındalar, herkesin hayret bakışlarıyla, tövbe(3) ki ve tövbe!

Nefsine, âdâbına(3), karakterine uyar mıydı gerçek? Hayır! Ama yalanla oluşmuş; “Teyzemin, Dayımın...” sözü havada kalınca aşk da, meşk(1) de, nikâh da, düğün de olurdu...

İşte Mesude ile Ziver’in “Teyze çocukları(!)” olmaları da böyle idi, yakın arkadaşı olarak, sırrını sakladığım, üstelik “Söyleme (açma) sırrını dostuna, dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna, tuz serperler postuna!” modunda, hiç şüphelenmeksizin, ya da bu tip sözlerin havada kaldığı şekilde...

İki teyze çocuğu(!) arasında bir farklılık vardı, benden ve bence saklanması mümkün olmayan, açıklamak zorunda kaldıkları benim başlangıçtan beri fark ettiğim. Birbirlerini sevdiklerini, birbiriyle beraber olmadıklarında birbirinin eksikliklerini duydukları, ama (tabiidir ki bana göre) asla yıldızlarının barışmadığı “İki Sevgili” idi onlar…

Ziver kıskançtı, aşırılığın ötesine, Mesude kalender(3), herkese, Ziver dışında da herkese sevgi dolu. El ele, yanak yanağa, hatta kucaklama modunda göğüs göğüse idi, kız-erkek fark etmeksizin, çevresine hoşgörüyle davranan(2), arkadaştan öte kardeş gibi, sevecen ve saygı dolu.

Ziver dışında herkes biliyordu onu ve Ziver’i. Ziver’den söz etmek gereksiz, ama Mesude herkesin sevgilisi, arkadaşı, kardeşi, dostu, ablası, ağabeyiydi hatta. Birilerinin “Anam, babam, bacım, her şeyim” demesinden dolayı sarf edişim bu deyişleri.

Her insanın bir tahammül sınırı vardı, ben Ziver’in herkesten önce ve öte; yakın arkadaşı, kardeşi gibi, hatta kaba anlamda kankası olmama rağmen.

Üniversitede burs alım sırasında, acil bir ihtiyacı olan birine sırasını verdiği için Ziver tokatlamıştı Mesude’yi, aslında buna tokatlamış demek de yanlıştı. İncitmek istememeyi dilercesine yanağını okşama modunda(!) sesi duyulacak şekilde darbelemişti(2) demek daha doğruydu, uygun kelime nasıl sarf edilir bilemediğim. Mesude;

“Sopa, dayak, şamar, tokat eşeklere yakışır, ben eşek değilim, ben seni sevdim, ömrümce de seveceğim belki, ama yollarımız burada ayrılıyor!” demiş ve sıradan ayrılmıştı. O eyleme rağmen bu kadar sözü sırasıyla nasıl sarf etmişti, anlamamıştım. Üstelik ani dönüşü bana gözyaşlarını saklama gayreti gibi gözükmüştü.

Galiba gidişi, kız öğrenci yurdunda kendisine ayrılan ranzada yastığına gömülmüş olmak ve bir ömür boyu için düzenlemeye çalıştığı hayallerine son vermek, ya da unutmak olsa gerekti...

İyi bir kızdı Mesude, zaten farklı düşünmemin mümkün olmadığı. O, Ziver ve ben aynı fakülte, aynı bölüm öğrencileriydik; gayretli ve başarılı. Kıskanırdım Ziver’i erkekçe, benden önce elini uzatıp, benden önce davranıp onun gönlünü çaldığı için.

Ziver, fakültede burs almayan nadir birkaç öğrenciden biriydi. Mesude'yi burs alma sırasında tokatlamış olması, ona kol-kanat germe(2) isteğindendi. Keşke yaşamasaydılar o anı, üzülmüştüm.

Evet, Ziver varlıklıydı, Mesude’ye çiçek, çikolata alır, tiyatroya, sinemaya götürürdü onu. İnkâr edilemeyecek(2) yönü, ya da huyu erkek adamdı, ayran gönüllü(1) değildi, yaşadığı sadece Mesude idi, kıskançlıkla yitirmeye yüz tuttuğunu fark edemediği.

Sevgi karşılıklı olsa da, her şey için yeterli ve geçerli değildi, nitekim hassas bir insan olan Mesude için, bir tokat galiba her şeyi bitirmişti. Nadide(3) bir çiçek olarak gördüğüm Mesude’nin dalına el sürerken bile dikkatli olmak, hoyratça dokunmamak(2) gerekti bana göre.

Hem bu bir spor müsabakası değildi ki, kazanan ve kaybeden olsun. İki taraf da kazanmalıydı, hem mecburen.

Oysa bu birliktelikte kazanan yoktu. Sadece iki kaybeden vardı. Bir tarafta kaybedenin tüm umutlarını, hülyalarınım, yaşamıyla ilgili tüm düşüncelerini kaprisiyle yitirdiği, diğer tarafta anne olmak heyecanıyla hayırlı ve sevdiğini sandığı bir nasiple(1) karşılaştığına inanan genç kız gibi.

Gerçi sevmiyor olsa da, aynı döşeği paylaşacak kadar içtenlikle kendine sahip olmasını beklediği, bebelerinin bereketi olmasını dilediği de karşısındaki o erkekti, o genç kızın (sanırım).

Oysa karşısındaki o, ben olsam, o benim olsa, onu bir gül gibi koklar sarardım(4)

“Güzel kız, keşke ona önce ben rastlasaydım!” ya da benzeri bir şey söylemiştim, değil mi? Ya da söylememiş aklımdan geçirmiş de olabilirim. Mühimsiz! Sadece arkadaşıma karşı ihanet gibi yorumluyordum zihnimden geçeni.

Karşı karşıya geldik, moralinin oldukça bozuk olduğu günlerden birinde Mesude’yle. Zaten mecbur değil miydik karşı karşıya gelmeye, aynı sınıfta okuyor olunca? Ama bu onun Ziver’le karşı karşıya olmasından farklı gibiydi; sessiz, isteksiz, arzusuz, ama merhamet değil de ne desem bilemediğim bir yaklaşımdı desem?

Daha doğrusu onunki bir teselli arayış, gönlünün yorgunluğuna “Dur!” diyecek bir davranıştı beklediği, bence!

Yaşamımın hiçbir döneminde “İkinci el” düşüncem olmamıştı! Annem-babam ev almak istemişti, çerden-çöpten bir ev almaktansa borç altına girmiş, kredi-mredi alarak onlara yaşayacakları bir evi satın almıştım, neredeyse “Temelden” denecek bir şekilde.

Onlar destek olmuş benim adıma, ama üniversitede olduğum için babamın kullandığını sandığım sıfır kilometre bir de araba almıştım.

“Sandığım” diyorum, çünkü neredeyse adım gibi biliyordum ki; o küçük şehirde o araba kapımızın önünde, durduğu yerde vergisi, amortismanı(3), sigortası olarak para yiyordu. “Ben” dediğime de bakmayın, “Ben” olan sadece fikrim. Yoksa züğürt, bursla okuyan biri olarak ekonomik savunmam olabilir mi?

Ve ben şimdi, muhtaç, onu için için seven biri olarak Mesude’ye talip gibiydim, olacak iş, ya da düşünce miydi bu benim için? Her insanın bir kusuru olurdu, bu da benim yaşamımdaki ilk kusur olacak olabilirdi, belki. Yeter ki, Mesude’nin yüzü, hep aynı gülücükle donatılı olsundu.

“Benim ol, demiyorum, benim olmayı denesen!”

“Kalbim boş, neden tekrar sevmeyi denemeyeyim ki?”

“Belki bugünler için seni memnun etmem zor maddi olarak, ama ömür boyu tüm mevcudiyetimin sahibi olursun, söz! Seni sevmek için, seni kucaklamak için hazır olur, ellerim, avuçlarım, kollarım. Mutlu olman için, varımı, yoğumu sererim ayaklarının dibine, inan bana!”

“Benim istediğim farklı mı? Yeter ki sonsuza kadar sahiplenip sevdiğini bileyim!”

“Sonsuza kadar sahiplenip seni seveceğimden, seni asla incitmeyeceğimden emin ol! Çünkü sen benim değilken de sevdiğim, tapındığımdın ve ömrümün arta kalan zamanında da kimsenin kalbime, gönlüme girip hükmedemeyeceğine inandığım. Şimdi mutluyum…

Ancak benim düşündüğüm sana yakınlaşmamın nedeni arkadaşıma ihanet değil, senin arkadaşımı defterinden sildiğine olan inancımdandır. Yoksa ne saygımı, ne de sevgimi yitirmek düşüncesi geçmez aklımın ucundan bile, her ikiniz için de…”

Hani bir söz vardı, aklımda doğru mu kalmış bilmem; “Benim olmayan, kara toprağın olsun!(5) gibi, ya da benzeri. Çünkü Ziver’in tavır ve edasını hiç beğenmiyordum, dostane ilişkilerimize rağmen.

Mesude’yle tavrımızı bildiği halde bilmezden mi geliyordu, yoksa bildiğini umursamıyor muydu, yoksa tavrı Mesude-ben birlikteliğimizi bilmemek miydi? Çünkü bazen koluma girip dostlukla davranıp arkadaşça sözler söylüyor, çok zaman karşı karşıya geldiklerinde Mesude’ye nefret eder gibi bakıyor, selâmlaşmamızı umursamıyordu.

Denilen doğru olsa gerekti; “Sevgi ile nefreti ayıran çizgi çok inceydi(6)!” O halde ikisi arasındaki geçiş de bir taraftan diğer tarafa kolay olmalıydı. Zannımca Ziver de bunu başarıyla gerçekleştirmişti!

Ve eğer gerçeği tekrar vurgulamam gerekirse; ben de, Mesude de onun bir yanlışlık yapacağından çekiniyorduk, ister kendine, ister bize karşı. “Ölüm Allah’ın emriydi(7) çekincem, korkum yoktu; hem “Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında, ne şekilde?(8)

Umurumda değildi, yaşamayı umduğum bir güzellikten erken ayrılmak hüznüm olarak şekillenecek ve özlem olarak topraklaşacaktı sadece, eğer ölüm haksa?

Ölmek zor değildi, yaşamak da o kadar kolay(9)! Yeter ki yaşamayı arzu edip yaşamayı bilmek, anlamak çabasını göstermeyi bilmeliydi. Ben, belki Mesude de (kesin olarak emin olmasam da, şimdilik) bunu biliyoruz kanaatindeydim.

Ben onun için ölürdüm, bu; en büyük sevap olurdu defterime yazılacak. Yeter ki Mesude yaşasın, yeter ki ona bir şey olmasın, Tanrı Ziver’in şerrinden korusun(2) onu!

Tanrıdan belki dün için bir şeyler dilemek doğru olmayabilirdi, ama bugün ve yarınlar için tek dileğim; onun benden önce ölmemesiydi. Hoş, bu o kadar da önemli değildi benim için. Tanrıya isyanım gibi görünecek olsa da, her şeye, evet her şeye boş verip giderdim peşinden, bizi ölümün bile ayıramayacağını dünyaya ispat edercesine.

Gerçekten ispat etmek gerekli miydi, hem neden? Ben, beni biliyor, ahrette el ele beraber olacağımıza inanıyorsam, gereklilikleri yaşamamalıydım. Şairin dediğine benzer şekilde “İşte ben gidiyorum, şen olasın dünya(10) demek en doğru söz olsa gerekti. Gene de benim gibi umut fakiri olanların(2) dillerinden düşmeyen ve düşmeyecek tek dilek;

“Yeter ki ona bir şey olmasın!” idi.

Gün gelmiş, o kahırlı davranışları bıçak gibi kesilmişti(2) Ziver’in. Sevecen tavırlı, hatta ikimize de yaklaşımları farklıydı, soruyor, ediyor, kollarımıza giriyor ve bazen sanki nasihat ediyordu; “Sevin birbirinizi, hem her şeyi unutup, birbirinizi yaşayın!” gibi cümlelerle.

Buna karşın geçen günler içinde bende aksayan bir şeyleri fark etmeye, daha doğrusu düpedüz yaşamaya başlamış gibiydim. Derslerde geriliyordum, tüm çevremin hayret dolu bakışlarının beni etkilemediği şekilde. Yiyemiyor, içemiyordum, midemdeki, sırtımdaki bitmez-tükenmez ağrılardan dolayı.

Yaşamımda tek mutlu olduğum an, onun ellerini tuttuğum, onun saçlarımda ellerinin dolaştığını hissettiğim, sözlerini işittiğim andı. Bir de mutluluğumu paylaşmam gerek ki; özlediğim gibi sık sık olmasa da, arada bir, nadiren(1) de olsa gibi taa günlerden sonra bana “Seni seviyorum!” demesi, büyülenişi görüp, canı istediği zamanlarda(!) bunu tekrar etme gayretinde olması idi.

Derslerdeki mankafalılığımı(1), başarısızlığımı gerçekçe anlıyor, yorumlayabiliyordum, ama yiyip-içmememin, dolaysıyla kendimin bile hissettiğim kadarıyla zayıflıyor olmamın nedenini anlayamıyordum ve sevgiyi doyasıya hissettiğim bu anlarımda bu değişiklik beni ürkütüyor, endişelendiriyordu.

Babamın adına bana verilmiş belgeyle başvurdum hastaneye, hem kimseye haber vermeden, cep telefonumu da kapatarak.

Ortalıklardan kaybolduğum anlarda bir sürü kan alımları, röntgen, hortum, serum, enjeksiyon işlemleri sonunda doktorun; “Turp gibisin(2) maşallah!” şeklindeki takdirine inanamamış gibiydim.

Hele ki; “Şu ilâçları kullan, bir hafta sonra tekrar muayeneye gel, randevunu kaydettiriyorum!” demesi midemi bulandırmıştı, yalan mı söyleyeydim yani?

Gene de Tanrının hikmetinden sual edilmezdi. Ancak bana ne olduğunu hâlâ bilemiyordum, ya söylememişler, ya ben söylenenleri anlamamış, ya da onlar saklamışlardı, yanılmıyorsam...

Yemek yemeye karşı beğenmediğim bir şeyin kokusunu almışım gibi tiksinti, su içmeye karşı kuduzmuşum gibi ürküntü vardı cismimde. Yemek yemeye, su içmeye kalkışmak bana eziyet, hatta angarya gibi geliyordu, Mesude’nin ve iyi tavrını sergileyen Ziver’in ısrarlarına rağmen.

Çok zaman midemden ağzıma yükseldiğine inandığım ekşilik, nadiren ötesinde de olsa sık sık demenin geriliğinde belime dayanılmaz ağrılar saplanmaya başlamıştı. Çevreme hissettirmemek için gayretli olmanın ötesinde gayretli olmaya çalıştığım.

O tarihlerde annem ve babam, uzaktan akrabalarımıza misafir olarak gelmişlerdi! Otel bilgileri ve alışkanlıkları yoktu ki gariplerin. Çam sakızı, çoban armağanı değil, taşımakta oldukça zorlandıkları, neredeyse bir eşek yükü hediyeyle gelmişlerdi, akrabalarımıza.

Oysa ben üniversiteye kaydoluncaya kaldığım bir-iki gün dışında hiç aramamıştım akrabalarımızı, utanarak da olsa söylememde sakınca yok!

Beni aradılar hemen; “Nasılsın?” diyerek. “İyiyim!” dememle ikna olmamış(2) gibiydiler ve annem baklayı ağzından kaçırdı(2);

“Kuşlar haber verdi, bir ara hastalanmışsın galiba?”

“Önemli bir şey değil, bir sürü kontrol ve tahlilden sonra; ‘Turp gibisin!’ dedi doktor, bir-iki ilâç verdi. Bugün-yarın da kontrole gideceğim bakalım. Ama iyiyim, merak etmeyin!”

“Hemen şimdi telefon et, randevun ne zamana ise öğren, hatta yarına gün al, beraber gideceğiz…”

“Büyütüyorsunuz ama...”

“Hayır! Yarın sen de baba olacaksın. Anne-baba olarak neler hissettiğimizi daha iyi anlayacaksın!”

“Peki, ama yarın önemli bir sınavım var, öbür gün gideriz artık, bu nedenle sizi ziyarete de gelemeyeceğim, bağışlayın lütfen!”

“O ne demek oğlum? Önce sağlık, ama dersim var diyorsun, ziyaret en sona kalsın, endişelenme, tedirgin olma, üzülme! Sadece ne zaman ve saat kaçta hastanede olacağını bize bildir, gerisi kolay!”

“Olur, görüşürüz!”

“Peki, görüşmek üzere oğlum, inşallah!”

Doktorun başlangıçtaki bulgularına ek olarak devam ettiğini öğrendiklerimiz, hiç de iç açıcı değildi. Annem, kuşların verdiği haberler dâhilinde çok şeyi öğrenmiş olsa gerekti. Artık bunu doktor mu, yoksa hastane mi özel olarak iletmişti, bilemezdim.

Ancak bildiğim şu idi ki; “İnsanların yalnızca zor durumlarda değil, hayatın her anında ilgi ve desteğe, uzatılacak bir ele, gönül alıcı bir söze, içten bir tebessüme ihtiyacı vardır” ve ben bunu bilip hissetmeme rağmen, Mesude’den gizleniyor, tüm yaşamak istediklerimi annemde ve babamda görmek istiyordum.

Dizlerim, kollarım, dişlerimden hangisi olduğunu bilmediğim biri kısaca diyebilirim ki; tüm organlarım ısırılır gibi ağrıyordu. Annemin dişi ile yaşadığı bir sıkıntıyı hatırladım, o halimde gülümseyerek; “Bu diş ağrısını çekmektense, çocuk doğurmayı tercih ederim!” demişti. Gerçekten dişimin ağrısı, diğer ağrılarımı neredeyse hissettirmiyordu, desem yeri.

Neredeyse çıplağa yakın, soymuştu doktorlar beni, içi bir hayli yüklü olan dosyama bakıp da. Ara sıra belli-belirsiz başlarını olumsuz diye düşünebileceğim bir şekilde salladıklarım hisseder gibiydim. Dişimi çaresiz bıraktıklarını var sayamam. O serum denilen şeyin içine bir şeyler katarak dişimin ağrısını çekmemi ertelemişlerdi sanki.

Kocaman iğneleri sokmuşlardı, birkaç kez orama burama, yuttuğum hortumları artık düşünmek bile istemiyordum, “kopi(11), kopik(11)” takısıyla bir sürü şey. Küçük çişim, büyük çişim ise uvertür(3) olsa gerekti.

Hele ki nodül(3), adrenalin(3) sözlerinden bir şey anlamamam yanında cerrahi müdahale(1) sözü korkutuyordu beni.

İkide bir başıma gelen, daha doğrusu başımda durup da fıs-fis ederek sözüm ona tansiyonumu alan, ateşimi ölçen, dilime, gözlerime bakan hemşire, ne yalan söyleyeyim ki endişelendiriyordu beni.

Ne yani, “ölümden korkmam!” dediysem, o kadar da cesur olmadığımı kabullenmekle ne kusurum olabilirdi ki? Hem ne demişti o şair, “Ölüm güzelmiş, yoksa peygamber ölür müymüş?(12)

Sanırdım ki; en tedavisi olmayan, deva bulmayan(2) hastalık aşktır ve onun tedavisi dışında tüm hastalıkların tedavisi vardır ve kolaydır. Ben âşıktım, o halde beni tedavi etmeye uğraştıkları, hatta başlangıç olarak bende bulmaya çalıştıkları şey ne olsa gerekti ki?

Anlaşılmıştı kaba anlamda “Vehbi’nin Kerrakesi(13) Midemde birkaç cm2 üstündeki çapta, tedavisi mümkün, reflüden(3) dönme çabası yaşamış ülser(3) ile böbreğimin üstündeki bezde oluşan bir arazmış(14). Patolojik inceleme(1) iyi çıkmış da, böbreküstü bezler için hocalar karar verecekmiş, yapılacak işlem hakkında.

Verdiler de tabii sonunda kararlarını; başımın üstünde durup, ellerini çenelerine dayayıp, gözlüklerinin üstünden bana bakarak; “Hı? Hım!” gibi yazılması mümkün olmayan dillerini dişlerinin arasına sıkıştırıp, “Cık! Çık!” gibi sesler çıkartarak.

Tüm bunlara karşın ve ölümden korkmamı da göz ardı ederek(2) şairin demir almak üzere olan “Sessiz Gemi(16)” sine bineceğimi düşünmek geçmiyordu aklımdan.

Sevmesem, hatta sevilme umudum dahi olmaksızın sevilmesem, umurumda olmazdı dünya, yaşamımın bu kadarı da yeterli idi benim için. “Alın başınıza çalın dünyanızı!” derdim, arkamı düşünmeksizin.

Keşke her şey kötü itiyat(3) ve dünün düşünceleri içinde insanın hissetmek istediği kadar basit ve kolay olsaydı. Oysa hikmetinden sual olunmayan(16) Tanrı son nefesi de, mutluluğu da bizler için belirlememiş miydi?

O halde onun emir, yasa, kural, tavsiye ve peygamber hadislerine göre yaşamımızı tanzim etmek için uğraşmamız gerekmez miydi?

Yoğun bakım odasına refakatçi olarak alınmamıştı annem-babam, sadece camdan görüyorlardı beni, belki ben de onları çok iyi fark edemediğim. Oysa doktorlar muhtemelen(!) tanınmamak için maskeli olarak ikide bir başıma gelip dönüyorlardı. Sadece değişen doktorlar değil, hemşire ve diğer sağlık görevlileri de…

Annemin ya da babamın, daha doğrusu sesine aşina olduğum(2) benim telefonumun sesini yatağımdan bile duydum, neredeyse. Cevap vermek zorunda kaldı herhalde babam. Sessizliğinde hissediyordum ki somurtkan(1) ve hüzünlü bir ses tüketimi olmuştu.

Aradan geçen süre sonunda Mesude’yi ve Ziver’i flu olarak(2) görmüştüm, pencere önünde, yassılaşmış bir şekilde burunlarını cama dayamış olarak.

Ve fark ettiğim birbirine sarılmışlardı, ağlama modunda. Kalbimde fesatlık(3) yoktu, onları kardeş gibi görmüştüm, hoş kalbimde fesatlık dolu olsa ne olurdu ki?

“Felâketin (ki; yaşadığım hastalığı felâketim olarak yorumluyordum) bir iyiliği varsa, hakiki dostların (sevdiklerinin, arkadaşlarının) tanınmasıydı.(17)

Haberi alan Mesude Ziver’i aramış, ondaki değişikliğin farkı ve arkadaşlığın etkisi ile;

“Senin can dostun, arkadaşım dediğin Öner hastaymış, ne kadar hasta olduğunu söylemedi babası, yetişelim!” demiş.

Ziver yaşamında ilk kez “Aşktan üstün(18) bir şey olmadığını öğrenmiş ve;

“Senin, seni seveni bulduğuna inancım içtenlikle tamdı, ben seni yitirdim, biliyorum, hüzünlüyüm, ama lâyık olana yöneldiğin için de dediğin gibi…

Haydi hemen gidelim! Bundan böyle sen de, Öner de dünyada ve ahrette kardeşlerimsiniz. Sizin mutluluğunuz için maddi, manevi, elimden ne gelirse hepsini değil, canımı bile vermekten çekinmeyeceği bilin!” demiş ayaküstü sarılırken ve bir taksi tutup beraberce gelmişlerdi başıma.

Anlıyordum ki; “İnsanları olgunlaştıran yaşları değil, yaşadıkları idi.(19)

Doktordan izin alıp yanıma girdiklerinde onları yan yana görünce duygulandım. Dediğim gibi yüreğimde ne fesatlık, ne de Ziver’in aşırı boyutta yaşadığına inandığım bir kıskançlık yoktu, böyle bir şüphe yer bile etmedi zihnimde, daha onlar yaşadıklarını anlatmadan. Çünkü şüphe zalimlere musallat olan bir huydu ki, zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi(20), hem tüm mevcudiyetlerini seferber ederek.

Maskelerini takıp gelmişlerdi yanıma, “Birkaç dakikalığına” dedikleri izinle, belki her şeyi değilse de çok şeyi öğrenmiş olarak.

“Dile, böbrek nakli gerekiyor ve böbrek lâzımsa, hemen vereyim böbreklerimden birisini sana, yeter ki sağlıklı ol, ayağa kalk, beni yalnız ve sensiz bırakma!” dedi Mesude.

“Aynı şey benim için de geçerli!” diye ekledi Ziver.

Diyeceğim bir şey yoktu, ya da ilâçlar beni bitkin, yorgun ve duygusuz bırakmış olabilirdi.

“Sağ olun! Ufak bir operasyon, kanser-manser değilim, habis(3) olmayan bir tümör(3) alındı böbreğimin üstünden, midem de geçmek üzere zaten...”

Gelen doktor, bu kadar görüşmeyi bile yeterli olmanın üzerinde çok görmüş olsa gerekti, tehdit edercesine;

“Anne-baba dâhil, ikinci bir emre kadar tüm ziyaretler tarafımdan yasaklanmıştır! Dışarı!” demişti, birbirimize el sallayarak onlar kapı dışına yönelirken.

Odadan çıktıktan sonra, anne ve babamın ellerini öpüp, bana ait telefonu devamlı olarak açık ve şarjlı olarak tutmamı rica ederek ayrılmayı yeğlemişler(2) hastaneden, benim aklıma gelmeyen derslerimi takip etme zorunluluğu nedeniyle.

Ziver, belki de üstesinden gelemediği nüksetmiş kıskançlığıyla Mesude’ye sormuş;

“Ben de Öner gibi hasta olsam, bana da bağışlar mısın, ihtiyacım olan organını?”

“Neden olmasın? Kardeş gibi arkadaş değil miyiz? Evveliyatımız olsa da…”

“Haklısın, ben de aynı duyguları yaşardım!”

Mesude; ilerleyen bir zamanda bir sitem, anlaşılamayacak bir tedirginliği sezer gibi olduğunu anlattı bana, iyileşip sağlığımla ayağa kalktığımda. Şimdi tam anlamıyla anladığım, anlayabildiğim, unutmayacağım şekilde yaşam içindeydi Ziver.

Ancak öncelikle hastaneye, yaşadığımız olaylara anlatmaya devam etmem gerektiğini düşünüyorum.

Ziver, “Yaşardım...” kelimesini tam anlamıyla bitiremeden, belki de devam etmeyi arzuladığı sözlerine başlamadan evvel, sarsılır gibi olmuş, durduk yerde.

“Nasılsın? Hayrola bir sıkıntın mı var? Hastanedeyiz, hemen görün doktorlara!” sözü yavan gelmiş Ziver’e;

“Öner’e üzüldüm, tansiyonum düştü(2) galiba birden, geçer şimdi!” deyip savuşturmuş Mesude’yi, bir süre kolundan tutma gayreti ile.

Başarılı geçmişti bana uygulanan operasyonlar, ya da ameliyat, her neyse, kısa sayılmayacak bir süre yatağa bağlı kalsam da…

Mesude ve Ziver her gün ziyaretime gelmişlerdi. Ziver her gelişinde bir önceki gelişine göre daha solgun, isteksiz ve daha yorgun gibi görünüyordu. Teessür, hatta acı okunur gibiydi gözlerinde, bir sır saklıyormuşçasına.

Ve bizi, hareketlerimizi izliyor gibiydi sanki mutlulukla. Biz o kadar mutluyduk ve gözlerimiz birbirinden ayrı kalmıyordu ki; ona solgunluğunun sebebini sormak bile geçmiyordu aklımdan.

Günden güne tüm içtenliğimle Mesude’ye bağlandığımı, her geçen günde daha çok özlediğimi ve onsuz olamayacağımı düşünür olmuştum. Peki, o? Belki o da…

Sevincim; sevdiğini elinden koparıp aldığım için Ziver’in bana kırgın olmaması, el uzatışının ikimize de aynı mesafede oluşuydu…

Devam etmeye başladım, derslerde oldukça geri kaldığım fakülteye. Notlarını paylaştı Mesude ve Ziver benimle. Dirildim, kendime geldim onların destekleri ve hocaların, fakültenin doktor raporumla ilgili hoşgörüsü nedeniyle.

Bu nedenle kat etmem gereken mesafeyi kısa zaman içinde alıp eksiklerimi kapattım, ya da ben öyle sanıyordum. Hata, sadece insanlara has bir hasletti(3) çünkü. Hem ne demişti sanatkâr; “Hatasız kul olmaz! (21) Değil mi?

Ancak insan, daha doğrusu öğrenci aklı birçok konularda yetersizdi, ya da beyni bazı şeyleri çözümlemekte zorluk çekiyordu. Mesude’nin de, benim de çözümlemekte zorluk veya sıkıntı çektiğimiz, belki de üstünde hiç durmadığımız, ancak karınca kararınca(1) da olsa hissetmemiz gereken şeyler vardı Ziver hakkında.

O saklıyor, biz ağzından cımbızla aldığımız kelimelerle anlam vermeğe çalışıyorduk durumuna. Her ne kadar “Aşk hak edenindir(22)!” mantığına(1) sargın(3) olsak da.

Bir gün okula gelmedi Ziver. Arkadaşlardan biriyle haber ulaştırmayı yeğlemişti;

“Dersler umurumda değil, babam ağır hasta, memlekete gidiyorum.”

Durgunluğunun sebebinin babasının hastalığı olduğuna hükmetmiştik, yalan söylemiş olabileceği aklımızın ucundan bile geçmemişti.

Ve en büyük hatayı yaptığımızı anlamıştık günler boyu haber alamayınca. Dostlarımızı sık sık ziyaret etmenin, dertleriyle dertlenmenin, eksiklerini gidermenin şart olduğunu(23) bilmiyorduk sanki.

Oysa “Ağaçtan düşen bir yaprak nasıl kurumaya mahkûmsa, hatırlanmayan, hatırı sorulmayan, derdiyle ilgilenilmeyen insan da o kadar çabuk unutulurdu.(24)

Evini öğrenme çabasını yaşamadığımız Ziver bir vesileyle sırf okuması için bekâr olan ablasıyla beraber yaşadığını anlatmıştı, doğal olarak babasının rahatsızlığı nedeniyle ablasının da gitmesi gerekirdi. Ama garabettir(3), ne kendi telefonu, ne de ablasının telefonu cevap veriyordu arayışlarımıza.

Bu nedenle aklımıza gelen tek şey Fakülte Yönetiminden, Öğrenci İşlerinden ev adresini ve büyüklerinin telefon numaralarını alabilirsek kendisine ulaşmaktı. İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleri idi(25).

Bulduklarımız bizim için yeterli olmamıştı, ne telefonlarımıza cevap alabilmiştik, ne de yazdığımız mektupların karşılığı gelmişti, geçen ve huzursuz olduğumuz zaman içinde.

Sabretmeye çalışıyorduk, ikimiz de. “Bir gün” diyorduk, bir gün mutlaka “Ben geldim!” diyerek gelecekti, ister hüzünlü, ister neşeli. Beklentimiz buydu, sabretmeliydik, sabır çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmekti.

Evet, belki onun nazarında Mesude’yle başlangıcımızda yanlışlık veya tereddütler vardı, sevdiğinin sevdiğim olması gibi, ama hakikatli, hayırlı, vefakâr arkadaşlık ötesindeki kardeşliğe ulaşan bir de yakınlığımız vardı her üçümüzün de. Anlam veremiyorduk Ziver’den habersiz kalışımıza.

Sonra her canlının başına gelen eylem geldi başımıza, öncesinde unutmağa çalışmak, sonrasında unutmak gibi. Mesude’nin de benim de onu unutmamız mümkün değildi. Aklımızın, beynimizin bir kenarına saklamak desem daha doğru! Çünkü artan ders temposu ve başarılı olmamız gerekliliği, yoğun not telâşı çok zaman Mesude ile el ele tutuşmamızı bile engelliyordu, göze batan iki sevgili olarak.

Kantinde bir çay içiminde, bir-iki dakika birbirimizin gözlerimizin içine bakmak; “Oh! Ne âlâ! Dünya varmış!” dedirttirecek kadar uzun, neşeli, manalı bir mola gibiydi.

Ders çalışmalarımız için hani utanmasam o çok çalışan çocuklara verilen unvan ile sadece çalıştığımızı değil, “Mö!” dediğimizi bile iddia edebilirdim, hadi biraz gayret edeyim söylemek için; “Mö!” diyebilirdik!”

Zaman çabuk geçmişti, ya son, ya da sondan bir evvelki sınav için çalışıyorduk, çok zaman olduğu gibi harıl harıl(2).

Ve her zaman olduğu gibi aynı vakitte çay içmek için kantinde buluşuyorduk Mesude ile.

Çay servisini yapan ağabey, hatta amca, bir kenarda süklüm-püklüm ve hüzünlü olarak oturan yaşlı bir kadın ve adamla, onların yanında ayakta duran bir genç kadını işaret ederek;

“Sizi sordular, geldiklerinden beri yerlerinden kalkmadılar, ne yediler, ne içtiler, ne de başka bir şey sordular, ara sıra, ailece tümü gözyaşlarını silme uğraşından maada(3). Sanırım bir dertleri var, ben soramadım, bilemedim, siz sorun!”

Yaşamda en ağır darbelerden birine hazırlıklı olmamız gerektiğini bilmeksizin yanlarına yaklaştık Mesude’yle. Yaşlıların ellerini öptük, genç kadın iki eliyle bize sarıldı, ağlayarak, hem hıçkıra hıçkıra.

“Biz Mesude ve Öner! Hayırdır, bizi sormuşsunuz konu nedir, nasıl yardımcı oluruz?” diye sormuştuk, ne ihtiyarların, ne de genç kadının tavrından hiçbir şey anlamaksızın.

Genç kadın dillendi, sabırsızca döküldü sözler dilinden;

“Ziver'i yitirdik!”

“Hayır!” diye kantini inletip bayılır gibi olan Mesude’yi güçlükle zapt ettim. İki sandalye getirerek genç kadını ve Mesude’yi oturtturan genç arkadaşlarımız da merakla toplanmışlardı çevremize.

Etrafa sükûn egemendi, sessizlikte hepimiz birbirimizin nefes alıp verişimizi hissediyor, hatta duyuyorduk desem yeriydi.

Önce yaşlı ve doğal olarak olağanın ötesinde hüzünlü olan kadın bir resmi çıkarıp verdi, yanındaki kızı olduğunu tahmin ettiğim genç kadına.

“Bu son resmi!” dedi.

Başını özellikle örtmüştü, banderalı(3) demek mümkündü o görünüşü için, maskesini takmasına rağmen eksiklikleri kesinlikle belliydi ve sağ elini kaldırarak selâm verir, ya da vedalaşır gibiydi. Merak edenlere aldırmaksızın, ailenin sözcüsü gibi konuşmaya başladı genç kadın;

“Bir kız arkadaşından ayrıldığında fark etmiş sıkıntılarını, hem üzülmek yerine memnun olarak. O kızın adını asla söylemedi bize, belki siz biliyorsunuzdur. Bedeninde oluşan ve tedavisinin mümkün olmadığını öğrendiği habis bir ur, metastaz(3) ile tüm bedenini sarıp sarmalamak üzereymiş. Kimseye hissettirmeksizin, dayanma gücünün son anına kadar saklanmış, hem herkesten!”

Gözyaşlarını silmek için durakladı, belki de sözlerine mola vermek gereğini hissetti adını bile öğrenemediğimiz genç kadın. Ne o söyledi, ne de biz; “Kimsin, nesin?” diye sorma gayretini hissettik, Ziver’in ablası olması yeterliydi bizim için. Devam etti;

“Hastalığının aşırılığını, dayanma gücünün minimuma erdiğini hisseder hissetmez bizi çağırdı, tedavisinin mümkün olmadığını anlatarak. Yapılabileceklerin tümünü kendi başına hallettiğini anlattı, gecikmiş olarak, bence, bizce…

Aşağı-yukarı iki ay kadar sürdü, çektiği ıstırap morfinlerle, iğnelerle, serumlarla azaltılmaya çalışılan ve “Tanrım al artık emanetini!” diye yalvardığı. Bu gece saat 11.00 sıralarında yitirdik kardeşimi...”

Hepsi yani biz, gençler ve yaşlı kadınla yaşlı adam yorgun bir öyküyü dinlemişiz gibi gözyaşlarımızı silme amacına yöneldik. Genç kadın anne ve babasının söze karışmalarına imkân tanımaksızın sözlerine devam etme gayretini yaşadı;

“Kendini iyi hissettiği zamanlarda defterler dolusu hissettiklerini, yaşadıklarını yazma gayretini yaşadı. Yakın arkadaşları olarak okuyup iade edeceğinize söz verirseniz sizlere verebilirim Öner ve Mesude kardeşlerim. Çünkü onun en çok sevdiği ve hastalığına üzülmemesini diledikleri idiniz sizler, bizimle birlikte…”

Ziver’in babasının yanına gitmediğini, şehirden ayrılmayıp kendini hastanede sakladığını öğrenmiştik bu şekilde. Mesude;

“Sizin en doğal hakkınız Ziver’in hatıralarını sahiplenmeniz, ama izniniz olursa okumayı dileriz. Hem şimdi nerede Ziver’in naaşı(3) ve ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Bugün tahnit(3) ve tabut işlerini tamamlamaya çalışıyor akrabamız, biz sadece sizleri tanımak ve kardeşimin vasiyetini yerine getirmek istedik. Bir ara gelip ayrıca evini de boşaltacağız. Belki kitaplarından, notlarından, araçlarından dilediğiniz olursa alırsınız, ya da ihtiyacı olanlara verirsiniz diye size mutlaka haber vereceğiz. Sanırım ki Ziver’in telefonunda adınız kayıtlıdır.”

Öncesinde olduğu gibi durakladı genç kadın biraz, sanırım verdiği cevabı ya doyurucu bulmadı, ya da eklemek zorunda olduğu konuları hatırladı ve devam etti;

“Yarın sabah olabildiğince erken bir vakitte, cenaze arabasıyla memlekete gidip orada Şehir Mezarlığına defnedeceğiz, yaşamımızın bizi vakitsiz terk eden fidanını. Oradaki akrabalarımız da mezar falan işlerini hallediyorlar, salâsı verildi(2) bile sanırım.”

Hatırlamış gibi çantasını açıp, bir zarf uzattı bana, kapatılmamış;

“Bu Ziver’in size vermemi istediği, kendini yitirmeden önce kaleme almak için çırpındığı mektup. Ona saygımdan kapatmadığı zarfı açmadık, okumadık. Sanırım her şey, ya da çok şey olmasa da bir kısım istek, dilek ve düşünceleri satırlarında yer etmiş olabilir. Vasiyeti varsa yerine getirin lütfen ve hakkınızı helâl edin!”

“Helâl olsun!” sesleri yükselirken sormak geçti içimden;

“Kesin bir saat söylemeniz mümkün mü? Sınavı olup da gelemeyecek arkadaşlarımız dışında Ziver’i mutlaka toprağına uğurlamak isteyecek arkadaşlarımız olacaktır!”

Genç kadın da, yaşlı kadın da yaşlı adama baktılar göz ucuyla ve belli belirsiz başını sallaması üzerine genç kadın sözlerini tamamlama gayretini yaşadı;

“Kalan işlemler ne kadar sürer bilemiyoruz, ama saat on diyelim, ondan önce gitmeyiz, bekleriz sizleri, gecikirsek o da bahtımıza artık!”

Günlerdir, bile bile bekleyip sonuna ulaştıkları bir bedbinliğin teessürü içinde iki büklüm olarak doğruldular yerlerinden, Mesude yardımcı olma gayretini yaşadı yaşlı adama.

Cevaplamak, “Anlaştık!” ya da “Tamam!” demek içimden gelmemişti. “Bizler üniversite öğrencileri bir aileyiz” diye geçirdim içimden. “Hepimiz birbirini bilen, tanıyan, hiç olmazsa göz aşinalığı olan, ileride meslektaş olacak...”

Onları çıkış kapısına kadar uğurlamak görevimizdi. Bizler de görevimizi yaptık ve sonrasında sindik Mesude ile bahçedeki ağaçlardan birinin altına. Mesude’nin sesi ve edebiyatı benden fersah fersah üstündü(2).

Ziver'in satırlarına başlangıcı ve devamı şöyleydi, hüznümüzü iki sevgili olarak gözyaşlarımızla paylaştığımız.

“Dostlarım, sevdiklerim, kardeşlerim,

Şairinden özür dileyerek onun dizelerinden bir kaçını uyarlayarak başlayayım satırlarıma;

“Dostlarım toplanan öldüğüm zaman;
Dersleri bir günlük bir yana atın!
Tutunuz tabutun bir kenarından;
Bir derin çukura beni fırlatın.
(26)

Ve devam ediyordu satırları;

“Mesude kardeşim sana tokat attığım günün acısını şu an bile hissediyorum, haksızlık ve anormal bir kıskançlık olarak. Bir süre bekledim, özür dilemesem bile bana döneceğini umdum, olmadı. Üstelik kinimi kabullenen tavrınız ve davranışlarınız deli etti beni, size bakışlarım hep kin ve tehditle süslü idi başlangıçlarda.

Günlerden bir gün, beni tedirgin ettiği için gittiğim doktorda bana oldukça geciktiğimi haber veren rahatsızlığımı öğrendim, kanserdim, habis bir ur, içtenlikle ağlarını örmeye devam ediyordu bedenimde.

Yaşamımda ilk kez yaptığım bir yanlıştan, yani sana tokat attığım için memnun olduğumu hissettim. Bunun dünyada başka bir örneği var mı, bilmiyorum. Üstelik sevdiğini yitirip de, yitirdiği için mutlu olan bir insan? Sevginizin üstünlüğüne saygım, hoşgörümü de destekleyip sürükledi yanında. Dost olarak uzanan elimi çevirmediniz, hiçbir bilginiz olmadan, hiçbir art düşünceniz(1) de olmadan belki, bilemiyorum.

Günlerce, aylarca sabrettim, gizlendim, ortaya çıkmamaya gayret ettim, saklandım, hastanede ‘Tansiyonum düştü!’ sözüm ilk yalanım ve gerçeğe ilk yaklaşışımdı.

Bir süre daha direndim ve dayanamayacak gibi olunca kimseye haber vermeksizin, babamı hasta edip(!) hastaneye yattım.

Bu satırlar elinize geçtiğinde ben yaşamda olmayacağım, ama bugün nasıl sizlerin sağlık ve mutluluğu için duacıysam, yarın ahrette de aynı dualarla yanınızda olacağım.

Bilerek ya da bilmeyerek sebep olup yaşattığım kırgınlıklar için beni bağışlayın ve hakkınızı helâl edin! Allahaısmarladık! Ziver”

Son kelime ve harflerdeki karışıklıklar tükenmek üzere oluşunun ve satırlarına son vermek istediği kanaatimizin belgesi gibiydi. Belki de bunun için satırlarını sona erdirmek gayretini yaşamış olabilirdi diye düşündüm, hatta “Artık et-kemik gibi birbirinden ayrılmaz birer parça olduğumuza inandığından, düşündük!” de diyebilirdim.

Bana göre yapacağımız tek bir şey vardı, Mesude’nin benimle hemfikir olacağımıza(2) inandığım;

“Var mısın?” dedim, anlaşmışızcasına;

“Varım!” dedi.

“Kaç paran var?”

“Çok az!”

"Sanırım benimki seninkinden de az! Sen tutumlusun, ben müsrif, eli açık, sen kanaatkârsın, ben boldan giden, bakalım evlenince nasıl tımar edeceksin(2) beni, yoksa çok mu erken gelin-güvey oldum kendi kendime?”

“Mümkün ve de gün gelsin hallederim, sıkma canını!”

“Hem çok iyisin!”

“Öyle mi dersin, yoksa yazılanlardan etkilenip hüznünle yakınlaştığın için mi öyle söylüyorsun?”

“İçimden geldiği gibi, hem Tanrıma şükrediyorum, iyi ki seni sevmişim, diye!”

“Ben de!”

Eksikliğimizin çok iyi farkındaydım. Çünkü çoğumuzdan fazlasının züğürt olduğu bir toplumda, züğürt ailelerin züğürt çocukları idik ve aldığımız burslarla geçinerek bizi ayakta tutan harcamalarımızda dikkatli olmamız; gereğinden öte mecburiyetti de.

Ramazan ayının geliyor olması şanstı bizim için, hem iki bakımdan; oruç tutup nefsimizi terbiye etmenin(2)(!) yanında, az-biraz da olsa varlıklı olan arkadaşlarımızın aileleri tarafından taksit taksit de olsa iftara davet edenlerin olması mutluluğumuzdu.

Bununla birlikte hocalarımızın oluşturduğu fidye, fitre, zekât ve bayram harçlığı havuzundan nasibimize düşenden sebeplenmekti.

Ancak şimdiki tasavvurumuz için tedbirli olmak konusunda tek alternatiften başka çözüm yoktu;

“Ben Tezcan’a gidip bursumu kırdırayım bari. Harcamamız gerekmese dahi cebimizde kalır, üleşiriz!” dedim. Masumca(1) baktı yüzüme Mesude.

Ertesi gün vaktinden önce ulaştık hastaneye beraberce.

“İzniniz olursa cenaze arabasıyla biz de gelmek istiyoruz sizinle, Ziver’e karşı tüm görevlerimizi yerinde ve yeterince yerine getirmek için!” dedim.

Böyle bir durumda insan mutlu olabilir miydi? Oluyordu işte! Üstelik arkamızdan gelen bir ordu kalabalığıyla! Beni, bizi endişelendiren tek konu; ağır bir sınavımıza yetişemememiz, ya da gereğine, çalışamadan katılma zorunluluğumuz idi ki, Ziver’in son yolculuğu için bazı şeylere katlanmak her şeye değerdi.

Amca sessizce cevaplama gayretini yaşadı, o hengâme(3) içinde;

“Tabii oğlum, teyzeniz ve ablanız uçakla gelecekler, yorgunlukları diz boyu, hüzünleri güçsüzlüğü çağrıştırdığı için bu yolculuğa dayanamayacaklarını düşünerek uçağa bilet almışlardı. Ben oğlumu yalnız bırakmamak için beraber seyahat etmeyi plânlıyordum. Bana arkadaşlığınızla katkıda bulunmanız beni mutlu eder!” dedi.

Cenaze yüklendi yeşil çuha örtülü, galvaniz kaplı tabuta. Genç arkadaşlar, nedenini anlayamadığımız bir şekilde alkışladılar. Yanlıştı.

Biz ve birkaçımız, hocalarımızdan da bir-ikisi dua ve Fatiha için ellerimizi açtık semaya doğru.

Çift kabinli cenaze arabasında Ziver’in babası önde, biz arkada, bilinen bir yöne doğru yola koyulduk; “Allah rahmet etsin!” dualarıyla…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Saadet ve Öner adında evli, çoluk-çocuklu, torun-topalaklı iki arkadaş (kardeşim) vardı, bu öyküde onları anmak istedim, Saadet ismini Mesude yaparak.

Söylememek için direndim ama Tezcan da yaşam şekliyle aynen bilinen biri idi.

Ziver; Süs, bezek. Erkek ya da kız çocuklarına da konulabilen bir isim.

Mesude; Mutlu, sevinçli, bahtiyar. Kız çocuklarına konulan bir isim.

(1) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

Ayran Gönüllü ve Sarkak Gönüllü; farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

Cerrahi Müdahale; Hekimliğin ameliyatla tedavi yapılan dalı.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Meşk; Yazı ve müzik öğrenmek için yapılan el çalışması, müzik terimi olmakla birlikte “Aşk olmadan, meşk olmaz!” şeklinde kullanıldığında hoppalık, karşılıklı sevgi birlikteliği gibi anlam kazanır (Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır).

Patoloji Kontrolü (İncelemesi, Testi); Hastalık Bilimi Testi. Doku ve hücrelerdeki değişikliklerin, özellikle kanser tanısı laboratuvar teknikleri kullanılması için test edilmesi.

(2) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidirnokta Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.

Aşina Olmak; Tanımak, bilmek.

Bıçak Gibi Kesilmek; Birdenbire çıkan bir durum nedeniyle olayın, konuşmanın ansızın duruvermesi.

Darbelemek; Birini kötü duruma düşüren, sarsan olay uygulamak. Uygun ve yoğun bir biçimde çarpmak, vurmak. Başarısız duruma sokmak.

Deva Bulmamak; Çare olmamak, çare bulamamak.

Fersah Fersah Üstün Olmak; Pek çok, bol bol üstünlük. Arası zor kapatılacak, yetişilmesi güç, çok ileri noktada üstün olmak.

Flu Olmak; Tam olarak belli olmamak, net olmayan görüntü, bulanıklık hali yaşamak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Halvet Olmak;  (Halvetleşmek; Türkçemize yerleşmiş böyle bir eylem ya da kelime yok). Halvet; Tenhaya çekilme, Yalnız, ıssız bir yerde baş başa, yalnız kalma, gerdek sonrasında beraberlik, kapalı yer, nikâh akdinden sonra zifaf (öyküde vurgulanmak istenen konu), hamamlarda çok sıcak, ufak yer anlamlarındadır.

Harıl Harıl (Vızır Vızır) Çalışmak; Çok ve durmadan çalışmak.

Hemfikir Olmak; Aynı düşünce, ayni görüşte ve kanaatte olmak.

Hoşgörülü (Müsamahalı) Davranmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

Hoyratça Dokunmamak; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde davranmamak, dokunmamak.

İkna Olmamak; İnanmamak, inandırılmamak.

İnkâr Etmemek; Yadsımamak. Reddetmemek. Var olan, gerçek olan bir şeyi var saymak. Yanlışlığını  kabul etmek, inkâr edilmeyecek şekilde kabullenmek.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Nefsini Terbiye Etmek; Nefsin isteklerini engellemek için çaba göstermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Salâ Verilmek; Essalat, Salât Verilmek. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde bilen biri tarafından okutturulan dua.

Şerrinden Korumak; İnsanların belâlarından ve kötülüklerinden dua ile korumak.

Tansiyon Düşüklüğü (Hipotansiyon (Tansiyonı Düşmek)); Yanlış olarak hipertansiyon olarak bilinen gerçek. Şeker hastalığı, troid bezinin az veya çok çalışması, adrenal yetmezliği, susuzluk, vitamin-mineral eksikliği, alerji, kalp fonksiyonları, kullanılıyorsa ilâçlar ile ilgili sorunlar ve kan kaybı, enfeksiyon, hatta hamilelikle ilgili yaşanan nedenlerle oluşmakta.

Tımar Etmek; Aslı; Yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyileştirmek. Ancak öyküde; adam etmek, işleri gereği şeklinde yapmak anlamında kullanılmıştır.

Turp Gibi Sağlam Olmak; Çok sağlıklı, sağlığı yerinde, sapasağlam olmak. “Sağlığına diyecek yok!” anlamında kullanılan deyim.

Umut Fakiri Olmak; Fakir kimselerin umut dünyalarının karanlığını hicveden söz. Umut etseler bile, umutlarının gerçekleşmeyeceği kanısı yaşanır (“Umut, fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” sözü anlamını yitirmemiştir).

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

(3) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Adrenalin; Heyecanlanma, korku, öfke, heyecan gibi durumlarda böbrek üstü bezlerince salgılanan, damarların daralması, bronşların açılması, kanama kesme gibi amaçlar için başvurulan tıpta da kullanılan konu (Genelde “Adrenalin Salgılanması” şeklinde kullanılır).

Amortisman; Üretim faaliyetleri sonunda mal ve hizmetler oluşturulurken geçmiş yıllardan devralınan taşınmaz sermaye mallarında meydana gelen aşınma ve eskimenin yıllık kârdan ayrılan belirli orandaki parasal değer.

Bandera; Bayrak, sancak. Yazanın (yahut da Öner’in) hatası olarak kabullenmek gerek. Demek istenen kelime Bandana; Başı değişik biçimlerde bağlamak amacıyla kullanılan büyük mendil.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

İtiyat; Alışkanlık, huy.

Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

Maada; -den başka, gayrı.

Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.

Masumca; Masumane bir biçimde, masum, temiz,  saf.  Masumane, günahsız, suçsuz, saf ve kabahatsiz olarak

Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Diğer bir tarifle; kanserin köken aldığı organ dışına çıkarak diğer organlara yayılmasıdır. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı. Metastaz yapmış kansere metastatik Kanser denilmektedir.

Naaş (Na’ş); Ölen kimsenin vücudu. Ceset. “ Uzaklaş!” anlamında kaba bir söz.

Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.

Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.

Nodül; Normal olmayan doku büyümesi. Her nodül kanser belirtisi değil. Örneğin benler de birer nodüldür (Anormal doku büyümesi).

Reflü; Midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçiminde bir sindirim sistemi rahatsızlığı.

Sargın; Candan, yakın, sıkı fıkı, ilgi çekici, içten, yürekten. Tutkun. İstekli. Değirmenin iyi ve düzgün çalışması.

Somurtkan; Somurtak. Somurtuk. Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez. Sürekli somurtan, asık suratlı.

Tahnit; Ölüyü bozulmaması için ilâçlama, mumyalama.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Tümör; Şişlik, ur. Herhangi bir hücrenin veya hücre gruplarının organizmanın kontrol mekanizmalarının tesirinden çıkıp hızlı ve anormal bir çoğalma ile ortaya çıkan kitlelerin genel adı.

Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.

Ülser; Sindirim aygıtında, özellikle mide ile onikiparmak bağırsağında görülen yara.

(4) Benim olsan seni bir gül gibi koklar sararım… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Saadettin KAYNAK’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eser nakarat bölümü olarak “Yasemen” olarak bilinmektedir.

(5) Ya benimsin, ya kara toprağın; Saçma bir sahipleniş olarak bir Ferdi TAYFUR şarkısı.

(6) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. (Söyleyeni bilemediğim bir) ALINTI

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.

Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”

(7) Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın “KİTABE-İ SENG-İ MEZAR” isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”

(8) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(9) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Ülfet belâlı şey…” diye başlayan “DÜŞÜNCE” isimli şiirinde Şiirin bitişe yakın son üç mısraı şöyledir: “Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar / Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”

(10) İşte Geldik Gidiyoruz, Şen Olasın Halep Şehri; Namdar Rahmi KARATAY (Ayrıca Cem KARACA’nın “İşte geldik gidiyoruz, bilinmez bir diyara” şarkısı vardır.

(11) Kopi ve Kopik; Genelde tıpta bu kelime eklentileriyle bazı olaylar anlatılmaktadır. Örneğin; Endeskopi, Gastroskopi, Kolonoskopi, Rektoskopi, Bronoskopi, Laporoskopi, Laporoskopik Cerrahi… gibi.

(12) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… Necip Fazıl KISAKÜREK

(13) Anlaşıldı Vehbi’nin Kerrakesi,  Bu masum sayılabilecek deyimin anlamı; “işin içyüzünün anlaşıldığı, amacın belli olduğu şeklinde” kullanılmaktadır. Ancak; Kerrake ses olarak kötü cinsten bir şeyler gibi çağrışım yapıyor gibi görünse de kötü bir şey olmayıp, eskiden bilim adamlarının ince kumaştan yapılmış olarak giydikleri, bugün avukatların, hâkimlerin ve benzeri kişilerin giydiği gibi bir üstlüktür.

(14) Böbreküstü bezinin yetersiz çalışmasına “Addison Hastalığı” denmektedir. Genetik olarak babadan, anneden evlâda geçen bir rahatsızlık olduğu söylenmektedir. Ve ilâç tedavisinden sonuç alınmazsa öyküdeki gibi cerrahi müdahale gerektirir.

(15) Artık demir almak günü gelmişse zamandan… diye başlayan dizeler Yahya Kemal BEYATLI’nın  “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(16) Tanrının hikmetinden sual edilmez (sorulmaz); Allah’ın hikmetinden sual olunmaz şeklinde mevcut imkânlar dâhilinde çözülemeyen olayların Allah’a havalesinde kullanılan bir söz. Tanrıya hikmetinden dolayı sual sorulamayacağının emridir.

(17) Felâketin bir iyiliği varsa, hakiki dostların tanınmasıdır. Honoré de BALZAC

(18) Aşktan Da Üstün; Bir sevginin (Vatan, toprak, bayrak, ana, kardeş vb. gibi) aşk ile sevgili ile kıyas edilemeyecek yücelikte olduğunun anlamıdır. Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali Olive Higgins Poutry’nin “NOTORIOUS” isimli romanıdır. Her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.

(19) İnsanları olgunlaştıran yaşları değil, yaşadıklarıdır. Necip Fazıl KISAKÜREK

(20) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(21) Hata yapmak biz insanlara mahsustur ve hatalar tekrarlanmadıkları takdirde birer tecrübedir .Hatasını anlayıp hatadan dönmek büyük insanlara mahsustur. Hatasında ısrar etmek ve hatadan çıkar aramak da küçük insanlara mahsustur. KAREL

Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.

(22) Aşk, hak edenedir. Aşk; lâyık olanadır  (İlhan ŞEŞEN Şarkısı) sözünün bir çevrimi.

(23) Arkadaşınızın evine sık sık gidin; çünkü kullanılmayan yolu çalılar bürür. Ralph Waldo EMERSON

Bu söze karşılık diğer bir düşünür (adı hatırımda değil); “Sık gidilen yollarda (yerlerde) ot bitmez” demiştir.

(24) Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkûmsa, gönülden düşen insan da unutulmaya mahkûmdur! Necip Fazıl KISAKÜREK

(25)  İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir. EPICTETOS

(26) Orhan Seyfi ORHON’un “VASİYET” isimli şiirinin ilk bölümü, utanarak ve özür dileyerek “riyayı” kelimesi yerine “dersleri” kelimesi eklenmiştir.

Dostlarım toplanın öldüğüm zaman / Dersleri bir günlük bir yana atın / Tutunuz tabutun bir kenarından / Bir derin çukura beni fırlatın.