Hep böyle midir, bilmiyorum. Ancak insan deneyince ya da bir kez başına gelince böyle bir tatil ve seyahati tekrar denemekten “Tövbe!” edip(*) kesinlikle vazgeçiyordu. Ancak böyle bir seyahatin sonucundan da memnun oluyordu. Tıpkı benim başıma geldiği için memnun olduğum gibi…

Gazetelerde boy-boy ilânlar vardı, ekonomik, cazibeli, en son ana kadar değerlendirme imkânlı. Tıpkı kontörlü telefon, kartlı doğal gaz, kartlı su saatleri gibi...

Yani bir bakıma “Önce öde, sonra yaşa!” gibi. Farkı; uzun boyutlu taksit imkânı ve yüzde bilmem ne kadar indirim...

Adını muhtemelen duymuş olsam da, nerede, nasıl olduğunu bilmediğim bir ülkeydi tatil yapmayı, dinlenmeyi düşündüğüm ülke. Belki kutuplarda, belki Ekvatorun göbeğinde, belki yerin yedi kat altında, ya da üstünde, arş-ı âlâ(2) da olabilirdi.

Ama deniz vardı, ilânlarda temiz hava, mavi deniz, basit, sade, özel değil Türkçesinde spesiyal(2) deniz ürünleri gibi sözler serpiştirilmişti reklâmlar arasında görünecek kadar, hem renkli fotoğraflar değil, yağlı boya önemli(!) resimler…

Maksadım; şehirden ve iş stresinden uzak kalmak, hem hiç hatırlamayacakmış gibi, tam 21 gün ve saklamaksızın söylemem gerek ki, malûm nedenlerle anne baskısından kurtulmamdı. Halis-muhlis(2) evi, arabası, birikmişi olan biri idim, kendi çapımda(2), tasarruf edip biriktirip böyle bir tatile cüret ve cesaret edecek bir devlet memuru olarak…

Annemin bana ihtiyacı yoktu, parasal olarak, önemli bir devlet memuru olarak ölen babamdan aldığı dul maaşı ona yetiyor ve artıyordu bile.

Eh, yakışıklı olmasam da öyle filmlerin kötü adam jönleri(6) gibi yüzüne bakılmayacak gibi biri de değildim (sanıyorum). Ama anneme göre Anka(2) örneği, bulunmaz biriydim ve prenseslere lâyıktım!

Zaten ne denilmişti; “Bütün dünyada bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir!(4) Tıpkı benim annem gibi.

Dediğim gibi; bedenimi(!) stres ve baskıdan azade kılmak(1), bir bakıma macera olsun diye, plânına, programına şöyle göz ucuyla bile bakmaksızın, sadece gidiş-dönüş tarihlerini aklımda tutarak atılmıştım bu serüvene, annemin sonu gelmeyen talimat, direktif, nasihat ve önerilerine uyacağıma söz vererek.

Bilinen şeyler işte, “Soğuk su içme, içkiyi abartma, geceleri üstünü mutlaka iklime güvenme, sıkı sıkı ört!” gibi hepimizin annelerinin tembihlediği şeyler...

Monoton, diğer bir deyişle yeknesak bir hayat bezdiriyordu insanı. Gayesiz bir motor yaşamdı(3) benimkisi, benim gibi olan herkesin olduğu gibi; “Kalk-çalış-dinlen-yollarda sürün-ye-iç-uyu…” başka neler eklenirse, o şekilde işte.

Kendimce sihirli bir değnek gibi görüyordum bu tatili. Beni uçağa bineceğim andan itibaren ülkeme, şehrime bağlayan hiçbir şey olmayacaktı, o kadar gün.

Unutmak mümkün değildi ülkemi, zaten ülkem de beni unutmaya kıyamazdı, toprağım, bayrağım, bir başkaydı benim memleketim(5)!

Ülkemde “Her şey dâhil tatiller” cezbetmez(1) olmuştu beni, hele ki annemle gidersem, gitmek mecburiyetinde kalırsam! O romatizmaları için bacaklarını kuma sokmakla kalmaz, vaktini hep beni kontrolle ve çevresindeki aday adayları olabilecek genç kızları gözlemekle geçirirdi, çoğunu bıktıracak şekilde sualleriyle yıldırarak.

Herhalde onun gibi bir kaynanayı kabullenecek birileri olacağını sanmıyordum. Babamı da bu nedenle erkenden vermiş olabilir miydik toprağa? Acaba?

Bu “Her şey dâhil tatil” yörelerinde aradığım yoktu, hem aradığım hiçbir şey yoktu, bulduklarım da yeterli değildi, dinlenmek adına. İnsanlar her ne kadar sabırlı olurlarsa olsunlar, bir noktadan sonra bir kısım şeyler tahammül edilmez, edilemez oluyordu.

Gürültü kirliliği, yabancı lisanların oluşturduğu karmakarışık salata çeşnili sözler yenilir-yutulur, tahammül edilebilir gibi değildi.

Herkes kendi lisanını çok güzel, doğru, ana dili(!) gibi konuşuyordu ve herkesin onlar gibi konuşmalarını, isteklerini karşılamalarını bekliyorlardı. Konuşmadan, bir kitap okumak, hatta odanda televizyon dinlemek bile mümkün olamıyordu, yan odadan güpegündüz gelen, çocuk, seks, aşırı açılmış televizyon, kapıların çarpılması, balkonlardaki havasız kalmış gibi cırlamalar(1), su sesleri ve gürültüleri nedeniyle…

Aradığım bir gönül dostu, ya da annemin ısrarla dile getirdiği, kendisine torunlar verecek iyi, güzel, ehli namus(2), biraz da bize uygun bir gelin namzedi(!) değildi. Hoş böyle birini arasam bulamazdım, meğerki rastgele(7), onu da annem beğenmezdi mutlaka!

Hem bu; “Biraz da bize uygun!” sözünün ne anlama geldiğini hiç bilmedim, hele ki bugünlerde, ya da bugün, belki de yarın veya yarınlarda. Biraz da, ama ne kadar biraz da, birazdanın ötesi ne kadardı, kabul edilebilir berisinin ne kadarı?

Şair; yolculuğunun Haydarpaşa'dan başladığını(8) söylemişti. Farklı sayılmazdı, benimkisi de Havalimanından başlamıştı. Yolculuğun 8-10 saat süreceğini söylemişti, söylemek için kendini mecbur eden ses, sadece İngilizce olarak, “Anlayan anlasın!” anlamında.

Be kardeşim Türkiye’den kalkıyorsun, havayolunuz yabancı menşeili olsa da Türkçe neden anons etmezsiniz ki? Hem bu dolmuş tavırlı uçak şehirlerarası otobüsler gibi nerelerde ihtiyaç molası ve “Çaylar şirketten” gibi yavşaklık örneği ikramda bulunacaktı(!), Nerelere konup kalkacaktık bu 8-10 saat içinde (hiç de aklımdan geçiremesem de!)?

Evet, önündeki ekranda bir kısım şeyler görünüyorduysa da ya içimizde hanzo(6), hödük(6), bilmeyen, anlamayan vardıysa bile bazı şeyleri ne olurdu anlatıverseydiler? Doğal olarak bir kamyon yükünden fazla kozmopolit(6) yolcular arasından merak etseler dahi, doğru-dürüst konuşmayı, izlemeyi bilmeyenler bile olabilirdi, değil mi ya?

Yük desen, bagajlar desen, kabin içi çantalar izinli desen o ayrı bir bilgi birikimi idi? Daha kalkmadan evvel, sucuk-pastırma, ter-ayak kokuları ayyuka çıkmış(1) gibiydi.

İnsanları şekillendirmek, sınıflamak pek uygun gibi gözükmese de kara, ak, kızıl, sarı tenli gibi ayırmanın pek mahzuru olmasa gerekti tıpkı bu uçaktaki yolcular gibi. Bunların bir kısmı havadayken pencereden, ya da koridorda bir şeyler göreceklermiş gibi meraklıydı.

Bir kısmı vurdumduymazdı. Bir kısmı da yanında horultuyla uyuyan yamyamın ve yerinde duramayan aynı kulvarı paylaşan çocuğun izin verdiği kadarıyla heyecanlı idi, kısmen de olsa, tıpkı benim gibi.

Anlayamadığım şey, bu uçakların her zaman böyle yük ve yolcu taşıyor olup olmamasıydı, şehirlerarası otobüsler, ya da semtler arası dolmuşlar gibi lebalep(2), tıka basa zımbacık dolu olan(1), sanki “Şoför efendi, inecek var!” seslenişiyle durup-kalkan bir uçaktı bu, kıtalar arası Türkiye’mdeki dolmuşlar gibi!

Her durakta yolcu indirip-bindiren zımbacık dolu olan uçakta hosteslerin bir saniye yerlerine oturmaksızın kırmızı ışıklara koşmalarına rağmen hizmet yetiştiremedikleri için burunlarından soluduklarını(1) hissediyordum.

Öyle ki; uçak daha kalkar kalkmaz, emniyet kemerlerini bile çözmeden istek sesleri uçağın boyutunu bile aşıyordu ve bitip tükenmiyordu, her kafadan ayrı bir ses olarak.

Korkum; inenlerin yerine binenlerin de benim tatil yöreme gidecek olmalarıydı ki; o zaman yandı gülüm, keten helva(9)! Ya da; “Yandım ki, ne yandım!”

Güneş yanığı ya da kaynar bir kazandan dökülen su altında kalmak halt yediridi(1) bu yanışımın yanında (meselâ).

Ve bunun dışında eseflenmekten başka elimden bir şey gelmemesi de gücüme gidiyordu.

Biletim gidiş-dönüş tarihli idi. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” içtenliğine rağmen; “Ya bu deveyi güdecektim, ya da gene bu deveyi güdecektim!” Başka alternatifim yoktu. Bu lokmayı, büyük de olsa ağzıma atmıştım bir kere.

Çiğnemekte zorlansam bile bu lokmayı önünde-sonunda yutacaktım, dışarı atmaksızın, nezaket kurallarına(2) aykırılığı bir yana, yol-iz-yer-yurt bilmeksizin bu serüvene atıldığım için, hemen ve nasıl geri dönebileceğimin plânım yapmaktan da acizdim, eğer ki kendime güvenip geri dönmeyi plânlayabilirsem...

Düşüncelerimi bir kenara itekleyip yığdım. Mademki su akıyordu, ben de kendimi o suyun akışına bırakacaktım. Lâmı-cimi yok(2), daha şimdiden monotonluktan kurtulmuştum, ama stresin bir boyutundan diğer bir boyutuna geçtiğimi de inkâr edecek değildim.

Yaşamda en güçlü, en tahammüllü, kahır çeken ve en kanaatkâr, hatta sabır taşını çatlatacak kadar uysal varlığın eşek olduğunu sanırdım, inatçılığını ve bilgeliğini göz ardı ederek. Eşek deyip geçmemek(10) düşüncesinde idim. Ama fikrimi “Şimdilik kaydıyla” değiştirdim.

Sanki bu uçaklar eşeklerden daha tahammüllü, güçlü idiler, eğer kalkması dert olmasa, kalkmakta da zorlanmasalardı. Süzülmesi ise dert olmak dışında bir şeydi, o da eğer uzun süreli olmasa. Merak ettiğim ise; adını sanını bilmediğim o ülkenin havaalanına nasıl ve nasıl ötesinde ne şekilde konacağı, (parantez içinde; konabileceği) idi.

Bilgisizliğimi, şu ana kadar merak etmeyişimi ayıpladım. Hiçbir şey bilmesem bile, internete şöyle göz ucuyla bakmam bile yeterli olabilirdi. “Adam sende(2)!” demenin de bir haddi-hududu olmalıydı(1), değil mi? Şairin bir şiirinin bir satırı şöyleydi; “Adam aldırma da geç git! Diyemem aldırırım…(1)

Oysa aldırmamak daha ehven olsa gerekti bana göre. Gene de sığındığım konu stres atmak, gamı-kederi, işi-gücü düşünmemek ve bir bakıma aşk-meşk konusu dışında macera aramaktı. Hadi aşkı da mahzuru yokmuş gibi ekleyeyim; niyetimin, ilgimin boyutlarını inkâr etmeksizin.

Ama kişi kendisine karşı dürüst olmalıydı hiç olmazsa ve annesinin kulağına küpe olacak(1) sözlerini unutmamalıydı; “Biraz da bize uygun!” Bir yaz macerası ise, aklımın ucundan(1) geçmiyordu, desem, doğru da sayılmazdı hani!

Yanımdaki baba-oğul olduklarını düşündüklerimden büyük olanı, bir ara omzumda uyumayı düşünmüş olsa gerekti, ana şefkati özlemiş gibi! Oğlan koltuk arasından ayaklarını geçirmiş “4 Numara” şeklinde kıvrılmıştı babasının kucağına ve yaşamda ancak bu kadar tesadüf olabilir(!) baba-oğul ikisi de ayakkabılarını çıkarmışlar, çorapsız, çıplak ayaklı idiler!

Bıkkın hosteslerin kim-kime, dum-duma(2) amaçlı seyahatte, sabırlarına, burunlarından solumalarına, bununla beraber sinirlenmemek için direnmelerine hayret etmemek mümkün değildi. Sanırım bu onlara Tanrının bağışladığı bir haslet(6) olsa gerekti; Uçmak...

Yoksa “Ekmek Parası(2)” deyip insanın bu kadar sıkıntıyı göze alması, çekmesi mümkün değildi. Bir ara yanımdan geçen hostese başparmağımı kaldırdım ve İngilizce “Tebrikler!” dedim. Döndü Türkçe olarak;

“Türk’sünüz, yakanızdaki rozetten belli, biliyorum, ama neden tebrik ettiniz, anlayamadım!”

“Sınırsız sabrınız ve tahammülünüz için, bu yükle, bu kaprisli ve çoğu kalıbının insanı olmayan insanlara hizmet etmekteki çabanız için tebrik ettim sizi, sanırım buna hakkınız var!”

“Sağ olun efendim! Gene de bunlar uysal, hatta bir kısmı da bilinçli sayılır. Bir de akşamüzeri binip de, sabaha kadar içen, istifra eden, bağıran, çağıran, ağlayan, sızlayan, uçağı rotasından kaydıracak kadar gülen, hareketli insanları, ‘Uçağı ben kullanacağım!’ diye kaptanlarımızı bile çileden çıkaranları düşünseniz…”

“İçimden bir kere daha tebrik etmek geçti, Allah yardımcınız olsun!”

“Sağ olun efendim, bir isteğiniz varsa…”

“Siz sağ olun, gördüğüm kadarıyla yeterli derdiniz var, bir de ben parazit olmayayım(1)!”

“Ne demek efendim, uçaktakilerin keşke onda biri sizin gibi bilen, gören, anlayan olmuş olabilse…”

“Abartmayın, meşgul etmeyeyim sizi, iyi çalışmalar ve sabırlar!”

Çevreme bakınmaya çalıştım ilk kez, belki hayret etme modunda. İnsanlar doyumsuz, bazıları barut fıçısı gibi sinirli(1), bazıları şeytan görmüş gibi korkulu, bazıları ise gözleri velfecri okur(1) gibi meraklı idi.

Çok az insan gazete, dergi, kitap okuyordu. Genelde çocuklar olmak üzere bir kısım insanlar önlerindeki ekranlardan film seyrediyordu. Yine bazıları, ya da yalnızca ben, ihtisas konummuş gibi o Kriminolog Lombroso(12) gibi insanları inceleyip yapılarına bakarak kanaat oluşturmaya çalışıyordum.

Yanlış ki, hem de ne yanlış!? Bu yanlışlığımı ben içimdeki bene telkin etmeye çalışıyordum, de hem gayet iddialı olarak...

Zaman geldi, yorgun ve hamile(!) bir pelikan kuşu gibi usulca kondu havaalanına uçağımız, anonsa göre burası son durağımız olsa gerekti, ama küçük bir yer değildi ki burası! Etrafımıza bir kısım insanlar doluştu birden; İspanyolca, İngilizce, Almanca ve Fransızca konuşan.

Herhalde Türklerin böyle bir yolculuğu yapabilecekleri, böyle bir tatile de hakları olmadığı düşüncesiyle gideceğim yerle ilgili Türkçe bir anons yoktu.

Mecburen İngilizce konuşanın arkasına dikildim, diğer dikilenler gibi. Hostesin fark ettiği gibi yakamda Atatürklü bir Türk Bayrağı rozeti, bavulumun üstünde ise sticker olarak TÜRKİYE yazılıydı.

Öyle “hindi” anlamına gelmesi gibi bir söze tahammülüm yok gibiydi. Mademki Deutschland, Nederland vardı, o halde Türkiye de olmalıydı...

Uçak yolcularının çoğu diğer taraflardaydı. Grubumuz tercümanlar dâhil elli kişiden fazla değildi sanırım, körüklü bir otobüse rahat rahat sığmıştık! Otobüs bizi bir diğer havaalanına götürdü, bekletmeksizin. Bu kez bir küçük uçağa doluştuk grup olarak, bagajlarımızla birlikte.

Olayı çözmüştüm. Daha doğrusu çözdüğümü sanıyordum. Demek ki gideceğimiz yerin havaalanı büyük uçakların inmesi için uygun değildi, o nedenle bu küçük uçağa alınmıştık!

Zannetmek ücretle olmadığına göre, düşüncemde yanılmak da zarar değildi benim için. Çünkü bu uçaktan da inip yine bir otobüsle deniz kenarına gelmiş, bu sefer de bir tekneye doluşmuştuk grup olarak, yer kavgası olmaksızın, zımbacık değilse de neredeyse üst üste...

Ve karşıdan gözüken yerin otelimiz olduğunu söyledi, tercüman vasfındaki kişiler, sevindim. Nasıl sevinmezdim ki?

Bu arada başlangıçta söylemem gerektiği halde unuttuğumu belirtmem gerek ki, hiç de gereği olmadığı halde, çingenelik(6) olarak yorumlanacak şekilde, yarım pansiyon gibi bir gaflet yaşamıştım(1), yanımdakinin kim olacağını bilemediğim biri ile odamı paylaşacaktım...

“Maalesef” demem gibi bir (başka sıfatlar da eklemek mümkünse de kısaca) şaşkınlığı, başlangıçta akıl edemediğim için yaşamam zorunluluktu.

Doğrusu başlangıç olarak umurumda değildi, yeter ki bu yorgunluk üzerine duşa önce ben girebileydim.

Şanslıydım, ya da başlangıçta ben öyle sandım. Çünkü oda arkadaşım beni hiç de ilgilendirmeyen bir nedenle yoktu, ya da gelmemiş, gelememişti. Odada tek başıma kalacaktım, mutluydum.

Hani şehirlerarası otobüste yanındaki koltuk boş olur, ya da heybetli, cesametli(6) biri, ya da dilinin uçkuru çözülmüş(13) biri oturur da biteviye(6) konuşur, sen de alır başını arkalardaki bir boş yere oturursun ya…

İşte öylesine bir sevinç, hatta mutluluk açmıştı yüzümde, ya da daha iyi bir benzetmeyle yüzümde güller açmıştı(1)!

Ama hani derler ya; “Dereyi görmeden paçaları sıvama!” diye odama girmiş, daha soyunmamış, bavulumu bile açmamıştım ki, önce telefon çaldı, karşımdaki bozuk bir İngilizce ile üstelik emreder, aynı anlamda tek kelime olmasına rağmen vurgudan anladığım kadarıyla “Siz” yerine “Sen” der gibi, yanıma misafir geleceğini söyledi.

Doğruya doğru, ne ummuştum, ne olacaktı, canım sıkılmıştı. Sonra düşündüm, “Eee! Daha önceden rızam yok muydu? Vardı. O halde surat asmam niyeydi ki?”

Kapım tıklatıldı, gelen telefondaki edepsiz sese göre daha kibar, hatta sevecen oldukçanın ilerisinde bir İngilizce ile konuşan bir görevli idi;

“Özür dileriz efendim, diğer odalardaki misafirlerimiz karı-koca olarak kalıyorlar, yoksa onlardan birinin yanına misafir olarak vermeyi düşünürdük. Ancak sizin gibi Türk olan Dafne Hanımı misafir edebilir misiniz?” dediğinde gözüktü bir kenardan o afeti devran(2), hem askılı elbisesi ile oldukçanın ötesinde oldukça rahat ve cömert!

Görevli hanım yabancı ülkelerde hiç alışkın olmadığım bir biçimde sadece adını söylemişti genç kızın. Yoksa soyadı mıydı o? Üstelik hem Türk demişti, herhalde yanlış anlamış olmalıyım ki ismini “Dafne” diye hecelemiş gibi gelmişti bana.

Genç kadın devam etti;

“Elimizdeki ilk imkânımızla ilk oda boşalınca sizi rahat ettireceğiz, söz!” derken genç kız Türkçe olarak “Merhaba! Ben Defne!” diyerek içeri girmiş ve benim olan, daha doğrusu sahiplendiğimi sandığım yatağa da, tam anlamıyla el koymuştu, bana ait yatak üzerindeki gazete ve dergileri diğer yatağın üzerine koyarak (“Atarak” demem yakışıksızdı!) tam anlamıyla el koymuştu.

Afeti devran dediğime bakmayın, gerçekten bir afeti devran idi, ama Türkçesi biraz gevşek ve giyim tarzı bizim Türk kızlarımız gibi olmayan.

“Mahzur yok!” dedi, ne anlamda söylediğini anlamadığım bir şekilde ve “Çok uzun yol, ben çok yorgun, duş alıp yatmak yapcam, hemen!” derken üstündeki o askılı şeyi çıkartıp yatağın üzerine koydu, yalnızca sutyen ve külotuyla kalmıştı, umursamaksızın banyoya yöneldiğinde.

Öylesine, öylece kalmıştım ayakta. Herhalde rüya ötesinde bir kâbus olmalıydı yaşadığım, bugüne kadar hiç görmediğim, hem hiç yaşamadığım gibi. Kim bilir belki de bu örneği ilk ve tek yaşayan kişi ben olsam gerek. Gerçekten “Belâ geliyorum demez, pattadak(6) gelirmiş(14) işte böyle!

Banyoda sesi ancak duyuluyor olsa da çok eski bir şarkıyı mırıldanıyordu; “Baby! Don’t be mad at me! (12) şeklinde. Ama Türkçesini farklı bir ezgi şeklinde hatırlıyordum; “Deli etme beni, aşk deli etme! (12) şeklinde.

Aşk mı? Durup dururken nereden gelmişti ki bu kelime dudaklarımın ucuna?

Böyle bir durum çok erkeğin hoşuna gider, faydalanma arzusu da yaşayabilirdi belki, kısa günün kârı diyerek. Ama bu yâd ellerde(2) bir genç kıza bir Türk zihniyetiyle o gözle bakmak bile haramdı. Bu benim yapım, tarzım değildi, hem ben buraya stres almaya değil, stres atmaya gelmiştim.

Üstelik övünmeme vesile olacak gibi görünecek ama namusumu da korumalı, mağdur olmamalıydım!!!

Benim yaşadığımı, daha doğrusu başlangıçta yaşayacağımı kimse tahmin edemezdi, ben bile. Erkek milleti değil miyiz, aslında yok birbirimizden farkımız, aklımız hep fesatlıkta(6) hep elecekte delecekte23), hep daha fazlası, daha, daha da fazlası...

Öncesinde de söylediğimi sanıyorum, ama tekrar etmemin zararı yok, insanın hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olması gerekti. Evet, yapımda yerleşmiş bir; “Ayıp olmasın!” kavramı vardı, ama genç kızın hayret ettiğim; adamsendeciliğine ve cömertliğine de akıl erdiremiyordum.

Benim pijama ile yatıp uyuma gibi bir huyum vardı, öyle jönler gibi sadece donla yatmak gibi bir huyum yoktu. Peki, mutlaka giymem gereken o pijamayı o genç kızın yanında nasıl giyerdim, giyebilirdim ki? O genç kız gibi olamazdım.

Dinleneceğim umudunu yaşarken şimdiden düşünmekten dolayı yorulmuştum.

Yaşayacağım yorgunluğun süresini bilememek de daha bu anda tedirgin etmeğe başlamıştı beni. Çözümsüzlük girdabındaydım(2) ve boğulmaksızın, kısacası ölmeksizin bu girdaptan nasıl kurtulacağımın bilincini de yaşamıyordum.

Ben düşünürken havluları hamam peştamalı gibi bedenine sarınmış, kafasına da bir topuz oturtarak banyodan çıkmıştı Defne. O halinde çantasından çıkardıklarım astıktan sonra;

“Ya sırtınızı dönmek, ya banyoya girmek lâzım, ayıp, ben giyincem, sonra yatmak yapcam. Su güzel, hayat güzel, uyumak çok güzel, sonra denizde yüzmek, sıcacık su çok hoş, çok çok güzel!”

Banyoya girdim, iyi niyetle, bu genç kıza bedelsiz olarak, kendimi yitirmeksizin Türkçeyi öğretecektim, her kimden öğrendiyse Türk olarak anons edilmesine rağmen, rahat bir şekilde kullanamıyordu öz lisanını çünkü.

İçinden çıkardıklarını tahminen yıkamış ve havlu askısına asmıştı çekinmeksizin. Olmazdı. Gerçi bunu şair; “Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki…(16) şeklinde yorumlamış, ama bana göre müşterek kullanılacak mekânlarda özeller böyle sergilenmezdi ki, daha doğrusu sergilenmemeli, gösterilmemeliydi!

Geçen zamanın farkında değildim, utanarak, sessizliğe sessizce katılarak;

“Giyindiniz mi?” dediğimde cevap alamadım. Yatmış, hatta bir bakıma güzellik uykusu(2) diyeceğim uykunun ikinci devresini(!) kendi adına şenlendirip kendiyle üleşiyor gibiydi.

Havluları kurusun amaçlı olsa gerek, sandalyenin sırtına düzgünce asmıştı ve dünya umurunda değilmişçesine rahat bir şekilde soluyor, uykusu arasındaki mimiklerinden, elinin hareketlerinden bir kısım sıkıntılarını hissetmek, anlamak mümkündü.

Evet, o; Defne idi, bilinen. Ama kimdi? Nereden gelip nereye gidiyordu? Ya da neden yer bulamaması muhtemel, bu bilinmeyen ülkeye ve yere gelmişti alelacele? Kaçıyor muydu, hem kimden, kimlerden, ya da yerden? Yoksa kaçmaya mı zorlanmıştı, derdi, sorunu ne idi? Neden Türk olup da Türkçesi kıttı?

Kurguladığım düşüncelere göre; Türkçeyi öğretmek dışında bir ağabey gibi, evet, kendimi içten pazarlıklı, fırsat düşkünü(2) erkeklerden ayırarak bir ağabey içtenliğiyle teselli dünyamda ağırlamak ve bilebildiğim, dilimin döndüğü kadarıyla derdini, ya da dertlerini çözümlemek amacındaydım.

Onu rahatsız etmemek için bavulumu usulca açtım, ama yerleştirmedim, sadece pijamamı çıkarttım, yolculuk kirinden kurtlanmış gibi kendimi aynı sessizliği muhafaza edercesine duşun altına attım, doğal olarak odada yaşayan, ama dışımdaki birini rahatsız etmemek kaydıyla...

Sabah olduğunda serin bir el dokundu omuzuma;

“Abi kalk, sabah geldi, kahvaltı et, yoksa zayıf olursun!” Yerimde doğruldum;

“Bak Defne! Uyandırdığın için teşekkür ederim. Ama kimden öğrendiğini bilemediğim Türkçeni düzeltmeğe çalışalım, kaldığım sürece işim-gücüm olmadığı için seninle bu konuda rahatça ilgilenebilirim. Sonra eğer İngilizcen iyi ise dönüşümlü olarak kelimeleri, cümleleri üleşiriz. Aynı zamanda seni öğrenmemi de sağlarsan memnun olurum, ama sakınırsan da ısrarcı olmam, olamam da…”

“Çok uzun...”

“Olsun, dinlerim, anlayamazsam, şekil çizersin, İngilizce söylersin, sözlüğe bakarız, her ne dersen. Çünkü uyurken gözledim seni. Kendini yorgunluğuna rağmen rahat hissetmedin, dinlenemedin de, sabahın bu vaktinde ayakta olduğuna göre. Bir derdin, ya da dertlerin var, çözmende yardımcı olmaya çalışayım sana…

Ve Türkçe ilk dersimiz, biraz evvel söylediğin kelime dizisi, ya da cümle için, hemen şimdi sen ayakta, ben uykuluyken; ‘Abi’ avam bir deyiş şekli, ‘Ağabey’ demek uygun olanı. ‘Kalk!’ da diyebilirsin, ama ‘Uyan!’ demen daha doğru. ‘Sabah geldi!’ yerine; ‘Sabah oldu!’ demelisin. ‘Zayıf olursun!’ yerine; ‘Zayıflarsın, güçsüz, dermansız kalabilirsin!’ gibi kelimelerden herhangi birini kullanabilirsin. Denemek ister misin, ama hemen!”

“Peki! Ağabey uyan, sabah oldu, kahvaltı et, güçsüz kalabilirsin! Oldu mu?”

“Oldu, oldu! Hadi bu sefer de sen sırtını dön, ben giyineyim ve kahvaltıya gidelim. Denize de beraber gidelim. İçindekileri anlat, zaman çok kısıtlı, ama dilimin döndüğü kadar bir şeyleri çözümlemeye, sana yardımcı olmaya çalışayım!”

“Dil döndürmek, yani öğretmek için dili ağızda döndürmek mi gerekiyor?”

“Lâfın gelişi işte, yok öyle bir şey işte!”

“Lâf nasıl gelir ağabey, beyinden mi, ağızdan mı?”

“Özür dilerim, kakavanlığım(6) işte!”

“Kakavan?... Karavan gibi bir şey mi?”

“Bağışla Defne! Sustum!” derken “İyi ki, gabi, gerzek, salak gibi bir söz etmemişim diye kendime teşekkür ediyordum!”

Hele ki cevabını duyunca...

“Susma! Çok güzel kakavan ağabey, lâfın gelişi! Seni çok sevdim, çok bir şey öğrendim hemen!”

Lâfı hak etmiştim!

“Al başına belâyı, bir söyle, bin işit, bu tatil süresi içinde ona çok şeyi öğreteceğim kanaatini yaşıyordum, öncelikle başlangıç olarak kakavanlıktan kendimi kurtarabilme, ya da unutturma gerekliliği ile” dedim, içimden.

Ve anlayamadığım şey o; neden “Sen” idi, başlangıçta hemen buna hakkım var mıydı?

“Ağzın pıtır pıtır yaptı(1), dua mı ettin? Dua da öğretecek misin bana?”

Ben ki, Rabbiyesir(17), Elham (Fatiha)(17) ve Kevser(17) ve İhlas’tan(17) başka bir şey bilmeyen, cenazeler dışında namazla-niyazla ilişkisi olmayan adam neyi, nasıl ve ne zaman öğretecektim ki? Kısaca;

“He!” dedim, tepki soru şeklinde yankılandı sorgulaması bana doğru;

“He?”

“Yes demek, evet demek, anladın mı?”

Ben asla bir öğretmen olamazdım. Sesimin tonu bile ürkütmüştü onu, başını eğdi;

“Özür dilesem barışır mıyız?” diyerek çenesinden kaldırdım başını, alnından öptüm, on-on beş dakika içine sığdırdığım “Sen” samimiyetiyle.

O da çenemden tutup, başını kaldırdı, ayak parmaklarının üstünde yükselerek alnımdan öptü beni ve;

“Barışmak da çok güzel, barıştık!” dedi.

İşim an-be-an(2) zorlaşıyordu, yaptığımızın asla ve kat’a(6) biz Türkler için bir özür dileme, barışma âdeti olmadığını nasıl anlatacaktım ki ona?

Kahvaltı…

Deniz…

Banyoya gir…

Duş al, giyin…

O, odada ayıpsız giyinsin…

Deniz, yemekler, sahilde tahta şezlonglar üzerinde ve bulduğumuz her fırsat ve fasılada bedelsiz Türkçe ders, bazen İngilizce karışımlı türlü şeklinde dertlerini anlatmasını bekleyiş, anlayışın karşılığı çözümleyebildiğim kadarıyla çözümleme, bir bilgiç edasıyla(2).

Ve uyku vaktine ramak kala(1) dertlerinin, sorunlarının sadece özetini bitiriş isteksizce...

Dertli, hem çok dertliydi Defne, özetin özeti olarak şöyle.

Kendisine hiç önem vermeyen, ağabeylerini kendisinden üstün tutan, eline geçen her fırsatta döven, söven, haşlayan(1), aşağılayan(1) bir Türk Erkeği olan babası, günlerden bir gün annesiyle birlikte ikisini de atmış sokağa.

Bir arkadaşına, sonra bir diğer arkadaşına misafir olmuşlar, çulsuz, çaputsuz, üstündekilerle. Annesi teessüründen ölmüş, ağabeyleri ve babası sadece yakılarak yok olmasına(18) nezaret edip masrafları karşılamışlar, kendi cebine de sıkıştırdıkları üç-beş kuruşla ortalıkta bırakmışlardı kendisini.

Ülkesinin yani İngiltere’nin yasaklarına uyma nedeniyle tüm çalışmaya çalıştığı yerlerde başarılı olamamış, dikiş tutturamamış(1). Dikiş tutturamama sözü de öğrettiklerimin içinde ufak bir parantezdi sadece.

Kendisini sevdiğini, kendisini yalnızlığından kurtaracağını inandığı, hatta bu belde için yatırdığı parayı bile yakmayı düşündüğünün, kendisine ilgisinin sadece bedeni dolaysıyla olduğunu bilir bilmez biletinin tarihini öne aldırıp öyle çıkmış bu seyahate, her türlü riski yüklenerek.

Hayatını düzene sokmak, bir iş bulmak, yerleşmek umudu ile bu tatil beldesinden yararlanmayı düşünmüş. Türkçemize yerleşmiş birçok sözü onun için tercüme etmeğe çalışmak(!) zor gelmiyordu bana; parayı yakmak, bilet tarihini öne aldırmak, her türlü riski yüklenmek vb. gibi.

Beni en çok güldüren sözlerini Türkçe düzelterek şöyle toparlamam mümkün;

“Erkeklerin bütün istekleri ‘Huh! Huh!’ Sonra dönüp yatmak, arkadaşlarımın anlattıklarına göre. Kadın istiyor mu, hoşlanıyor mu, bunu düşünmek değil, akıllarından bile geçirmiyorlar. Ben bu yaşa geldim hiç evlenmedim!” dediğinde hiçbir erkek elinin kendisine değmediğini anlatmak istediğini “Yani kız!” demesinden önce anlamıştım!

Üstelik eki “Thanks God!” deyip Allah'a şükretmesini de.

Bu arada lâfı sokuşturmaktan(1) da kendini alıkoyamamış, lâfı bir güzelce gereğine uygun olarak gereğince oturtmuştu(1);

“Bazen Türkçeyi ben anlamıyorum. ‘Kız!’ deyince bana ‘Bağır, sinirlen, kötü sözler söyle, kızmak anlamında kız!’ demek mi oluyor, sabahtan olduğu gibi?”

“Sabahtan barışmıştık ya!” dediğimde;

“Güzel gelenek, hadi gene barışalım!” deyip çenemden tutup alnımdan öpmüştü, yeniden.

Hiç kimse “Bir yaşına daha girdik!” diye düşünmesin, bu barışma eylemini, geleneğini Türk motiflerine(6) ekleyen ilk ve tek kişi ben değilim yalnız, Defnenin katkısını da inkâr etmek insafsızlık olur (Övünmek gibi olmasın)!

Defne’yle ders, ya da Türkçe öğretme ve dert dinleme modunda devamlı olarak beraberdik ve ben bundan oldukça hoşnuttum. Hatta içten içe bir ilgi, hissedebildiğim kadarıyla, hissetmemesi dileğiyle yakınlık hissediyordum. Bu durum bizimle gelen ailelerden birinin beyi ölünceye kadar devam etti.

Cenaze nedeniyle oda boşalınca, istersek birimizden birinin o odaya geçebileceğimizi söyledi ilgililer.

“Orda ölü ölmüş ağabey. Ben korkarım, sen git!” diyen Defne, hazırlanmaya yöneldiğimde “Ölü ölmüş!” sözünü düzeltmeme fırsat bırakmadan bu kez;

“Ben burada da yalnız kalamam şimdi, korkarım, gitme ağabey!” dedi, kolumdan tutarak. Böyle bir şeyi ilk kez yaşıyordum, anlatmak istediğim; kolumdan tutularak ihtiyaç duyulduğunun anlatılması.

Bir genç kız ve kendimden saklamaya çalışsam da, bunun için gayretli olsam da, ilgi ötesinde bir yönelişim vardı kendisine, dürüstçe sevgi olarak yorumlamam gereken.

Aklımdan bir masal geçiyordu: “Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi bir kurbağadır.” Keşke bu masalı anlatan “Seven Kadın” yerine “Seven erkek” ya da “Sevilen Kadın” deseydi, olur muydu böyle bir şey gerçekten?

 Ne onu kurbağaya benzetirdim, ne de ben prens olurdum, çünkü bu kız, beni ilk karşılaştığımızda gönlüne hapseden Tanrının bana gönderdiği bir hediye idi.

Ama elini bana yardım amaçlı  uzatan, bana güveninin sonsuz olduğunu hissettiğim birine, ben nasıl içimdeki duyguları hasredebilirdim(1) ki?

Boş bir odaya yönlendirilişimiz konusundaki “Hayır!” dileğini nasıl yorumlamalıydım ki, sayılı gün çabuk geçerdi, ama ben hâlâ onun yanında soyunup giyinmekten çekindiğim gibi, horlama tereddüdümü de yaşadığım için ancak bunalımımın üstesinden geldiğimde uyuyor, bence düpedüz sızıyordum.

“Ağabey-kardeş” ilişkisi deyip duruyorum, ama dediğim gibi insanın kendisine karşı dürüst olmasının gerektiğini savunmam gerek yine. Günden güne yürüyerek yaklaşmanın, ötesinde, uçarcasına yaklaşıyordum ona, geri itilme riskini umursamaksızın hem.

Ama gerçeği de tekrarlamaktan çekinmemem gerek, kendimden, bu iğrenç ve saklamaya, gizlemeye çalıştığım yanlışlıktan dolayı utanıyordum. Bir emanet, hıyanet kavramı olarak yorumluyordum duygularımı da, düşüncelerimi de. Buna hakkım yoktu, olmamalıydı da.

Gerçeklikle söylemem gerekli ki; onun yanında gerçekten huzurlu ve mutlu hissediyordum kendimi. Bunu ona ne anlatabilir, ne de hissettirebilirdim. Üstelik geri gelmesi mümkün olmayan günler tükeniyordu, mutlu olsam da…

Benim aklıma, sonra dilimin ucuna gelmişti bir şeyler, açıklamak için fırsat kolluyordum. Belki onun da aklından geçirip söyleyemediği şeyler aynısı idi. Vakit kısaydı, teşebbüs zamanım kısıtlıydı.

Acele etmem, hiç olmazsa nefesini duymaya devam etmem için hem teklifimi yapmam, hem de kabul etmesini beklemem, hem de yaşamayı umut ettiğim uzun yolculuk için bir kısım hazırlıkları yapmam, ya da yapılmasına yardımcı olmam gerekti.

“Babam, ağabeylerim bakmadılar, sevdiğim yararlanmak istedi, dedin. Yani bundan seni bekleyen, arayıp soracak yok, anlamını çıkarabilir miyim?”

“Evet!”

“O halde seni Türkiye’ye götüreyim. Yemen, içmen, yatman, iş buluncaya kadar benden, istersen sonra kendine göre bir geri ödeme plânı yaparsın. Sanırım, tercümanlık gibi bir iş bulabilirsin, ya da bulabilirim, nasıl olsa Türkçeyi iyice öğrendin, zaten İngilizce kendi dilin…

Tabii belirli bir süre yardımımı istersen de yardımcı olurum. Sonra istersen ayrı bir ev tutarsın, hayatını yaşarsın. İstersen hayırlı bir nasibin çıkar, seni, baban, ağabeylerin gibi yaratılışta olmayan bir Türk’le Türk Usulü evlendiririz de…”

“Hayırlı bir nasip?”

“Yani gönlüne göre, seveceğine, bir ömrü paylaşacağına, çocuklarının babası olacağına inanacağın biriyle evlenirsin anlamında…”

“Ben evleneceğimi sanmıyorum!”

“Neden öyle kesin bir dille söyler tavrın var. Güzel kızsın. Bazı konularda biraz dikkatsizsin, o kadar. O bazı konuları da Türkiye’de öğretirim, ya da öğrenirsin inşallah!”

“Neden bana bu kadar çok yardımcı oluyorsun ağabey, hem dille söylemek ne demek? Başka türlü de söylenir mi?”

Gözlerin de, gönüllerin de, ellerin de konuştuğunu nasıl anlatabilirdim ki ona?

“Belki kardeşim olmadığından, bana ağabey demenden, belki baban ve ağabeylerin seni dışladığı için sana yardım etme arzumdan, yakınlığından, belki hissetmeye başladığım özlemlerinden, artık aklına ne gelirse...”

“Olur, hemen Türkiye’ye gidelim, ben hemen Türk olayım!”

“Sen zaten Türk’sün, üstelik babanın baskısıyla, bazı şeyleri bilmiyor gibi olsan da Müslüman olduğunu sanıyorum.”

“Müslüman? Biliyorum, ama bilmiyorum hiç, nasıldır?”

“Benim de babam yok, babam annemle evlenip de bizi terk edinceye kadar ben de bir şeyler öğrenemedim. Ama annem bu konuda bilgilidir, gereğinin gerektiği kadarını dilinin döndüğü kadarıyla öğretir sana. Dilinin döndüğü kadar demenin anlamını unutmadın, değil mi?”

“I-ıh!”

“O da olur da, bence ‘Evet, unutmadım!’ demen daha doğru!”

“Tamam! Hemen gidelim Türkiye’ye, annenin ve babam olarak senin elini öpeyim!”

Önce “Ağabey” sonra “Babam” demekle yasağa, yasaklara alışmalı, içinde umut olmayan bir dünyayı kendim, kendi başıma kendimle üleşmek için hazırlıklı olmalıydım.

İnsan hak etmeyeceğini bildiği halde hak etmeye çalışmamalıydı. Tabii ki “Gönül ferman dinlemez!” sözüyle mülâhazat hanesini de boş bırakmak(1) kaydıyla.

Çabalarımla Defne İngiltere’ye dönmeyecek, Türkiye’ye beraberce gidecektik, bir-iki lira ekstra masrafım(2) çıkmış olsa da. Önce teknede, sonra küçük uçakta, sonra büyük uçağı beklerken terminalde beraberdik.

Gerçek ki; gönlümüzün yorgunluğu, belki de kısaca benim gönlümün yorgunluğu bavulumdan çok yoruyordu beni, Defne’nin tüm mal varlığı ufaktan ufak bir çantaydı zaten.

Ve büyük uçağa bindiğimde tatil yöresine geldiğimdeki gibi yorgunluğum boyumu aşmış olsa gerekti.

Belki Defne de benim gibi her şeye rağmen yorgun olmalıydı. Başını omzuma dayayıp eliyle karnıma sarılmasından hoşnuttum. Üstelik o saygısızlık sözleriyle andığım siyahi vatandaşlar gibi değildi, düzgün, ritimli bir nefes alıp verişi vardı, daha önceden defalarca kere şahit olduğum gibi.

İnsanların ıstırap çekerek ve çekmek için kullandıkları bir kelime vardı; “Keşke!”

İçimden geçen oydu, keşke...

Ama ne? Keşke diye başlayacağım sözü tamamlamak için dilim hazır olsa da beynim izin vermiyor, direniyordu.

Yorgun, hamile pelikan kuşu(!) çoktan havalanmıştı ve hülyalarım, rüyalarım “Keşke” olmaksızın sonlanacaktı, istemesem, arzulamasam da.

Tesadüf onun uyuklamasında gelirken iki kelimeyi uç uca eklediğimiz hostes gelip dikilmişti başımıza;

“Gelirken yanınızda eşinizin olduğunu fark etmedim, eşiniz çok yorulmuş herhalde, ya da yeterince dinlenememiş olsa gerek!”

Sırası mıydı? Hostes bile Defne’yi bana yakıştırmıştı, ama ben saplantılarımla baş başaydım, eşim değil, misafirim olduğunu söylemek tavrıyla;

“Eşim... “ diye ağzımı açtığımda yerinde doğruldu Defne, cümlemi tamamlayamadım;

“Türkiye'de evlendikten sonra eşi olacağım, çünkü o benim!” dedi, hayret dolu bakışıma aldırmaksızın.

Hostesin “Mutluluklar” diyerek yanımızdan aynı şaşkınlıkla ayrılmasını ancak ve zor bekledim;

“Kendi kendine gelin-güvey olmak, nedir, öğretmiş miydim?”

“Zamanım çok, nasıl ki, sevilmeyi ve sevmeyi öğrendim, onu da öğrenirim!”

“Peki, sevildiğini sanıyorsun ya doğru değilse? Hem seviyorsan seninle evleneceğimi nasıl düşünüyorsun ki?”

“Biliyorum...

Çünkü...

Biz kadınların siz erkeklere göre altıncı hissimiz daha kuvvetlidir, bununla ne demek istediğimi anlamışsındır, bu bir...

İkincisi yüreğinin sesini, heyecanını hissetmeyecek gibi mi görüyorsun beni? Bak sıfat koymuyorum sözüme, sen öğretmedin bu kelimeleri, ama babamdan ve ağabeylerimden kerelerce duydum; saf, salak, duygusuz gibi…

Ve üçüncüsü…

Söyleyeyim mi? Yoksa sen mi söylemek istersin?”

“Devamlı olarak beni mi izleyip kontrol ettin?”

“Evet! Yoksa geceleri hep beni sayıkladığını, ‘Seviyorum, ölüyorum, sensiz yaşayamam, Defne!’ gibi sözlerini nasıl duyar da beynime işlemeyi istemezdim ki?

“Bunları hep ben mi sayıkladım?”

“Yoksa böyle bir huyundan haberin yok muydu? Devam edeyim; gece lâmbası yandığında onun ışığında, gece lâmbasından rahatsız olduğumda banyonun ışığını yakıp kapısını aralayarak yattığımızda onun ışığında uyuduğumuzda, daha doğrusu uyuduğumu zannedip kendini zorlayarak saatlere yakın beni seyrettiğini, sabahları neden uyanmakta zorlandığını hissetmedim mi sanıyorsun?”

“Başka?”

“Geceleri, ayın karanlıktan mehtaba dönüşen havalarında, tahta şezlonglar üstünde ders verirken, bana Türkçeyi öğretirken, özellikle ortama uygun olmasına rağmen aşk, sevgi, mutluluk gibi kelimeleri öğretmemek için direndiğini fark etmediğimi mi sanıyorsun?..

Ya yemeklerde, sanki ayaklarını özellikle topluyordun altında. Korkar gibi, ayağım ayağına değse, ya da kolum koluna değecek olsa, tüm sırrın açığa çıkacakmış gibi çekiniyordun...”

Ya duraklamak gereğini hissetti, ya da bir matadorun zavallı duruşuna şahit olduğu boğaya en son darbesini vurmak için beklediği gibi gözlerime baktı, devam ederken;

“Türkiye’ye gel, dediğinde, neden hemen ‘Peki!’ dediğimi düşündün mü hiç? Nasıl bilirdin ki, seni hak etmek için rıza gösterdiğimi? Bu arada hemen söyleyeyim; izin vermem, ama evlendiğimizde beni aldatmayacağından kesinkes eminim, çünkü benden başkasını sayıklayamazsın, ne gündüzlerinde, ne de gecelerinde!”

Elini gene karnımın üzerine koyup başını göğsüme yaslamayı yeğledi, kalbimin atışını dinlemek arzusu olarak yorumladım hareketini ve sözün bittiği yerdeydik(16)

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bilindiği gibi yabancılarla evlenenlerin çoğunun çocuklarına verdiği isimler var; lehçe olarak Türkçeye yakın olan. Örneğin; John, Joan, Jan (CAN), Jasmine (YASEMİN), Jesus (İSA), Abraham (İBRAHİM), Erin (ERİN) gibi. Daphne (DEFNE) de onlardan biri idi, doğal olarak.

(1) Ağzı Pıtır Pıtır Yapmak; Dudakların dua, lânet okuması, karşısındakine söyleyemeyeceği bir şeyi içinden söylemesi hareketi. Tik olarak veya hastalık şeklinde istemsiz hareketi.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Azade Kılmak (Kalmak); Başıboş bırakmak. Hiçbir şarta bağlı kılmamak. İstediği gibi davranmasına, serbestliğine izin vermek.

Barut Fıçısı Gibi Sinirli Olmak; Her an karışıklık, kavga ve savaş çıkaracak gibi olmak.

Burnundan Solumak; Çok öfkelenmiş olmak, işi başından aşkın, ya da çok sinirlenmiş olduğundan dolayı gözünün hiçbir şey görmemiş olması, hatta hiddetli, bir şekilde nefes alıp vermesi.

Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

Cırlamak; İnce ve bıktırıcı ses çıkarmak.

Dikiş Tutturamamak; Bir işte, bir yerde uzun süre kalmayı başaramamak.

Gaflet Yaşamak; Önemsiz işler yapmak, yaşamak, bunlarla ilgili teşebbüslerde bulunmak.

Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz.

Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Hasretmek (Hasr Etmek); Hudutlamak, sıkıştırmak, kısıtlamak. Konu, fikir, itibar, riayet konularında uyum olmak.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Kulağına Küpe Olmak; Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.

Lâfı gereğine uygun, gereğince oturtmak (Aslı; Lâfı (Taşı) Gediğine Sokmak); Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.

Lâfı Sokuşturmak; Bir sözü kırıcı olmak amacıyla tekrar tekrar söylemek.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Parazit Olmamak; Radyo yayınlarına karışan bozuk sesler. Olaya aksi etki edecek bir davranış. (Öyküdeki anlamı olarak; asalaklar ile ilgisi yok)

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

Yüzünde Güller Açmak; Neşesi, mutluluğu yüzünden belli olmak.

Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak  (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(2) Adam Sen De; Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenen söz.

Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Anbean (An-be-an); Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.  Her an. Zaman zaman. Giderek.

Arş-ı Âlâ; En yüksek yer, en yüksek mevki.

Bilgiç Edası; Çok bilirmiş tavrıyla. Biliyormuş gibi. Bilgiçlik taslayarak.

Çözümsüzlük Girdabı; Anafor, Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi harekettir. Çözüm için yapılan hareketlerde bu hissin yaşanması..

Ekmek Parası; Geçinmeyi sağlayan para ya da kazanç.

Ekstra Masraf; Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para şeklinde alışılandan, gerekenden fazla masraf yapmak, fazla gider çıkması.

Fırsat Düşkünü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapan, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanan.

Gözleri Eğecekte Delecekte Olmak; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde etrafına bakmak, bakınmak, bir bakıma gözleri fel fecir (vel fecri) okumak şeklinde de kullanılan bir söz.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, saf, düz.

Kendi Çapında; Kişinin yetenekleri ile ilgili olarak yapabilecekleri.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Lebalep Dolu; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.

Motor Yaşam; Yaşam tarzını, etkinliğini, devamlılığını değiştirmeksizin her gün aynı şeyleri tekrarlayarak yaşama düzeni.

Nezaket Kuralları; Başkalarına karşı incelikli ve saygılı davranma, incelik, naziklik.  Herhangi bir durumda dikkatli, özenli davranmanın gerekmesi, önemli olma, önemlilik.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

(3) Anka; Masallarda adı geçen, çok uzun kanatlı ve iri olarak nitelenen düşsel bir kuş. Zümrüdüanka olarak da söylenir. Adı var, kendi yok olan şey (Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünür).

(4) Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ (Vurgulamak istediğim şey Çin Atasözünü dikkate alarak şu; “Çirkin bebek zaten yoktur da, her anne dünyadaki en güzel bebeğin kendi bebeği olduğunu düşünür” ve sanırım bu konuda haklıdırlar da. Aslında asla ve asla çirkin bebek veya çirkin anne, kısaca insan da yoktur, onları çirkin gören gözler vardır, bilindiği üzere).

(5) Bir başkadır benim memleketim; “Havasına, suyuna, taşına, toprağına…” şeklinde başlayan Bestesi Fikret ŞENES’e ait Ayten ALPMAN’ın meşhur ettiği duygusal pop müzik.

(6) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, hep öyle, aynı biçimde, sıklıkta sürüp gidecek. Sürekli.

Cesametli; Büyük. Çok iri.

Çingenelik; Çingene olma durumu. Genellikle argo konuşan, falcılık yapan, yaban otları satan, çalgıcılık yapan, menfaatlerine aşırı derecede düşkün insanların meziyeti.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.

Jön, Jönprömiye; Genç. Filmlerde önemli rollerde oynayan genç oyuncu.

Kakavanlık; Bilgisizlik, budalalık, kendini beğenmişlik, sevimsizlik.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kozmopolit; Karmakarışık. Muhtelif. Değişik uluslardan, ırklardan, dinlerden ve kültür gruplarından olan kimseleri bir araya getiren, içinde barındıran, kapsayan ve uyumla birleştiren.

Motif; Kendi başlarına bir bütün, bir birlik olan ve yan yana gelince bir süs oluşturan süslemelerden her biri. Bir eserde sık sık tekrarlanan süsleyici öğe.

(7) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(8) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI”  isimli şiirinin bir-iki dizesi “Bende bir resmi var yarısı yırtık  “Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklindedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği olarak bestelenmiştir de.

(9) Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.

(10) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. “Eşek” deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki? Ve “Eşek bir çamura bir defa düşer” deyimi neden oluşsundu ki? Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu unvan ya da mevkie sahip olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

(11) Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, / Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Mehmet Akif ERSOY “KANAYAN BİR YARA GÖRDÜM MÜ YANAR TA CİĞERİM, ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM”

(12) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.

(13) Dilinin Uçkuru Çözülmek; Eseflenip ayıplanacak derecede diline hakim olamayarak kötü , anlamsız, ayıplı sözler sarf etmek.

(14) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez; Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.

(15) Baby! Don’t be mad at me! (Bebek! Deli etme beni, bana kızma!) Peggy LEE’nin meşhur ettiği bir şarkı.

Deli etme beni, aşk deli etme… Tülây ÖZER’in meşhur ettiği şarkı

(16) Uzanıp yatıvermiş sereserpe… şeklinde başlayan Orhan Veli KANIK’ın “SERESERPE” Şirinin bir yerlerinde “Koltuğu görünüyor, bir eliyle de göğsünü tutmuş…/ Olmaz ki! Böyle de yatılmaz ki!” dizeleri vardır.

(17) Rabbiyesir vela tuassir Rabbi temmim bil-hayır: Rabbim işimi kolaylaştır, güçleştirme, Rabbim bu işi hayırla tamamla! ... (Kur’an ayeti değil, sadece duadır).

Fatiha Suresi (Elham); Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillâhi rabbil'alemin. Errahmânir'rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na'budu Ve iyyâke neste'în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en'amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn. (Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Hamd, Alemlerin Rabbi. Rahman, Rahim. Hesap ve ceza gününün maliki Allah'a mahsustur. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.

Kevser Suresi; Bismillahirrahmanirrahim. İnna a'taynakelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şanieke hüvel'ebter. (Ey Muhammed!" Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı, sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir).

İhlâs Suresi; Bismillahirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir denk de olmadı).

(18) Kremasyon; Cenazenin gömülmek yerine yakılarak yok edilmesi olayı. (Türkiye’de ilk uygulayıcı; Leyla GENCER) Krematoryum; Ölünün yakılma işleminin yapıldığı yer.

(19) Sözün Bittiği Yer; Çok tarif yapılabilir bu konuda. Bazen söylenecek söz kalmaması, bazen de söylenmek istendiği halde gurur, korku nedeniyle söylenemeyenler. Her şeyin anlamsız olduğu, konuşmaların, heves ve heyecanların durgunlaştığı anlar. Bazen de sözler yerine gözlerin, mimiklerin, eylemlerin başladığı anlar… Konuşulsa da olan bir şeyin değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği, tüm çabaların boşa geçtiği bir anda susma mecburiyetinin anlatıldığı deyim. Konuşmak boşuna çabadır. Bir bakıma; “Söylesem faydası yok, sussam gönlüm razı değil!”  şeklinde bir şey.