Sağ ayakkabısının sivri ucunu asabi bir şekilde ve tempolu gibi yere vuran, yanındaki çocuğun annesi olamayacak gibi yaşta görünen genç kadın, sinirli idi, hatta aşırı derecede sinirli idi denilebilir, bir anda dikkatimi çeken...
“Muhtarlık” yazılı kapıdan içeriye girdiğindeki halini dile getirmek istiyorum. Hemen hemen akran, belki aynı yaşlardaydık. Bana bakıp;
“Muhtar nerede?” diye sordu, benim Muhtar olamayacağım düşüncesiyle ve emreder gibi bir tonda.
“Muhtar şu anda, iç odada namaz kılıyor, bir isteğiniz varsa, ben yardımcı olmaya gayret edeyim!”
“Siz benim muhatabım(1) değilsiniz. Ben Muhtarla görüşmek istiyorum! Vatandaşı kapısında ve ayakta bekletmek kimin haddine ki?”
“Bakın, sinirlisiniz, neden olduğunu bilmiyorum ama biraz saygılı olmayı deneseniz!”
“Siz bana saygısız mı demek istiyorsunuz, hakkınız yok buna. Vatandaşa bu şekilde muamele edemezsiniz. Haddinizi bilin. Muhtar namazını evinde kılsın, ne bileyim bir başka vakitte kılsın, benim vaktim kıymetli…”
“Herkesin vakti kıymetli hanımefendi. Bu nedenle babam devletin kendisine verdiği öğle ve Pazar izinlerini kullanmaksızın sırf vakti kıymetli olan vatandaşlara seçim arifesinde yardımcı olmak için Muhtarlığı açık tutuyor…
Şu anda öğle vakti ve günlerden Pazar ve babam sırf vatandaşlarına yardımcı olmak, gelenler boş dönmesin dileğiyle beni de yanına alarak yardımcı olmaya gayret ediyor. Kendisi namaz kıldığı için çözümleyebileceklerimi ben yerine getirebilmek için buradayım…
Bilmem haksızlığınızı anlayabildiniz mi, pardon, affedersiniz, düzeltmem gerek, demek istediğimi anlatabildim mi?”
Bazen böyle vitesten atar gibi çok konuşurdum, sabırsız olarak, karşımdaki ister hak etmiş olsun, ister hak etmemiş, umurumda olmaksızın. Devam ettim;
“Burada çok gürültü yaptık, babam namazını sakatlamasın, buyurun, ben dışarıya çıkıyorum, sizi de dışarıya alayım, lütfen!
“Neden? Burada kalmamızın ne sakıncası var ki, anlayamıyorum!”
“Özür dilemeliyim! Burada tüm mahallelinin bize güvenip verdiği bir sürü bilgi, belge ve dosya var. Sizi burada ilk defa görüyorum, tanımıyorum da. O halde bu konuda tedbirli olmayı istemem yanlışlık mıdır? Hem çocuğun elinde top var, bakarsınız canı sıkılır, oynamaya kalkışır, buna izin veremem!”
“Benden şüphelenmeniz hoş bir şey değil. Üstelik demek ki babalı-oğullu aynı kafada, aynı yapıdasınız!”
“Anlamadım!”
“Anlaşılmayacak bir şey yok! Babanız, yani Muhtar bu çocuğu dövmüş!”
Son kelimelerin dökülüşü sırasında namazını bitirip kapıya çıkmıştı, savunmasını yapmama gerek kalmaksızın babam;
“Konu nedir çocuklar, bir de ben dinleyebilir miyim?”
“Bu çocuğu dövmüşsünüz!”
“Siz de onun sözüne inanıp hesap sormaya mı geldiniz?”
“Çocuk yalan mı söyleyecek?”
“Çocuk söylemeyecek, ama ben söyleyeceğim, öyle mi? Yaşıma, başıma da inancınız olmasa gerek. Şöyle bir etrafınızdan sorun bakalım; ben kimim ve sonra yanlışınızdan dönme gayreti yaşayın. Hem özür dilerim, ben tüm mahalleyi, mahalleliyi tanırım, siz bu mahalleden misiniz? Tanımıyorum da…”
Cümlesini tamamlayamamıştı babam. Canı sıkılan çocuk, topu zıplatmaya başlamıştı, konuşulanlar neredeyse anlaşılmayacak gibiydi.
Çocuğun başını okşayarak;
“Evinde, parkta, ya da bahçede oyna, olur mu? Bak annenle babam bir şeyler konuşmaya çalışıyorlar!” dememle birlikte çocuk; ağlamaya, bağırmaya ve;
“Beni dövdü!” diyerek tepinmeye başladı.
Genç kadının;
“Bir saniye oğlum!” diyerek sakinleştirmeye çalışması iyice şımartmıştı kendisini. Topu caddeye doğru fırlatmış, henüz sulanmış ıslak çimlerin üzerine yatıp, hem ağlamaya, hem debelenmeye, ya da anlanmaya(2) başlamıştı, benzetmemin uygun olamayacağı bir hayvan gibi!
Hepimiz hayret etmiştik onun şımarıklığına ve sinirliliğine. Belki genç kadının bilgisi vardı ki, onun hayret etme dozu(1) daha sakin gibiydi.
“Hanımefendi konunuz ne ise; karşılıklı konuşur, ortak bir çözüm noktası bulup halletmeye çalışırız. Ancak çocuk hasta falan olmasın, evinize gidip üstünü başını değiştirin ve onun gibi olmaksızın sizin sinirinizin geçmesini sağlayabilirseniz yine gelin isterseniz…
Tatil günü, ama biz yatsı ezanına kadar buradayız efendim. ‘Geleceğim!’ derseniz, babam namaza gitse bile Muhtarlığın kapısını daima açık tutar, hiddetinizin yok olması ve dileğinizi karşılayabilmek için çaba göstermeye gayret olurum!”
Mümkün olduğunca alttan almaya, kibar ve saygılı olmaya çalışıyordum. Hiçbir şeyin asabiyet ve sinirlilikle yoluna koyulmayacağını bilen biriydim. Ufacık da olsa yanlış anlaşılmaların telâfisi(1) mümkün olmayacak yaralar açabileceğini biliyordum.
Genç kadının gitmesi ile dönmesi bir oldu handiyse(1). Elinde çocuğun caddeye fırlattığı top vardı, çocuğu yanında getirmemişti ve sinirinin devam ettiğini gözlemliyordum.
Yaşlı bir dedenin çocuğu dövmeyeceği, çocuğun başını okşarken yaptığım abartı, genç kadının mantıklı şekilde ikna olmasına yetmemişti herhalde.
Ve aynı hiddetle sorgulama gayretindeydi, henüz abdestini alıp da camiye yönelme çabasında olan babamı;
“Çocuğun oynamasını nasıl yasaklarsınız?”
Müdahale etmem(2) gerekmişti;
“Önce siz kimsiniz? Nasıl böyle tehdit eder gibi konuşuyorsunuz? Mahalleden misiniz? Kaydınız var mı Muhtarlıkta? Yoksa sorgulamaya da hakkınız yok!”
“Biz bu mahalledeniz, Girgin Apartmanı, 11 Numara...”
Bilgisayarı açtım hemen, o numara boş görünüyordu.
“Affedersiniz efendim, o daire boş gözüküyor, herhalde henüz kaydınızı almamış olmalısınız. Önce bu mahalleye kaydınızı alın ve o zaman size buranın kamuya ait bir yer olduğunu, çocukların burada topla oynanama haklarının olmadığını anlatmağa çalışırız!”
Tatmin olmamışçasına(2), hatta anlamamışçasına ve yüzüme açık seçik(3) kinle bakarak, sırtını döndü, kös kös başını eğerek(2) uzaklaşırken cep telefonundan bir yerleri, muhtemelen kocasını arıyor olmalıydı, ya da sorununa çözüm üretmek için birilerini...
Aradan geçen zamanın farkında değildim, babam camiye, herhalde oradan da eve gitmiş olmalıydı, gitmeden önce son sözü;
“Sen de gecikmeden kapat, gel!” idi.
Dosyaları toplamış, bilgisayarın fişini çekmiş, güvenlik kamerasını ve alarmı kontrol etmiş, yerleri paspaslamış, masanın üstünün tozlarını silerek evrakı doğru düzgün ve aynı şekilde yerlerine yerleştirmiş, tam kapıyı çekiyordum ki genç bir adamın;
“Siz oğlumu nasıl döver, kız kardeşime nasıl hakaret edersiniz lan?” sözüyle birlikte suratıma yumruğu yemem bir olmuş, sokak lâmbasının ışığında yumruğu yiyip yıkıldığımı gören bir taksi şoförü durup, imdadıma, ya da yardımıma koşup ayırmıştı bizi!
Daha doğrusu buna tam anlamıyla; “Sopa yememi engellemiş, yarıda bıraktırmıştı!” diyebilirim.
Ben taksiye yönelirken yanında kız kardeşi olduğunu umursamaksızın en galiz küfürleri(3) sarf ederek onlar da belli bir doğrultuya yönelmişlerdi. Yediğim yumruk, çektiğim acı değil, yanında gelen ve genç adamın “kız kardeşim” dediği o ufak oğlanın anası olduğunu sandığım genç kadının;
“Bırak ağabey, bunlar gibi kendini bilmeyenlerle muhatap olma, on paralık(4) adamlarla münakaşa etme, kavga yapma!” demesi beni aşırı boyutta etkilemişti, yakıştıramamıştım, öyle güzel bir kadının ağzına, gecekondu yosması(3) sözleri.
Adalet vardı, hukuk vardı, önce taksiyle hastaneye gittim, gerekli pansumanın yapılması ve rapor verilmesi için, sonrasında da karakola, bildiklerimi anlatmak için.
Evet, elimde isim yoktu, şikâyetim bir bakıma Sarı Çizmeli Mehmet Ağa içindi, ama adres beynimin bir yerlerine kazılı idi...
Kapıya çıkan genç adam, doğal olarak yalan söyleme şansını kullanmak istedi;
“Ben bu adamı tanımıyorum!” diyerek.
Polislerden biri;
“Taksi şoförü şahit, elinde raporu var, adresinizi, kız kardeşinizi ve oğlunuzu biliyor ve siz bu arkadaşı tanımıyorsunuz, öyle mi?” dedi.
“Ben de şahit bulabilirim, yumruk atmadığımı söyleyebilirim, hem Muhtarın oğlu olduğuna göre bizi bilmesi doğal, değil mi memur bey?”
Nefes almakta zorluk çekmeme rağmen söze karışmak gerektiğini hissettim;
“İnsan yalan söylerken bile zekâsını kullanmalı! Çünkü şu ana kadar Muhtarın oğlu olduğumu hiç söylemedim. Bilseler bile Muhtarlıkta kayıtları olmadığı için onları tanımam mümkün değil, üstelik adlarını bile bilmiyorum…
İkincisi; şu ana kadar yumruk yediğimi de hiç birimiz söylemedi. Yumruk yiyerek bu hale geldiğimi nasıl biliyorsunuz? Kamyon çarpmış olamaz mıydı, ya da herhangi bir sıkıntılı an yaşamış olmam...
Haklıysanız yapmadığınızı ispat etmek için neden şahide ihtiyaç duyasınız ki? Üstelik kız kardeşiniz olayın bir diğer şahidi. Bu çok genç yaşta görünen kız kardeşinizi de mi, yalanınıza alet edeceksiniz?”
Tam bu anda aklıma geleni kolaylıkla söyleme gayretini yaşadım, yumruk yememin öncesinde söylediğim gibi. Muhtarlığın kapısında alarm cihazı ve babamın tüm itirazlarına karşı hediyem olarak koydurduğum, kesintisiz gece-gündüz akışı ve kaydı olan bir güvenlik kamerası vardı.
Günün ertelerinde boş vakitlerimde kayıtları silerdim, çünkü babam anlamazdı böyle şeylerden. Bu kozu kullanmalıydım;
“Tüm bunlara rağmen farz edelim ki siz doğrusunuz, ben yalancıyım. Muhtarlığın güvenlik kamerasına itirazınız olmaz sanırım. İster hemen izleteyim, isterseniz mahkemeye sunayım, şikâyetçi olduğumda izlersiniz, ne dersiniz?..
Üstelik polise yalan söylediğinizi, polisi boş yere meşgul ettiğinizi da kaydedeceğim dilekçeme. Hemen şimdi tutulacak tutanak da benim diğer bir kanıtım olacak...”
Soluklanmam yeterliydi, ama devam etme gayretini yaşadım, çünkü önermem gereken önemli konu vardı bana göre;
“Ufacık bir öneri her şeye rağmen, çünkü yarınlarımıza ön ayak, örnek olmamız gerekir. Oğlunuz yalan konusunda size çekmiş olmalı, kız kardeşiniz oğlunuzla benim aramızda yaşadığımı gördü, muhtemeldir ki babamın ‘Dövdü!’ nakaratının da görüntüsü kayıtlarda vardır.
Tedavi ettirin oğlunuzu, çünkü mitomani(5) tedavi edilebilecek bir hastalıktır.”
Çocuk ağlamaklı bir şekilde teyzesinin ve babasının bacaklarına sarılırken, genç kadın aynı dozda ağlamaklı bir sesle, hatta yalvarır gibi;
“Annesizliğin yokluğunun ıstırabını çeken çocuğa karşı aşırı duygusallığımız bu olayı yaşattı bize. Üzgünüz, pişmanız, özür dileriz. Lütfen siz de yanlışlığımız için bizi bağışlamayı düşünmez misiniz?”
“Delikanlının annesi mi yok?”
“Evet, bir yıl kadar önce kanserden birkaç ay içinde yitiriverdik. Hüznü, ya da aşırı sinirliliği ondandır. İlgili doktorların tedavisi hâlâ devam ediyor. Önerinize uyarak mitomani konusunda da yardım alacağız.”
“Annen olmadığını öğrendim, üzüldüm. Başın sağ olsun. Beni şöyle içtenlikle kucaklarsan her şeyi unuturum.”
“Affet amca!” demesi duygulandırdı beni, öncesinde belki de teyzesinin etkileyici sözleri karşı koymamı engellemiş olabilirdi. “Hayır!” diyemezdim, hiçbir güç beni bu yanlışlığa itekleyemezdi, hele ki konuşmalardan sıkılan polislerden biri söze başlayınca;
“Büyüklük sizde kalsın, ‘Affedin!’ demiyorum, ama şu dava konusundan vaz geçin, çocuğun sonrasında düzeltilecek yalanı için birbirinize girmeyin, birbirinize hoşgörüyle bakıp(2) unutmaya çalışın, barışın ve biz de görevimize dönelim, demek isterim.”
Dilimin ucuna kadar gelmişti; “İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı...” diyemezdim. Sadece içimden mırıldanmak geçti; “İyilik yap denize at, balık bilmese de Halik bilir!” demek.
Duyurabilmiş miydim? Muhtemelen evet! Hayır olmasında da bence mahzur yoktu, çünkü “Hayır!” bazen “Evet!” yerine de hayırlıydı.
“Peki!” deyip kısaca, sırtımı dönerken kamera kaydını yumruk yemeden önce akıl edip genç kadına ki; her halde genç kıza demem daha uygun göstermediğime hayıflandım(2), dolaysıyla da o yumruk bana kâr olarak yansımış oluyordu!
Gecikmem ailemin dikkatlerini çekmiş olsa gerekti. Oysa hastaneye giderken, hiçbir şey yokmuş gibi;
“Arkadaşlarımla beraber olacağımı, fazla gecikmeyeceğim!” yalanını söylediğimde annem;
“Ertesi gün mesaimin olduğunu, uykumu almam için gecikmememi ve mutlaka kahvaltı etmem gerektiğini” tembihlemişti!
Gecikmedim, ama durumumu anlatmakta da bir hayli sıkıntı çekmiştim, ele verir talkını, kendi yutar salkımı örneği, yalana devam etmekten başka çarem yok gibiydi;
“Arkadaşlarımdan ikisi, bir başkasıyla münakaşa ve kavgaya tutuşmuştu da, ben ayırmaya kalkışırken tesadüfen(!) yumruk isabeti almışım da...”
Yalandan kim ölmüştü ki? Ama inandırma, inanma konusunda yalanım kadar başarılı olduğumu iddia etmek hayalperestlikten öte bir inanış değildi!
O günün sabahında o görüntümle işyerime gittiğimde Genel Müdürün beni beklediğini iletti elemanlar. Bu hayra alamet(3) bir şey değildi. Çünkü en çözümsüz işler için şamar oğlanı(3) gibi yönlendirilmek yanında, bir dirhem bal için, bir çeki odunu çiğnemek gibi, yani keçiboynuzu kıvamında mükâfatlar da benim içindi.
Cihar atıp şeş oynamaktı(2) taktiğim bu sefer, her ne olursa olsun, şu anda hem fiziksel,
hem de ruhsal olarak (galiba) hiçbir angaryaya müsait olmadığımı düşünüyordum. Geleceğin gelmesi gibi saklayamadığım bir hayal vardı beynimde.
Düşünceler değil, amir-memur durumu ve “Emir, demiri keser!” felsefesi önemli idi, bir bakıma ve kesinlikle; “Ben ne dersem, o olur!” mantığı ile. Tıpkı evimizde de annemin çok sık kullandığı cümle gibi, baba-oğul ayırımı kesinlikle yapılmaksızın ve kararlı olarak.
Sözü uzatmama gerek yok, iki gün istirahat sonunda, eğer o da yurt dışına gitmemde gerekli hazırlıkları yapmam için verilen süre olarak istirahat sayılabilirse evden uzakta kalacaktım. Yaklaşık bir ay, belki de işlerin kotarılması(2) ve tamamlanması için daha uzun bir süre…
Bu; iki, iki daha ya da kere dört gibi belli olan bir şeydi.
İnsan ister-istemez uzman, iki lisan biliyor olmasına “Keşke” sözüyle lânetler yağdırmak istiyordu, başka zaman olsa neyse neydi de, şu an bana göre böyle bir seyahat için müsait değildim.
Beni en çok yıldıran, gideceğimi bilenlerin dayanılmaz siparişleriydi. Sipariş verenlerin her biri; “Parayı veren düdüğü çalar!” sözünden haberi yokmuş, ya da ceplerinde akrep varmış tavrında olurlardı.
Sadece yurt dışı değil, yurt içinde de, hem her zaman, yörenin nesi ya da neleri meşhursa? Zaman gelir taşıyamazdım bile.
Döndüğümde bir başka âlem(1) yaşardım. Siparişlerini getirdiklerimin o an paralarının olmaması en doğal konumdu, hele ki ve özellikle Müdür tayfası tarafından birilerinin siparişini unutmak bir yana, yeterli param olmaması dolaysıyla alamamışsam seyreylerdim sitemlerini, handiyse her gün olmasa da gün aşırı, oldukça uzun bir süre.
Bu durumu keçiboynuzu olarak belirtmemin nedeni anlaşılmıştır herhalde.
Ufacık bir parantez her seyahat öncesinde annemin uçsuz-bucaksız kaygılarını söylemeyi de unutmamalıyım;
“Biraz az sevil, tamam devletin işi, ama senden başkası yok mu işlerin üstesinden gelecek? Tabii bekârsın, vur ağzına tokadı, al ağzından lokmayı! O kadar güzel, alımlı, namuslu, işi-gücü olan kızlar var, etrafımızda...
Yok mu birinden birine gönlünün kaynadığı?”
Gerçekten hepsi iyi aile kızlarıydı, ama yüreğimi yerinden sarsan, oynatan yoktu içlerinde. Bir tek ağabeyinden sopa yememe neden olan genç kız dışında. Gönüldü bu, ota da konardı...
Annemin endişesi de bu yüzden olmalıydı, özellikle yurtdışına gidişlerimde defalarca okur, üfler, sonrasında âşık-maşık olup “Elin yabancılarına beni dünür etme!” derdi.
“El” ve “Yabancı” aslında söylemeyi gizlediği kelime anlamındaydı, bilirdim!
Kesinkes bildiğim, bu adını-sanını bilmediğim genç kıza yönelişim de onun hoşuna gitmeyecekti. Mutlaka çevremizden olmadığı, ıcığını-cıcığını bilmediği(2) için beğenmeyecek, “I-ıh!” gibi uzun bir dudak büküşü(6) olacaktı.
Onun bu yaz sıcağına uygun, dar ve diz kapaklarını gösteren kısa etekliği, uzun topuklu pabuçları, kısa kol ve tek düğme göğüs açıklığıyla bluzu, boyalı saçları ve anneme göre kesinlikle aşırı olan makyajı onun kitabında yazılı olmayan şeylerdi, annemin onu benim gözümle görmesi asla mümkün değildi.
Benim gözümle o; bir melekti, adını, sanını, bilmediğim halde. O gözleri Tanrı ona özenerek yakıştırmıştı, tüm ağaçların yapraklarından donatarak, “Kaşla göz, gerisi söz!” denecek gibi.
İnsan o gözlerde bir maden potasındaki gibi erir, yok olmak isterdi tıpkı benim gibi. Diğer bir seçenek; dizlerinin dibinde hiç ayrılmadan yaşamak gibi...
İnsanın hayal dünyasında(7) yaşamasında kısıtlılık yoktu, oysa aklımdan geçirdiğim gibi annemin; dereyi geçmeden paçaları sıvamak(8), ya da doğmamış çocuğa don biçmek(8) gibi yanlışlığı vardı, bundan emindim.
Kendi beğendiklerinin beğenilmemesi, benim gönül verdiğime ilgi duymaması doğal hakkıydı onun, elkızı alıp götürüverecekti, evinin, dünyasının bir tanesini, yani beni.
Hoş kendi beğendiklerinde de bu kanaatin sonradan oluşmayacağını kimse iddia edemezdi. Netice itibariyle elkızı oğlunu alıp gidecekti, herhalde evine gelecek değildi ya, ayrı bir dünya iki genç insanın hakkı idi, tıpkı kendilerinin öncesinde yaşadıkları gibi.
Ben yurtdışında bir ayı aşkın geçirdiğim zaman içinde göremedim kimseyi, kimseleri doğal olarak. Sadece onu sinirli bir genç kız olarak tahayyül ederek(9), zihnimden, beynimden ve gönlümden silmeksizin.
Ancak bu bir ayı aşkın süre içinde ona hakkımın olmadığı(3) da kafama “Dank” etmedi(3) değil. Ne yapacağım hakkında bir fikrim yoktu, unutamayıp onu yaşamak dışında.
Bazen zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçer, bazen yerinde sayar, tıpkı benim düşüncelerimdeki gibi. Yaşamımda tüketemediğim en uzun bir aydı, bitmez gibi sanki. Her bir şeyin, insanın, dünyanın bile sonu olduğu için, bu süreyi de “Başarıyla sona erdirdim!” dememde mahzur olmayacak düşüncesinde idim...
“Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur, kavuşabilirdi!”
Memuriyet ahlâkı işte, taksi tutmak yerine, sipariş angaryalarının ağırlığını da gözü önüne almaksızın otobüs, metro kargaşası yolculuğunu tercih etmiştim, uçaktan inince eve yönelmek için.
Yorgunluğumla, gözlerim ayakta bile kapanır gibiydi, gençlerden birinin yer vermesiyle, oturduğum yerde.
Türkiye’deki seçimleri izlemiştim, oy kullanamayışımın hüznüyle, ayrıca taraftarı olduğum partinin muhalefette kalması nedeniyle idi hüznüm. Kayıtlı-kuyutlu üye(3) falan değildim, zaten devlet memuru olmanın yasakladığı kurallar vardı.
Tamam, belki Muhtarın bir Cumhurbaşkanı gibi tarafsız olması gerekebilirdi, ama devlet memuru olan oğlunun da, kendisinin de özgür iradesi ile kullandığı bir oy vardı, hiç kimsenin sorgulayamayacağı…
Zihinsel olarak muhalefette kalmak değil, barajı geçemeyen partilerin kazananın lehine gelişim yaşatmaları içimden geçirmesem bile diğer bir üzüntüm idi.
Birdenbire bir kavak ağacına tırmandığımı hissettim ve esprisi geldi aklıma; “Madem yüzme bilmiyorsun, neden çıktın kavak ağacına?”
Galiba gülümsedim, istem dışı, gözlerim kapalıyken, omzuma dokunan bir eli hissederek.
“Beyefendi, galiba ineceğiniz istasyonu geçiyorsunuz!”
Bu ses yüzyıllar ötesinden bile duysam yabancı değildi, gözlerimi açtığımda yanılmamış olmaktan dolayı memnun olmam mı, olmamam mı gerektiğini düşünemedim.
Hislerim memnun olmam gerektiğini ifadelendirirken, beynim isyanlardaydı sanırım, tüm örtbas ettiğim(2), unutmağa çalıştıklarıma rağmen. İsyan dolu beynim hislerimi de yönlendiriyordu sanki.
Bu sebeplidir ki; “Teşekkür etmeme edepsizliğini” bile yaşadım. İkaz edilmesem belki sonraki istasyonlardan birinde inip geri dönebilir, belki bavullarımı, çantalarımı bile çaldırabilirdim, insanı bu kadar vurdumduymaz(1) bir şekilde kendinden geçiren bir uyuklama olabilir miydi?
Hele ki karşındaki iyilik amaçlı ikaz etme gereğini hissetmişse. Minnettarlık böylesine bir menfi oluşum(3) olsa gerekti.
İnsanlar bazen beyinlerinin hükmetmesine kayıtsız kalıp nankör olabiliyorlardı tıpkı benim gibi, ben o idim işte!
Çantamı yüklenip bavullarımı elime aldığımda ismini bilmediğim aynı ses;
“Yorgun görünüyorsunuz, isterseniz yardımcı olayım!” dediğinde, öylesine bir “Hayır!” demiştim ki, sanki yer-gök inlemiş, tüm perondaki insanlar hayretle yüzüme bakakalmışlardı, muhtemelen “Deli” dercesine.
Sonrasında başka ses duymadığım gibi, kimseyi de görmedim, uyku gözlerimden akıyordu…
Herhalde yirmi dört saatten fazla uyumuş olmalıydım, annemin birkaç kez başıma gelip bir şeyler gevelemesini(2) hariç tutarsam. Gün dönmüş, cıvıl cıvıl(3) bir Pazar sabahına ulaşmıştık.
Artık seçim-meçim gibi bir gailemiz(1) olmadığından, babam da, ben de normal Muhtarlık yaşantımıza dönmüştük.
Ancak yapmam gereken bir şey vardı, dolduğunu, ya da dolmak üzere olduğunu düşündüğüm güvenlik kamerasının gereksiz kayıtlarını silmek ya da boşaltmak...
Bunun için bu Pazardan daha uygun bir gün olabilir miydi? Boşaltmak için Muhtarlığa gittim, kapıyı sadece kapattım, bugünde arayanın-soranın olmayacağı düşüncesiyle.
Şeytan dürtüklemişti, unuttuğumu sandıklarım için. Otuz küsur günlük birikimin birkaç saat içinde tükenmeyeceğini bile bile, izlemeye çalıştım görüntüleri, çok yeri ilgisiz, alâkasız olanları hızlandırarak..![]()
Önce babam ve dövdüğü(!) çocuk çıktı görüntüye tarih ve saatiyle. Sonra da devamı... Genç kızın hakaretleri, çocuğun tepinmeleri ve yumruk yiyişim sessiz, genç kızın anlayamadığım seslenişleri ve taksi şoförü ile birlikte araya girerek, beni yumruklardan korumaya, ortamdan ve genç adamı uzaklaştırmaya çalışmaları...
Gerekliymiş, ya da gerektiğinde beni savunmam için gerekebilirmiş gibi CD(1)’ye aktardım o görüntüleri ve sonra sildim kayıtlarını. Devamında o genç kızın birkaç kez kapı önünden geçtiğini, merakla bakındıktan sonra sessiz-sedasız, bir şey sormadan etmeden uzaklaştığını gördüm.
Onları da yamadım, CD’nin altına, nedenini bilmeksizin. Bu arada bir defa da yumruk yeme şerefine beni nail eden(2)(!) genç adamı gördüm, Muhtarlıkta oldukça uzun bir süre içeride kaldıktan sonra çıkan.
Muhtemelen hiçbir şeyden haberi olmayan babama, duygusuzca gelip ailesinin kaydını yaptırmış olmalıydı. Ondan sonraki görüntüler, beni ilgilendirmeyen fasa-fiso görüntülerdi(3), hepsini sildiğim.
Heyecanla dokundum bilgisayarın tuşlarına. Beni, benden sakınmak aptallığın dik âlâsı olurdu!
Boş ev dolmuştu, aynı soyadlı; Uğur, Kübra, Büşra ve Buğra olarak. Kızlardan biri küçük kız kardeş olsa gerekti, mademki eşini yitirmişti, o kadar kısa zaman içinde yeni bir eş bulacağı ve onun isminin de oğlu ve kız kardeşinin ismiyle ahenkli olabileceğini aklıma sığdıramadım.
“Abi, dur! On paralık adamlarla münakaşa ve kavga etmene gerek yok!” diyen genç kız hangisi idi?
Beni etkileyen o kızlardan biriydi, ama bilemezdim hangi isimli olanı? Tamam da kim, kimdi, dosyalara bakmak neden, ya da nasıl aklımdan geçmezdi ki? Avam bir tabirle(3); “Basiretim bağlanmıştı!(2)” herhalde. Belki de frenlemeğe çalıştığım duygularım, bu kez beynime hükmetmeyi bırakmış, aklımı yerinden etmeye sebep olmuştu. Veyahut da hakkım olmayanı öğrenmeye hakkım olmadığını düşünmüş olabilirdim.
Affetmek gibi bir büyüklüğü, annesizliğin acısını yaşayan bir çocuğun mutluğunu yaşadığımı sanırken hâlâ kin tutuyor olmam yanında, duygularımı da frenlemem gerektiğini mi anlatmak istiyordu bana, beynimin dili?
Bir gölge geçti penceremin önünden, güvenlik kamerasında ki görüntüden de izleyip gördüğüm, o idi ve hafifçe tıklatıldı kapı;
“Kapı açık, buyurun!”
Usulca yanaştı masaya kadar;
“Hatırladınız değil mi?”
“İnsan bir çocuğun yalanı karşılığı hak etmediği sözleri ve yumruğu unutabilir mi?”
“Hele ki metroda bağırışını?”
“O doğal olarak sizin yardımınızı istemediğimin tepkisi idi. Hem ayakta kalmayın, buyurun, oturun lütfen! Yine bir Pazar günü ve emredeceğiniz bir şey varsa yardımcı olmaya çalışayım, yoksa pazartesiye babamı beklemek zorundasınız!”
Ağzını açmasına fırsat kalmadan mahallenin emektar, bir baltaya sap olamayan ve çok zaman biz dâhil bilip tanıdığı ailelerin misafiri olan yaşlılardan biri girdi odaya “Çat kapı(3)” denilir bir şekilde;
“Evlât! Devlet gene yaşadığımın ispatını istedi benden. Sen o kâğıtlardan iki dene ver bana!”
Yazıcıdan istediği belgeleri döktüm ve o gittikten sonra cebimden o iki belgenin bedelini çıkartıp en alt çekmeye koydum. Hayret etmiş gibiydi, hiç alâkası ya da gereği olmaksızın sordu hemen;
“Muhtar değilsiniz, ama belge veriyorsunuz?”
“Böylesi acil durumlar için, babamın imzalı boş kâğıtları var, üst ve orta çekmecelerde. Mühür ve imza kaşesi olmaksızın hiçbir işe yaramayacak. Ben onları kullanarak vatandaşı bekletmeksizin işlerini halletmeye çalışıyorum, gördüğünüz gibi…”
“Peki, cebinizden çıkartıp çekmeceye koyduğunuz para?”
“O da Muhtarlığın mühür bedeli, gelen amcanın fakir ilmühaberi olduğu için yerine ben koydum. Hâlâ neden geldiğinizi söylemediniz...”
“Söyleyeceğim de, aklıma takıldı, ben bir belge, örneğin ikametgâh belgesi istesem...”
“Babam ağabeyinizin müracaatı üzerine kaydınızı yapmış, adınızı söylemekle, ya da vatandaşlık numarası, ev numarasını söylemenizle istediğiniz belgeyi hemen şimdi size sunabilirim ve fakir ilmühaberiniz yoksa bedelini de sizden rica ederim.”
“Ama o amcaya öyle bir şey demediniz, aramadınız, adını falan bile sormadınız!”
“Yıllardır tanıdığımız, dosyamızda gerekli tüm evrakı olan bir amca o. Tek varlığı oturduğu gecekondu, hemen sizin evinizin karşısındaki tek katlı tek ev. Gönlü tok(3), gecekondu yerine apartman daireleri verdiler, vermedi. Noter tasdikli vasiyeti, malını-mülkünü öldükten sonra devlete bağışladığına dair belgeler dosyamızda!”
“Peki, ben, biz yardım etmek istesek?”
“Bakın, bu iyi olabilir! Ağabeyinizin kullanmadığı giysileri, birinden birinin cebine ufak bir harçlık koyarak, en çok sevdiği zeytinyağlı yaprak sarmasını yapıp kapısına görünmeden bırakırsanız mutlu olur. Tek şartla; amca gururludur, emanetleri kapıya bırakıp zili çalacak ve kaybolacaksınız hemen? Yapabilir misiniz?”
“Yapacağım!”
“Deneyeceğim, demek istediniz herhalde!”
“Hayır, hemen yapacağım!”
“Doğrusu bende bıraktığınız intibaa(1) ve incitici sözlerinizi aklıma getirince bu davranışınızı hiç beklemediğimi belirtmem gerek! Bu arada o sözleri hak etmediğimizin delili olan CD’yi size vermek isterim. Herhalde bilgisayarınız vardır, rahatlıkla izleyebilirsiniz…
Ve ağabeyinizin yumruğunu yediğim akşam söylediğim gibi o çocuğu tedavi ettirin. Bu CD’nin başka kopyası yok, hard diskten(3) de sildim, merakınız olmasın!”
Tedirgindi, bir şeyler söylemek isteyip de söyleyememenin sıkıntısıyla yutkundu;
“Bu arada benim anlayamadığım şey şu; yine kayıtlarımızda yok, ancak size verdiğim CD’de göreceğiniz üzere birkaç kez gelip dönmüşsünüz Muhtarlığa. Geldiğinizde de sorduğum gibi, yardımcı olmam gereken bir şey varsa yardımcı olmaya gayret edeyim. Üstelik o günlerde talebinizi neden babama iletmediğinizin de endişesini yaşıyorum.”
“Sadece sizden özür dilemek için uğramıştım.”
“Siz? Ve özür dilemek? Güldürmeyin insanı...
Madem böyle bir niyetiniz vardı, babamdan özür dileseydiniz ya!”
“Çok kırıcısınız! Denemedim mi sanıyorsunuz?”
“Fark nerede?”
“Babanızın hiçbir şeyden, hiçbir şekilde haberi olmadığını hissedip, öğrenip bu nedenle aradım sizi, birkaç kere...”
“Doğru! Ekranda görmüştüm. Elinizdeki CD’de de kayıtlı zaten!”
“Ailece özür dilemek, yemeğe davet ederek, barışmayı, aramızda geçenleri unutmayı teklif etmekti maksadım. Ancak öylesine katı ve tarif edilmeyecek düşünceler içindesiniz ki, demek ki, peşin yargınız(3) nedeniyle dileğim kabul edilmeyecek, elim boş döneceğim.”
“Kin tutmak(2), ismini bile bilmediğim, mahallemizde yeni komşumuz olan güzel bir bayana karşı bana yakışmaz. Buranın telefon numarasını vereyim, arayın ve sizin durumunuzu dikkate alarak, ben de bizim durumumuza göre size cevap vereyim, olmaz mı?”
“Olur, ama ya telefona kimse çıkmazsa, ya da babanız haberim yok derse? Hem adım Kübra!”
"Ben de Onur. O zaman cep telefonumun numarasını da kartın arkasına yazayım. Ama önce size verdiğim CD’yi izleyin ve ağabeyli, kardeşli fikirlerinizi öyle geliştirin...
Ve bilin ki bıçak yarası da, yumruk izi de geçer, ama sözler daha çok yaralar, hele ki; bilmeden, etmeden, öğrenmeden ve tanımadan; ‘On paralık’ değer biçilmesi gibi.”
“Bağışla, desem unutmayı denemek istemez misin?”
Sen ve ben olmuştuk farkına varmaksızın;
“Peki, deneyeceğim!”
“Sizi arayacağım!” diyerek elini uzattığında, duygularımı engelleyememiş olmamın ıstırabı ile kendimden geçmek üzereydim. Hele ki unutmamamın desteğini beklercesine tek yanağımdan ufacıcık da olsa öpmesiyle, kendimden temelli geçmiştim diyebilirim, gerçek!
Sadece unutmamam gereken bir eklenti; öncesinde de anlattığım gibi, bir kere daha söz konusu olmuştu, ağabeyinin eşini yitirdiğini, bu nedenle negatif bir insan olduğunu, Buğra’nın anne özlemiyle sefil(1) ve şımarık bir çocuk olduğunu ve abla-kardeş olarak onu çözümleyip, iyi eğitemediklerini söylemişti tekrar.
Ama o kadar konuşmamızın arasında, hangi zamana sığdırmıştı sözlerini hatırımda değil, bu vesileyle Büşra’nın da küçük kız kardeşi, olduğunu ve aynı evde oturduklarını öğrenmiştim. Uğur ve Kübra benim gibi devlet dairesinde görevli, Büşra lise öğrencisi, Buğra ise ilköğretimdeydi, 4+4+4 ilkesizliğinin, garabetinin bilmem nerelerinde?...
Bir durgun zamanda çaldı telefonum;
“Onur?” dedi bir ses, sorarcasına ve ismimin sonuna hiçbir takı olmaksızın. Elimde değildi içimdekileri saklamaksızın cevaplamak;
“Sesini duymak güzel, mutlu oldum!” derken elimin, ayağımın zangırdayıp titrediğini iyi ki gören yok diye şükrediyordum.
“Anlamadım!”
“Bal gibi anladın! Beni etkilediğini, senden hoşlandığımı söylemek istedim!”
“Daha?”
“Beni şu anda zor durumda bırakma. Korkacağım girdaplara(1) sürükleme, biraz zaman ver bana, lütfen!
“Anladım! CD’yi seyredebildin mi?”
Lâfı gevelemenin heyecanımı bastırmamın en kolay yolu gibi görünmüştü bu söz dizisi.
“Baştan sona kadar...”
“O halde özür dilemeniz gereken Allah’ın tek kulunun da babam olduğunu fark etmişsinizdir herhalde.”
“Evet, bu konuda tek kusursuz olan kardeşim Büşra. Bu nedenle o dâhil ailece sizi yemeğe götürmek istiyoruz. Eğer müsaitseniz ve ‘Evet!’ derseniz?”
“Geliriz sanırım, ancak arabanıza sığamayız, siz vereceğim adresten, söylediğiniz saatte annemi-babamı alın, ben vereceğiniz adrese herhangi bir vasıtayla gelirim!”
Gerçekten onunla beraber olursak, onun karşısında ve onun ailesi karşısında nasıl davranacağımı bilememekten dolayı ürküyor, çekiniyor ve korkuyordum. Ona gönül verdiğim için ağabeyinden öncesinde fırça, sonrasında yiyebileceğim olası yumruklar hiç de umurumda değildi.
Gönül vermek...
Bunaldım galiba! Yok, harf hatası oldu, bunadım galiba. Ya da bekârlık başıma vurdu(2), ya da sevgiye ihtiyacım nedeniyle şaşırdım. Şıpsevdiliğin(1) bu kadar aceleciliği ve ilkelliği olabilir miydi?
Duyardım; “İlk görüşte aşk(10)” diye bir şeyleri, inansam olmazdı, bu söylemlere duygularımda.
İnsan bir kere sever(11), dinlene dinlene sever(!) ve karşısındaki ekmek, su, hava gibi ihtiyaç olurdu, düşüncelerinde bile ayrılık olmazdı. Düşünüyorum, o halde (onun için) varım(12), filozofun dediği gibi.
Ben onu düşünürken filozofun sözlerinde onun;
“Ama bizim iki arabamız var, üleşir gideriz!” sözü bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmasına rağmen korkumu arttırmıştı yine de. Muhtarlık binasında beni yanağımdan ufacık da olsa öpen bir genç kız eğer zihninde bir plânlama yapmışsa neler yapmazdı ki bana?
Tamam, “Kendisini dev aynasında gören biri(13)” değilim, kendini nimetten saymak(13) gibi, bulunmaz Hint Kumaşı olduğunu(13) düşünmek gibi değil ama onu, onun bu tür davranışını da özendiğimi, özlediğimi fısıldamak içimden geçmedi değil.
Çevremde gerçekten güzeller vardı, sadece gönül kimi severse, güzelin o olduğunu bilmekte zorlananlar gibi. Tercih yapmak ne demek, aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ancak salaklık, ya da ahmaklık(1) parayla olsaydı ben bu duruşumla çevremdeki herkesi zengin ederdim kesinkes.
Çünkü ben gönlüme hükmedeni bulmuştum ve güzellik kavramı onunla yaşamıma girmiş, yerleşmişti, sevgi olarak hem.
“İki arabayı birden servise çıkarmaya gerek yok, ben kendi başıma gelirim, orada görüşürüz, inşallah!”
“Benimle yalnız başına olmaktan çekiniyor musun yoksa? Çekinme, sülâlem içinde de olduğunu sanmıyorum, ben yamyam değilim, seni yemem...”
“Esprin için teşekkürler. Peki, dediğin gibi olsun, sözleştik, görüşmek üzere...”
“Peki, görüşmek dileğiyle...”
Tanrı kimsenin akıl erdiremeyeceği kadar büyük. İnsanın, insanların yaşamlarına hükmetmesi konusunda kimse akıl, sır erdiremezdi, tıpkı benim gibi, tıpkı bizim gibi.
Telefonu kapatmamla birlikte, mesai arkadaşlarımdan birinin trafik kazasında hayatını yitirdiğini haber almam bir olmuş, önce hastane morguna sonra da evine yönelmiştim, yanlış bir unutkanlık ve telâşla cep telefonumu masamda unutarak.
Birilerinden telefonunu ödünç aldım ve eve haber verdim, yemeğe katılamayacağıma dair özrümü iletmeleri için.
Aynı vakitte Kübra’nın da bir arkadaşının beyini kaybettiğini haberini aldığını ve eve kadar gelip özür dilediğini ve telâşımızın ikimizin de aynı kişi için olduğunu bilmez, bilemezdim, aklımdan geçirmem bile mümkün değildi.
Ailem beni anlatmadan; "Başınız sağ olsun!” diyerek yemeğin iptalini isteyip , "Bir çay içelim, içeri buyurun!” diyerek evimize davet etmişler Kübra da tıpkı ben gibi aynı cenaze evine yönelmişti.
Her ölüm beklenmeyen erken ölümdü(14). Arkadaşımın evinde bu vakitsiz ölüm nedeniyle feryatlar yükseliyordu, çocuklar bir köşede, anne diğer bir köşedeydi ve yoklukta bir hoca avazının çıktığı kadar Kur’an okuma telâşındaydı.
Hoca efendi, iki de bir âdetten(1) midir nedir, bence batıl itikat(15), hurafe(15), Kur’an’da yer alan bir şey olmadığına inandığım şekilde, çay tabağına konulmuş, tuz ve şekere parmağını ıslatıp ağzına götürüyordu.
Yine aynı tabaklara konmuş pirinç tanelerinden bir kaçını belki de sayıyla alarak suyla ilâç gibi içiyor, ya da yiyordu, ya da gırtlağını suluyordu(2), her neyse!
Hüzün, acı, hicran, ıstırap ve ağlayışların yaşandığı bir ortamda duygu sömürüsü(3) yaparcasına sözler, belki de cenaze namazlarındaki gibi, tanıyıp, bilmeksizin “İyi bilirdik!” demek, ne kadar doğruydu ki?
Hele hoca efendi, imam, hoca, müezzin, hacı her neyse onun acındırmaya yönelik ses tonu, uygun muydu ve verilen zarfı “Yan cebime koy!(16)” tezahüratı ile kabullenmesi doğru muydu?
Düşüncelerimin yoğunluğunda ancak fark edebildim Kübra’yı, neden sonralarda vefat eden arkadaşımın eşi yanında.
Ve engelleyemediğim bir şekilde zonklama(1) yer etti kalbimde,
böyle bir ortamda bana hiç yakışmayacak.
Ancak inanması zor olsa da “Gönül ferman dinlemiyordu” her hal, şart ve ortamda, dünyanın, doğanın yazılmış veya yazılmamış tüm düzenlemelerine, kurallarına, yasalarına rağmen.
Hammurabi(17), herhalde bugünleri yaşadığı kendi günlerinde düşünebilseydi, yasaları içine böyle durumda yapılması gerekenleri de yazar, çizerdi, ama bana göre geç kalmıştı!
Acılar dinmezdi, her ne kadar çalışırsak çalışalım ateş düştüğü yeri yakıyor ve giden gidiyordu arkasında bıraktıklarından bihaber(1), belki de acısız, ıstırapsız, can çekişmeksizin mutlu olarak, olan kalanlara oluyordu, hem her bakımdan dünyanın mihnetini(1) çekmek için, ama daha çok babasızlık çekecek o iki yavru bakımından.
Maddi bakımdan kalanlar yokluk, sıkıntı çekmeseler de manevi yorgunluk aşılamaz boyutta kalacaktı, bu konuda hiçbir akıllı tecrübem ve bilgi birikimim olmamasına rağmen hissettiğim. Çünkü insanlar, el elden nelerin üstesinden gelmiyorlardı ki, gidenin yokluğunu hissettirmemek haricinde.
Zaman geçmiş, Kübra’nın her türlü destek için kendisiyle kalma teklifini kabul etmemişti arkadaşı. Benimse sap gibi kalmam(18) uygun değildi böyle bir yaşam biçimi içinde.
Kübra yanıma yaklaştı; arabasıyla geldiğini, istersem beni de evime götürmeyi teklif etmişti, oldukça ilerleyen, otobüslerin servislerinin bittiği anda. Belki de taksi bulabilmemin olanaksızlığı oranında.
“Ben bir şeylerle giderim! Sana zahmet vermek istemem!” dediğimde;
“Korkma! Bana aynı sözleri söyletme lütfen! Şoförlüğümle ilgili korkun, ya da seni kendime kul-köle edeceğim anlamında tereddütlerin varsa, geç arkaya otur. Ama yerlerde süründüğünü görüyorum, sana zarar gelsin istemem!”
İkna olmuştum! Eğer gerçeği yalanlamam gerekiyorsa. Sanırım ikna olmaya da arzum, hatta ihtiyacım vardı. Yanına oturdum.
“Kemerini bağla lütfen!”
“Seni rahatsız edeceğimi mi düşünüyorsun?”
“Yok, daha neler? Kurallar böyle. Ama bağlıyken seni rahatsız edip, gönlüme bağlayacağımdan çekiniyorsan, söyle ki sana elleşmeyeyim(2)!”
“Gerçekten karşı koyulamayacak, çekinilecek, hatta korkulacak bir kızsın!”
“Diyorsun!”
“Nasıl demem!”
“Elinin ayağının titremesinin nedeni bu mu?”
“Fark mı ediyorsun, uyduruyor musun yoksa?”
“Sen söyle!”
“Galiba…
Ama farkında mısın, hâlâ olduğumuz yerde duruyoruz?”
“Galiba diye başladığın cümleyi galiba demeden sonlandırsan da hareket etsem!”
“Hareket et! Senden korkuyorum, azapsın(1) bana, hareket ettiğin anda söyleyeyim içimden geçenleri...”
Hareket etti, isteyerek mi, istemeden mi hissedemediğim ve artık kozlar elimdeydi, ayakları pedallarda, elleri direksiyonda veya vites kolunda;
“Seni seviyorum, Muhtarlığın kapısına geldiğinde, yumruk yediğimde ve kapınızın önüne geldiğimde bile bu düşüncemde ısrarlı oldum, her şeye, her itiraz ve hakarete rağmen!”
“Şunu bil ki bana göre seni iteklemeden, kakaklamadan(2) neden bunları söylemeyi şu ana kadar denemedin ki, neden benden hep uzak durdun ki?”
“Duygularından emin olsaydım, şu anda bile o huzuru yaşayamıyorum ve umutsuzum. Hadi, devam et ve beni hayallerimle yalnız bırak, gözlerim kapalı...”
Bir elektrik direğinin dibinde durduğunun, gecenin o vaktinde polis araçları dâhil, trafiğin hareketsizliğini söyleyebilmem mümkün değildi;
“Ben yanındayken hayal, öyle mi?”
“Beni zorlama, duygularımı açık ettiğim için azarlama! Haydi devam et, yürümeğe!”
“Peki! Ama istersen sana bir fotoğrafımı vereyim, bak, bak, hayal kur! İster misin?”
“Hatırlıyor musun bana; ‘Acımasızsın!’ demiştin, şimdi aynı sözü hak ediyorsun!”
“Hayır! Beni hâlâ anlamıyor olmana şaşırıyorum. Görmüyor musun, elimin, ayağımın seninkiler gibi yerinde duramadığını, kalbimin nasıl çarptığını...”
“Seni canımdan çok sevdiğimi bil, benim ol desem?”
“Senin olurum, ama ne zaman?”
“Yarın cenazemizi defnettikten sonra desem?”
“Çok erken değil mi?”
Kapısının önüne gelmiştik.
“Fuzuli(1) geçecek zamana neden tahammül etmek mecburiyetini hissedelim ki?”
“Kimseye danışmadan?”
“Ben sana ait olduğumu hissetmek istiyorum, tabii kurallar neyi, nasıl, ne zaman, ne şekilde ve neleri emrediyorsa...”
“Yalnız demedi deme, ‘Zordur almak bizden kızı!(19)’ derler. Bir kere beni istemeye geldiğinde o tuzlu kahveyi(20) ses çıkarmadan içeceksin, hiç ses çıkarmadan! ‘Kız evi, naz evi(21)’ derler, ya öyle ‘Kızımız evde kalmıştı zaten, Allah razı olsun!’ deyip ailemin, daha doğrusu ata yadigârı(3) ağabeyimin hemen ‘Evet!’ diyeceğini sanma!..
Âdetimiz; gelin ata binecek evden çıkarken, kâğıtlı şekerler atılacak çocuklara ve bozuk paralar. Tabii ki atın önünü kesenlere bahşişler...
Mutlaka davul-dümbelek olacak, söz kesilip nikâhtan önce. Eh! Gönlünden ne koparsa boynuma takarsın artık, oldu oldu, olmadı, önemsiz, nasıl olsa ben senin olacağım, onlar da sana geri dönecek, umurumda değil!”
“Bu kadar mı?”
“Dur bakalım! ‘Zordur almak bizden kızı’ demiştim, eğer hatırında kaldıysa. Gelin hamamı, gelin kınası, söz kesme, şerbet içme ve sonrasında…
Hadi seni geciktirmeyeyim, söz ve nişan bir arada olsun. Nasıl ki sen beni istiyorsun, ben de seni arzu ve dileklerle istiyorum çünkü…
Nişan takma gibi bir törene gerek yok, senin beni canından çok sevdiğini, bir ömrü beraber geçirmemizi istediğini sadece hissetmiyor, kesinlikle biliyorum çünkü. Kalbine yasladığım elimin hissettiği vuruşlar asla yanlış, ya da yalan olamaz. Eğer elini kalbime utanmaksızın yaslasaydın aynı sesleri duyacağın gibi.”
Durgunlaşmıştım, sözlerinde, sevdiğine kavuşmak, onların âdetlerinde ne kadar zordu ki? Devam etti Kübra;
“Dur, daha bitmedi, beni almak o kadar kolay değil. Tamam, Ferhat gibi dağları delmene, yedi gök ötesinden Zümrüdü Anka kuşunun yumurtasını almana, yedi kat deniz altındaki ejderhanın koruduğu o muhteşem inciyi almana gerek yok, amma bazı kuralları yerine getirmezsen olmaz!”
“Ne gibi meselâ?”
“Bizim için mutlaka ‘Kına Gecesi(22)’ yapılacak, ama sizin için kesinlikle “Bekârlığa Veda Partisi(22)’ olmayacak!”
“Kabul!”
“Evlendiğimizde beni sadece alnımdan öpebilirsin, kalanı sonrasında!”
“Kabul!”
“Nikâhta ayağına basmazsam, bu benim için zül olur(2)!”
“Kabul, razıyım!”
“Eğer mümkünse, evliliğimizin ilk yıllarını, kiralık da olsa kendi evimizde geçirelim, hiç olmazsa ilk bebeğimiz kendi evimizde doğsun isterim!”
“Kabul!”
“Nişan bohçası gibi ilkelliklere ne senin tarafından, ne benim tarafımdan gerek yok! Çiçek ve çikolatayı sen alacaksın, ama nişan, nikâh için gereklilikler her neyse onları beraber alırız, ister sen al, istersen ben alayım, önemsiz!...
Unuttuğumu sanıyorsun, değil mi? Yanlış! Mutlaka bayrak dikilecek, ama ağaç, kurban kesilmeksizin! Sen sağdıcını(1) bul! Belki yeterli bilgin yoktur meselâ!!! Ama yeterli bilgisi olmasa da kız kardeşim benim “Gelin Yengem(3)” olacak, daha öncemde yaşadıklarımdan bilgilendireceğim üzere.”
“Kabul! Yeter ki sen, ‘Ben seninim!’ de!”
“Çeyiz, meyiz, damat-gelin, espri niteliğinde söylediklerimin hiçbiri önemli değil, yeter ki bir ömrü sevgiyle, saygıyla ve ölünceye kadar paylaşalım bu önemli?”
“Kabul! Yeter ki ‘Evet!’ demek için şu anki heyecanı aynen yaşa!”
“Söyleyeceğin bir şey yok mu?”
“Senin kadar akıllı, senin kadar bizim günümüze hazırlıklı değilmişim demek ki! Bunu ömür boyu kullanmak isterim. Ne dememi bekliyorsun ki?”
“Arzu ederim, ama sen istemezsen, ‘Hayır!’ dersen balayına da, gelinlik giymeye de, seni damat olarak görmeme de rızan yoksa ileriki yaşantımız için tedbirli olmak konusunda sana uyarım!”
“Bir tanem! Bu yaşamımızda ilk ve bir kez yaşayacağımız bir yaşam. Ölürüm, seni bensiz bırakırsam. Sen bana ömrünü adadın, ben de sana! O halde yaşamımıza hemen başlayalım, bizi kim, ya da kimler engelleyebilir ki?”
“Seni ilk karşılaşmamızda yanağından öpmüştüm…”
“Hatırlıyorum!”
“İade etmek ister misin?”
“Nasıl iade edeyim ki, emniyet kemeriyle bağlattın beni?
“O halde peki, yardım edeyim sana!”
Kendimizi birbirimize öyle kaptırmıştık ki, cenaze evinden ayrıldığımızın, Kübra’nın evlerinin önüne geldiğimizin farkında değildik…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kübra; En büyük, çok büyük (Peygamberimizin ilk eşinin adı).
Büşra (Arapça); Müjde, sevinçli, hayırlı bir haber. İncil’in bir başka adı. Kız çocukları için kullanılan isim.
Buğra; Peygamberimizin bindiği deve, er kişi, güçlü-kuvvetli, eskiden verilen bir rütbe.
(**) Ayıplanacağım, belki çokbilmişliğim (ukalalığım) sergilenecek, ama yazmazsam olmaz. Çünkü o kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: Ol.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU'nun “KAPRİS” adlı yazısı) Örneğin; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an'da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül; Farsça keçi, Betûl; ise bakire demekmiş.
Aynı nedenle, Arapça çoğul kelimeleri de yanlış kullandığımızı söylemeden geçemeyeceğim; Ukala(lar) (Akil=Akıllı çoğulu), Evrak(lar) (Varak çoğulu), Evlât(lar) (Velet çoğulu) vb. Ancak son zamanlarda bir akıl tutulması herhalde “Akil Adamlar” diye (kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın) bir deyim uyduruldu, kısaca “Ukala” demek yerine. Herhalde “Ukala” kelimesinin dilimize yerleşme şeklinden çekinilmiş olsa gerek!
(***) Yörelere göre düğün âdetleri, gelenek, görenek ve töreler değişiktir. Ben aklımda kaldığınca yöreme, yaşadığım yerlerdeki bilgi birikimlerine göre aklımda kalanları Kübra’nın ağzından sergilemeye çalıştım. Mutlaka değişik âdetler vardır, örneğin damadın sırtına vurmak, bekâretin tescili için kanlanmış çarşafı sallamak, davulla sabahlara kadar uyutmamak, bacadaki şişeyi tüfekle vurmak vb. gibi.
Genelde bu konuda anlamadığım tek şey; “Kız alıp, vermek.” Neden “Oğlan alıp, vermek” denilmez, bilmiyorum. Acaba bu “kılıbık” zarfı içinde “İç Güveyi” demenin saklanması olabilir mi?
(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.
Âlem; Yadırganacak, şaşılacak hareketleri, davranışları, sözleri olma.
Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur)!
Doz; Bir ilâcın bir defada alınan miktarı. İstenilen etkiyi oluşturacak ilâç miktarı. Bir maddenin bir bileşiğe, bir karışıma girmesi gereken belli miktar.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.
Girdap; Anafor, Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket. (Anafor olarak; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Mihnet; Üzüntü, sıkıntı.
Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.
Sağdıç; Düğünde güvey, ya da geline yardım eden kimse anlamında olup, Anadolu’da geline yardım edene genelde “Gelin Yengesi” denilmektedir.
Sefil; Yoksulluk içinde bulunan, yoksulluk çeken, yoksul, alçak, bayağı.
Şıpsevdilik; Görür görmez hemen sevmeye meyil, âşık olmaya yönelme.
Telâfi; Kötü, olumsuz bir etkiyi ya da sonucu, herhangi bir zararı, iyi, olumlu bir etkiyle, sonuçla vb. karşılayıp giderme.
Vurdumduymaz; Adamsendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
Zonklama; Bedenin bir yerinden (ya da yarasından) söz ederken, nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması, sızlaması, sancıması.
(2) Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Bekârlık Başına Vurmak; İstekli(!) olduğu konuda sabrının kalmadığının ifadesi.
Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.
Elleşmemek; Birine dokunacak söz söylememek. Elle dokunmamak. El sıkarak selâmlaşmamak. El ile itişerek şakalaşmamak. Yardımlaşmamak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmamak.
Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
Gırtlağını Sulamak; Az miktarda su içmek.
Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hoşgörüyle Karşılamak (Bakmak); Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.
Icığını Cıcığını (Sormamak, Çıkarmamak) Öğrenmemek, Bilmemek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olmamak, öğrenmemek, bilmemek.
İteklemek Kakaklamak; İtekleyerek, sarsmak, sokuşturmak.
Kafasına “Dank” Etmek; Bir olay sebebiyle birden kendine gelmek, ayılmak. Doğruyu anlamak.
Kin Beslemek (Kin Tutmak), (Kin Kusmak); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek.
Kotarmak; Hazırlık yapmak. Bir işi tamamlamak, bitirmek. Pişen yemeği bir başka kaba boşaltmak.
Kös Kös Başını Eğmek; Başı öne eğik, umursamaz tavırlı, ancak üzgün, yorgun, düşünceli bir şekilde karşısındakinin sözlerini dinlemek, hareketlerine görme eğiliminde olmak.
Müdahale Etmek; Araya girmek, el atmak, karışmak. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmalarını sağlamak.
Nail Olmak; (Emeline, isteğine, dileğine, arzusuna) erişmek, ulaşmak, kavuşmak.
Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
Tatmin Olmak; İstediği bir şeye ulaşarak hoşnut olmak, doyuma ulaşmak, doyurulmak, rahatlamak (Cinsel yönden doyuma ulaşmak).
Zül (Zul; Zûl) Kabul Etmek (Saymak, Olmak); Ayıplanacak, utanç verici, küçültücü davranış, düşkünlük, alçalma küçülme olarak kabullenmek.
(3) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.
Avam Tabir; Genel Anlatım. Halkın anlayacağı bir deyiş. Herkesin anlayabileceği bir terim.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.
Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Fasa-Fiso Görüntüler; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş görüntüler, şekiller, şeyler…
Galiz Küfür; Kötü, kaba, çirkin sövme, küfür.
Gecekondu Yosması; Büyük kentlerin ve kasabaların dolaylarında, yapı izni almaksızın, çoğunlukla da devlet arsası üzerinde, gizlice ve genellikle bir gecede çatılmış, ivedilikle yapılmış derme çatma bir ya da iki odalı niteliksiz yapı, barınakta yaşayan kültür seviyesi düşük, yosma tarifinden uzak, şen ve güzel olduğunu sanan varlık.
Gözü Tok, Gözü Gönlü Tok; Gözü malda olmayan.
Hard Disk (Hard Disc); Sabit disk de denilen, bilgisayarın kendisine yüklenen bilgileri sakladığı, depoladığı donanım.
Hayra Alâmet Değil; İyi bir durum belirtisi yok.
Kayıtlı-Kuyutlu Üye; Bir yerlere detaylı üye olarak kayıtlı olma durumu.
Menfi Oluşum; İyi durum belirtisi olmayan, sonuçsuz olma durumu. Olumsuzluk, negatiflik.
Peşin Yargı; Ön yargı. Kanıtsız olarak, sorunu incelemeden verilen yargı kararı.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(4) On Paralık Adam; Sözün aslı bir metelik etmemek, üç kuruşluk adam şeklindedir ve bu konuda güzel bir söz vardır; Üç kuruşluk adama beş kuruşluk değer verirsen, geriye kalan iki kuruşla seni satar… (Semra ÖZTÜRK’ten ALINTI)
(5) Mitomani; Yalan söyleme hastalığı. Kişinin ruhsal nedenlerle gerçekleri çarpıtmayı, değiştirmeyi hastalık haline getirmesi. Yaşanan serüvenleri gerçekmiş gibi anlatma.
(6) Dudak Bükmek; Bir şeyi umursamadığını, beğenmediğini, küçümsediğini belli eden bir tavır almak (Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun / çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır).
(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(8) Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.
Doğmamış Çocuğa Don Biçmek; Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
(9) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme (Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(10) İlk Görüşte Aşk; Batı Edebiyatında bir kişinin, bir karakterin ya da yazarın kendisinin daha önce hiç görmediği bir yabancıya ilk görüşte hissettiği romantik duygunun kinayeli bir şekilde söylenmesi.
(11) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.
(12) Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim. Rene DESCARTES
(13) Kendini Dev Aynasında Görmek; Kendinin çok büyük biri, olduğundan çok üstün, çok önemli biri olarak görmek, büyüklenmek.
Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(14) Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum Tanrım / Ama, ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA
(15) Batıl İtikat; (Batıl İnanç, Hurafe). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
(16) İstemem, Ama Yan Cebime Koy; Rüşvet konusunda alay yollu söylenen söz.
(17) Hammurabi; Dünyanın yedi harikasından biri olan Asma Bahçeleri ile ünlü Babil’in altıncı kralı. Çoğu kişinin düşüncesine göre ilk kanun koyucu unvanını taşımakta, ancak bunun yanlış olduğu varsayılmaktadır. Oysa indimizde “Hammurabi Kanunları” önemli bir yer tutmaktadır.
(18) Sap Gibi Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.
Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm. (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)
(19) Zordur almak bizden kızı… Barış MANÇO’nun “İşte hendek, işte deve” isimli şarkısının son mısraı.
(20) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde ancak Türkiye’min çok bölgelerinde uygulanan bir âdettir. Amaç; “Tuzlu kahve ikramında gelin adayının damada gönlünün olup olmadığının”, şekerli kahve ise gönlünün olduğunun” ifadesi olarak söylenmişse de aslında bu, damadın istediği kız için nelere tahammül edeceğinin, katlanacağının belirtisi, kanıt, işareti gibi yorumlanır. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.
(21) Kız Evi, Naz Evi; Kızı istenen ev kendini naza çeker anlamında bir söz.
(22) Kına Yakmak; Sünnet-i kavli olduğunu Peygamberimiz söylemiş (miş). Konu; Eski İslâm geleneklerindendir. Gelinlik kızlara, damatlara, kurbanlık koyunlara ve askere gidecek kişilere kına yakılır. Amaç; evlenecek eşleri birbirine sevgili olarak bağlamak, aşklarının ömür boyu devamını sağlamak, nazardan ve kötülüklerden korumaktır. Kurbanlık hayvanlara yakılması ilâhi bir takdir ve “Kurbanlık” anlamındadır. Askere gidenlere yakılması duygusal bir etkinlik, gurur vesilesi olup; gerektiğinde “Vatan için kurban olmak” anlamını taşır.
Bekârlığa Veda Partisi; Genellikle gelin veya damadın evde, ya da ev dışında bir mekânda evlilik öncesinde alışkanlık haline getirmiş olduğu içkili, eğlenceli aktivite.