Hiç aklından çıkmıyordu 50-55 yıl öncesi yaşlı adamın. Cep delik, cepken delik(1) örneği, tüm kusurların kendinde toplandığı, ancak kalbinin küt-küt attığı, canını adadığı için tüm evrene sahibi olduğunu sandığı bir dönemi yaşamıştı.

Şimdi öyle miydi ya? Cep delik, cepken delik değildi, ama o eski halinden eser yok(2) gibiydi şimdi yalnızlığında sanki.

Ne eş (sanki varmış gibi) ne de dost kalmış gibiydi çevresinde, garipsemenin tüm nimetlerinden gerçekçe yararlandığı(!) bir teselliye, bir yudum su verene(3) ihtiyaç duyduğu gibiydi...

Ömür denilen başlangıcına da, sonuna da karar verilemeyen bu senaryo(4), serüven(4) bitsin, tükensin istedikçe Tanrının kendisinin yaşam sürecini uzatarak gözlemlediği bir eğlence olsa gerekti yaşamı.

Gerçi Tanrı hakkında aklından geçenler hoş olmasa da, onun kendiyle böyle apaçık(4) bir şekilde eğleneceğini de pek sanmıyordu.

Evet, başlangıcı elinde değildi, ne doğmamak ne de anne-babasını seçmek gibi, tıpkı her Allah kulunun zorunlu olarak yaşadığı şekilde. Adını hatırlayamadığı o filozofun deyişi geçmişti aklından; “Anne ve babama şükran duyamam, yaratılmasaydım, neden yaratılmadım, diye bir düşüncem olmayacaktı ki?(5) gibi, ya da benzeri bir söz olsa gerekti aklından geçen.

Yaşam denilemezdi yaşadıklarına. Devamlı olarak değişen şantiyelerde(4) gece bekçiliği yapan kazancı ile kıt-kanaat geçindikleri, izbe(4) bir gecekonduda yaşadıklarını sandıkları bir mekânın tek çocuğu idi Mutlu, aslında adına yakışmayan bir şekilde.

Bayramın, seyranın geldiğini komşularının kapılarını çalmaları ile hissediyorlardı ancak, çok zaman yalnız başlarına. Mutlu olmasa da umutsuz değildi o çocuk. Çok zaman sokağa çıkmayıp evinin karanlığını annesi ile paylaşıyor olsa da ara sıra güneşe özlemi nedeniyle sokaktaki çocukların oyunlarına karışmaksızın evin önündeki iki basamak merdivenlere tüneyerek kendi kendisini kendiyle üleşiyordu.

Evde onu, onları meşgul edecek hiçbir şey yoktu, bir komşunun hibesi(4), çalışıp çalışmamakta nazlanan kara bir televizyon dışında. Saklamamak gerek, bir de kıçı kırık(6) bir radyoları vardı asarı atika(6), sık sık tepesine vurarak çalıştırdıkları, bazen gecenin kör vakitlerinde sadede gelip kendi başına söylenme gayretinde olan.

Eee! İnsan zamanı bilmezse olmazdı, günü karanlık ve aydınlık diye ikiye bölerek yaşamak olmazdı, her ne kadar saati öğrenmelerinin kendilerine ne yararı olacaktıysa? Tiktaklarını bir musiki hazzı(6) ile dinledikleri ata yadigârı(6) her akşam zembereğinin(4) kurulması, yılda bir kere de yağlanması âdetten ve görev olan saatleri...

Mutlu’nun aklında kalan en iyi ve güzel anı, belediyenin bir hayır sahibi için adına yaptırdığı sünnet şöleninde “Adam olmaya yaklaşması” idi. Çünkü o gün yaşamında bayramlar dışında ilk defa içinden tane tane çikolata çıkan yuvarlak kutulu bir çikolatası olmuştu.

Onu günlerce özenle korumuş, bitirmemişti içindekileri hemen. Ondan yalnızca bir kere ve bir adet olarak annesi sebeplenmişti.

Bunun dışında hatırlaması gereken, unutmadığı şey ise yine kendileri gibi çulsuz, gariban, ölçüsüz, ölçeksiz olmasına rağmen kocası başında olan karşı komşunun Bahar adını verdiği bir kızının olmasıydı.

Gördüğünden, bilip anladığından değil, sadece “Fukaralığın gözü kör olsun!” tavrında ne iş yaptığı konusunda bilgisi olmayan “Amca” dediği insanın sokakta o gün bir ufak bisküvi kutusu kadar sandık içinde güllü lokum dağıtmasındandı.

O küçük kızın o gün ismi Bahar yerine “Güllü” olarak kalmıştı belleğinde. Tüm çocukluğunu, bebekliği dâhil aşırının ötesinde ve kimsenin anlamadığı bir şekilde ona vakfetmişti(7) Mutlu.

Okula başlayıp ilerleyen yıllarda ise bu düşkünlüğü; onun kulu, kölesi olma boyutuna ulaşmıştı.

Bunun farkındaydı sokağın, mahallenin tümü, varlıklı olmak, her ne şekilde olursa olsun, rahat yaşamak dışında düşünce, istek ve arzusu olmayan amca dediği, Güllü’nün babası dışında hem herkes...

Güllü okula başladığında, evlerden beraberce çıkıp okula yönelmek en mutlu andı Mutlu için. Peki ya Güllü için? Belki her ikisi için de mutlu andı demek için Sokrat gibi düşünmeye gerek yoktu; “Bildiğim, bilmediğimdir(8) şeklinde süklüm püklüm olmayı(7) beceriyor, becerebiliyordu Mutlu diye çağırılan umutlu çocuk.

Annesinin karnının şişkinliğini hissettiği, daha doğrusu görüp bildiği günlerde aldıkları haber mahvetmişti onları.

Caraskalın(4) güçsüzleştirdiği bir iskele, hiç görevi olmadığı halde, işçi arkadaşlarına yardım için ortalıklarda dolaşan babasının tüm ağırlığı ve yükü ile başına denk gelmiş, Mutlu’nun babasının canının hemen orada yok olmasını sağlamıştı.

Duyduğu haber nedeniyle bilincini yitirip yerlere yuvarlanan annesi de kardeşinin canını anne karnında terk etmesine neden olmuştu.

Bebeğin yitirilmesi yanında, annesinin kanının zehirlenme sakıncasına karşılık komşuların o günden sonra paylaşacakları yalnızlığı düşünerek onu hastaneye yetiştirmeleri ve o felâket anında giderleri el elden karşılamalarına ve annesini hayata döndürmelerine sevinmişti Mutlu, her şeye rağmen. Çünkü elde yoktu, avuçta yoktu.

Adalet; görevi olmayanın, hatta tüm şahitlerin susturulduğu şekilde işi-gücü olmayan birinin şantiye sahasına girmelerini yasaklıyordu.

İşçilerin tümü baret(4), eldiven, gözlük, tulum gibi malzemelerle donatılıydı. Bilirkişi de “Hı! Hım!” gibi sözlerle tüm çalışanları o şekilde gördüklerini belirtmişlerdi raporlarında, günahları boyunlarına.

Ne sigortası, ne de bir başka güvencesi olan, patronun cebinden ödediği ile geçimini sağlayan babası yoldan geçerken(!) merak edip şantiyeye uğramış, kendi belâsını aradığı ve ölümü hak ettiği şeklinde yorumlamıştı, savcı, hâkim ya da her kimdilerse her kimselerse.

Durumlarını tahmin eden şantiye sahibi, ya da patron onlara acımış(!) gönlünden koptuğunca(!) kendilerine bir-iki ay yetecek kadar verdiği harçlık ya da ödemeyle günahının kefaretini(6) ödediğini sanarak rahatlatmıştı kendisini...

Bundan sonrası karanlıktı ana-oğul için. Okul terk edilmiş, önceleri yollarda kâğıt mendil, oto camı silme, su satma gibi işlerle Mutlu’nun ticari hayatı(!) başlamış, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı ile devam etmiş, en sonunda kendine acıyan amca sayesinde mahalle fırınında çalışmaya başlamıştı, evlerinin hemen yakınında.

Yaşam, çirkinliklere yokluklara, acizliklere rağmen güzellikleri de barındırıyordu kendinde. Ama ne her zaman, ne de çok zaman!

İlerleyen zamanda evde yalnızlığını yok edemeyen annesi de bedelsiz olarak çalışmayı teklif etmiş, o da fırıncının himmetiyle(4) kendisine yardımcı olunca yıllar sonra bir kere daha mutlu hissetmişti kendisini Mutlu, “Allah razı olsun!” dilekleriyle.

Düşüncesi; “Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz!” şeklinde dua gibiydi dilinde. Bir insan, yirmi dört saatinin tümünü, kendini doğuranla birlikte olmaktan, yaşamaktan dolayı, nasıl şükretmezdi ki Tanrısına, nasıl şükran duymazdı ki fırıncıya?

Ancak...

Çizdiği yolda kendinin yalnız ilerlemesini uygun ve makul gören(7) Tanrı, bir sabah kendisini annesinin cansız bedeni ile karşı karşıya bırakmış, kahır ve hüznüyle mantık Şükran;  Gönül borcu. Teşekkür etmek (Arapça).

 ve ikbal(4) olmaksızın yıkmıştı.

Bu gerçekten yıkım olmuştu Mutlu için. Evvelden sokak başlarında, kenarlarında, ortalarında karşılaşıp selâmlaşıp Güllü ile iki kelimeyi uç uca eklediği(7) devir son ermiş gibiydi. Günden güne çaresizliği ile hüznü katmerleşmişti.

Güllü ile karşılaşmaları, selâmlaşıp iki kelime etmeleri zaten kısıtlıydı, artık Tanrının kendisi için garantilediği yalnızlığı ile kimsesizliğini katmerli bir şekilde yaşamak zorundaydı, hem de Güllü’yü umut etmesinin, hatta rüyalarında bile görmesinin hayal olduğunu bilerek.

Kader ağlarını örmüştü, başlangıçta yoksul olmak amenna, ama ismini hiç yakıştıramamışı Mutlu kendine, hem yıllar yılı, ilerleyen zamanı da kapsayan. Adı meselâ Tanrıverdi, Allahverdi, Şükür, Garip gibi konulmuş olsa daha iyi olurdu gibisine geliyordu.

Annesinin fırıncının desteği ile defninden sonra yine fırıncının inayetiyle(4) tezgâh arkasındaki bir somya meskeni olmuştu. Doğduğundan annesini yitirdiği ana kadar meskeni olan o izbe de olsa, kadersiz de olsa, Güllü’yü görememe, konuşamama, hülyasına bile saklama imkânı olmamasına rağmen artık yaşamı o dört duvar arası idi.

Bu; gelişmiş tabiriyle 7/24 hizmet etmek demekti, bir bakıma sevap da.

Fırıncının öncesinde gerçekten sevap diyerek alıştırdığı, şimdisinde kendine devrettiği görevi de vardı Mutlu’nun. Gecenin ilerleyen vaktinde bir yardım arabası gelip, bir-iki tanesini her ihtimale karşı vitrinde bırakarak o günün kalan ekmeklerinin tümünü parasız olarak alıyor, bir diğer yerde, bazen kendi fırınının kalan sıcaklığında tavlayarak fakir fukaraya dağıtıyordu.

Hem zaten fırıncının talimatı vardı, yardım arabasının gelmesi muhtemel saat öncesinde ekmekleri tavlama görevini de hakkıyla yerine getirmekten erinmiyordu Mutlu.

Evine gitmez, hatta hiç uğramaz olmuştu, artık yalnızlığı çekince olarak da şekilleniyordu gönlünde, Güllü konusunda. Kendi deyişiyle evde örümcekler, tahtakuruları, güveler, kara böcekler kendi aralarında çift kale maç yapıyor olmalıydılar!

Onlara katılan fareler de var mıydı, bilmiyordu. Ama maçların kurallara uygun olarak oynanıp oynanmadığı hakkında tereddütleri, hakem ve gözlemciler konusunda endişeleri vardı, olup olmamaları konusunda. Eğer dedikleri vardıysa onlar kimlerdi ki?

İlgilendiği, tüm varlığını seferber ettiği, hatta canından çok sevdiğini unutur, bir kenara koyar mıydı insan? Unutmaz, hem unutamazdı da. Hem de unutturamazdı sevdiğini ona hiçbir şey(9).

Güllü Bahar artık o sokağın, hatta şehrin, ülkenin değil tüm dünyanın tek güzel kızı olmuştu. Onun, tabu(4) olduğunu, ulaşılamayacak kadar uzaklıkta olduğunu bilmesine rağmen, bulduğu, fırıncıdan kendisini esirgediği her anda onun sokaklarından geçmekten kendisini alamıyordu Mutlu.

Fark ediliyor muydu? Belki. Ama fark edilmemeyi yeğliyordu(7), elde yoktu, avuçta yoktu, bir evin bir tanesi, dünyanın en güzel kızına, çok kişinin yaşamak istediği şekilde nasıl yanaşabilirdi ki?

Ve kim yakın olmayı, yakınlaşmayı düşünebilirdi ki?

Belki de bunun için evine gitmeyip fırıncının konforuna balıklama atlamış olmalıydı! Kısmen değil düşüncesinin tamamıydı bu. Gerçekten o küçücük tezgâh arkasında “yok” yok gibiydi, bir çay ocağı gibi düşünülse bile.

Tuvalette duş yapması için ucuna süzgeç takılmış hortumu bile vardı. Soğuk-moğuk idare ediyordu. Hem arada bir de olsa kirlerini akıtmak için şehir hamamı ne güne duruyordu ki?

Fırıncının iyi bir eşi vardı. Onların tek eksiği Tanrının onlar için uygun görmediği bir evlâttı. Belki karı-koca olarak Mutlu’ya aşırı düşkünlüklerinin nedeni de bu olsa gerekti. Çünkü gün geçmiyordu ki “teyze” dediği kadın ona bir şeyler hazırlayıp getirmesin, ya da fırıncı ile göndermesin.

Mutlu, teyzesinin getirdiklerini yerken kadıncağız da karınca kararınca(6) kocasına yardım etme gayretini yaşıyordu. Belki Mutlu’nun varlığı fırıncıya güven vermiş de olabilirdi.

Önceleri bir kenara yaydığı namazlık ile dini görevlerini yerine getirmeye çalışırken, fırını Mutlu ve diğer çalışanlara emanet ederek sık sık cemaate katılmaya başlamıştı, yakın camide.

Mutlu da beynamaz değildi, tüm çalışanlarla birlikte fırını kapatıp, “Hırsızlar için davetiye gibi” kapısına bir not asıp, ya da çok zaman olduğu gibi fırıncının hanımı, teyzelerine teslim edip Cuma namazlarına gidip görevlerini eda ederlerdi.

Herhalde vakit namazlarına başlamak için gençliğinden tüketecek biraz daha zamana ihtiyacının olduğunu düşünür gibiydi Mutlu.

Hani bir türkü vardı; “Efkârlı günlerimde geldi çattı Ramazan!(10) gibi. Hiç uygun değildi ama bağlantısını öyle kurmaya çalışmıştı Mutlu. Bir kere efkâr(4) denilen şey kendinde yoktu yalnızlığı ile tüketmeğe çalıştığı ömründe.

İkincisi; farzına katılmasa da olay, sünnetlerini asla terk etmediği Ramazan ayında değildi. Gelip-çatan Ramazan değil, askerlik görevi idi.

Ve gidecekti, kendisine bildirilen ya da kâğıtta yazdığı gibi tebliğ edilen tarihte.

“Tanrı kimseyi açlıkla terbiye etmesin(11)!” şeklinde bir deyiş çınlıyordu kulaklarında, belki annesinden, atasından kalan bir deyiş olarak beyninde saklanan. Çünkü askere gidişine çeyrek kala sabahlardan birinin er saatinde, hamur karma makinesine yönelmeden önce, vitrinde “Her ihtimale karşı” bırakılmış bayat ekmeklere iştahla bakan yüzler görmüştü, muhtemelen, anne, baba ve ufacık bir tosuncuk!

Tanrının insanlara bağışladığı en yüce duygu merhametti! Siyahi olmalarına aldırmaksızın, kapıyı hafifçe aralayarak sordu çekingen duran adama;

“Aç mısınız?”

Genç kadın ve erkek birbirlerine baktı, anlamamışlar gibi. O da bir eliyle yeme taklidi yaparken, diğer eliyle karnını sıvazlar, ovalar gibi hareket yapınca, anlamışlar gibi kafalarını sallamışlardı; emme-basma tulumba gibi.

Mutlu, kapıyı sonuna kadar açıp somyasının olduğu bölüme önce gazete kâğıtları yaydı, üstüne kendi kullandığı siniyi yerleştirip görebilecekleri şekilde ufak tüpünü yakarak çaydanlığı üzerine koyduktan sonra, parmakla oturmalarını işaret etti. İçme hareketi ile tamamlamaya gayret etti hareketini.

Muhtemelen “Buyurun!” demesini de anlamalarını beklememeliydi. Ancak işaretlerinin emir niteliğinde olmasından da çekinir gibiydi.

Odun fırınını öncesinde yakmıştı, vitrindeki ekmeklerin bir-ikisinin üzerine su serptikten sonra onları tavlanmaları için fırının bir köşesine istifleyip, o küçük buzdolabında teyzesinin getirdiklerinden kalan, eş-dost için sakladığı gofret, çikolata, peynir-zeytin ne varsa hepsini sininin üstüne yığma gayretini yaşadı, kendisini izleyen Arap ailenin bakışlarına aldırmaksızın.

O bakışların minnet, ya da şükran dolu olması hiç önemli değildi. Önemli olan her şeyden önce insan olmak demekti kendisi için çünkü.

Unutmuşçasına acele ederek tavlanan ekmekleri ve demlendiğine inandığı çayları servis etti, rahat olmalarını, doyunmalarını sağlamak için sırtını dönüp, hamur makinesinin çalışmasını izlemeye devam etti.

Her işin bir püf noktası(6) olduğu gibi, hamur karmanın da birkaç püf noktası vardı ve ustası bunları çekinmeksizin anlatmıştı kendisine; suyun ayarı, tuzun ikmali, mayanın desteği vb. gibi.

Sonrasında tezgâhın diğer bölümünde o günün ekmeklerinin hamurunu tartarak teknelere yerleştirmeye başladı.

Onlar kahvaltılarını yarılamış, sabah namazından dönen fırıncı ve diğer çalışanlar fırının kapısının açık olmasına ve tezgâh arkasında kenarda büzülmüş, belki utançla iki büklüm, başları eğik, kim bilir kaç gündür aç olup, doyunmalarının sonuna ulaşmaya çalışan insanlara merakla bakıyorlardı.

Fırıncı örfü(4), bilgisi olan bir çelebiydi(4). Arapça bilmese de Arapçadan Türkçemize iliştirilip aktarılmış bir kısım kelimeleri biliyordu.

“Arap?” diye başladı sorusuna, baş eğilmesi ile cevap alınca, kökenini merak etmeksizin elini kalbinin üstüne koyarak;

“Selamünaleyküm, ehlen ve sehlen(6)!” deyince genç arabın yüzü aydınlanmış ve;

“Ve aleykümselam ya Seydim(4), şükran(4)…” derken şükran kelimesindeki “a” harfini olağandan biraz daha fazlaca uzatıp aynı fırıncı gibi elini kalbinin üstüne bastırmıştı.

Doğrusu Mutlu o vakte kadar fırıncının hacca gidip de hacı olduğunu, dağarcığında(4) Arapça birkaç kelime biriktirdiğini o güne kadar hiç tahmin etmemişti. Ya konu açılmamış, ya gerekli görmemiş, ya da ketum(4), yani ağzı sıkı davranmıştı Hacı Fırıncı Efendi.

Gerçi bu Mutlu’nun ona karşı ne saygısını, ne de sevgisini artırırdı ama bilmediklerini öğrenmek konusunda başarılı olacağını düşünüyordu. Hem kendisine göre aydın bir hacıydı o. Ne kimseye cehennemle hükmetmeye kalkışmış, ne de din-iman konusunda tehdit kokan tembih, uyarı ya da öneride bulunmuştu.

Sadece; “Her koyun kendi bacağından asılır!” dedikten sonra “Çirkinlikler olmasa, güzelliklerin, iyi ya da iyilikler olmasa kötü, ya da kötülüklerin, doğrular olmasa yanlışların, helâl olmasa haramın, sevap olmasa günahın kıymeti ya da zararları nasıl bilinirdi ki?” diyerek birçok gereklilikleri peşi peşine sıralamaya çalışmıştı çok zaman. Dinci(12) değil gerçek bir dindardı(12) o.

Hacı Efendi iyi bir adamdı da aynı zamanda Mutlu’nun hem kendisi, hem de tüm çevresi için. Daha başka iyilikleri de yaşayabileceği düşüncesi yer etmiş olsa gerekti zihninde. Kendisi, hacının karşısında, “Fırının önünden geçiyorken uğrayan” himmetiyle onun işçisi olan bir gariban değil miydi? Galiba Hacı Efendi karşısındaki Mutlu, o Mutlu değildi.

Genç kadın ve çocuğu kim bilir kaç günlerdir özlem duydukları için, uykusuzluğa dayanamamışlar, yıkamaya üşenmedikleri ayaklarını, ellerini, yüzlerini yıkadıktan sonra, neyle kurulandıklarını anlamadığı bir şekilde “Kucak kucağa, ana-evlât nasıl olur, olunur?” yaşantısını belgelemek istercesine uzanıvermişlerdi somya üzerine.

Genç adam şaşkınlığı ile ayakta duruyordu, belki tevatür(4) gibi görünebilir, ama yüzüne kan gelmiş gibiydi!

Hacı, farkı fark etmişti. Faraş, süpürge, kova, paspas ve elbezlerini alıp omzuna dokundu ve yapmasını istediği temizlik hareketlerini sırasıyla ve madde madde işaretledi. Tüm işaretledikleri Mutlu’nun ilgi alanın parçalarıydı, yani onun göreviydi anlamında.

Arap, sonrasında bir ara “Tâhir” gibi bir sözü ağzından çıkarttıktan sonra, parmaklarını büzüp ters huni gibi yapıp yukarı kaldırarak “Âlâ, âlâ!” ve “Ya Allah, bismillah!” demişti.

Hacı Efendinin çabası bu kadarla tükenmemişti. Tezgâhın arkasına dolanıp Mutlu’ya “Gel!” gibi işaret yaparak duyulup anlaşılacağını sandığı, ancak duyulmaması özeniyle fısıldama gayreti yaşadı;

“Bak evlat! Haftaya teslim olup askere gideceksin. Bu garibanların kim olduklarını, kökenlerini, nereden gelip nereye ve niçin gitmek istediklerini bilmiyorum. Ama mahallemizdeki Din Dersi öğretmeninden yardımını isteyerek bunları öğrenmeye çalışırım…

Ancak hissedebildiğim kadarıyla, bunlar aç ve açıkta. Yol-iz bilmiyorlar, hem fark ettiğim kadarıyla bir çıkın(4) ve bedenleriyle, parasız-pulsuz, malsız-mülksüzler. Eğer yanılmıyorsam, ya da aklımda yanlış kalmadıysa anneni yitirişimizin birkaç gün sonrasından sonra uğramadın evine. Evini mok-püsürük(6) götürüyordur şimdi…”

Kibar adamdı aynı zamanda Hacı Efendi. “Mok!” deyip de neyi kastettiğini anlayacağından emindi Mutlu’nun. Devam etme arzusunu belli etmeğe çalıştı;

“Sen askerden dönünceye kadar, senin evinde oturup yatıp kalksalar sevabına ne dersin? Hem evine bakmış olurlar, hem de sen temiz bir eve dönmüş olursun. Sonrası, yani senin askerden dönüşüne Allah Kerim, Mevlâ’m herhalde seni karşılıksız bırakmaz, ne dersin?”

Mutlu gerçekten evinde neler olup bittiğinden habersizdi. Üstelik fırındaki dünyasında zerre kadar hüzün yaşamıyordu. Ancak Hacı Efendinin düşündüklerini onlara nasıl anlatacaklarını bilemeyişin tereddüdünü yaşaması olağandı.

Hacı Efendi, Mutlu’nun düşündüklerini anlamıştı sanki;

“Bu çocuklar dinlensinler biraz, ‘Okulun din dersi hocasına danışırız!’ demiştim ya demin, evinin temizliği için onun hanımını da benim hanımı da çağırırım, en geç bugün-yarın kirin-pasın içinde kalacak olsalar da, bu gariplerin sonrasında temiz, yaşanacak bir dünyaları olur, hem sana da dua ederler. Masrafları karşılama hatta kira gibi bir düşüncen varsa bile, hallederiz hepsini, tüm zamanlar için, yeter ki sen sağlık ve huzurla dön vatani görevinden…”

Çekingenlikleri vardı hiçbirinin ismini, cismini bilemedikleri Arap ailenin. Ne hacının, ne hanımının, ne de Mutlu ve din dersi hocasının davranışlarından tatmin olmamış gibiydiler.

Doğaldı, devamlı olarak itilip kakılmanın(7), dışlanmanın ertesinde, bir lokma, bir hırkaya muhtaçlarken(13) el uzatılmasını, sevgiyle kucaklanmalarını anlamamış, anlayamamış gibiydiler.

Ve bunu düpedüz merak, heyecan, şüphe, hatta birbirlerine sarılmışçasına hareketleri, korku ile açılmış gözleriyle hissettiriyorlardı. Din dersi hocasının telkinleriyle(4) gene de arkamızdan gelmeyi yeğlediler. Pehlivan yapılı adam önde, en arkada çocuk ve annesi, yokluktan, yorgunluktan bitkin bir şekilde.

Hacı Bey işaretlerle, din dersi hocası kelimelerle anlatmaya çalıştılar düşüncelerini; tahir, yallah, stop... gibi bildiğim kelimeler dışındaki kelimelerle. Zaten o kelimeler de uluslararası nitelikte herkesin bildiği kelimeler değil miydi? Ayrıca yeme, içme, yatıp uyuma hareketleri ile tüm bilgisini ortaya koymuştu Hacı Bey!

Sonlara doğru Hacının işaretleri, daha doğrusu din dersi hocasının mutlaka çözüm üretmesi gereken hareketler, benim askere gidecek oluşum dolaysıyla babayiğit kocanın kendisine yardım etmesi ve karşılığının ödeneceği şeklinde ve kapılarını mutlaka kilitlemeleri şeklinde idi.

Anlamış olsalar gerekti, zira kendileri kapıdan çıkar çıkmaz yuvasında dönen anahtarın sesini duymuşlardı çünkü. Aile gibi olan Mutlu ve Hacı Bey, tabiidir ki Hacı Hanım kalenderdiler(4).

Hacı Hanımın farkı; yol, iz bilir, çelebi eklentili idi. Çünkü neredeyse bir pazar sepeti dolusu yiyecek yanında bir diğer pazar sepeti dolusu kadar kova, leğen, süpürge dâhil, çamaşır suyu, deterjan vb. gibi şeyleri getirmişti hemen arkamızdan.

Güllü, karşı evden hareketliliği fark etmiş miydi, bilinmezdi, herhalde güzelliğine güzellik katacak güzellik uykusuna(6) devam ediyor olsa gerekti. Ancak görünen o idi ki, önünde sonunda, nasıl olsa fark edecekti gelenleri, peki kendisi geçecek miydi aklından?

Belki Mutlu’nun oldukça uzaklarda olduğunu sanıp, belki de başlamadan bitmiş bir sevgiyi adlarını ancak öğrenebildikleri Türkçeyi henüz bilmeyen Fatima, Omar ve Osman'dan sorup öğrenmeye çalışacak mıydı?

Bilmiyor ve sanmıyordu. Hatta zihninden, belki de hüsnü kuruntusu(6) olarak; “Neden kaçtın uzaklara? İçimdesin!(14) dediği geçiyordu. Bu düşüncesi olası değil, imkânsızdı, çünkü gerçekten unutulmuş olmanın hüznünü yaşıyordu, içtenlikle.

Denilseydi ki; “Sen neden aramadın, neden kapanmadın dizlerine, neden anlatmadın içinden geçenleri?” diye. İki-üç kelime düşerdi dudaklarından;  “O gül dalında gonca, ben kaktüs, o dünyanın en değerli mücevheri, ben kaya parçası, o güneş, ben mum bile değil, o bir kartal, ben bir karga, o İlâh, ben kul...” gibi…

İlerleyen zamanda kendi kendine kazandığı duygusallığını terk edemediği bir gerçek yaşanmaya başlamıştı evinde hem de devamlı, belki aklının ucundan bile geçmeyen.

Liseden sonra tahsiline devam etmeyen Güllü, gerçek bir komşusu olmuştu Arap ailenin, hatta hepsini isimleriyle çağıracak kadar, küçük-büyük ayırımı yapmaksızın. O da Hacı Bey gibi, belki de Hacı Beyin katkısı ile din dersi öğretmenine rica etmişti.

Onunla ve onun olmadığı zamanlarda dilinin döndüğünce onlara Türkçeyi öğretmeye çalışmış, kenarda köşede duran Mutlu’ya ait bir-iki resmi “Benim” diyerek işaretleyip almıştı. Bu; onun Mutlu’ya ait olduğunun işareti gibi mi yorumlanmaydı? Buna “Evet!” demek zordu, başlangıçta değilse bile, bugün ve sonlarında...

Araplar çata-pat da olsa Türkçeyi sökmüşler, dertlerini anlatıp alışveriş yapacak kadar ilerletmişlerdi hatta. En başarılı olan ise Omar idi, yani Mutlu’nun yerini alan, ustalaşan, hatta fırıncının elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyen.

Din dersi hocası oturma izni, nüfus kâğıdı gibi yasal işlemlerin düzenlenmesi için, Güllü de yani onların bildiği isimle Bahar da evin perdesine, kilimine, onların giyimine kuşamına, odalarının yorganlarına, çarşaflarına, mutfaklarının çanağına, çömleğine yardımcı olduğu gibi, buzdolabını da desteklemeye çalışmış, elektrik-su paralarını nereye, ne zaman, nasıl yatıracaklarını öğretmişti.

Güllü inkâr edilmesi mümkün olmayacak gerçekten güzel bir kızdı. Ailesinin maddi eksiklikleri önemli değildi. Göze batan, terbiyeli, edepli, lise seviyesinin üstünde bilgili, hayırsever ve ekonomik kısıtlılığına rağmen eli açıktı.

Böyle genç ve güzel bir kız kimin, kimlerin dikkatini çekmez, kimlerin kulağına ulaşmazdı ki? Bir zengin konaklamış, gönlüne egemen olmak istemişti Güllü’nün.

Ve sunulacak ihtişama(4), yüreğindeki yaşatmaya çalıştığı sevgiye rağmen böyle bir sunuşa kendisi dâhil hangi genç kız “Hayır!” diyecek kadar cesur olabilirdi ki?

Sevgi karşılıklı olmalıydı, tek yönlü sevgi (o da kesin olarak varsa ki, şüpheliydi) ve fedakârlık ne işe yarardı ki? Hem kendisini bu ihtişama kurban etmeyi bilerek ya da bilmeyerek öncelikle babası ve dahi annesinin iteklemesi zor muydu?

Zaman içinde örf vardı, âdet vardı, ataerkil(4) bir yaşam düzeni içinde “Emir, demiri keser!” felsefesi revaçtaydı(4).

Şehrin en zengin adamlarından biri, oğlu için bir bakıma satın almıştı Güllü’yü! Güllü’nün içten içe rızasının olup olmamasının hiç önemi yoktu. Ancak hiçbirinin bilmediği bir gerçek meydana çıkacaktı ilerleyen tarihlerde. Satın almak çözüm değildi. Çünkü nesil devam etmeyecekti.

Ailenin bunu bilmesi, ya da genç adamın bunu hissettiğini söylemesi mümkün değildi. Uygulanan tüm tedavilere cevap veremiyordu genç adam, bu belki de irsiyetten kaynaklanan bir durum olsa gerekti, tek evlâttan sonra bir diğerinin gelmediği dikkate alınırsa.

Güllü için ömrünün karanlığı başladığı gibi karanlık olarak devam edecekti, evinden uzak, hiçbir yaşam özelliği olmayan sarayda...

Tanrı gerçekten, neyi, ne zaman ve nasıl yapacağını biliyordu...

Komando er olarak asker olan Mutlu, terörün kaynadığı bir karakola görevlendirilmiş, ancak o gelmiş, terör kendini askıya almış, ya da mola vermişti sanki. Oysa parmakları kaşınıyordu. Hem coşku da vardı yüreğinde, hiçbir şeyinin olmadığı, hiçbir şey elde edemeyeceği bir dünyada yaşamaktansa bir al bayrağa sarılı tabutla kimsesiz de olsa bir şehit mezarlığında yer almak kendisine uygun gibi geliyordu.

Her ne kadar “Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır!(16)denilmiş olsa da.

Mutlu’nun askerliğinin pekiştiğine(7) inandığı günlerden birinin gecesinde patır-patır mermi yağmaya başlamıştı karakola ve ilk isabetleri de nöbette olan iki kardeşi şehit olarak almışlardı.

Onların boylu boylarınca karakol önünde yattıklarını ve etraflarının anında kan gölüne dönmekte olup ayın bu kan gölüne yansıması ile yıldızı eksik bir Türk Bayrağına ulaşma görünümü(17) etkilemişti Mutlu’yu.

“Tutmayın beni!” deyip fırlamıştı ateş edilen yöne doğru. Teröristler kalleşliğin(4) her türlüsünü, daniskasını biliyorlardı, termal kameralara(6), dürbünlere rağmen. Bu nedenle, belki de hedeflerini tam olarak seçmek için ayın on dördünü yani mehtabı seçmişlerdi.

Karakol Komutanı “Dur!” ikazını yapmakta gecikmişti. İleri atılan, Mutlu’nun canından başka yitireceği hiçbir şeyi yoktu, ama kazanacağı şahadet(4) ve şehitlik mertebesi(6) olabilirdi.

Mutlu, karşısına çıkan, yakaladığı hiç kimsenin “Aman!” demesine fırsat bırakmaksızın, karşısındakilerin bir mermiyi bile hak etmediklerine inanmasına rağmen öğrendiği tüm usullerle, ara sıra zimmetli tüfeğini ateşleyerek de olsa karşısındakilerin haklarından geliyordu, Allah’ın takdiri(6) ile korkmadan, yılmadan, haklarından gelmeğe çalışıyordu değil!

Bu sıralarda bir an, bir acı hissetti Mutlu, tam topuğunda Hazreti Ali gibi(18). Ancak şu an, namaz ve niyaz vakti değildi. Hem ileniyordu; “O mermi bir-bir buçuk metre yukarıdan geçeydi şahadet şerbetini içsem olmaz mıydı?”

Düşmandan kaçmak diye bir şey yaşamamıştı, bu aklından bile geçecek bir şey değildi, hem asla, bu nedenle topuğundan vurulmuş olması onda tereddüt yaşatmamıştı. Topuğundaki bu acı, ya da sızı nedendi? Bunu hiç öğrenemedi Mutlu, mermi topuğundan çıkarıldıktan sonra bile.

“Malûl Gazi(6)” deyip, bir madalya, bir plâket ve ömür boyu geçineceğinin sanıldığı bir maaşla salıvermişlerdi kendini. Mutlu, mutlu değildi. İki şehir arkadaşının hıncını kat be kat dizdiği leşlerle almıştı, ama iki ocağa düşen yangının kim üstesinden gelmişti ki, kendisi gelebilsin?

Od(19), düştüğü yeri yakardı. Tanrı vakti gelenleri, dualardakilerini değil, “Kader(20)” diye çizdiklerini alıyordu yanına ve Mutlu; “Demek ki yörüngemi belirleyen Tanrı, ‘Daha vaktin var!’ deyip şahadetimi engelledi!” diyordu.

Ve daha ayağa kalkmadan, üzüntüsünü arkasına atmadan yıkımının haberini aldı Mutlu. Güllü, kendisinin yaralandığı vakitlerde gelin olmuş, gitmişti. Kendisi ise pırıl pırıl bir eve sahip olmuştu dönüşünde.

Kendisi için de bir oda ayrılmış, ayrıca Osman tüm gereklilikleri yapılıp hazırlanarak okula başlamıştı. Türkçeyi çat-pat(6) ötesinde ilerletmiş ve istikbalini doğal olarak ileride imam hatipli olmak üzere şekillendirmişti, sonrası Allah Kerim’di, fırıncının dönüşünde kendine anlattıklarına göre.

Dünya dönüyor, fırındaki somyadan uzaklaştığı aile yaşamı devam ediyordu Mutlu’nun, tüm ölümlere rağmen. Önce Güllü’nün tahammülsüzlüğü nedeniyle kocasını yitirdiği haberi gelmişti kulağına, nasılını anlamadığı şekilde ve de dedikodulara kıymet vermeksizin.

Sonra Fırıncı Teyze yitirmişti yaşamını, Hacı Beyi yalnız bırakarak. Hacı fırıncı; “Bundan sonra ömrümü tüketmekle meşgul olacağım!” deyip tasını, tarağını toplamış(7), “Fırınımı sana devredeceğim, senin kadar bu mahalleye hükmedecek birinin olmayacağını düşünerek, parasız, pulsuz, bilâbedel(4)!” demişti.

Dileğim başlangıçta intifa hakkı(6) olabilirdi, ama önerim şu oldu;

“Bak Hacı Amca! Dileğin hoşuma gitti, saklamamam gerek, ama ben de bu dünyanın çulsuz, âşığı olmayan bir varlığıyım, ne yapacağım malı, mülkü, tıpkı senin gibi. Benim için de; “Bir garip ölmüş…(21) denmeyecek mi? İyi düşün!..

Sonra bir Notere gidelim, içinden nasıl geçiyorsa öyle bir vasiyet yazdır. Fırınını bir hayır kurumuna mı verirsin, bir yere, bir vakfa mı bağışlarsın, bilemem, o; senin kararın, karışamam. Hem seni etkilemek de istemem, ama benim fikrim, çerden-çöpten(6) olsa da evimin tapusunu Osman üzerine yapmak.”

Sebebini anlatmak için düşündü bir süre galiba Mutlu ve devam etti ara vermeksizin;

“Tabii 18 yaşından sonra sahiplenmesi kaydıyla. Ha bugün sahiplenip beni o andan sonra evleri olan evimden dışarısı atmışlar, ha ‘Kal, ölünceye kadar bizimle yaşa!’ demişler, umurumda değil. Fırında nasılsa beni barındıracak bir somyam var! Ayrıca Osman okuyup adam olsa bile bizler gibi bazı şeyleri devam ettireceğine inancım var!”

Bunun; “Sen de aynısını yap!” demek olacağının bilincinde gibiydi Mutlu, ama bunu bilemedi. Birbirini seven insanların birbirlerinden ayrılmaları zormuş, ya da Tanrı, kendi adına birbirini sevenleri uzun süre ayrı tutmamak gibi bir geleneğini, ya da gereğini düşünüyor olsa gerekti, Mutlu hariç.

Konuşmalarının, yaşlı adamın Noterdeki gelişmelerinin ardından Tanrı, fırıncının karısının yanına gitmesinde bir sakınca görmemiş olsa gerekti, belki gizli saklı başka düşünceleri de olabilirdi Tanrının.

Bir akşamın geç vaktinde evine gitmekte gecikmişti Omar, belki hidayetten(4) esinlenmiş, belki içine doğmuştu olacaklar. Belki de ufak bir kırıklığı nedeniyle Mutlu’nun erken çekilmesi nedeniyle kalan işleri tamamlama, fırıncıya göz-kulak olma düşüncesinde idi.

İki, varoş(4) çılgını kıpti(4), muhtemel ki fırını, fırıncıyı uzunca bir süre takip etmiş olmalıydılar, kasasının başından henüz ayrılmayan Hacı Beyi esir almış gibiydiler. Hacı Bey boş bulunmasına rağmen direnme gayretindeydi, üç-beş lira kaybı için değil, felsefe olarak hırsızlığa isyanı dolaysıyla.

Omar duymuştu arka taraflardan, pencereden haksızlığı. Var gücüyle yönelmişti hacıyı kurtarmaya, ama geç kalmıştı, hacının direnmesine kızan çingenelerden(4) biri can alıcı bir bıçak darbesiyle acımasızca katletmişti hacıyı. Omar bıçaklayanı o güçlü kollarıyla altına almış, elinden kaptığı bıçağı hacının akan kanını görünce defalarca saplamaktan çekinmemişti, ancak unuttuğu ikinci adam saplayıvermişti bıçağı sırtına, nasıl olduğunu anlamadan.

Kanı dökülmeden, sırtındaki bıçakla şaşkın adamın üzerine yürüdü, tüm gücünü sonuna kadar kullanarak onun da kalbine saplama gayretiyle salladı bıçağı ve “Allah!” diyerek yığıldı kapı önüne, kelime şahadet getirmesi(22) de olabilirdi bu belki.

Bayat ekmekleri toplayan servis arabası fark etmişti dört ölüyü. Cankurtaran çağırılmasına gerek yoktu, sadece polise ve yetişmesi gerekene haber vermişti bayat ekmek toplayanlar.

Mutlu’nun rahatsızlığı nedeniyle orada bulunmaması şans mı, şanssızlık mı, yoksa hüzün müydü, kimsenin bilmesi mümkün değildi yaşanan o anların ertesinde, hatta kendisinin bile.

Varoş çılgınları, ya da apaşlar(4) da Hacı Bey ve Omar da morga kaldırılmışlardı öncesinde. Mutlu kendi cenazelerini sahiplendiğinde diğerlerini merak eden bir Allah’ın kulu bile çıkmamıştı. Allah’ı bilmeyenlerin Allah’la ne yakınlıkları olurdu ki zaten?

Hacı Fırıncı Teyzenin cenazesinin kaldırılışının ne kadar sonrasıydı, bilinmez, Tanrı karı kocayı birleştirmek ve elleri-ayakları olan Omar’ı onların yanlarından esirgememeyi plânlamış olsa gerekti.

Bu; aynı mezarlığı bu kadar kısa bir sürede ziyaret etmesinin gerekliliği gibiydi Mutlu’nun, üstüne üstlük görevleri ve teselli etmek zorunda olduğu insanları vardı.

Her şey, gerekli olan her şey gereğine uygun olarak yapılmış ve yaptırılmıştı Mutlu tarafından. Bundan sonrası rutin(4), monoton(4) bir yaşamı olacaktı. Zaten öyle değil miydi?

“Ölmeden önce bir kez daha Güllü kızı görsem sabırla ölümü beklerdim!” diye düşünürken bir “Merhaba!” sıcaklığında herhangi bir duyumla mezara gelen, siyah gözlüklerinin arkasına gizlenmiş de olsa Güllü, ömrünü uzatmıştı Mutlu’nun, farkında değildi Mutlu.

Gözlüklerini çıkardığında o gözlerde hüzün mü, özlem mi olduğunu kestirmemişti kıt aklıyla.

“Ben sevdim, eller aldı! (23)demeye hiç mi hiç hakkı yoktu. Bu vakitten sonra “Seni ne çok sevdiğimi söylesem de…(24)  diye başlayan bir cümleyi de sarf edemezdi…

Mutlu'nun varlığı, kendi evi de olsa yalnız, dul bir kadın ve çocuğu için uygun değildi, düşüncesine göre. Hem bu geleneğine de aykırı idi. Üstelik zihinsel yorgunluğunun yanında bu dul kadın ve çocuğu için neler yapacağını da bilemez durumdaydı.

Ancak aklına gelen şeyin Fatima’yı da, mutlu edeceğinden kesinkes emin gibiydi.

Fırından heyecan ve telâşla çıkarak eve gitti, kapıyı çalarak Fatima’yı elinden tutarak mutfağa götürdü. Bir bıçak alıp kolunda eline yakın bir yara açtı ve bıçağı Fatima’ya uzattı. Gelenekler, görenekler, hurafeler(25), usuller Müslüman Dünyasında aynıydı.

Fatima da bıçağı kolunun aynı yerine sürdü. Birbirinin kollarını kesik yerlerinden birbiri üzerine koyup sonra birbirinin kolundan birer yudum yutkundular. Artık “Kan Kardeşi(26)” olmuşlardı. Ne kendileri, ne de başkaları yanlış düşüncelere saplanamazlardı.

Fatima Mutlu’nun elinden, Mutlu Fatima’yı alnından öptü. Bu fantastik(4) görüntüyü izleyen Osman, İkisinin de ellerinin öperek başının üzerine koydu.

Bu enstantane(4) ana-oğul onların ileriki yaşamlarının da garantisi, güvencesi gibiydi. Çünkü bundan böyle onları koruyup gözetecek, nafakalarını(4) temin edecek bir büyükleri, gerçek anlamda bir babaları vardı artık.

Sonrası mı? Evet, yalnızlığa mahkûmdu Mutlu, mutlu olmaksızın. Belki Güllü de. Yaşam, belki bilgin olmamaları, belki zamanında zamanın gerekliliklerini yapmakta tereddüt geçirdikleri için hak etmedikleri şekilde cezalandırmıştı onları.

Belki mezarlıkta ilk karşılaşmalarının son olmaması dileğini yaşıyor olmalıydılar gönüllerinde. Umutsuz insan yaşayabilir miydi, gereği olmasa bile?

Zaman geçiyordu, geçmek de zorundaydı, insaflı ya da insafsız. Osman büyüyordu, Fatima ve Mutlu yaşlanıyorlardı gün günden.

İleriki tarihlerde evinin sahibi Osman olacaktı, gereğini hazırlamıştı rahmetli hacı gibi. Çünkü yaşlı fırıncının açılan vasiyetine göre fırın da Osman’ındı.

Kıymetli bir arsası olduğunu düşünüyordu evinin, etrafında heyula(4) gibi yükselen gökdelenlerden anladığı kadarıyla. Belki kat karşılığı öyle bir beton yığını da kendi arsasında yükselir, yükselebilirdi.

Kim bilir belki Osman mimar, mühendis olur, sermayesini de oluşturabilirse kendisi de dikebilirdi o betonarme kütleyi...

Kim öncesinden, sonrası için haberdar olabilirdi ki? İnsanlar Tanrının çizdiği yörüngeden asla ayrılamazlardı, o yörüngede yürümek, sapmamak zorundaydılar...

Mutlu’yla Güllü mü? İlerleyen zamanda ikinci ve belki de son kez karşılaştılar mezarlıkta anlamsız, manidar ve meraklı bakışlara aldırmaksızın, nedensiz bir girişim, ya da yaklaşım yahut da kısa bir tarifle hissi kabl el vuku(6) ile.

İstekle, arzuyla, özlemle kucaklaştılar, hal-hatır sormaksızın, birbirinin gözlerinde yaşayarak.

Sevgi, karşılıklı sunulmuş ve yaşanmışsa asla yitirilmiyordu. Mutlu ve Güllü ömürlerinin son anlarına yaklaştıklarının bilincinde, bir anda bir ömrün sevgi dolu doygunluğunu yaşamışlardı.

Güllü bindiği arabanın arka koltuğunda evine ulaşmak gayretindeyken, Mutlu daha mezarlık kapısına ulaşamadan kendilerine en büyük iyiliği yapan Tanrıya dualarla ulaşma gayretini yaşar gibiydi.

Birbirine bir süreliğine de olsa kavuşmuşlardı, dilekleri; Tanrının o muhteşem makamında da beraber olmaları üzerineydi.

Arzuları; tükenmemekte direnen ömürlerini sona erdirmekti, hem de bir an önce. Tanrı yaşamda birbirinin olmasına izin vermemişti yahut da engellemişti. Belki, belki değil hatta muhakkak. Şimdi bu yanlışını düzeltmesi gerekmez miydi?

O halde bu yaşamı üleşemedikten sonra ölmek için gecikmeye gerek var mıydı?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tâhir (Erkek), Tâhire(Kadın); İffetli, Temiz, pak. Gelecek kader. Bir müzik makamı. Yüksek nefes. Bu konuda Nefi'nin güzel bir taşlaması vardır; “Tahir Efendi bana kelb demiş, / İltifâtı bu sözde zâhirdir / Mâlikidir mezhebim zîrâ / İtikâdımca kelb tâhirdir. “(Kelb; köpek demek olup bu sözlerle Nefi şahane bir deyişi kaleme almış “Köpeğin temiz olduğunu” anlatmak yanında “Tahir Efendiyi de köpek gibi gördüğünü” söyleyerek bir taşla iki kuşu vurmuş gibidir.

(1) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, yoksulluk tarifi, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.

(2) Çekmediğim dertler, çile kalmadı… şeklinde başlayan “O eski halimden eser yok şimdi” şeklinde bölümü olan “Yalnızım dostlarım yalnızım yalnız” şeklinde nakarat bölümü olan bir İbrahim TATLISES Türküsü.

(3) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(4)

Apaçık; Çok açık, besbelli.

Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Baret; İşçilerin başlarına giydikleri, metal veya plâstikten yapılmış koruyucu şapka, başlık.

Bilâbedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

Caraskal (ya da Jaraskal); Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için, yüksek yapılarda boya-badana, tamir için iskele yerine kullanılan alet.

Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Çingene; Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni Roman (Romen) olan Hindistan’dan çıktığı sanılan dünyanın çok yerinde göçebe (Bazı yerlerde yerleşik) topluluk ve bu topluluktan olan kişi.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Efkâr; Düşünceler, fikirler. Teklifsiz (senli-benli) konuşmada kaygı, tasa, üzüntü, sıkıntı.

Enstantane; Bir anda olan, şipşak. Bu yöntemle çekilen fotoğraf.

Fantastik; Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayali.

Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.

Hibe; Bağış. Bağışlama. Bağışlanan şey. Bağışlama eylemi, ya da biçimi. Bir kimsenin, kuruluşun veya ülkenin ayni ya da nakdi yardımlarından bir başka kişi, kurum veya ülkenin karşılıksız olarak yararlanması. Bir iş görene hak ettiğinden ayrıca verilen para. Yardım. Teberru.

Hidayet; Bir kimseye Tanrı tarafından gösterildiğine inanılan doğru yol, Tanrı yolu, hak olan Müslümanlık Yolu. İslâm dinini kabul etmek, Müslüman olmak.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İhtişam; Büyüklük, ululuk, göz alıcılık, görkem, gösterişlilik.

İkbal; Baht açıklığı, istek, arzu. Yüksek bir makama ya da iyi bir duruma erişme. Osmanlı döneminde padişaha, ya da şehzadeye eş olmaya aday, gözde cariye.

İnayet; İyilik, ihsan, lütuf, kayra. Lütuf, yardım, iyilik, medet etmek.

İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).

Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

Kalleşlik; Birine gizlice kötülük yapma amacı. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olma.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Kıpti; Serseri, çingene (Eski Mısır halkından olan kişiler).

Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.

Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.

Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren, göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekân ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan yazılı metin.

Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.

Seydi; Kökeni Arapça olup “Efendiye yaraşır nitelikte kimse” anlamında.

Şantiye; Bir yapının hazırlandığı ve üzerinde kurulduğu alan. Yapı gereçlerinin, gerektikçe işlenmek üzere yığılıp korunduğu yer.

Şehadet (Şahadet); Şehit olma. Vatan uğruna, yüksek bir ilke uğruna ölme.

Şükran;  Gönül borcu. Teşekkür etmek (Arapça).

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tevatür; Çok yaygın söylenti. Bir haberin ağızdan ağıza yayılması.

Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.

Zemberek; Mekanik saatlerde bulunan, kurulan ve saatin çeşitli parçalarını hareketlendiren yay. Kapılara takılan yaylı kapama düzeni.

(5) Stuart MILL’in felsefelerinden biri; “Doğmasaydım, doğmadım diye şikâyetim olmayacaktı. Doğduysam da anneme babama şükranım olmasa gerek!” anlamında bir sözü.

(6) Allah’ın Takdiri; Allah’ın beğenmesi, beğenip takdirini belli etmesi, belirtmesi, değer vermesi. Allah’ın uygun görmesi.

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Çatapat (Çat Pat anlamında); Bir yabancı dili konuşma ölçüsündeki zayıflık olarak yarım yamalak, şöyle böyle, çok az, kırık dökük anlamlarındadır. Ayrıca; uygunsuz zamanlarda, zamanlı zamansız anlamlarında da kullanılır.

Çerden Çöpten; Çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden, özensizce yapılmış (ev, kulübe, ahır, kümes, eşya vb.)

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Günahının Kefareti; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahını Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İntifa Hakkı; Kişinin başkasına ait bir bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kıçı Kırık; Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.

Malûl Gazi; Vatan uğruna yapılmış bir eylemde vücutça (vücudu) sakat kalmış kişi.

Mok-Püsürüklü; Öyküde de belirtildiği gibi hacı efendi ağzını bozmayan kibar bir dindardı, “b” harfi yerine “m” harfini kullanmayı tercih etmişti. Evin karışık, dolaşık, pasaklı, pis, çöplü, püsürüklü olduğunu başka nasıl anlatabilirdi ki?

Musiki Hazzı; Musikiden hoşlanma, tat, keyif alma.

Püf Noktası; İşin en can alıcı noktası. İncelik ve dikkat isteyen en hassas nokta.

Şehitlik Mertebesi; Şehitliğe ulaşma, şehitlik aşaması, derecesi, rütbesi, evresi, safhası.

Termal (İnfrared Kamera); Görüntüleme yöntemi olarak gözle görülmeyen kızıl ötesi IR (Isıl, termal) enerjiyi esas alan ve görüntünün genel yapısını renk ve şekil olarak görüntüleyen güvenlik amaçlı sistem.

(7) İki Lâfı, Lâkırdıyı, Kelimeyi, Sözü, Bilgiyi Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü, bilgiyi uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

İtilip Kakılmak; Aşağılanarak değer vermeyip insan yerine koymamak. Silik şahsiyet olmasını kolaylaştırmak.

Makul Karşılamak (Görmek); Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlamak. Sözleri akla yakın bulmak.

Pekişmek; Kavileşmek, sağlamlaşmak, güçlenmek.

Süklüm Püklüm Olmak; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olmak.

Tası Tarağı Toplamak; Gitmek zorunda kalarak bütün eşyasını toplayıp hazırlanmak.

Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

(8) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES

Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır…  Claude BERNARD

Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Immanuel KANT

(9) Unutturamaz seni hiçbir şey… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Türkan ATEŞ’e, Bestesi; Ekrem GÜYER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(10) Efkârlı günlerimde geldi, çattı Ramazan…  “Oy Trabzon, Trabzon” diye başlayan bir Karadeniz ezgisinin devamı… Bu türkünün “efkârlı” olmayarak Beste ve Güftesi; Suat SAYIN'a ait olan Hüzzam Makamında bir benzeri vardır ki şöyledir: “Kederli günlerimde arkadaş oldun bana / Ne güzel anlaşırken şimdi ne oldu sana?”

(11) Dua, genelde “Allah” diye başlar ve sonuna insanın bencilce dilekleri eklenir, örneğin; “Açlıkla, parayla, hastalıkla, aşkla... vb. terbiye etmesin!” şeklinde.

Kıtlık zamanlarında insanları açlık değil, alışmış oldukları tokluk öldürür. İbn-i HALDUN

(12) Dinci; İnançlıymış gibi görünüp dini dünya işlerine karıştıran, siyasal çıkarlarına araç olarak kullanan kimse. Allah’ı ve Kur’an’ı inanç sömürüsü yaparak tüm menfaatleri için kullanan.

Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse. Mütedeyyin.

(13) Bir lokma, bir hırka; sofilerin, çelebilerin, dervişlerin, hacı-hoca takımının yaşam felsefesi, sadece Allah’a ibadet önemli, dünya yoktur.  Sadece  “Hu!” önemlidir. O halde dünyaya gelişimizin nedeni sorgulamamız gerekmez mi? (benim yorumum).

(14) İçimdesin… olarak ünlenen “Neden kaçtın uzaklara?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN'e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır. Bu meyanda “lf you go away; Uzaklara gidersen eğer”, Shirley BASSEY'in en güzel yorumla seslendirdiği şarkıyı hatırlamamak olmazdı. Sanırım ki şarkının en güzel bölümü; “Uzaklara gidersen eğer, yaz gününde, güneşi de al götür beraberinde!” dizesi olsa gerek!

(15) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.

Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

(16)  Vatan senden hayat umar, / Sen yaşarsan o canlanır; / Vatan için ölmek de var, / fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET “KÜÇÜK ASKER”

(17) Her ne kadar Çanakkale Savaşları sırasında oluştuğu da iddia ediliyorsa da, l. Kosova savaşında (28 Temmuz 1839) gökyüzündeki ay ve yıldızın ( muhtemelen Jüpiter'in) Türk Bayrağı şeklinde olduğu ispat edilmiş, ölçüleri sonradan matematiksel olarak gerçekleştirilmiştir. (Detaylı bilgi İNTERNET'ten öğrenilebilir.)

(18) Hazreti Ali'nin namaza sadakati ile anlatılan bir olay vardır. Hazreti Ali'nin baldırına, ya da topuğuna savaşta bir ok saplanır, çıkartılamaz, çok acı verdiği de saptanınca, Hazreti Ali namaza duracağını, okun o zaman çıkartılmasını söyler. Ok çıkartılır ve namazı bitiren Hazreti Ali'nin; “Oku çıkardınız mı?” sözünün karşılığı; ”Haberiniz bile olmadı!” şeklinde olmuş. Bu; namazdaki ulviliği ve Hazreti Ali'nin vaz ettiği mezhepte bir çizme dolusu kanın abdesti niçin bozmadığının göstergesi de olabilir (Sanırım bir Cuma namazı vaazı, ya da hutbesinden aklımda kaldırıldığı kadarıyla).

(19) Ateş (Od) düştüğü yeri yakar; Bir yıkım, bir acı, bir ölüm, ona uğrayanı yakar, kavurur, etkiler ancak, başkalarının bu eyleme katılımları geçicidir, unutulması mümkündür (Od; Farsça “Ateş” demektir. Yakacak anlamında da kullanılmaktadır (Çok kişi bu sözü yanlış olarak  “ot” şeklinde söylemektedir ki yanlıştır).

(20) Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten ne yapalım, kaderimiz böyle deyip, boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hâkimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. Şems-i TEBRİZİ

Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(21) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Ve dahi  “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE

(22) Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

(23) Ben sevdim, eller aldı… Çeşitli yörelere mal edilen halk türküsü.

(24) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(25) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.

(26) Kan Kardeşi; Birbirinin (az miktarda) kanını emerek, ya da yalayarak yahut da ihtiyaç durumunda kan vererek kardeşlik andı içmek yoluyla kardeş olduklarını kabul edenlerden her biri.