“Bindik bi alamete gidiyok gıyamate!” tavrındaydı, lehçesine(1) yakışmasa da, bir yerden (ç)aldığı sözle, seksenleri taşmış, doksanlara ulaşma gibi hiç niyeti olmaz gözüken yaşlı adam.
Gerçekten tavrı; tükensin isteğinde gibi görünüyordu. Bunda da haklıydı denilebilir. Zira geçen yıllar, karısını yitireli beri, neredeyse yirmi yılı aşkın, kendisini aksi, nemrut(1) yapmıştı, sanki öncesinde bu vasıfları yokmuş gibi.
Onun halini bir şair çoktan iyi bir şekilde özetlemeğe çalışmıştı şiirinde (özet gibi);
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak…
Bu bir lisân-ı hafidir ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…(2)”
O gizli dil (lisân-ı hafi) akşamın olduğunu bildirmekte idi, ama yanlışı vardı tarifte, evet, ağır ağır çıkılmalıydı hayat merdiveninde ama törpülenmiş bir ömrün merdiveninden hızla inmeyi engelleyene de “Devam et!” demek o kadar zor olmamalıydı!
Derken bir başka şairin seslenişi ulaşıyordu kulağına; “Meçhule gidecek bir geminin demir almasının(3)” gerektiği gibi.
Yalnızlığına tapındığı evinde, çoluk-çocuğundan, torun-topalağından, her gün birinden biri kendisini ziyaret etmesine rağmen kendisini sığdıramıyordu bir yere, inatla. Belki yalnız yaşlılığında etrafındakiler de sığdıramıyor olabilirlerdi onu bir yerlere.
Üstün vasıflara(!) bencilce sahip olan yaşlı adam, bazı konularda öylesine sabit fikirli ve inatçı idi ki, Nasrettin Hocanın katırı, ya da eşeği, ya da hecin devesinin(4), filin inadı, hıncı, kini solda sıfır kalırdı onun huyu karşısında.
“Gel!” denir, geriler, “Git!” denir koşarak yanaşırdı, mübalağasız.
Bir kere bebelerinin, yani kendinden sonrakilerin, ondan sonradakilerin yani çocuklarının, torunlarının hiçbir şeylerini beğenmezdi. Yemek içmek konusunda da, ama lokantaya gittiğinde o beğenmediklerini iştahla yürütürdü boğazından aşağı. Örnek mi, hangi biri anlatılsa ki; karnıyarık, ayran, hoşaf-komposto neyse ne de, tek bir örnek, herhalde yeter de artar bile:
Karısını kaybettikten sonra hiç kimse şöyle ağız tadıyla içebileceği bir işkembe çorbası yapamamıştı kendisine. Jöleden yapılanı da, neredeyse deterjanla yıkanmış gibi 15-20 kez yıkanmış olanı da kusurlu olurdu. Başlangıç cümlesi genelde değil, her zaman “I-ıh” şeklindeydi, daha pişirilirken, “ı” harfini yutkunmaksızın uzun bir süre ve beğenmeme modunda seslendirirdi.
Sonrasında diğer şikâyetlerini sıralardı; “Az pişmiş-çok pişmiş, sıcak-soğuk, tanesi az-tanesi çok, sirke ayarı bozuk, tuzu kaçmış” gibi...
Bir işkembe çorbasının bu kadar çok kusuru olursa, bebelerin de büyük-küçük hiçbirinin sıralayabileceği mazeretleri olamazdı! Çünkü Büyük Dede; “Bir söyler, pir söylerdi! (5)” ve de kendince de söyledikleri gerçek ve doğru idi! Yanlış ya da yalan mı? Geç bir kalem...
Asırlık olmaya, teneşire, kara toprağa yakın bir pirifani(4) yalan söylerse Allah taş yapardı onu, hem ertelemeksizin. Çocukluğunda diline pelesenk(1) olmuş bu gerçek dışılık, hâlâ savunduğu ilkelerden biriydi. Doğruları yalnız kendinin değil, tüm insanlığın doğrularıydı, hilafsız(1) ve aksi söylenmeksizin ve inkâr edilmesi düşünmeksizin...
İnsanlar her mahalleye, hatta sokağa saygı duydukları dedeleri yerleştirirlerdi (hani meselâ); Pamuk Dede, Bilgiç Dede, Derviş Dede, Dedebaba, Pir Dede vb. gibi. Onun yaşadığı mahallede bir tek dede vardı herkes tarafından bilinen; Nemrut Dede.
Çocuklar korkardı, karşılaşmaktan çekinirlerdi, hatta dilenciler bile evinin önünden geçerken, büyük bir yay, ya da “C” harfi çizerlerdi.
Nemrut Dedenin başlangıcını, bugünleri yaşayanların bilmesi mümkün değildi, o halde bugünleri anlatması için sözü ona bırakmak doğru olacak.
“Evvel böyle değildim!(6)” oldu başlangıç cümlesi ve devam etti.
“Bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmış(7)”, gecesi ise dolunayla kaplanmış bir günde başlamış bugünlere dek devam ettiğini sandığım hayat yolculuğum. Bu aydınlık bir ömür geçireceğimin müjdesi gibi olmuş rahmetli anneme.
O dönemlerde “Aydın” şeklinde sosyetik isimler ya bilinmiyormuş, ya da kullanılmıyormuş. “Ziya” geçmiş annemin aklından. Kararsız kalmış, “Işık” demek düşüncesini yaşamış, nurunun eksik olduğu kanısıyla “Işıknur” adını koymuş bana, ömür boyu kendime hiç mi hiç yakıştıramadığım, ilerleyen yıllarda da bu düşüncemden feragatte bulunamadığım(5).
Şımarık bir çocuktum, saklamamam gerek. İsteklerimi, ihtiyaçlarımı bebekken bağırıp çağırarak, ilerleyen zamanda masaları yumruklayarak, sandalyeleri tekmeleyerek kabul ettirirdim büyüklerime, tek çocuk olmamın avantajını kullanarak, neden tek çocuk olduğumu bilmezdim.
Oysa akrabalarımızda, mahalle komşularımızda da herkesin kardeşleri vardı, demek ki o zamanki aklıma göre leylekler ikinci bir bebeği getirip bırakmamışlardı bizim evimize. Lâf işte, beri gelsin!
Annem babam direnemezlerdi dileklerime, keza öncesinde sokak arkadaşlarım ve sonrasında okuldan arkadaşlarım. Lise bittiğinde okul arkadaşlarım da bitti doğal olarak. Ben devam etmedim, liseden sonra, haytalık(1) parayla değildi ya!
Yanlışlarıma, kusurlarıma, edepsizliğime rağmen yüzüme bakılırdı. İlerlemiş yaşım dolaysıyla olgun bir çocuktum, ama ne kadar? Bilenlerin söylemesi imkânsız, bilmeyenlerinse sükût etmelerinden(5) başka çareleri yok gibiydi.
Hele ki, itiraf etmekte bugün için sakıncam olmayan, bana ilgi duyulduğunu bildiğimle, duyum, iletişim ve saygımla olgunlaştığımın, insanların yüzüme olgun bir insan gibi baktığına inandığım kişiler karşısında düzgün bir delikanlı gibi hissediyordum kendimi, bilenlerin anlayacağı gibi o yaşların heyecanı ve görüntüsü, hatta arzu ve istekleriyle.
İlgi duyduğum o genç kızın her sabah okula gidişini izlerdim, penceremden, perde arkasından, siluetimin belli olup olmadığını hissetmeksizin. Ama kış akşamlarında, erken olan akşamlar ve yakılan lâmbalar nedeniyle fark edildiğimi angut gibi bilememek(5) yazılı olsa gerekti aptallık kitabımda.
Onu gördüğümde kalbim; “Breh! Breh!” denilecek şekilde çarpardı. Beni perişan etmek istercesine yerinde bir adım sayıp, tebessümünü pencereme doğru gönderdiğinde cesaretsizliğim için küfrederdim ben bana.
Uzunca bir süre dikilemedim karşısına. Askerlik zamanını bekleyen akran, ya da hayta arkadaşlarla basketbol oynarken, arkadaşlarımın fark etmediği, ancak beni elden-ayaktan düşüren bakışıyla, bana uzatılan topu zapt edemeyerek yıkılmıştım yere, bir hayal dünyasındaymışım gibi.
Arkadaşlarımdan biri bilgiççe gözkapağımı kaldırmış, sonrasında elini kalbime yaslamıştı. “Breh! Breh!” sözü ilk defa o an çalındı kulağıma ve sonraki yaşantımın birçok yaşanılması mümkün gibi görünmeyen olayında bu kelimeleri anlamını bilmeksizin kullandım, tıpkı öncesinde ilk heyecanımı anlattığım andaki gibi.
Çünkü ne arkadaşım o anki kalbimin hızlı, düzensiz ve yanlış atmasını başka bir sözle yorumlayamamış, ne de ben kendimin kendimde olduğumun(8) bilincini yaşayabilmiştim.
Bir bardak su serpilmişti suratıma, sonra kaldırılmış seyirci bankına oturtulmuştum, kimsenin kalbimin çarpmasının nedenini bilmeksizin. Çevremdeki arkadaşlarım;
“İyi misin?” dediler. Uzaklardan, özlediğim, bilmek istediğim, arkadaşlarımın hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın yanıma yaklaşan Şule;
“Kapı kapıya komşuyuz, eğer ki kendini iyi hissetmiyorsan, hastaneye götüreyim seni!” dedi. “Götüreyim!” dediğinde kalbimdeki düzensizlik temelli sıfırlanmıştı, ya da ne bileyim, bilmediğim boyutlara, ahenge, sıfatlara, anlamadığım kelime ve hecelere ulaşmıştı, dediğim gibi bilmediğim, hatta hissedemediğim gibi.
Bilemezdim okuldan döndüğünü ve benim için durakladığını ve beni izlediğini. Dünyalar benimdi, ben ona gitmek isterken, o benim yoluma çıkmış, ya da o kendini bana göstermişti, bir şeyleri ispat etmek istercesine (belki).
“İyiyim, elimden tut!” dedim, hiç bırakmasın dileğiyle, içimden geçen tüm istek ve duygularla.
Ben, beni bilmiyor, tanımıyordum onda. Bugün bile aynı duyguları yaşıyorum, sevgi bağlamında, tüketmekte zorlandığım, ancak tükenmemekte direnen, Tanrının ömrümü kesme, ya da bitirmeye niyetinin olmadığı bu günlerde.
Saçmalık, evet, zırvalamak, dünlerde bugünleri karşılaştırmaya çalışmak, belki de şaşkınlık olsa türlü tadında.
Şule, dünyanın en güzel kızı idi bana göre, zaten gönül kimi severse güzel o değil miydi? Elimden tuttuğunda, dünyaya gelişime, onu görüşüme, onu gönlümde, beynimde, kalbimde yaşatmama şükrediyordum.
Bilmediğim, ya da bilmemek için dillendirdiğim şey, Tanrının çizdiği yörünge ve o yörüngede hareket etme lüksümüzün olmadığı idi. O; şehrin yerlisinin kızı, ben huduttan hududa atılıyor olmasa da küçük ve pısırık bir memurun çocuğuydum, tıpkı bugünkü ben olan, narası ve borusu sadece evinde tüten.
Genler...
Kime çektiğim belli idi. Annemden de, o muhteşem, muhterem insandan da bir şeyler kapmış olsaydım ya? Annem, babamı seviyordu, hem çok seviyordu, peki, babam annemi? Tüm eziyetlerine karşın, onun da annemi sevdiğine imanım tamdı. Çünkü “Bir gece annemi ansızın” yitirişimin haftasına kalmaksızın babamı da yitirişimin bir başka türlü izahı olamazdı.
“Erkek çocuklar anaya düşkün olur!” derlerdi. Bu söze içtenlikle inananların başında gelenlerden biri olduğumu iddia etmemde hiçbir sakınca yok. Annemi severdim, hem de çok. Babamın hoyratça(1) davranışlarında, annemin sessizce ağlayışları beni mahvederdi.
Bu nedenle dürüst olmalıyım ki; babamı sevmedim, sevemedim, tıpkı bu günlerde çocuklarımın, torunlarımın, torun çocuklarımın beni sevmemeleri, sevememeleri, uzak durma istekleri gibi desem, yanlış bunun neresindeydi ki gizli kalsın?
Edebiyatçı değilim ya, üstelik beynimin de sulandığını(5) inkâr edecek değilim, yoksa bir şeyleri anlatmaya çalışırken başka bir şeyleri anlatmağa kalkışmam, hissettirmeye çalıştığım gibi doğru olabilir miydi ki?
Tayin olmuştu babam. Okuma, tahsilime devam etme şansım sonsuzdu. Şansımı denemek istedim ve kazandım üniversiteyi. Ondan ayrılışımın hüznünü başka türlü sindiremezdim ki gönlüme. Hele ki; “Mademki gidiyorsun, bırakıp burda beni(9)” demişti ayrılırken.
Gene saptım konumuzdan. Babamın tayinini biraz geciktirmem gerek.
Şule; tariflere sığmayacak güzel ötesinde, çok güzel bir kızdı, daha önce söylemiş miydim? Bir saçları vardı ki; saçlarında ömür boyu soluklansam doyamazdım, tükeneceğim son ana kadar. Gözlerinde yaşadığımı sanırdım, denizle gökyüzü birleşmişçesine.
En çok özendiğim dudaklarını(10) söz ya da hüzünle bükme dışında hiç göremeyişimdi. Gülümsemesi dışında o dudakların aralığında hiçbir zaman dişlerini göremedim. Özrü mü vardı dişlerinin, bilemem, hem neden önemli olsundu ki?
Ve kolları, elleri, kucağı...
Ömrümün sonunun geleceğini değil hissetmek, öleceğimi bilsem bile beni sarsın isterdim. Sonsuzu, sonsuzluğu o kollarda kucaklamak, sonsuzluğa o kucakta ulaşmak isterdim.
Beyazdı o, bense onun aksine. O nedenledir ki; siyah-beyaz bir aşk hikâyesi(11) değildi bizimkisi, olamadı da öyle…
Şiirler yazıyordum ona sayfa, sayfa, sayfalarca, sayfalar dolusu bazen, bazen birkaç satır, sığdıramıyordum onu satırlara, yırtıp atıyordum, bugünlerde bile aynı duygularla yazıp yırtıp attıklarımı biriktirsem herhalde bir çöp kamyonunun değilse de bir-iki çöp konteynırını(4) zımbacık(4), lebalep(1) kapaklarına kadar doldururdum.
Onu kâğıtlar, satırlar, dizelerle paylaşamaya asla ve kat’a kıyamazdım. Gecelerimde yalnızlığım, onsuzluğum ölümün çağrısı gibi gelirdi bana. Bu duygulara “Aşk” denildiğinin duygusundan bile yoksundum.
Bir gün her ne şekilde olduğunun aklımda kalmadığı bir şekilde bahçelerine giderken beni de davet ettiler, teklifin nereden geldiğini sorgulamam uygun değildi, en küçük kız kapıya gelmiş; “Sen de gel!” demişti. Abla, kardeşler ve kendisi. Canıma minnetti(4)!
Bir cennet köşesinde ilk kez gözlerden ırak, kardeşlerine rağmen elini tutabilecek, belki de bir ağacın, belki bir çalının, belki bir asmanın kenarında, yanında, kenarında, bucağında içimden geçenleri fısıldayabilecektim.
Tuttum da ellerini, sakladığım dizeleri dökmeğe çalıştım ilk kez, gönlümden geçtiğince, içimden geçtiğince, onun bedenen olmadığı, ama her şeyiyle odamda olduğu gibi. Ne haberi oldu, ne de bir ışık oluştu kendisine, hissettiğimce;
“Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,
Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek...
Bir kere daha gecenin sabahı olsak
Yani bir kere daha doğsa güneşin ilk ışıkları üstümüze.
Bir kere daha koparsak turfanda papaz eriklerini,
Dallarına abanmadan yorgun
Ve bir kere daha kurtlu kirazlardan tiksinsek
İlkbaharın sonunda
(yazın başlangıcında yani).
Sonra kıyısına yanaşsak durgun derenin,
Kum taneciklerinin kıpırtılarında
İribaşların büyüdüğünü görsek
Fırlatılmış taşlarla genişleyen çemberlerde
Ve yaylı arabanın tekerleklerinin
Gıcırtılarından ürksek biraz...
Ve sonra...
Ve daha sonra...
Tükenen yolun başında geriye bakıp
Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip
Yok olsak!(12)”
Sonra iki delikanlı daha gelmişti bahçeye, haberli gibi, sözleşirmiş gibi. O günün teknik verileri içinde cep telefonu yoktu, nasıl sözleşişmiş olduğunu anlayamadığım.
İlk defa kıskanmıştım gönül verdiğimi, şairin dizelerinde(15);
“Düşmanımdı, onu cana yakın bulanlar, kan tükürsün isterdim, ismini candan anan dudaklar ve ona benim gözümle bakan gözler kör olsun!” dileğimdi.
Cemal ve Kemal iki kardeş olsalar gerekti. Kemal’in Şule’ye yakınlığından ürkmüştüm. Haklıydım da! Benim olmadığım ileriki tarihlerde Kemal, Şule’nin kocası olmuş ve Şule ona çocuklar vermişti çünkü.
Haksızlık bendeydi aslında ama. Ben ondan önce annemin; “Analık hakkımı helâl etmem!” tehdidiyle Şule’den önce evlenmiştim.
Sırası gelmişken hemen söyleyeyim; önce “Analık hakkının” sahibi annemi, sonra da onu yitirmiştim, ikincisini habersiz ayrı ayrı mezarlara defnettiğimde. Nasıl mı biliyorum? Biliyorum işte, hissi kabl el vuku değil, doğrudan doğruya hissetmek değil, bilmek bu.
Her yıl ölüm yıldönümlerinde çoluk-çocuk, hatta çok zaman torunlarla mezarının başında oluyorduk, annelerinin, nenelerinin, yani karımın mezarı başında...
Karıma karşı yaşamım boyunca hiçbir saygısızlığım, hiçbir yanlışlığım olmadı, hülyalarım, rüyalarım, düşüncelerim ve yazdığımı, dizelediğimi sanıp da yırtıp konteynırlara sığdırmaya çalıştıklarım hariç.
Mezar ziyaretinin ertesinde, sıcağı sıcağına hiç kimseye haber vermeksizin, iz bırakmaksızın kaybolurdum ortalıklardan. Her ne şekilde olursa olsun, kalbimin tek sahibinin(14) otağına kapanırdım, dizlerimin üstünde ve hissederdim ki; “Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşacaktık!(15)” utanmaksızın, Tanrı huzurunda, onun şahitliğinde, dünya ve ahrete ilân edercesine.
Her kayboluşumun ardından yorgun, argın, bitkin dönerdim, kimsenin bilmediği ve bilmesini istemediğim, bilmelerinin gerekli olmadığı bu yolculuktan. Zaten genç irisi torunlar dâhil kimsenin merak ettiğini sanmıyordum kayboluşumu.
Yol sıra gider, çay sıra gelirdim(5), elimde bir şey olmaksızın. Bir bilinmedik ilde, ellerini kollarını sallayarak kim giderdi ki otellere, kim kalırdı ki, hüznünü dağıtıncaya kadar, bir otel odasında, günlerce?
Sonra aynı sessizlikle dönerdim evime, sorulara, sorgulamalara cevap vermeyen Nemrut bir dede olarak...
Kiraz bahçesinde kıskançlığımı hissetmişti Şule, belki de Nemrutluğumun ilk belirtisini fark etmişti gözlerimde, dudaklarımda, zonklayan şakaklarımda. Zeki, akıllı, bilgili ve özel yeteneği ile çok iyi İngilizcesi vardı. Gün gün ulaştırdı sözlerini avucuma sıkıştırdığı notlarla;
“Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover(16)!”
“I can't stop loving you. (16)”
“I’ve loved you for so long. (16)”
Ben de onun bu deyişine karşılık iki satır karalamıştım, şöyle;
“Çocuktuk, ufacıktık! ve ‘Top oynadık, acıktık!’
Düşüncelerin zamanında anılar yok artık,
Buğulu hülyalarda yaşandı çünkü ayrılık,
Kalbine akan bir şeyler var sanki ılık ılık.
Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’
Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu.
Yaşanması gerek yaşlarda O çocuk, ben çocuk,
Gözler kara, ten buğday, saçlar kısa, hem kıvırcık,
Çocukken, çocukça olduk birbirimize âşık,
Aşk dünyamızın kapısı hep öylesine açık.
Yaşansaydı eğer, doyum mu olurdu bu aşka?
Bilmem, kader çizgileriyle neden yaptı şaka?
Tükenmiş bir ömür, hiç yaşanmamış da olsa,
Kimse bilmeyecek, seni benden, beni senden başka...(17)”
Sonrasında günlerden bir gün; “Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin…(18)” şeklinde bir şarkıyı seslendirmeye çalıştı elleri, ellerimdeyken, ıpıslak, başı eğik, gözlerini kaçırırcasına.
Ona en güzel cevabı ben de sanatkârın yorumuna yaklaşırcasına söyleme gayretini yaşadım;
“Ne zamanki bensizsin, ben o zaman ölürüm(19)” dizelerinde sonsuzluğumu sergileyerek, kıskançlığımı örtbas edercesine(8)...
Bir bayramdı, penceremden, tül arkasından bakınıyordum her zamanki gibi. Koca şehirde çok iyi tanınan(!) babam sayesinde gelenimiz-gidenimiz yok gibiydi.
Oysa karşımdaki kapı açılıyor, kapanıyordu biteviye(1).
Bir ara, her zamanki gibi beni hisseden Şule çıktı kapıya, misafirlerini uğurlar gibi. İki kapı, iki komşu olmamıza rağmen babalarımızın birbirleriyle merhabaları yoktu, annelerin ise uzaktan uzağa; “Merhabalar! Kolay gelsin komşu! Günaydın! Hayırlı akşamlar!” gibi seslenişler dışında bir iletişimi yoktu, o da göz göze, karşı karşıya gelmişlerse.
O bayram onları ziyaretimde kimse bana, neden tek başıma geldiğimi sormadı. Şule dört döndü etrafımda(8), çevresindekiler bilgiççe suskundu. Benim ağzımdan ise; “Evet, peki, hayhay, teşekkür ederim!” dışında hiçbir söz, ya da söz dizisi geçmiyordu.
“Ziyaretin kısası makbuldü!(20)” Herkes yerinden kıpırdamazken Şule kapıya kadar geldi peşimden, ayakkabılarımı düz çevirip doğrulurken, ufak, ufacık bir beklentisi var gibi görünmüştü bana, kaz kafamın(4) erişmediği.
Ancak kapı kenarındaki aynadan annesinin meraklı ve sakin bakışlarını görmem de o ufacık beklenen hediyeyi vermemi engellemiş olabilirdi. Mutlaka çekinmiştim, gerçekleri gerçekleştirmekten men eden bir bakış mıydı annesinin o bakışları? Beni kabul etmişlerse hoşgörülerine sığınmam doğru olmaz mıydı? Ömür boyu o sıcak nefesi yüzümde hissedemememin ıstırabını yaşadım.
Elini uzattı, acıtmak değil, tüm duygularını anlatmak istercesine elimi sıktı ve bir mendil yerleştirdi avuçlarıma, bugün bile hâlâ özenle sakladığım. Oysa mendil vermenin söz vermek anlamına gelmesi yanında, ayrılık getirdiği de söylenmekteydi. Tanrı demek ki benim için ikinci hurafeyi(1) uygun görmüştü.
Annem de, ben de Şule’nin annesinin adını bile bilmiyorduk, desek yeri! Bunda belki benim hissedemediğim, annemin hissettiği; “Oğlan elden gidecek, analık hakkımı helâl etmem!” düşüncelerinin de etkisi olsa gerekti.
Yoksa üniversiteyi bitirmeden çoluk-çocuğa karışmamı nasıl izah edebilirdim ki? Ekmek elden, su gölden, tek görevim çocuk yapmaktı! Karımın ailesi varlıklı idi, eksiğimizi, gediğimizi bırakmazlardı, bir doğum uzmanı(!) gibi günlerce çadır kurarlardı evimize, barikat kurarlardı yatak odamıza, sahiplenerek!
Ben kanepede yatardım, karım ise bıkıp usanmaksızın her akşam kurup, sabah kaldırdığı yer yatağında.
Gene de maşallahım, maşallahımız vardı, üniversiteyi bitirip, askerden döndüğümde bebeklerimizin sayısı üç idi. Torunlarımın ne sayısını, ne de isimlerini ise aklımda tutmam mümkün değil.
Bilmediğim, ya da aklımdan geçiremediğim; Tanrının bizim için üç çocuğu uygun ve yeterli görüp işin arkasını bırakması mıydı, yoksa Tanrıya yardımcı olma gayretini yaşayan ana-baba gibi kişiler mi vardı, arada?
Başlangıçlarda işsiz-güçsüz, boş gezenin, boş kalfası(4) olmaktan çekincem yoktu, ama hep karımın ailesinin eline bakmak da züldü benim için. Eş-dost elimden tuttu, memuriyet değilse bile, emekli olana kadar çalıştım patronlarla, daha sonralarında küçük patronlar indinde, erinmeden, sıkılmadan. “Baba emaneti” deyip küçük patronlar da elleşmedi bana.
İş yerimle ilgili en ilginç bugün bile hatırımdan çıkaramadığım ve çözümleyemediğim Öztürk isimli şoförün (Sanki kendisi dışında herkes üvey Türk’müş gibi) beni durup dururken bir görev sırasında sorgulamasıydı;
“Şule adında bir tanıdığınız var mı, efendim?” demiş, “Hık! Mık!” edip duymazlığa gelmiş, cevaplandıramamıştım, onu. Ancak Öztürk zeki bir çocuktu, anlamış olsa gerekti, yüreğimi o anda bile olağan dışı çarptıran isimden etkilendiğimi.
Hem tıpkı basketbol sahasında “Breh! Breh!” dedirten çığlık gibi hissetmiş, bilmiş, anlamıştı. Başka türlü düşünmem imkânsızdı.
Zihnimde sıraladıklarım; belki olmaz dedirttirecek olmazlardı. Öncelik meselâ Şule ve Öztürk’ün akraba olmaları idi. Lâf lâfı açmış, bilen, bilinen için bilinmeyeni bilmeyene ağzından kaçırmış olabilirdi, ya da herhangi bir şekilde göreve giderken Şule beni görmüş ve sormuş olabilirdi Öztürk’e, belki de “Kim?” diye.
Yoksa kocası bir süreliğine devlet memuru gibi denetim, serbest meslek sahibi işleri için yoksa ve belki de askerlik nedeniyle gelmiş olabilir miydi şehre? Bu nedenle belki kiralık ev ararken tanışmışlar, belki de komşu olmuş olabilirlerdi Öztürk’le.
Çok zaman görevlerden dönüşte Öztürk’ü evine bırakır, arabayı ben çekerdim garaja. Belki Şule böyle bir anda görmüş ve sormuş olabilirdi Öztürk’e beni. Tabii “İlk göz ağrım, ilk aşkım!” ya da benzeri bir eklenti olmaksızın.
Son ihtimal, bazen uzun yollarda, yorgunluğum nedeniyle, şoförün yanında olmamın yaratacağı sıkıntıları göz ardı ederek uyuklama modunda şekerleme yaparken(8), ağzımdan kaçırmış olabilirdim Şule’nin ismini özlemle.
Ve bu; bir koz, bir sır olsa gerekti, eşimi, çocuklarımı bilip tanıyan, aile dostu olmasa da, bana, bize yakın olan Öztürk için. Bu yaşta zihnimi hâlâ bu serüvenle, bu sorularla neden meşgul ediyordum ki? Oysa “Anlatamadıklarımızın gerçeğe en yakın düşüncelerimiz olduğunu(21)” bilmez miydim?
Öncelikle askerde, sonra iş yerinde karşılaştık Şule ile öncesinde evlenmeden önce, sonrasında evlendikten sonra. Aslında yanımda olduğu zaman değerini bilmemem kusurdu, değerini bildiğim anda da zaten yanımda yoktu(22).
Şule akıllıydı, zekiydi, yüksek tahsilliydi ve iyi bir araştırıcıydı, yoksa beni nasıl bulabilirdi ki, yüzlerce, binlerce yedek subay arasında. Arkadaşlarımın Şule’ye bakmaları beni rahatsız etmiş ve aniden “Teyzemin Kızı” olmuştu Şule.
Bu hatam idi, benim olan, teyzemin kızı olmamalıydı, o İzmirli zıpçıktı(1) oğlan, ucuz bir sakız gibi, hatta ondan öte sülük(1) gibi yapışmıştı, benim olana, belki de içinden geçirdiği ya da içinden geçirmek istediği düşünce ve istekler nedeniyle hep yanımızda, özellikle de onun yanındaydı.
Benim ve Şule’nin sıkıntılarımızı hissetmek düşüncesi yaşamaksızın devamlı konuşuyordu. Kurtuluşumuz yoktu ondan bir saniye bile. Sıkıntısı; gitme moduna yönelmişti Şule’nin. İki kelimeyi uç uca ekleyememenin sıkıntısıyla tren garına ulaştık, demirbaş(!) İzmirli zıpçıktıyla birlikte. Çantasını açtığında o yeni sigaralardan biri ulaştı gözüme, utangaçlığında…
Unutamadığım, hem asla unutamayacağım şey onun trenin penceresinden el sallayışında gözlerinde gördüğüm hüzündü.
Bir sigara yaktım, yanımdakine ikram etmeyi düşünmeksizin. Emindim ki; o da (söylediğim benim olmasını dilediğim Şule tabii ki) buğulu gözlerinden akanların yanaklarını yıkamasına, hatta ve iddia ederek demek isteyerek yakmasına aldırmaksızın, bizleri gözden yitirinceye kadar bekleyip sonrasında sigarasını yakmış olmalıydı.
Demirbaş adresini istemiş, başarısızlığını iletti, benden de istedi; “Mümkün değildi!”
“Ben o gece hem ağladım, hem içtim(23). Evdeki diğer subay arkadaşımın ikazına, “Derdini söylemeyen, dermanını bulamaz!(24)” diye soruşturmasına rağmen tek kelime dökülmedi dudaklarımdan, bildiğimden değil o zil zurna(4) sarhoş kafayla mı?
Hayır, çünkü arkadaşım “Ser verip, sır vermeyen(5)” biri idi ve teskere alıncaya kadar da bu konuda bir kez daha tek bir kelime, tek bir söz bile konuşulmadı aramızda. Çabuk unutmaya meyilli, unutkan İzmirli ise yeni hevesler, yeni heyecanlar peşinde idi, belki de bir çuval inciri berbat ettiğinin(5) farkında olmaksızın.
Ha! İki kelimeyi uç uca ekleyebilsek, annemin andını bozdurabilir miydim? Gerçekten benim için muamma idi.
Bir ömür dizisi geçti gözlerimin önünden sabır teranesiyle. Aslında “Sabır, çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmekti.(25)”
Gene bir kısım şeylere, hadise, ya da havadis olarak geri dönmem gerektiğini hissediyorum, Şule’yle ikinci karşılaşmamızı anlatamadığım gibi.
Şule öncesinde de söylediğim gibi akıllıydı, şoför Öztürk ise bilmemesi gerekenleri bilen biri, ya da bana öyle geliyordu.
Büroda bir gün Şule göründü uzak uzak, ama gönlündeki yakınlığı hissettirerek, evli-barklı, o an bile dünleri yaşıyor gibiydik.
Pencere önüne çağırdım onu, bunun onu son görüşüm olacağını bilmeksizin;
“Bir olamadık yaşamda, hiç olmazsa aynı yöne bakalım, bir süre de olsa!” dedim, “İki kişinin tamamen aynı olan bir şeye baktıklarında farklı şeyler görebileceklerini(26)” umursamaksızın.
Beklentilerimizin, duygularımızın, hissettiklerimizin sonu olmayabilirdi, yan yana durup da ellerimiz göğüslerimizde bağdaş kurmuş olarak, gözlerimizin ulaştığı sonsuzluğu yaşıyorduk, daha doğrusu paylaşmaya çalışıyorduk.
İzmirliler dünyanın her yerinde aynı olsalar gerekti, ya da asker arkadaşım tipindeki İzmirliler. Değişmeyen, değiştiremediğim bir felsefemdi bu, tatsız, tuzsuz bir yemeği limon, tuz ya da herhangi bir sosla yenilebilir hale getirmek gibi.
Her nereli olursa olsun, bu tiptekilerin imajı; “İzmirli olmaktı” bana göre. Hani, insan sütten ağzı yanınca, yoğurdu üfleyerek yermiş ya tam olarak benzemese de o tipteki insanlara yakıştırdığım yanlış bir betimleme olsa gerekti.
Büro elemanı bir kız açık olan odamın kapısında görünüp de, istihza dolu bir şekilde; “Meşgulseniz, sonra geleyim!” dediğinde bu nedenle onun da İzmirli olduğuna dair bir kanaat oluşmuştu düşüncelerimde. Bu kez “Teyzemin Kızı” olamazdı o;
“Yakın bir akrabam, şehri özlemiş, şehre bakıyorduk beraber, gidiyordu zaten!” deyip gelen elemana oturmasını rica ettim.
Gayet resmi tokalaştık, dediğim gibi birbirimizi bir daha göremeyeceğimizi aklımıza getirmeksizin, hep birbirimizin aklında kalacağımız inancını taşıyarak vedalaştık.
Öyle ya dağ dağa kavuşmazdı, ama insan insana kavuşurdu, hayal de olsa, en kötü ihtimalle mahşerde buluşurduk, avuçlarımızda.
Ve aradan yıllar geçmiş olsa da hâlâ avuçlarımda o sıcaklığı hissediyorum... (27)
Yaşlıydım, ama dinçtim, bir domuz gibi, gözlerim görüyor, kulaklarım işitiyor, tek-tük görünmeyen eksikleri olsa da rahatça çiğneyebiliyor, bastona dayanmıyor, namazları sandalyelerde, sekilerde oturarak değil, ayakta kılıyordum...
Nefes nefese kalmıştı Nemrut Dede. Etrafındaki boşluğu araştırdı, içinden karalamak istediklerini kâğıda dökme arzusu yaşadı:
“İnsanlar
tebessüm etmek yerine somurtuyorlarsa
Ölmek zamanıdır,
Ölmek zamanı…
İlâhi emre rağmen
“Öf! Uf!” diyorlarsa karşındakiler,
yakınlar
“Ne işin var sokaklarda, otur evinde!”
deyip mesaj iletiliyorsa
Ölmek zamanıdır,
Ölmek zamanı…
Ayaklarını sürümene
baston bile yetersiz kalıyorsa,
bir lokma ekmeği boğazına götüremiyorsan
ellerinin titremesinden,
göremiyor,
işitemiyor
ve önemlisi, hatta acısı
tutamıyorsan bir şeylerini
Ölmek zamanıdır,
Ölmek zamanı…
Bir diğer acı da tahammülsüzlük
gözlerine bakıldığında
ayrılıma zamanının kısıtlı oluşu
hatıralar
ve ikiden biri eksilmişse yaşamdan…
Ölmek zamanıdır,
Ölmek zamanı…
Hem ölmek
ölesiye ölmek
ölmek zamanında…(28)”
Her ihtimale karşı iki satır ekledi dizelerin altına, içinden açıklamaya çalıştığı vasiyetinde;
“Beni şu mezarlığa gömün!” idi yazdığı, içinden geçirdiği ise; “Hayatta değil toprakta, mekânda değil, ahrette buluşmak” idi. Hatta gerekirse cennetten uzaklaşması gerekiyorsa sırf ondan ayrılmamak arzusunu bile içine sindirme gayretindeydi.
Dünya umurunda değildi, ahret neden umurunda olsundu ki? Mademki onun gittiği yer belli idi, gideceği yer de aynı yer olacağına göre bir olmak, birlikte olmak düşüncesi neden sorgulansaydı ki?
Duvar saatinin tik taklarını duyamaz olmuştu...
O gün torunlardan birinin uğrama sırasıydı dedesine. Soğumuş bedeni ürkütmüştü, buna rağmen karalanmış ve dağılmış kâğıtları istifleyip eve koştu, belki iki adım, belki iki yüz adım, belki de çok kişinin öğrenmek istediğinin telâşıyla;
“Dedem ölmüş!” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şule; Alev, yalım, ateş alevi (Arapça, kız çocukları için kullanılan bir isim).
(1) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, hep öyle, aynı biçimde, sıklıkta sürüp gidecek. Sürekli.
Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.
Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.
Lehçe (Özellikleri); Bir ana dilin ses, yapı ve söz dizimi bakımından büyük ayrılık gösteren kolu. Diyalekt. Bir dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşidi. Gidekoy, gidiyok, geliyok, getirekoy, geliverem, gidiverem, geti (getir), ko (bırak, koy), sinek (fıçı gibi tahtalardan yapılmış, testi gibi su taşıma kabı), bibici (küçük yer, küçük şey), köfün (küfe)yöremde kullanılan deyişlerdir.
Nemrut; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır
Sülük; Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar. Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı.
Zıpçıktı; Görgüsüz, fırsatçı, türedi.
(2) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak… Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta. Ahmet HAŞİM’in “MERDİVEN” şiirinin ilk iki dizesidir.
(3) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra Fransızca; “Sans tol je suis seul” şarkısından esinlenerek şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…” Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili hüzün dollu özel bir de öyküsü vardır.
(4) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Canıma Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan mutluluğu belirtmek için kullanılan söz.
Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.
Hecin Devesi (Camelus Dromedarius); Batı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan deve türü. Tek hörgüçlü, ince yapılı, uzun bacaklı, hızlı koşan, binek hayvanı.
Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.
Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
Zil Zurna (Sarhoş Kafa); Aşırı ölçüde (sarhoş).
(5)
Angut Gibi Bilmemek; Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde vurdumduymaz tavırlı bakınıp bilmemek, haberi olmamak. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
Beyni Sulanmak; Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz duruma gelmek. Bunamak.
Bir Söyleyip Pir Söylemek; Uzatmadan gereği gibi söylemek.
Çay Sıra Gidip, Yol Sıra Gelmek; Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.
Etrafında Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola, öne-arkaya koşmak, çareler aramak.
Feragatte Bulunmak; Hakkından kendi isteği ile vazgeçmek
Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik.
Şekerleme Yapmak; Oturduğu yerde gözlerini yumup kısa ve uzanıp kısaca ve hafif bir uyku çekmek. Uyuklamak.
(6) Geceler yârim oldu… şeklinde başlayan Rumeli Türküsünde “Evvel böyle değildim, aman anam garibem” dizeleri yer almaktadır.
(7) Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Bekir MUTLU’ya, Bestesi; Erdoğan BERKER’e ait olup eser, Nihavent Makamındadır.
(8) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.
(9) Mademki gidiyorsun, bırakıp burda beni… Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a aittir.
(10) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER sonra da Umut AKYÜREK’tir.
(11) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(12) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK”
Bilecik İli, Merkez İlçesi, Bekdemir Köyündeki Sorgun Çayı Kenarında, Türkiye’nin en uzun demiryolu köprüsü (Bekdemir Köprüsü) altında dillendirilmeye çalışılmıştır.
(13) Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “KISKANÇ” isimli şiirinin başlangıcı olup şiirin bestesi de yapılmıştır. Beste; Suat SAYIN, Makam; Muhayyer Kürdi.
(14) Dualar eder insan… diye başlayan “Bu şarkı kalbimin tek sahibine…” şeklinde devam eden İrem DERİCİ şarkısı.
Benim bütün dualarım seninle… Dalida’nın “Karşı Pencere” filminde “Historia De Un Amor” olarak seslendirdiği şarkı olup, Türkçemize bu adla çevrilmiştir ve en iyi seslendiren sanatkâr da rahmetli Berkant’tı.
(15) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(16) Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my fırst and last lover; Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın” anlamlarında cümle (olsa gerek)!
I can’t stop loving you; Seni sevmeyi bırakamam (Sanırım; Ray Charles'ın yorumladığı bu İsimde bir şarkısı vardı),
I’ve loved you for so long; Seni öyle sevdim ki (Herhalde bu sözler de bir şarkının, bir dizenin ya da bir öykünün içinde geçiyordur, anımsamıyorum).
(17) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK”
(18) Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… diye başlayan Güftesi; Doğan IŞIKSAÇAN’a, Bestesi; Kâmuran TAŞKIN’ a ait Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(19) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm! Orhan GENCEBAY
(20) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(21) Anlatamadıklarımız, gerçeğe en yakın düşüncelerimizdir. Recai ÜSTÜNDAĞ
(22) Yanımda olduğun zaman değerimi bilmezsen, değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın. Necip Fazıl KISAKÜREK
(23) Ben o gece hem ağladım hem içtim, / İki gün, diyardan diyara uçtum… Bekir Sıtkı ERDOĞAN “BİNBİR GECE”
(24) Derdini söylemeyen, derman bulamaz; İnsanlar; dert, sorun, kaygı, sıkıntılarını birileri iile üleşirse çözümlere daha kolay ulaşabilir.
(25) Sabır, çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmektir. Necip Fazıl KISAKÜREK
(26) İki kişinin tamamen aynı olan bir şeye baktıklarında bile farklı şeyler görebildiklerini fark ettim. Erdal BİLALLAR
(27) Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var, inan… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Kürdili Hicazkâr Makamındadır.
(28) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “ÖLMEK ZAMANI OLABİLİR!”