“Bayramda her yer kalabalık olur, arifeden tamamlayalım mezarlık ziyaretimizi!” diye düşünmüştük, yıllar sonra ilk defa. Bizleri dürtükleyen, sürükleyen, itekleyen ya da mecbur kılan bir neden olsa gerekti, önüne geçemediğimiz, engelleyemediğim.

Oysa Ramazanlarda her bayram birinci günde sevenlerimizi bekleyerek, Kurbanlarda mecburen ikinci günlerde yapardık mezar ziyaretlerimizi.

Benim, günü haftanın hangi gününe gelirse gelsin, bayramların üçüncü günleri gönüllü olarak yaptığım bir işi gerçekleştirme ve bayramlaşma görevim vardı tüm arkadaşlarımın ve ailemin hoş gördüğü, hoşnutlukla karşıladığı…

Aslında bu görevimi ailem de, arkadaşlarımın çoğu da yanlış biliyordu. Ben sadece fiziksel engelleri olan çocuklarla, hatta gençlerle sudaki, su içindeki becerilerini geliştirme, yüzme öğretme konusuyla ilgileniyordum.

Spastik(1) konusu, çoğu insanın bilemediği özel bir rehabilitasyon(1), yani iyileştirme isteyen bir konu idi, ancak özel bir öğretmenleri olsa da ara sıra, bazı-bazen öğretmenlerinin bir sorunları çıktığında o çocuklarla da ben ilgileniyordum ve bu gerçek anlamda söylemem gerek ki, beni olağandan daha çok mutlu ediyordu.

Konu uzmanı olan bir öğretmen değildim. O uzmanlara bilgi birikimimin elverdiğince destek olmak da, o çocukların yüzlerinde, gözlerinde gördüklerim de mutluluğumdu.

Bu hastalık diyebileceğim gönüllü, ya da fahri görevimin(2) nasıl başladığı konusunda en ufak bir bilgi kırıntısı bile yok, içimde. Ancak övünmek ve gururlanmak konusunda payıma düşeni sahiplenmek de bir diğer mutluluğumdu. Çünkü ulusal ve uluslararası yarışmalarda kendi grup ve branşlarında kendi yetenek ve güçleriyle başarılı olan, rengi ne olursa olsun madalya kazanan becerikli çocuklarım(ız) vardı.

Bu onur sadece onlara aitti, çünkü eğer ki murat etmeseler, bizlerin istediğimiz kadar yönlendirmemiz, teşvikimiz olsun başarılı olamazlardı. Bir bakıma; “İnsan istediği takdirde, ya da murat ederse tekeden süt sağar!” örneği. Bu nedenle zamanımın bir gününü onlara vakfetmekten(3) dolayı gerçekten gururluydum.

Bekârdım. Gerekmese de akademik çalışmam vardı. Pek büyükler arasında sayılmasa da, ismi zihinlerde yer etmemiş olsa da, babasından sonra bir giyim mağazasının üst düzey yöneticisi, limitet şirket olarak başı-kıçı, idarecisi, mal sahibi vs. her şeyi olan biri idim.

İtiraf etmekte zorluk çeksem de, hani şımarıklık gibi, evin tek çocuğu olmamın zaafı(1) ve ayrıcalığı vardı büyüklerimin indinde. Emekliye ayırdığım, daha doğrusu kendini emekliye ayıran babamın ve annemin limitet şirketteki hakları sadece yüzde bir oranında idi ve kalan tüm haklar benimdi.

Burada, artık; “Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyeyim!(4) deme vaktimin geldiğini düşünüyorum...

Ziyaretimizi tamamlamış, trafik yasa ve kurallarına göre değil, yolun kalabalık oluşuna ve annemin her zamanki trafik kurallarından da önemli olan kurallarına uygun olarak mezarlıktan dönüyorduk.

Önümüzdeki araba da annemin kurallarına uygun olmanın ötesinde yavaş gidiyordu, içimden “Aracı kullanan mutlaka bir bayandır!” demek geçiyordu.

Yaklaşıp onu sollamam için beni engelleyen bir sebep var gibiydi, bu yokuşta. Belki de buna sebep dördüncü şeritten bana sürtünürcesine geçen lüks araba ve içinde ancak fark edebildiğim hava atma merakındaki tıfıl(1) olsa gerekti.

Tanrı insanlar için bir kaderi şekillendirmek isterse mutlaka ve gecikmeksizin yerine getirmek için bahane üretmekte geç kalmıyordu.

Vaktinde, belli bir yere ulaşma gayesindeki TIR(1), bırak annemin, trafiğin kurallarına uymayı, doğanın kurallarına bile uymaksızın kendini yokuş aşağı koyuvermiş, kabin frenle durma çabası yaşarken, dorseyi(1) almış başını üstümüze doğru geliyordu.

Durdum, arkamdaki araç da durdu, hatta biraz daha geriledi gibime geldi, aynadan fark ettiğim kadarıyla.

O tıfıl çocuk, şehrin zenginlerinden birinin varislerinden(1) biri imiş, sonradan öğrendiğimize göre, dorseyin altında kalmıştı arabasıyla ve kendisini kurtaramamıştı, belki de ölüm onu çağırmış, o da ölümüne yetişme çabası yaşamıştı.

Dorsey bir bayanın kullandığını düşündüğüm diğer arabanın ön kaputunu ezip, neredeyse arabayı asfalta yapıştırıp arkası dikili kalmıştı yolun şevinde(1), sallanırcasına. Bu dorseyin niyetinin kötü oluşunun işareti gibiydi.

Babamla birlikte indik arabadan, arkamızdaki arabadan da iki kişi yöneldi bize doğru. Annem okumuş, bilge biriydi.

“Anne, çabuk, cankurtarana, polise, itfaiyeye, hatta jandarmaya telefon et. Burayı tarif edip, olayı anlat, biz de şu arabayı ne olur, ne olmaz, gücümüzün yettiği kadarıyla dorseyin tehdidinden uzaklaştırıp geriye çekmeye çalışalım.”

Direksiyondaki genç kız ve yaşlı adam şok geçiriyor olmalıydılar, gözleri kocaman açılmış, nutukları tutulmuş(3) gibiydi. Arka kanepedeki kadın kadere rıza göstermiş gibi, genç çocuk ise kendisinden umulmayacak bir şekilde darbenin etkisiyle sıkışan kapısını açma çabasında idi. Başarısızlığı başını tevekkülle(1) eğmesine neden olmuştu.

Genç kıza; “İyi misiniz?” dedikten sonra, açık penceresinden vitesi boşa aldım, motor durmuştu zaten ve “Kendinize dikkat edin!” komutuyla arabanın üstüne yığılıp yığılmama tereddüdüyle sallanan dorseyin muhtemel kastından uzaklaştırdık yamulmuş, etkinliği kalmamış olmasına rağmen bizi oldukça zorlayan arabayı.

Dorsey bizi beklemiş olsa gerekti, biz çekilir çekilmez, kendisini o arabanın olduğu yere, emniyet şeridini de aşıp taşarak büyük bir gürültüyle kendini koyuvermişti!

Türkiye’mdeki insanların bu kadar bencil ve duygusuz olacakları aklımın ucundan bile geçmezdi. Zikzak çizerek, ne gencin arabasına, ne de bizlerin telâşımıza aldırmaksızın, slalom yapar(3) gibi yollarına devam ediyorlardı. Hatta öyle ki; önlerindeki arabayı ikaz ederek, hatta klakson çalarak, selektör yaparak “Acele et!” dercesine.

Tekrar etmekte o anki sinirliliğimle mahzur olmayacağını düşünüyorum; ülkemizdeki bir kısım insanların duygusuz, aklını kullanamayan, egoist, sabit fikirli olmalarının izahı başka ne, ya da neler olabilirdi ki?

Bunlar acaba zapt edilemeyen, birinin söylediği % 60 içinde(5) olabilirler miydi!?

Levye, tornavida, pense gibi aletlerle kapıyı açıp korkudan titreyen, şoke olmuş(3) insancıkları yol kenarına oturturken annemin tetiklediği arabalar da gelmişlerdi olay yerine. Düşüncem dışında; müthiş bir kadın olan ve aklını kullanan annem;

“Ah oğlum! Galiba arabanın biri ezildi, içinde hareket yok, şoför mevta olmuş olabilir, başka benim aklıma gelmeyen ne varsa getirin!” demişti.

Ve gelen arabalar ekinde, bir cenaze arabası, bir çekici ile olay yeri inceleme ekibi, hatta savcı bile vardı.

Aradan geçen zamanın farkında değiliz, bir can yitirilmişti. Genç kız ve beraberindekiler birer cankurtaranla hastaneye yetiştirilmişlerdi, arabalarını, eşyalarını bırakıp. Nasıl olsa canları gibi, malları-mülkleri de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin polislerinin engin himayesi altındaydı. Benim yaptığım tek şey, siperlikteki ruhsat ile bir camı kırılmış gözlüğünü yaşlı adama iletmekten ibaret kalmıştı.

Evet, yitirilmemesi gereken zamana hükmetmek asla insanın inisiyatifinde(1) değildi. Para, pul, mal, mülk, unvan hiçbir şey önemli değildi, öteye bir şey götürülmüyor, götürülemiyordu.

Yitirilen bir canın hesabını insanların sorgulaması mümkün değildi, her şeyi de kadere bağlamanın yanlışlığı gibi.

Belki bir-iki saat evvel cıvıl-cıvıl olan bir insan, şimdi topraktaki sırasını bekliyordu. Hırpalanmayan, genç çocuğa ait çalan cep telefonunu açan polisin çaresizliği idi. Hüznü; yüzünden, mimiklerinden, davranışlarından fark ediliyordu.

Hele ki aile deli gibi gelip de, bedeninde görülecek bir kısmı kalmamış genç adamın cansız bedenini gördüklerinde engellenmesi mümkün olmayacak bir feryat yükselmişti semaya doğru, hatta isyan eder gibi.

Genç delikanlının, başta alay edercesine tıfıl dediğim adamın hiçbir suçu, günahı, kusuru yoktu, sadece kendi koşmuş, ulaşmak istemişti sonuna, Tanrının iradesi ile. Tanrı hep suçu, günahı, kusuru olanları mı alırdı ki otağına? Hikmetinden nasıl sual edilebilirdi ki?

Aynı hüzün, açılan yol ve geciken zamanda, alınan ifadelerimiz neticesinde bizde de, sonrasında evimizde de devam etti. Ne yiyebildik, ne de içebildik, uyuyamayacağımızı bile bile odalarımıza çekildik...

Her doğan güneş, yeni bir günün başlangıcıydı. Ve insanlar çaresizliklerini bir kenara koyup ihtiyaçları, yaşamlarına devam etmek için, yaşam kurallarına uymak zorundaydılar. Ben de, biz de o kurallara uyduk.

O kaza anından, duraklamadan aklımda kalan tek gerçek...

Yoo, yanlış anlaşılmasın egoizm yapıp, fırsat düşkünlüğü uydurup o genç kızdan etkilendiğim gibi bir şey söylemek değil, genç kızı bir yerlerden gözümün ısırması, ışımasıydı, keza küçük erkek kardeşi de.

Varsayımlar(1) tükenmezdi, mağazamın müşterisi olabilirdi, üniversitedeki doktora çalışmam sırasında yardım eden, yardımını esirgemeyen biri de olabilirdi, olacak şey değil gibi görünse de yüzme havuzu demek yerine pisin(1) diye havalandığımız yerde yardımcı olmaya çalıştığım birileri de olabilirlerdi, ne işime yarayacaktıysa?

Düşüncemde yer alan, aynı sokağın çocukları değildik. Malûm biz varlıklı, sosyetenin konakladığı bir muhitte saray yavrusu, araç parkı, bu parkta üç beş çeşit arabası olan, sigortalı olarak çalışan bahçıvanı, hizmetçisi olan bir aileydik.

Oysa o ailenin eski model, yerli marka arabalarından anladığım kadarıyla varlıklı bir aile olduklarını düşünemezdim.

Annemin titizliği nedeniyle iki üç günde bir gelip ortalık temizliği görevi yapan bir Hafize (Abla) vardı. Sabah gelip, akşam evine dönen, annemin nezaretinde annemin istediği hizmetleri yerine getiren hizmetçi Hafize dışında evimizde tüm gecelerimizde annem, babam ve benden başka kimse yoktu evimizi paylaştığımız.

Hafize’ye, abla demem gerek, aynı zamanda iyi ve gerçek bir hafız(1) idi. Annem çok zaman ona evde Kur’an okutur, bazı-bazen babama emreder(!) beraberce mezarlığa giderlerdi, eğer benim işim varsa.

Söylemek ayıp kaçar mı bilmem, annem Hafize Abladan her bakımdan memnun olduğu için ve kendisini bırakıp gitmemesi için her ay iki asgari ücretlinin maaşı kadar maaş verirdi ona bahşişler, evden yanına destekler hariç!

Annem onu her salavatlayıp(3) uğurlayışında karşılıklı olarak; “Allah razı olsun!” dileklerini iletirlerdi, birbirlerine.

Hafize Abla günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak birkaç gün sonrasına mahsuben annemin elini öper, babama da uzaktan uzağa selâm verirdi. Dindarlığı, ya da mezhebi ancak o kadarına izin veriyor olsa gerekti. Benim Hafize Abla ile karşılaşmam, ayda bir-iki bilemedin üç-beş sefer olurdu, o da mantı yapacağı-yaptığı günleri ısrarla belirttiği için.

Babamdan ayrıcalıklı olarak, mantı yerken lezzeti nedeniyle çıkardığım acayip seslere aldırmaksızın, izin alıp yanıma oturur, başımı okşardı, sebebini bilmez, anlamaz belki de dertlendiği bir şeyler olduğu için soramazdım ona, aşırı şefkatinin ve sevgisinin nedenini.

Aklıma gelmeyen şey, aklıma gelmeyendi, ancak Hafize Ablayla ilgili değil.

Aradan geçen, belki de birkaç günlük süre sonrasında, pek aklımda değil, kazayı geçiren babanın ve annenin adlarını ve yattıkları hastaneyi öğrenmiş, ziyaretlerine gitmeyi plânlamıştım, tamam hatırladım bayramın ikinci günü idi o gün, bayramın üçüncü gününün benim için özelliğini önceden anlatma gayretini yaşadığım...

İki ayrı yatakta sekiz-on kişilik, kadın-erkek ayrımı yapılmamış bir koğuşta olmaları, onların varlıklı olmadıklarına dair zihnimde oluşturduğum bilgiyi desteklemiş, hatta belgelemişti.

“Nasılsınız?” dediğimde amca ellerime sarılır gibi yaptı, yerinden doğrulmak istercesine. Aldığım terbiye bu çabasını engellememi emrediyordu. Emre uydum.

“Allah razı olsun oğlum, senin akıl edişinle canımız sağ, Doktor; ‘Bayram olsa da gözetim altında tutulmamızın uygun olacağını’ söyledi, Allah’a şükür bir sıkıntımız yok gibi. Üstelik TIR’ın sahibi firma temsilcisi hal-hatır sorup yeni bir araba alacakların vadetti bize…

Canımız sağ, Tanrı çocuklarımızı bize bağışladı, dünya malı dünyada kalır, başka ne isterim ki?” dedi yan yana dizmeye çalıştığı sözleriyle.

“Çocuklar nerelerdeler? Onlar da sağlıklıdırlar inşallah!” dediğimde, içten pazarlıklı, samimiyetsiz olmamı düşünmediklerini düşünüyordum, içimden kendime bile dürüst olmasam da, etkilendiğimi saklama gayretindeydim.

“Eve kadar gittiler, çamaşır-mamaşır almak için. Onlar ne de olsa gençler, sarsıntıyı çabuk atlattılar, doktorların söylemlerine göre...”

“Onları da görmek isterdim, ama inşallah güzel zamanlarda. Atalarımın bana öğrettiklerine göre; ‘Ziyaretin kısası makbul!(7)’ şu benim kartım, bir ihtiyacınız olursa beni arayın. Her konuda; sağlık, iş, güç, hizmet aklınıza ne gelirse yardımcı olurum.”

Sinsiliğimi göz ardı etmem, yaptığımın dürüstlük olduğunu ne kadar iddia etmem mümkündü ki? Kısa zamanda kızına ulaşmayı arzulamam ve çıkar sağlamak için kısa yoldan müessesemin reklâmını yapmam doğru muydu?

Ben kapıdan çıkarken abla-kardeş onların hastaneden içeri girip beni ancak fark ettiklerini fark edemezdim, isimsiz olarak “Hey!” diye çağırdıklarını da duyamazdım ben, arkamda gözlerim de, kulaklarımda yoktu ki!

Üstelik arabamla kapının önünden geçerken genç kızın plâka numaramı “Evde Kalmış Gülsinem” şeklinde ve doğum tarihi olarak aklında tutacağını bilmem de imkânsızdı.

Öyle ki hastane bilgisi olsa gerek plâkamı EKG(8) olarak bile geçirmiş aklından.

Ha! Bunları nereden bildiğime gelince, bende kalsın şimdilik, zaman ilerleyince bilmesi gerekenler mutlaka bilecekler, öğreneceklerdir herhalde.

Nerede kalmıştım? Evet, evcimen bir koca ve baba olarak önce aklımda tuttuklarımı aktarayım, sonra evime yönelirim.

Bayram tükenmiş, üçüncü gün ziyaretim gereğine uygun olarak, havuzda eksiklikler olmasına rağmen gönlümce gerçekleşmiş, boş ve rutin bir yaşamın konuğu olarak yaşamak eylemini gerçekleştirmek dileğindeydim. Özlediğim bir şey yoktu, şuur altında gizleneni saymazsam. “Dünya gözüyle” bir şeyleri görmek isteyen anne ve babamın tüm ısrarlarına karşın...

Onlar “Evlen!” diyorlardı, aday göstermelerine rağmen, ben bilinçsizce, belki de beklentilerime cevap ararcasına sorguluyordum kendimi; “Ama kiminle?” Evlenmek için evlenilmezdi ki!

Anne ve babamın talimat ve direktiflerine göre neslimizin devamı için evlenmem hem gerekli, hem de şartmış(mış)! Ama “Neslimiz devam etsin!” diye kendini de karşındakini de mutsuzluğa hapsetmenin mantıklı bir tarafı var mıydı? Hem ne demekti; “Damızlık” gibi ortaya konmak?

İnsan bir kere severdi(8), bu sevgide mecburiyet olmazdı, o sevgide bütün bir ömür şekillenirdi, zorlanmaksızın.

Öyle bir sevgi arıyordum ki; taş gibi sıksa limon gibi suyumu çıkarmalı, Ferhat gibi dağları aşacak, Mecnun gibi ölüme koşacak gibi yönlendirmeliydi beni! Böyle bir nasip? Böyle çözümü zor bir problem? Herhalde çözümü; “Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!” seslenişi içinde olsa gerekti!

Cumartesilerde mağazayı bilen çalışanlara emanet edip, pisinde çocuklarımla beraber yaşamak, pazarlarda uzun oturup, gevşek gevşek uyuklamak, gazete, kitap okumak, cep telefonumu kapatarak televizyon seyretmek bir meleke(!) gibiydi bende.

Ev telefonlarımızı annem, iş telefonlarımızı ise babam cevaplardı, karşılıklı olarak birbirlerine ahizeyi teslim ederek. Ben çünkü üç maymun(9) olurdum, neredeyse yemek vakitlerini bile aşarak. Ben yoktum evde, yok olmam da kimseyi fazla ilgilendirmez, yormazdı.

Bugün beklediğim gün Cumartesi idi. Bayramda bayramlaşamadıklarımla, bayram sevincini paylaştıklarımla da bir kez daha tekrar bayramlaşacak, sonrasında gücümün yettiklerini paylaşacaktım, beni sevenlerle.

Arabamı, arabamın plâkasının EKG olarak dikkati çekeceğini aklıma getirmeksizin parka bırakmıştım.

Çocuklarımla bayramlaştım, çalıştım, yorgunluğumun hiç olmazsa birazını atmak için şezlonglardan birine uzanmıştım. Tanıyan müstahdemin çayımı getirdiğinde yanımdaki şezlonga birinin oturduğunu hissettiğimde bana seslenen bir musiki gibi, ama yabancı, daha önce hiç duymadığım, belki de bana yabancılaşmış bir sesle irkildim;

“Beni, bizi hatırlayabilecek misiniz hocam?”

Anadan üryan(2) değilse de, bikinili sanki şurası burası belli olan bir genç kızdı, beni etkilediğine inandığım birini hatırlamaz mıydım? Ama domuzluk, domuz gibi davranmak parayla değildi ki?

“Böyle açık-saçık, neredeyse anadan yarı üryan birini daha önce görsem hatırlardım herhalde. Hem o memeleriniz sarkmış, hem de neredeyse belli gibi…”

“Bu kadar kırıcı konuşmanız gerekli değildi, ‘Daha uygun bir şeyler giyinsen, daha iyi olurdu!’ deseydiniz, daha iyi olmaz mıydı?”

“Bağışla, peki! Nereden tanıyormuşum seni, ya da sizi? Buradan olmasa gerek, çünkü hem sizin branşınıza bakmıyorum, hem de benim öğrencim olsanız, mutlaka öncesinde ikaz ederdim sizi!”

“Bağışla, peki!” demem mecburiyetten gibiydi, edepsizliğimin yüzüme vurulmasını hak etmiştim. Hani insanlar suç işlerler de suçlarını bastırmak için bozuntuya vermeksizin gülerler ya, işte öyle gibi bir şeydi benim de kendime sığınışım.

Düşüncelerimde ilişmedi bana o genç kız, sanki hissetmiş gibiydi, suskunluğunda ve sonra tane tane sıralama gayretinde oldu sözlerini;

“Siz bizim hayatımızı kurtardınız handiyse(1), bayramın arifesinde. Bu nedenle minnettarız size. Hem kaba biri olmadığınızı da biliyorum, deminki gibi. Annemi-babamı ziyaret edip, pahalı bir buket bırakmışınız bir centilmen gibi…”

Sözlerini tamamlamak ister gibiydi, yerinden doğrulurken;

“Şükran doluyum. Arabanızı dışarıda görüp, kartınızdan da zengin biri olduğunuzu bilip, bekâr olabileceğinizi düşünüp hissedince özrüm olmasına rağmen, ‘Çirkin sayılmam!’ deyip sizi tavlamaya(3) çalışacaktım, bu konuda hiçbir bilgim olmamasına, toyluğuma(1), tecrübesizliğime rağmen, meselâ! Bu durumda söylemem gereken; ‘Dersimi aldım, avucumu yalıyorum!’ demek!..

Sağ olun, hayatımızı borçlu olduğumuzu ömür boyu unutmayacağımızı ve sizler için duacı olacağımız sözünü vererek ve bir daha görüşmemek, karşılaşmamak dileğiyle ‘Allahaısmarladık!’ diyorum, lâfını esirgemeyen, zenginliği nedeniyle şımarık olan, kibar olmayan, kendini centilmen sanan adam!”

Çok uzun konuşmuştu, hepsini dinlediğimden emin, sözlerini esirgemeksizin. Beni öyle bırakıp adımlarını sıklaştırma gayretini yaşadı soyunma odasına doğru, üstelik seker gibi, bacağının birinde bir rahatsızlığı, ya da noksanlığı olsa gerekti.

Hani insanların kendilerine yakıştırdıkları güzel(!) tabirler vardı, örneğin; “eşeklik” gibi, hem de şeddeli, yani çift “ş” harfli. Daha bilmeden, hatta sevmeden kıskanmış mıydım onu?

Oysa güzelliğini tarif etmekte zorlanıyor olsam da, sevmediğim konusunda iddiamda sakınca var gibi görünüyorsa da, onunla karşılaşır karşılaşmaz yüreğimin titrediğini kendimden saklamamın doğru olmayacağı kanaatindeydim.

Biraz sonra soyunma odalarının kapısından göründü, tek parça, siyah mayosuyla. Bana baksa, belki başparmağımla, belki elimi kalbimin üstüne koyarak hareketini onayladığımı anlamlandırmak isterdim. Bakmadı bile.

Öteki resmi hocayla çalıştı, duşunu aldı, başını eğdi, etrafına bakınmaksızın, bana doğru bir kere bakması dileğimi hissetmeksizin soyunma odasına yöneldi. Aklımda sitemi ve edepsizliğimin görünümü dışında hiçbir şey yoktu.

Üstelik ona ulaşacağım bir belge, adres, telefon numarası da yoktu elimde.

Belki hastaneden Sarı Çizmeli Mehmet Ağa örneği bilmeden, belki pisin kayıtlarından fotoğraflara bakarak bir kısım bilgileri edinebilirdim, ama bu bana yakışmaz, hem de varlıklı biri olarak belki dikkati çekerdi.

Olacak iş değil gibi görünse de hani meselâ magazine kapak olup bir genç kızın hayatını karartabilirdim ve bu benim kitabımda asla yazılı değildi.

Peki, bu kadar söz etmemin, kendimle bu kadar dertleşmemin nedeni neydi ki? Aklım başımda mıydı, yoksa onun peşi sıra gitmekte miydi düşüncem bir bilinmeyen yöne, ya adrese?

Günlerce, yani bir daha hiçbir Cumartesilerde rastlayamadım ona, hatta şaşırtmaca yapıp “Geçiyorken uğradım!” teranesiyle, giyimli-kuşamlı ve bilinçli olarak pisine uğradığımda da göremiyordum onu.

Kurban Bayramı da gelmiyordu ki, arifesinde yine aynı yollarda olsaydım ümitle...

Bir şans gelmiş elime günlerden sonra bir gün, ben dışarılardayken. Annesi ve babası beraberce gelmişler mağazaya. Yöneticiye;

“Arabamız teslim edildi, patronunuz sebep olduğundan dolayı teşekkür etmek için uğramıştık!” deyip yöneticimin ısrarlarına karşın ne ad, ne adres, ne de telefon numarası bırakmaksızın ayrılmışlardı mağazadan.

Belki kızlarının tembihinin etkisi olsa gerekti bu davranışlarında, bilinçaltımı zorladığım. Mağazanın Güvenlik Kameraları bu pozisyonda ne işe yarardı ki?

Hiçbir günüm aydınlık geçmez olmuştu, her yer karanlıktı(10). İsmini bile bilmediğim bir genç kıza karşı bir heyecan tüm benliğime egemen olmuştu. Mağazada, yolda seken kimi görsem “O mudur acaba?” diye kontrol etmeden geçemiyordum.

Bu sözü söylemem öylesine bir istikrarsızlık(1) örneği idi ki, şarkı; “Kapın her çalındıkça o mudur diyeceksin?(11)başlangıcındaydı, oysa ne çalınacak kapım, ne de gelip, geçerken uğrayanım olabilirdi, yanlışlığımda.

Yanlarından geçtiklerim, dikkatli bakışlarımdan rahatsız olmuş olarak “Deli mi, ne?” endişesi yaşıyor olabilirlerdi, rahatsızlıklarını saklayarak. Kendime itirafta zorlansam bile gerçekten görmeksizin, bilmeksizin, tanımaksızın seviyordum onu.

Ondan vazgeçemeyecek kadar, çocuklarımın annesi olmasını dileyecek kadar, kırgınlığının nasıl üstesinden geleceğimi bilmeksizin, hele sitemli bükülen o dudaklarını(12) unutmaksızın!

Farkında değildim, gün-günden bende bazı şeylerin eksildiğinin. Telâfisi(3) güç bir zarardan, babamın tecrübesiyle el koyması ile geri dönmüştüm. Ölümüme çeyrek var gibime geliyordu. Kendimi toparlayamıyor, çok konuları çözemiyor, çözümleyemiyor, kendime gelemiyordum.

Odamda değildim artık, mağaza içinde serseri gibi dolaşır olmuştum. Nadiren de olsa ara sıra masamın başında olduğumda bir şeyleri kaçırdığımın, muhtemelen sonsuza kadar tekrar ulaşamayacağımın hüznünü yaşıyordum. Çünkü benim işim; bir saman içinde bir iğne, bir çuval pirinç içinde beyaz bir taş aramaktan farklı değildi.

Arayan Mevlâ’sını da, belâsını da bulurmuş, benim bulduğum hep belâ idi, yanlışsız ve yalansız…

İnsanların bazen kafaları çalışmıyordu, hele ki aptal âşıklarsa(2)! Bu; bendim işte! Kukumav kuşu(2) gibi mağazada bekleyip, angut gibi(2) bakınarak sayıklamaktansa, “Sora sora Bağdat bulunur!” felsefesini göz ardı ederek, adını, sanını bilmediğimi sorup aramayı akıl edememek gibi. “Bir bakışıyla(13) beni gönül dünyasına hapsedeni başka türlü aramayı nasıl düşünemiyordum ki? Şehir kazan, ben kepçe nasılını nasıl düşünemiyordum ki?

Hastane, pisin kayıtlarını incelemem; teknik noksanlıklar ve utanç dünyam tarafından yasaklanmıştı, ama gerçek kazanın raporlarını incelemeyi niye hiç mi hiç aklıma getirememiştim ki önceden? Orada her şey kayıt altında değil miydi?

Üstelik tanıdıklarımız, dostlarımız, müşterilerimiz, bize yakın olanlar yok muydu oralarda? Aradığım, bulmak istediğim bir devlet sırrı değildi ki, saklanma zorunluluğu olsun!”

Gerçekten duygularını gizlemekte zorlanan, at gözlüğü takmış(3) olanların, gurk tavuk gibi, yumurtalarının soğuması endişesini yaşayarak yerinden ayrılması zordu. Üstelik ben, hazıra öylesine alışkındım ki! Hani bayat bir tabirle; elim sıcak sudan, soğuk suya değmemişti ki! Pisinde ona rastladığım ana kadar...

Yok, yok, o kaza anında, onu kucağıma alıp da cankurtarana bindirdiğim ana kadar yaşadığımı sanırken...

Evet, insanların yiyip, içmeleri, gezip dolaşmakla, bir kısım etkinliklerle ömrünü tükettiğinin farkında olmaması zavallılık değil miydi?

Mecburiyetler vardı, amenna(1). Duyguları frenleyememek, ya da arkadaş ısrarı ile yönelmek, ya da yönlendirilmek gibi, istemese de, içinden geçmese, geçirmese de…

Belki, hülyalarımı terk edişimin arifesiydi, bilemediğim, ama genel anlamda soyumu devam ettirmek, bir tanıdığım vasıtasıyla tanışmak gibi.

Ben aradığımı bulamıyordum, arayanın beni bulması kadar doğal ne olabilirdi ki, hele ki arkadaşlarımın, dostlarımın, akrabalarımın teşviki ile.

Allah’a inanmayanlar kahrolsun, onun nimetlerinden her şeye rağmen nasiplenmeyi akıl edemeyenlere “Yazıklar olsun!” demek geçiyordu içimden.

Gözlerime inanamadım. Ovuşturdum gözlerimi, tekrar ve tekrar ve de baktım; o, o idi. Bileklerimi keserim, mağazanın özel reyonunda, gizlenmek istercesine sutyenlere bakan.

“Yardımcı olmam gereken bir konu var mı?” dedim yanına yaklaşarak.

Bakışlarını hiddetle çevirdi;

“Birileri sarkık memelerimle ve topallığımla aşağılamıştı beni, sarkık memeler için sutyen arıyorum da. Hem söyler misiniz topal bayanlar için külotlar hangi reyonda?”

Unutmamıştı beni, sitemi ispatı idi.

“Eşekliğimi yüzüme çarpmanız ağır değil mi efendim? Adınızı bile bilmiyorum henüz!”

“Adımı bilmemeniz özür dilediğiniz anlamını taşımaz ki, hem önemli de değil. Memelerimin sarkıklığını dillendirip, topal oluşumla beni aşağıladığınızda o sihir zaten bozulmuştu, özür dilemeniz de hiçbir işe yaramayacaktı, ne o zaman, ne de şimdi. Ne de olsa zengin bir veliaht(1) ve gecekondulardan sakat bir kız…

Türk filmlerinde olup da gerçek hayatta olması mümkün olmayan bir serüven!”

“Böyle ayakta yalvartmasan da beni, kapansam dizlerine…”

“Gerek yok! Arkadaşımın ısrarı itekledi beni buraya, sezon sonu bilmem ne indirimleriniz için, beni hiç de ilgilendirmeyen, üstelik sizinle karşılaşmayı da ummadığım. Hatta aklımın ucundan bile geçmeyen. Ne de olsa siz varlıklı, ben varoşlara(1) lâyık, belki gelin olma ihtimali bile olmayan. Haddimi bilirim(14) çünkü ben!”

Ne cevap vereceğimi bilemiyordum, enendiğinin(3) farkına ancak varmış bir öküz gibiydim, üstelik o öküzün gözleri gibi gözlerim açık ve kendimi hâlâ boğa sanarak soluyor olsam da!

Baktı ki bende ses, seda, hareket yok, kusmak yerine öğürmek istercesine devam etme gayretini yaşadı;

“Beni kucaklayıp cankurtarana taşıdığınızda, yaşamımda ilk defa bir erkek tarafından kucaklanmanın, kurtarılmanın, korunmanın mutluluğunu yaşadım. Her genç kız kahramanına âşık olur ya, benimki de öyle bir şeydi işte, hak etmediğim. Düşünülemeyecek bir hayaldi yaşadığım. Cisminde cismimi hissettiğim, duygularımın alt-üst olduğuna sığındığım…

Havuz parkında arabanızı gördüm, sevindim, plâkası ve rakamları benim yaşamımda önem verdiğim kümelerdi, unutmamın mümkün olmadığı, olamayacağı…”

Durdu, sözlerini tartmak istercesine ve derin bir nefes alarak devam etti; patronları yanında olmasına rağmen mağaza çalışanlarının ve müşterilerinin sutyen reyonu önünde kendisini azarlarmışçasına konuşmasına dikkat etmeksizin ve önem vermeksizin.

“Yanınıza espriyle yaklaştım, ama içimden geçen de benimle ilgilenmen idi, sadece ilgilenmen, taşra kokan, sakat bir genç kızın seni etkileyemeyeceğini bile bile. Ama hemen aşağıladınız beni, beğenmeyebilir, hoşlanmayabilir, yanınızdan uzaklaşmamı isteyebilirdiniz, ama göğüslerime söz eder gibi yapmaktan çekinmediğiniz alaycılığınız ile beni aşağıladığınızda sihir bozuldu!”

“Lütfen, beni bir kere daha tavlamayı dene, bir şans daha ver bana lütfen! Buna ihtiyacım var, gerçekten!”

O günü, onu, o anı hatırından silemediğinin itirafıydı bu, genç kız anlamaz gibi davrandı;

“Yahu kardeşim siz deli misiniz, divane(1) misiniz? Böyle saçma bir dilek olur mu? Hiç duyulmuş mu?”

“Aklım başımda değil! Hem ‘Kardeşim’ demek yerine ‘Sevgilim’ diyerek bir kerecik daha tavlamaya çalışsan beni, zor mu?”

“Yok, daha neler? İsmimi bile bilmiyorsun, ama seni sevdiğimi biliyorsun, kaba kaçacak ama kel alâka(2). Galiba ayakta rüya görmeye meraklısınız!”

“İsmini bilmesem de sana haksızlığımın ertesinden beri bir an bile terk etmedin ki beni! Hep aradım, hiç bulamadım seni. Şimdi bulduğum için mutluyum ve işte sen söylemesen de, söylemek istemesen de ben söylüyorum, ‘Seni seviyor değil, tapıyorum sana!’ Anla, ne olur?”

“Bense o söylediğiniz duyguları hissetmiyor, yaşamıyorum!”

“Aşkta zorlama yoktur. Ama beni sevmeni umut edebilir miyim? Yoksa yaşam benim için manasızlaşacak. İsmini, cismini, adresini, telefonunu bilmiyorum, ama havuzda karşılaştığımız o andan beri hep seni yaşadım, düşündüm!”

“Adım Gülsinem!”

“Peki Gülsinem, sen beni biliyorsun. Umut etmeğe hakkım var mı, sadece onu söyle!”  

“Düşünmem gerek!”

“Düşündün bile!” dememle sarılmam bir oldu ona. Ellerini belimde hissettiğimde, içimden;

“Demek ki yaşamda bazı şeyler Türk filmlerindeki gibi gerçekleşiyormuş!” dedim, çünkü; bunun anlamı söz olarak değilse de düşünce olarak “Evet!” demek değil miydi, başlangıcımdan beri içimde yaşattığım. Üstelik itiraz gibi bir ses gelmesini bırak, aynı içtenlikle kucaklamıştı, ya da benim hissetmek istediğim oydu.

Ortalıklardan bir ses;

“Bir adam bir genç kızı taciz ediyor!” dediğinde;

“Yıllardır bekleyip özlediğim ‘Evet!’ sözünün sonucunda heyecanlanmam çok mu hanımefendi! Kapatın kapıları! Buradaki herkesin adreslerini alın personelim. Herkes nikâhımıza, düğünümüze davetli, hepinize davetiye göndereceğim, buyurun, bekleyeceğim!”

Kısa bir not, belki öncesinde de söylemiş olabilirim, ama tekrarlamamda sakınca yok. İki kızımız var şimdi, belki de şimdilik. Büyüğün adı Gül, küçüğün adı Sinem, sevgimin kusursuzluğunun ve sonsuzluğunun ispatı...

Benim adım mı? Ben siz olun, bence mahzuru yok!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Divane; Aklını yitirmiş, deli, kaçık, budala. Bir şeye aşırı derecede düşkün olan.

Dorsey (Dorse, Treyler); Genelde motorlu bir taşıt tarafından çekilen ve taşıyacağı yükün özelliklerine göre tasarlanıp imal edilen, en az bir dingilli ve çekildiği taşıta çeki oku, döner tabla ve kanca gibi bağlantı aygıtlarıyla bağlanılarak görevlendirilen karayolu taşıt aracıdır. Taşıma araçlarının  arkasındaki kaza. Çekici araç ile dorsenin plâkaları farklı olabilir.

Hafız; Kur’an’ı tümüyle ezberlemiş olan ve ezberden okuyabilen kimse. Ahmak, aptal, bön, saf.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İstikrarsızlık; İstikrarsız olma durumu. Dengesizlik, düzensizlik, kararsızlık.

Pisin; Yüzme Havuzu.

Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.

Spastik (Cerebral Palsy); Herhangi bir nedenle beynin zedelenmesi dolaysıyla kasların kasılmış halinde oluşan hareket özrüne verilen ad. Çocuk ve ya genç bu kasılma nedeniyle bazı hareketleri yapamaz, bu da onun görüntüsünü belirgin hale getirir.

Şev; Şevlendirilmiş eğimli zemin.

Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.

TIR; Uluslararası yük taşımacılığında kullanılan kapalı, uzun araç biçiminde kapalı kamyon.

Toyluk; Toy olma durumu, toyca davranış, gençliği sebebiyle görgüsüz ve beceriksiz olma, çaylak, acemi olma.

Vâris; İlim, marifet ve ölüm halinde arkada bırakılan çoluk, çocuk ve yakınlara bırakılan mal, mülk, para (Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığı varis ile karıştırılmamalı).

Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(2) Anadan Üryan; Çırılçıplak.

Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek, Olmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).

Aptal Âşık;  Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.

Fahri Görev; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev.

Kel Alâka; Hiç ilgisi yok.  İlgilendirmez, ne ilgisi var?

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.

(3) At Gözlüğü Takmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak.

Enenmek; Enemek (Erkeklik bezlerini bularak ya da çıkararak dölleme yapamaz duruma getirmek) eylemi yapılmak, iğdiş edilmek, hadım edilmek.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Tavlamak; Umut vererek inandırmak, kandırmak. İşlenecek bir malzemeye ısı, nem vb. tav vermek.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.

(4) Bekir Sıtkı ERDOĞAN'ın “HANCI” Şiirinin son kıtasında ilk iki dizesinde şu satırlar geçer (ki Faruk Nafiz ÇAMLIBEL'in “HAN DUVARLARI” Şiiri ile karıştırılmamalıdır.); “İşte hancı! Ben her zaman böyleyim / Öteyi ne sen sor, ne ben şöyleyim...

(5) Aziz NESİN, 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir.

(6) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(7) EKG (Elektrokardiyografi), Eforlu EKG (Koşu Bandı Efor Testi), diye anılan tıp muayeneleri.

(8) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.

(9) Üç Maymun Oynamak (Olmak); Biri gözlerini (görmemek), biri ağzını (konuşmamak), bir diğeri kulaklarını kapamış (duymamak) şeklindeki maymun figürleri ile “Üç maymunu oynamak” sözü Türkçemize de yerleşmiş olup genel manada kişi ya da kişilerin olaylara vurdumduymazlıkla uzaktan bakmaları anlamındadır.

(10) Her yer karanlık… diye başlayan “Makber” isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Abdulhak Hamit TARHAN’a, Bestesi; Mehmet BAHA’ya ait olup eser Rast Makamındadır.

(11) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(12) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER sonra da  Umut AKYÜREK’tir.

(13) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

(14) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”