Doğduğunda; “Kaş-göz, gerisi söz” denilecek, kız çocukları için kullanılabilecek bir deyiş olsa da “Ay yüzlü(1)” bir bebekti. Ak bir yüz, şimbil-şimbil(2) bakan ve çocukluğunda, delikanlılığında ve gençliğinden şu ana kadar değişmemiş deniz mavisi gözleri, mantı burnu(2) ve kalın etli dudakları ile bir cengâver(3) gibiydi. Hele ki doğduğunda yumrukları sıkılı olarak göründüğünde...

Poposuna tokadı yiyip de ilk nefesini alıp yaşama başladığında doktor hanıma hıncının göstergesi miydi, yumruklarının sıkılı olması, bilinmez. Ancak üç buçuk kilodan biraz fazla olsaydı, ya da öyle gözükseydi herhalde şansını denemek isterdi. Annesi onun bu tavrından etkilenerek;

“Oğlumun adı Kahraman olsun!” demiş ve aile kararıyla annenin bu dileği onaylanmıştı. Hatta annesi ona doğumunun hemen ertesinde, ismini ilk kez söylediğinde bilgiççe gözlerini kırpması onun ismini kabullendiği anlamını yaşatmıştı annesine.

Dünyaya gelen tüm bebeklerden farklıydı Kahraman. Her ne kadar; “Bütün dünyada bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir!(4) denilmişse de. Çünkü Kahraman, ne altı kirlendiğinde, ne acıkıp susadığında, ne de uykusu geldiğinde bağırıp çağırmaz, ortalığı birbirine katmazdı.

Dudaklarını büzerse bu altını temizlenmesinin gerektiğinin, ağzını şaplatırsa karnının acıktığının, burnundan solursa susadığının, gözlerini kapatırsa uykusunun geldiğinin işareti idi...

Bir tek boğazından çıkartmağa çalıştığı sesin anlamı farklıydı, bu gazının çıkartılması, bu vesileyle de en basitinden sevilmesini istediğinin anlatımı idi.

Kahraman'ın annesi de diğer annelerden çok farklı idi, maşallahı vardı, iki-üç tekrarda daha konuşmasını bile öğrenmemiş oğlunun belli ettiği mimikleriyle(3) tüm dileklerini anlıyordu.

Anne ve babası Kahraman hakkında hiç konuşmazlardı. Çünkü doğanın yasasım bilirlerdi; “Oğlan anneye, kız babaya, soy soya, bulgur suya çekerdi!” Oğlan anneye, kız babaya düşkün olurdu vesselâm(3)!

İlerleyen zamanda büyürken bir de kız kardeşi oldu Kahraman’ın. O da tıpkısının aynısıydı ağabeyinin. Doğa ilk defa kuralını uygulayamamıştı, kız da annesine çekmişti, hem göründüğü gibi, hem daha sonraki yaşamında, güzel mi güzel, hem ağabeyi gibi aynen. Baba, gene düz yolda şaşırmış, yaya kalmıştı!

Baba da, anne de mühendis idiler, kendilerinin olan ufak bir şirkette, karınca kararınca(2) nafakalarını(3) temin ettikleri. Az değildi kazançları, çok da değildi, şöyle söylemek daha doğru olsa gerek, tasarruf edebiliyorlardı. Anne de zeki, güzel, akıllı, baba da zeki, yakışıklı, akıllı idi. Her İkisi de üniversitede başarılı olmuşlar, üniversite arkadaşlıkları, hayat arkadaşı olarak devam ediyordu.

Evde borusu öten, yani gerçek anlamda borusu öten anneydi, kim ne derse desin! İtiraf etmeli ki; evde her daim son sözü baba söylerdi, bu da; “Peki, evet, hayhay, tabii hatunum!” tasdikleme boyutunda tecelli ederdi.

Kendi kendilerine, yani bir bakıma biz-bize, ya da biz-size olurlarsa, dünyada çekilecek tüm yağları çekerdi baba, hatta bazen yalakalıkta onu geçen olmazdı, ama bilirdi ki bu tavrından hoşlanırdı karısı, hem de nasıl ve bazen ufacık, bazen kocaman bir öpücükle ödüllendirirdi kocasını!

Parantez açarak söylemek gerekirse; sevgide anne, babayı yarı yolda bırakıp geçtiği iddiasında idi, hem kocasına, hem de bebelerine karşı.

Kız kardeşi doğduğunda dili dönüyordu Kahraman’ın. Ona isim konulmasında çok ısrarcı olmuştu. Evet, “l” harflerini yumuşatıyor, “k” harflerini “g” harfine yakın söylüyor, yumuşak “g” harflerini yutuyor gibiydi.

Ama kız kardeşi kendisi gibi olunca; önce “Ayyüz” sonra “Akgül” en sonunda da “Aygül” isminde karar kılmıştı. Annesi babası da ismi beğenmiş, oğullarının dileğini kırmayıp kızlarına o ismi, yani “Aygül” ismini vermişlerdi.

İlk kez oğullarının dileğini yerine getirmelerinin ilk, tek ve son hataları olacağını bilmeleri mümkün değildi. Çünkü bu; o günden sonra iplerin kimin elinde olduğu, kimin dileklerinin itirazsız kabul edileceğinin kanıtı idi, hilafsız(3).

Ancak ne Kahraman, ne de Aygül, belki aile geleneğinden, belki de kendilerine aktarılan genlerinden kaynaklanan bir uysallık içindeydiler, doğma, büyüme, yaşama ve ilerleyen gençlik yıllarında da.

Asla şımarık, egoist, “Hep ben!” demeyen çocuklardı. Doğduklarında ağlamayı bilmiyorlardı, öğrenmemişlerdi ki isteklerinin kabul edilmesi için böyle bir çaba içine girmeyi deneseler.

Dilekleri makul(3), mantıklı(3) ve belirlenen sınırlar içinde ise karşılanırdı, ama anne ya da baba “Hayır!” demişlerse, onu da aynı kurallar içinde demokratik bir şekilde izah ederlerdi çocuklarına ve bu haslet(3), genelde itirazsız “Peki!” olarak kabul edilirdi çocukları tarafından.

Hava almak, oyun oynamak için sokağa çıktıklarında, çocukların ikisi de oyuncaklarını paylaşmaktan çekinmezlerdi, hatta arzulayanların geçici bir süre oyuncaklarını kendi evlerine götürmelerine bile ses çıkarmazlardı.

İlerleyen zamanda, biraz daha büyüdüklerinde bisikletlerini de üleşir olmuşlardı, hatta bilmeyenlere öğreterek. Ve belki abartı gibi görünse de, mahallede bildikleri, bazı özençlerini alamayan çocuklara harçlıklarıyla özençleri konusunda destek ve yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

O çocuklar asla fakir değillerdi, kendi düşüncelerine göre, onların sadece babaları kendi babalarına göre daha az maaş alıyor olsalar gerekti, annelerininkini saymaksızın.

Durmayan zaman, ilerlemekte kendiyle de yarış ediyor demekti. O halde çocukların da büyümeleri zorunluydu.

Önce okula başlayan Kahraman’ı hiçbir destek olmaksızın takip ediyordu Aygül de. Öğretmenlerinin tek sıkıntıları her ikisi için de yıldızlı üst numara verememeleri, okul idaresinin takdirname üstünde bir dereceyi vermelerinin imkânsızlığı idi.

Kahraman bir keresinde on üzerinden dokuz almış, bağırıp, çağırmış, iddialaşmış, şirretliği(3) ile değil, ama yanlış olanın doğruluğunu ispat ederek notunu düzelttirmişti.

Aygül benzeri konuda sadece boynunu bükmüştü, nedense herhangi bir şekilde ısrarcı olmamıştı birkaç notu için, kaprisli(3) ve “dediğim dedik!” diyen değildi çünkü. Evet, rekor kırmak önemliydi, ama kendisi birinci olmayı da yeterli görmüştü, hem lise sonlara gelinceye kadar...

Kahraman iki yıl önce mezun olarak kardeşi Aygül’ü terk etmişti “Subay olacağım!” diyerek. Çakı gibi(2) Harp Okulu öğrencisi olmuştu. Sokakta, mahallede tüm genç kızların gözleri üzerinde idi, hele ki hafta sonlarında resmi kıyafetiyle eve döndüğünde...

Bir bakıma söylemekte sakınca yok, onunla arkadaşlıkları için Aygül’den yardım dilenenler bile olmuştu! Çünkü Kahraman; enli-boylu-boslu, deniz gözlü, “Ay yüzlü” unvanını hak edecek şekilde sokağı aydınlatan, yakışıklılığında tereddüt olmayan bir delikanlıydı.

Bunların içinde en ilgi çeken, tüm yaklaşma tekliflerini umursamaz gibi reddeden belki de şehrin en güzel, en alımlı(3), bir memurun kızı olan Üftâde idi. İnsanlar kaprisliydi, belki de fark edemedikleri bir kapris dünyasında idiler karşılıklı.

Biri ulaşmak istiyor, diğeri ulaşamayacağını düşünüyor olsa gerekti, ya da karşısındakinin ulaşılmaz olduğu düşüncesini yaşıyor olmalıydı, kim bilir?

İnsan bir kere severdi(5) tüm yaşamını kapsayacak kadar, karşısındaki sevmese de ilgilenilmeyi, karşılıklı aynı yöne bakmayı(6) dilerdi. İnsanın yalnızca zor durumlarda değil, yaşamın her anında ilgi ve desteğe, uzatılacak bir ele, gönül alıcı bir söze, içten bir tebessüme ihtiyacı vardı.

Ve Kahraman’ın kendisinden esirgenen buydu, sebebini bilmeksizin. Ama bir şey olmuyorsa ve karşısı olmamasında direniyorsa o halde ısrarın da ne önemi vardı ki?

Kahraman, bilemezdi Üftâde’nin babasının ağır hasta olduğunu, şehri terk etmenin arifesinde ne ümitlenmek, ne de karşısındakine ümit vermenin yanlışlığını yaşadığını.

Belirli bir programı olmaksızın belirli bir şeyleri düşünüyor olsa gerekti, üniversite sınavını kazandığı gün, babasını yitirmişti Üftâde.

Onları bu şehre bağlayan hiçbir şey yoktu, gönlünü bırakmakta da kaygılı değildi genç kız. Oturup karar almışlardı anne-kız. Bu şehrin kendileri için sadece babalarım defnetmek dışında hiçbir önemi kalmamıştı, kalbi umutlarının ötesinde kırık, yaralı da olsa, bağrına taş basarak(7) ayrılırken.

Oysa sevmekten usanamazdı(8), hem o kendisine ilgi duyanı unutmak(9) için bir lükse sahip değildi.

Ana-kız kiralık evlerinden taşınırlarken mahzun idiler, komşularla vedalaşıp, bir bakışı bile esirgediği o sokaktan, bu şehirden ayrılırken. Şehirlerine değil, ufak bir gecekondu kiralayarak üniversitenin olduğu şehirde yaşama gayretini yaşadılar ana-kız, tüm dünyaya, tüm hayallere, tüm umutlara ve tüm arkalarında bıraktıklarına boş vererek, ya da unutmak arzusunu yaşayarak...

Kahraman’ın düşüncesi haksızlık boyutunda yanlıştı, bilemezdi kendinden uzaklaşıldığını değil, yaşamının güzelliği için azat edildiğini!

Oysa aklından geçen aralarında belirtilmiş, hissedilmiş, fark ettirilmiş bir sevgi olmadığı idi. Kendininki bir arayış, bir özenç, bir düş olsa gerekti. O düş yitirilmiş, yok olmuş, kaybolmuştu, eserinin bile hiç görünmediği dünyasında.

Eğer ki Üftâde zamanında el uzatsa bugünü, bugünleri farklı mı olurdu Kahraman’ın? Muhtemelen evet! Çünkü insanlar Kahraman dâhil, egoistçe sevilmeye muhtaç idiler ve seven sevilene her şeyini sunar, kendini bile feda eder, sevilene kendini tüm içtenliği ile tüm varlığı ile verirdi. Beden, cisim, cinsellik gibi hiçbir kavramı umursamaksızın...

Meselâ şimdi uzatsaydı elini Üftâde, uzatılan el ne işine yarardı ki, gönlü bilmeksizin yaralıydı kendi tasavvuruna göre? Belki “Geçti Bor’un Pazarı(10) demek yanlıştı, ama kişi susuzsa, suya ihtiyaç duyarken su verilmeyip de sonra başına bir damacana su koymanın ne anlamı, ne yararı olurdu ki?

Kahraman’ın şanssızlığı süresi içinde sadece havacı, denizci olmak isterken karacı olmasıydı. Komutanları onun karacı olmasına karar vermiş, tüm teamüllere(3) uygun olmaksızın taltif ederek(7), tüm konulardaki üstün başarısı nedeniyle merkezde görevlendirmişlerdi kendisini.

Merkezde Kondumcuk Kuşu(2) gibi devamlı taltif edilerek, fıtık olmuş(7) gurk tavuk gibi oturmaktan sıkılıyordu Kahraman. Bu cengâver ruhuna aykırı idi. Savaşmak, başarmak, ilerleyen tarihlerde kurmay subay olarak daha da yükselmek ve tarihe geçmek istiyordu için için.

Bu ise, asla yerinde saymakla mümkün değildi…

Sert bir selâm çaktı Komutanına;

“Evli-barklı değilim, beni emredeceğiniz en uzak, en sorunlu bölgeye gönderin, yüzünüzü ak edeyim, bu vatanın nasıl evlât yetiştirdiğini hak edenlere ispat edeyim, sizi, ailemi, milletimi gururlandırayım!” dedi.

Kabul gördü teklifi, neler, nelerden sonra nazlanılmadan(!) gibi. Gideceği yer, olmayanların olma çabasındaki yerlerden biriydi, her günü bir öncesinden farklı olmayan, gün-be-gün patırtılı-gürültülü-şiddetli ve hiddetli…

Karşıdakiler bir köpek sürüsüydü, kendileri ise bir avuç Mehmetçik, her biri cihana bedel. Onlar dış güçlerle beslenen, asıllarını inkâr eden, sapkınlıkları için umutlu, Kahraman ise yiğitleriyle daima güçlü, kuvvetli...

Akşamları uyanık, gündüzleri nöbetleşe uykudaydılar. Geldiğinin ancak haftası ya olmuş, ya da olmak üzereydi Kahraman’ın. Daha önce işaretlenen, termal kamera(2) ve dürbünlerle koordinatları(3) tespit edilen yerler için kendince öğrendikleriyle bir taarruz plânı hazırladı Kahraman.

Tüm askerleriyle helâlleşti; “Vatan için ölmek de var, fakat hakkınız yaşamaktır(11)!” dedi aklında kalan dizelere göre.

Sağdan soldan yerleştirdi uykusuz, ama gözleri her daim açık olan askerlerini. Karşıdakilerin gece taarruzu için sinsiliklerine önem vermeksizin son ve kesin bir darbe umuduyla...

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Kahraman, “Hücum!” emrini verdi, “Ya Allah!” diyerek siperden fırlayarak askerlerinin önünde.

Teröristler neye uğradıklarını şaşırmış olarak, telef edilen leşleri, belki de iz kalmasın, sorulara cevap vermesinler yaralıların da birer kurşunla hesaplarını görüp onları da bırakarak adım-adım geriye doğru çekiliyorlardı, doğal olarak ellerindeki silâhlarla korunmaya çalışarak.

Bir Türk askerinin, ya da genelleştirerek söylense daha iyi bir Türk’ün “Aman di(le)yene kılıç kaldırması(12) mümkün değildi!

Emrindekilere “Gençler iyi misiniz?” derken yerinde yarı dönerek doğrulması gafleti olmuştu Kahraman’ın. Nereden geldiği belli olmayan bir kurşun belini sıyırıp aniden çökmesine neden oldu, ayaklarındaki derman birden kesilmişti sanki.

 Kötü olan, o sabahın tek üzüntüsünün, tek isabet eden kurşunun, mermisinin her neyse kendisine rastlamış olmasıydı. Komutandı kendisi ve kadere söz söylemek ne mümkündü ki?..

Malûlen emekli(7) bir subaydı o artık. Tekerlekli sandalyeye mahkûmdu ve evindeydi. Felsefesi; “Devletten aylık, Allah'tan sağlık!” düşüncesini dışlıyordu. Hatırında kalan askeri hastanedeki doktorun istihza(3) dolu temennisi idi;

“İyisin, fiziksel etkinliklerinde bir eksiklik yok, belki ileride yürüyebilme imkânın bile çok, eğer tedavine ciddiyetle devam edersen, hatta evlenmende bile sakınca yok, dediğim gibi!” demişti.

Geri zekâlı değildi Kahraman, o doktor gibi onlarcasını çıkartırdı cebinden, insan olarak, tıp okumak, doktor olmak, adam olmanın(13) belirtisi değildi. Adam olmak başlı başına bir meziyetti. Kaldı ki; iki-üç dakikaya sığdırdığı gayretiyle, tuvalette işini rahatça görebiliyor, banyo için kendisine özel olarak hazırlanan oturakta yıkanabiliyor, soyunup, giyinebiliyor, tekrar sandalyesine oturabiliyordu.

Özel ve tek hareketliliğini gerektiren, kötürümlüğünün nedeni sonrasında bu haliyle uymak zorunda olmaya çalıştığı dindarlık konusuydu. Sadece Cuma günleri camiye geliyor ve cemaatten genelde aynı kişinin yardımıyla kendisine ait yere konuşlanıyordu!

Aygül; “Ölünceye kadar ben sana bakarım ağabey!” demişti. Buna hakkı yoktu, o ilkeli bir öğretmen olarak yaşamına devam edecek ve hissettiği, mektuplarında belirttiği o arkadaşıyla yuvasını kuracaktı.

Bedenindeki tüm aykırılıklara rağmen kendisi de boş durmayacak, yaşamını devam ettirme gayretinde olacaktı, gücünün yettiğince. Devletin verdiği imkânlarla özürlülere has araba sahibi olmuştu.

Şimdilik kullanmakta sıkıntıları olsa da babası çabuk adapte olmuştu(7) ve onu istediği her yere sıkılmaksızın, bıkmaksızın ulaştırıyordu, annesinin de desteği ınga bebekler gibi olmasa da aynen devam ediyordu. Bugün böyle uygundu, makuldü, peki, ya daha sonraları?

Üzüntüsü dün yakınlaşmak isteyenlerin hiçbirinin ortalıklarda görünmemesi idi. Bugün kendisine bir hizmetçi alışkanlığı ile bakma endişesi, hatta “Çoluk-çocuğa karışamama korkusu” nedeniyle kendinden uzaklaşmışlardı.

Hoş! Hiç biri, hiç kimse umurunda değildi.

Yakınlaşmak istediği ise, kim bilir nerelerde, kiminle ve nasıldı? Kendisini, kendisine adadığını bilmese de hissetmez miydi ki, o genç, şehrin, belki de tüm dünyanın kendisine göre en güzel kızı olarak kendisinden uzaklaştığı zamanlarda?

Bilmiyor, bilmek istemiyor, hatta aklından geçirmeyi bile zül sayıyordu(7) kendisi için.

Gerçek; gerçekti, onu sevmişti, onu her şeyden çok sevmişti ve onun dışında hiçbir şey kendisi için önemli değildi. Ama dün gülümsemeyi bile kendisine çok gören, bugün bu durumda karşısına çıksa herhalde sadece acır, üstelik acımasını da üstünkörü(3) değil, açıktan açığa belli ederdi gibisine geliyordu.

Acaba; “Batan (yahut da batacağı muhtemel olan) gemiyi öncelikle fareler terk eder!(14) sözünün gerçekleşmesi olasılığını hissedip önce o mu terk etmişti kendisini; “Kendisine bakma arenasından?”

Ummazdı, aklının ucundan bile geçmemesi gereken bir düşünceyi beyninde yaşattığı için kendinden utanıyordu. O olmasa da, beyninde o vardı ve onu yanlış düşünmek bile kendisince kendine haramdı, kusurdu, hataydı, yanlıştı, günahtı, gıybetti(3).

Üftâde güzel kızdı, ömrü boyu güzelliğinden hiçbir şey yitirmeyeceği inancındaydı, ne yalan söylemesine, ne de zihninde başka şeyler kurgulamasına gerek yoktu, kanı kaynamıştı, kaynamaya devam ediyordu, ilk günlerdeki gibi, bugünlerde de...

Ama o hep uzak durmuştu kendisinden, sevdiğini, ona yakınlaşmaktaki arzusunun bu olduğunu belli etmeğe çalışmasına rağmen. Kabullenmemişti. Yaptığı doğru muydu? Hayır, kendince yüklemeye çalışacağı mazeretleri olsa bile bilmediği.

Tüm gönlü Üftâde’deydi Kahraman’ın. Onunla yatıp kalkmıştı yıllar yılı, o yer etmişti her boş anını değerlendirme çabasındaki beyninde. Elinden gelmemişti ona şiirler, nameler yazmak. Tüm bilgi birikimine karşın en büyük eksikliğiydi bu. Sadece şiirlerle sevdiğini gönlünce beslemek değil, gereğini gerektiğine inandığı zamanda iletememek de.

O sevmese de, istemese de, tüm yaşamını onun ayaklarının altına sermek; “İster gönlüne sar, ister ayağının ucuyla itekleyip süpür uçurumlardan aşağıya, yangınlara, sellere, en derin ırmaklara, göllere, denizlere at!” demeyi ve yaşamının tümünü kendisine vakfetmeyi isterdi!

Ama o? Hani “Balık kavağa tırmanınca…” deseler daha iyi bir benzetme olamazdı, onun kendisini hissetmesi için. Benimsemek ise o kadar kolay değildi! Oysa ismi neydi?

Mümkün müydü hatırlamaması, zihnine, beynine bir nakış gibi, demir çivilerle, plâtin harflerle işlenmiş değil, kazınmıştı ismi? Belki de kötü bir tabirle silinmesi mümkünsüz bir dövme gibi demek, daha mı doğru olsa gerekti ki?

Kendisi yaklaşmasını bilememiş, söylemesinde kusur etmiş olabilir miydi, o da o küskünlük ve gururuyla uzaklaşmış olabilir miydi kendinden? Daha doğal ne olabilirdi ki, bilmediği, anlamadığı, ya da hissedemediği?

Gönlü yoksa içten bir sevgi hissetmiyorduysa, bundan yoksunduysa, gönlünde onu ummak hayalden öte bir hayal olmalıydı.

Düşüncelerinde bu kadar kaba olmak yakışmıyordu kendisine, belki arkasından konuşmak gibiydi, yüzüne karşı söyleyemeyecekleri, şeriatta(3) bu gıybet demekti!

Netice itibariyle, bol maaşlı, tekerlekli sandalyeye mahkûm bir gaziydi ve doktorun önerisi ayağa kalkması, yürümesi, kendi başına yetmesi için hiç de sıcak bir öneri gibi gelmiyordu kendisine.

O halde zamanını değerlendirmeliydi, boş gezeni Allah sevmez mantığıyla. Bir kısım konularda çalışmalı, ya da bir kısım konuları başlangıç olarak okumalı, kendini yetiştirmeli ve insanlara, cemiyete kendince yararlı olmayı denemeliydi.

Mademki Tanrı onun için bir ömür biçmiş, bunu uygun ve randımanlı bir şekilde tüketmeliydi.

Kendisine bağlanan gazi maaşı her şey için yeterli olmasına rağmen, hukuk okuyup insanlara bedelsiz olarak yardımcı olmayı denemekle yitireceği bir şey olmayacağı kanaatini yaşadı. Kaybedeceği bir şey ve denemesinde de bir mahzur yoktu.

O yaşına rağmen, üniversite sınavlarına girdi, neredeyse hiç çalışmadan denecek bir şekilde ve tek tercihle. Öncesinde bir tek kez babasına ağırlık olmamak düşüncesiyle otobüse bindi. Çok kişi yardımcı olmakta öncelik kazanmak istiyor gibiydi. Evvelden gençti, böyle otobüslere binmek; vız gelir, tırıs giderdi(7).

Ama ilk gün ve ilk seferde belki de otobüs şoförünün dalgınlığıyla otobüsten inmeye çalışırken düşüp, gözlüğü kırılıp, bir de kör olma tehlikesi yaşayınca babasıyla gidip gelir olmuştu üniversiteye.

Babası yaşadıkça kendisine yardımcı olma dileğindeydi, arada sırada olsa da direksiyon dersleri vererek kendisini ileriye hazırlaması için.

Sürücü Belgesi vardı gazi olmadan evvel, ama şimdi çekincesi, belki de belli etmemeğe çalıştığı korkusu olsa gerekti.

Şimdi otuzlarında ve vaktinden önce yaşlanmış gibi hissediyordu kendini. Oysa yaş otuz beş bile yolun yarısıydı(15) şairin terennümünde(3). Ancak o kadar yaşamak bile hiç gerekli değildi kendisi için, insanlara yardımcı olmayı arzulamasına rağmen...

Okulu bitirmişti, neredeyse yolu yarılamıştı, ömür olarak, bir kısım değişikliklerle geçen zamanda. Kız kardeşi Aygül, kendisine ilgisi azalmaksızın sevdiğiyle yuvasını kurmuş, hatta dayı bile olmuştu. Babasını yitirmiş, iş başa düşmüştü, gene de kendisine yardım edenler çoktu, hem de karşılık beklemeksizin, içlerinden gelerek.

Yaşamını annesi ile birlikte devam ettiriyordu Kahraman, yalnızlıklarıyla. Maddi değil, sevgi eksiklikleri vardı ana-oğul, birbirlerine yetmeyen. Annesi babasının özlemini yaşıyordu namazlarının ertelerinde, kendisindeki olağandan fazla görünen boşluğu hissettirmek isteyip de hissettiremediklerini.

Liseden avukat olan bir arkadaşı, asansörlü olan binadaki bürosunda bir masa vermişti ona, uzun münakaşalardan sonra her türlü gidere ortak olmak kaydıyla. Kimse bilmiyor, tanımıyordu ki kendisini, bir şeyler yapabilsin, kendisini ispat etsin, dağarcığındaki(3) birikintilerle.

Hukuku iyi derecelerle bitirmişmiş, kimin umurundaydı ki? Ahmet, Mehmet, Hasan Hüseyin, bir de arkadaşı Ali. Bu durumda kendisi de olsa olsa zurnanın son deliği(2) Veli olur, olabilirdi. Oldu da…

Bir duruşmaya özel bir nedeni dolaysıyla Veli’nin yani Kahraman’ın katılmasını istemişti Ali, “Pek umut var olmadığını” söyleyerek dosyayı verdi kendisine.

Veli dosyayı başından sonuna kadar incelemiş, kendince soru işaretli birçok noktalar tespit etmişti.

Lâmı-cimi yok(2), bu ilk denemesi olacaktı ve tüm birikimler karşı tarafın lehinde görünüyor olsa da kazanacağını umut ettiği süre sonunda her şeyi kendi lehine çevireceğinden emin gibiydi.

Desteklerle ve tekerlekli sandalyesiyle girdi duruşma salonuna.

Olamazdı, karşısındaki gönül verdiği, yıllarca unutamadığı, kendisini defterinden silen o, yani Üftâde idi, adını saklamasına gerek olmayın, tüm içtenliğiyle haykırmak istediği…

O şaşkındı, karşısındaki de şaşkındı, birbirinin rakibi olarak. O konuştu, hâkim dinledi, kendisi konuştu, süre istedi, hâkim gene dinledi ve; “Peki!” dedi.

İlk raunt istediği gibi bitmişti Kahraman'ın. Duruşma salonundan çıkarken Üftâde;

“Direnme, seni yeneceğim Kahraman!” dedi.

“Ben yaşamımda bir kere mağlup oldum sana, tüm kendimi vererek. Sana kendimden başka verecek başka bir şeyim yok, hele ki bu halimde. Ama sana yenilmemek için direneceğim Üftâde!”

Etkilenen, etkilenmiş gibiydi, hiç de normal ve mantıklı görünmüyordu ama. Bilinen, ya da bilinmesi gereken tek gerçek; Üftâde’nin ulaşamayacağı, ya da aklına getiremeyeceği şey; Kahraman’ın doğruları kitaplardan, olaylardan, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarından bularak hâkimin görüşlerine sunup gerekçeli kararının kendi lehlerine sonuçlanmasını sağlamak idi.

Yeni tarihe kadar, günlerce çalıştı Kahraman, sonunda gülümsedi ve Ali ile sırlarını belli etmeksizin bir yemeğine iddiaya girdi, davayı kazanacağına dair, “Yeter ki bu davaya gene beni gönder!” diyerek.

Dava sonuçlanmış ve Üftâde’nin tüm çabalarına karşın kazanılmıştı. Başaran mutlu idi, başaramayan da başaranın başardığı için mutlu gibiydi. Üftâde;

“Beni yemeğe davet eder misin, başarının tebriki için?” dediğinde Kahraman;

“Özür dilerim, sen rakip takımın futbolcususun, şike(3) derler, seni lekelemeğe çalışırlar, kabul edemem. Ben ümidi olmayan bizim takımdan birine söz verdim!”

Suskun ve küskünce “Peki!” diyen Üftâde'nin kırgınlığına gönlü elvermemişti;

“Ama dersen ki; ‘Sana yemek ısmarlayacağım, içinden geçenleri bana anlat!’ diye istediğin yere, istediğin zaman ve saatte gelirim, çünkü sen, sakat olsam da, ilk, tek ve son sevdiğim, göz ağrım, sevdiğimsin, inanmasan da, benden uzaklaşmış olsan da!”

“Bu sözü bugüne kadar bekletip söylemen şart mıydı? Gene de gecikmiş sayılmazsın. Lise yıllarımızda daha cesaretli olman, benim sorunlarıma eğilmen, babamın hastalığı ve sonrasında yitirdiğim için bazı şeyleri anlaman o kadar zor muydu? Sen bana yeri ve zamanı söyle, kaybettiğim dava için ben orada olacağım ve hesabı ben ödeyeceğim, söz!”

“Hesabı ödemek yerine beni dinlemeyi, yıllarca içimde birikenleri dinlemek istemez misin?

Cesurdum, elinde yüzük yoktu, var saydığımca evli olmadığı için ve artık iyi olmak için, ayağa kalkmak için içimde tarifsiz bir heyecan vardı, ama nasılını bilemediğim.

“Olur! Neden olmasın ki, nihayeti iki medeni insanız...

“Doğru! Ben âşık, seven, anlaşılmayan, karşısı...”

“Nereden biliyorsun, benim anlaşılmayan olduğumu? Anlatamayan desen daha doğru olmaz mı?”

“Tamam, anlaşıldı! Ne seni tokatlamaya, ne seni öpmeye, ne de bir başka türlü harekette bulunmaya gücüm var! Akşam yemekte buluşalım. Artık, tenkitlerini, sitemlerini, hatta nefretini(3) yüzüme söylersin, olur, biter! ‘Biz ayrılamayız!(16) demek o kadar zor ki! Sonrasında da ayrılırız, iki dünyaya, değil mi?”

“Hele akşam olsun, yemekte buluşalım, o zaman konuşuruz aklından geçenleri. Ama çok istiyorsan sevgini anlatamadığın için beni tokatlamayı, tokatla beni, yanağımı uzatıyorum. Sevgimi anlamak istiyorsan uzat dudaklarını, ister öp, beni hak ettiğini hissederek, bilerek, anlayarak, istersen tekmele, itekle!”

“Şair, ya da sanatkâr; ‘Hakkım yok seni sevmeye, çıktın karşıma bilmem niye?(17)’ demişti, bir başka düşünüşte, ben bana uzanan, sunulan dudakları nasıl içtenlikle öpebilirdim ki, bu sakat halimle?” diye geçiriyordu içinden.

Düşüncelerini okumuştu sanki Üftâde, eliyle kapattı dudaklarını;

“İçimden, hem de tüm içtenliğimle, arzularımla geçse de, öpmeni istemeye hakkım yok, biliyorum, isteyemem bunu senden. Belki akşama alkol, tüm dileklerimi içtenlikle söylememi sağlar, ama bana süre ver, acı ve benden nefret etme ve yaşamımdan çekil!”

“Öncesinde bir beraberlik, istersen ‘Son olsun!’ de, bir arada olalım, ne mahzuru olabilir ki?...”

“Peki, beni otobüse ya da bir taksiye bindir, hazırlanayım, araştırayım ve sana nerede yemek yiyebileceğimizi bildireyim, olur mu?”

“Ben söyleyeceğin vakitten on-on beş dakika öncesinde söylediğin yerde olurum”'

“Lisedeki gibi inceliğin, centilmenliğin yani?”

“Bu benim yaşam biçimim!”

“Söylemesen olmaz sanki? Seni otobüse bindirmem, taksiyle de göndermem. Arabam yakında, izin ver evine götüreyim seni!”

“Gerçek mi? Ne yalan söyleyeyim, memnun olurum. Seninle uzun yıllar ötesinden sonra aynı havayı solumak, birkaç dakika daha beraber olmak, birkaç kelimeyi uç uca eklemek(7) gerçekten mutlu eder beni, tabii başka düşünce ya da amaçların yoksa?”

“Neler olabilir ki? Şöyle, ya da böyle, hiçbir şey önemli değil, ben gözlerinde okumak istediklerimi okudum, bu yeter bana! Yıllardır benimdin, şimdi direniyor olsan da!”

“Sana öyle geliyor hiç eskimeyen güzel bayan! Ben kısaca yok, yanılıyorsun, demek mecburiyetindeyim.”

“Beni zorlama, var olanı yok olarak engelleme!”

Kahraman Üftâde'nin arabasına binerken belki kurguladığı düşünceler, belki heyecanı nedeniyle bir-iki saniye ayakta dikilmesi kendisi için yeterli olmamış, sandalye altından kaymış ve boylu boyunca uzanmıştı kaldırıma. Üftâde hemen atılmıştı üzerine;

“Ah benim salak kafam, bir yerin acıdı mı sevgilim!” dediğinde son kelime meşgul etmişti Kahraman’ın zihnini;

“Sevgilim?” dedi sorarcasına.

“Beni bir kelime için sorgulama, bu benim liseden beri belleğimde olan bir betimleme. Akşam yemeğinde içimde ne varsa, bugün de aynılarını yaşadığımı, sana tekrar kavuşmaktan dolayı mutlu olduğumu anlatacağım, söz! Ama sen de sendekileri saklamadan, gizlemeden, içinden geldiği gibi söyleyeceğine dair söz verebilecek misin? O günden bugüne kadar hiçbir şeyin değişmediğine inanarak, inandırarak...

Özrünün nasıl oluştuğunu, şu ana kadar ki geçirdiğin zamanı, bensizliği, söylemekte zorluk çekmeyeceğini dilediğim gerçekleri sergileyebilecek misin?”

“Evime gitmeye hiç gerek yok. Bildiğim bir lokantaya ‘Biz geldik!’ demem yeterli. Haydi, gecikmeksizin gidelim ve içimden geçenleri ilk, tek ve son olarak sana söylemem için bana fırsat ver!”

“Ne gibi?”

“Seni sevdim ve seviyorum, başlangıçtan bugüne kadar hem...

Benimle evlenmeyi düşünür müsün?”

“Yalan!..

Ama evet!”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Üftâde (Farsça); Tutkun, âşık, sevdalı, düşkün.

(1) Ay Yüzlü; Yüzü aya benzer, yuvarlak ve beyaz, narin yüz yapısı ve karakteri. (Rahmetli Murat GÖĞEBAKAN’ın “Ay yüzlüm” şarkısını da hatırlamamak mümkün değildir!)

(2) Çakı Gibi; Sarsılmaksızın, kıpırdamaksızın, kurallara uygun biçimde, zevk alarak.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen,  misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım.  Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Mantı Burunlu; Yerel bir tarif. Ufak, hokka gibi fındık burun tarifine uygun burnu olan. Burun deliklerinin ve burun yapısının küçük olduğunun izahıdır.

Şimbil-Şimbil (Bakmak); Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.

Termal (İnfrared Kamera); Görüntüleme yöntemi olarak gözle görülmeyen kızıl ötesi IR (Isıl, termal) enerjiyi esas alan ve görüntünün genel yapısını renk ve şekil olarak görüntüleyen güvenlik amaçlı sistem.

Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

(3) Alımlı; Cazip. Gözü gönlü çeken, çok güzel, çekici.

Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan. Geçici, düşüncesizce değişken istekleri olan.

Koordinat; Bir noktanın yerini belirtmeye yarayan kot ve yön tarifleri.

Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

Nefret; Bir kimseye, bir şeye karşı duyulan çok olumsuz duygu. Tiksinme, tiksinti.

Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.

Şike; Bir çıkar karşılığında anlaşarak maçın sonucunu değiştirecek biçimde, uzlaşmalı bir spor karşılaşması yapma. Bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir işi yapma, danışıklı dövüş.

Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.

Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.

Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

(4) Dünyada tek bir güzel anne vardır, tüm evlâtlar da o annenin kendi annesi olduğunu sanır. Sözün Aslı; “Bütün Dünyada bir tek güzel (tatlı) çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ

(5) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.

(6) Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE

Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS

(7) Adapte Olmak; Uymak.

Fıtık Olmak; Çok büyük sıkıntı hissetmek. Canı çok sıkılmak. Sinirlenmek.

İki Lâfı, Lâkırdıyı, Kelimeyi, Sözü, Bilgiyi Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü, bilgiyi uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

Malûlen Emeklilik; Sigortalı bir şekilde çalışma hayatına başladıktan hemen sonra eskisi gibi verimli çalışmaya engel oluşturacak şekilde ortaya çıkan herhangi bir hastalık veya kaza sonrası kişinin eski iş yapma gücünü kaybetmesinden ötürü sigorta sistemi tarafından geleceğinin düzenli maaşla garanti altına alınması.

Taltif Etmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlünü almak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirmek.

Vız gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Zül (Zûl) Saymak (Addetmek)(Bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak olarak değerlendirmek.

(8) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(9) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?”  nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi;  Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.

(10) Namdar Rahmi KARATAY’ın GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDEYE” şiirindeki satırlar şöyledir: “Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin? / Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? / Şöyle bir dairede müdür bile değilsin. / Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…”

(11) Vatan senden hayat umar, / Sen yaşarsan o canlanır; / Vatan için ölmek de var, / fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET “KÜÇÜK ASKER”

(12) Aman diyene kılıç kalkmaz. Eğilen baş kesilmez. İnsan mertliğine sığınıp , teslim olan düşmanının canına kıymamalıdır, anlamında Atasözü.

(13) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(14) Batan gemiyi önce fareler terk eder; Tanrının bir kısım varlıklara özel yetiler verdiği bilinmekte. Örneğin köpeklerin narkotikte kullanılması alışkanlığı gibi. Deprem, yangın, su baskınlarında farelerin his kabiliyeti insanlara göre çok üstün olduğundan böyle durumlarda öncelik kaydederler. Ancak mecazi anlamda, herhangi bir kayıp olasılığı durumunda insanların en çok menfaatperest olanların ortamı terk ettikleri anlaşılmalıdır.

(15) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”

(16) Biz ayrılamayız olarak ünlenen “Aynı bedende can gibiyiz” diye başlayan Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ayşe Birgül YILMAZ'a, Bestesi; Mahmut OĞUL'a aittir.

(17) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.