Köyün adı; Değirmenciler Köyü idi. Bu ismin konulması konusunda anlatılan bir sürü hikâye vardı. Ancak akla en yakın olanı o zamanlar köy olmayan köye yakın bir yerde, birinin dereye savak(1) kurup değirmen yapıp çalıştırmasıymış, o zamanlar yol, iz olmayan yerde…
Nereden gelip de oralarda taht kuran değirmenin sahibi kanaatkârmış. Yakınlarından bulduğu buğdayları, el kantarı ile tartar, teslim ederken de kepeği, unu dâhil teslim edermiş, aynı kantarla tartarak, artık nasıl ayırıyorduysa.
Mal sahibinin gönlünden ne koparsa onu alırmış, pazarlık falan etmeden, didişmeden; unsa un, buğdaysa buğday, paraysa para. Eline para geçince de tuzunu, şekerini yağını denkleştirmeye çalışırmış çarşı pazarından!
Değirmen içinde bir göz olan; oturması, kalkması, yatağı, mutfağı, fırını, banyosu, hepsi bir araya sığıştırılmış olan yere yığarmış, aldıklarını.
Yalnızlık Allah’a mahsustu, bu herkesin “Değirmenci” deyip de adını bilmediği adam için de geçerliydi. Kendisi de biliyordu adı, sanı olmasa da, elde yok, avuçta yok, gönülde yok, yürekte yoktu ki yaşamını paylaşacağı birine gönül versin.
Hem kime diyebilirdi ki; “Avradım ol!” diye yokluğuyla, kimsesizliğiyle, sadece gündüzleri aydınlanan izbe(1) değirmeninde konuk gibi?
Gönül asla ferman dinlemiyordu(2). Bir şehir serüveninde un çuvalları arasından bakışmışlardı göz göze, kalpleri çarpmıştı çılgınca.
Sık sık iner olmuş şehre değirmenci, sokak aralarında; “Değirmenci” diye çığırarak ve o evin önünde sesini minörden majöre yükselterek(*).
Hatta öyle ki; Karakaçan’ı bile bazen sesinden etkilenip katkıda bulunmaya çalışırmış, sokağın kedileri, köpekleriyle birlikte Bremen Mızıkacıları(4) gibi.
Gönüldü bu, ota da konardı, yokluğuna, hiçliğine, fukaralığına aldırmaksızın dünyanın en güzel kızına da. Ki o kız, bir evin bir tanesi, gönüllerin sultanı, hülyaların kraliçesi, rüyaların tek dua edileni idi, ailesi için.
Özlem dinmemiş ikisi için de. Ana-baba kıyamamışlar kızlarının hüznüne, günden güne eriyip gitmesine, sanki değirmenci ondan farklıymışçasına.
El ele verip birkaç eşek yükü, tuğla, briket, çimento, kalas, tahta taşımışlar. Derede kumdan bol ne vardı ki? İki gönül bir olunca samanlığın mesken olması yanlıştı! İki gönül bir olunca birlikte karınca kararınca(5) da olsa düzgün bir yaşama hakları vardı; evim, evim; güzel evim(6) denilecek şekilde.
İlerleyen zamanda kızlarının özlemine dayanamayıp tası-tarağı toplayıp kendilerinin de değirmenin yanı başına kondurdukları gecekondu tipi eve yerleşecekleri başlangıçta hiç akıllarından geçmemiş olsa gerekti anne-babanın. Kondumcuk Kuşu(5) gibi gelip oturuvermişlerdi işte kızlarına komşu olarak.
O gün ay tostoparlak, mehtap tüm mevcudiyetiyle yeryüzünü taradığı için üç gün şükür olarak Eyyam-ı Biyd Oruçlarını(7) tutup namazlarını tasarladıkları vakitlere göre eda etmişlerdi, kendi belirledikleri kıble yönüne doğru.
Tabiidir ki, söylemek gerekli midir; iki gönül bir olmuş, kavuşmuşlardı birbirine, ya da bilinen deyimle; onlar ermişlerdi muratlarına, kimlere gerekiyorduysa, onlar da çıkmışlardı kerevetlerine.
Üç oğulları olmuş Havva ile Âdem’den farklı olarak.
İlerleyen zamanda yollarını yapmışlardı imece(1) gibi. Aslında buna imece değil de sosyal dayanışma ve işbirliği demek daha doğru olsa gerekti. Evler birkaç ev topluluğundan mezra(1) haline gelmişti.
Tek kusur, evet, değirmenin suyu vardı yeterince, ama taşıma suyla değirmen dönmüyordu.
Hem oğlanların da tıpkı babaları gibi şehirdeki kızlara gönüllerinin düşmesi engellenemezdi, engellenmemesi de gerekliydi zaten, nesil için. Zaten evlerin çoğalmasının da nedeni bu değil miydi? Artık değirmen de yeterli değildi.
Kıraçlar(1) düzeltilip düzenlenmiş, su gerekliliği nedeniyle arklar yapılmış, değirmen su kesilince atıl kalmıştı(3). Buna yüreği dayanamayan önce değirmenci baba, sonra değirmenci anne torunlarının omuzlarında son meskenlerine uğurlanmışlardı, bıraktıklarını sandıkları mirasla.
Bunlardan birincisi; ileride köy olacak mezranın adıydı; “Değirmenciler...”
İkincisi çocuklarının soyadları idi. Yasalarla perçinlenmiş, bir oğlunu diğerinden ayırmadığı halde değirmencinin farklılığı neden istediğini kimse bilmiyordu.
Büyükten küçüğe doğru değirmencinin verdiği soyadları Değirmenci, Değirmencioğlu ve en sonuncuya sadece Değirmen soyadı kalmıştı, yasal değişiklikleri, birbirinin şahidi olarak hemen yaptırdıkları.
Köyün tümünün soyadı Değirmen üzerine idi, aynı ana-babanın sulbundan(1), kendi çocuklarından ayrı ayrı. İlerleyen zamanda şehirden kız almışlar, şehirlere kız vermişler, gidip-dönmeyen. Kan bağı körelmiş, sıhri akrabalıklar(5), hısımlıklar(1) nedeniyle köy ailesinin de birbirinden kız alıp vermeleri doğallaşmıştı, bir değirmenle mezradan köye dönen yerde.
Yolları düzgünleşmiş, suları elektrikleri gelmiş, ayrıca kadastro geçmiş(3), Devlet Baba(!) bahçeleri için kanallar bile yapmıştı. Köy şehirden farksız yaşanır gibi olmuştu, hele ki bir-iki bağ-bahçe, tarla-tapanı da miras bölünmesi nedeniyle unutulan, gelip gidemeyen, genelde keleme kalan(3) şehirlilerden satın alınca.
İlerleyen zaman için daha da uygulamayı düşündüğü projeleri vardı Muhtarlığın, başlangıç olarak ilkokul yaptırmak gibi. Okumak için arzulu olan çocukları bir minibüs okullarına götürüp-getiriyordu, ama zahmetliydi.
Bir evin altını mescit olarak kullanmaktan vazgeçip hem hatırasını yâd etmek, hem de köyün artan nüfusuna yeterli olacak büyüklükte bir cami yaptırmak da vardı plânda. Caminin adı; doğal olarak köyün ismi ile anılacaktı; “Değirmenciler Köyü Camii Şerifi” olarak.
Okumamış, okuyamamış olsa da köyün akıllılarından oldukça ileride akıllı, beş vakit namazında niyazında, köyün hem imamı, hem müezzini aydın bir adamdı muhtar.
“Önce okul, sonra cami” demesi onun aydınlığının belgesi idi.
Köyde imece, belki geniş kapsamlı akrabalıktan ötürü geniş boyutundan da ileri idi. Bu nedenle önce bir traktör, sonra bir minibüs, yetmezse midibüs, otobüs bile almayı plânlayacaklardı.
Buna bir süreye kadar, yani okul yapılıncaya kadar sadece öğrenciler için değil, pazara, düğüne-derneğe gitmek için de gereklilik duyuyordu köylü ve herkesin eli çok zaman cebinde oluyordu, içtenlikle, gönülden.
Dün dikilen ağaçlardan nasıl kendileri faydalanmışlarsa kendilerinin diktikleri ağaçlardan da nesillerinin faydalanacak olmaları gururlarıydı. Ağaç demek, sadece dikili ağaç değil, geçmiş ile gelecek arasında oluşmuş bir köprü gibiydi, zihinlerinde.
Ayrıca; tomurcuk derdinde olmayan ağacın, odun iddiasında, yalnız kalabilir miydi insanlar?
Köyde yapılan sadece tarım değildi. Hayvancılık, hatta şehirden gelen sanat okullu kızların sanat öğretileri de gelişim içindeydi; biçki-dikiş-nakış, salça, reçel, turşu vb. ve en önemlisi ipekböceği yetiştiriciliği gibi.
Evler değirmenden kalan bir alışkanlıkla yan yana, hatta bitişikti, akrabalıklardan ötürü. Bir deyim olarak karışık, dağınık değil, toplu bir köy denilebilirdi, zaten akrabalık da bunu gerektirmiyor muydu?
Bu arada içtenlikle belirtmek gerekir ki; mezra, ya da yayla, obadan köye ulaşan, hatta kasaba, bucak sayılacak yerleşimde, yine değirmen alışkanlığıyla yapılan tüm evler; kerpiç yerine briket, tuğla, çimento, kum desteğiyle yapılmış tek katlı evlerdi. Bu nedenle köylü demirin ne olduğunu bilirdi de, bilmenin artısını benimsemezdi.
Köydeki kızların ne de olsa, çoğu dışarılardan gelmiş olsalar da akraba değiller miydi? Tabidir ki, sırt-sırta, yan yana olacaktı evler. Üstelik soy soya, bulgur suya çeker derlerdi ya hani, annelerine benzeyen bir-iki çocuk dışında köyün kısmi azamisi(5)(!) yani babalar ve çocuklar birbirine benzerlerdi. Yani; “Hıh!” demişler, evlâtlar babalarının burunlarından düşmüşlerdi!
Köy yolunun yapımında ortaya çıkan toprağı inceleyen bir mühendis; “Bu bir maden olsa gerek, bir tahlil ettirin, benim uzmanlık alanım değil!” demişti.
İş yoğunlukları nedeniyle, köyün asıllarından şehre göçenlerden yardım isteyeceklerdi. Eğer mühendisin dediği gibi köyde işlenmesi gereken bir maden varsa değerlendirip, işlemek ya da satmak için gerekli girişimlerde bulunulacak ve gerekirse kamyon, ya da kamyonlar alacak, ya da kiralayacaklardı, muhtarlık ve köylüler olarak akıllarının yattığınca.
Tek şartı vardı aydın ve ileri görüşlü muhtarın; o topraklar ekili-biçili, bağ-bahçe, tarla-tapandan değil, köyden ırak bir yerlerde, dağlarda, tepelerde, yamaçlarda olursa alınmasına, değerlendirilmesine izin verilecekti. Yoksa…
Yoksası, yoktu!
Köyde imece gerçekten el üstündeydi, başka bir köyde olması belki de mümkün olmayacak. Gerçekten kimin çocuğu olmuşsa, kimin ölüsü çıkmışsa evinden, kimin hastası, ustası varsa, kimin düğünü-derneği, ister sünnet, ister evlenme olsun, el eleydi, tüm köylü. Çünkü hepsi “Değirmenci” kökenliydi, aynı ana babadan gelip de ayrı anne-babaların çocukları olarak...
Köyün en bahtsız isimleri Nuriye ile Nuri idi, bebekleri yoktu. Ne kocakarı ilâçları kullanmışlar, ne adaklar adamışlar, Tanrı vermeyince vermemişti işte. “Çocuk bereket!” demekti, bu nedenle evlerinin betleri-bereketleri, huzurları, mutlulukları yoktu.
Başları eğik bir sessizlik, çaresizlik içindeydiler, yaşadıklarını sandıkları her anda.
Buna mukabil Kısmet’le İsmet'in Ahmet ve Mehmet adlarında, kendilerine illallah dedirten Habil-Kabil örneği iki oğulları vardı ki, Allah düşman başına vermesin!
“Şimdinin böyleleri büyüdüklerinde inşallah Habil-Kabil’i yaşamazlar!” diye dua ediyordu anne ve babası, hatta konu-komşu, akraba neredeyse tüm köy. Adları çıkmıştı dokuza, inmezdi sekize.
Ve eğer köy dışına çıkacak olsalar, onları dokuz köyden de kovarlardı, belki onuncu köy tereddütlü kalabilirdi! Herhalde bu tereddüt de “Islah olurlar(3) mı, acaba?” şüphesini yok edemezdi (herhalde, hani, meselâ)!
Hani demişler ya; “Bir âlimden bir zalim, bir zalimden bir âlim doğar!” diye, belki kökende gizli kalmış, belki ithal edilmiş(!) anneler dolaysıyla ara sıra da olsa yanlışlıklar yaşanmıyor değildi!
Kavga-dövüş değil, ağız dalaşı(5), münakaşa şeklinde. Sonuçta daima tatlıya bağlanıyordu bu tip vakalar, büyükler tarafından, netice de akraba değiller miydi? Her ne kadar akrep yapmaz, akrabanın akrabaya yaptığını denilmişse de...
Zaman durmuyordu, muhtar gerçekleştirmek istediği okul ve camiyi her ihtimale karşı betonarme olarak takviyeli demirlerle yaptırmış, traktör ve römorku satın almıştı, köy envanterine(1) kayıtlı olarak.
Trafikte bazı şeyler kısıtlıydı, ama hoşgörü(1) de insanların cisimlerinde yer alıyordu. Hem küçük bir şehirde bu normal değil miydi?
Muhtarın muhtarlık ömrü o kadarına yetmiş, yaşlılığı nedeniyle kendisini emekliye ayırmıştı. Kalan tasavvurlarını yeni seçilecek muhtar yerine getirecekti. Demokrasi vardı köyde, üstün meziyetlere(1), hatta varlığa sahip olsa da seçim gerekliyse, seçim yapılırdı, bu konuda hiçbir şey babadan oğula devredilmezdi, saltanat gibi. Sadece; “Ölüm hak, miras helâl idi!” kendi varlığı, cürmü, sevabı-günahı, haramı-helâli ile…
Yaşam normal bir şekilde devam ediyordu. “Gelen, gideni aratır!” dense de yeni muhtar, azıcık da olsa okumuş, zeki, eli açık, ağzı lâf yapan, bir önceki muhtar gibi gayretli, hatta onu örnek aldığını, çok zaman danışıp bilgi aldığını içtenlikle söyleyecek kadar dürüst ve tevazu sahibi(5) idi.
Nuriye ve Nuri kahırlanmaya, Kısmet ve İsmet sabretmeye, Ahmet ile Mehmet muzırlıklarına, yaramazlıklarına, kavga-dövüşlerine, şamatalarına, çekememezliklerine devam ediyorlardı.
Her ne kadar; “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir(7)” denmişse de ne nasihat, ne tekdir, ne tedbir, ne tehdit, azar, ceza, ne de kötek kâr ediyordu, sadece sırtları değil popoları bile meşin tutmuştu çocukların sanki.
Anne-babanın üzüldükleri şey; “Haklı-haksız, küçük-büyük ayrımı yapmaksızın” gerekeni aralarında üleştirmekti! Aralarındaki Ahmet, ya da Habil lehine bir yaştan biraz fazlası olan yaş; ne avantaj, ne de dezavantajdı...
Bir bilinmeyen günde, uzunca bir süre kapalı bir yerde ve cezalı oldukları hissedilen, daha doğrusu bilinen çocukların sesleri, gürültüleri çıktığı halde, evde hareketlilik olmaması, anne-babanın seslerinin işitilmemesi meraklandırmıştı komşularını.
Bahçenin cümle kapısı açıktı, iç kapı ise mandalını çekince açılmıştı, yüklenmeye bile gerek kalmaksızın.
Kışa ulaşma çabasındaki sonbaharın yorgunluğu vardı insanlar üzerinde, hem herkesin hissettiği, buna Ramazanın katkısı da inkâr edilemezdi...
Biri odada somyada, diğeri kanepe üzerinde cansız olarak yatıyorlardı anne-baba. Masum görünüşlü bir mangal üzerinde, sıcaklığını yitirmek üzere çaydanlıkta yarısı kalmış su ve kömürleşmeye çabalayan kömür taneleri, sebep olduklarına üzülmeksizin hınzırca bir keyif içindeydiler sanki.
Gelenlerin odayı hemen havalandırma, ortama temiz havayı yönlendirme çabaları onların ölüm sebebini açıklar gibiydi.
Olayı öğrenip olay yerine gelen muhtar, eli bazen şakağında, bazen çenesinde, bazen saçları arasında, uzunca bir süre ne yapacağının kararsızlığı ile düşündü. Çocukları bir yuvaya, bir yetiştirme yurduna göndermek içinden gelmiyordu.
Kavga, dövüş, muzırlıkları olsa da, ana kuzusu, birbirinden ayrılmaz iki yarım idi onlar, biri diğerinden az-biraz büyük olsa da. Ancak onları kim alır, bakar, besler, büyütürdü ki? “Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu…”
“Söylesem, anlayan çıkar mı, yoksa çenemi boşuna mı yorardım?” diye düşünüyordu. Şimdilik komşular, ya da akrabalar çocukları sahiplenip, cenazeler için gereklilikleri hazırlarken, ihtiyar heyetini toplayıp onlara danışmanın, ya da bilgi alışverişinde bulunmanın yararlı olacağını geçirdi aklından.
Ezan okunmaya başlamış, Nuri efendi hızlı adımlarla camiye ulaşma çabasını yaşarken, karşılamıştı onu muhtar.
Ve aklına, yoksulluğuna rağmen onun özenci gelmişti:
“Nuri Emmi. Namazdan sonra bir köy odasına gelir misin? Bir diyeceğim, söylemek istediğim bir şey var! Gelirken ablayı da yanında getir. Rastladıklarına, namazda heyetten olanlara da ses et, namazdan sonra onlar da köy odasına gelsinler, toplananlar yeter sanırım!”
Nuri Emmiye takılmak yerine düşüncelerini kapsamlı bir şekilde genişletmek, sözlerine yön ve şekil vermek için köy odasına yönelmiş, gene de İhtiyar Heyetinden namaza gidememiş olanlara çocuklarla haber göndermişti; “İratta, tarlada, tapanda değillerse, gelsinler!” diyerek...
Köyde haberle ilgili olarak yer yerinden oynamış gibi olsa da bir kısım vurdumduymazlar; azıcık aşım, kaygısız başım düşüncesinde sağırdılar. Ama özellikle Nuri Emminin dışında haberdar olması gereken bir kısım azanın gerekli özeni göstermemesi nedeniyle üzüntülüydü muhtar.
Toplananlara hemen ve Nuri Emmi ile beraber gelen hanımına ve azalara hep beraber söylemeyi tercih etmişti muhtar.
“Abiler, kardeşler!” diye başladı söze ve devam etti;
"Bir kısmımızın haberi var, bir kısmınıza da ben haber edeyim. Bugün bir kaza oldu ve mangal isinden Kısmet Ablayı ve İsmet Ağabeyi yitirdik, çocukları maalesef ortada kaldı. Benim aklıma gelen şu ki; Huriye Abla ve Nuri Ağabey yıllardır çocuk özlemi içindeler…
Hem çocuklarla da soyadları aynı Nuri Ağabeylerin...
Eğer teklifimi kabul ederlerse bu iki çocuğa bakmak için durumları da müsait. Güçlerinin, tahammüllerinin yettiğince Nuri Emmiler baksınlar Ahmet’le Mehmet’e.”
Ahmet ve Mehmet yanlarında değildi. Bir akrabaları cenazelerin yanından uzaklaştırmıştı onları. Muhtarın o çocukların fikrini şimdilik almasına gerek yok gibisine geliyordu. Devam etme gayretini yaşadı;
“Zamanı gelince, meselâ hemen, ya da okula başladıklarında oluru ile anlatırız anne ve babalarının yaşadıklarını, zehirlenmelerini ve kendilerinin kim olduklarını…
Aksi takdirde bu çocukları hükümete teslim edeceğiz. Ondan sonrası biliyorsunuz; ‘Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra!’
gibi bir şey olacak. Benim aklımdan geçenler bunlar, ne dersiniz, başka konu varsa aklınıza gelen o konuları da gene sağlıklı konuşuruz!”
Mal bulmuş mağribi(5) gibi değilse de özellikle Nuriye balıklama atlamıştı(3) bu teklifin üzerine; “Bakarız!” diyerek. Zaten evde kimin sözünün geçtiği herkes bilirdi, ama son söz Nuri’de olurdu;
“Peki, hatunum!” teranesiyle, onun dışında kazak erkek(5) denilebilirdi yaşı hiç de geçkin olmayan Nuri’ye!..
Ahmet, ya da konuk olduğu diğer adıyla(!) Habil’in okula kayıt zamanı gelmiş ve anne-baba isminin farklılığı ile gerçeği kendisine anlatmanın doğru olacağını ifade etmişti, okulun Müdürü, öğretmeni, müstahdemi, her şeyi olan genç adam.
Mutabıktılar(1), olmasalar da köyün çokbilmiş okuyan Ahmet’ten büyük bebeleri ya hemen, ya da ilerleyen zamanda gerçeği ona mutlaka söyleyeceklerdi. Bunu öncelikle “Anne-baba bildiklerinin” söylemesinden doğal bir davranış olmasa gerekti.
Düşünülenin, düşündüklerinin aksine Ahmet, beyninde kalan kırıntılar, belleğinde kalanlardan hissettiği kadarıyla hemen kabullenmişti gerçeği, gözyaşlarıyla. Onun için önemli olan bunu küçük kardeşi Mehmet’e nasıl anlatacağı idi. Mutlaka Nuriye-Nuri ikilisinin yardımını alması gerekliydi.
Aldı da…
Arada sırada da olsa kimsesiz kalan evlerine, öğrendikleri anne-babalarmın mezarlarına gidiyorlardı artık, öğrendiklerinin sonunda, el ele tutuşarak iki kardeş, uslu, sevecen ve birlik kuvvetiyle. O kısa barış süresi süresinin dışında; “Can çıkar, huy çıkmaz!” felsefesini yaşamaya devam ediyorlardı.
Bir bakıma özetlemek gerekirse, kendi evleri ve mezarlık dışında her zamanki gibi Habil ve Kabil idiler!
Atalarımız; “Olmaz; olmaz!” diyorlardı, ama tüm bilgi birikimlerine, tüm uygulamalarına ve dualarına rağmen Tanrı uygun görmüşse olmaz; mutlaka oluyordu! Nitekim Nuriye kendisi bile inanmıyor olsa da kendindeki ve bedenindeki değişikliklere beyniyle cevap veremiyordu, uzunca bir süredir, ancak belli etmeksizin.
Karı-koca; “Çocuklara, fanila, esvap falan alalım!” diye çıktılar köyden. Kocası dâhil kimse; “Daha Ahmet'e okula başlarken almıştınız ihtiyacı olabilecek bir şeyleri, şehre bu gidişinizin anlamı ne?” diye sormamışlardı, onlar da böyle bir soruya hazırlıklı değillerdi zaten.
Herhalde cevapları; “İşte!” şeklinde tek kelime olurdu, hissetmeyi istedikleri mutluluklarında.
Gerçek ki gerçekti, Nuriye de Nuri de mutluydular, hele ki duyduklarına inanamaz gibi şaşkınca ne yapacağını bilmez şekilde çevresine bakınmakta olan Nuri!
Anlattıklarını dinleyen, sorularına makul ve mantıklı cevaplar alan ve ultrasonda ne gördüğünü onlara da gösteren bayan doktorun söylediğiyle havalara uçmuşlardı sanki;
“Evet, hamilesiniz, bir kızınız olacak!”
“Gebeyim, Allah'a şükür!” deyip ellerini semaya kocasının da desteği ile açtığında, Nuri de “Âmin!” demişti tüm içtenliğiyle, sesinin yettiği kadarıyla hem.
Zaman ilerlemiş, tüm köyün bildiği gerçekler, değişiklikler tamamlanmış ve Cennet dünyaya gelmişti, Cennet’in Allah tarafından bağışlandığı tezahüratı ile.
Ve daha Cennet doğar doğmaz Habil ve Kabil sanki ilerleyecek günlerin hıncını yaşamaya başlamışlardı, kıskançlıklarında, çocuk aklıyla, ancak çocuk aklından farklı olarak düşmanca gibi.
Bu onlara irsiyetten, Havva ile Âdem'den aktarılmış olan bir gen olsa gerekti, tıpkı Ahmet-Mehmet isimlerine ek olan Habil-Kabil gibi...
İlgi üçe bölünmüştü, üvey de olsa, anaları-babaları tarafından inkâr edilecek olsa da. Ancak annenin yıldığı, kendisine illâllah dedirten(3) şey; iki çocuğun da Cennet’e aşırı düşkünlükleriydi.
Cennet’in farklı renk ve şekillerde iki biberonu, iki su bardağı, iki beşik ipi, iki değişik çift çorapları, başlangıçlarda özel işleme bir çift kundağı ve şimdilerde iki yorganı ve iki battaniyesi vardı, nöbet günlerine göre değil, Ahmet ve Mehmet’in nöbet saatlerine göre.
Annelerinin tavrından çekinmeseler; banyosunu beraber yaptırmayı, zıbınını, uyku tulumunu, bere ve eldivenlerini giydirmeyi, altını bağlamayı bile düşünebilirlerdi. Anneleri “Pes!” demişti.
Banyo ve altını değiştirme işlemlerini banyoda yalnız başına ve altını bağlamayı kendi odasında tek başına gerçekleştiriyor ya da onları dışarıya gönderiyordu, babalarının gözetiminde...
Sevgileri ikisinin de abartılıydı. Habil’in Cennet’in yanağına usulca dudaklarını dokundurmasına karşılık, Kabil’in öpüşü abartılmış olmazsa bir sülüğün(1) kan emişi gibiydi, vampirden(1) farklı olarak.
Cennet bu duygusal ve aşırı sevgileri bilir, hissederdi sanki ağlamazdı, yanaklarındaki kızarıklık ve morluklara tepki göstermezdi annesinin aksine. Hatta o, gelişme çabasındaki beynine sanki hükmedercesine ayırım yapmamayı gözetirdi.
Örneğin; birinden biberonu paylaşmışsa, bir sonrakinde ötekinin uzatışını beklerdi. Belirli bir süre birinin kucağında durmuş, yanında koynunda uyumuşsa o sürenin bitimini hissedip ötekine uzatırdı kollarını.
Zamanın en kötü huyu yerinde saymasını bilmemesi olsa gerekti.
Ve bu gerçek en çok çocuklarda hissediliyordu. Çünkü onlar büyüyorlardı ve “İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır(9)” kuralı işliyordu.
Evet, dünlerde biz, bizden öncekiler gibiydik. Dünkü onlar olduk bizler de. Yarını, yarınları düşünmek gereksiz! Hem yarın için insanın umudu olsa bile, garantisi var mıydı yarının? Bunlar; Habil’in, Kabil’in belki de her ikisinin düşünceleri olsa gerekti, büyümeleri çağlarında.
Bir gün, bir olağan denilecek zamanda, olağandışılığın yaşanılacağını ummaksızın Kabil’in düşüncesinde saçmalama, kendi düşüncesine göre gerçeğini üretmişti Habil. Bunda öğretmeninin üreme organlarını anlatmasının etkisi olsa gerekti.
Zamane çocukları artık bebekleri leyleklerin getirmediğini, dereden tutulmadığını, lâhananın içinden çıkmadığını, mutlaka bir anne ve babanın gerektiğini biliyorlardı! Hem de Tanrının hikmetinden sual edilmeyeceğini de.
Bunları Habil’e öğretmeni öğretmişti, ilerleyecek yıllarda, yani hemen diğer yılda Kabil de öğrenecekti aynı doğruları, hilâfsız(1) ve doğal olarak. Bu nedenledir ki Habil için doğal olan şey, Kabil için saçmaydı.
Habil düşüncesini içtenlikle saygı duyulması gerekçesi ile saygı duyulması amacı ile söylemişti Kabil 'e;
“Ben büyüyünce Cennet’e âşık olacağım ve onu alacağım!”
Bu kadardı söylediği Habil’in, Kabil’in nutkunun tutulurcasına(3) “Hayır!” diyemediği.
Ve o günden sonra araları açılmış, lâmı-cimi olmaksızın aralarındaki ipler kopma derecesine gelmişti, Cennet’in haberdar olmadığı, olsa da bilemeyeceği, hissedemeyeceği, aklının eremeyeceği, belki aklından bile geçirmeyeceği o yaşlarda.
Kin yüklenmişti Kabil, hem taşıyamayacağı kadar, belki kendisine bile itiraf edemeyeceği kadar. Düşünceleri katıydı. Dünyanın oluşumundaki gibi ilk cinayet gibi bir cinayeti tasarlıyor, plânlıyordu ermeyen aklıyla.
O günün doğa yasaları ile bugünün yasaları aynı mıydı ki, elini-kolunu sallayarak dolaşasın? Bir bakıma düşüncesizlik, diğer bir bakıma gençliğinin desteklediği bilgisizlik, heyecan, kıskançlık, çekememezlik ve kim bilir başka neler?
Habil akılsızdı Kabil’in tasavvuruna göre. Kabil’in yanılgısı, ağabeyinin dürüst ve kendisi için her şeye, tüm doğa kurallarına uygun olarak daha sevecen ve müşfik(1) olması gibiydi, büyük olması göz ardı edilmiş olsa da.
Habil’in son dersi doğum yapan öğretmeninin raporlu olması dolaysıyla boştu. Bu nedenle Habil erken çıkmıştı sınıfından. Köy servisi için siftiniyordu(3) okulun basketbol sahasının kenarındaki seyirci kanepelerinde, aklından Cennet dışında hiçbir şey geçirmeksizin.
Kabil mazeret uydurup çıkmıştı sınıfından ve en sempatik(1) tavrıyla;
“Hadi köy minibüsü gelinceye kadar, gezelim!” demişti, art niyetini(5) gizleyerek.
Kabil’in içten pazarlıklı oluşunu hissetmesi mümkün değildi Habil’in, her ne kadar “Akrep yapmaz, akrabanın akrabaya yaptığını” söz dizisini biliyorsa da. Netice itibariyle kardeşi idi, yanındaki, ya da karşısındaki...
Uç boyutta bile olsa kardeşi, her ne kadar aralarında Habil-Kabil çekemezliği olsa da kendisi için yanlışlık düşünmez inancındaydı.
Arada bir saatlerine bakarak ilerliyorlardı. Hastaneyi, top sahasını, hatta mezarlığı geçtiler, Abbaslık Yarının yanına geldiklerinde;
“Yoruldum, oturup biraz dinlenelim!” dedi Kabil. Kabil yarın kenarına çöktü umursamaksızın. Oysa Habil tertipli ve titiz biriydi, oturmadı çömdü(3). Bir iki kelime sessizliğinde, yerinden kalkan Kabil;
“Ben bir ufak su dökeyim, geleyim, gecikmeyelim, dönelim!” dedi, yakındaki ağacın dibine gidip, çöğdürme(3) çabasını yaşarken.
Habil iğreti oturuyordu(3), çömmüştü, tıpkı defi hacette(5) bir gibi. Sinsice yaklaşan Kabil tüm gücü ile ağabeyini yardan aşağıya itekledi. Can havliyle(5) kurtulmak istercesine elini uzatan Habil, kazağından tuttuğu Kabil’i de aynı yara, uçuruma sürükledi...
Gelmelerini bekleyip de gelmediklerini gören anne babaları telâşla muhtara, polise, jandarmaya koştular.
Arayışlar boşuna sürdü birkaç gün. Ta ki telâşı fark eden hastane hemşirelerinden birinin “N’oluyor?” sualiyle karşılaşıncaya kadar.
Çocukların birkaç gün önce hastanenin yanından geçtiklerini gördüğünü söyledi hemşire, belki de aklından hiçbir şey geçirmeksizin...
Uçurumun dibinde hüzünlü sona ulaştıklarında kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çocukların cansız bedenleri neredeyse yoktu, iskeletleri çıkmış gibiydi.
Aç kurtlar, sırtlanlar, akbabalar ayaklarına kadar gelen nimetten gereğince doyummuşlar, kalanları da leş kargaları, karıncalar ya da diğer ufak böcekler sahiplenmiş olsalar gerekti, geçen zaman içinde.
Hiç kimse bunun nedenini, niçinini, nasılını bilmedi, bilemedi, herhangi bir sebep, herhangi bir gerekçe uyduramadı.
Belki de buna gaipten bir ses(3) olarak; “Cennet büyümeden dul kalmıştı!” denilebilir miydi? Bilmemek değil, bilememek, ya da öğrenmemek yanlış ya da ayıptı...
Kim, neyi, nasıl, ne zaman ve ne şekilde bilmiş olabilirdi ki?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kabil ile Habil’in öyküsünü kısaca özetlemek gerekirse; ikisi cennetten kovulan Havva ile Âdem’in (Batı dillerinde Eve ile Adam) iki erkek çocuğudur. Tanrı’nın ayırım yapıp Habil lehine bazı şeyler için öncelik tanıması dünyada ilk insanın ölümünün, ilk kardeş cinayetinin izahıdır. Kabil (Tevrat'ta Kâin olarak yer almakta, İncil'de Kâyin olarak geçmekte, Kur’an'da ise ismi geçmemekte.) Habil’i öldürmüştür. İlk keder ve gözyaşı da bu olayla Havva’dan dökülmüş.
“Değirmenciler” olarak köyün ismini aklımdan geçirmiştim, ancak bu isimde köyler olduğunu düşünmemiş değildim. Nitekim bulabildiğim iki isim; Balıkesir-Dursunbey ve Ankara- Kızılcahamam’dan. Başka il ve ilçelerde de bu isimlerin yaşanması muhtemeldir.
Habil ve Kabil’in intihar ettikleri(!) bu köy, bu il, yer ve Yar var Türkiye’mde. Bu benim bildiğim, yaşadığım, benim olan bir il, bu köy benim köyüm, bu civar benim yaşadığım, büyüdüğüm, ekmeğini, suyunu sahiplendiğim, herkesçe bilindiğim yer. Bu küçük il; küçük ama şirin, güzel, benim için olduğunca büyük, tarihim için olağandan büyük, ama nüfus ve yüzölçümü bakımından küçük olsa da, bunları dert etmediğim, umursamadığım bir il. Osmanlı Devletinin 1299 yılında doğduğu, bugünkü Türkiye’min doğuşunu simgeleyen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mayası olan il başkent; Bilecik…
(1) Envanter; Döküm. Bir işletmenin para, değerli kâğıtlar, taşınır-taşınmaz mal varlıklarıyla, alacaklarını ve borçlarını oluşturan bütün öğeleri, miktarları ve ayrıntılarıyla gösterme ve bu durumu gösteren çizelge.
Hısımlık; Akrabalık. Kan Hısımlığı, Kayın hısımlığı olarak ayrılmakta Medeni Kanunun 17. Ve 18. Maddelerinde açık tarifleri vardır.
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki (köyler) topluluklarda gönüllü ya da zorunlu olarak birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele (el birliği ile) yapılması, iş gücü açığının kapatılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi. Eğer bu gibi işler için para toplanacaksa buna “Salma” denilmektedir.
İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).
Kıraç; İyi nitelikli olmayan, ekilebilse bile verimi çok az olan şey (genelde toprak).
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Mezra; Seyrek aralıklı, birkaç evlik yerleşim alanı.
Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.
Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Esirgeyici. Sevecen. Acıması olan.
Savak; Değirmene akan suyu, gerektiğinde bir başka yöne akıtmak amacıyla yapılmış düzenek. Bir barajın fazla suyunu boşaltmak için yapılmış yapı (SAVAK; İran’ın casus yetiştirmek ve istihbaratçı eğitmek amacıyla kurduğu, şu anda olmayan istihbarat kuruluşu ile ilgisi yoktur).
Sempatik; Kişide yakınlaşma duygusu uyandıran, hoş gelen, cana yakın, sevimli, hoşa giden.
Sulb (Sulp); Döl, soy. Bir erkeğin zürriyetinden gelen. Omurga kemiği. Sert, katı, taş gibi olan.
Sülük; Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı. Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar.
Vampir; Halk inanışına göre geceleyin mezardan çıkarak insanların kanını emen hortlak.
(2) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ
(3) Atıl Kalmak; Tembel, uyuşuk, işsiz, güçsüz, boş, aylak, işe yaramaz durumda olmak.
Balıklama Atlamak; Bir işe, bir duruma, bir harekete sonucunun ne olacağını düşünmeden girişmek. Suya dalmada, atlamada balık gibi gergin, düz ve baş aşağı bir biçimde atlamak.
Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak.
Çönmek; Çömmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır
Gaipten Sesler Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.
Islah Olmak; Daha iyi bir duruma gelmek, yanlışlıkları düzeltmek, iyileştirmek. Yola gelmek, uslanmak.
İğreti (Eğreti) Oturmak; Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak şekilde oturmuş olmak, geçici, muvakkat olarak yerleşmiş olmak. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olmak.
İllâllah Dedirtmek; Çok bezdirmiş olmak, sıkmak, bıktırtmak, yeter artık dedirtmek!
Kadastro Geçmek (Kadastroya Geçmek); Kadastrosu yapılmak.
Keleme Kalmak; Tarlanın, bağ-bahçenin sürülmeden bırakılıp bakımsız kalması.
Minörden majöre geçiş; Küçükten büyüğe (Öyküde; ince, sessiz sesten kalın sese) geçiş.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(4) Bremen Mızıkacıları; Grimm Kardeşlerin fabl tarzında yazdıkları çocuk masalı. Sahiplerinin kendilerine iyi davranmadığı için Bremen’e doğru yola çıkan eşek, köpek, kedi ve horozun müzisyenlik serüvenidir.
(5) Ağız Dalaşı; Karşılıklı kötü, hatta küfürlü sözler söyleyerek yapılan kavga.
Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Defi Hacet; Küçük ya da büyük abdest bozmak, tuvalete (helâya) gidip işlemi sona erdirmek!
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kazak Erkek; Aslı; Rusça cesur, gözü pek, acar, delikanlı anlamında “Kazah Erkek” olup Türkçemize “Kazak Erkek” olarak nasıl yerleştiği malûm değildir. Karısına söz geçiren, dediğim dedikçi, sert, bir bakıma maço erkek tarifidir.
Kısmi (Kısm-ı) Azami; Azami kısmı en çok olan bölümü.
Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Sıhri Akrabalık (Hısımlık); Kan bağı ile değil, kanuni yollarla oluşan akrabalık. Medeni Kanunda belirtildiği üzere eşlerden birinin kan bağı ile olan akrabalığı diğer eşe sıhri akraba olup bu akrabalık eşler ayrılsa bile bozulmamakta sona ermemektedir.
Tevazuu Sahibi; Mütevazı. Gösterişsiz, yalın, alçakgönüllü.
(6) Home, My Sweet Home (İngilizce); “Evim, tatlı (biricik, sevgili) evim!” Mötley CRÜE’ye ait şarkı.
(7) Eyyam-ı Biyd Orucu; Aydınlık Günler Orucu anlamında olup Ayın en parlak ve tam olduğu Hicri ayların 13., 14. ve 15. Günlerinde tutulan oruç.
(8) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(9) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL