Kırk üçüncü baharımı(!) yaşıyordum, bunun son yirmi yılı yalnız ve kimsesiz. Yalan söylemiş gibi olmayayım, ilk üç-beş yılı kız kardeşimle, sonra onun nasibi çıkıp ayrılınca, tek başıma, ben ve oğlum yaşamı üleşmeye başlamıştık.

Oğlum Doğan, doğmadan önce annesinin kanını zehirlemiş, kendisi hayata tutunmuş, annesini hayata tutunduramamıştık...

Doğan şimdi yirmi yaşında, asker olmak için hevesli.

Ufak bir şehirde, minik bir bakkalda tüm çabamı vererek okutmaya, büyütmeye çalıştım Doğan’ı. Büyüdü, ama liseden sonra okumadı.

Kocamadığım halde; “Kocadın, otur, dinlen!” demişti, sanki asker olduğunda bakkala başkası bakacakmış gibi...

Karımı yitirdikten sonra, bir başka dünya aramadım. Sevmiştim karımı, ya da sevmiştik birbirimizi karşılıklı. Ya da ilk ve belki de tek heyecan olarak öyle sanıyorduk, aşkı bilmeksizin, aşktan anlamaksızın, o duyguyu yaşamaksızın, kim bilir? Gönlüme sultan idi, inkâr edemeyeceğim, Tanrının emaneti idi o.

Ama Tanrı emanetine hıyanet edeceğimi düşünmüş olmalıydı ki tez almıştı onu benden. Ben de Tanrıya nispet olsun diye onu şaşkına çevirmek için ne evime, ne gönlüme, ne koynuma, ne de nikâhıma almamıştım karımdan sonra herhangi birini!

Şaşırmış mıydı Tanrı, yoksa “Aferin!” mi demişti, bilemem. Tüm ömrümü; “Tanrı bana acısını göstermesin!” dediğim oğluma adamıştım.

“Tanrım sadece bana değil, tüm insanlara evlât acısı göstermesin!” dileğimin eki idi, düşmanıma bile hatta eğer inanıyorsa...

Bir konuyu da saklamadan pas geçmeden söylemem, daha doğrusu itiraf etmem gerek!

Karımdan önce, lisede okurken, ilgisinden ve benim bilmediğim, belki de bilemediğim, ama onun beni yaşadığından, sevdiğinden emin olduğum bir genç kız vardı, adını unuttuğum, ya da unutmam gereken.

Belki kendimi zorlasam adını hatırlayabilirdim. Nikâhımıza gelmişti, hüznünün şakaklarında zonkladığını hissetmiştim. Bizim o günümüzden sonra görmedim onu bir daha hiçbir yerde, hiçbir zaman. Yer yarılmış, yerin dibine girmiş, kaybolmuştu sanki...

Zaman durmuyor, günler geçiyordu, ahenkli, ya da ahenksiz...

Ya da yalnızlığın, bir bakıma kimsesizliğin hüznüyle...

Ve çocuk, çocuklar büyüyorlardı, baba ve babalar yalnızlıklarıyla yaşlanıp küçülürlerken. Ömrün tükenmesini beklemek yanlıştı, kırklı yaşlarda.

Şairin dediği gibi; “Kim bilir kaç yaşında, nerede olursa olsun!(1) ama oğlumun bakkallık dışında bir baltaya sap olmasını isterdim, askerliğini bitirişinin sonunda.

“Bir lokma aşım, kaygısız başım(2)!” umudumdu, sonrasında kesinlikle ömrümün sonunu, yaşamımı tüketmeyi dilerdim. Ama insanın dileği Tanrının gerçekleştirmesinin gereği olmuyordu. Tanrı; plânı, ya da çizdiği yörünge neyse onu uygulamayı yeğliyor olsa gerekti, ne bir saniye önce ne bir saniye sonra(3).

Bu nedenledir ki oğlum; ben gibi bakkal olmasın, bir devlet dairesinde ömür boyu geleceğini garanti etsin, dileğindeydim.

“Efkârlı günlerimde, geldi çattı Ramazan!(4) örneği boynu bükük dönmüştü askerlik başvurusunu yaptığı Askerlik Şubesinden.

Nüfus Kâğıdında o güne kadar fark etmediğimiz “Doğan” ismi “Doğa” olarak kaydedilmiş ve Askerlik Şubesi doğal olarak; “Evet, doğum tarihin, anne-baba adların doğru ama sen ‘Doğan’ değilsin!” diyerek onun askerlik için başvurusunu kabul etmemişlerdi.

Bu bir vatan göreviydi; “Ben, ben değilsem, beni bulun!” ya da “Benim ben olmadığımı ispatlayın!” diyemezdi ki asker adayı! Karşısındaki komutan Nüfus Kâğıdına “Cık! Cık!” gibi yazılması mümkün olmayan sesler çıkartarak uzattığı fotoğraflı Nüfus Kâğıdındaki resim ve bilgilere telâş ve anlamsızca bakıp bir de Doğan’a bakıyordu.

Doğa ne demek, Doğan ne demekti? Bir “n” harfi insanın hayatını bu kadar mı etkilerdi ki? Hem dedesinin, babasının da Nüfus Kâğıtlarının kütüğü olan iklim bölgesinde…

“Yol göründü, gurbet ele giderim(4)!” örneği değil, göç edip büyük dedemizin kayıtlı olduğu o küçük ilçenin Nüfus Müdürlüğüne gitmemiz farz olmuştu. Aksi takdirde düzeltmeler için işin yoksa mahkemelerde kapılardan kapılara sürün, uğraş, dur!

Evet! Yük ve malzeme taşımamız için eski bir model makinemiz, yani pikabımız vardı, ama hem yol-iz bilmiyorduk, hem de pikabın o kadar uzun yola tahammül edebileceğinden emin değildik, endişeliydik.

Ayrıca askerdeyken “Hemşerim!” dediğim, yirmi küsur yıldır arayıp sormadığım aynı tertip bir arkadaşım vardı. Hani; “Kim öle, kim kala!” derler ya, o tertip yani.

O; devlet memuru idi, eğer aklımda yanlış kalmadıysa. Yaşıyor ve memuriyete devam ediyorsa onu bulmam pek zor olmayacak gibime geliyordu, ondan sonrasını da düşünmüyordum zaten. Hatta ve belki...

Neden “belki” olsun ki, yardımını isterdik, o da mutlaka yardımını esirgemezdi bizden. Nüfus Kâğıdındaki hatanın düzeltilmesi konusunda yıllardır o yörenin çocuğu olması dolaysıyla “ahbap-çavuş ilişkisinin(6)” olduğunu düşünmenin fazla iyimserlik olmayacağı düşüncesindeydim, ümit vardım.

Gerçekten yol görünmüştü, askere gitmek için aşırı gönüllü olan oğlum için. Askerliği aradan çıkartıp onun da benim gibi askerlik dönüşünde gönül verdiğine kavuşmak gibi bir dileği mi vardı, bilemezdim. Ancak bunu bugüne kadar hissettirmediğini, ya da benim hissetmediğimi içtenlikle ifade etmem gerek!

Düşüncesi benim düşüncemden, daha doğrusu yaşamayı hayal ettiği benim yaşadığımdan farklı olsa gerekti. Çünkü ben askere gitmeden evvel evlenmiştim ve Doğan ben askerdeyken doğmuştu.

Bu nedenle annesini yitirdiğimiz için o ismi koymuştum kendisine. Doğayla pek ilgisi yoktu, ama doğanın kadere etkisi gibi ona “Doğa” ismini de koysam fark etmezmiş, diye düşündüm.

İnsanın boş vakti olunca, neler geçirmiyordu ki hayal dünyasından. Örneğin tezgâh arkasında, neler döktürmemiştim ki rahmetli karım için? Kimisi yarım-yamalak kalmıştı müşteri, hele ki çocuklar gelmişlerse...

Bakkalın kepenklerini indirip yola çıkma arzusunu yaşadık, tabiidir ki büyük bir dosya kâğıdına; “Camideyim, gelcem!” yerine, “Acil bir durum için şehir dışına çıkmamız gerekti, iki güne kalmaz döneriz!” diye yazdım.

Kaza kudret düşünmeksizin ve de dahi hırsızlara elimizle açık davetiye yazdığımızı umursamaksızın. Ayrıca iki gün yaşayacağımız da garanti miydi ki, sözlerimin sonuna; “İnşallah, Maşallah!” gibi sözler eklememiştim.

Dualarım Tanrının sıralı ölüm vermesi, düşmanıma bile ki, düşmanımın olduğunu hayalimden bile geçirmezdim, evlât acısı vermemesi üzerine idi, tekrar etmiş olsam da. Yaşamda en sevmediğim kelime; “Keşke” ama şu anda o kelimeyi sarf etmek için öylesine arzuluyum ki!

“Keşke Tanrıya önce ben!” deyip rahmetli karımın sağlığı için dua etseydim. Onlar ana-oğul nasıl olsa birbirine destek olurlardı. Ancak kaba bir ünlem de olsa söylemeliyim ki; “İtin duası kabul olsa, gökten kemik yağardı! (8)

Allah'ın sevgili kulu olmasam gerekti ve daha bir yıl bile yaşamadan, birbirimize alışmadan hatta Tanrım alıvermişti onu; karımı benden. Doyum yetersiz bir kavramdı ve ben yaşamımın tümünü onun bana emanet bıraktığı oğlum için harcıyor olmaktan dolayı mutluydum...

Seyahat güzel bir şey olsa gerek, eğer zorunluluk yoksa. Ingıdık-ıngıdık giden(9) otobüste yan yana, yarı uyur, yarı uyanık, boyunlarımızın tutulmasını göz ardı ederek gece yolculuğundaydık.

“Senin de yolun biter!(10) demiş şair. Yol bitmiş, şehre gelmiştik. Buradan da ilçeye minibüsler varmış, doldukça kalkan. Sabahın behrinde(6) kim dolduracaktı ki minibüsü?

“Diğer yolcuların da parasını verelim, işimiz acele, at bizi ilçeye!” demem işe yaramadı. Çünkü;

“Olmaz, kadrolu müşterilerim var, işi-gücü olan!” demişti şoför efendi.

Doğrusu taksi ücreti de bize hem uygun değildi, hem de sonradan öğrendiğimize göre gelen taksiler burada daha duraktan çıkarlarken taksimetrelerini açıyorlarmış! Şehirde bir tur atıp geleni nasıl fark edebilirdik ki?

Vazgeçtik, bekledik. Etli, butlu, tombul, tombalak, semiz keyfi gıcır(6), tembellikleri suretlerinden belli olan uyuşuk insanlar kadroyu tamamlayınca hareket ettik.

Herkesin bize benzer “Bakımsız Tarzan” gibi kikirik(7) olmalarını bekleyemezdik, abesle iştigal(6) olurdu bu. Üstelik bu şekilde düşünmek de bana yakışmazdı, bir bakıma değil, doğrudan doğruya gıybet(7) sayılırdı bu.

Ne demişti şair; “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır, / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır!(11) Ben ve eğitebildiğim kadarıyla oğlum, ahlâksız değildik, Allah’tan korkumuzu ise tartışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi!

Bu ildeki diğer enteresan bir bulgu da, miktarı küçümsenecek kadar az da olsa 40 yaş üstü insanlara taşıtlarda tenzilât olmasıydı. Çünkü şoföre; “İki kişi” diye para uzattığımda;

“Beybaba, sen kırkı aşmış gibisin. Şehrimizin kuralı; kırk yaşa kadar iki buçuk, kırk yaş sonrası iki yirmi...

Bozuk paran varsa ver, yoksa dert etme hallederim. Yeter ki acele ettiğiniz iş için Allah yardımcınız olsun!” demişti, bizi bilmeden, tanımadan, belki de tüm içtenliğiyle.

Büyük baba dedemizin bu şehri, sonrasında gideceğimiz şirin olduğu konusunda iddialaşacağım ilçeyi tercih etmesinin, rahmetli babamın ve baba dedemin deyişiyle esbabı mucibesini(6) anlamıştım. Bu şehir bir başka, nevi şahsına münhasır(6), başka bir dünya ile kıyas edilmesi mümkünsüz bir şehirdi!

İl, ilçe için bana her bakımdan olumlu bir açık kapı olarak gözükmüştü.

Hani “Şaşkın Ördek(6) diye bir tabir, ya da deyiş vardı, ilçe bizim ata ocağımızdı ve biz bilmiyorduk bu ocağı; “Köyden indik şehire, şaşırdık birdenbire” örneği. Yol da bilmiyorduk, iz de…

Üstelik kafamız çalışmamış, ne minibüs şoförüne, ne de içindekilere sormuştuk, gitmek istediğimiz yeri. Belki de asker tertip arkadaşımı bulma ümidim ağır basmış da olabilirdi. Araya, araya ya da sora, sora Bağdat bulunurmuş(12) ya!

“Oğlum, sen otur şu parkta, bir çay içedur, ben bir arkadaşıma bakayım, arayıp bulma şansımı araştırayım!” dedim oğluma, kaderin benim için neler hazırlamış olabileceğini düşünmeksizin.

Yaz ortası müthiş bir sıcaklık vardı geldiğimiz yerde ve hemen öncesinde geldiğimiz ilde. Ama burada mikroklima(6) etkisi olsa gerekti, göl, gölet, ya da nehir gibi coğrafya derslerinden bütünlemeye kalmamın mazereti olarak yorumladığım.

İnsan gideceği yeri hiç mi merak etmezdi ki? Mutaassıp bir çevre değildi bu ilçe, ama anadan üryan(6) gibi açık-saçık(6), yaka-bağır fora(6) kimseler de gözükmüyorlardı ortalıklarda.

Bağdat’ı bulmam gerekti! Parktan çıkışta, hemen önüm sıra yürüyen mazbut giyimli, muntazam adımlarla yürüyen bayanın yanına yaklaştım;

“Affedersiniz efendim…” cümlemi tamamlayamadan nutkum tutuldu(9). Dağ dağa kavuşmaz, insan, insana kavuşur(13), demişlerdi, gerçekmiş! Ben daha "Sen?” demeden o neredeyse bağırarak;

“Bekir? Bekir Karabekir...

Sen ha? Hangi rüzgâr attı seni buralara? Benim için, deme, yalan olur, sebebini biliyorsun. O halde anlat, neden geldin buralara?”

“Bense ‘Neden kaçtın uzaklara?(14) diye sormayı isterdim Şermin!”

İsmini bir anda hatırlamama, nasıl birden aklıma geldiğine nasıl hayret etmezdim ki?

“Ben, beni yitirmek için döndüm babamın ‘memleketim’ dediği buralara, doğal olarak yitirdiğim anne ve babamla birlikte. Büyüdüm, okudum ve ayrılmadım buralardan. Küçük bir ilçe, küçük bir anaokulu...

İşte sen evlendikten sonra kayboluşumun, uzaklarda oluşumun kısa öyküsü…”

“Unutmadım seni, hele ki karımı yitirdikten sonra...”

“Affedersin, kaba sözlere sarılmak istemiyorum, ama eşini yitirdikten sonra mı aklına geldiğimi söylemek istiyorsun?”

“Yanlış anladın!”

“Yanlış, ya da doğru! Ben bir ömrü adamak isterken...

Neyse bunları anlatmama gerek yok! Sen sadece buralara neden geldiğini anlat. Yardımcı olmam gerekiyorsa, yardım edeyim ve ‘Beni burda bırak git(15)!’ Gidebilirsen, demiyorum. Çünkü aldırmadın bana, bilmedin, anlamak istemedin, hem saygılı olmayı bile düşünmedin, bence...”

“Çok ağır konuşuyorsun, hak etmiş olsam bile...

Oğlumla geldik, dedelerimizin yaşadığı bu şirin ilçeye. Belki senin burada yaşadığından haberim olsa çok öncelerden gelir, arar, bulurdum seni. Neyse! Oğlumun isminde bir harf hatası olmuş. O şimdi parkta...

Kütüğümüz buraya kayıtlı olduğu için aslını, neslini öğrenmeye, düzelttirmeye geldik. Ben askerdeyken onu doğururken yitirmişiz annesini. Ne kadar zor şartlarda, yalnız ve ben başıma bugünlere ulaştığımın özeti bile bir günden fazla sürer, bu nedenle boş ver, diyorum!”

“O halde al oğlunu, sizi Nüfus İdaresine götüreyim!”

“Olmaz! Anlatamam seni ona!”

“Neden? ‘Bunun yerine ben anneni tercih ettim!’ demen o kadar zor olmasa gerek!”

“Onun anlayacağından emin değilim!”

“Eğer sen bana lisedeki gibi can alıcı gözlerle, severmiş gibi, bensizliği benimsememiş gibi bakmazsan…

Yani şu anda aynısının şekillendiğini hissettirmezsen nereden ve nasıl anlar ki eskimizi? Rastladığım bir eski sevgili değil, sıradan bir vatandaş dersin, olur, biter!”

“Diyemem! Gerçeğimi saklayamam, hem bugüne kadar oğluma yalan söylemedim, hem de o kadar acıtarak iğneliyorsun ki beni?”

“Peki, bana da yalan söyleme o zaman!”

“Böyle ayaküstü olmuyor…”

“Yalan söyleme! dedim, o kadar!”

“Söz! Yalan söylemeyeceğim. Ama böyle değil, ‘Ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur!(16)diyerek. Üstelik bu yaşlarda hayattan hiçbir beklentim, olmadığını bile bile...”

“Peki, dinleyeceğim seni. Nüfus İdaresinde akrabalarımız, dostlarımız var, sanırım oğlunun işi çabuk biter ve bulduğun ilk imkânla oğluna doğruyu ve gerçeği söylemen gerektiğini hatırlatayım!”

Parka gittik beraberce, oğlum merakla baktı bize. Gerçeği saptırmadım, kısıtlasam da.

“Liseden sınıf arkadaşım Şermin, asker arkadaşımı da onun sayesinde bulacağız inşallah. Çok ısrar etti, öncelikle senin isim problemini halletmemiz için.”

“Merhaba Doğan!”

“Merhaba Şermin Anne, yani Abla!”

Bu; Tanrının yönlendirişi miydi, böyle kanı kaynamışçasına “Anne!” demek? Yoksa engelleyemediğimiz, tükenmemiş yıllar yılı üstüne eklenmiş sevgi dolu bakışlarımız mı bizi ele vermişti?

Bilmek, anlamak, hele ki oğlumun anneye özleminin dolu olduğu gözlerinde ve duygularında bu, o kadar zordu ki!

Nüfus İdaresinde o kocaman defterlerden birini indirip birkaç sayfa çevirdi ilgili memur ve;

“Senin ismin Doğan oğlum, herhalde Nüfus Kâğıdını bir nedenle değiştirmişsin, o zaman hata olmuş olsa gerek, dikkatinizden kaçan...

“Nüfus Kâğıdımı futbol lisansı çıkartırken aramış, bulamamış ve yenisini çıkartmıştım, demek ki o zaman fark etmemiş olsam gerek!”

Yarım saat, bilemedin bir-iki saat içinde bitmişti işimiz. Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı(17), ama oğlum hatıra olarak saklamak istemesine rağmen Nüfus İdaresi “Doğa” isimli Nüfus Kâğıdına el koymuştu.

Şimdi oğlumun cüzdanında sıkı sıkıya muhafaza ettiği, enli-boylu, aslan gibi, kendisini askerlik görevine atayacak kapı gibi “Doğan” isimli Nüfus Kâğıdı vardı!

Şermin’in desteği ile asker arkadaşım Dursun’u da bulmuştum, oğlumun “İşimiz bitti, dönelim!” ısrarlarına karşılık Dursun’un; “Ölsem de bırakmam!” sözleri gerekçesiz bir sözleşme yapmamızı gerektirmişti!

Oğlum gecikmeksizin bakkalı açmak ve askerlik başvurusunu yapmak için hemen yola çıkacak, ben Dursun’un ve eğer saklanabilirsem, ya da saklayabilirsem kendimi otel odasında kalacak olsam da Şermin’i bulacaktım mutlaka ve içimden geçenleri aktarmaya gayret edecektim. Gerçekleri bilmeye hakkı vardı, sırtını dönse de!

Nereye gitmiştir, evi barkı nerededir, bilmiyordum. Bu küçük ilçenin ıcığını-cıcığını bildiğine(6) göre onun beni bulması mümkündü, ama ümit var olmam kısıtlıydı, misafiri olmam, hatta beni misafiri olarak kabul etmesi için.

Düşünüyordum ki o beni aramazdı, ben tüm ilçeyi tüketinceye kadar arayıp, sorup, soruşturacak bulacaktım onu. Şehirdeki tek anaokulu kime ait olabilirdi ki? Bir “Allahaısmarladık!” demeden küskünce ayrılışının beni üzdüğünü içtenlikle söylemem gerekti!

Atalarımın göçmen olarak geldiklerinde tercih ettikleri bu şehri gezmek, görmek, tanımak, mezar taşlarının bile kalmadığına inandığım ilçe mezarlığını ziyaret edip onların ruhlarına ulaşması için bir şeyler okumak geçiyordu aklımdan, bir bakıma içimden demek daha doğru olacak galiba.

Oğlumu; “Allah kazadan belâdan esirgesin!” dualarıyla Dursun’la beraber yolcu ettik ilçeden, o akşam...

Dursun;

“İstediğin bir şeyler var mı? İstersen lokantaya falan da gideriz!” diye sorduğunda;

“Ev gibi kutsal bir yer var mı? Allah ne verdiyse üleşmekten ötesi ne? Söylemek istediğin unutkanlığının eseri ise, bakkalımda bile öyle aklından geçirmeyi düşündüğün şeyleri satmıyorum. Çünkü sadece içen değil, alan, satan, getiren, götüren, taşıyan da harama iştirak etmiş oluyor, aklımda kalanlara göre. Doğru değil mi?”

“Peki, ben askerdeyken senin gibi değil miydim? Eşini yitirdiğin için bir yanlışlık arayışında olabileceğini düşündüğüm için bağışla!”

Eşimi kaybettiğimi ne zaman söylediğimi hatırlamıyordum. Ola ki Doğan ağzından kaçırmış olabilirdi. Ya da Nüfus İdaresindeki ahbap, ya da akrabaları bir vesile ile görev sayıp(!) dul olduğumu fısıldamış olabilirlerdi.

Belki de ilçede her kesimin kulağı delik(6) ya da kesik olduğu(6) için hakkımdaki bilgiler, büyük dedelerimizin torunlarından olduğum herkesin beyinlerine nakşedilmiş(9) olabilirdi. Her neyse!

Ertesi gün Cuma Namazına beraber gittik Dursun’la ve bütün gün ilçeyi, göleti gezdirerek o günü bana hasretti. Hatta gölet kenarında çoluk-çocuk mangal bile yaktılar bana.

Daha önce söylemediğimi sanıyorum. Dursun’un çok çocuk sahibi olan babası, Dursun doğunca “Bu kadar çocuk yeter!” anlamında Dursun’un adını Dursun koymuş! Ama Allah'ın işi gücü olmadığı için(!) Allah babasına kendisinden sonra üç çocuk daha vermişti! Yetiş, Yeter ve Sonol. Sonuncu Sonol’a bir isim daha eklemiş; “İmdat!” gibi.

Dursun'a kardeşlerinin sayısını sorduğumda kahkahayla gülerek, Osmanlı Devleti tarihine benzeterek;

“Gerileme ve Duraklama Dönemleri devam ettiğinde; ben dâhil, bir düzüneyiz!” demişti, ama kendisi de ismine uygun olarak durmamış, o gencecik zayıf kadın beş çocuk doğurmuştu, irili-ufaklı! Demek istediğim çocukların yaş farkı…

“Allah verdi, Allah aldı!” felsefesi ile yitirdikleri de olsa gerekti, zannımca. Malûm Türk erkeğinin felsefesi; Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin(18)!” düşüncesi ile yoğurulmuştu.

Dursun da tarif edilenler içinde miydi? Ben yaşamamıştım, ama biliyordum, hiçbir Türk erkeğinin birinin, diğerinden farkı yoktu. “Al birini, vur ötekine! örneği, yoksa kadın ölümlerinin ve sap erkeklerin çokluğu nasıl anlatılabilirdi ki cahil kafalara. Tereddütsüz kendimi de o grubun içinde düşünmemem gerekti!

Beni otel odalarına göndermeyen Dursun ve eşinin sevgi dolu bakışları çok şeyin izahı gibiydi, ama her şeyin değil. Sevgi, içinde hareketsiz kalmanın mümkün olmadığı cinsellik dışında kurulu bir dünyaydı.

İnsan her şeyi sever, âşık da olabilirdi; vatanını, toprağını, bayrağını, ulusal marşını... gibi.

Bu sevgiler aşktan da üstündü(19). Aşk, bu sevgilerden sonra gelirdi ve ben bu sevgilerin tümünü hazmettiğime inanıyordum, belki aşkta biraz kısıntılı...

Bir kalbe iki sevdanın girmesi yakışır mıydı? Biri iğreti oturmuş(9), hemen çıkmaya Tanrısına kavuşmaya kararlı ise, insanın sönen hayat ışığı için bir kibrit daha çakıp ömrünün ışığını, ısısını canlandırmak istemesi mantıksızlık olarak mı kabul edilmeliydi, yıllar süren sadıkane(7) bir kimsesizlik ve yalnızlıktan sonra?

İnsanın delikanlı çağında üstesinden gelemediği cevher(1) duraksamış, sonrasında canlanmak istemişse, bu; onun mu, yoksa kader varsayımıyla onu bu yaşama zorlayan Tanrının haksızlığı mıydı?

Bir düşünce geçiyordu aklımdan, lise yıllarından belleğime yerleşmiş; “Kötü notu hep öğretmen verirdi, iyi notu ise hep biz, kendimiz alırdık!”

O halde Tanrıyı suçlamaya kalkışmam haksızlıktı. Gerçekte de buna hakkım yoktu zaten!

Allah akıl ve ahlâk konusunda bana vermesi gerekenlerden beni uzak tutmamıştı. Örneğin “Azı karar, çoğu zarar(20)!” gibi, “Ziyaretin kısası makbuldür(21) gibi.

O halde arkadaşımı ve ailesini sıkmamalı; “Bana doyum olmaz!” düşüncesiyle ayrılmalıydım kendisinden.

Üstelik içten pazarlıklı(6) olarak, beni uğurlamaya gelmelerine gerek olmadığı sözleriyle. Tam yirmi iki yıl sonra gördüğüm, kavuştuğum bir canla vedalaşmadan ayrılmak bana yakışmazdı, yakıştırılamazdı ve ben yakışmasını bile aklımdan geçiremezdim.

Park kenarında karşılaştığımız anı yaşamak istedim tekrar. O, kendisiyle karşılaştığımda ya okuluna gidiyor ya da evinden geliyor olsa gerekti!

Şaşkınlığımda tuhaftı düşüncem; ha Ali-Veli, ha Veli-Ali, ikisi de aynı kapıya çıkmıyor muydu? Bir yerden geliniyorsa, diğer yöne gidiliyor olmuyor muydu? Gene de gidiş yönüne yöneldim, tatil günü olmasını umursamaksızın.

Yanılmak insanlar içindi, çünkü anaokulu dikilivermişti karşıma, ufak da olsa adımlarımın ucunda.

Ve kapı duvardı.

“Yalan söylemem!” demiştim, söylemeyecektim de ihtiyacım olmasına rağmen. Üstelik söyleyemezdim de, çünkü bu yaşımda kim inanırdı ki çocuğumu anaokuluna kaydettirme isteğime? Torunumu, desem, “Aklından zoru var herhalde!” deyip ağızlarını bırakıp (muhtemelen) bilmem nereleri ile gülme krizlerine tutulurlar, esirgenmeyen iltifatlarına mazhar olurdum(9), gibime gelirdi!

O halde gene de dönüp “Yalandan kim ölmüş ki?” deyip dobra dobra sormalıydım(9) bakkallara, fırınlara, artık açık olan nereleri varsa. Bakkal yaşantım dolaysıyla çok iyi biliyordum ki, en taze, en yeni bilgileri berberler biliyorduysalar da, sokağın, mahallenin ıcığını-cıcığını, gelmişini-geçmişini, gelenini-gidenini, ölenini-doğanını en iyi bakkallar bilirdi, hem hilafsız ve yalansız.

Ama bakkallar yabancı gördüklerine, bilmediklerine karşı ketum olmayı(9) da bilirlerdi. Örneğin birileri bir sakız, sigara ya da herhangi bir şey alırken aklına yeni gelmiş gibi bir şey sorsa, ona verilecek en iyi cevap; “Bilmiyorum!” demek olurdu, adı gibi bilse de.

Ters yöndeki adımlarım beni etkilemiş, bir ara musiki derneğine ve mahalle camiinin Kur’an Kursuna gittiğim için musikiye meylim, notalara ve tecvide oldukça vukufum vardı, içimden geçenleri seslendirmek için.

Örneğin; “Gideceğin yere beni de götür!(22) dese sevdiğim, soranlara “Başımın belası” demez, “Öz aşkım!” derdim. Ya da sevdiğim deseydi ki; “Gitme sana muhtacım! (23) tüm dünyayı ayaklarımın altına alıp, gerimdeki bıraktıklarımı unutmamış, unutamıyor olsam da bir kenara yığıp onun başında taç olmaya çalışırdım.

Ya da...

Onu düşünürken, o sarı saçlarını okşamayı, zümrüt yeşili gözlerinden öpmeyi, sarıp sarmalamayı hayal ederken, her şeyi, ama her şeyi uç uca sıralayamıyor, ne başka dizeler, ne de başka bir ahenk dizilmiyordu dilime.

İflâsa yakın, zamanında kendini bilmeyen gönlüm, nefes almamı bile zorlaştırıyordu. İçimden gelmiyordu; “Gittiği yolların yakın olmadığını(24) şimdi daha bir içtenlikle hissediyordum. Özlemin zehri damarlarımda zonkluyordu.

Bu zehir kalbime ulaşıp ona ulaşamazsam yok olmam demekti. Haksızlıktı bu. Yorgundu kalbim, hem bir kez daha ayrılığa tahammül edemeyecek kadar bitkin. Ama onu bir kere daha görmeden ölmek zor gelecekti bana.

Ve umut fakirin ekmeği örneği, onu görürsem ömrüm de uzardı belki! Hayal ya da rüya görmenin sınırı ve sakıncası var mıydı? Hem şair; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!(25)dediğine göre vardı bu sözün bir hikmeti.

İki-üç bakkala, bir fırına hayatımı özetlemem bir gerekçe olamamış, bir bakıma hiç ama hiçbir şey öğrenememiştim, avcumu yalama modundaydım. Nasrettin Hocanın kaybettiği eşeği nedeniyle ünlediği yaygarayı koparmak üzereydim.

Eğer umudumu yitirmek üzere olduğum son bakkaldan da sonuç alamazsam. Ne avucumu yalar, ne de höykürürdüm Nasrettin Hoca gibi. Çünkü gider çökerdim anaokulunun kapısına, aradan aylar geçecek olsa da beklerdim onu, yeter ki gönül yorgunluğumla ölmeyeyim. Çünkü biz ayrılamazdık(26) kutsallaşmış, kutsanmış, bir olmuş, bir ruh gibi.

Hem bence ömrümüzün sonbaharını birlikte geçirmeyi(27) dilemek mantıksız mıydı? İster birkaç saniye, ister birkaç yıl olsun!

“Aslen buralıyım. Oğlumun Nüfus Kâğıdındaki bir noksanlık için gelmiştim. Sınıf arkadaşım Şermin’in anaokulunu biliyorum da ev adresini hatırımda tutamamışım, evini biliyor musunuz acaba?”

“Oğlum” sözü bakkala güvence vermiş olsa gerekti bu sefer!

“Ahacık şu ev, 11 Numara!” diye işaretledi Şermin'in evini, transistörlü radyosunun düğmesini kurcalamaya devam ederken. Bir şarkı çınladı gecenin ortasına doğru, ulu orta, göğü yeri inletircesine, hemen bir başka kanala yönelişinden, manasını, anlamını anlamadığından kesinkes emin olduğum;

“She loves you, yeah, yeah, yeah!(22)

Sıkıntım; “Ev adresini hatırımda tutamamak” sözünü sarf ederek yalan söylemiş olmaktan dolayı idi.

Evet; yalandan kimse ölmemişti, ama bu yalan bana yakışmazdı ve kanımca yalan söyleyip de yalanımı aklımda tutacak kadar da zeki değildim.

Kapısını çaldım;

“Kim o?” diye sorgulayışı uzandı kulağıma, cevapladım; 

“Kim o deme, benim ben, öyle bir ben ki baştanbaşa sen…(23)

Kapı açıldı ve…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İsmimin gerekçesi dokuz aylık yolu acullüğüm dolaysıyla yedi ayda almam, “er olmam” dolaysıyla gerçekleşmiş!

Çocukluğumda, sokak arkadaşlarımdan biri, belki dili dönmediğinden, belki de kasıtlı olarak İsmimin son harfi olan “l” harfini yumuşatarak söylemiş, kızdığımı fark edince de diğer arkadaşlarım da beni bu şekilde çağırır olmuşlardı.

Etkisi olduğunu sandığım şey ise; “Affet Beni Allah’ım!” isimli bir Türk filminde babanın aynı isimli oğluna aynı bana söylendiği şekilde “l” harfini yumuşatarak “Erol” deyişi aklımda yer etmiş.

İlkokula başladığımda ismim düzgünleşmiş, bu kere de soy ismimde hatalar ayyuka çıkmıştı; Karatekir, Karakedi, Karateke, Karakeçi, Karabekir... gibi. En uygun yakıştırmayı ise okulun son yılında naklen yeni gelen bir arkadaş yumurtlamıştı, ismime eklentileri dışında soy ismimin harflerinin yerlerini değiştirerek; Erolettin AKANTEKİR olarak.

Bir başka yakıştırma da; “Bana doyum olmaz!” sözümün ertesinde; “Kanber'siz bir halt (düğün) olmaz!” diyen üniversite arkadaşımdan “Kanber” ismi takılarak gerçekleştirilmişti.

Üniversite olaylarında iki gerçeği daha dile getirmem gerekli. Nereden aklıma estiyse; bir arkadaşın yanlışını yakalayıp ördek sesi ve iki avucumu açıp taklit yapmıştım ve bu hareketim daha sonraları benzeri olaylarda da yerini ısrarlı bir şekilde muhafaza ettiğinden ara sıra, bazı bazı “Ördek Erol, Vakvak Erol” unvanlarını da başarı ile hak etmiştim.

Aynı isim ve soy ismimin kısa bir bölümünü Nüfus Kâğıdında hak eden arkadaşım dolaysıyla çok zaman arkadaşlarımdan bir kısmı bana “Erol” demek yerine “Karatekin” ya da kısaca “Tekin” derlerdi.

Öykünün ismi için Karabekir yönlendirdi beni; bu nedenle BEKİR KARABEKİR olarak koydum öykünün ismini. Aslında Kanber olarak da yönlendirebilirdim, ama denemedim.

Öykü yazıldığında bugünün bilgisayar, cep telefonu, Vatandaşlık Numarası gibi bir kısım teknolojileri yaşanmıyordu!

Şermin; Utangaç, mahcup.

(1) Neylersin ölüm herkesin başında, / Uyudun, uyanmadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında… Cahit Sıtkı TARANCI, “35. YAŞ ŞİİRİ”

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”

(2) Bir Lokma (Azıcık) Aşım, Kaygısız Başım; Aralıksız çalışarak, çeşitli sıkıntılara göğüs gererek zenginlere özgü bir hayatı bir hayat yaşamaktansa, didişmelerden ve çekişmelerden uzak, gösterisiz ve sakin bir hayat sürmek daha yeğdir.

(3) Kur’an, Al-i İmran Suresi. 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!... Ölüm Duası.

(4) Efkârlı günlerimde geldi, çattı Ramazan…  “Oy Trabzon, Trabzon” diye başlayan bir Karadeniz ezgisinin devamı…

(5) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.

(6) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.

Ahbap-Çavuş İlişkisi; Birbirini kollamaya dayalı dostluk ilişkisi.

Anadan Üryan; Çırılçıplak.

Esbabı Mucibe;  Tam anlamı; icap eden sebepler, yeni Türkçemizle gerekçeler.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Keyfi Gıcır (Olmak); Keyfi yerinde, iyi, güzel olmak.

Kulağı Delik; Olup bitenleri çabucak haber alan.

Mikroklima (Mikro Klima); Mikroiklim. Zemine yaklaşık iki metre yükseklikteki iklim. Küçük bir alandaki iklim (değişikliği). Çevresindeki iklim özelliklerinden farklılığı olan küçük bir alan.

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Sabahın Behrinde; Sabahın uzunca bir zaman öncesinde.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Yaka-Bağır Fora; Yaz-kış fark etmeksizin göğsünü gösterme istekli, görgüsüz erkek davranışı, hele ki boynunda at gemi gibi kocaman altından (özellikle zincir ve ucunda herhangi) bir şey varsa.

(7) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Sadıkane; Sadıkça, sadığa yakışır biçimde.

(8) İtin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı; Aşağılık bir kimsenin değerli bir şey istemesi mümkün değildir. Böyle birinin duası kabul olsaydı, dünya çekilmez olurdu.

(9) Dobra Dobra Susmak; Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan konuşmaksızın susmak.

Icığını Cıcığını (Sormak, Çıkarmak) Öğrenmek, Bilmek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları öğrenmek, bilmek.

Ingıdık-Ingıdık Gitmek; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir şekilde gitmek. Eskiden “Ehlen ve Sehlen Gitmek” şeklinde de kullanılan bir deyim.

İğreti (Eğreti) Oturmak; Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak şekilde oturmuş olmak,  geçici, muvakkat olarak yerleşmiş olmak. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olmak.

İltifatlara Mazhar Olmak; Mecazi anlamda kötü sözlerle karşılaşmak, küfürlere ermek. Tenkitlere ulaşmak. Yanlışların yüzüne vurulmasına tahammül etmek, doğrulara kavuşmak.

Ketum Olmak; Sır saklamak, ağzı sıkı insan olmak.

Nakşedilmek; Kalıcı ve etkili olmasının sağlanması. Süslenmek, bezenmek, nakış yapılmak.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(10) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam...” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(11) Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Mehmet Akif ERSOY “VİCDAN VE ALLAH KORKUSU”

(12) Araya araya (Aslı; Sora sora) Bağdat bulunur; İnsan sora sora, yılmaksızın, çok uzak ve bulunması çok güç yerleri bile bulabilir.

(13) Dağ Dağa Kavuşmaz (İnsan İnsana Kavuşur); Dağların yer değiştirme gibi bir imkânları yoktur, ancak insanlar, dostlar, arkadaşla ne kadar uzaklara giderlerse gitsinler, gün gelir karşılaşabilirler.

(14) İçimdesin… olarak ünlenen “Neden kaçtın uzaklara?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN'e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır. Bu meyanda “lf you go away; Uzaklara gidersen eğer”, Shirley BASSEY'in en güzel yorumla seslendirdiği şarkıyı hatırlamamak olmazdı. Sanırım ki şarkının en güzel bölümü; “Uzaklara gidersen eğer, yaz gününde, güneşi de al götür beraberinde!” dizesi olsa gerek!

(15) Beni burda bırak git, git gidebilirsen…  “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi; Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(16) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(17) Eskiye rağbet olsaydı, Bitpazarına nur yağardı; Bitpazarı eski veya kullanılmış eşyaların satıldığı semt pazarıdır. Eski  şeyleri kimse sevmez. Yeni şeyler ilgi çekicidir. Herkes yeni şeyleri sever.

(18) Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin… Bu analarımızı, kardeşlerimizi, eşlerimizi, kızlarımızı aşağılayıcı söz birkaç yıl kadar önce TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğünden çıkarılmıştır.

(19) Aşktan Da Üstün; Bir sevginin (Vatan, toprak, bayrak, ana, kardeş vb. gibi) aşk ile sevgili ile kıyas edilemeyecek yücelikte olduğunun anlamıdır. Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali Olive Higgins Poutry’nin “NOTORIOUS” isimli romanıdır. Her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.

(20) Azı karar, çoğu zarar; Hiçbir vakit fazlaya kaçmamanın gerektiği, herhangi bir şeyin kararından fazla olmasının yarardan çok zarar getireceği anlamında atasözü. (Örnek eter; koklatırsan ayıltır, boca edersen bayıltır)

(21) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(22) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)

(23) Gitme, sana muhtacım…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.

(24) Gittiğin yolları yakın sanarak, Hasretin zevkiyle her an yanarak… diye başlayan “Bekleyeceğim” isimli Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Tevfik BAYKARA’ya, Bestesi;  Ali ŞENOZAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır.

(25) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(26) Biz ayrılamayız olarak ünlenen “Aynı bedende can gibiyiz” diye başlayan Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ayşe Birgül YILMAZ'a, Bestesi; Mahmut OĞUL'a aittir.

(27) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.

(28) She loves you, yeah! Yeah! Yeah! (Seni seviyor!) BEATLES

(29) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen!KİM O DEME” Özdemir ASAF

Evet sevgili kapına geldim ve benden vazgeçtim. Sen “kim o?” de yeter ki; kim olmamı istiyorsan o olmaya geldim. Victor HUGO