Mutlu görünüyordu, kırklarda yaşadığı halde, ellilerinde, altmışlarında görünen yaşlı adam...
Neden mutlu olmasındı ki? Gecekondudan müteahhit vasıtasıyla atadan kalarak sahiplendiği bir apartman dairesinin sahibiydi, yine babadan kalma, çok zaman itekleyerek, kakalayarak(1) da olsa çalıştırdığı eski model kamyoneti ile evinin geçimini, maişetini(2) temin etmeye çalışıyordu.
Gıda ve ihtiyaç maddelerinin toptan satıldığı mahalde, kontörlü telefonundan kendisine ulaşacak iş olduğuna dair sesleri beklerken de boş durmuyordu. Küçük üç arabasından birine düzenli bir şekilde kutuları, kartonları, birine plâstik şişeleri, diğerine de cam şişe ve teneke kutuları biriktirirdi.
Arabalar doldukça bunların uzmanı olan kişilerin depolarına boşaltır, günlerin birinde uğrar, pazarlık etmeksizin, göz kararı, ya da bilgi birikimi ama üç, ama beş kuruşu özenle yerleştirirdi cüzdanına.
Boş durmazdı herkesin İbo diye tanıdığı İbrahim, aslında ikinci bir ismi daha vardı, herkesin bilmediği, Abdullah'tan kısaltma olarak Apo diye. O da benimsemediği için bu ismi pas geçer, ister kısa, ister tümden söylensin, duymazlığa gelir, duymazdı, sadece İbo idi o.
Semt Pazarı kurulmuşsa, mevsimine göre, limon, maydanoz, kavun, karpuz, tatlı kabak, sıkma portakal satardı kamyonetinde. Eti ne, budu neydi ki, bu nedenle çok zaman zabıtalar göz yumsa da, onlardan kaçmak, gözükmemek zorunda kalırdı.
Çünkü pazarda avenesiyle(2), vatanı kurtaracak gibi dolaşan, ancak bedeli mukabilinde sadece beğendiklerini satın alan despot(2) müdür, başkan, ya da âmir hiç kimseye göz açtırmazdı.
Bu da tabanları yağlamanın, yani tekerlekleri döndürmenin gerekçesi idi, büyükçe bir “O” harfi çizerek, bir yerlerde siftinerek(1). Fısıltı gazetesinin desteğini de inkâr etmezdi, açık yüreklilikle.
Pazardaki en büyük geleneklerden biri zabıta amirinin geleceği anda etiketlerde kullanılan rayiç bedelli(3) ön yüzler ile onun gitmesinden sonra kullanılan arka yüzler idi. Ya da tezgâhlar altından çıkarılan kendi etiketleri. Bu durum sabah-akşam pozisyonlarına göre de değişiklik gösterirdi.
İkindiden itibaren, ya da hatırlı müşteriler için etiket üzerinde istedikleri, ya da istenilen rakamları gönülsüz olsalar da fazla yük taşımamak için kullanırlardı. Hele ki akşam olup da tezgâhları kaldırmak üzere birileri, genelde semtin kanaatkâr fakir-fukarası gelmişse, bir yerine iki kilo verirlerdi aynı fiyata, çürüğü-çarığı, ezilmiş-bozulmuşu da bedava olarak.
Pazarın kuralı idi, mostralıklar(2), yani albenisi(2) olanlar müşteriyi cezbetmesi celp etmesi için tezgâhın önlerine doğru, daha gösterişsiz olanlar ise müşteriye kakalama hakkı(3)(!) kullanılarak arka tarafına konur, arada bir müşterinin gözüne girmek için, çürük-çarıklar bir sandık içinde akşam müşterileri için biriktirilirdi.
Devamlı müşteriler, ya da sosyetik hanımlar; “Şu kadar fazla vereyim, şu taraftan ver!” diyenler albenisi en güzel olanları sahiplenirlerdi. İkindiye kadar pazara duhul eden(1) gariban, güçsüz, yolsuzlara ise, “Sevdanın yolları yerine kurşunlar(4)” rastlardı.
Zaten bu nedenle denilmemiş miydi; “Zenginle fakirin malı bir gider!” diye. Zengin pahalı alır, hepsini yer, fakir ucuz alır, yarısını atar, neticeyi kelâm(3) eşit halde olurlardı.
Ancak İbrahim, yani kısaca İbo, öyle değildi, ayırım yapmazdı. “Bir sonraki pazara gel, beğenmediysen, çürük-çarık çıktıysa, inanç önemli, istediğin yenisini al götür, kabulüm!” derdi. Çünkü kendisi satın alırken iyisini, güzelini, tazesini seçmekte ısrarlı olurdu.
Örneğin bir kamyon içinden en fazla otuz, bilemedin kırk karpuz seçerdi, iyi olması, sermayesinin yetmesi gereği. Bir kasa limondan çoğunu lokantalara verirdi, yok bahasına. Kalanlar için felsefesi; “Allah bereket versin!” demekti.
Pazarda limon on kuruşsa, o on beşe satardı meselâ, bilen-bilir, ondan alır, bir kısım müşterilere; “Kalmadı!” derken sanki utanırdı kalender(2), çelebi(2) İbo…
Satamayıp da kalanları kendisi de zekâta, fitreye, fidyeye muhtaç olmasına rağmen, bir kısmını evine götürür, bir kısmını kendinin bildiği kadrosunda yer alan(!) garibanların kapılarına bırakırdı sessizce.
Kamyonetin diğer seslerden farklı olan sesini duyanlar, bilirlerdi bilmeleri gerekeni, kapı açılırdı, onun gidişinin arkasından.
İbo’nun babası da kendisinden âlâ aynı gereken hizmeti yapardı insanlara. Farklı olan, onun adının Skodalı Hüsso olmasıydı.
Oysa onun Pazar arabası kendisinin de şimdi kullandığı Skoda marka değildi. Bu unvanı adı Hüseyin olan babasına kim yakıştırmıştı, hatırlanmamıştı yıllar yılı, hatta ölüp görevi temelli olarak oğlu İbo'ya devrettiğinde bile.
Bir evin tek çocuğu idi İbo. Evet, annesi babası okumamışlardı, ama kültürsüz de olsalar geçimleri için tek çocuğu yeterli görmüş olsalar gerekti. Bu çabaya rağmen gene de okuyamamıştı İbo.
Sırtı kalın olmadığı gibi, sırtını dayayacak bir ağababası da olmadığından baba mesleği ve kalanlarla maişetini temin eder olmuştu. Önceleri baba-oğul beraber, sonraları babasını tekaüt(1) ettirerek(!) tek başına göreve devam etmişti.
Bu çabası içinde kendisini etkileyen tek şey, forkliftteki(2) bir balyanın üstüne düşmesi ve tedavi amaçlı orasını, burasını muhtelif test ve çalışmalarla kontrol eden doktorun o meşum(2) haberi vermesiydi;
“Cinsel aktiviteniz olabilir, ama sperm üretemiyorsunuz, ürettiğiniz spermler de cansız! Yani kısaca; çoksasın çocuğunuzun olması mümkün görünmüyor! Ama Allah’tan ümit kesilmez, belki!” demişti. İktidarsız, hadım olduğunun kanıtı idi bu…
Ana yüreği özellikle tek oğullarının mürüvvetini görmek(1), ana-baba olarak ölmeden önce torunlarını okşamak dilek ve niyetindeydiler.
“Olmaz!” dedi İbrahim. Nasıl derdi ki, “Yetilerimi yitirdim, Doktor ‘Olmaz!’ dedi diye. Babası da, annesi de İbrahim’in kendi yaşadıklarından habersizdi.
O halde her kim olursa olsun, bir genç kızın hülyalarını, rüyalarını semeresiz(2) bırakmaya hakkının olmadığını düşünüyordu İbo.
Anne ve babası ısrarcı idi, hem de sokağın, mahallenin güzel kızlarından, onun da kendisinde gönlünün olduğundan kesinkes emin oldukları Fato, yani Fatma, yani Fatoş ile evlendirmek arzularıydı.
“Şimdi evlenemem, elde yok, avuçta yok, hem evlenmeyi düşünmüyorum da!” dediğinde;
“Ev-bark ortada mı kalsın oğlum, hem ev alanla, yuva kurana Allah yardım eder, bilmiyor musun? Evlen ki; çoluk-çocuğunun hayır dualarını alasın, bizler de bu dualardan sebeplenelim!” demişti babası.
Özrünü söyleyip kestirip atması mümkündü, ama birer ayakları çukurda gözüken yaşlıları üzmek içinden geçmiyordu, bu dileği oldukça ağır basıyordu düşüncelerinde.
“Merak etmeyin, her şeye doğru olarak bizi yönlendiren Tanrı. Ola ki sizden sonra ben de göçersem, mal-mülk ortada kalmaz, devletime kalır. Ben sırasının geldiğine inandığımda bu durumu muhtara haber veririm!”
Atalarımızın söylediği, Kur’an’da da yer alan bir-iki güzel söz vardı; “Emir; demiri keser(5), Ana-baba hakkı ödenmez(5), Anneye, babaya iyi davranın(5)! Anne babanıza güzel davranın! Anne, babanıza ‘öf!’ bile demeyin(5)! Anne babana şükret(5)” gibi.
Kısacası emir demiri kesmiş ve sade bir nikâhla İbo’nun evine yerleşmişti Fato. Diğer isimler kendisine kaba ve de sosyetik geldiği için benimsemiyordu, Fato olarak anılmaktan hoşlanıyordu genç kız.
Ortağı kim severdi ki? Belki gelin ilenmiş(13), Tanrı onu hoş görmüş, yuvanın huzurla devamı için, herhangi bir nedenle gelin-kaynana-kaynata çekememezliği olmaması için kaynana-kaynatayı bir gecede yanına almıştı Tanrı.
Defin ruhsatı veren doktor, her ikisi için de “Kalp Krizi” demişti. Bir evde, karı-koca iki insan, aynı zaman birimi içinde nasıl kalp krizi geçirip ölürlerdi ki, akıl-sır erdirmek mümkün değildi, akıl-sır erdirenler dışında!
Tanrının bilmediği bir şey olsa, böyle bir akıbeti rastlatır mıydı? Vardı mesaj vermek istediği bir şeyler, ya da sınamak istediği bir gelecek...![]()
İbo özrünü saklıyor, hem cenazeler, hem de ekonomik durumunu göz önüne alarak; “Hemen bebek sahibi olmayalım!” diyerek ikna etmeye ve yönlendirmeye çalışıyordu Fato'yu.
Ya her türlü tedbiri alarak beraber oluyorlar, ya da sabahlara kadar sırt sırta uyuyorlardı, o tekerlemenin aksine: Hani nasıldı o tekerleme?
“Evliliğin ilk yılları can cana, sonralarında yan yana, daha sonraları (affedilsin söyleyemem) daha, daha sonraları da git öte, git öte!” gibi. Onlarınki İbo’nun şanssızlığı nedeniyle hep “Git öte, Git öte!” modundaydl! Sevgi değil, bir bakıma mecburiyet var gibiydi aralarında, yadsınmayacak...
Günlerden bir gün, aldıkları tüm tedbirlere(!) rağmen gebe olduğunu söyledi Fato. Tedbirli olayım derken, tedbirsiz olduğunu düşündü İbo. Doktorun teşhis ve tahmininin çıkmamasına, bir çocuğunun olmasına aşırı boyutta sevinmiş, kelimenin tam anlamıyla havalara uçmak yanında, doktora da yanılması nedeniyle içinden geldiğince gamatayı basmıştı(1).
Kendi düşüncesine göre gamata; küfrün bir perde eksiği demekti! Ve tedbir(!) konusunda bundan böyle daha da dikkatli olacağına dair bir karar vermişti İbo, karısının verdiği habere göre kendisini sevgi ile kucaklarken.
Mecburiyetleri varken, hatta aşırı boyuttayken artmıştı İbo’nun mecburiyetleri. Artık sabahları erkenden yola çıkıyor, akşamın oldukça ilerleyen saatlerinde gelip, Fato’yu kucaklıyor, daha bilmediği, ya da aklında tutamadığı kaçıncı ayı yaşarken sırf “Karım üzülmesin, büzülmesin, süzülmesin!” diyerek kanepelerde, sedirlerde sabahlıyordu.
Kendi başına doyunuyor(1), yiyor, içiyor, salavatlanmaksızın(1) ayrılıyordu evinden. Karısı iki canlıydı, uyuması, dinlenmesi gerekiyordu. Üstelik mutluydu, forkliftteki balya istediği sonucu elde edememişti, düşüncesine göre. “Mutluluk parayla satılıyor olsaydı, herhalde bu kadar ucuza sahiplenemezdim!” diye düşünüyordu.
O muhteşem gün gelmişti karısının ağrılarıyla. Yöneticinin ilerlemiş yaşına rağmen bir baltaya sahip olamayan oğlu karısını hastaneye yetiştirmiş ve doğum oluncaya kadar da yanında beklemişti İbo’nun.
“Oğlun oldu!” müjdesi sonrası kendisini ilk tebrik eden de o zıpır çocuk olmuş, ertesi gün ısrar üzerine hastaneye bebeği ve anneyi almaya gittiklerinde ufak değil, orta bir altın takması hayretine sebep olmuştu İbo'nun.
O; boş gezenin, boş kalfası yarım altın takacaktı çocuğuna ha? Umut edilemeyecek bir davranıştı bu, kendince. Oysa “Gözünüz aydın!” diyerek gelenlerden bebeğin kundağına saklanan para miktarı o kadar azdı ki!
Züğürt ailenin züğürt komşuları olurdu, kimi sabun, şampuan, havlu, kimi bebe maması, pirinç unu, kendi ördüklerinden bir şeyler bırakmışlardı ziyaretlerinde.
Fato yetiyordu kendi başına bebeği ve evi için, hatta bir çocuğu yeterli gören kocasına da. Görev, görevdi, mutlaka aşk, istek ve arzu olması gerekmiyordu. Görevini lâyıkıyla yerine getiren, yapan düzgün bir kadındı Fato!
Hüseyin, yani babasının adını taşıyan Hüsso iki yaşına geldiğinde, yani avam tabirle Süt korumasının sona erdiğinde” Fato, Bir bebeğimiz daha olsun! Kardeş kardeş büyürler!” dediğinde İbo tepki göstermişti;
“Olmaz! Ancak bir çocuğa bakıp, büyütebiliriz, babamlar gibi!” demiş ve eksikliğini, çekinikliğini her ihtimale karşı kendince belli etmemişti.
Evliliğinin ilk yıllarındaki gibi can cana olmak istemesine rağmen, daha bu yıllarda “Git öte, Git öte!” demenin ıstırabını yaşıyormuş, o moda girmiş gibiydi İbo sanki. Çünkü Fato, çekici bir kadındı ve kendisine bedensel olarak aşırı tutkusunu hissediyordu İbo.
Hadım olduğunu zanneden birinin duyguları nasıl oluyorsa, öylesineydi kendince. O halde aynayı çevirmek gerekti, Fato doyumsuz bir kadındı ve çok zaman, el işte, göz oynaşta çeliyordu İbo’nun aklını. İbo da aklının çelinmesinden memnundu!
Bir akşam, gecenin ilerleyen bir vaktine doğru, uyuyan Hüsso’yu öpüp yüzünü gözünü yıkadıktan sonra, yatağına yöneldiğinde karısının onu üryan(2) bir şekilde beklediğini gördü İbo. Dayanamazdı, tedbirini alıp dayanamadı da.
Sabah güneşi üzerlerine doğmuştu. İbo yaşamında ilk kez sabah ezanından sonra uyanmış, soğuk su ile alelacele banyosunu yapmış, uykusu arasında kendisini kucaklayan, hâlâ kendisinin olmasını bekleyen karısının alnına bir öpücük kondurarak daha fazla gecikmeksizin işine yönelmişti.
Karısının neler yaptığından, neler hazırladığından habersizdi. Çünkü İbo, saf, temiz, duygusal ve kendisinin, kendisinin olduğuna inanan bir insandı...
Aradan geçen süreyi bilemiyordu İbo. Fato doymuyor, ya da İbo doyuramıyordu Fato'yu.
Günlerden bir gün muzipçe yaklaştı Fato, İbo'ya;
“Sen istemiyordun, ama bir bebeğimiz daha olacak, müjde!” dedi.
“Nasıl olur, ama hep tedbirliydim ben!”
“Nasıl olacak o tedbirlerin hepsinin ortalarını iğne ile deldim ben. Çünkü bir bebeğimiz daha olsun istiyordum. Yani boşa tedbir almış oldun!”
“Eh, be kadın! Ne diyeyim ki sana? Madem bu kadar istedin, madem Tanrı da uygun gördü, o zaman Allah’a şükür, diyelim. Her bebek nasibiyle gelir, inşallah bu bebeği de doğururken sıkıntı çekmezsin!”
Zamanın her insan için olduğu gibi onlar için de mecburiyetleri vardı. Geçmek zorundaydı, geçti ve aynı senaryo tekrarlandı ilk bebekteki gibi. Bu kez de yöneticinin o haylaz oğlu, kızına da bir altın takmıştı.
İbo, kızına da annesinin adı Hasibe'yi takmasına ses etmemişti Fato. Oysa yabancı bir banka ismini çağrıştıran ya da küfre benzeyen bu isim için itiraz etse, hemen bu ismi değiştirir, belki de karısının ismini koyardı İbo.
İlerleyen zamanda çocuklar büyüyorlardı. Hüsso dört, Hasibe iki yaşlarını bitirmişlerdi doğal olarak ilerleyen, ya da geçen zaman içinde. Yaşamının hiçbir bölümünde sıkıntı çekmiyordu İbo.
Ara sıra genelde öğlenlerden sonra, özlemiş olarak çocuklarına koşuyor, kapının zilini çalmak yerine, çocuklarının uyuduklarını düşünerek kapıyı tıklatıyor, sonra alelacele çocuklarını öpüp, Fato’nun giyimine kuşamına bakmaksızın, önem vermeksizin onu da kucakladıktan sonra işine dönüyordu.
İbo, birkaç kez karısını iç çamaşırı olmaksızın, saçı-başı dağınık, bir-iki kez de saçıbaşı ıslak görmüştü. Ama iki çocuğa bakmak, evi derleyip toparlamak, çamaşır, bulaşık, yemek, ütü falan kolay mıydı? Belki bunlar için giyinmeye vakit bulamıyor, ya da terlediği için duş yaparken, ya da yaptıktan sonra tıklatılan kapıya ancak yetişebiliyordu...
“Vah, garibim!” demekle birlikte, “İkinci çocuk” diye tutturan o idi, o halde ceremesini çekenin o olması doğal değil miydi? Karısına;
“İki çocuk bakacağımız kadar yeter bize Fato. Lütfen bir daha öyle iğnelerle falan muzırlık yapma!” demeyi vazife bilmişti.
O da şımarıklığıyla "Peki!” demesine rağmen tedbir dediklerini(!) onun bulamayacağı yerlere saklamıştı, her nedense.
Ve çocukları anlamasın diye, aralarında şifrelemişlerdi; “Islık” olarak. “Islık çalalım mı, ıslık çalmak mı istiyorsun, bu akşam bir ıslık iyi giderdi!” ya da içinde ıslık kelimesi geçen herhangi bir cümle gibi.
Ve o zaman zulasından tedbirini cebine alırdı İbo, saklananlardan aykırı olarak, gene de her ihtimale karşı oldukça detaylı olarak kontrol ederek.
Evet, kendisine o sözleri söyleyen doktorun yanılmış olmasından dolayı o kadar mutlu ve çok mutluydu ki, zaman geliyor; “Bir daha karşılaşırsak döverim o doktoru!” diye söyleniyordu, kendisinin kara bir cahil olduğunu bilmeksizin.
Bir doktorun belirlenmiş kurallara, inceleme ve metotlara göre hata yapma ihtimallerinin çok az olacağını düşünemiyordu. Bir doktor bazı meziyetler için yıllarca emek veriyor, beyin yoruyor, zihin tüketiyordu, İbo’nun bilmediği, ya da bilmek istemediği bu idi.
Tüm bu düşünüşlere göre İbo, bir kızı, bir oğlu olmasına rağmen cinsel etkinliklerinde tedbirli olmasına gerek olmadığını bilmiyor, hatta aklından bile geçiremiyor, düşünemiyordu.
O avcı öyküsündeki gibi; tüfek yerine bastonunu doğrultmakla, ateş edip avı vurmak aynı şeyler değildi.
İbo'nun şartlanmış bilgisi ve eşine aşırı güveni dolaysıyla çözümlemesi de mümkün değildi olayını.
İbo, tüm gücüyle çalışıyordu, evinin ve nafakasının(2) temini için gecesini gündüze, gündüzünü gecesine katarak, önündeki günlerden ödünç alarak, ya da çalarak.
Ve başlangıçta da değinildiği gibi yaşının on-yirmi yıl ötesinde, ilerisinde yaşayıp, yaşlanarak...
Bir gün yanına hiç para almadığını, hatta o ayın apartman aidatını da ödemediğini hatırladı, gerçi çok zaman, yöneticinin o zıpır oğlu gelip kapıda tahsil ederdi, makbuzunu vererek, ama bu ay o mu gelmemişti, yoksa kendisi mi unutmuştu, ya da birinden biri gecikmiş miydi, nedense?
Eee! İnsan iyi bir eşe, kendisinin çok çalışmasına neden olan iki evlâda sahip olunca bir şeyleri unutması kadar doğal ne olabilirdi ki? Hem cebine birkaç kuruş harçlık almak ve hem de aidatı ödemek üzere evine yöneldiğinde cümle kapısında yönetici ile karşılaştı İbo ve;
“Bir dakika Servet Ağabey, bu ayki aidatı ödemediğimi hatırladım, senin oğlan da gelip ikaz etmedi. Hemen eve çıkıp geliyorum!” deyip evine yöneldi.
Yönetici, içinde fesat(2) olmayan, karşısındakini tanıyan ve güvenen biri olarak;
“Aceleye gerek yok, ama ‘Ödeyeyim!’ diyorsan, ben de makbuzu vereyim!” diyerek kapısını açmaya yöneldi.
İbo, karsının ve çocuklarının güzellik uykularında olduklarım düşünerek kapıyı anahtarı ile açıp içeri girdiğinde, yatak odasından gelen boğucu, ama neşe dolu sesler çekti dikkatini.
Ses çıkarmamaya dikkat ederek yöneldi aralık kalmış yatak odası kapısının önüne. Gördüğü, yaşamında aklına en son gelecek bir şeydi. Karısı ve yöneticinin o namını edepsizliğiyle tarif edemeyeceği oğlu, üryanlıklarıyla kendilerine ait yatağı üleşiyorlardı, hem soluk soluğa.
“Servet Ağabey gel!” diye bağırdı, duyabileceklerini düşünerek evde olduklarına inandığı komşular için de sesini bir kez daha yükseltti;
“Komşular, siz de gelin!”
Yönetici ve alt katlarındaki karı-koca beraberce soluk soluğa merdivenleri tırmanıp, elinde silâhla bekleyen İbo’nun yanına geldiler.
Yataktakiler şaşkın, onları o şekilde görenler daha da şaşkındı, özellikle ve hele ki yöneticinin başı eğikti. Gürültüye çocuklar da uyanmış, yanlarına gelmişti. Hatta küçük olan Hasibe'nin ağlayan sesini duymamak mümkün değildi.
Silâhı, oyuncak olduğunu belli etmek için birkaç kez şaklatıp yöneticiye uzattı İbo. Yan odaya geçip annelerinin edepsizliğini görmemeleri için oğlanın elinden tuttu, kızını kucağına aldı hiçbir şey demeden, suskunca merdivenlere yöneldi;
“Çocuklar attaya gidiyoruz, biz bize, hiç kimseyle vedalaşmaya gerek yok!” derken arkasından kendisine ulaşmaya çalışan sese dikkat etmedi.
Yöneticinin oğlu, bir taraftan giyinmeye çalışırken, diğer taraftan söz yetiştirmeye çalışıyordu İbo'ya;
“Bırak çocuklarımı, tüm suç benim, ne yapacaksan bana yap!”
Ne sesi ulaştı İbo'ya, ne de kendisi yetişebildi, kendisine yönelmiş şaşkın bakışları umursamaksızın.
Yola çıkan İbo kararsız ve düşünceliydi, kendinin sandığı, ama kendinin olmadığını bilmediği çocuklarıyla beraber. Çocuklarını namusunu beş paralık eden o kadının himayesine bırakamazdı. Ev-bark, para-pul, mal-mülk umurunda değildi. İçinde yaşamak arzusu yoktu, bu arzuyu çocukları için de hissetmeli miydi? Hissetmeliydi...
Şehrin uçurumuna yüz metre yakınına kadar gelip pikabını durdurdu. Çocukları sessizliği paylaşıyorlardı ağabey, kardeş. Ceketini çıkardı, saatini, pikabın ruhsatını, cüzdanını, nüfus kâğıdını bir taşla sabitledi bir kenara. Niyeti ciddiydi, attaya gideceklerdi çocuklarıyla birlikte, hem bir daha dönmemek üzere...
Hortumla benzin deposundan benzin çekerek çocuklarının, kendinin üzerine ve koltuklar dâhil kasasına, lâstiklerine serpti. Her ihtimale karşı bir üstüpüyü de benzinle sıvayarak benzin deposunun ağzına sarkıttı.
Sessizdi çocuklar, birbirine sarılmışlardı, o da onlara sarıldı, kucakladı, öptü.
Bir şeylerin kendisini dürttüğünü hissetti, evet, kendisini aldatanın eline bırakmama düşüncesi doğru olabilirdi belki, ama kendisini cehenneme yönlendirecek bir davranışına onları da eklemek konusunda haklı mıydı?
Çakmağını çakmadan önce pikaptan inip çocukları emniyetli olacakları bir mesafeye bıraktı, baktığı yönde kendisine yönelmiş bir insan topluluğu vardı, parmağıyla çocukları işaretledi, doğrudan pikaba yöneldi.
Torpidoda kendisi kullanmadığı halde müşterileri için sakladığı sigaralardan birini yaktı.![]()
Pikabı çalıştırdı, serin rüzgâra dikkat ederek önce depodaki üstüpüyü tutuşturdu, sonra yanan çakmağı koltuğun üstüne bıraktıktan sonra son süratle uçuruma doğru yöneldi...
Patlama sesi şehirden de duyulmuştu ve gazetelerin üçüncü sayfalarında;
“Babanın İnsafı” olarak yer aldı kendine ait haber…
Fato ve ismi gereksiz yöneticinin oğlunu bilmedi, öğrenmedi, öğrenemedi, üstelik bilmesine de gerek yoktu İbo’nun. Bilse ne olurdu ki öldükten sonra, bunun cevabını almasının kendisine ne yararı olurdu ki? Yaşadığı ebedi cehennemin(7) tesciliydi.
Ölmese, ebedi cehennemi dünyada yaşasa mı daha iyi olurdu ki?
Üstelik İbo, iktidarsız olduğu yönündeki doktorun tespitinin doğruluğunu da bilmedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İktidarsız; Cinsel gücü olmayan erkek. Bir işi yürütme, başarma gücü, yeteneği olmayan, beceriksiz, yetersiz.
Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek. Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi. Osmanlı’da Hadım Ağası kavramı İslamiyet’te yasaklanmış olmasına rağmen uygulanagelmiştir.
Hasibe; Değerli, saygın, soyu temiz.
(1) Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Duhul Etmek; Girmek, içeri girmek.
Gamatayı Basmak; Limit tanımaksızın kötü sözler söylemek, küfretmek, sövmek (lokal olarak) (Gamata; Azar ve ayar anlamında kullanılan Boşnakların sıklıkla kullandığı bir söz).
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Mürüvvet(ini) Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Tekaüt Ettirmek; Emekli ye ayırmak. Görevi bitirtmek ve ayırmak.
(2) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.
Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.
Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.
Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma. Hile. Hilekârlık. Herhangi bir konuda iyimser olmayan, kötü yorumlayan, karıştırıcı, arabozucu kimse.
Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.
Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.
Maişet; Geçinme, geçim. Beslenme. Yaşamak için gerekli şeyler.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Mostralık; Göstermelik. Sembolik. Sözde. Kötü ve yersiz davranışlarıyla göze batma. İsmen var olma.
Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.
Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
Üryan; Çıplak.
(3) Kakalama Hakkı; Sürekli çekiştirip itme, iteleyip sarsma olayını gerçekleştirme arzusu. Alışverişlerde bir malı değerinden fazla bir bedelle satmaya, kötü bir malı iyi diye yutturmaya çalışma ve bunu kendi için hak görme.
Neticeyi Kelâm; Sözün kısası. En son söylenmesi gereken sözün uzatılmadan söylenmesi.
Rayiç Bedel; Bir mülkün o günkü piyasa koşullarındaki satış bedeli.
(4) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım… diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR’a ait Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(5) Emir, Demiri Keser; Yetkilinin verdiği emir, zor da olsa uygulanır, uygulanmak zorundadır, anlamındadır.
Kur’an, Nisa Suresi, 36. Ayet; “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana, babaya, akrabaya, yetimlere yoksullara yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.
Kur’an, Isra Suresi, 23, 24. Ayetler; “Rabb’in sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne, babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara ‘Öf!’ bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı sözler söyle!” “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. ‘Rabb’im! Onlar nasıl küçüklükte şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster!’ diyerek dua et.”
Kur’an, Ankebut Suresi, 8. Ayet; “Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onların sözüne uyma! Sonunda dönüşünüz yalnız bana olacaktır. İşte o zaman, vaktiyle yapmış olduğunuz her şeyi önünüze koyacağım.”
Kur’an, Lokman Suresi, 14. Ayet; “Biz insana anne, babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi güçten, kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan) hem bana, hem anne, babana minnet duymalısın, sonunda dönüş yalnız banadır.”
(6) Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?