Oldukça hüzünlü, sinirli, kahırlıydı, yetmişlerini çoktan, belki de hemen hemen aşmış yaşlı adam, görebildiği ve görünebildiği kadarıyla. Metro treninin o vagonunun en ucuna kadar olan bölümünü görmesi imkânsızdı, gözlerini kısarak görmeye çalışsa bile çünkü.
Öncesinde, trene binerken saygıda noksanı olan, ayak ayak üstüne atmış birinin ayağına çarpmış, her şeye rağmen özür dilediği halde karşısındakinden sözünün karşılığı ne bir söz işitmiş, ne de yapması gereken herhangi bir hareket görmüştü, sanki kusurlu olan kendisiymiş gibi.
İlk fark edebildiği hemen yakınındaki koltukta oturup neredeyse sarmaş-dolaş gibi dünyaya metelik vermez, dünya umurunda olmayan tipte, horozibiği şeklinde kesilmiş saçları, kulağındaki küpeler, dövmesiz yeri olmayan, dünya vatandaşı, insan bile denilemeyecek varlık ile ondan pek farkı yokmuş gibi gözüken diğer bir varlık idi.
Birkaç farkla; birincisi erkek, ikincisi kız ya da kadına benziyordu. Bu ikincisinin kafasının yarısı sıfır numara tıraş edilmiş, diğer yarısı ise rengârenk boyalı saç düzenliydi. Saçsız olan tarafında (muhtemel) belirgin şekilde görülsün amaçlı, kulak memesinde kocaman bir, küpe denilemeyecek halka, kulağının tüm kepçesini kaplayacak şekilde incikli-boncuklu yine küpe denilemeyecek bir sürü şeyler vardı.
Ayrıyeten her ikisinin de soluklarının karıştığı bir sakız çiğneyişleri vardı ki o kızın çiğneyişi daha belirgindi, kimseyi umursamazlığının devamı şeklinde, ağzı yarı açık, cak-cak, şak-şak şeklinde çiğniyordu, üstelik arada bir de kimseleri umursamaksızın balonlar yaparak patlatıyordu.
Yarı beli açık bu kızın göbeğinde yine bakanların görmesi amaçlanmış(!) küpe gibi bir şey de vardı ve baldırları gözükecek kadar kısa olan pantolonunda yine münasip yerlerde kaza ile(!) oluşmuş yırtıklar fark ediliyordu.
Ayrıca cinsleri hakkında bilgisi olmayan malzemelerle yapılmış kocaman bir kolye ve doğal olarak yanındakinden farkı olmayacak şekilde boynu dâhil renkli, cicili-bicili dövmeleri vardı onun da.
Hatta kolları-bacakları neyse ne de göğsünün görünmesine izin verdiği yerdeki dövmenin dikkat çekmemesi mümkün değildi. Bunlar, belki de seslere göre yaşlı adamın beyninden geçirdikleri olsa gerekti.
Gözlerini ortalamanın üstünde kıstı yaşlı adam, görme tandansını(1), görme eğilimini artırmak, görebildiklerini daha da artırıp zihnine yerleştirmek istercesine. Tasavvur ya da tahmin ettiği düşünceleri daha da katmerleşmişti sanki.
Yakınındaki koltukta oturan terbiyeleri konusunda kesin bir kanısı olmasa da edepsizliklerinin yoğunluğu hakkında şüphesi yok gibiydi; hilafsız bir Cem-Cemile örneği idiler sanki. Leylâ-Mecnun tasavvuru yaşatmaya çalışsa beyninde, herhalde Leylâ’nın da Mecnun’un da kemikleri sızlardı mezarlarında.
Kendisinin gözlemlediği, beyninde yaşattığı çift, tiksinse(2) bile iki varlıktı, hani insan deme konusunda tereddüdü olan ve gereğinin ne olduğunu biliyordu; “Hoş gör yaratılanı, Yaradan'dan ötürü! (3)” gibi.
Bir de uzaklardan kulağına ulaşan telefon sesleri vardı; her halde “Nerdesin?” merak etme sorusunun karşılığı olarak ve anında, “Metrodayım!” cevabının verilmesinden sonra siparişlerin alındığı!
Ve ortalardan mı, uzaklardan mı olduğunu fark etmediği, ama yakınındaymış gibi ulaşan bir ses kümesi çekti dikkatini, çalan bir cep telefonu sonrası, cami ezanı ya da belediye hoparlörü gibi gürleyen;
“Ha? Haa! Ha! Ha! Hı? He! Haa! Hıı!” şeklinde toplamdan ibaret, bir hanzo narası(4), ya da höykürüşü(1) şeklinde. “Medeni olmayı öğrenemedik bir türlü!” diye geçirdi içinden.
Gene de zihnine yüklenen sözler, metrodan inmeden önce söylemesi konusunda telaşlı ve zorlayıcı idi! İncindiği bir şeyler vardı. Kaba anlamda kusmasa, haykırmasa olmazdı, her ne kadar düşünür; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil!(5)” demişse de şansını denemeye meyilli idi yaşlı adam.
“Sevgili gençler!” diye bağırarak başladı sözlerine ve devam etme gereğini hissetti;
“Mehmet Akif in bir şiirinin bir satırı şöyle; ‘Adam aldırma da geç git! Diyemem aldırırım… (6)’…
Ben de öyle diyorum, geçip gidemem, aldırırım. Beyaz koltukların üzerinde ‘Yaşlı, engelli ve hamilelere aittir!’ diye yazılı. Demek ki; öğretmen olarak sizlere ne okuma, yazmayı öğretebilmişiz, ne de sizler öğrenmişsiniz, ya da öğrenmemekte direnmişsiniz…
Ayrıca sevgi ve saygıya dair de bir şeyler kalmamış sizlerde, demek ki onları da öğretememişiz, yaşayamadığımıza, göremediğimize göre.”
Nefes alır gibi durdu bir süre, tepki olup olmadığının farkında değil gibiydi;
“Yarın sizler de biz olacaksınız. Umarım ve dilerim ki, yarının gençleri de sizin için bugünün siz gençleri gibi olmazlar! Dinlediğiniz için teşekkür ederim!”
Birkaç kişi yerlerinden doğrularak yer verme hamlesinde; “Buyur amca!” gibi söylemde bulunma arzusunu belli eder gibi oldular:
“Ben söyledikten sonra irkilmeniz(2) doğru değil, bizlerin illâ ki göğüslerimizde ‘Yaşlı, Özürlü’ gibi benzeri yaftalarla mı dolaşmamız gerek? Ben ineceğim istasyona kadar sabrettim, görüntüme rağmen tek bir kişinin bile ne sesini işittim, ne de hissettim…
Gene de ve her şeye rağmen iyi dileklerle ayrılıyorum, benden sonrakiler için umudumu yitirmek istemeksizin…”
Biliyordu ki affetmesi gerekti, yarınlarıydı onlar, belki kendileri zamanında bilmedikleri; stres, yorgunluk, gerilim gibi kavramları yaşayan! O halde; “Hiç kimse affettiği zaman olduğu kadar yükselemez!(7)” diyene hak vermemek olur muydu?
Yaşlı adam flu(1) olarak gören, ya da perdelenmiş gözlerini saklamak istercesine siyah gözlüklerini taktı, körlerin kullandığı kırmızı-beyaz işaretli bastonunu açtı, duran trenden yerleri ezberlemişçesine sekerek indi. Özürlü asansörüne doğru yürümeye çalıştı.
Biri girdi koluna;
“Size yardımcı olayım!” diyerek. Sesin nüansı(1) koluna girenin genç bir kız olduğu hissini yaşattırmış ve kısmen de olsa gücenik olarak;
“Sağ ol kızım, yolumu bulurum!” dediğinde;
“Kızım yerine, kardeş deyin isterseniz, aşağı-yukarı aynı yaşlarda sayılırız!”
İrkildi yaşlı adam, bir ses hakkında bu kadar yanılacağını zannetmiyor gibiydi. Dönüp görme arzusunu yaşadı, akşamın karanlığı, kara gözlüğü görmesini kısıtlamıştı, sözünü tekrarlamak gereğini hissetti;
“Sağ olun hanımefendi. Aynı nesil olduğumuzu hissedemediğim için de bağışlayın lütfen!”
“İnsanın iyisini, kendine hiçbir iyiliği dokunmamış bir kişiye nasıl davrandığından anlarsınız!(8)” diyenin haklı olduğunu düşündü, servis otobüsünün sırasına girerken...
Normal, olağan, tekdüze denilecek, ama mutlu, mesut olduğu huzurlu bir yuvası vardı adamın.
Büyük kızının evlenecek olması nedeniyle emekliliğini erken istemişti, hizmeti dolmasına, ancak yaşı dolmamış olmasına rağmen, ya da kendisini hâlâ çalışacak kadar dinç zannetmesine rağmen. Elde-avuçta yoktu, tek memur maaşıyla ancak idare edebilmişlerdi o güne kadar.
Başlarını sokacak bir evleri vardı, atadan kalan, bir de adamın “Külüstür ve emektar” dediği dişleri hiç belli olmayan kabak denilecek lâstikli eski model bir arabaları.
Eski modeldi, ama ilk çıkanlardan tank gibi, güçlü, kuvvetli, sağlam, ara sıra “Deh!” ya da “Çüş!” denilmesi gerekse, ya da “Gıyım! Gıyım! I-ıh!” sesleriyle karşılaşsalar da...
Ömrünün otuzdan fazlasını tükettiği memuriyete Harun olarak başlamış, Harun olarak devam etmiş ve Harun olarak tekaüt, yani emekli olmuştu. Karun olacak bir mevkide olsa Karun olabilir miydi?
Her ne kadar; “Gökten ne yağar da yer kabul etmez! (9)” denilmişse de sanmıyordu. Hele ki emekliye ayrıldıktan sonra böyle bir şeyi yaşamayı değil, düşünmeyi bile aklından geçirmediği için Allah’ına şükrediyordu.
Gerçi insanoğlu çiğ süt emmişti, yapar mıydı acaba böyle bir şeyi? Yok, canım! Ama bunu kendisi değil de çevresi söyleseydi, daha gerçek olur gibisine geliyordu, kendince asla mümkün değildi. Çünkü Tanrı ona öyle bir eş vermişti ki, kendi başına, tek olarak; “Nereden buldun yasası(10)” gibiydi!![]()
Nedenine gelince; canı bir şey çekerdi, tek başına olmazdı, arkadaşlarından borç alırdı ve aldığını üleşirdi tüm ailesiyle. Ama öncesinde karşısına dikilirdi; “Nerden buldun yasası!”
Yani kendisine “Bey” demekten başka bir şekilde onu anmayan karısı! Bu söz dışında, ne “Adam”, ne “Efendi” ne de ismi gibi bir söz çıkmamıştı karısının ağzından, evlendiklerinden sonra ve devamlı…
“Komşu Kızı-Ağabey” sonrasında, isimlerinin tekrarı ve yuvanın kurulması ile birlikte “Bey-Hatun” saltanatı başlayıp, devam etmişti. Kendisi nasıl “Bey” ise, karısı da gönlünün sultanı “Hatun” idi…
Karısının sözleri kılıç gibi keskin bir şekilde yola çıkardı dudaklarından;
“Gerek yoktu, aybaşına şurada az bir zaman kalmıştı, hem ne lüzumu vardı ki, yemeyiverirdik, olurdu, biterdi!” ya da “Rüyamızda, hülyamızda yemiş gibi yapardık!” gibi ipe-sapa gelmez bir sürü sözü(4) arka arkaya sıralardı.
Nihayeti 50 gram kahve, yarım kilo çilek falandı satın aldığı, ya da o emsal bir şey(ler).
Ve tembih gecikmezdi; “Bir daha sakın, ha!” şeklinde ve gülümseme tehdidiyle. Ancak alışmış; kudurmuştan beterdi, ola ki arkadaşıyla birlikte çıkmış, o bir karpuz almışsa, o da alırdı, borç olarak, ya da veresiye.
Hiç kimse; “Hayır!” demez, diyemezdi kendisine. Çünkü aybaşı gelip de maaşını aldığında silme sıfırlardı, veresiye aldıklarının tümünü.![]()
Bakkala yumurta, süt dışında borcu olmazdı, kötü alışkanlığı yoktu, hem nasıl olsundu ki, kıt-kanat şekillendirmeye, yaşamaya çalıştıkları konumda. Fırından ise, öncesinde peşin para ile aldığı özel yapılmış fişlerle yapardı alışını, her akşam mesai dönüşünde kendisi, ya da tatillerde kızlarından birinden biri.
Genelde aybaşlarında toptan alışveriş ederlerdi tüm aile ve o gün mideleri ayrıca bayram ederdi; ayda bir kere yalnız, kim ne isterse. Genelde favori yiyecek, ekmek arası dönerdi, çok nadiren de olsa İskender ve sonrasında tatlı, ya da dondurma…
Mutluydular, hele ki büyük kız evlenip de ilk torunlarını kucaklarına aldıklarında. Ama kaderi kime şikâyet edeceklerdi ki(11)?
Bir akşamüzeri üniversiteden dönen, yalnız dünyalarının uçsuz-bucaksız nimeti olan küçük kızları; “Kulağım ağrıyor!” demiş, çare bulunamamış, “Kulağım ağrıyor!” demesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden saklamışlardı kızlarını kara toprağa menenjitten(12).
Ve dünyaları kararmıştı.
Ölenle ölünmüyordu elbet, evet, yaşam da devam ediyordu, ama eğer devam eden yaşam biçimine, yaşam denilebilirse...
“Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık(13)” ve “Sevdiklerimizi yitirdikten sonra, belki de isyan ederek, belki de ondan önce beni alsaydın ya!’' düşünceleri yanında “Yaşarken temiz kalsaydık, ölünce yıkanmazdık(14)” diyene hak vermek zorunda mıydılar ki?
Elbette; “Günün birinde hepimizin sonsuza kadar susacağımız belli idi.(15)” Ancak hayıflanmamak(2) elde değildi, kızlarına üst üste onu ne kadar çok sevdiklerini söyleyememekten dolayı.
Evet, söylemiş olsalar da, bunu neden defalar, defalarca çok kere söylemedikleri için hayıflanmamaları ellerinde miydi karı-koca-abla, hatta yeğen olarak?
Her Cuma günü Cuma Namazından sonra ibadet gibi, yaşamının baharında yitirdikleri küçük kızlarının mezarını ziyaret ediyorlardı. Her zaman da kısıtlılık olması doğaldı, çok zaman büyük kızları ve torunu, ara sıra, nadiren de olsa damatları da katılıyordu bu ziyaretlere.
Damadın katılması bu ibadeti katmerleştiriyordu, çünkü damadın sesi ve kıraati(1) oldukça güzeldi ve ayetleri sindirircesine okuması huşu ile dinlemelerine(2) neden oluyordu.
Damadın gelmesinin ikinci avantajı ise; kendi emektarının devre dışı kalması, onun arabasıyla gidip-gelme şeklinde idi. Kıraat, ziyaret, tedirginlik yaşanmaksızın dört başı mamur bir ziyaret(4) oluyordu yaptıkları.
Dört başı mamur ne demekse, insanın mezara gidişinin düğüne gider gibi olması mümkün müydü ki? Önce iç çekişler, hıçkırışlar, höykürüşler sonra ağlama moduna giriyordu tüm aile istisnasız, hem her seferinde...
Böyle günlerden biriydi, damadın işinin olup da yol angaryasının kendisine yüklendiği.
Tanrı insanın kader yörüngesine ne oturtmuşsa onu yaşıyordu, yaşamak zorundaydı. Görevlerini bitirmiş evlerine doğru ilerliyordu adam, ana yoldan, fiziksel geriliğinin bilinciyle hızlıdan az, yavaştan çok bir süratle ve doğal olarak hüzünle kullanmasına izin verilen araçla.
Tali, ya da yan yoldan oldukça süratli bir şekilde anayola çıkan ve gözlerinin heyecan ve korkuyla açıldığını fark ettiği bir gencin kullandığı araba yarı caddeyi geçip arabasının kendi bulunduğu sol kapı tarafından çarpmıştı hem de sürati nedeniyle oldukça haşmetli,
kuvvetli ve tedirgin edici bir şekilde.
At arabası bile kullanamayacak vasıfsız kişilere, kurallara riayet etmesini bilmeyen kendini şoför sananlara ehliyet ya da Sürücü Belgesi verilen bir ülkede böyle kazaların olması mukadderdi(1).
Hiç olmazsa at arabası sürücüleri (yahut da kullananlar) kamçı ile sinyal işareti vermesini biliyorlardı! At arabalarının arkasında reflektör, atlarının popolarında da “Şehrini temiz tut!” politikasına uygun olarak torbaları vardı.
Atların gözlükleri vardı sadece önlerine bakmaları için.
Oysa insanların Tanrının bağışı gözleriyle iki taraflarına bakmaları gerekmez miydi? Bunun için gözlerini dört bir yana dolandırmaları gerekmez miydi? Ama direksiyonunda belki de ehliyetsiz olan delikanlı, bukalemun gibi bakmasa da aynı bukalemun gibi renk değiştirmiş, galiba ınga bir bebek gibi bir yerlerini ıslatmış olabilirdi!
Çarpmanın etkisiyle sıkışan kapı, ya da bedeninde oluşan olumsuzluklar gencin kaçıp kurtulma dileğini desteklemiş olabilirdi.
Sonrasında yasağı dinlemeyerek sollama yapan ve hızını alamayan bir kamyon o çocuğun arabasını altına almış ve o gencecik delikanlının katili olmuştu.
Kendi arabasına ilişen bu ikinci darbe gözlerini ilkine göre biraz daha karartmıştı. Ağlayıp sızlanmanın, dertlenmenin gereği yoktu. Kendine gelmeyi deneyerek;
“İyi misiniz, çabuk inin arabadan! Yangın çıkar, ya da ikinci bir katil gözükebilir hemen! Kendinize dikkat edip kenara çekilin!” dedi.
“Peki, ama seni de çıkartalım hemen!”
“Bana bakmadan siz çıkın!” dediğinde, karısının şefkatli eliyle, ona destek olmaya çalışan ve “Sen kenara çekil bacım!” diyen sesler çalındı adamın kulağına, hayal-meyal(4).
Kızını ve torununu kendilerini uzak bir yerlere saklamış olsalar gerekti.
Kaldırımın kenarına oturtulduğunda sol ayağını hissetmez gibiydi. Kendisinden geçer gibiyken karısına uzattı elini;
“Hatunum!” dedi, belki de onun sağlığına ve onun indinde kızının ve torunun sağlığına dua eder gibiydi.
Tekrar “Hatunum!” dedi, cevap alamadı, kendini bilmez gibiyken nasıl bilir gibi olduğuna hayret edercesine gözlerini açtı...
Yanında oturan kendisine yardım eden genç sesli kadını, sırtından ve karnından geçirdiği elleriyle sardığını başını omzuna dayadığını hayretle gördü, utandı, ellerini, kollarını çözmeye, başını dik tutmaya çalıştı:
“Yalnızlığım, affedersiniz, özür dilerim efendim!” derken.
“Zararı yok Bey. İnsan hatunundan özür mü dilermiş ki?”
Bu ne demekti şimdi? Düşündüklerini, hatırından geçenleri bir bir anlatmış mıydı yoksa hüznünde? Tekrarladı;
“Özür dilerim tekrar, bana elinizi uzattınız, nankörlük etmişim dalgınlığımda, umarım sizi kıracak, incitecek, üzecek, utandıracak bir davranışım, sözüm olmamıştır, umutsuz yalnızlığımın özlemlerinde...”
Yaşlı adam farkındaydı ki; bu söyleminde yalnızlığı paylaşmanın mutluluğu var gibiydi. Hem öyle ki; kendisine uzanan emsali yaştaki birinin eli, yüzünü bile göremediği bir arkadaştı yanındaki.
Göremediği yanındakinin bedeni idi sadece, oysa gönlünü, ruhunu görür gibiydi. Ununu eleyip, eleklerini duvarlarına asmışlar için beden değil, ses, ruh, gönül rahatlığı, huzur önemliydi, yalnızlıklarında, belki de sadece adamın teneffüs etmeğe çalıştığı yalnızlığında...
“Kahve alışkanlığım, dolaysıyla da kahvem yoktur evimde, ama bir çay demleyeyim, bekleyeniniz yok madem, vaktiniz müsaittir sanırım ve anlatmak sizi rahatlatıyorsa anlatın, iyi bir dinleyiciyimdir bebelerimin söylediklerine göre. Biliyorsunuz; büyüseler de, kocaman, evli-barklı, çoluklu-çocuklu, torunlu-topalaklı adamlar, kadınlar olsalar da onlar bizim büyümeyen bebelerimizdirler.”
“Benden esirgemediğiniz bir çayınızı içmek isterim tabii. Ama bana insan olarak yardım elini uzatan birine kocasından ve çevresinden söz gelsin istemem.”
“Merak etmeyin, eşimi kaybettim, yalnızım, henüz baş-göz edemediğim ikisi de yanımda olan bir kızım, bir de oğlum var. Oğlumun başını bağlamak üzereyim, telâşım ondan. Şu sıralar onun için sağa-sola koşuşturuyorum bir bakıma. Çünkü evden dışarı çıkmam pek…
Çocuklar neler alınması gerekiyorsa alıp getirirler. Oğlum da, kızım da üniversite mezunu. Oğlum nişanlı ve sevdiğine kavuşmak üzere, kız için de; ‘Ya nasip!’ diyorum. Hayırlısı ne ise o olur inşallah! Ayrıca bağışlarsanız eğer, neden yalnız olduğunuzu, yaşadıklarınızı merak ettiğimden dinlemek istiyorum, eğer sakıncası yoksa lütfen!”
“Peki, nasıl isterseniz! Siz ‘Dinlemek için vakit ayıracağım!’ diyorsanız, benim tüketeceğim vakit hiç kısıtlı değil. Hem yalnızlığın uçsuz-bucaksız olduğu yalnızlık dünyamda bana dertleşme imkânı sağlayacağınız için peşinen teşekkür etmeğe çalışsam, ya da nasıl teşekkür etsem ki size, bilemiyorum?”
Yaşlı adam, dul kadının evinin kapısına yanaştıklarında, kapı arkasından kulaklarına ulaşan sesler ve kahkahalar ürkütmüştü yaşlı adamı. Yaşlı kadın anahtarını anahtar deliğine sokmağa çalışırken kapı kendiliğinden açılmıştı sanki.
Yaşlı adamın görebildiği kadarıyla, karşısındakiler dört kişiydi, ikisi delikanlı, diğer ikisi genç kız.
“Oğlum nişanlı mı, yoksa evli mi?” demişti, bu karşılıklı duruşta hatırlamak için zihnini yorma gayretindeydi. Her ne ise! İkinci bir delikanlı daha varsa ortamda, bu genç kızın hazırladığı bir sürpriz olsa gerekti annesine. İçinden geçirdiği o idi yaşlı adamın, belki de rahmetli kızına duyduğu, unutmasının mümkün olmadığı özlem nedeniyle.
Evet, yaşlıydı, ama ne zekâsı azalmış, ne de aklından zoru vardı, zoraki ve belki de hayret dolu bir sitemle “Buyur!” denmesine rağmen;
“Herhalde önemli bir konunuz olsa gerek, analı-evlâtlı, aranıza bir yabancıyı karıştırmadan kendi başınıza konuşmanız gereken şeyler olmalı, hem de önemli sanırım.” dedikten sonra yaşlı kadına dönerek;
“Saygıdeğer hanımefendi! Gelecek Cuma ikindiden sonra akşamüzeri, ölmez sağ olursam, mezarlığı ziyaretimden sonra gelirim, o zaman ödersiniz çay borcunuzu! Şimdilik izninizle çocuklar ve hanımefendi!” dedi.
Genç delikanlılardan biri, belki de hissettiği kadarıyla, yarım ağızla;
“Kalsaydınız amca! Gizlimiz, saklımız yok!” derken, diğeri belki de heyecanının etkisiyle;
“Amca, ben arabamla bırakayım sizi!” dedi yaşlı adamın koluna girme çabasıyla.
Yaşlı adam gözlüklerini çıkardı yerinden;
“Az da olsa görebiliyorum, yol-iz biliyorum. Sağ ol genç çocuğum. Bir tek dileğim var, söylemek istediğim, gelecek Cuma ikindiden sonra sizlerle beraber olmayı diliyorum izniniz olursa…
Ve hissediyor ve biliyorum ki; konuşacağınız çok şey var, belki de zamana karşı yarışmanız gereken. Bu nedenle şimdilik kaydıyla sizlere ‘Hoşça kalın!’ demek istiyorum.”
“Özür dilerim!” dedi gençlerden ikinci olanı, annesinden ya da kaynana adayından işaret almışçasına gibi ve yaşlı adamı incitmemeye, özel durumunu hissettirmemeye çalışarak;
“Biz gençlerin önemli görevlerinden birini yerine getirmeme izin verin lütfen, buyurun, arabamla götüreyim sizi!” dedi ısrarla.
Dünyanın hali bu olsa gerekti, metro treninde yaşadıkları ve bu gencin ayaküstü davranışı. “İkilem(1)” olayının tarifi bu olsa gerekti, bir tarafta medeniyet ve terbiye, diğer tarafta ilkellik ve edepsizlik...
Hayıflandı...
Teşekkür etti arabadan inerken, elini uzatacak kadar tanışmamışlardı çünkü ve ekledi;
“Cumaya beni de aranızda görmek isterseniz, o gün topluca annenizin evinde olun, görevleriniz bittikten sonra.”
İçinde önemsemek zorunda olduğu bir sonraki Cumayı özler gibi oluşuna hayret etmesi gerektiğini düşündü, yalnızlığını yaşadığı, her köşesinde buram buram yalnızlık kokan evinin kapısını açmaya çalışırken. Hâlbuki yalnızken, yalnız olmadığının(16) farkında değil gibiydi...
Salondaki kanepeye uzanarak yalnızlığını yaşamaya başladı yeniden.
Dalmıştı...
Ölmekle, dünyadaki tüm sorumluluklarından sıyrılmış gibi mi oluyordu ölen? Hayır, kendisininki dâhil dünyanın tüm yükünü arkasında bıraktıklarına yüklüyordu, giderken. Yaşamın devamı kalan(lar) için daima ve çoğu çözümsüz sorunlar yaratıyordu. Hayatının ışığı sönmüşse, insanın yalnızlığının tedavisi için bir kibrit daha çakmayı istemesi(17) haksızlık olabilir miydi?
Yalnızlık Tanrıya mahsustu. Yalnızlığına çare aramak, daha doğrusu yalnızlığına bir çare görünmüşse ondan yararlanmayı düşünmek, istemek ne zamandan beri kusur ya da hataydı ki?
Ayağındaki arızanın sıkıntısını aylarca çekmişti. Mengene gibi ayağına bağlanan, konumu her gün özel vidalarla, çivilerle ayarlanan aletlerle ve sonunda sekerek de olsa yürümeye başlamış, bu konuda sağlığının yerine geldiğine inanmıştı, eğer yarı görür-yarı görmez konumunu da unutur, unutabilirse.
Tek tesellisi, desteği kendisini çok çok sevdiğine(18) inandığı karısı ile çok zaman uğrayan kızı ve torunu oluyordu.
Kendisinin sakatlığından, karısının kendisine özenle bakmasının gerekliliğinden dolayı geçirdikleri kazadan sonra torununa bakamaz olmuşlardı. Anaokuluna başlamıştı torunları. Çok zaman anneannesi, cesareti ve gücü olursa yaşlı adam, ama torununun rehberliğinde gidip geliyordu genç adam(!) okuluna. Anne ya da babasının işten dönüşlerine kadar muhafaza görevini bitirinceye kadar mutlu oluyorlardı, nine-dede olarak.
Karısı, evet karısı el-ayak, göz-kulak olmuştu yaşlı adama, bedenindeki eksiklikleri hissetmiyor, yaşamıyordu da.
Taa ki. . .
Evet, taa ki...
Bir gece Azrail gecikmişçesine ani ziyaretini yapıncaya kadar...
Bu; topallığına, yarı körlüğüne ek olarak kalp krizi geçirmesine ve kalbinden ameliyat olmasına da sebep olmuştu, By-Pass mı, her neyse onun gibi bir şeydi geçirdiği? Kalbi yaralıydı, hem ameliyat öncesinde, hem ameliyat sonrasında, kalpsiz olmadığına zaten kendisi de inanıyordu...
Çalan kapı sesiyle kendine gelir gibi oldu, rüya mı, hayal mi, yoksa sadece anılara dalış mı, ne diyeceğini bilmediği şeyden.
“Hayırdır inşallah, gecenin bu vaktinde kim olabilir ki, ramazan değil, bayram değil, seyran değil!” diye düşünerek kapıya yöneldi;
“Kim o?” dediğinde;
“Biziz!” cevabını aldı görebilseydi tanır, tanımasaydı da seslerden kim olduklarını anlar, çıkarabilirdi. “Bir kuru canı vardı(19)” ve yaşam için de gayesi yoktu, o halde kapıyı açıp “Buyur!” etmesinde de sakınca yok gibiydi. O tanıdığı ses çınladı kulağında;
“Size çay ikram edemedik, ama sizi bu mutlu günümüzden de mahrum etmek istemedik. Ufukta görünen çifte düğün olarak...”
“Ben hiç kimse değilim ki! Ama gene de mutluluğunuzu paylaşmak isterim, hem de içtenlikle alkışlayarak...”
“Oğluma ek olarak kızım için de konuştuk bu akşam aramızda. Oğlumla beraber onu da baş-göz etmek demek, benim de yalnızlığımı kendimle paylaşmam demek anlamına gelecek. Gençlerin kaynana sıkıntısı çekmeksizin yaşamaları doğal değil mi?”
Yaşlı kadının gözlerini görüyordu sanki ya da gördüğünü sanıyordu, gözlerin çok zaman merhametin ışıldadığı bir kandil(20) olduğuna inandığı gibi.
“Bilmiyorum, ama ayakta kalmayın, buyurun!”
“Birer limonata içip bugünümüzden sizin için ayırdığımızı bırakıp, sizi uykusuz bırakmamak için hemen geri döneceğiz!” dedi yaşlı kadın…
Plâstik bardaklarla içilen limonatadan sonra hemen ayrılmışlardı topluca, bir kısım dilekleri arka arkaya sıralayarak. Bu serüveni niçin gerekli görmüşlerdi, üstelik iadesi gereken porselen bir tabakla koca bir dilim pasta getirmelerine de akıl erdirememişti.
Oysa içinden; “An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?(21)” demek geçiyordu, eşini yitirdiğinden beri ve kendisine yasak olan mutlulukla, sevincin eksik olduğu ömrünü tüketme çabasını yaşıyordu yaşlı adam.
Hele ki yaşlı kadının;
“Gelecek Cumaya rahmetli eşinizin ve kızınızın mezarına beraber gitmek için oğlum bizi götüreceğine dair söz verdi!” demesi, allak-bullak(2) etmişti beynini.
Eşini yitirdiğini ne zaman söylemişti, hatırlamıyordu, peki küçük kızını? Yaşamda göründüğü gibi olmayan(22) her şey olacağına varırdı(22) ve Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eylerdi(22).
İnsan hayal etse de, düşünse de, umut etse de, ya da bunların tümü tersine dönse de yaşamının eksildiğinin farkına varamıyordu. Zaman geçiyor, istenilen güne ulaşıyordu insan, hele ki eksikliklerini görüp, bilip, hissedip yaşadığına ve gene de sağlığına şükredebiliyorsa...
Genç adam arabada bıraktığı annesiyle birlikte gelmişti, yaşlı adamın Cuma namazını kıldığını tahmin ettiği camiye. Tahmininde yanılmamış olmaktan dolayı mutluydu. Ayrıca gecikmeksizin yaşlı adamın karısının mezarını ziyaret etme isteğini karşılamaktan, annesinin de bu isteğe katılmak istemesinden dolayı seviniyor gibiydi (galiba).
Bir bakıma belki kanı ısınmıştı(2), ya da kaynamıştı(2) yaşlı adamda şeytan tüyü olmadığını(2) fark etmiş olsa bile.
Mezarlığa girmek üzereyken saatinden gelen bir ses genç adamı uyarmış gibiydi. Durakladı birden mezarlık girişinde, saatine bakarken;
“Önemli bir iş görüşmem vardı, nasıl unuttum? Sizi bıraksam, ben acele dönsem, sizler benim kusuruma bakmayıp, bağışlayıp bir taksi ile dönebilir misiniz? Dönüş saatinizi aşağı-yukarı söyleyin, o vakitte bir taksiyi sizleri alması için mutlaka yönlendireceğim.”
“Oğlum, bizim konumumuz önemli değil. Sen işine yetiş! Taksi, otobüs, dolmuş...
Olmadı sırtımda taşır getiririm annenizi evinize, merak etme!” dedi. Neden böyle söylemek gereğini hissetmişti bilemiyordu yaşlı adam, ama göremese de genç adamın hayret dolu, yaşlı kadının manidar bakışlarını(4) hissediyordu üzerinde.
Mezarın başına geldiklerinde mezar taşındaki isimlerin anlamını çözme gayretindeydi yaşlı kadın. Yaşlı adam izah etme gereğini hissetti;
“Küçük kızımızı yitirdiğimizde rahmetli eşim ve ben birbirimize vasiyet etmiştik. Hangimiz önce ölürsek kızımızın yanını o kapacaktı. Rahmetli karım benden önce kaptı kızımızın yanını. Benim bedenim ne olur, bilmiyorum.”
“Merak etmeyin efendim. Ölüm dışında her çaresizliğin bir çaresi vardır. Mademki eşinizle sözleşmişsiniz, benim de size vasiyetim olsun, öldüğümde beni de eşiniz gibi sevgi ve saygı ile gömün.”
“Aynı şeyi benim de vasiyetim gibi kabul ederseniz, peki!”
Bu sözler bir vaat gibiydi titreyen seslerinde, elleri birleşti dualarında...
O günden sonra ziyaretlerini sık sık olmasa da, belirli aralıklarla, beraberce gerçekleştirme gayretini yaşadılar, belki anlatacakları, dayanak olacak bir sebep uyduramamaktan dolayı.
Mezarlıkta ve yaşlı kadının evinde çocuklarının nikâh hazırlıkları arifesinde, ancak onların gizlemeğe çalışmadıkları hınzırca düşünceleri ardında üstesinden gelemedikleri duygular taşıyor gibiydi iki yaşlı insan.
Ana-kız belki aralarında konuşmuş olabilirlerdi bir kısım, ya da bazı şeyleri aralarında, genç kızın bakışlarında hissettiği kadar, yaşlı adamın bilmesine imkân olmayan.
Bilinen tek gerçek iki yaşlı insanın gün-günden birbirlerine daha çok yaklaşıp, yakınlaştıklarını hissetmeleriydi ki bunu mezarı ilk ziyaretlerinde el ele tutuşarak gerçekleştirmiş gibiydiler.
Bir diğer, belki de beraberce mutlaka ziyaretlerinin devam edeceği karısının mezarını ziyaretinde, sanki mezardan özür dileme modunda, yaşlı adam, yanındaki yaşlı kadının elini tuttu ve;
“Ben yalnız...”
“Bebeler evlenip gittiklerinde ben de yalnız...”
“O halde var mısın?”
“Varım!” dedi yaşlı kadın, ilk günlerinden hatırında kaldığınca yaşlı adamın yaptığını bu kez kendisi gerçekleştirdi.
Yaşlı adamın elini bırakıp koluna girip başını omzuna dayadı, kollarını birbirinin sırtlarına dolayarak mezarlıktan çıkarlarken…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün yaşandığı tarihlerde bir kısım medeni gereklilikler, tıpta bazı çaresizlikler henüz çözümlenmemişti!
(1) Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Kıraat; Okuma. Okuma kitabı.
Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.
Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
(2) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.
Hayıflanmamak; Acınmamak, yerinmemek, esef etmemek, kaybedilen bir fırsat için üzülmemek.
Huşu İle Dinlemek; Tanrıya boyun eğerek, itaat sergileyerek sessizce, kendini vererek, Allah’a sevgi, gönlü korku ve saygı dolu olarak okunanı dinlemek ve bu duygularla huzur ve sükûn bulmak.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kanı Isınmak; Birine karşı yakınlık duymak, ondan elektrik almak.
Kanı Kaynamak; Birine içten sevgi beslemek, yakınlık duymak.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Tiksinmek; Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak, iğrenmek, iğrenilmek.
(3) Yaratılanı hoş gör (sev), Yaradan’dan ötürü… Evrende yaratılmış olan varlıkları yaratan Allah tektir ve büyüktür. Bu nedenle her canlıyı hoş görmek gerekir. Yunus EMRE
(4) Dört Başı Mamur Bir Ziyaret; Tam istenildiği gibi olan, eksiksiz, kusursuz yapılan ziyaret.
Hanzo Narası; Kaba-saba, görgüsüz ve iriyarı bir kimsenin uluorta, ağıza alınmayacak şekilde bağırıp çığırması.
Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.
İpe Sapa Gelmez Söz; Akla yakın olmayan, biri diğerini tutmayan sözler.
Manidar Bakış; Anlamlı, anlamı olan manalı bakış.
(5) Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Aşk imiş her ne varsa âlemde... FUZÛLÎ
(6) Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, / Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Mehmet Akif ERSOY “KANAYAN BİR YARA GÖRDÜM MÜ YANAR TA CİĞERİM”
(7) Hiç kimse affettiği zaman olduğu kadar yükselemez. Johann Wolfgang Von GOETHE
(8) İnsanın iyisini, kendine hiçbir iyiliği dokunmamış bir kişiye nasıl davrandığından anlarsınız. Samuel JOHNSON
(9) Gökten ne yağar ki yer kabul etmez; Büyüklerden, yüksek makamlardan gelen şeyleri küçükler, aşağı makamdakiler her zaman kabul etmek durumunda kalmışlardır.
(10) Nerden Buldun Yasası; 2003 yılında “Kazançların kaynağının ve vergisinin ödenip ödenmediğinin sorgulanmasına olanak sağlayan yasa, daha sonra 2013 Yılında AKP Hükümeti tarafından kaldırılmıştır.
(11) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(12) Menenjit; Beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan, genelde kulağın ağrıması şeklinde kendini belli eden ve erken evrede tedavi edilmediğinde başta işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyon.
(14) Dünya güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık. Yaşarken temiz kalsaydık, ölünce yıkanmazdık. Necip Fazıl KISAKÜREK
(15) Günün birinde hepimiz sonsuza dek susacağız. Onun için sevdiklerinize şimdi; “Seni seviyorum!” demekten çekinmeyin. George ELLIOT
(16) Asıl yalnızken yalnız değilim... Friedrich SCHILLER
(17) Bir öykü, ya da fıkradan aklımda kalan söz; “Hayatımın ışığını kaybettim, (ya da “Hayatımın ışığı söndü!”) ama sonra bir kibrit daha çaktım!” ya da benzeri, bir kadının ölen kocasının mezarı başında kullandığı bir sözdü, yanılmıyorsam.
(18) İnsan sevme hissini israf etmemeli. Kim ne kadar sevilmeye lâyıksa, onu o kadar sevmeli. Necip Fazıl KISAKÜREK
Beni az, ama uzun sev! Bitirmeden sevginin yorgunluğunu sonsuza kadar... Christopher MARLOW
(19) Deryada bir salım yok… şeklinde başlayan “Hazan Mevsimi” adı verilen türkünün son iki dizesi; “Bir kuru canım kaldı, / O da olsun al senin” şeklindedir.
(20) Gözler, içinde ya merhamet ya nefretin ışıldadığı bir kandildir yahut tevekkül ve şüphenin tüttüğü… Bazen de ve çok defa sönük ve bomboş… Necip Fazıl KISAKÜREK
(21) An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum? Necip Fazıl KISAKÜREK
(22) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Her şey olacağına varır; Her işin kendine has bir akış şekli ve sonucu vardır. Ne yapılırsa yapılsın, ne tedbir alınırsa alınsın, o iş ulaşacağı sonuca ulaşır. Bunu değiştirmek mümkün değildir. Bunun için üzülmeyip işi oluruna bırakmak iyi olur.
Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI (Örnekleri çoğaltmak mümkündür).
Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Deme şu niçin şöyle / Yerincedir ol öyle / Bak sonuna sabr eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Geçmişle geri kalma / Müstakbele hem dalma / Hâl ile dahî olma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Kalbin Âna berk eyle / Tedbîrini terk eyle/ Takdîrini derk eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma / Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
air