Üniversiteyi ve askerlik görevimi gereğince bitirmiş, devlete olan borcumu ödemek için bu serhat şehrine gelmiştim. Bir-iki gün, amirlerimin hoşgörüsüyle otelde kalarak annemle beraber yaşamak için kira ile oturabileceğimiz bir ev aramıştım.
Günlerden bir gün; küçük bir bahçesi, içinden tek bir ağacı ve yoldaşmış gibi koklaşan, evli olduklarını düşündüğüm(!) iki kumrunun olduğu tek katlı, kâgir, hatta yığma(1) diyeceğim bir ev bulmuştum kiralık.
Ancak annemin beğenisine göre satın alma opsiyonlu(1) olarak.
Çünkü babamın vefatından sonra annemi “Memleketimiz” dediğimiz şehre bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Bu şehre tayin olunca annemin talimatıyla ev aramış, bu evi gözüm tutmuş ve bana göre oldukça müşkülpesent(2) olan annemin beğenisini kazanacağıma da inanmıştım.
Annemi çağırdım ve görücüye çıkardım(3) bu evi. Annem bayıldı;
“Çağır ev sahibini, anlaşalım, satın alalım!” dedi.
Uzlaştılar(3), el sıkıştılar, nasıl olduğunu bilmem önemli değil. Eski şehirdeki evimizi satışa çıkardık, bu evin boyasını, badanasını ve eksikliklerini tamamlama gayretinde olduk, peyderpey(2), eşyalarımızı taşıyıp yerleşmeden önce.
Karşımızdaki iki katlı, üst katta kendisinin, alt katta kiracısının oturduğunu öğrendiğimiz dul teyzenin yardımlarını inkâr etmemiz mümkün değil. Hatta daha da ileri gidip, annemin benimle birlikte otellerde müzmahil(2) olmasını engellemek için “Komşuluk Hatırı(1)” deyip misafir etmişti belki de çekincesi olduğundan, sadece annemi.
Eşyalarımızı getirdiğimizde gene o teyzenin yardımı ile dayamış, döşemiş evimizi annem. Hatta o dul teyzenin sömestre tatili için gelen kızı da yardımcı olmuş, benim görevli olduğumda duyup, görüp, hissetmediğim…
Nasıl ki annem o teyzenin evindeki resimlerde o genç kızı dikkatle bakıp, incelemiş ve ıcığım-cıcığını öğrenmişse(3), o teyze de, hem de kızıyla birlikte benim, ne, kim olduğumu öğrenmiş olsa gerekti!
O, üniversite sonlarda güzel bir genç kız, ben çiçeği burnunda(1) bir komiserdim, başlangıçta. Onunla ilk karşılaşıp onu gördüğümde insan olduğumu, bir kalp taşıdığımın bilincine vardım (ancak)!
Nedenine gelince; babamı yitirmek, bir bakıma bana annem için gönlümü terbiye etmemin gerekliliğini de tembihlemişti. Zaten gönlümün kapıları hiçbir zaman açılmamıştı ki. “Çekinikliğimden değil zorunluluktan…” diyeyim.
İlk karşılaşmamızda o masmavi gözlerden olağandan fazla etkilendiğimi saklamamalıyım. Hani şaşkınlığıyla kutuptan ekvatora yönelen bir aysberg(2), görünen-görünmeyen yüzüyle nasıl yok olursa öylesine yok olmuş gibiydim ben de.
Tek farkla; aysbergin yok olmasına göre, benim o gözlerde yok olmam, saniyelerden de kısa sürmüş, yutkunmuştum. Ben onu bilmiyordum, ama o çoktan bilmişti beni. Üstelik onun kendini belli edecek bir davranışını görmemiş, hissetmemiştim de.
Örneğin evine girip-çıkışını görmem, aynı sokağı paylaşmamız gibi…
Ben ki kadere inanan bir insan olarak onunla karşı karşıya geldiğim anda böylesine çarpılacağımı düşünmemiştim, bir anda çizivermiştim beynime onun resmini.
Ve o gün, yani o lâciverte yakın gözlere şaşkınca esir olduğumu hissettiğim gün, gece nöbetime giderken, onunla karşılaşıp selâmlaşıp ilerleyince arkama bakmak zorunluluğunu hissetmiştim.
Nasıl can yakacağını biliyordu galiba, ne ritmini, ne de yürüyüşünü değiştirmişti o. Ancak arkama son kez döndüğümde, hani olacak şey değil ya sanki gözlerimiz çakışmıştı!
Eee! Bazı şeyler; aptallık, salaklık gibi parayla değildi ya! Genç kız annesini yormamak için olsa gerek, anahtarıyla evin kapısını açmak için tabiidir ki kapının açılış yönüne göre yana doğru hafifçe dönecekti.
Bunun neresi göz göze gelmek(3), ya da gözlerin çakışması(3) olabilirdi ki? Lâf ola, beri gele, işte!”
Vukuatsız bir geceden sonra ve fakat her şeye rağmen yorgun ve uykusuz olarak dinlenmek için evime yöneldiğimde o da kapısından çıkmıştı ve yine benim hüsnükuruntum(1) da olsa gözlerimiz birbirine değsin(3) istemiştim.
Oysa o bakmamıştı bile yüzüme, kapımdan girmek üzereyken ona bedenimin ve gözlerimin yönelişini göz ardı etmişti(3).
Onun beni göremeyişine, görmek istememesine kahırlanmış, kapıyı içeriden kapatmıştım, hem de etkisini yitiremediğim hüzün ve üzüntümle.
Deli-dolu(1), belki kahırlı ve hüzünlü, olasıdır ki hülyamda onu şekillendirerek, rüya yorgunluğu yaşamadan, deyim yerine oturursa; “Deliksiz olarak” uyumuştum(3).
Kalktığımda ertesi günün benim için bir tatil günü olduğunu unutmuş, efendice bir kahvaltıdan sonra içimi dökmeyi yeğlemiştim satırlara. Bir şey gelmiyordu aklıma, yazmak için.
Zihnimdeki düşünceler, satırlar; “Al birini, vur ötekine!” gibiydi. Şair Kemalettin KAMU yetişti imdadıma "KİMSESİZLİK” şiirinin ilk dizeleriyle;
“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.”
Bu dört mısraın sonuna; “Şair Kemalettin KAMU, KİMSESİZLİK şiirinin ilk dört mısraı” diye yazıp zarfı kapatmadan;
“Anne, ben bir sigara almaya gidiyorum!” dedikten ve etrafımı kontrol ettikten sonra zarfı onun kapısının altından attım.
Oysa sigaram vardı. Silahlı Kuvvetlerden sigara içmeyen, görevimiz icabı sık sık, hatta çok zaman beraber olduğumuz Jandarma Subayı arkadaş, ilkini hemen verdikten sonra her ayki istihkakını bana bedeli mukabilinde getirecekti.
Başlangıç olarak sigaramın olduğunu annem ya akıl edememiş, ya da bir şeyleri hissedip anlamamak hakkını kullanmıştı!
Anneler her şeyi hisseder, anlar, ama evlât onun hissettiklerinin farkında bile olmazdı, gerçek öyle değil miydi? “Gerçekten” diye sorgulamaya gerek olmayan bir hassa(2) bu!
Annelik, annelere özel bir meziyetti(2) ve bunu sırık kadar “Adam olduğunu(4)” zanneden bir evlâdın hissetmesi, anlaması mümkün değildi (sanırım).
O gün kapısından çıkan genç kız, zarfın kim tarafından atıldığını, hatta izlendiğini bile tahmin etmiş, belki de görmüşçesine zarfı açmadan, içindekini okumadan karşısındaki benim pencereme doğru görünür bir şekilde tutup, parçalarcasına yırtıp kül tenekesine atıp sadece önüne bakarak yoluna devam etmişti.
Bir komiserdim, eh, az-çok da kafamın çalıştığını iddia edecek kadar da akıllıydım! Böyle bir eylemi gerçekten tahmin etmiş, yanılmadığımı görmekten memnun, ancak yanılmak isteğim dolaysıyla da üzgündüm.
Çünkü ikinci, üçüncü, dördüncü zarflar da yedeğimde hazırdı, inatlaşırcasına, aynen ve kopyalanmış gibi.
İkinci zarfı da dönüşünde alsın umuduyla, mutfaktaki anneme hissettirmeksizin kapısına bıraktıktan sonra, penceredeki görev mahallime yerleştim!
Genç kız, yorulduğu belli olan poşetlerle eve geldiğinde yerdeki zarfı görünce, elindeki poşetleri belki de titizliği nedeniyle kapının koluna asıp, aynı gösterişle, zarfı alıp okumaya tenezzül etmeden(3) aynı şekilde parçalarcasına yırtarak kül tenekesine birinci yırtılan zarf üzerine, pencereme sitem eder gibi bakarak attı.
Tahminimden başka bildiğim bir şey yoktu. Bir diğer çıkışını bekledim, gene yırtıp atacağını düşünmeme, hatta inanmama rağmen, yırtmasın istediğim, açıp okusun dilediğim. Bu kere zarfın üstüne sadece “Lütfen” yazdım, küçük harflerle...
Yine çıktı kapısından ve bu kez tül perde arkasındaki siluetimi görmüşçesine, sitemle bakmak yerine, başını eğip sokağın köşesinde görebildiğim en son noktada görüş alanımdan ayrıldı. Mazeretim yoktu, yanı başımda oturan anneme karşı.
Ama yalandan kim ölmüş, çaresizlikten kim bunalmıştı ki?
“Anneciğim!” dedim. “Canım çekti(3), ben gidip şurdan bir boza alıp geleyim!”
Yine başarılı olamazsam, sırada kestane almak gibi bir şans yaratacaktım kendime. Zarfı annemin bakışlarının olmadığı düşüncesiyle kapının altından attım.
Bozayı alıp dönerken, arkasından yetişip “Lütfen!” dedim, “Sadece bana ait olmayan bir şiir, değerli bir üstattan!”
Akşam karanlığı henüz inmemişti. Annem her zamanki gibi iki kişilik soframızı hazırlamak için mutfaktaydı, bense yine tül perde arkasında, lâmbayı yakmaksızın, buna rağmen beni görmesini istercesine odamdaydım.
BİR
Genç kız zarfı aldı, okudu, anlamamışçasına gözlerini dikti pencereme “Anlamadım!” dercesine, belki de Türkçemizde yazılması mümkün olmayan heceleri kendi kendine söylenerek zarfı cebine koyup evine yöneldi. Bu zarf ilk idi, “Kimsesiz Mektuplar” başlangıcında…
Birinci badireyi(2), handikabı(2), basamağı, ya da merhaleyi(2), her ne deniyorsa atlatmıştım. Aynı gün, ikinci bir basamağı hak etmeğe çalışmam, ikinci bir “Kimsesiz Mektubu” yola çıkarmam yanlış olurdu gibime geliyordu. Ben doğrudan yanaydım.
Ama onu balkonunda dalgın olarak yatsı ezanını dinlediğini gördüğümde, ezana rağmen şeytan dürttü(3) beni. Bu kez;
“Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi, “
diye Şair Ahmet Muhip DRANAS'ın SERENAD isimli şiirinin ilk iki dizesini yazdım zarflayarak.
“Geldim işte mevsim gibi kapına. / Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy” dizelerini saklayarak.
Annem için bu kez, sanki inanacakmış gibi mazeret üretemiyordum. Bir şey gelmiyordu aklıma. Bu kez her zaman kullandığım bir saygı gösterisi gelmişti aklıma, hem de evin havasını değiştirmemek gibi.
İKİ
“Bir sigara tellendireyim kapı önünde!” dedim, bu kez kaçışım, görevimi yerine getirişim içindi!? İkinci zarfa, satırların altına ikinci “Kimsesiz Mektuba” yani, sokak lâmbasının titrek, solgun ışıklarında; “Ne olur, beş dakika izin ver, yarın 7.00 - 7.30 parkın köşesi” deyip, balkona işaret ettim.
Görüyordu beni, “Bir dakika!” der gibi işaretimi de anlamış olsa gerekti. Zarfı kapısından attım ve beklemeye başladım, sigaramın dumanının halkalar şeklinde göğe yükselişini seyrederek.
Kapı açıldı, zarf alındı, kapı kapandı ve biraz sonra tekrar balkonun ışığı yandı. Düşündüm Şair Cavidan TÜMERKAN’ın “SEVİNÇ” içine gizlemeye çalıştığı dizelerle.
“Bana bir mektup geldi,
İçinden ben çıktım!”
Şiir, kayıtlarda Şair Özdemir ASAF tarafından da kaleme alınmış olarak gözükse de ben gene de şiirin rahmetli Şair Cavidan TÜMERKAN’a ait olduğu konusunda iddialıyım.
Sağı-solu, göğü-toprağı kontrol eden genç kız, aynı zarfı bükerek balkondan aşağıya attı. Zarfın üzerinde “Peki!” yazısı ve içinde saksısında kendini bulmuş bir Atatürk Çiçeği(5) vardı, Şair Ahmet HAŞİM'in KARANFİL şiirinde dizdiği gibi.
“Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre(1) âlevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!” olarak kırmızı…
Ya da Şair Yahya Kemal BEYATLI'nın ENDÜLÜS’TE RAKS şiirinde tarif ettiği gibi;
“Zil, Şal ve Gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...”
Öyleyse kışın bu vaktinde, hem de benim için, bilmediği, tanımadığı biri için nereden bulacaktı penceresinden atacağı gülü? Bence en doğrusu, yaptığı doğru idi...
Gece bitmek bilmiyor, uyku akan gözlerim kapanmayı ve uyumayı bilmiyor, yarın; yarın olmamak için huysuzlanıyor, kapris yapıyordu!
Şair Necip Fazıl KISAKÜREK, BEKLENEN isimli şiirinde ne güzel yorumlamıştı beklemeyi;
“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar…”
Ancak sabahların; benim gibi iki sözü bir araya getiremeyen, ama iki kelimeyi bir araya getirmeye gayretli olanlara destek için yaşamları gerekliydi.
Üstelik sigaramın dumanı daha göğe ulaşamamışken gelen kurye, dinlenmemin, operasyon için teçhizatlı olmamın gerektiğini söylemişti, fısıldayarak. Operasyon kıyafetim zaten iş yerimdeydi ve bu olağan gizliliğim için zaten gerekliydi de.
Aslında bu, genç kızla konuşmamın uzaması ihtimalinin de mazereti gibiydi. İşe gecikmemin mahzuru olmayacaktı bana göre, herkesin dinlendiğimi düşündüğü vakitlerde ben onun nefesinde biraz da olsa soluklanacaktım.
Gene de içimde işime gecikmemek arzusunu frenleyemiyordum, onu beklerken. Gecikmek; düşünce, felsefe ve yapı tarzıma uygun olmazdı. Hem erken kalkan yol almaz mıydı, gerisi bana göre önemsiz.
Heyecanlıydım, yediye beş kala o kendi kapısından, ben kendi kapımdan “beraberce” diyebileceğim bir şekilde çıktık. Parkın köşesine kadar iki yabancıydık, öyle yürüdük, sırtımızı caddeye dönerek kanepenin iki ayrı köşesine otururken soran gözleri üzerimdeydi.
Eline bir kitap verdim, okur gibi yapmasını teklif ederek. Ben de bir mecmuayı açtım, aynı şekilde tıpkı okur gibi. Korumam gerekti onu, o beni, onu da kimse bilmemeliydi.
“Dileğimi kabul edip, gönderdiğiniz Atatürk Çiçeği için teşekkür ettiğimi bilin isterim başlangıç olarak. Ancak böyle avam usullerle haberleşmek hem zoruma gidiyor, hem de tesadüflerin inkârı ile size bir söz gelmesinden endişeleniyorum…
Görevim gereği sizi her şekilde bulabilirim. Ama gerek görmem buna. Kısaca size anlatmam gerekirse; sevmeye ihtiyacım var, karşılıksız da olsa, sevgimi dağlar-taşlar yerine gönlüme hitap ettiğine inandığım birine ulaştırmaya hevesim ve arzum var!”
Uzun konuştuğumun farkında gibiydim. Karşımdakinin sözlerimi sindirebilmesi için süreye ihtiyacı olduğunu düşünerek durdum bir süre, yerimde saydım!
“Beni sevmeniz gibi bir isteğim yok, lütfen yazmama izin verin. İçimden geçenleri paylaşmak için doluyum. Sevmenizi, ellerinizi tutmayı, kucaklamayı, koklamayı, öpmeyi asla aklımdan bile geçirmediğimi bilin. Böyle arzular geçmez aklımın ucundan bile. Sadece aktarmayı istediğim bir sevgi var içimde, bitip tükenmesini istemediğim…
Bu nedenle eğer izin verirseniz, sakıncası olmadığına inanırsanız ve ne zaman isterseniz, okula başladığınızda yazmam için bana adresinizi verin. Bu iyiliği esirgemeyin, beni bir başkasına, başkalarına, sizin kadar beni etkileyecek olanlara muhtaç etmeyin, lütfen!”
“Neler yazacaksınız meselâ, sadece şiirler mi?”
“Ne dilerseniz, şiir, şarkı, alıntı, çalıntı, içinde sevgi olan her şey? Biraz da içimden katkı olacaktır tabii. Bir kelebek gibi 24 saate içine sığdırsam da yaşamımı, ya da bir balina, bir dinozor(2) gibi bir asır da yaşasam anlatmakla bitiremeyeceğime inandığım sevgiyi dillendirmek istiyorum satırlarımda. Ama yalnız size...
Şimdi, deseniz ki; ‘Haydi, bir şeyler söyle!’ diye, diyemem, çünkü böyle bir güzellik karşısında sevgi üzerine bir şeyler söylemeye çalışsam, nutkum tutulur(3), ama uzakta olunca hayaliniz bana destek olur, korkum silinir, mutluluğu hissederim, sabır, gaye olursunuz bana ve bülbül gibi şakırım, hem karşılığını yazmanızı beklemeksizin. Anlatabildim mi güzel kız?”
Dinlenmem gerekti galiba. Dinlemekten de bıkmış gibiydi karşımdaki. Ancak gözlerinde sözlerimin bitmesini istemediğini seziyor gibiydim, böyle bir arzu gözlemliyordum sanki nefes alış-verişinde...
“Her şeyden önce dersleriniz ve ulaşmak istediğiniz mezuniyetiniz önemli tabii. Mektupları bir dinlenme anınıza, bir çay içimine sığdırmaya çalışın. Size çağırım, ister ‘Kardeşim’, ister ‘Sevdiğim’, ister ‘Sevgilim’ şeklinde olsun, aldırmayın. Belki de başlıksız iletirim size satırlarımı içimden geldiği gibi…
Bunalırsanız, iki satır karalayın; ‘Yeter!’ anlamında. Kendim, kendimi, kendimle siz olarak yaşar, biriktiririm düşüncelerimi, dileklerimi. Bir totem(2), bir tabu(2) gibi değil, bir ilâh, bir melek sayıp seslenirim size…
Biliyorsunuz, Azrail de bir melek, gerekirse melek, melekliğini yapar, ya da ilâhımın emri; ‘Can sıkma! Kapıyı dışarıdan kapat!’ olur. Bu takdirde ilâhımın da, meleğimin de dileklerini dinlemek boynuma borç olur, susarım.”
“Nutkum tutulur diyorsunuz ama maşallah hamamda şarkı söyler gibi şakıyorsunuz!”
“İncittim mi? Başınızı mı ağrıttım? Bağışlayın lütfen! Yaşamımda kendisini sevmeme izin vereceğine inandığım ilk, tek ve son diyeceğim insansınız siz, eğer kabul ederseniz tabii…
Ve sizi üzmektense, ufak bir kırgınlığı yaşatmaktansa, yaşamımı ayaklarınız altına paspas yapmayı yeğlerim.”
“Yok, daha neler?”
“Bana inanmanız için şu anda ne yapmam gerekiyor, bilemiyorum, düşünmem gerek, belki de yazarım, size yazıyormuşum, elinize geçecekmiş gibisine. Burada adresin nasıl olsa belli, kapı önü olarak...
Satırlarımla ulaşmayı arzuladığım öteki, ya da asıl adresinizi vermeniz sizin hükmünüzde ve elinizde. İster verirsiniz, isterseniz vermezsiniz, üzüleceğimi aklınızdan geçirmeksizin.”
Acındırır bir tavrım mı vardı, yoksa ben mi öyle hissediyordum? Devam etmeliydim.
“Bilemiyorum, benden bir isteğiniz var mı, ya da olur mu? Sizi sevmeme izin vermeseniz de sağlıklı olun ve hiç olmazsa gülümseyin, selâmlamak yerine, bu benim için yeterli. Mademki karşılaştım sizinle, ben karşımda siz varmışçasına dinlene-dinlene yazar, biriktiririm…
Kim bilir belki içinizden bir ses; ‘Git! Uzat şu zavallı adama elini!’ der biriken zamanda istemeyerek, arzulamayarak da olsa okursunuz yazdıklarımı, yazacaklarımı.”
Kendiliğinden anında bir dize oluştu dudaklarımın ucunda, galiba beynimde birikmiş duyguların görüntüsü gibi, ona iletemediğim ama:
“Yokluk yanımda, yakalayamam uzatsam elimi, Muhtaçken aramak seni, acıların en elimi”
Zihnimden geçenleri okumuşçasına;
“Hayır! Öyle olmasın!”
“Sizi zorlayamam güzel kız! Yeşil pencerene çıkıp gülümsemen bile yeterli benim için. Ama şimdi ‘Allahaısmarladık!’ desem gücenmezsiniz bana, değil mi?”
Bana imalı, soru dolu gözlerle bakmasını anlamamışçasına ve “Güle güle!” demesini beklemeksizin, kitabı kendisine, mecmuayı banka bırakarak ayrıldım yanından.
Ayrılmalar da, ayrılıklar da zordur bazen, arkana bakmamanı gerektirir. “Arkana bakmazsan ayrılmak eylemi noktalanmış” demektir. Geri dönemezsin, ileri de gidemezsin, ayakların çakılmıştır yere, ya da dünyanın en güçlü tutkalı vardır pençelerinde, tabanlarında.
Sonra “Mecburiyet” denilen bir tılsım itekleyiverir seni, bu arkana bakmamanın gerçeğidir, hüznün ve hicranın egemen olduğu, üstesinden gelemediğin.
Onun, o gözleri masmavi güzel kızın bıraktığım yerde bir röper taşı(1), ya da rakım, nüfus, kilometre yazan şehir girişindeki bir işaret levhası gibi dakikalarca aynı yerde, yerinde çakılı duracağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Evet, çirkin değildim, ama yakışıklı da sayılmazdım.
Ve o güzel genç kıza karşı çok, hem de o kadar çok eksikliydim ki. Ya da bir başka deyişle; onu ummam için o bana o kadar çok fazlaydı ki!
Gene de umut insanlar için ek değil, gerçekten gerçek bir ihtiyaçtı, yeniden satırlar döküldü kalemimden beyaz bir kâğıda onun için.
ÜÇ
“Daha bugünden, bir boş sayfaya senin için bir şeyler yazma isteği geçti içimden. Düşündüm. Acaba hemen şimdi sana seni sevdiğimi yazsam, bir kere daha yazsam, ya da kerelerce yazsam, bu benim için sevinç dolu ‘Seni seviyorum!’ olarak bezenmiş duygularımı iki kelimeyle nasıl anlatabilirim ki sana?
Ben karşındayken göründüğüm gibiyim. Sevgiye yönelmiş hislerimi zapt etmem imkânsız gibi geliyor bana. Çünkü ilk andan beri, bırak her dakikamı, saniyemi, her anımı sen dolduruyorsun.
Sana sevgimin yüceliğini hissediyor, onunla diriliyor ve mutluluk hissediyorum her zerremde. ‘Seni seviyorum!’ Keşke bana içtenlikle verdiğin (vereceğin) bir cevabın olsa idi. Buna kendini zorlasaydın diyemem, diyemiyorum da. İçinden ne geçiyorduysa onu dillendirebilseydin, benim için yeterliydi.
Yoksa sende, senin dışında olan birileri mi var, seni esareti altına almış olan? Belki bağımlılıktan hoşlanıyorsun sen, tanımadığım kadar. Hür olmak, umurunda değil mi yoksa? Neden? Kim seni zorunluluğa yöneltebilir ki? Senin ‘Evet!’ deme isteklerine, ‘Hayır!” dedirtmeye kim cesaret edebilir ki?
Senin, içinden geçenlere boş verecek, ‘Adam sen de!’ demeyecek biri olduğuna içtenlikle inandığımı bil! Aksi takdirde gözlerinde (okuduğumu sandığını) hissettiklerimin yanlış olduğunu düşünemem.
Evet, tutmadım ellerini, dolaşmadı saçlarında ellerim, dayamadım dizine başımı, ama bil ki seni sevmek için tüm gücümü, yitirmeksizin sana vakfedeceğim(3). Bir ömür boyu yaşayacağım ve nefesimin tükeneceği ana kadar gönlümde yaşatacağım seni. Duygularım asla manasızlık birimlerine sığmaz, evrenin sınırlarını zorlar ama…
Hemen başlangıçta iletmek isterim ki; yalnızlık duymuyorum, hem hissetmiyorum da senden uzakta olmama rağmen şu anlarımda. Buna sebep sensin, hem de hemen. Ancak şunu da söylemeliyim ki; benim için çok değerlisin. Senin için de benim, benim senin için ifadelendirebileceğim en büyük sınırın o kadar mislinde biri kadar nazarında değerimin olmasını isterdim.
Oysa bunu şu an hayal etmem bile zor. Nano(2) birim kadar bile, desem.
Şair Yahya Kemal BEYATLI, DENİZ TÜRKÜSÜ isimli şiirinde ‘İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!’ demiş, ben onun bu dizesinden çok etkilendiğimi yazmalıyım.
Ben seninle seni yaşamak istiyorum satırlarımda, yaşamayı seviyorum da. Şimdiden sonra satırlarımla da olsa sende, seni yaşamak mutluluğumdur. En ücra(2), en uçsuz-bucaksız(1) iklimlerde bile yalnız hissetmeyeceğim kendimi, bil!
Dün bendeymişsin farkında olmadığım, bu gün seni fark ettim yanımda, yarın da hep yanımda ve sevdiğim olacaksın, sen her şeysin çünkü. Bunu hayal ediyorum.
Ama her insan gibi hayallerimin sınırı var(6), olmalı da zaten, hem hayallerimin esiri olmamak gibi güzel bir huyum da var (sanıyorum). Ancak bağışla; yediğin ekmek, içtiğin su, bastığın toprak olamam, ama senin indinde değerim olduğunu bilsem, tüm hayallerimden vaz geçerdim…”
Bu kapı altından yolladığım ilk iki denemeden sonraki yazabildiğim üçüncü kez denememdi, “Kimsesiz Mektuplarımda”, belki de gönderemeyeceğim, eline geçmesi bile şüpheli olan, üstelik ne başı, ne de sonu olan…
Bu gece büyük operasyonun gecesiydi ve gereğine uygun, plânlandığı gibi yönetilmezse, ya da kuşlar karşımızdakilere haber ulaştırmışlarsa, hapı yutmasak(3) bile belki ben, belki yitireceğimiz arkadaşlar, kardeşler olabilirdi. Çünkü övünmek gibi olmasın, ama ben deli bir cengâverdim, hem de bir ayağı çukurda olan annesinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayan...
Bu yaradılışımdan kaynaklanıyordu, çocuklukta, delikanlılıkta, okullarda ve askeri tatbikatlarda. “İlerle!” ya da “İleri!” komutu; benim yayından çıkan bir ok gibi menzile, ya da hedefe ulaşmamın ifadesi gibiydi.
Ve düşüncem daima; “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar(7)!” sözü üstüne kurguluydu.
Çoban tırnağından, ayağındaki nasırdan, gözüne sabun kaçmasından etkilenen, parmağından yaralanıp da “Gazilik Beratı(1)” alanların olduğu, komplolarla(2) ben ve benim gibilerin derdest edildiği(3) bir ülkede, bizim gibi ölenlerin, ya da yararlananların esamisi(2) bile okunmazdı.
Operasyon başarılı olmuştu, ne çare ki, ya da ne fayda ki, evli-barklı, çocuklu iki kardeşimizi yitirmiştik. Benim gibi tam deli olmasa da, yarı deli, az buçuk deli(1) arkadaşlardan da yaralılar vardı. Kahramanlık, ya da başarı neye yarardı ki, iki genç insanı yitirdikten sonra?
Keşke, varsın, ne olacaktıysa olsundu, deveyi hamutu ile götürenlerin(3), yürütenlerin, “Devlet malı deniz...” diyen, koyun gibi güdülen insanlar varken “Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır(5)!” demenin ne anlamı vardı ki?
Ne demişti bu konuda üstat şair Ziya Paşa; “Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir. (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilere yükseltilerek baş tacı edilir; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)”
Arkadaşlar yaralandığımı anneme haber vermişler, hastaneye gelmekte olan anneme komşu teyze ve O da katılmıştı.
Hüzün mü, üzüntü mü gördüm onun gözlerinde, yoksa bana mı öyle geldi?
“Okul yarından sonra açılıyor, bağışla, gitmem gerek!” dedikten sonra “Adresimi bıraktım!” diye ekledi. Demek ki yazmamı istiyor, bekliyordu. Ancak adres nereye bırakılmıştı?
Hem ilk mektubu elden de olsa ona nasıl verir, verebilirdim? Hem vermeli miydim? Üstelik o mektup neredeydi, operasyonda düşürmüş olabilir miydim? Bilmiyordum, ya da nerede olduğunu unutmuştum! Bilinçsizce uzattım ona elimi;
“Zahmet olmazsa, bir bloknotla, bir tükenmez kalem alıp getirebilir misin bana? Bazen hayallere dalarım, içimden yazmak için bir şeyler geçer, karalamak isterim, hem sonrasında da paylaşmak, tek bir gönül dostuyla, sevmeme izin verecek, veren bir melekle. Çekmecede cüzdanım falan olsa gerek, bedelini al lütfen, bozuk param yok, bozuk param da olsun isterim, çay-kahve içmek için…”
“Üç-beş kuruşun adı mı olurmuş ağabey? Hemen gidip getiriyorum!”
“Ağabey?” Tamam, ismimi söylemesen de olurdu, ama onun yerine “Komiserim, Bey, Beyefendi” gibi bir söz de telâffuz edebilirdin, hem bu daha iyi bir söz olmaz mıydı cici kız? Korkmasaydın; asla ve asla “Sevgilim” demen beklentilerimde değil...
“O zaman gitme güzel kız! Ben hemşire, hastabakıcı veya beni ziyarete gelen arkadaşlarımdan birine rica eder, aldırırım.”
“Peki, kabul ettim, bu çekmece mi size ait, yoksa solunuzdaki mi?”
Kurallar sağa yerleştirmeyi uygun görmüştü, oysa ben solaktım ve doğal olarak darbeyi, yani kurşunu sol kolumdan yediğim için sol kolum sargılıydı. Sadece sinirlerim zedelenmişti, o da biraz.
Ama gene de bu bir süre elime kalem alamayacağımın göstergesi idi, o halde kalem-kâğıt istememin anlamı neydi?
Sadece ve kısaca; “Tanrının yönlendirişi” mi demeliydim? Çünkü çekmecemi açan onun gözleri, belki de ben öyle hissettiğim için büyümüş gibiydi. Nedenini de gecikmeksizin anlamıştım.
Üstümden çıkan tüm bana ait eşyalar, solak olduğum bilinmese de, sol kolum sargılı olduğundan sağımdaki çekmeceye yığılmış, ya da her neyse konulmuştu. Bunların içinde dikkati çeken; zarfı buruşmuş ve kanlanmış, onun için kaleme aldığım ilk, aslında üçüncü mektubumdu. Annemin ve teyzenin meraklı bakışları üzerimizdeydi.
“Bu mektubu neden buraya koymuşlar ki? Bana ait değil. Rica etsem, güvenlikteki arkadaşlarıma iletir misin güzel kız? Hani geçenlerde parkta karşılaşmıştık ya, o zaman yanımda gördüğün biri vardı ya, ona işte!”
Şifreli olarak ancak bu kadarını söyleyebilirdim. Tabiidir ki annem ve annesi anlamazdan geldilerse! Derdimi ona anlattığımı düşünüyordum, ilk dürüst satırlarım heba olmasın, kendinde kalsın isteğiyle…
“Peki, kalem-kâğıt ağabey?”
“Gerek yok şimdilik, sonraları annem, ya da annen, ya da arkadaşlarım desteklerler beni. Şimdi sen her şeyi unut, aklını başına devşir(3), oku ve önce Türkiye’m, sonra annen ve kendin için yararlı ol! Güle güle, küçük, sevgili, kız! Gönlünden, yüreğinden, içinden ne geçirirsen, hepsi senin olsun!”
Anneler anlamışlar mıydı sözlerimden bir şeyler? Anne yüreği; “Sen” diye konuşmalar, dilekler ve tembihler, hem de kısa bir zaman içinde. Anlamamaları mümkün müydü, belki de içlerinden geçirdiklerine paralel bir düşünce olabilirdi, ama benim karşılık beklediğim yoktu, onların ne düşünebildiklerini anlayamasam da…
Sonrası karanlıktı…
Operasyonda karşımızdakiler mermilerini mikroplamışlardı herhalde. Kimyasallar tüm dünyada yasaktı oysa ama kim dinler? Bu ahlâksızlık, ya da her ne denirse o şerefsizlik bir arkadaşımı daha yitirmemize neden olmuş, benim de kolum enfeksiyon(2) ya da iltihap(2) her neyse ondan kapmıştı, doktorlarca gözetilmeme rağmen.
Uzunca bir süre kolumu kıpırdatamayacaktım. Sağ kolum sadece bıçak, kaşık tutmaya, kaşınmaya, sağ ayağım da sadece yürümeye yarıyordu. Bu nedenle çekmecemde aile boyu bloknot, kalemler olmasına rağmen yazamıyordum.
Aradan geçen, ya da boşu boşuna yitirdiğime inandığım zamanın farkında değildim. Üstelik melek dediğim, kendisine de bu adı verip, bu adla çağırmayı hedeflediğim o güzel genç kızın; “Ne mektup geliyor, ne haber senden…(9)” diye bir şarkıyı içtenlikle söylediğini bilemezdim de, hatta hissedememiş olmam ayıbımdı, diyebilirim.
Ta ki...
Evet, ta ki devam etmeyen satırlarımın yokluğunun merakı ile beni merak edecek değildi ya, okuldan annesini ziyarete gelmiş, sonrasında beni ziyaret bahanesiyle başıma dikilmiş sorgulamak arzusunu gerçekleştirmişti!
Üstelik sağ elimin hareket ediyor olmasını görmesinin sitemini de anlatmak istemişti, o haşin, masmavi gözlerinde, oysa meleklerin gözleri sevgi dolu olmaz mıydı, demek ki ben ilk mektubumda o sevgiyi kendisine içimden geldiği gibi yönlendirememiştim!
Sağ elimi sadece onu selâmlamak ve sevgiyle tokalaşmak için kullandığımı, aslında solak olduğumu anlatmam zor olmadı, hele ki “Yazacağım!” diye vaat edince. O, bu veya buna benzer bir söz vermedi.
Elimi şefkatle sıkıp, yanağıma ufak bir öpüş kondurup ayrıldı, arkasından bakmama aldırmaksızın. Bilinmeliydi ki insanlar; “Ya verdikleri sözleri tutmalı, ya da tutacakları sözleri vermeliydiler…”
Bu nedenledir ki bundan sonrası bana kalmıştı, çabucak iyileşmeli, çabuk ayağa kalkmalı ve bana bıraktığı (edindiğim) adrese ister sayfalar dolusu, ister birer cümle, ister bir şarkıdan, şiirden (ç)alıntı olsun biriktirip gönderirdim kendisine.
Dediğim gibi tarih değil, sırası önemliydi mektuplarımın, bana göre. Bu nedenle zarfların üstlerini numaralandırmak en iyisi olacak gibime geliyordu.
Ve en önemlisi; belki de yaşamak istediğimin, yaşadığımın gizli-gizli, için-için bir aşk olmaması, aşka dönüşmemesi dileğim idi!!!
Gayretli olmalıydım bu konuda, bir genç kızın hayal dünyasına onun isteği dışında, onu zorlayarak girmeye çalışmamalıydım. Gerçektir ki bu konuda kendimden emin değilim, nasıl emin olacağımdan da emin olamıyordum.
Bir genç kız olmasına, aramızda abartılmasa da, göz ardı edilemeyecek bir yaş farkı olmasına rağmen özellikle hastanedeki ziyaretinde etkilendiğim kadarıyla o duygularında benden ileri gibiydi, öyle zannediyordum, ya da ben öyle sanmak istiyordum.
Gerçek, belki de ben öyle bilmek istediğim için öyle gibiydi. Oysa bilemediğim Sokrat(10) kadar güçlü olmasa da; “Bildiğimi sandığımı, bilmediğimdi!” Hele ki bir genç kızın duygularını ufak, içten, hatta ağabeyiymişim gibi sadakatle öpüşüyle asla anlayamazdım da...
Tanrıya, biz erkekleri yaratırken neden bazı unsurları, bazı duyguları, aklı, zekâyı kadınlara göre eksik yarattığı için sitemlerimi gönderiyorum! Ne olurdu sanki bizleri de biraz zeki yaratsaydı da, karşımızdakinin gönlünden değilse bile beyninden geçenlerin hiç olmazsa bir kısmını bilmek, anlamak değil, sadece hissedebilseydik!
Ya da başkalarını bilemem, bilmek de istemem ama özel olarak ben hissedebilseydim, desem çok mu egoistçe bir tavır sergilemiş olurdum ki? “Kadının fendinin her koşulda erkeği yenmesi” şart mıydı?
Ayrıcalık düşünsem; “Bilseydim!” diye düşünmem gerekirdi, ama bunu Tanrıdan dilemek düpedüz bana arka çıkmasını, gözetmesini istemek olurdu ki, bu Tanrıya yakışmazdı, ayrıcalık olurdu diğer kulları arasında, hem de bazı şeylerin apaçık olması bana yakışmazdı! Erdem, çok zaman gizlilikte, ya da bilgisizlikte saklıydı, öyle de olması gerekliydi.
“Hava Değişimi(11)” demişlerdi, hastaneden taburcu olduğumda, “Değişiklik olsun!” diye ne bir yerlere gitmek arzum vardı, ne de şehirden, yazmak istediklerimden uzaklaşmak. Ben, beni, benimle paylaşmak arzusundaydım.
Kalemim kâğıtlar üzerinde ilerlemeye başladı birikmiş sevgi duygularımla, parça-parça, lime-lime, bölük-pörçük(1), zapt edilmez duygularla.
DÖRT
“Ellerimi uzatsam sana, ellerimde hissedeceğim gibi geliyor bana ellerini. Çünkü yakınsın bana ve bu yakınlığı yaratan Tanrı indinde sensin. Aramızda kilometrelerin olması yakınlığından bir şey kaybettirmiyor. Çünkü sevgim; senin ve arzın tümüne yetecek kadar ulaşılamaz sevgim, bu uzaklığı hissettirmeyecek kadar ulu. Seni ne kadar sevmek istediğim, ne kadar sevdiğim, yakınlığımda belli değil mi?
Yaşamımda ilksin, belki de son olacaksın. Bu nedenle ‘Bir tanem!’ dememde sakınca olmamalı değil mi?
Ve senden ayrılmak çok zor geldi bana, ama eğitimin için bu şart (idi)...
Yaşamak; yemek, içmek, uyumak, nefes almaksa yalnızca, yaşadığımı iddia edebilirim. Yaşamı etkileyen başka unsular da varsa ki; var, o halde yaşamak denmez, böylesine nefes alışıma, görüp, duymama...
Kısaca ‘Ben sensiz ölüyüm!’ desem. Her yerde, her şeyde, her zaman sen, yalnız ve yalnız sen varsın (benim için)!
Şu anda zihnimde şekillenenin kim olduğunu biliyor musun?
Sokaktan geçen birilerinin seslerini duyuyorum. Annem de bir şeyler söylüyor, bana kazak örerken. Ama duymuyorum. Bilmem ki kafam nerelerde? Annem bilse kafamın nerede olduğunu? Her halde şu ana kadar açık vermedim ki, bilebilsin. Zihnimin meşgul olduğu tek bir konu, sana yazdıklarım, yazacaklarım ve içimdekiler...
Her zaman, her yerde, her şeyde olan bir varlık... ‘Kim o? (12)’ Onu da sen bil artık!
Sabahlar olur, tüm umut pencerelerinin açıldığı sabahlar…
Bu; doğanın bir bağışıdır tüm insanlara, umutlarını derlemeleri için.
Oysa sensizlikte ‘Ah!’ ile başlıyor günlerim ki; sabahları hiç mi hiç anlamıyorum, ‘Ah!’ ile devam ediyor ve ‘Ah!’ ile bitiyor, akşamları, geceleri de anlayamıyorum.
Sensiz yaşamak, yaşadığımı sanmak yahut; zulüm, manasızlık barındıran bir olgu, üstelik her gün, her saat değil, tek bir an bile. Bu nedenle ‘Ben bir ölüyüm!’ desem...
Kalemime ‘Bir dinlenme anı!’ bağışladım, şu anın hemen berisinde. Yanımda değilsen bile yakınımda olaydın keşke. Sana anlatmağa çalışırdım duygularımı, dilimin döndüğünce, heyecanımı frenlemeğe çalışırken...
Oysa uzaklardasın. Sensiz olmak ve beni buna talihin zorunlu bırakmasının acı olduğunu düşünüyorum.
Seni sevmek güzel bir duygu...
Rabb’ımın yaşamak kadar güzel bir armağanı, bunu biliyor musun? Her şey seninle mana buluyor, hatta ‘güzel, masmavi’ kelimelerini bile seninle özdeşleştirip benimsiyorum. Belki de sonsuz, aşırı sevgimin şekillenişi bunlar…
Zannetme ki yoruldum, sanma ki dinlenmem gerek. Hayır!
Annemin;
“Siftinme(3)! Kalkma yerinden, yat, dinlen, iyileş!” sözlerine aldırmaksızın bu mektubu da postaya verip sana ulaştırmak arzum var, ama nasıl, bilemiyorum. Anneme, “Lütfen!” katkılı olarak;
“Şu mektubu götür, at!” desem mutlaka manalı-manalı bakardı yüzüme. O halde beklemem gereken biri olmalıydı, sırdaş, saklamasını bilen, ağzı mühürlü(1) hem.
Tanrı, içinde bet-bereket olup, art düşünceler sığdırılmayan, ya da benzer düşünceleri kapsamayan satırlar için dileyenin dualarını kabul etmekte hiç de çekimser değildi. Yeter ki o dua içtenlikle ulaşsındı kendine. Gereğini halletmek kendindeydi, kişi ona karşı, onun istediği, beklediği gereklilikleri yapmıyor, yapamıyor olsa da.
Görevdeki arkadaşlardan biri gelmişti emniyetten beni; “Yoklamaya. Bir şeye ihtiyacın var mı, nasılsın, yapmamızı istediğin bir şey var mı? İş yerini merak etme!” gibi sözler eklentisinde.
“Yakınlığını gördüğüm bir teyzeye iki satır karaladım! Postaya verir misin lütfen!” dedim, zarfın üzerindeki adres nasıl bir teyzeye ait idiyse? Yakınlığını gördüğüm “Teyze!” genç bir üniversite öğrencisi olabilir miydi? Umudum; arkadaşımın dikkat ve merakla zarfın üstünü incelememesi üzerine kuruluydu.
Ola ki “Kim?” diye sordu. Sorunun cevabı hazırdı beynimde. Yalandan kim ölmüştü ki? Demiş miydim daha önce yoksa? Önemsiz olsa da ikinci kez demiş olayım. Meselâ; “Teyze okur-yazar değil, bu nedenle adresini de bilemediğim için mektubu kızına gönderiyorum!” diyebilirdim. İnandırıcı olmadığını kimse iddia edemezdi, sanırım!
Dördüncü mektubumdu bu, ya da ilk kapı altlarından atılanları saymazsak, ikinci. Ben gene de totalden ilerleyeyim, bu dördüncü mektubumdu. Peki, bundan sonraki satırlara nasıl yüklenecektim? Hele ki annem yazdıklarıma merakla bakıp, dikkatle süzerken...
Belki bir yokluk anımda yazdıklarımı bulup okuyacakmış gibi tereddüdüm de vardı. Bu nedenle yazdıklarımı çantamda, yastığımın ya da karyolanın altı yerine çamaşır makinesinin haznesinin diplerinde saklıyor yahut da gizliyordum. Annem Cumartesiden-Cumartesiye yıkardı çamaşırlarımızı...
Annem de, ben de titizdik, görevim gereği üstümü-başımı sık sık değiştirmeme rağmen Cumartesi günü banyo, çamaşır yıkama kuralı asla değişmezdi evimizde, ezelden beri! Ola ki değişirse o mektubun heba olması bir yana, annemin şüphelerinin uç uca eklenmesi, beni-bizi bilmesi ve mektubumun bulunup okunmasından daha tehlikeli olurdu benim için.
Nedeni? Annemin; “Yaşını başını aldın artık, yok mu gönlüne göre biri?” demelerinin semeresini(3) aldığını düşünmesi olacaktı ki, bu yanlıştı. Ben sadece sevgiye olan açlığımı gidermeye çalışıyordum, karşılıksız olarak, karşılık beklemeden hem!
Kalemim sayfalar üzerinde gezinmek için sabırsızlanıyordu. Kalemimin hatırını mı kıracaktım? Zarfın üzerine peşinen “5” yazdım.
BEŞ
“Sözüm ona sigara içmeyecek, sigarayı bırakacaktım. Düşünceler içinde, sana sevgimi anlatamayacağım endişesini yaşarken nasıl bırakabilirdim ki sigarayı? Şimdi sen kim bilir nerelerdesin? Derste, kantinde, kaldığın ev ya da yurtta ders çalışıyor, ya da arkadaşlarınla sohbet ediyor olabilirsin. Nerede olduğun değil, nasıl olduğun ve yaşadıkların önemli benim için.
Ben seni düşünüyorum, sana yazmaya çalışıyorum, sigaram elimde, kapı önüne çıkmaksızın, soğuğa ve annemin ikazına rağmen, pencerem açık. Keşke burada olsaydın, karşıda, balkonda değil ama.
Ve ben sana; ‘Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece(13)’ diyebilseydim.
Sigaramın dumanlarında şekillendiriyorum seni, hem tüttükçe, bitmesin istercesine. İsmin hecelenecek dudaklarımda kereler, kerelerce, sayısını hesap edemeyeceğim kadar. Sahi neydi ismin? Zarfın üstüne yazıp da hatırlamadığımı iddia edecek kadar…
Önemli mi? Sen, sensin işte, ismine muhtaç olmadığım, sevdiğim. Ama sen hissetmeyeceksin seni andığımı. Batıl(2) da olsa; ne kulağın çınlayacak, ne gözün seğirecek, ne de kalbinde bir buruntu(2) olacak?
Zihninden bile geçirmediğine inanıyorum beni, velev ki(1), satırlarımla yan yana değilsen. Belki ismimin benzerini duyduğunda alayla kıvrılacak dudakların. Ama bil ki sana sevgim nasıl bir boyutta? Nasıl tutuşmuşum, yanıyorum? Nasıl öleceğim aklımda değil, ama severken ölmek; herhalde ölmelerin, ölümlerin en güzeli olsa gerek!
Filmlerde gördüklerin, romanlarda gözlerine çarpanlar bir görünüşün çizgileri sadece. İnsanlar zihinlerinde canlandırmaya çalıştıkları, belki yaşadıkları, ya da yaşamaya çalıştıklarını, yaşamak istediklerini, tasavvurlarını, düşündüklerini aktarmaya çalışmışlardır perdeye, ekrana, ya da satırlara, sayfalara. Onların eserleriyle bir kısım ödülleri kazanmaları benim umurumda bile değil.
Ben, benim sana ait olan sevgimle tüm ödüllerin sahibiyim veyahut da ben öyle düşünüyorum. Ben, sana ait, sana ulaştırmakta zorluk çekmediğim bir sevgiyi yaşıyorum. Dudaklarımdan dökülen ve satırlara sığdırmaya çalıştıklarımın her an sen olduğunu hissettiğini ummak güzel bir duygu gibi geliyor bana.
Belki ben kimliği ‘Hiç!’ olan birisi gibi göründüm sana. Ama 'Bir kalbim olduğunu, sevdiğimi, seveceğimi, sevebileceğimi ara sıra da olsa aklından geçir!’, desem, fazla iyimserlik mi olur düşüncem? Yoksa doğmamış bir bebeğe don biçmek, dereyi görmeden paçaları sıvamak, ya da aç bir tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi bir şey mi?
Ve meselâ bu satırları okurken neler hissediyorsun?”
Hani insan bir şeyler söylemek ister, beceremez, dilinin ucuna da gelir hatta. Ama yutkunur, sesi çıkamaz ağzından. Düşünür dilinin ucuna kadar gelip de söyleyemediklerini yazıya döker. İşte bu; benim…
Bazen bir şarkı geçer aklımdan, makamını, sözlerini, yazanını, çizenini bilemediğim. Derim ki; yaşamak da bir şarkıdır(14). O halde, notaya da, söze de ihtiyaç yoktur, içimden geldiği gibi, istediğim gibi söylememin önünde bir set yoktur, olamaz da. O benim şarkımdır, o bana aittir.
ALTI
“Bir çöl düşün. Düşmüşüm ortasına, ‘Nereden, neden, nasıl, niçin?’ diye sorma! Susuzum, yanıyorum hatta. Bir vaha görüyorum, yakınımda, hemen yanımda, yanı başımda. Ellerimi uzatıyorum. ‘Hayır!’ diyorsun, ‘Serabım ben!’ Açıkta, boşlukta kalıyor ellerim. İnsafsızca yakmaya devam ediyor güneş. Bakıyorum bir bulut gölgelemiş üstümü.
Diyorum ki; ‘Uyumamalıyım, ölümüm olur bu!’ Uzaklardan sesin geliyor; ‘Uyu! Muhakkak ki kadere inanırsın!’ Uyuyorum!
Bakıyorum, bir çadırdayım. Sesin dolaşıyor tentelerde. ‘Benim!’ diyorsun. ‘Yoksa istemez miydin beni?’ Çıldırır gibi oluyorum. Oysa dudakların kıvrımlarında alayla aralık, düşüncelerimi anlıyorsun sanki.
‘Budala!’ diyorsun. ‘Seni sevdiğimi hâlâ anlamadın mı yoksa?’
Saadeti hissediyorum, mutluluğu doyasıya içiyorum sözlerinde.
Ve yıllar sonra bulunduğum yerden geçen bir kervan, iskeletimi buluyor. Elimde senin hatıran olsun diye bulunan yüzükle beraber, çürümeyen neyim varsa alıp gidiyor bedeviler(2)...”
Şiirler geçer bazen aklımdan, uyaklarını tutturamayıp, bir gazetenin üçüncü sayfa haberi gibi okumaya çalıştığım. Doğal olarak şeklini-şemailini(2) ahengine uyduramadığım için kendimin bile beğenmediğim.
Örneğin; şöyle el-kol hareketleri yapmayı, ara sıra kalbimi göstermeyi, gözlerimi kapatıp, dudaklarımı titretmeyi, şımarık çocuklar gibi yalandan ağlamayı bilebilsem herhalde üstat olabilirdim gibi bir his var içimde.
YEDİ
“Ölsem, acaba biraz olsun sonsuz bir aşkla, dilekle sevdiğim geçer mi aklının ucundan? Biraz olsun anlamak ister, anlayabilir misin beni?
‘Sensiz olmak, sensiz yaşamak deli eder beni!’ derdim. Oysa çalışıyor, gülüyor, eğlenebiliyor, neşeleniyor, hatta kızıyor ve aralarda da yazabiliyorum.
Ve düşünüyorum ki ben mi değiştim, yoksa delilik dediklerim bu saydıklarım mı? Kim ne derse desin, ben bile. Hissediyorum ki açık ve saf olduğuna içtenlikle inandığım duygularım; ilk günkü gibi…”
Hani bazen bir şeyler söylenir anlamsızca, özellikle tavla oyunlarında diyeyim; “1-0 berabere, 1-1 ben galibim!” gibi. Bu durumda Şair Özdemir ASAF'ın “2=1” isimli şiirindeki şu dizeleri hatırlamamak mümkün mü?
“Kim o, deme boşuna... / Benim, ben / Öyle bir ben ki gelen kapına; / Başdan başa sen.”
Bazen de çok gollü beraberliklerden bahsedilir. Bu; karşılıklı alınan ve verilenlerin muhasebesinin(2) yapılışı gibidir. Oysa benim aklımdan ne beraberlikler, ne de galibiyetler geçer.
Dünyadaki en güzel şeylerden biri karşılıksız sevgi vermek olsa gerek. İsteğe, arzuya, ya da herhangi bir başka dileğe dayanmayan...
Benim yaşadığım, benim düşündüğüm ve tüm gönlümle yaşayıp da satırlara dökmeye çalıştığım bu…
Şiirin adı; 2=1 olunca olaylar geldi aklıma, diğerlerini peşi sıra sürükleyen. Bazen öyle oyunlar olur ki, 2-1 dışındaki her şey lehine olacaktır. Zarları sallar atarsın, aklına hiç gelmeyen olasılıktır ki; bakmışsın zarlar; 2-1’i gösterir, aleyhindedir sonuç.
Aynı olayı bir piyon, bir taş, bir top da yaşatabilir sana. Belki de benzer bir oyunda topun son deliğe girmemesi, ya da saniyelerine doğru oluşan bir file olayı aynı şekli yaşatır sana.
Şanssızlık, talihsizlik, kadersizlik gelir aklına. Aslında insanın diğer sayılanlar yanında en büyük şanssızlığı sevememek, ya da sevip de sevilmemek olsa gerek diye düşünürüm.
Şair Özdemir ASAF düşüncelerini sayılarla ifade edince ben de özellikle 1 ve 2 rakamları arasında bir süre hareketsiz kalınca dizeler yoğunlaştı dudaklarımda, seninle üleşmeliyim;
“Bir nefes “1 = 2 olamaz
bir nefese karışınca ama ispatlanır, matematiksel olarak
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya; Gerçek yaşamda her zaman
hatta tüm dünyalar senindir, 1 + 1 = 1 dir gerçekten
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın, Anne + baba
zaten ölüm yoktur o zaman O dünya tatlısı 1’in sebebidirler
çünkü gerçekte 1+1= yaşam boyu mutluluk veren(16).
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.(15)”
SEKİZ
“Senin için kahırlanarak öldüğümü işitsen, ne yaparsın? Bilemem tabii. Eğer bu Tanrımın çizdiği bir ölüm değilse, budalalık yaptığımı mı söylersin? Yoksa inanmaz mısın ölümüme? Bence Tanrımın emri gereği de olsa, kendimden de gerçekleşse, inansan da, inanmasan da gerçeğin sana ulaştığını bilmen gerek.
Benim bildiğim, ya da aklıma, beynime, gönlüme, kalbime seni hapsettiğim ve uğrunda ölecek cesarette olmam. Hayret etme!
Bugüne kadar tüm öyküler, hani daha öncesinde de söylediğim filmler, şiirler, yazılar kadının vefası üzerine derlenmiştir. Bir bakıma belki mübalağa gibi de görünebilir ama ‘Erkek vefasızdır, bencildir, menfaatçidir, sadakatsizdir...
ve bilinen diğer sıfatlarla ölümü göze alacak cesareti yaşamaz, gösteremez!’ denilebilir.
Ama ben, tüm içtenliğim ve gücümle haykırıyorum işte, ya da sessizce, kendi kendime ve yalnız sana yazıyorum; ‘Ölüm bedenimi kaldırır ortadan, ruhum hep seninle kalacak.’
Ve seni her ne şekilde olursa olsun öldükten, bütün günahlarımdan arındıktan sonra da seveceğim. Keşke bu cümlemin sonu; ‘Sevdiğim, bir tanem, sevgilim, meleğim, aşkım’ gibi bir söz olsaydı.
Bu mektubu da ulaştırmam gerek sana. Anneme söylerken;
“Bunaldım, şöyle bir hava alayım, kimler varsa nöbette arkadaşlarıma; ‘Merhaba!’ diyeyim, onlardan yoluma çıkan olursa, sol tarafımdan değil, sağ tarafımdan sataşayım(3), bir çaylarını içeyim!” yalanına sığındım.
Annemin arayıp da bulamayacağına inandığım satırlarım, ona doğru yola çıkabilecekti bu şekilde. Annemin belki meraklı arayışlarının boş çıkacağı ve avucunu yalayacağı(3) hinliğim(2) de saklanabilir gibi değildi.
Oysa anneler neleri hissetmezdi ki?
İnsan gabi olursa, deve kuşu gibi başını kuma sokunca(17) görünmediği sanısında oluyordu, üstelik bu aptallığının da belgesi sayılırdı. Anne, oğlunun hele ki, kapı önünde aya-yıldızlara bakarak, soğuğa-kışa aldırmaksızın sigarasını içten içe çekerek, dumanını özlemle üfledikten sonra odasına dönüp, yıllardır bilmediği, görmediği bir şekilde haldır-huldur(1) yazışını anlamaz gibi görmezlikten, neyin ne olduğunu bilmezlikten gelebilir miydi?
Ben bilemezdim ama. Çünkü benim yaşadığım aşk değil, sadece doyumsuz olduğuna inandığım sevgimin limitinde iletimiydi; “Sevmekten kim usanır?(18)” dercesine. Annemle benim düşüncelerimizdeki farklılık bu idi.
İnsan karşısında biri olmadan kahverengi dağlara, yeşil ağaçlara, mavi denizlere ve göklere, bu kış gününde zamanı olmasa da gökkuşağının tüm renklerini taşıyan çiçeklere kendini adayarak beyaz sayfalara düşüncelerini dökemez, iletemez miydi masmaviliklerde?
Arşimet böyle bulmuştu; suyun kaldırma kuvvetini ve matematikteki gizlenenleri, İsaac Newton böyle haberdar olmuştu yer çekiminden, Diyojen’in Büyük İskender’e “Güneşime gölge etme, başka ihsan istemem!” diye diklenmesinin(3) nedeni de buydu bana göre.
Ve biri; 2008 yılında SIKINTILI SIKILMIŞ DİZELER'inde böyle dizmişti mısraları;
“Yedi renk dünyada
sevmediklerim hangileri mi?
Boş veeer!
sevdiklerimse;
ille de mavi
gökyüzünde, ya da denizde
sonra denize vuran
doğanın her ton yeşili
ve güneşin sarısı-kırmızısı
başka ne arzulayayım ki renklerden?
belki hepsinin asili
beyazı...
(her daim gerek, gerekli!)(19)”
Bir yanlış anlama olmasın, benim beyaz dizelerim üzerine Şair Caviden TÜMERKAN şöyle dizeler sergilemiş;
“Bir dönülmez yolda gidiyorsun
hani en sevdiğin renkti beyaz
şimdi saçlarında kaynaşıyor
niye beğenmiyorsun?(20)”
Şair Özdemir ASAF ise şu şekilde yorumlamış;
“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
Birinciliği beyaza verdiler…(21)”
Bazen zorlanıyorum satırlarımı böylesine yan yana getirmekte. Yukarıdaki gibi birikmiş şiirlerden, şarkılardan medet umuyorum(3), ellerimden tutmaları için. Sevgiye inancım kadar onların desteğini de hissetsem herhalde kaleme de, kâğıda da hükmüm, beklentilerimin üstünde olurdu.
DOKUZ
“Seni düşünüyorum, seni düşündüğüm her anda diri ve yaşıyor olmak isteği yer alıyor içimde. Çünkü ‘Sevdiğim, her şeyim sensin!’ dememin mutluluğunu yaşıyorum, sen, olmadığını düşünsen de. Sensiz olamam hayallerimde, sensiz bir anı değil yaşamak, böyle bir düşünceyi bile zihnime getirmenin azap olacağı kanaatindeyim. Bu nedenledir ki desem ki; ‘Beni bırakma, biriktirme de yalvarırım!’ İsteğim ulaşır mı sana, satırlarımın berisinde?
Seven, sevdiği için her şeyini verirmiş! Sana kalbimi verdim, anlamadın mı? Canımı adadım, inanmadın mı? Anlamak, inanmak mı istemedin yoksa? Hayatımı sana adadığımın belgesi ne olsun isterdin? Sigaralarımın uç uca eklenmesini ispat olarak mı göstermeliyim? Seni düşünerek, seni anarak, seni hayallerimde yaşayarak, seni rüyalarımda görmeyi arzulayarak?
Hiç olmadığımı ispat etmeğe çalışmam gereksiz, ama sen, senin için hiç olmadığımı anlayacaksın günlerden bir gün. O günün geç olmaması dileğim…”
Sağlığıma kavuşmamın arifelerindeydim, raporumun bitmesine daha çok zaman olmasına rağmen. Hem beynimde o kadar çok birikinti vardı ki ulaştırmayı düşündüğüm. Çünkü zaman geçerse, o genç kız okulundan mezun olur, belki de söylemek istediklerimi yazarak tamamlayamazdım.
Sevgimi aktarmak isterken üleşmeğe mi başlamıştım yoksa? Dam üstünde saksağan, olur muydu böyle bir şey? Tövbe etmem gerek!..
Bugün iyi bir gündü. İyileşmekte olduğumun sevincini yaşayan annem izin vermişti, dışarıya çıkmam için! Eh, tabii bu arada siparişleriyle de ilgilenecektim. Çünkü huysuzca siftindiğim zamanlarda ne kadar angarya iş varsa, annem yüklenmişti, hatta eşek kadar adam olmama rağmen yıkanmama da yardımcı olmuştu!
Dışarı çıktım, bir kere daha postanenin kapısını aşındırdıktan sonra çimenlerine uzanıverdim parkın içindeki bir ağacın altına, ele-güne aldırmaksızın, sivildim, nasıl olsa kim tanıyacaktı ki beni?
Ve bir dizeler kümesi geçti dudaklarımın ucundan, kime ait olduğunu öncelerimde bilmediğim şimdilerde öğrendiğim bir şairin;
“Uzanıp da bir ağacın altına, / yine yaşadım yalnızlığımı, / ne çare anlatamadım kimseye, / sevgiden ışıktan anladığımı(22)”.
Gerçekten sevgiden ışıktan anlıyor olmak için yalnızlık şart mıydı? Sanmam, ben anlıyordum, ya da anladığım kanaatindeydim. Yalnızlığımda da olsa sevgimi, ışığımı yöneltecek birine doğruydu bakışlarım, satırlarımla olsa da reddedilmeksizin, ama isteyerek mi, işte bunu bilemezdim.
İlgilenilmek güzel bir şey olsa gerekti, hele ki sevgi cümleleriyle, karşılık beklenmeksizin. Ancak bilmediğimi itiraf etmem gerek, hem anlamakta bile zorluk çekerek...
ON
“Biliyor musun biraz evvel, seni tanıyan, ama seni bilmeyen annem; ‘Kalbinde yer alandan önce sana heyecan veren bir başkasına rastlamadın mı hiç?’ diye sordu.
Düşündüm, zihnimi yokladım kıyasıya, aramış olabilir miydim? Ola ki ‘Evet!’ deseydim, Allah taş ederdi beni! Senin yaşamımda yer etmediğin hiçlik dolu günlerimde sevgimi kime ısmarlar, teselliyi kimde, kimlerde, nerede, nelerde ve niçin arayabilirdim ki?
Arayışımda arkadaşlık belirtisi içinde ‘Merhaba!’ diyebilecek bir dost yüz bulabilir miydim, sevgi üstüne? Olamazdı, çünkü içime sen olan benden başkasının girmesinin imkânsızlığını bu satırlarda daha iyi biliyorum, anlıyorum değil!
Zihinsel ve ruhsal olarak belki doğduğumda, belki de yaratılışımı Tanrımın uygun gördüğü andan beri seninleyim ve senden ayrı olmam, ayrı kalmam imkânsız gibi geliyor bana. İman ayrı bir kavram, pekâlâ, ama Tanrım neden esirgesindi ki benden seni, daha doğrusu içimde olan senden beni, açıkça benden beni, demek istediğim.
Diyeceksin ki; ‘Niye yazıyorsun bunları bana? Hesap istemedim ki senden! Benim için anlamı olmayansın, bilmen gerek!’
Biliyorum tabii, hiç olduğumu bir kere daha hatırlatmana gerek yoktu. Ama bir gün, ‘Her zaman olacağı gibi!’ diyemem ama ‘Çok zaman olacağına inandığım’ gibi, başkalarına olan inancın, bana olan inancına üstün geldiğinde, senin dışında bir dünyada asla yaşamadığıma ve yaşamayacağıma inanmanı istiyorum.
Biliyorum ki; hakikat senin için elle tutulur olmalı, şimdilerde ne deniyor? Somut... Evet, somut olmalı. O zaman sonucum gerçekleştiğinde beni benlerden sor, belki anlatır, belki anlatmaya çalışır onlar sana beni. Ama anlaman şart değil.
Sen yaşamaya lâyıksın, gönlünce, isteğince. Yığdığım bu kelimeler kümesinin seni etkilemesine izin verme lütfen. Sözgelimi işte, ‘Bu konuda kendine egemen olduğunu adım gibi biliyorum!’ desen yanlışlığımın olmadığı inancını yaşarım.
Sana son olarak söyleyebileceğim şey şu; yalnız bir an, biri tarafından sınırsız bir sevgiyle sevildiğini bil! O betimlenen benmişim, hiçbir önemi yok.”
Satırlarım cevapsız, hem istemedim ki zaten. Ben sevmek istedim sadece, sevilmekse onun hakkı. Gerçekten gönül kimi severse, güzel odur derler. Ben o güzeli sevmek istedim, seviyorum ama içtenlikle itiraf etmeliyim ki; Tanrının yaratırken hiçbir şeyini eksik bırakmadığı bir kul idi o.
Ve ben “Enel hak!” demesi nedeniyle önce kırbaçlanan, idam edildikten sonra vahşice elleri, ayakları, dili ve kafası kesilip sonra yakılan Hallacı Mansur olmak isterdim. Nedenine gelince; eski devirlerde insanlar tapınmak için totemler, kuklalar, şekiller yaparlarmış.
Eğer o ve ben o devirlerde yaşasaydık, yüzde bin eminim ki o mabudum(2) olurdu, günler, geceler boyu tapındığım.
Üşürse örterdim üstünü mamut(2) kürkleriyle, ayı postlarıyla, açsa en cüsseli hayvanlarla boğuşur, avlar, doyurur, susuzsa o zamanın behrinde(1) de olsa Kâbe'den zemzem getirir, serinlemek isterse, ırmakta yunarken(3) bekçiliğini yapardım, tüm gözlerden sakınmak için.
Gün 24 saat mi(23), doymazdım ona. Öteki günlerden de borç, ya da ödünç alıp ömrüm ne zaman tükenirse tükensin, hep onunla olma gayretini yaşardım.
Hayal mi, rüya mı, saçmalamak mı, zırvalamak mı? Her ne şekilde olursa olsun onun aklımı başımdan alması konusunda asla şikâyetim olmazdı, olamazdı da.
ONBİR
“Bir bir eksilmekte günler, sensiz... İç sıkıntısı, toplum içinde yalnızlık, hasret duygusu, hicranın en koyusu, ıstırap...
Zulmet(2) gecelerimin, sığıntılarında ‘Ah!’ dolu anlar ve vuslat(2) isteği...
Ve ömür kısalmakta bir bir...
Namık Kemal'in bir sözü dikleniyor karşımda; ‘İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır.’
Ve sonra perde kapanır, hiçlik bunalımları içinde biter çok şey (her şey değil).
Sensiz geçen günlerden birini daha yaşıyorum geceye girerken, doğal olarak ıstırap çekerek. Sensizliğim tarifsiz. Yaşamakta zorluğunu hissettiğim bir karmaşa egemen liflerimin en uç zerrelerine kadar. Hissettiğini düşünmemin manasızlığındayım.
Uzaklardasın, fiziksel olarak, birkaç yüz kilometre, duygusal olarak ise tariflerimin dışında. Yalnızlığın, sensizliğin zehriyle zehirleniyorum. Öleceğim gibime geliyor, seni hiç olmazsa bir defa daha görmeden ölürsem yazık olmaz mı bana? Bana acımak geçmiyor mu hiç aklından?”
Yazarken dinleniyorum, şu ana kadar yazdıklarımın tümünü ulaştırmaya çalıştım ona. İçimdeki fırtınanın dinesi yok. Üstelik farkında olduğunu sanmıyorum, ona “Sen” diyorum, ama yazdıklarımda başlığım da, sonum da yok. Ne “Sevgilim, sevdiğim” diye başlıyor, ne de “Senin” diye imzalıyorum.
Üstelik tarih atma alışkanlığı yerine zarflara numara veriyorum. Satırlar arasında tekrar bir tur atmak isterse, sanırım tarihler yerine zarflardaki numaralara göre okuduklarını gözden geçirebilir tekrar.
Yoksa “Yırt, at!” demeliyim, gerçekten bunu bir sonraki, ya da daha sonraki Kimsesiz Mektuplarımın birinde dile getirmeliyim. Hatta “İlk ikisi gibi yırt, parçala, buruşturmak yerine ve kül tenekesine öyle at!” desem, daha mı imalı olur ki acaba?
Bu imanın ötesinde düşündüğüm; ona ilettiğim satırların, döktüğüm dillerin, onun için beslediğim düşüncelerin, belki de kendisini gördüğüm halde, bir hayal olarak betimlediğim onun dışında bir başkasının, ya da başkalarının eline geçmemesi...
ONİKİ
“Bir kâğıda belki de bilinçsizce; ‘Sensizlik ne acı!’ diye yazmışım. Gerçekten yokluğunda hülyalarım da, rüyalarım da başıboş, sersefil(2) serseri. Düşünüyorum da; düşüncelerimdeki sensizliği anlatabilmem mümkün olabilir mi? Hemen söyleyeyim, bunu sana anlatmam zor değil, tamamen imkânsız.
Bence, ya da bana göre, hissettiğimce sen dar bir çerçeveye sığdırmışsın, ya da sığdırmaya çalışıyorsun kendini. Hatta çıkmak bile istemiyorsun bu çerçevenin dışına.
Ve ben seni o çerçeveden çıkartabilmek konusunda o kadar aciz ve güçsüzüm ki?
Bana göre, senin düşüncelerindeki manam bir hiçlik, hatta hiçlik ötesinde bir şey, nitelendiremediğim. Senin eksikliğinin acısını anlatmaya çalışsam, bilmiyorum ki bu, Ayı keşfetmekten daha mı zor olurdu? Kaldı ki Ay, aşağı-yukarı keşfedildi, denilebilir.
‘Sana duygularımı anlatmamın acaba teorik çözümleri olabilir mi?’ diye düşündüm, hani teoremlerle, x, y’lerle, rakamlarla? Çözümlercesine anlatmağa çalışırdım beni, sana. Evet, sen gerçeğe değer veriyorsun. İki kere de çarpılmış olsa gözlerim o masmavi gözlerinde sana ‘Seni seviyorum’ diyemememin aczini anlatıyorsun sanki bana, uzaklardan ulaşan nefesinle.
Ola ki, bir ömürde şekillenecek sevgi dolu mutluluğu, hem de karşılıksız olarak vermek, bunu anlatmaya çalışmak gerçekten garip bir şey mi? Eğer ki ‘Evet!’ dersen bunca insan, çoğu da karşılığını görerek, sevgilerini üleşerek yaşıyorlarsa garabet bunun neresindedir ki? O halde haksızlığını kabul etmen gerek! Nedenine gelince; tüm insanlığı ilgilendiren bir konu bu, tek başına sahiplenemezsin. Buna hakkın yok!
Bir toplumda ortaya çıkan bir hırsız, o toplumun tümünün hırsızlıkla suçlanmasını gerektirir mi? Ya da çocukları çeşitli yollarla toplayıp onlara dilencilik yaptırarak kendilerini geçindirenleri düşünerek, muhtaç olanlara el uzatmamak, bir bakıma cezalandırmak haklı bir kavram mıdır?
Bir ailede fertlerden birinin bencil, egoist, kendini düşünür olması tüm ailenin öyle olduğunun yeterli bir kanıtı mıdır?
Tüm bu söylemlere karşın bir sevginin sorumluluğunu yüklenmekten neden çekiniyorsun ki? Sen kalpsiz olamazsın! Bunun için haksızlığı ve çekinikliği anlatmağa çalıştım sana satırlarımda.
Eğer bir kalp, dakikada yetmiş küsur defa atmaktan başka görevinin olduğunu unutmuşsa yahut da kendini buna zorlamışsa bilmem ki o kalp için ne düşünmeliyim?
Kalbin sorumluluğunun tümünü beyine yüklemeğe çalışmak da, haksızlık, hatta insafsızlık gibi görünür bana. İradesiz olanlar, iradeli olanların egemenliklerini zorlanmaksızın kabul ettiklerine göre, kalp ve beynin biri birine uyumlarını düşünmek, hatta onları bunun için zorlamak gerek, diye düşünürüm.
Bu nedenle zamana diyorum ki; ‘İlerle! Ve benim asla bencillik yapmadan sevdiğime hiçbir etki altında kalmaksızın kalbi ve beyni ile birlikte yaşama sevinci ver!’ O takdirde ben de kereler kerelerce sensizliğin, senden uzak olmanın hüznünü ve kahrını yaşayacağımı bilmeme rağmen ölünceye kadar devam edecek inanç adağımı tekrarlayacağım;
‘Seni seviyorum, ölmek zamanı çok kısa, bu nedenle ölünceye kadar’ demiyorum, sonsuza kadar seveceğim seni…”
Sık yazıyor olmam bunaltıyor mu ki acaba onu? Kuşkanadıyla(3), ya da annesiyle haber gönderse, mola veririm, derslerinin engellenmesinin ihtimali bile geçmez aklımdan. İsterim ki o, seviliyor olmasının mutluluğunu yaşasın ve bunun onun mezuniyetine giden yolda ufkunu açsın, genişletsin. Ondan hiçbir istek ve dileğim olmadığını biliyordur herhalde, hem bilsin isterim.
“Kabul et sevgimi!” demiştim o da “Aldım, kabul ettim!” demişti sanki. Bunu israf etmeden, iyi kullanmamın gerektiğini biliyordum!
Bazen Nasrettin Hoca geliyor aklıma, nüktedan(2), her şeye cevap veren ya da kılıf bulan, uyduran. Ben o olmak istemişimdir çok zaman. O olmam mümkün değildir, ama bilirim. Çünkü onun gönlü zengin, herkese yetecek kadar hoşgörüsü, sevgisi vardır. Benimse tek bir güzele bile ulaşmakta sıkıntı çeker sevgimin nefesi, güçsüzlüğünü hissederek...
ONÜÇ
“Seni seviyorum desem ve defalarca yinelesem bu sözü, bir şeyler anlatamamış olmamın hüznünü yaşar mıyım? Sevgi, bildiğin üzere sonsuzca anlam yüklü bir heyecan... En taş kalpli insan bile bazen olayların gelişiminde gizli olan bu hazineyi anlıyor, hissediyor, yaşıyor.
Senin de bilmemen asla mümkün değil. Keşke sana sevildiğin kadar sevmeyi de öğretebilseydim, egoistçe ben olarak değil, asla! Sadece bir öğretmen-öğrenci gibi...
Ama öğrencim olmayı kabul etmezsin ki!
Haklısın, ama bir dereceye kadar desem yanlış, tamamen haklısın. Ben neye sahibim, ne verebilirim sana, ne yapabilirim senin için? Ben, beni biliyorum ki hiçbir şeyim yok, kalbimden ve verebildiğim, ulaştırabildiğim sevgimden başka. Gördüklerin mi, sözler, vaatler mi inandırıcıdır? Tabiidir ki elle tutulan, gözle görülenler muteber(2) olmalı.
Uzaklarda olduğuna ve sadece satırlarımla sana ulaşabildiğime göre hiçliğimi bir kez daha anlıyor, sorumluca açıklıyorum sana, reddetmen imkânsız, biliyorum bunu.
Belki de bu kaderim! Her şeyin gönlünce olmasını dilesem, belki gönlünce olanlardan benim nasibime, ya da kısmetime de bir şeyler düşebilir, diye düşünüyorum.
İyi yaşa!”
Ne bugün, ne yarın, ne de yarından sonra. Dün geçti zaten, bahsetmeye değmez, onu sevmeye de, karşılığını beklemeye da hakkım yok, biliyorum. Ancak onu seviyor olmamdan dolayı hoşnut olması, mutlu olması, hiç olmazsa bunu arzulaması dileğim.
Ancak bu sevgimi satmak gibi iğrenç bir haksızlık tablosu oluşturmaz mı? Üstelik verenin alandan daha çok...(24) gibi bir hadis vardı, sonunu aklımdan kaçırdığım, unuttuğum ya da. Faziletinin(2) ne olduğu aklımda kalmamış, ama iyi bir şeydi galiba...
İyi güzel olan her şeyi severim ben, tıpkı masmavi gibi...
ONDÖRT
“Aşka gönül vermem, aşka inanmam(25) mı dedin, yoksa bana mı öyle geldi! Peki, Neden? Mevlâna’nın, Yunus’un deyişleriyle Nedim’in, Baudelaire’in felsefelerinin aynı olduğunu düşünmek hata olsa gerek! Sanırım, söylemediğin halde söylemişinmiş gibi üzülmeme sebep olan zihnimden geçirdiğim bir deyiş bu, anlaşılmaz, ya da benim anlamakta zorluk çektiğim.
Oysa üzülmemi istiyorduysan başka sözler geçmeliydi zihninden, yapmayı arzuladığın, tasarladığın ya da söyleyemediğin şeyleri benim aklımdan geçtiği gibi. Örneğin; duygularımın senin dışında biri, hatta birileri için derlendiğini söyleyebilirdin.
Ya da sana yazmamı istemeyip o meşum(2) kelimeyi; ‘Hayır!’ olarak şekillendirebilirdin kızıllıklarda ve masmaviliklerin eklentisinde.
Ama bil ki; ölsem de bedenim de, kemiklerim de ismini, belki de sadece masmaviliklerini söyleyerek çürüyecektir. Unutamayacaksın, silemeyeceksin; ‘Seni seviyorum!’ derken uzaktan da olsa heyecandan titreyişimi. Yaşarken hayalimdeki resminden, seni çağırmama engel olamayacaksın.
Kulağın çınladığında, hıçkırdığında, ya da gözlerin seğirdiğinde kısa bir an için de olsa aklına gelmemi, gözlerini herhangi bir nedenle kapattığında zihninde şekillenmemi engelleyemeyeceksin. Ola ki, hani ‘İnsanlar çift yaratılırmış(26)!’ ya da ‘İnsan, insana benzer(26)!’ derler ya, belki bana benzer birini sırtından da olsa gördüğünde ‘Acaba?’ diye sorgulamanın önüne geçemeyeceksin, gönlünden.
Seni seviyorum sevdiğim, dünler gibi, bu günlerde de. Yarınlara çıkışım olsa, aynı vaadimi yineleyebilirim. Yarın ömür gibi bir kelime. Tanrı katında sana olan sevgimde asla sapma olmayacak, bil.
Çünkü sen tümlerden öte bir inançsın gönlümde. İnanç karşılıklı değildir, sevilir inançla, hem asla karşılık beklemeksizin. Aşk, tüm maddelerden uzak olarak yetişen, ortamını bulduğunda gelişen, bir kalbi olanın özenle büyüttüğü, tüm gıdası sevgi olan nadide(2) bir fidandır ki, ben ömrüm boyunca bu fidana gerekli olan her şeyi verecek onu büyüteceğim, gerekirse canımı heba ederek.
Bir gün, beni bir kenara bırak sevgimle, böyle bir fidana su verdiğini, gönül coşkunla onu beslediğini hissedersem, dünyadaki mutlu insanların sayısının bir adet artacağına inanmanı tüm içtenliğimle istiyor, tüm kalbimle diliyorum.”
Tanrı Âdem ile Havva'yı, yani insanları iki cins yaratmış, biri ötekine mecbur ve muhtaç olsun gibi. Oysa ne mecburiyet, ne de ihtiyaç olmamalı sevgide, hele ki cinsellik asla. Kalpler karşılıklı çarpıyorsa, gözler aynı duygularla buluşuyorsa ve ikisi de aynı yöne bakıp(27) aynı şeyleri görüp hissediyorlarsa, cinsler ayrı da olsa sevgi neden olmasındı ki?
İşte benim anlayamadığım, cevap veremediğim konu bu. Üleşimde sebep mi aranmalıydı? Karşılıksız olamaz mıydı sevgi? Ne olabilirdi ki bunun sebebi? Üstelik bunu benden küçük, bir üniversite öğrencisi meleğe nasıl sorabilirdim ki? O halde konuya değinmeden, ya da değiştirerek içimden geldiği gibi bir başka yaşamda şekillendirmeye çalışayım sözlerimi.
ONBEŞ
“Niye ‘İnsan’ denilen varlık; ‘Doğma-yaşama -ya da büyüme- ölme’ denilen üçgenle sınırlanmış çizgide, tasarruf etmenin asla mümkün olmadığını, tükendiğini bile bile kendini israf eder ki?
Bir uzak diyarda, ülke değil, şehirde yaşanmayan, yaşanmış olduğu bilinmeyen bir yerlerde, yaz, kış ve baharların, aş, su, ışık ve havanın, hayal, düş, gerçek ve düşüncelerin, yazı, çizi ve resimlerin ve sayılmamış diğerlerinin tüm boyutlarını yitirdiği bir ortamda gönlünün yalnızlığına sığınmış, seven birini düşün.
Bu varlık bir insan ve tarif edilen benim. Düşünceni bu şekilde netleştirebilir, kesinlik kazandırabilirsin.
Güneşin ışık ışık değil ışıl ışıl ışıldadığı, yağmurların çisil çisil yerine çağıl çağıl çağıldadığı, Allah’ın tüm nimetlerinin gönül sofrasında olduğu bir ortamda bu insan aç-susuz, ıssız-ışıksız, mevsimlerden, zihinsel etkinliklerden uzak ve muhtaç...
Ama bu yerde bir can var, kendine yakın hissettiği, hatta bildiği, anladığı, hissettiği ama göremediği, dokunamadığı ilk, tek ve son olan.
Cismime değil, ruhuma egemen olan o varlığı tanıyor ve şekillendiriyorum zihnimde onu ben. Ey Tanrım, duy ve duyur sesimi, evet karşılıksız bir sevgi benimki, ama sonunda kavuşmayacaksak neden sınava zorlarsın ki bizi, yok kavuşacaksak bu kadar eziyeti neden reva görüyorsun(3) ki bize?”
Anladığımı düşünüyorum, ama neyi, niçin, nasıl anladığımı bilemiyorum. Keşke aklım olsaydı! İtiraf etmekte zorluk çeksem de aklım yok, aklımın neden yok olduğu konusunda da bir fikrim yok. Ne demiş atalarımız; “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!”
Hadi canım sen de! Olmaz da oluyor işte. Nedense kendime anlatmakta bile sıkıntı çektiğim bir bakıma. Neyse! O halde yeniden satırlara başlamamın vaktidir. Başlıyorum da...
ONALTI
“Sen yoksun şimdi yanımda. Tabiidir ki gerçekten yok olan nesnel varlığın, bütününle yanımdasın sanki. Gülümser gibisin, ama gözlerin çakmak çakmak. ‘Hani sırdı, hani karşılıksızdı?’ diyorsun. ‘Hani öncesinde, ezelden gönlündeydim ben senin? Şimdi beni sevdiğini, satırlarının tümünü herkes biliyor, evrende kim varsa!
Üstelik sigara içmenin sebebi de ben olmasam gerek, çünkü ben sana, iyiyi, güzeli, doğruyu önerdim var olduğunu düşündüğüm hayatta daima. (Oysa kimselerin bilmesi mümkün değil, seninle benim dışında.)
Susuyorum, doğal olarak…
Bazen ağlamak geçiyor içimden, hem doyasıya. Ama kime, niye, ne için? Bu soru değil, sorunun kendisi içimde. Ağlamam senin için bir şey ifade eder mi, demek istediğim. Hem inanmadığına inandığım gözyaşlarımın dilinden anlar mısın? Mana bulur mu onlar zihninde, saçılırken toprağa? O zihin ki ve inanıyorum ki sadece zorunlu kalırsa beni hatırlayacaktır, ben olarak.
Sevgime, sevgiye ilişkin kelimelerimin, cümlelerimin anlamsız olduğunu hissediyorum. Ömrümü, sana sevgimi anlatmak için harcamak isterdim. Fakat tükendiğimde bile anlatabilmiş olmanın heyecanını yaşamayacağımdan eminim. Seninse vereceğin cevabın olumlu olmayacağı kesin.
Çünkü neden içime gelip yerleştiyse ben senin, sen olmamakta direndiğini hissediyorum. Ancak bil ki; sen istesen de, istemesen de ben, ben olarak yaşantıma seni severek devam edeceğim. Şarkıda ki gibi; ‘Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacak…(28)’ bil!”
Rutin(2) zaman geçmek bilmiyor, bazen de öyle tez geçiyor ki? Yaşamda bazı şeyler de; “Ha!” dediğinle olmuyor, hem de kısa, çok kısa bir zaman içinde? Onu bir görüşte bağlandım ona, yaşam boyu umut etmek haricinde. Olabilir, ya da gerçekleşmesi ne kadar mümkündü ki?
Gerçi dünyanın 24 saat, 365 gün içine sığdırılmaya çalışılan kurulu düzeni içinde neler olmuyordu ki, umut onun dışında kalmış olsundu ki?
Ve insan aklı kıtlıklarla dolu ve aklının ucundan bile geçmeyen bilmedikleri o kadar fazlaydı ki!
Parça-parça, bölük-pörçük, lime-lime alt alta sıralamakta sıkıntı çektiğim sorgu-sual dolu satırları ileteyim istedim bugün sana...
ONYEDİ
“Geceler sadece günahlar için midir?
Yaşanmayan gecelerin neden olduğu yalnızlıklar, ayrılıklar için midir?
Boşa yitirildiği düşünülen sevgi, yıllarla cezalandırılmalı mıdır?
Ölüm bitiş mi, başlangıç mı? Başlangıç biter mi?
Yüzüm gülerken, ağladığımdan habersiz kalabilir misin?
Dünyaya bir kere daha gelsem, sevgi konusunda yaptığım yanlışı tekrar yapar mıydım (acaba)?
Seni, onu sevdiğim kadar, onu seni sevdiğim kadar seviyorum Allah’ım. ‘İnsan sevgide her türlü dayanaktan yoksun kalabilir!’ diye düşünüyorum. Yanılmıyorum, değil mi?
İnsan sevgisinde beden olması şart mıdır? Mutlaka eller eller içinde, gözler gözlerde, diz dize olmak mı gerekir hep?
Tükenmeyecek bir sevgi ile kendimi tüketecek kadar seni sevdiğimi ne zaman öğreneceksin? Sandığın gibi merak etmiyorum.
Dekart; ‘Düşünüyorum, o halde varım(29)!’ demiş. Bense; ‘Düşündüğüm için değil, seni sevdiğim için varım!’ demeyi yeğliyorum. Yani; onun dediği gibi; ‘I think, so I am!’ değil, ‘I love, so I am!’ demem yanlış olabilir mi?
Kişi öldüğünde -kısıtlı da, kısıtlanmış olsa da- son bir kez söyleme hakkı verilse ne söylemek isterdim ki dünyaya, ya da yalnızca sana? (‘Seni sevdiğimi’ desem?)
Tüm ilham kaynakları kuruduğunda bile sana seslenmeyi düşünmenin yanlışlık neresinde ki?
Yaşamak değerli mi, ya da yaşamaya değer mi?
Kırlar olmadığına göre(!) alıp başımı caddelerde koşmak, yorulmak, gökle yerin birleştiği yerlere kadar gitmek istiyorum. Sonrasında sevmeye devam etmek ve yarınları paylaşmak geçiyor içimden, gönlümce, hatta mutluluk dolu gibi…
Tuhaf düşünceler mi dersin bunlar için? Peki! Umut etmeye bile de mi hakkım yok?
O halde umutla ilgili sıralayacaklarım olmalı diye düşündüm:
Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim. İnsanlar hayatın ne kadar kötü olduğunu söylerse söylesinler, ben umudumu asla kaybetmedim. Henüz nasıl umut kaybedileceğini öğrenmedim. William FAULKNER
Umut sadece eziyetin süresini artırır. Friedrich NIETZCHE
Artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. Nazım Hikmet RAN
Beklemekte olduğumuz mutluluk yaşamakta olduğumuz mutluluktan daha güzeldir. André MAUROIS
Beraberinde getirdikleri umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece… Kalıcı mutluluğa ya da huzura hiçbir zaman kavuşamayız. Arthur SCHOPENHAUER
Karanlık geçidin ötesinde ışık bulacaksın. André GIDE
Mutsuzluğun son basamağı mutluluğun ilk basamağı demektir. Dosso DOSSI
Umudunu kaybetmiş olanın başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Kim BOISE
Umut etmemiş olan, umutsuzluğa düşmez. George Bernard SHAW
Umut gidince korku da gider. John MILTON
Umut olmadan umut edilen ele geçirilemez. HERAKLITOS
Umut yaşam boyunca sürer. Ancak ölümle biter. George Bernard SHAW
Umut, cesaretin yarısıdır. Honoré de BALZAC
Umut, insanı uyandıran bir rüyadır. ARISTOTELES
Umut, uyanık insanın rüyasıdır. ARISTOTELES
Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir. Lucius Annaeus SENECA
Umutsuzluk çeken insandan daha aptal insan yoktur. Miguel de CERVANTES
Bir yerde yaşam varsa, orda umut da vardır. CICERO (İlyas BAZNA)
Az kork, çok umut et! Az ye, çok çiğne! Az homurdan, çok nefes al! Az konuş, çok anlat! Az nefret et, çok sev ve en güzel şeyler seninle olsun. İskandinav ATASÖZÜ
Umutsuzluk nedeniyle korkup kaçma. Umut, umutsuzluğun ötesindedir. Aş, yürü, geç onu.
Umutsuzluk, korkakların harcıdır. EURIPIDES
Bir bilinmeyen dünyada mıydım, yoksa bana mı öyle geliyordu? Daha önce dünyaya gelmiş, sevmiş, muhtemelen de sevilmiş, ölmüş de yeniden mi dirilmiştim?(30) Beynimdeki artıklar o yüzden mi şekilleniyordu kendi kendine, onun görüntüsünde?
Ve dilimin ucuna gelen şu dizeler, nedendi?
“Yaşam önemli, kutsal... Yesem, içsem, nefes alsam,
Hep seni yaşayacağım, hem ağlasam, hem gülsem,
Sana aitim, bir kere daha dünyaya gelsem
Sana nasıl söylesem, nasıl anlatsam ki, bilsen?
İlk nuruyla güneşin, nasıl uyanırsa doğa?
Nasıl verilirse yavruya istenen ilk lokma?
Ve niçin filizlenirse ilk tomurcuklar dalda?
Sen, öylesine yaşayacaksın, yeter ki bil sen!
Ömrümün aydınlığısın, hem gönlümün baharı,
Tüm hülyalarımın, düşüncelerimin kararı,
Öte dünyamın günah, sevap, zarar ve yararı
Senin için yaşadığımı, ah anlayabilsen!(31)”
ONSEKİZ
“Seni ne kadar sevdiğimi anlatmaya, ifade etmeye çalışsam? Mümkün olabilir mi acaba, düşlerimde, hayallerimde bile? Bir çocuk içtenliğiyle açsam kollarımı iki yana; ‘İşte…’ desem, ‘Seni bu kadar seviyorum!’ Ya da desem ki; ‘Seni vapurlar kadar, evler kadar, dünyalar, evren kadar seviyorum!’ Hislerimin duruluğu ve doruğu hakkında sana bir fikir verebilmiş olabilir miyim?
Evet, seni seviyorum, ama ne kadar güçsüz olduğumu da biliyorum. Sen kanatsız da olsa bir meleksin, belki kanatların da vardır, benim hissedemediğim ve meleklerin en güzeli, en masmavisi. Bir melekte ne, neler olması gerekliyse hepsini toplamışsın kendinde.
Ve ben, sana sevgisinden başka serveti olmayan, sevgisi dışında manen yoksul biri.
Sana ulaşamayacağımı biliyorum. Dediğim gibi sana ulaşmak bir hayal. Bir hayal dünyasında kral ya da keloğlan olmak mümkün, ama sana ulaşmak asla...
İyilik meleği gelse asası ile dokunsa ikimize de asla sana ulaşmamı sağlayamaz. Yanlış anlama, ne tevazu(2) gösteriyorum, ne de aşağılık kompleksi(1) içindeyim. Söylediklerim gerçeğin ta kendisi.
Ve sana bugün bir kere daha; ‘İyi yaşa!’ demek dileği geçiyor içimden.
Ve eklemem gerek ki; garantim olduktan sonra, elim-ayağım tutarken, kimseye muhtaç olmaksızın, sürünmeden, karşılıksız da olsa, içtenlikle severken gönül huzuru ile ölmek isterim. O zaman sevgini benden esirgemediğini bile düşünebilirim.”
Yalnızlığımla ilgili söylemem o kadar çok şey var ki, annemle beraber olmamıza rağmen. Dediğim gibi yaşamımın ilerlememiş bir vaktinde vedalaşmıştı babam benimle ve annemle.
İnsan, insan olarak aniden, ya da bir anda yitirilmiş bir babanın ardından oluşmuş yalnızlığa nasıl tahammül ederdi ki? Tahammül edemez, belki de çıldırırdı, değil mi?
İşte ben, çıldırmayışıma neden olan bu karşılıksız sevgiyi gerçekleştirmiştim, çıldırmamda gecikmiş olduğuma kani olsam(3) da, belki ramak kala(3), hem kendi kendime, annemin yalnızlığında ben, ben başıma, tek başıma!
Ve bulunduğum yerde benim gibi olan arkadaşlar, bizler için gayretli olan diğer dostlarla birlikte idim. Ancak hissettirdiğimi sandığım konumumla ilgili alaycı gülücükler, yanlış özdeşleştirmeler beni üzüyordu. Huzur aranılan, ya da bulunulan yerler bilinmeyecek şeyler ve o kadar da uzak ve uzakta değillerdi aslında...
ONDOKUZ
“Allah’ıma yalvarmak, ya da Allah’la dertleşmek geçti bugün aklımdan; ‘Büyüksün Allah’ım, kadirsin, mutlak hâkimsin, biz zavallılar karşısında. Sen, büyüklüğüne yakışanı yapıyorsun, biz kulların hâlâ küçüklüğümüzün farkında değiliz.
Buna rağmen tüm mevcudiyetimle temiz olmak için fırsat bulduğum her anımda bedenimi, her beş vakitte ruhumu yıkamaya çalışıyorum. Amacım, son nefesimi verdikten sonra her şeyden arınmış olarak senin otağına tertemiz ulaşabilmek, bir ömür dolusu yaşayamadığımı, seninle yaşamak…
Gelişimdeki hikmeti anlayabilmiş değilim. Mademki senden ayrıldım ve yine sana döneceğim, öyleyse beni niye kendinden ayırma zahmetine girdin? Yaşam denilen serüvende niye sevenler, yani senin birbirine yakın olduğunu düşündüğüm parçaların bir araya gelemezler ki, benim gibi?
Denediğin bir sınavsa, biraz acımasız olmuyor mu bu Allah’ım? Sen ne dersin masmavi?
Kıskanıyor muydum yoksa seni? Doğru, belki kendimden bile. O halde söylenenlere kulak vermekle ne kaybederim ki?
Deve kendi hörgücünü değil, komşusunun hörgücünü görür. MAREKES Sözü
Dünyada, çalışkan, ciddi ve dürüst olmasına rağmen işleri yolunda gitmeyen insanlar kıskanç ve mutsuz olurlar. Isaac BARROW
İnsanoğlu dünyadaki tüm nimetlerin ona ait olmadığını kabul edebilseydi kıskançlık diye bir şey olmazdı. Heermann KOPP
Kendinden lâf etme, bırak başkaları anlatsın. Galit KAUNITZ.
Kıskancın bu dünyada elde ettiği sadece üzüntüdür. Başkalarını mutlu görünce, kıskançlığı iki kat artar. ARISTOTELES
Kıskanç daha çok sever, fakat kıskanç olmayan daha iyi sever. Baptiste Poquelin MOLIERE
Kıskanç insanı rahatsız etme, zaten kendisi rahatsızdır Martin Luther KING
Kıskançlık, eğer yanıcılık özelikleri taşısaydı, dünyada hiçbir yakıta ihtiyaç kalmazdı. Yugoslav ATASÖZÜ
Kıskançlık, yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK
Kıskançlık, bir güvenin kumaşı yemesi gibi, insanı yer, bitirir. Ioannis HRISOSTOMOS (John CHRYSOSTOM)
Kıskançlık; duyguların en korkuncu olduğu kadarı en aldatıcısıdır da. Biraz kıskançlık duyarsanız, yaşarken ölmenin ne demek olduğunu anlarsınız. Will OURSLER
Kıskançlık; insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur. Lev Nikolayeviç TOLSTOY
Kıskançlık; insanı kötüleri iyi etmeye değil, iyileri kötülemeye yöneltir. François René de CHATEUBRIAND)
Kıskançlıkla kuruntunun gözleri son derece keskindir. Kıskançlığımızı ancak sevgi ile yenebiliriz. Johann Wolfgang Von GOETHE
Kıskançlık, ruhun hastalığıdır. John DRYDEN
Kıskanılmayan, imrenilecek bir fazileti olmayandır. Pek az kişi vardır ki iyi talihli bir dostun başarılarını kıskançlık duymadan kutlayabilsin. AESCHYLUS (ESHILOS)
Onun gözlerimde şekillenişi olan o ilk an, zamanın durması gereken bir andı bence. O an yaşamaya başladığımı hissetmiştim, çok öncelerden yaşamamın gerektiğini düşündüğüm halde. Yaşamaya başladığım bu anı, bu duyguyu tatmış da unutmuş muydum, yoksa hiç ama hiç tatmamış, yaşamamış mıydım şu ana kadar?
Kesin olarak bildiğim şeydi aslında; çocukluk aşkı, ilk aşk, ilk göz ağrısı(1), ilk heyecan veya benzeri duygular hiç şekillenmemiş olmasıydı gönlümde, şimdiye kadar. Hatta arkadaşlarımın anlattıklarını -belki de- kıskançlıkla dinler, niye öyle bir sevgi dünyasını yaşamadığım veyahut da yaşayamadığım, beni seveceğine, ya da sevdiğine inandığım birine rastlayamadığım için kızardım kendime.
Çevremizde hiç mi kız yoktu, hiç mi yakınlığım olmamıştı birinden birine karşı, yoksa beni heyecanlandıracağına inandığım ilgilenen oldu da ben mi fark etmemiştim (Buraya bana yakışan bir sıfat bulamadığım için üzgünüm)?
Oysa onun ilk görüntüsüyle, sonrasında ilk ve devam eden satırlarımla birlikte yaşam şeklim de, biçimim de değişmişti. Çevremle ilgim bana göre azalmış, hatta hiç kalmamıştı. Annemin yaşamımdaki dalgınlığıma çağrılarını umursamazcasına yanıtlıyordum.
Onun sözleri sanki bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkıyor gibiydi. Benim yaşam düzenim ile ilgili bir şeyler hissetmesinden çekiniyordum. Oysa “Onun gibi yâr olmayan” bir anne neleri hissetmezdi ki doğası gereği?
Dargınlık olmasın istiyordum, dalgınlığımda. Yaşadığım ne idi, umutlanışım niyeydi, ben ne idim veya ben ne olmuştum böylesine kıskanç? Bilmiyordum ki. Yanıtlayamadığım soruların girdabında(2) bir o yana, bir bu yana gidiyor, ama her gün yazmağa, bir kısım beynimin birikintilerini sayfalara dökmeğe çalışıyordum, tıpkı şimdiki gibi.
Galiba diye başlamam gereken cümle; “Onu sevmeye başladığım” olabilir miydi?
YİRMİ
“Bazı, bazen okulumdaki, askerliğimdeki, henüz çiçeği burnunda olmama rağmen görevimdeki başarılarımı düşünüyorum. Gerçekten başarılı mı oldum, yoksa hiçbir zaman inanmadığım şans mı yardımcı oldu, bana? İkisine de ‘Hayır!’ diyorum şu an. Başarılı olduğum inancı yok gönlümde, şansın ise bir tekerlemeden ibaret olduğunu düşünüyorum. Çünkü döner-dolaşır şansa bağlarız çözümleyemediğimiz, çözümlenmeyen olayları.
Ancak sevgiyi, daha da ilerisi aşkı şans olarak kabul edebilir miyiz? Bir rastlantı, ya da bir başarı-başarısızlık değildir o. Bir yaşam biçimidir içimizde. Biz farkına vardığımızda değişik kelime, cümle, dize ve yorumlarla anlatmaya çalışırız onu, bir buluş gibi. Anlatmak için sayfalar o kadar, kısa ve azdır ki?
Her şeye rağmen bize yaşama erki veren üç kelime diziliverir düşüncelerimize yön veren; ümit, sevginin üstünlüğünde aşk ve sonra yoksunluk…
Hazin, değil mi?
Evlilik konusuna gelince aşkım...
Evlilik nedir Allah aşkına? Birbirlerini seven insanların kâğıt üstünde bir araya gelmesi mi, yoksa bir hocanın üfürükleri mi? Yoksa “mutlaka” aynı yastığı paylaşmaları mı? Sevenler önce gönüllerinde, sonra inançlarınca Tanrı huzurunda kendilerince bir araya gelmeliler diye düşünürüm.
Fiziksel yapılaşma değil ruhsal yapılaşma önemlidir. Anlatmak istediğim bu. Bu gerçeği inkâr etmek elinde mi? Sence yaşadığım, yaşamakta olduğum duygularım, düşüncelerim, heyecanlarım yanlış mıdır? Bu güne kadar ki yaşamında gözlerin hep kapalı mıydı? Hiç mi görmek istemedin, görmen, ya da yaşaman gerekenleri?
Sana; rüyalarında, hayallerinde, düşüncelerinde, hatta dualarında ulaşıp ‘Seni seviyorum!’ demeyi ister, arzulardım...
Derbederliğine(32) çare arayıp bulamayan benim, yitirişlerimde üstesinden gelemediğim karmaşalar oluyordu bazen, bana, aldığım terbiyeye hiç de yakışmayan. Örneğin; annemin “Yavrum, kuzum, oğlum!” şeklindeki seslenişlerine “Ha! Hı! He! Eee!” gibi cevaplar vermem, “Rüzgâr ekenin fırtına biçeceğini(33)” bilmezmişim gibi bir davranıştı.
İnsanların yaşamlarında güzellikler vardı, bazen gönüllerinde, bazen ruhlarında, bazen cisimlerinde şekillenen. Böylesine bir güzelliği yaşıyordum onunla geçirdiğim o kısacık zaman dilimine sığan. Gök niye maviydi, hiç anlamıyordum, onun saçları gibi olsaydı olmaz mıydı? O zaman göğü daha mı çok severdim ki?
Aklımda kaldığınca özlem dolu olduğum denizin de mavi olduğunu biliyorum. Acaba denizi de mi severdim öylesine? Niye doğru-dürüst, ikilemler(2) içinde olmaksızın, tezatları(2) yaşardı ki insan; bir bardak suyu yudumlarken, bir lokma ekmeği yerken, bir nefes havayı solurken? Üstelik de onsuz...
Ve insan niye kendi kendine konuşur, niye sevmek ihtiyacıyla hakkında hiçbir bilgisi olmadığı, sadece güzelliğini bildiği insana sayfalar dolusu yazma gayretini yaşardı ki bilinmesi mümkünsüz bir sonuca ilerlemeye çalışırken?
Bu insan; bendim, yaşayan. Yaşadığıma göre, sadece sevmekle kalmaz âşık da olabilirdim. Ama tariflerdeki gibi aşk, bu muydu? Düşünüyordum, o halde vardım, o büyük düşünürün dediği gibi. Yanlış mıydı düşüncem? Sanmam! Ama o halde neden başkalarının “Deli” anlamında bana bakıp gülüp sırıtmalarına anlam veremiyordum ki?
Gün; içimdeki çeşitli baskı altına alınmış duygu, düşünce birikimleriyle bitti, bitiverdi, hem oldukça sessiz ve sessizce, belki onun kulakları bile çınlamadan, o muhteşem gözleri seğirmeden sessizce. Ömür törpüsü bir günü daha yok etmişti, biz farkında bile olamadan. Günün kararışında yalnızlığımı kucaklarken...
İyi geceler demek geçti içimden, sanki ona ulaşacakmış gibi.
YİRMİBİR
“Ayrılığın ne olduğunu bilir misin masmavi? İnsanın yuvasından yurdundan, sevdiğinden ayrı olması, desteksiz, kuvvetsiz, yokmuş gibi...
Bir hiç gibi içinde hasretin en koyusu, gözlerinde ayrılık acısının en dayanılmazının getirdiği gözyaşları...
‘Gideyim!’ desen, gidemezsin, ‘Gelsin!’ desen mümkünü yok! İmkânsızlık, isteksizlik de var olabilir bu görüntüde.
Zehir gibidir ayrılık! ‘Yaşamak değildir öylesine, yaşanan günlerden sayılmamalı, ödünç gibi harcanan bu günleri yaşanmamış kabul edip insanın ömrüne eklemeli Tanrı!’ diye düşünmem, ayrıcalık istemem mi olur ki?
Günlerin başlangıcı, bitişi belirsizdir senin için. Paul VALERY dikilir tam bu anda karşına; ‘Yaşamak için unutmak gerekir!’ der. Başlarsın her şeye katlanmaya. Belki bu sefer POLLYANNA sergilemeye başlar; ‘Mutluluk Oyununu.’ Isınırsın her şeyden memnun olmak için, hatta mutlu bile görünürsün, yaşamasan, yaşayamasan bile.
İçinin kan ağladığından(3) bahsetmek beyhudedir. Kahır ettirir yaşamı bu şekilde devretmen, ama çaresizlik boynuna borçtur, dayanmanın gerekliliği fısıldanır kulaklarına, bir yerlerden.
‘Ben öldüm, senin de yolun açık olsun!’ demenin izahına gerek yoktur.”
İnsanlar bazen; “Kader ağlarını örmüş(34)!” derler, cümlenin sonuna da çeşitli düşüncelerini anlatan cümleleri yamarlar. Çok zaman “Kader” in nasıl bir şey olduğunu düşünürüm, insanlar mı şekillendirir onu, yoksa şekillenen bir şeylere mi insanlar inanır ve uyar? Bu kavram kargaşasını yaratan, Tanrının aciz bir kulu olan ben değilim.
Bence Allah'ın insanların kaderini daha ana rahmindeyken çizdiğini iddia etmek yanlış mı olsa gerek? Örneğin; ümitlerin pembe rüyalarla şekillenmesi ve sonra karararak şeklini yitirmesi, buna örf, âdet, törelerin ya da yaşam koşullarının, ya da zorunlulukların ve en önemlisi ister kendisi, ister diğer başkaları olsun insanların neden olması da yine Allah’ın çizdiği kaderin göstergesi değil midir?
Kadere isyan(34) Allah’a isyandır, Allah’a isyan ise yanlıştır, Allah’a karşı haksızlıktır, hatta bence bir bakıma Allah’ı inkâr, ya da tanımamaktır. İnanıyordum, sadece başımı eğdim...
Bugün ilk defa kırlıklara, beyazlara rastladım şakaklarımda, saçlarımda. Önce iki şairden birinin “Hani en sevdiğin renkti beyaz” dizeleri, sonra öteki şairin üst üste bindirilmiş “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” dizeleri en sonra da bir sanatkârın “Saçıma karlar yağmış…(26)” nameleri uçuklattı dudaklarımı…
YİRMİİKİ
“Beni anlayan, senin için elimden tutan biri yok çevremde. ‘Yok!’ demem iddialı bir deyiş, biliyorum. Bunu meselâ diyerek, kendimi saklayarak anlatmaya çalışmama rağmen sükûn ve anlayış bulamadım çevremde. Ben (doğal olarak kendimi saklayarak) anlatamadım derdimi. Yalnızlık duvarlarının baskısı altındayım. Bu baskı kendimi yitirmemin sebebi bir bakıma, ama anlatamıyorum, kendime bile.
Doğan bir insanın sorumlulukları, zorunlulukları vardır dünyaya karşı. Bunlar; ister kendisi, isterse başka bir şey olsun, sınırlı değildir. Bir de bunların dışında bir dünya var, herkesin bildiği, anladığı, ama göremediği, anlayamadığı...
Susmam gerek, susuyorum...
Bir varmış, bir yokmuş!’ diye başlar masallar. ‘Bizim masalımız nasıl başlamalı?’ diye düşündüm. ‘Bir ben, bir de sen varmış!’ gibi başlasa? Yoksa masal başlamış da ben mi habersizim? Kime sormalıyım ki?”
Üretemiyordum artık. Belki de üst üste operasyonlar belimi bükmüş, ahengimi yitirmiş, heyecanımı kaybettirmiş, kelime, cümle haznelerimi kurutmuş olabilirdi. Belirsiz bir çekiniklik vardı üzerimde, annemin hayret dolu bakışlarında, kâğıtlar-kalemler bana bakıyor, ben de onları izliyordum.
Kâğıtlar üzerine el kaldırmaksızın açık zarflar, yıldızlar, sekizler karalıyordum, unutmamak istermiş gibi imzamı atıyordum kerelerce, yeni imzalar icat etmeye çalışıyordum, oysa mesleğimde imzaya neredeyse hiç mi hiç gereklilik yoktu.
Üstesinden gelemediğim, anlayıp hissedemediğim bir karamsarlık(2) egemendi tüm benliğime, satırlara, mektuplara devam etmemi engelleyen.
Bazen duraklar kalemim satırlar üzerinde, düşünürüm ki beynim mola vermiştir kendine, gönlüm çok zaman olduğu gibi âcizdir. Hissettiklerim; gönlüme, beynime aktarılarak onun kalemime hükmetmesine yardımcı olmaz.
Bazen de gönlüm azat eder beynimi. Beynim boş verir görevini yapmaya, hülyalarım, düşüncelerim kişiliksiz, kimliksiz kalır, kalemim kendi başına gezinir sayfalarda. Ben bile anlamam kalemimin demek istediğini yazıp çizdiklerinde.
Bir idam mahkûmuna kararını ileten bir hâkim gibi kırarım kalemimi, eskilerden kalmış bir bilgi kırıntısı olmasına aldırmaksızın. Yeni kalem, yeni fikirleri, yeni düşünceleri, her şeyden önemlisi farklı duyguları anlatacakmış gibidir.
Kendi kendime sevinirim, kendimde değilmişimcesine. Yazdıklarımı yırtar, parça parça eder, ben de silkelerim çöp ya da kül tenekelerine. Bundan bir tek benim haberim olur, unuttuğum yazdıklarımdan değil, boşluk dolu satırların silkelenmesinin gerekliliğinden...
Bir operasyonun yorgunluğunu üzerimden atmak için dinlenmeye çalışırken kapımızın zili çaldı. İkinci bir çalışına imkân bırakmak istemezcesine annemin yalınayak kapıya yönelen ayak seslerini, kapıyı açınca fısıldar gibi konuşmasını hissettim. Sanırım ki benim deliksiz olarak uyuyup dinlenmem arzusunu yaşıyordu. Ben de yöneldim kapıya.
“Dert etmeyin! Ayaktayım, hem öyle ayakta kalmayın, buyurun içeriye girin, ben odamda olacağım!” dedim.
Gelen komşu dul teyzeydi, yani benim sevgi denetiminde tuttuğuma inandığım genç kızın annesi.
“Girmeyeyim!” dedi. “Sevinçliyim de paylaşayım istedim. Kız mezun olmuş, teyzesi, ağabeyi. Yarından sonra beraber mezun olduğu arkadaşı ile birlikte burada olacağını yazmış mektubunda. Mezuniyet ve diploma törenleri daha sonra olacakmış, beraberce gideriz artık, durumunuz müsait olursa. Ama şimdi komşum yetiş, yardımına ihtiyacım var…
Kız mantıyı, yaprak sarmayı, arkadaşı revaniyi severmiş, ben bunların tek başına üstesinden gelemem…
Ve eğer yapamazsam kızım evdeki kör bıçakla keser beni!”
Demek ki yarım olan sömestreyi o bitirmiş, ben mektup kargaşasında bu devreyi fark etmeksizin geride bırakmıştım. Üniversite, o kadar çabuk mu bitmişti satırlarımda?
“Üzülme komşum! Başörtümü örteyim hemen beraberce gidelim. Bir şeyler gerekiyorsa oğlum alıp gelsin. Kuşüzümün, dolma fıstığın, Hindistan cevizin falan var mı?”
“Var kardeş! Hiç birini dert etme! Ben bir koşu gidip aldım marketten, ne gerekliyse!”
Benim onlara “Güle güle!” ve “Gözümüz aydın!” demekten başka söyleyecek bir şeyim yoktu, her ne kadar “Gözümüz” sözümü çoğul olarak söyleyip sahiplenecekmişim gibi.
Sahiplenmek? Gerçekten isteğim, beklentim bu muydu? Ben benim için aşk şiirlerini değil, sevgi üstüne derleyebildiklerimi göndermeğe çalışmıştım ona, hem de karşılık beklemeksizin. Zaten karşılığını da almamıştım.
Plâtonik(2) bir aşk birlikteliği yaşadığımı zannederken fark edemediğim bir gerçeğe mi dönmüştüm, bilinçsizce?
“Hadi canım sen de!” demek geçiyordu içimden, ama dudaklarımın dışına taşamıyordu bu sözler.
Giyinip sokağa çıktım. Mademki mezun olmuştu ve mademki arkadaşıyla birlikte geliyordu, arkadaşını da ayırmaksızın biri diğerinden farksız, aynı renk, aynı desen, aynı biçim, aynı model birer hediye almam gerekir diye düşündüm.
Bunun için benim aklıma yatan en güzel hediye bir kalem takımı olabilirdi, tanınmış bir markadan, bedeli esirgenmeyecek.
Kalemleri satın alırken özendim, bir takım da kendim için aldım. Üç takım alınca da pazarlık etme imkânım olmuş, biraz indirim hakkımı da kullanmıştım, öyle; “Fiş almayayım!” gibi bir vatandaşlık görevini ıskalayarak(3) değil ama.
Ona bir de müjdem olacaktı, kendimce annemin, belki de bir ay önce sevgi ve sevinçle kucaklamaya çalıştığı; “Sigarayı bıraktığımı söylemek!” gibi...
Gün geldi, kapının önünde indiler taksiden o ve arkadaşı. Doğrusu arkadaşının kız olduğunu düşünmüştüm. Bu nedenle üstelik de ne yapacağımı bilememin hüznünü yaşıyordum.
Çünkü aklımdan geçirdiğimin, yaşamımın gereği olduğuna alıştırmak üzereydim kendimi. Üstelik bundan neredeyse emin olmak üzereydim de.
Onlar mademki yıllarca beraberdiler; “Yanımdaki canımdan, karşımdaki yanımdan” ya da “Seni uzaktan sevmek(36)” ile “Gözden ırak olanın gönülden de uzak olması!(37)” kadar bir doğallığı düşünmemek olabilir miydi?
Kendimi bilemesem bile, yitirir gibiydim. Operasyon olsa, dağıtsam beynimi dağlarda, diye düşünüyordum. Ya da gidip arkadaşlardan birinin nöbetini mi üstlenseydim, onun teşekkürlerini beklemeksizin.
Annem; “Gözünüz aydın!” demeğe gitmiş, hatta “Ayıp olmasın oğlum! Sen de gel!” demiş, bense; “Anne sen de gitme bacak kadar çocukların evlerine, onlar gelsinler öpsünler senin elini!” dememe rağmen;
“Olur mu oğlum, komşuluk hatırı var, yaş-baş önemli değil, ‘Komşu komşunun külüne muhtaç!’ derler, bugün ona, yarın bize, kim bilir?” deyip başörtüsünü alelacele başına örtüp yönelmişti komşusuna.
Belirli bir süre imza talimlerine, çizgilerden, çubuklardan Hasbi, yamyam şekilleriyle vakit geçirmeye çalışırken annemle beraber onlar da gelmişlerdi evimize. Basit, kısa, kötümser ve yapmacık bir tokalaşmayla;
“Buyurun gençler, hoş geldiniz, tebrik ederim, başarınızı alkışlıyorum, bu nedenle geleceğinizi öğrenince sizlere birer hediye almıştım, bugünün anısına” deyip paketleri uzatınca masmavi gözlü güzel kız da bana elindeki poşeti uzatmıştı;
“Sağ ol ağabey! Çok naziksin, teşekkür ederiz!” derken, sonrasında devam etme gayretini hissetti herhalde;
“Bu, benim erkek arkadaşım, yani satırlarınızı paylaştığım. Mektuplarınızı kendi eseriymiş gibi seslendirip, duygulu bir şekilde okudu bana ve aramızdaki bağ her mektubunuzda biraz daha sağlamlaştı…
Belirli bir süre sonra yuvamızı kurmayı düşünüyoruz. Bu nedenle mektuplarınızı iade etmeyi düşündük. Poşettekiler, bana gönderdiğiniz, biriktirdiğimiz mektuplarınız, her şey için teşekkürler…”
Cümleler bitmiş, huzur tükenmiş, annem kahvelerle gelmişti. Suskunlukla, ya da onların cıvıltıları, annemin içimdekileri bilmezmiş gibisine bitmez-tükenmez sorgulamaları ile tükenmişti.
Kahvelerin içiminde annem hâlâ soluk almaksızın sorularına devam etme gayretindeydi; “Daha, daha?” diyerek.
Annem mutfaktan gelinceye kadar verilen poşeti divandaki yastıklardan birinin arkasına gömmeyi unutmamıştım. Annemin; “Biraz durgunsun oğlum, yoksa bana mı öyle geliyor?” sözlerine aldırmak istememiştim.
Ben, ben başıma yaşamış, sevgimi üleşmeyi, daha doğrusu karşılıksız vermeyi benimsemiştim, o halde bu tavrım neydi? Üleşme isteğime bir başkasının katılması mı? Bir beklentinin hezeyanı(2) mı? Kimsenin mutluluğunu engellemeye hakkım yoktu.
Mademki onlar benim satırlarımın katkısıyla inkâr edilemeyecek bir şekilde birbirlerini sevdiklerine inanmışlar, bir olmaya karar vermişler, o halde ben de benim olan dünyamda bir başka güzele tapınmadan yaşamayı denemeliydim.
Ama bana böyle bir deney hiç de akıllı ve mantıklı gelmiyordu!
Bu nedenledir ki o poşet içine sonuncu bir veda mektubu yazıp koymak hiç içimden geçmiyordu. Evet, doğruya-doğru, sevmiştim. Kendimden saklamaksızın söylemeliyim ki, belki de sevdiğimi fark etmeksizin sevmiştim.
Âşık mıydım? Bilmiyorum, çünkü aşktan haberim yoktu, aşkı bilmiyordum. Ama zerre kadar bile sevilmediğim, o sevginin kimden kime olduğu, kesin olarak gerçekti.
Tanrı insanları yaratırken, onlara bir kader çizerken başlangıçla bitim arasındaki yaşam çizgisinin uzunluğunu mu dikkate alıyordu acaba? Sanmam. Tanrının Kader Çizgisini çizdiğinde yönlendirmeyi insanların kendilerine bıraktığını düşünüyorum.
Yüzme bilmeyen bir insan derinliğini bilmediği denize atıyorsa kendini, sağır bir insan tren rayları arasında yürüyorsa veyahut da ne bileyim bir insan uçaktan paraşüt olmadan atlıyorsa, bir bakıma “İntihar” dediğimiz şekillenişlerle geleceğinin sonuna kendi yönlendirmiş olmuyor muydu?
Öyleyse tüm olguları Tanrıya bağlamamak gerek. Yoksa sevapları kazanan kendimizin olduğumuzu, günahlara itekleyenin ise o olduğunu düşünerek Tanrıyı suçlamamız o kadar kolay olurdu ki?
Tanrı insanlara bir yol çiziyordu, ince, çok ince bir şerit halinde.
Ve insanlar o çizgiden sapmadan, zorunlu olarak bir akrobat, bir cambaz rahatlığıyla yürüyorlar, yürümek gayretinde oluyorlardı. Bir akrobat, ya da bir cambaz mıydım ben? Belki...
Bilmem gerekliydi ki o muradına ermek üzere kendini programlamıştı. Programlanan bu yaşam biçiminde yerimin olmadığım anlamam çok kolay olmuştu.
İnsan ateşin yaktığını bilir, bunu mutlaka ateşe elini uzatarak, deneyerek bilmesi gerekli değildir. Kader şekillenmişti benim için, kaderi zorlamak gereksizdi.
Dün bitti, geçti-gitti derken, yeniden başlamıştı sanki. Oysa dünü ve yarını unutmak, yalnız bugünü yaşamak en güçlü ilkelerden biri olmalıydı(38).
Gerçek; gerçek mi idi ki? Gerçek; gerçek olmak zorunda mı idi ki? Ümitle ilgili hanelerden biri bile boş bırakılsa olmaz mı idi ki? İnsanlar gerçeklere bazen hemen, bazen gecikerek de olsa ulaşabiliyorlar. Gerçek; bir şamar, bir tokat gibi çarpılıveriyordu yüzlerine, farkında olmaksızın.
“Sevgi üleşilemezdi, üleşilmemeliydi de hem!”
Bu; kıskançlığı doğurmanın yanında gerçeğin ispatı da oluyordu çünkü.
Kurgulamıştım yapmam gerekenleri. Sapıkça; “Bu benim aşkım(39), bu bana ders olsun!” dercesine dışarı çıkıp bir şişe içki aldım, bakkal ne verdiyse bilmediğim...
“Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir ömür ki yaşanan; isimsiz,
Bir isim ki; yorgun ve cisimsiz,
Bir cisim ki; renksiz, hem biçimsiz
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir kuru beden ki; sanki cansız,
Bir can ki yaşamsız; kalmış kansız,
Bir kan ki duruca; heyecansız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir gönül ki; bıkkınca çaresiz,
Bir yaslı kalp ki; gönül yarasız,
Bir yaşam ki şaşkın; canparesiz
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Yaşanmamış ki; yaşanmıyor ki!
Bunu anlatmak o kadar zor ki!
Görülmesin sevdam, aşkım hor ki!
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!”
Banyoda ecza dolabında bulduklarımı, şişenin üstünden birkaç yudum aldıktan sonra şişe içine boşalttım. Kimi köpürdü, kimi dibe çöktü, kimi rengini değiştirdi şişe içindekinin. İğrenmeksizin şişeyi başıma diktim.
Genzim yandı, kulaklarım çınladı, midemde çalkantılar başlayıp kulaklarımdaki uğultular beynimi tırmalamaya başladı.
Nasıl olsa mundar(3) gidecektim ebedi olarak cehenneme(40) aklıma koyduğumu gerçekleştirince. Vaz geçmemem, cesur olmam için tırmalanan beynimin yerini ve işlevini terk etmesi gerekiyordu, hem hızlandırmam gerekti düşüncelerimi.
Banyodaki havluların bir kaçını yumak haline getirdim. “Beylik” dediğimiz silâhımı bu havlu yumağı üzerinden şakağıma dayadım, parmağım alışkındı tetiği çekmek için ve…
YAZANIN NOTLARI:
(*) KARATEKİN, Erol. Muhtelif yıllarda, çeşitli tarihlerde “KİMSESİZ MEKTUPLAR, SANA DEYİŞLER, İLERLEYEN YAŞAMDA KİMSESİZ MEKTUPLAR” adlarıyla kaleme aldığım düşünceleri bu öykü içinde toparlama gayretini yaşadım.
(*) Hepsinde imzam olan çeşitli öykülerimde kullandığım aşk üzerine sözlerimden sadece birkaç tanesini yazmayı gerekli görüyorum;
O; yaşamın içine girdiğinde, hissedilen aşk, gerisi teferruattır…
Sevgiden, aşktan anlamayan bir eşek olduğumu söylesem, gerçek eşekler bana gücenirler mi?
Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da!
İnsanlar, günün 24 saat olduğunu bilseler bile o 24 saat içinde sevgiliden ayrı geçen bir saniyenin, bir ömre bedel olduğunu nasıl bilmez, hissetmezlerdi ki…
Aşk; masal, öykü, şiir değildir. Yaşamdır, yaşamın kendisidir kârlığı beklenmeksizin, tek başına, yalnız başına.
Mademki insan kalbinin istiap haddi tek aşkla sınırlıdır, o halde tüm şiirler de o şekilde sınırlıdır. Bir teki bile o sınır dışına taşamaz.
İnsan kalbinin istiap haddi sadece tek aşkla sınırlıdır.
Aşkta mutluluk her zaman hissedilemez…
Aşk, hıçkırık, hapşırık saklanamaz, gizlenmeye ya da karanlığa zaten gerek yoktur…
Aşk, genelde irsi bir sırdır, çözüm mümkün değildir…
Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram… Bu alıntının sahibini ve nasıl alıntıladığımı hatırlayamıyorum. Ancak, ben fikrimi özetlemiştim şu şekilde; Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de…
Bu; benimle aynı fikirde olmayanlara saygısızlık etme hakkını vermez bana, asla! İki üstadın alıntıladığım görüşlerine de yer veriyorum; Aşk; sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. Âşık, sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir. Nevzat TARHAN
İnsanlar aşk ve sevgiyi, sevgi ve duyguyu birbirinden ayıramıyor. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevgi gibi bir çaba gerektirmez. Huzurlu bir hayat için aşka değil, sevgiye ihtiyacımız var. Gerçek sevgi çoğu kez, aşk duygusunun olmadığı bir ortamda, yani âşık olmadığımız halde sevgiyle davrandığımız zaman ortaya çıkar. İnsanın çabası aşkı aramak değil; sevgiyi bulmak olmalıdır. Ayşegül ALDEMİR (“Sevgi, Bir Duygu Değildir!” yazısından).
(*) Belki abartı olarak düşünülebilir, devlet görevlisi olan polislerimizin sürgünlerinin, intiharlarının, şehadetlerinin ve her konuda aşağılanmalarının aşırı bir boyutta olduğu bu günlerimizde herhangi bir isimle, herhangi bir polis kardeşimi incitmek istemedim.
(*) Uçsuz-bucaksız yerlerde, karşılık beklemeksizin sevilen insanların gerçeği anlatmamalarını, buna karşılık nankörlüklerin yaşanabileceğini anlatmak geçti içimden.
(*) Serhat Şehri; Öyküye konu olan bu şehir Ailemin dört yıl yaşadığı, En son Fizik dersinden geçerli not aldığım lisenin bulunduğu, tesadüfen askerlik görevimi de burada tamamladığım, sevdiğim, yaşadığım günlerden tat alıp, sarf ettiğim hiçbir anımı yok sayamayacağım Osmanlı İmparatorluğunun ikinci başkenti Edirne’dir.
Serhad (Serhat); Sınır boyu şehri.
(1) Ağzı Mühürlü; Aslında; “Dudakları mühürlü” demek gerekir. Kendine emanet edilen bir sırrı saklayan, ketum insan.
Aşağılık Kompleksi; Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.
Az Buçuk Deli; Azdan bir parça çok deli. Birazcık deli. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok delilikten daha az deli.
Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.
Çiçeği Burnunda; Çok taze, çok yeni. Henüz, çok az vakit geçtikten sonra.
Deli Dolu; Uçuk, duygu sömürüsüne dayalı, dünyayı umursamama, yaşama değer vermeme.
Gazilik Beratı; Bir kimseye gazi olarak madalya veya herhangi bir ayrıcalık verildiğini belirten, belge. Resmi, imtiyaz belgesi.
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
Komşu (Komşuluk) Hatırı; Komşuluktan ileri gelen, komşular arasında gözetilen sevgi ve saygı.
O Zamanın Behrinde; “Bir zamanlar” anlamında uzunca bir zaman öncesinde.
Röper Noktası (Taşı); Arazi üzerinde tespit edilen sabit ve blok taş, tuğla, beton, ağaç, minare vb. yahut da buralara durumu işaretlenmiş bir nokta. Bu noktaya göre, kaybolma ihtimali olsa bile röpere göre daha önceki işlemler anında ve aynen uygulamaya konabilir.
Satın Alma Opsiyonlu; Bir alışverişte belirli bir süre kullanımdan sonra malın satın alınabileceğinin de, satın alma koşullarının da sözleşmede belirtilmesi. Kısaca süre tanıma ile ilgili şartların başlangıçta konuşulması. Bazı hallerde bu süre uzatımı; örneğin 2+1 gibi şekillerde de ifade edilir.
Şekli Şemaili; Görünüşü, biçimi, içeriği.
Uçsuz Bucaksız; Pek çok, çok fazla, sayısız. Sonu görülmeyecek denli geniş alan.
Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.
Yığma Ev; Aslında “Yığma Yapı” demek gerek. Türkiye’mde genelde kırsal bölgelerde yerel malzeme kullanılarak ve herhangi bir mühendislik hizmetine ihtiyaç duyulmaksızın yapılan yapı.
(2) Aysberg; Buzdağı.
Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Batıl; Temelsiz, çürük, boş. Doğru ve haklı olmayan, geçerliliği bulunmayan, gerçeğe uymayan.
Bedevi; Arap göçebesi. Çölde, çadırda, yaşayan göçebe, böyle bir yaşamı sürdüren Arap.
Buruntu; Mide, bağırsak gibi bir organda duyulan sancı.
Dinozor; Bu hayvanlar yaklaşık 200 milyon yıl önce yaşamışlar. Ancak öyküde kıt bilgili, eski kafalı, vurdumduymaz, eski çağlarda yaşamış gibi insanlara vurgu yapılmak istenmiştir. Çok uzun yaşamış, yaşlı kimse.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Esami; Adlar, isimler.
Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Girdap; Anafor, Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket. (Anafor olarak; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).
Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Hassa; Bir kimseye veya şeye has hâl, vasıf, özellik. Kuvvet, tesir.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İltihap; Alevlenmek. Yangı. Vücudun herhangi bir dokusunda mikroplara veya başka zararlılara karşı şişkinlik, kızarıklık, ısı artışı ile şekillenene ileri safhasında irin toplanması da görülen, hayati özellik taşıyan koruyucu reaksiyonu.
Karamsarlık; Bedbinleşmek, kötümserlik yaşamak.
Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Mamut (Mammuthus); Filgiller familyasının tükenmiş bir cinsi. Son buzul çağında Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika’da birçok farklı türleri ile yayılmıştır. 4,5 m. Boy, 8 ton kadar ağırlıkları olan bu cinsin üyeleri en son MÖ. 1700 lü yıllarda tespit edilmiş.
Merhale; Aşama, derece, evre. Konak, menzil.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Muhasebe; Karşılıklı olarak oturup hesap görme, hesaplaşma, hesap işleriyle uğraşma.
Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
Müzmahal; Şeklinde söylenmekle birlikte yöresel olarak “Müzmehel, müzmahil, müzmahal” (sefil olmak, perişan olmak) şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmiş, yitirilmiş, yok olmuş, çökmüş, yenilmiş, mağlup olmuş, yıkılmış” şeklindedir.
Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.
Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir (Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir. Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. “ns-nsec-n” şeklinde gösterilir).
Nüktedan; İnce, güzel nükteler yapan. Nükte bilen.
Plâtonik; Aşk ve sevgi için tensel olmayan, düş gücüyle yüceltilen, hep öyle kalması istenilen ideal duygu.
Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Totem; Ongun. İlkel toplumlarda topluluğun ondan türediği sanılan ve kutsal sayılan hayvan, ağaç, rüzgâr vb. gibi herhangi bir doğal nesne.
Vuslat; Kavuşmak, ulaşmak. Sıla. Bir süre ayrı kalınan yere ve yakınlarına kavuşmak. Herhangi bir ortamda bir bilinenle sarılmak, kucaklaşmak (öyküde yöresel olarak son anlam söylenmek istenmiştir).
Zulmet; Üzüntü, sıkıntı, perişanlık. Karanlık. Işığı olmayan. Işık olmama, ışıksız olma durumu. Bütünü ya da bir parçası ışıktan yoksun olan. Yasalara töreye uygun olmayan.
(3) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Canı Çekmek; İstediğini elde etmeye çalışmak. Arzulamak. İstemek.
Deliksiz Uyumak; Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyumak.
Derdest Edilmek; Ele geçirilmek, zapt edilmek, kontrol altında tutulmak, yakalanmak, alıkoyulmak.
Deveyi Hamuduyla (Havuduyla) Götürmek (Yutmak); Yasal olmayan yollardan büyük yarar sağlamak, herkesin gözü önünde büyük hırsızlık yapmak.
Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Göze Gelmek; İki kişinin, aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.
Gözler Çakışmak; Gözlerin birbirini araması gibi karşılaşması.
Gözleri Birbirine Değmek; Gözlerin birbiriyle uyumlu bir şekilde karşılaşması.
Hapı Yutmak; Çok kötü bir duruma düşmek.
Icığını Cıcığını (Sormak, Çıkarmak) Öğrenmek, Bilmek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları öğrenmek, bilmek.
Iskalamak; Iska geçmek. Hedefi kaçırmak, vuramamak, tutturamamak, boşa atmak, boşa vuruş yapmak. Amaca, isteğe ulaşamamak.
İçi Kan Ağlamak; Yüzünden belli etmeyerek içten içe çok üzülmek, çok acımak.
Kani Olmak; İnanmak, kanmak, kanaat etmek, fazlasını istememek.
Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek (Haber Ulaştırmak, Haber Göndermek); En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak, göndermek.
Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Reva Görmek; Bir davranışı, bir olayı bir kimse için uygun görmek (veya uygun görmemek) (Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır)
Sataşmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine musallat olmak, herhangi bir eylem için birinin peşini bırakmamak.
Semere Almak; İstenilen sonucu, yararı, verimi, ürünü, meyveyi almak.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Şeytan Dürtmek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Uzlaşmak; Uyuşmak. Mutabakat, konsensüs sağlamak. Karşıtlar arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması yoluyla birlik sağlamak. Karşılıklı ödünler vererek anlaşmak.
Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.
Yumak, Yunmak, Yuğmak; Yıkanmak. Yıkanıp temizlenmek, tertemiz olmak.
(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(5) Atatürk Çiçeği; Ulu önderimizin adını alan bu çiçek Atatürk’ün hayranı olduğu, kırmızı ve yeşilin harikulâde göz alıcı uyumu olan, vatanı Meksika görünen yıldız şeklinde deseni ile büyüleyici, şahane bir çiçek. En büyük özelliği; tüm dünyada bu çiçeğin isminin bir Profesör tarafından verilmesi ve bu isimle biliniyor olmasıdır.
(6) Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
Hayallerinin peşinden koş, bir gün mutlaka yorulacaklardır Paul AUSTER
(7) Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar; Bir insanın derdini yürekten paylaşan tek kişi annesidir. Hiç kimse ananın evladına yakın olduğu kadar bir başkasına yakın olamaz.
(8) Vatan senden hayat umar, / Sen yaşarsan o canlanır; / Vatan için ölmek de var, / fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET “KÜÇÜK ASKER”
(9) Ne mektup geliyor ne haber senden…” diye başlayan, nakaratı; “Gözlerin doğuyor, gecelerime” isimli eserin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.
(10) Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan daha akıllıyım. SOCRATES
(11) Hava Değişimi; Bir kısım görevler kolay gibi görünse de oldukça zorlu bir süreç içinde geçer, fiziki, ruhi, psikolojik olarak bir kısım sıkıntılar yaşanır. Bu durumda görevlilere belirli bir süre tatil verilmesi kuraldır. Hava değişimi tatilinde amaç gerekiyorsa fizikman, psikolojik olarak dinlenmedir.
(12) Kim o, deme boşuna... / Benim, ben / Öyle bir ben ki gelen kapına; / Başdan başa sen. Özdemir ASAF “2=1”
(13) Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Balarısı Metin’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(14) Bir şarkıdır yaşamak… Çetin KÖRÜKÇÜ
(15) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”
(16) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BİR BEBEK!!!”
(17) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(18) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(19) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “SIKINTILI SIKILMIŞ DİZELER” den br bölüm.
(20) Bir dönülmez yolda gidiyorsun / hani en sevdiğin renkti beyaz / şimdi saçlarında kaynaşıyor / niye beğenmiyorsun? Cavidan TÜMERKAN
(21) Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler… Özdemir ASAF (Halit Özdemir ARUN)
(22) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(23) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(24) Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS
Gül veren elde gül kokusu kalır… ÇİN ATASÖZÜ
(25) Aşka gönül vermem, aşka inanmam… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Ahmet Baki ÇALLIOĞLU’na ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(26) İnsanlar çift yaratılırlarmış; Kur’an’da da belirtildiği üzere sözün anlamı; erkek ve kadın olarak yaratılmış olmaktır. Çift yaratılmanın ilmen de, dinen de hükmü yoktur. (Zâriyat Suresi, 49. Ayet; “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ders alasınız!” şeklinde) Yoksa murat, halk arasında belirtildiği gibi iki insanın birbirine benzemesi değildir, mutlaka başlangıçta ya da sonrasında belirli farklılıklar vardır.
İnsan, insana benzer; Her insanın dünyada bir ikizi vardır da denir. Kesin bir bilgi olduğu konusunda tereddütler vardır. Ancak şu gerçek ki, tek yumurta ikizlerinde bile belli farklılıklar vardır, tespit edilen. Örneğin biri solaktır, kulak memesi birinin sarkık, birinin yapışıktır vb. gibi.
(27) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(28) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(29) Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
(30) Mektubu yazanın hatırından geçen;” Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme (yeniden doğuş), tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş yahut da Dejavu; Yaşanan bir olayı veya anı daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı yaşanmışlık halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görülmüş olma duygusu. Pek çok kişide zaman zaman yaşanmaktadır.” Olsa gerektir.
(31) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “YENİDEN DOĞUŞ (Reenkarnasyon, Tekrar Dirilme, Tekrar Doğma, Ruh Göçü)”
Bu vesile ile aktarmam gerekir ki; Kur’an Bakara Suresinin 28. Ayetinde; (mealen) “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki; siz ölüler idiniz, o sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra ona döndürüleceksiniz!” yine Kur’an’ın Bakara Suresinin 56. Ayetinde; (mealen) “Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik” denilmektedir.
(32) Derbederim şeklinde ünlenen, “Yitirmişim ben gülümü, Uçurmuşum bülbülümü, Kim görmüş ki güldüğümü, Derbederim, derbederim…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Uşşak Makamındadır (Derbeder; Giyimi kuşamı, yaşayışı ve davranışları düzensiz, perişan kılıklı, hırpani).
(33) Rüzgâr Eken Fırtına Biçer; Başka insanlara zarar verecek durumların içine giren kişiler, bunun karşısında çok sert bir tepki ile karşı karşıya kalır. En sonunda kendisi büyük bir zarara uğrayacağı için, başkalarına zarar verecek bir olayın içerisinde girmemesi noktasında uyarıcıdır.
(34) Kaderin Önüne Geçilmez (Kader Ağlarını Örer); İnsanların bazı şeylerin olmaması için tedbir almaları doğaldır. Ancak alınan tedbire karşın Tanrı olması gerekeni gerçekleştirecekse gerçekleştiriyor mutlaka. Örneğin; belki öykü, belki masal, uçağın düşeceğini rüyasında gören biri uçak biletini iptal ettiriyor, ancak uçağın düştüğü vakitte kendisi de kalp krizi geçirip ölüyor. Kader ağlarını örmüşse, kaderin değişmesinin, kaderin önüne geçilemediğinin ifadesidir yaşanan.
Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.
(35) Dilşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek… şeklinde başlayan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turgut YARKENT’e, Bestesi Avni ANIL’a aittir.
(36) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(37) Gözden Irak (Olmak); Uzaklarda, ayrı, görüşemeyecek durumda (olmak).
Dediler ki; Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki; Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur? Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(38) Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, John Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Necip Fazıl KISAKÜREK… Bir özet sunmam gerekirse; “Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün geçti! Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bilmek gerek” ve “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”
Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
Dün rüya, yarın ise hayalden ibarettir. Dünü mutlu, yarını umutlu yapan bugündür. Onun için iyi bak bugüne, acı da olsa Gülümse... Paul BRUNTON
Dün, iptal edilmiş bir çektir; yarın, emre hazır bir senettir, bugün ise peşin paradır. Bugünden yararlanın. Kay LYDAS
(39) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BİR…”
(40) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
Ve eklemem gerekir ki böyle bir durumda; “Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır” diye başlayan VURGUN isimli şarkının “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” son bölümü olup Güftesi; Cemal SAFÎ'ye, Bestesi; Selçuk TEKAY'a ait olup Uşşak Makamında ki bu Türk Sanat Müziği eserini hatırlamadan geçmek mümkün değildir.