Topla ilk serüvenim pala topla başlamıştı, küçük diyebileceğim yaşlarda. Hatta o yaşlarda kasık fıtığım(1) çıkardı da, yerine yerleştirir, bıkmaksızın tepinirdim, öncesinde küçük avlumuzda, sonrasında sokakta duvara çizdiğim küçük bir kale şekline tenis, hatta pinpon topuyla vurarak.
Söylemem gerekli mi bilmem, iki de bir fıtığımla uğraşmam, annemin ricası, babamın adamsendeciliğine(1) rağmen komşu Doktor Korkut Ağabeyin dikkatini çekmiş, maharetli(2) elleriyle gereği ne ise yapmıştı, acı vermeksizin, hatta hissettirmeksizin.
Zaman geçiyor insanlar, yani benim gibi çocuklar da büyüyordu. Öncelerinde lâstik olan top, sonralarında Koray Ağabeyin bisiklet pompasıyla şişirdiği meşin top olmuştu. Mükemmel topçu muydum? Değil, ama Koray Ağabey mükemmel topçu olacağımı söyleyip, alkışlar kucaklardı beni, kendisinin de yer aldığı sokak arası maçlarda.
Koray Ağabey büyük, hem çok büyük ağabeydi. Sonsuz sevgi ve saygı doluydum ona. Yanlış anlaşılmasın bu sevgi bağı bana taraftarı olduğu takımın formasını alıp hediye etmesi ile oluşmamıştı!
“Mükemmeli anlatan rakam ‘10’ numara!” deyip forma numarasının 10 olmasına da dikkat etmişti. Babam da “Sağ olsun!” diğer teferruatı tamamlamıştı, krampon(2), dizlik, çorap falan gibi, ek olarak bir de şahsıma geceleri yatağa bile onunla girdiğim iyi markalı bir top hediye etmişti.
Bunda hediye edilen formama Koray Ağabeyin düşkünlüğünün de etkisi var mıydı, bilemem, ama sözlerini tamamlama gayretini yaşamıştı;
“Kesseler kolumu, bacağımı, ya da herhangi bir yerimi hep aynı renklerde kan akar damarlarımdan. Bir gün herkes karşı takımdan, diğer 364 gün de bizim takımdan olacak!” demiş ve kahkahasını atmıştı.
Sanki kilometrelerce uzaklardan duyulsun isteyip özellikle aynı takımın taraftarı olan babamın desteğini beklercesine. Babamın da ondan farklı olduğunu düşünmek mümkün değildi.
O takımın maçı mı var televizyonda, parantez açıp demeliyim ki, evi barkı bırakıp gidecek kadar fanatik(2) değildi, ama babamın maçı evde seyredişi anında herkes suspus olurdu(3), kendisi gibi hasta yaptığı kardeşim Ertürk dâhil!
Televizyonun önünden bile geçmek yasaktı, devre arasında, reklâmlarda bile.
Takım galipse neşe dolardı evimizin içi, mağlup hatta berabere bile ise bıçak açmazdı ağızlarını(3), babamın abus suratından(1) dolayı her şey anlaşılır, hepimiz aynı suspus havamızla, ses çıkarmaksızın, söz söylemeksizin yerimizden kıpırdamaz, kıpırdayamazdık.
Hani bir yanardağ harekete geçecekken ufak ve sonra şiddetlenen yer sarsıntıları olurdu ya, işte aynen öylesine, yanardağın hareketlenmesine imkân tanımazdık. Çünkü yaşamımızın bugüne kadarki bölümünde hepimiz aşağı yukarı üçer-beşer hatta onar-yüzer, fazla abartmayayım yaklaşık toptan biner kez diyeyim paylarımıza düşenden nasiplenmiştik!
Gene de babamız iyi bir babaydı. Her ev için onun gibi hiddetli-şiddetli oyun mağlubiyetlerinde aşırı sinirli bir tanesi yeterliydi, sanırım!
İyi topçu olacağım kanaati devamlıydı babamın. Ne zamanki okuldaki ilk dönemimdeki karnemde birkaç kırık getirmiştim, külâhları değişmiştik(3), babamla! Kulağımı iki parmağı arasında bir süreliğine unutmuştu(!) sadece, bunu koparırcasına diye adlandırmak yanlıştı! Sonuç; top oynama vakitlerimin kısıtlanması, sınırlanması olarak gerçekleşmişti.
Dediğim gibi Koray Ağabey bana düşkün, destekleyen, “Aferinleri eksik etmeyen” bir ağabeydi. İşsiz-güçsüz ama çok zamanını babasının market dediği bakkalda babasına yardım eder, değişen fiyatları bile günü gününe bilir ve ispirtolu bir kalemle düzgünce işaretlerdi etiketlere.
İlköğretimden sonra neden okumaya devam etmediğini anlayamazdım, zeki idi bana göre, ama o hiçbir zaman okumama nedenini anlatmadı, belki gerekli görmedi bunu, ben de sormadım nedenini galiba.
Koray Ağabeyin tek kusuru, belki buna kusur değil de başka ad vermek gerek eli açık(1) bir gönül dostu(1) oluşuydu. Babasının camiye gittiğini gören, ya da ezan sesini duyan sokağın bütün bebeleri bir koşu bakkala akın edip doluşurlardı.
Boş çevrilmeyecekleri konusunda adları gibi emindi her biri.
Koray Ağabey bakkala her mal geldiğinde zula(2) dediği yere gofret, bisküvi, sakız, bonbon ya da kâğıtlı şeker gibi sayılı kolilerden bir kaçını ayrıca istifler, saklardı, ben dâhil, sokağımızın tüm çocuklarına dağıtmak için.
Koray Ağabey indinde dediğim gibi benim bir ayrıcalığım var gibiydi, buna rağmen beni de diğer çocuklardan ayırmaz, onlara gönlünden geçen neyi, ne kadar vermişse, bana da aynı şeyden, aynı miktarda verirdi. Ayrımcılık, kaba anlamda çocuk kayırıcılık, torpil yapmaz, ama çok zaman elini omuzuma koyar, bir-iki kelime söyler, ya da takdir ederdi;
“Gün gelecek, çok iyi bir topçu olacaksın!” gibi benzeri sözler söylerdi. Mutlu olur, sevinirdim. Ta ki…
Evet, ta ki…
Sokak arası bir maçta Koray Ağabeye öyle bir dalmıştım(3) ki heyecanla, ona bir şey olmamış, ama benim kırılan bacağımla futbol hayatım sönmüş, sona ermişti. Suçlu, kusurlu ben idim, üzülense Koray Ağabey...
“Keşke!” sözleri doğayı inletip titretiyor, gözlerinden dökülenlerin gözyaşları olduğuna kesinlikle inanıyordum.
Belki futbol hayatım bitmeyebilirdi, eğer babam, çantam dâhil, futbolla ilgili tüm enstrümanlarımı mahallemizin futbol geleceği olduğuna inandığım Korcan’a vermemiş olsaydı.
Ve ben o çocuğun üzerinde o formayı ve eklentilerini görmemiş olsaydım, alçılı ayağımla, özlemle ve belki de oynanan futbolu hasetle(2) seyretmeseydim!
Çok zaman penceremden, bazı-bazen de Ertürk’ün yardımı ve koltuk değneklerimin desteği ile dışarıdaki merdivenlerden birine çökerek, çömelerek izliyordum Koray Ağabeyi ve o gol attıkça bana bakıyor, ben de tebessümle alkışlıyordum onu...
İyileşmiştim, neredeyse temelli olarak ayağa kalkmak üzereydim. Her şeye rağmen babamın ve Ertürk’ün yardımlarıyla okula devam etmiştim, bir bakıma “Hiçbir bakımdan sıkıntım yoktu!” diye iddialı konuşabilirim.
O günlerde Koray Ağabey tarif edemeyeceğim bir yüzle geldi yanıma, bir hafta sonu;
“Türker!” dedi ve devam etti.
“Birkaç aya kadar askere gideceğim. Kimi sevdiğimi, kiminle ilgilendiğimi biliyorsun, çocukluğumdan beri. O nedenle ailem söz kesti, askere gitmeden de öyle âlâyı-vâlâ(1) düğün yapmamız imkânsız, ekonomik durumumuz da pek iç açıcı(3) değil, biliyorsun. Aile arasında, ama sen de ailemden sayıldığından o günüme katılacaksın, mutlaka bekleyeceğim. Kardeşin Ertürk ve ailen de gelebilirler isterlerse…
Dileğim şu; ben askerdeyken, okula gitmediğin zamanlarda daha önceleri bana yardım ettiğin, ya da etmeye çalıştığın gibi babama da yardım et, yengene mukayyet ol(3)! Ben de hani ileriki yıllarda bu konuda sana yardımcı olurum!”
“Aman Ağabey, her şey karşılıklı mı olurmuş? Sen hayırlısı ile git-gel! O ‘Yardımcı olurum!’ dediğin konu için benim daha bir fırın ekmek yemem gerek! Sen buraları kafana takma, dert etme kendine! Kendine iyi bak! Buralar bana emanet! Adresini bildir, ben sana buralardan sık sık bilgi göndermeye gayret ederim.”
Ayağım temelli kaynamış yerine gelmiş, ya da oturmuş, Koray Ağabeyin aile arası düğününde annemle dans bile etmiş, aynı şekilde okula devam ederek derslerimi aksatmamak için gayretli olmuştum, sonrasında ise Koray Ağabeyi yolcu etmiştik;
“Buralar bana emanet!” diye tekrarlayarak, kendimi kocaman bir adam sanıyordum, tüm sorumlulukları yüklenmiş olarak. Bakkala yardım ediyor, ara sıra gelin Reyyân Ablaya bakıyordum(!) evinde. Gözlerimle, demek doğru olacak herhalde!
Koray Ağabey ya yeni ev açmamış, ya da açamamıştı ki ikinci olasılık daha doğru gibi geliyordu bana. Askerden dönünce marketi devralacak, Reyyân Abla ısrarcı olursa yeni bir ev açacaklardı kendilerine.
Koray Ağabeyin bilemediği konulardan önemli olanı, Reyyân Ablanın bilip öğrenip bana ilettiği haber olsa gerekti. Belki de ben gördüğüm değişiklikler nedeniyle acele davranmış, kendisine bilmesi gereken bir gerçeği iletmiştim.
Koray Ağabey, baba olacaktı, olmak üzereydi yahut. Zaman öyle çabuk geçiyordu ki, bunu ne Reyyân Ablaya, ne de Koray Ağabeye sorabilirdim. Bilmediğim konularda ahkâm kesmek(3) abesti çünkü.
Hem iki gönül bir olunca samanlık mesken olurmuş idi de, ya peki, birbirini seven, yıllarca birbirinin olmayı bekleyen, ayrılığa tahammülü olmayan iki gönül birbirinden ayrı olunca yaşadıkları sadece özlem mi olurdu ki?
Beklenen gün gelmiş ve tam ayın on dördünde, ay gibi güzel bir kızı olmuştu, öncelikle doğurduğu için Reyyân Ablanın, sonra kuşkanadıyla haber göndermemiz(3) üzerine kızını görmek için Hızır gibi yetişen(3) Koray Ağabeyin.
İsim konusunda tereddütleri vardı her ikisinin de, küçücük de olsa aklımla devreye girdim, bilgiç bilgiç;
“Mademki ayın on dördünde doğdu bu günü hatırlasın büyüdüğünde, unutmasın Mehtap, Ayperi, Aydan, Aycan, Ayla ya da benzeri bir isim koyun!” dedim.
Tüm aile neredeyse benim kararıma uygun nitelikte bebeğe Berkay adını koydular. Benim aklıma gelmemişti doğrusu, ama benim bütün yaşamıma egemen olacağını o küçük aklımla kestirmem de mümkün değildi.
Sayılı günler çabuk geçiyordu, acele etsen de, etmesen de. Tahammül zor olsa gerekti ayrılığa, güçlü hissetsen de kendini, güçsüzlüğü kabul etsen de.
Çok zaman özlüyordum Berkay bebeği. Gülücükleri, koynumda rahat ettiğini hissettirircesine, hissedercesine uyuyuşu, annesi altını temizlerken, üstünü-başını değiştirirken utanır gibi başını çevirip gözlerini kapatması, mamasını elimden yemek için ısrarcı olması vaktinden önce yaşamaya başladığı şeyler olsa gerekti.
Belki mübalağa gibi görünebilir, ama neredeyse kapıyı çalmamdan, öksürmemden, sesimden bile etkilenip kollarını açıyor gibime gelirdi bana doğru, eğer yürümesi, koşması mümkün olsa, onları da yapardı sanırım.
Reyyân Abla, işi olduğu zaman ya kapı komşusu olarak bize bırakıyordu Berkay’ı, Koray Ağabeyin annesinin yaşına güvenemeyerek, ya da onu üzmemek, meşgul etmemek için; “Alın şu âşık bebeği!” diyordu bize. Ya da ben okuldan dönmüşsem pencere aralığından sesleniyordu;
“Kızımın sevgilisi, Berkay özlemiş seni, ‘Gelsin!’ diyor!” diyordu. Ve ben abartarak da olsa ayaklarım popoma değercesine koşuyor, altı temizlenmiş, karnı doyurulmuş Berkay bebeği koynumda uyutuyordum.
Bu arada kıskançlığımı da belirtmezsem olmaz. Koray Ağabey askerliğini bitirip dönmüş, kan kanı çektiğinden baba gelince benim pabucum dama atılmıştı(3). Bir şarkı gelip geçiyordu dudaklarımdan; “Ne haber geliyor senden, küstün mü?(4)” şeklinde.
Özlüyordum, çok zaman Berkay yerine, “Fıstık” dediğim bu bebeği gerçekçe. Belki buna neden kız kardeşimin olmayışı olabilirdi. Çünkü annem-babam iki erkek evlâdı yeterli görmüş, Nüfus Plânlaması yapmışlardı;
“Üç çocuk, ikisi anaya-babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” sözüne bağlı kalmaksızın. Belki de iki kardeş olarak Habil-Kabil kavramı(5) yaratmamızdan etkilenerek “Tövbe(2)” demiş olabilirlerdi, “Üçüncü kardeş de erkek olursa, nasıl baş ederiz üçüyle?” düşüncesiyle?
Koray Ağabey marketi, yani bakkalı devralmıştı, babasını emekli edip. Ancak ağabey aynı ağabeydi, askerden dönünce de, bakkalı devraldığında da. Büyüyen nesil yerine onların devrettiği yeni bir çocuk nesil vardı sokağımızda, bakkalın kapısını babasının zamanındaki gibi ezanlarda aşındıran ve artık kolileri saklamasına gerek kalmayan.
Başlangıçlarda babası gibi beş vakit abdestinde, namazında, niyazında değildi Koray Ağabey. Ama ara-sıra işi çıkardı, ya da bebeğini özler, annesini-babasını, kısaca sevdiklerinin tümünü doktora götürmesi gerekirse, bindirir arabasına götürür, getirirdi. Bakkalı da bana emanet eder ve sıkı sıkıya tembihlerdi;
“Sakın bebeleri gönüllemeden(3) gönderme! Bugün gofret günü, kutu masanın altında!”
Gereği yapılırdı tarafımdan talimata uygun olarak, uygulanmak istenen diğer değişiklikler de günlerine göre, yerleştirilmiş olan kolilerle. Ancak ufak bir rüşveti de karşılık olarak istediğimi bilirdi her seferinde; Berkay’dan ufacıcık bir öpücük getirmek, ya da gerçekleştirmek üzere.
Ama şanssızlık işte, babası gelince beni defterden silen Berkay’dan öpücük almak için evine yöneldiğimde ona hiç uyanıkken rastlayamaz olmuştum. Uyurken de öpüp onun uykusunu bölmek gibi ona nasıl kıyardım ki?
Zaman ilerliyor, bebeler çocuk oluyor, çocuklar genç, gençler de delikanlı, ya da genç kız, ablacık oluyorlardı, hele ki peşlerinden gelen varsa, ya da gelmişse. Gerçek ki, çocukların da kardeşe, kardeşlere ihtiyaçları oluyor, anne-babalar da onların bu dileklerine katkıda bulunuyorlardı!
Koray Ağabeyin, tabiidir ki Reyyân Ablanın da önce ikinci kızı Benay, sonra da neslini devam ettirecek, dünyaya kâr kalacak oğlu Berker doğmuştu.
Zaman ilerliyordu gerçekten. Doğal olarak annem-babam yaşlanmış, ben liseye başlamıştım. Ertürk ortalarda bir yerlerdeydi, Berkay ablacık olmuş(!) ilköğretime başlamıştı. Artık bebekliğinde bana yaşattıklarının hıncını almak(3) istercesine her gün ötesinde sık sık görüşüyorduk, abartmış olsam da.
Özellikle kapıdan çıkarken karşılaşıyorduk. Babası onu bana emanet etmişti, sabahları okuluna teslim etmem için. Akşamların çıkışını ise babası ayarlıyordu, bakkalı üç-beş dakikalığına kapatmaksızın terk ederek, sorun etmeksizin.
Çünkü komşular kendisini tanıyor, o komşuları tanıyordu. Mahallede herkes sütten çıkmış ak kaşık(1) idi, sonsuz bir güven, sonsuz bir gerçekçilikle, dünyada. Hadi abartmadan aza indirgeyerek(4) tüm “Olmasını istediğim gibi” diyeyim.
İçki, sigara gibi tekel maddeleri satmazdı, Koray Ağabey, babası gibi. Diğerlerinin hepsinin üzerinde etiketleri vardı, acil ihtiyacı olan parasını masa üstüne koyar, alacağını alır, ya da onun çocuğu için çabasını anlayışla karşılayarak bekler, ya da bir sonraki gelişinde; “Şunu almıştım!” diyerek borcunu öderdi.
Arka arkaya gelen bebeklerin telâşı nedeniyle Reyyân Abla; “Neredeyse dışarıya çıkamıyordu” desem yeriydi. Ara-sıra uğrardım, o bebeler de benim diğer aşklarım idiler çünkü, Reyyân Abla indinde. Hani Allah'ın gücüne gitmesin benim için küçükler de sevgililerdi dediğim gibi, ancak asıl (ya da asil) ve yedek sevgililer gibi…
Günlerden bir gün okula giderken Berkay; “Türker Ağabey!” dedi sorarcasına, kendisini dikkatle dinlemem isteği gizliymiş gibisine.
“Evet, güzelim!” dedim, her zamanki gibi.
“Annem babama bazen ‘Bir tanem!’ diyor, babam da anneme ‘Emret sultanım, sevdalım, ışığım, hayatım!’ diyor. Çok zaman da ‘Tatlım, kıymetlim, hatunum!’ Bazen dışında eğer yanlarında yoksam, yoksak, kulağıma gelen sesleri anlayabileceğimi düşünmeksizin; ‘Kalbimdesin, anla, dinle bak!’ dediğini duydum hem gözlerimle gördüm, annemin elini göğsüne koyuyordu.”
“Eee! Bunlar birbirini seven anne-baba olarak normal şeyler, anlamadığın, sormak ya da öğrenmek istediğin ne?”
“Ben de seni seviyorum, sen de benim göğsüme koysana elini!”
Şaşırmıştım, küçük kız bana; “Kalbim senin!” demeye mi getirmişti sözünü?
“Olur!” dedim, kırmamam, heyecanını törpülemem gerekti bana göre. Kollarından kucaklayıp onu okulun alçak duvarına oturtturduktan sonra kulağımı göğsüne dayadım;
“Niye annem gibi yapmadın?”
“Kulakla daha iyi duyulur da onun için!”
“Peki, ‘Tatlım! Kıymetlim!’ diyor mu?”
“Bana ‘Daha çok küçüksün, büyü!' der gibi sesler geldiğini duydum sanki!”
“O zaman Türker Ağabey ben büyünce anne olayım, sen de baba ol!”
“Anlamadım güzelim!”
“Yani anne-baba olalım, annem nasıl çocuk yapıyorsa ben de öğrenip öyle çocuk yapayım!”
“Bu imkânsız küçük abla!”
“Neden?”
“Bir defa ben senden çok büyüğüm.”
“Babam da annemden çok büyükmüş!”
“Hem bak sen bana ‘Ağabey!’ diyorsun, annen babana böyle diyor mu?”
“Ben de annem gibi sana; ‘Bir tanem!’ derim.”
“Çok erken be güzel kız! Biraz büyü, bu söylediklerini sana anlatınca sen de kahkahalarla güleceksin.”
“Büyüyeceğim, sen bana bugünü anlatmadan önce ben sana gene ‘Seni sevdim, seviyorum!’ diyeceğim, göğsümün ne dediğini dinleteceğim sana!”
“Peki güzelim! Şimdilik ‘Göğsüm’ dediğin yerin kalbin olduğunu bil. Bugünden itibaren çabuk büyümeğe çalış, ben de liseyi bitirip üniversiteye başlayayım, o zaman senin bana söylediklerinin ne kadar saçma olduğunu, sana tekrar anlatmaya çalışacağım…
Ben üniversiteye başlayınca, muhtemelen senin de okuldan, çevrenden arkadaşın olur, onu sever, beni de unutursun!”
“Ben seni sevdim, ‘Kalbim de ölünceye kadar sen baba ol, ben anne olayım!’ diye atacak!”
“Büyük lokma yut, büyük söz söyleme. Ya tutacağın sözü ver, ya da verdiğin sözü tut! Hadi zil çalmak üzere, sen okuluna, ben okuluma!”
“Tamam, sen baba olmayı çok çok düşün, e mi?”
“Haydi, iyi günler güzelim!”
Önerimdeki tavsiyeyi tutmam, sırf o hoşnut olsun(3) diyerek verebileceğim sözü tutmam nasıl mümkün olabilirdi ki? Hem aramızdaki yaş farkını unutarak nasıl söz verme gayretini yaşayabilirdim ki? Bence, dileklerimle, sözlerim örtüşmüş ve ben aradan sıyrılıvermiştim.
Duvardan indirdim onu, koltuklarından tutarak, koşup-durup arkasına dönüp el sallamasını cevaplama gayretindeydim ben de ve içimden;
“Bu yaşta böylesine, bu kadar deli, umarım büyüdükçe akıllanır!” diye düşünürken, sokak ve futbol arkadaşım olan ağabeyin, kızının neler söylediğini öğrenince suratının ne hal alacağını tahmin edemiyordum bile, keza Reyyân Ablanın da...
Anlaşmışçasına, sözleşmişçesine bir daha bu konuya tekrar dönmedik. O büyüdü, ben birkaç yaş daha aldım, yaşlandım yani kısaca, aramızdaki mesafe biraz daha açıldı bence, sessizliğimde…
Liseyi bitirmiş, üniversiteyi kazanamamış, boş gezenin boş kalfası(1) olarak Koray Ağabeye yardım ediyordum. Ben kendisine yardım etmeğe başladığımda o da abdest-namaz-niyaza başlamış, akşamları erkenden çekilir olmuştu evine ve Berkay’ın Berkant isimli bir erkek kardeşi daha olmuştu, Allah verdikçe veriyordu, onlar neden mutlu olmasınlardı ki?
Yaşamımda kendi başıma, boş zamanlarımda üniversiteye hazırlanmak için çalışırken, büyüyen Berkay’ın okul dönüşlerinde devamlı olarak bakkala uğraması, eğer bakkalda başka müşteri yoksa belki alışkanlığının devamı olarak elimi elinde tutmasından mutlu oluyordum.
Büyüyen, aklı, zekâsı ve cismi ile siteme ulaşan bir şekilde; “Büyüyorum, bak!” deyip benim heyecanını duymamı istemesi yerine, kalbimin sesini bu kere kendisinin eliyle dinlemeye çalışmasıydı.
Çok zamanlarda böyle, dilini dişleri arasına sıkıştırıp “Cık!” şeklinde ses çıkarıp, her seferinde bakkaldan gülümseyerek çıkışından gerçekten mutluluk ötesinde heyecan da duyar olmuştum, oluyordum da.
Ben ki eşek kadar adam, onun oyuncağı idim sanki günde bir defa, birkaç dakika oynadığı bu eşek kadar adamın ona umut vermemesi, uzak durmayı yeğlemesi handikaptı(2), kendisini sıkmasına rağmen.
Ama kendime karşı dürüst olmalı, saklanmaya çalıştığım halde gerçeği kendimden saklamamalıydım. Onca yaş farkımıza rağmen onun büyümesinden, her gün üç-beş dakikasını benim için harcamasından mutlu oluyor, çok zaman okuldan dönüşünü heyecanla bekliyor, bakkalda müşteri olmaması için dua ediyordum.
Üniversiteyi kazanırsam ki içten içe arzuladığım, dualar ettiğim halde kazanmamayı diliyordum. Çünkü ondan ve onun yaşadığı bu şehirden ayrılmam zor, hem çok zor olacaktı. Büyük bir ihtimalle terk edemeyecektim, bu şehrin sokaklarını, bakkalı, Koray Ağabeyi, Reyyân Ablayı ve büyüyenler dâhil(!) tüm mahallenin çocuklarını, ayırımsız (meselâ)!..
Üniversiteyi kazanmıştım, en anlamlı sözlerim Koray Ağabeye; “Başının çaresine bak!” Reyyân Ablaya “Kendine iyi bak, beni üzme Abla!” çocuklara; “Annenizi, babanızı üzmeyin ve birbirinize iyi bakın, kardeş kardeş geçinin!” demekti.
Bir de tasdik etmelerini bekler gibi “Ha!” hecesini ekliyordum, her ünlem sonunda.
Peki, ona ne diyecektim? Kapı önünde kucakladı beni, kulağını kalbime yaslayarak ve heyecanla neredeyse bağırarak;
“Duydum özlediğim sesi, artık yalvarmayacağım sana; ‘Sev beni!’ diyerek. Yolunu hep bekleyeceğim, hem ölene kadar…”
Tereddüt ve korku içindeydim, annesi ve kardeşleri duyabilmişler miydi, heyecan dolu sesini. Çünkü Koray Ağabey bakkaldaydı, ama Tanrının annelere yüklediği müthiş bir önsezi vardı ve Reyyân Abla duymasa bile hissederdi, kendinden bir parça olan evlâdını.
Şehirden ayrılacağım sabah, anne-baba ve kardeşime terminale gelmemelerini rica etmiştim. Terminal yakındı ve gideceğim yer, üç-beş saatlik mesafedeydi. Derslerimin izin verdiği müddetçe ziyaretlerine geleceğimi vaat etmiştim. Gerçekten bu konuda dürüst mü konuşuyordum, dürüst olmayı deneyecek miydim yahut en basitinden?
Bana “Sev beni!” diyenin dileğine uymam konusunda tereddüdüm yoktu, ama nasıl? Yaş farkı, abla ve ağabeye saygı zorunluluğu yanında üstesinden gelemediğim, engelleyemediğim, beni inkâr edercesine iflâs ettiren mağlup olduğum duygular vardı gönlümde. İnanmamam, güvenmemem, hatta reddetmem gerektiğine inandığım.
Aldım çantamı elime(6), iki adım ötemdeydi terminal, el sallayışımın evden görüleceği kadar neredeyse.
Ve o beni bekliyordu, elindeki ufak bir paketle;
“Yolluk yaptım, iki satır da bir şey karaladım. Okulunda çok oku, çok çalış, çabuk bitir ve kalbinde duyduğum sesi, sen de dinle ve gereğini yap!”
Küçük bir şehirde, büyük bir kız olmasına rağmen ağlayarak sarıldı, kalplerimizin seslerini birleştirmek ister gibi ve arkasına bakmayı düşünmeksizin tekrar dönmeden koşarak uzaklaştı.
Sabırsızdı satırları, hem gücenik gibi. “Seviyorum” kelimesi yoktu satırlarının arasında, içinde ama sevgiyi anlatmak için ille o kelimeyi mi kullanmak gerekti ki?
“Ben gönlüme sakladım, ben kalbime aldım seni, istersen al sende beni sana sakla, ister bir kabir çukuruna silkele, at. Umurumda değil! Ben bundan sonra seni yaşayacağım, senin için. Benim olman için yaşamımı devam ettireceğim. Berkay” şeklinde idi satırları.
Hüzün dolu günlerim başlamıştı üniversitede. Belki kadir-kıymet bilmemiş(3), ölesiye sevgiyi hissetmemiştim, ağlasam şimdi kendi kendime, kendim, kendimi kendime inandırabilir miydim?
Çıkar mıydı sesim sessiz hüznümde, hem silen gözyaşlarımı, duyup teselli eden olmadıktan sonra neye yarardı ki ağladığımda sesim, gırtlağımı parçalasa bile(7)…
Uyur-gezerdim, hayal kurarak ders çalışmaya çalışırdım, o aklıma girsin, başarılı olmayayım istercesine sanki. Artık Allah’ın yönlendirişi mi, kader mi, talih mi yardım ediyordu, yoksa aklımda kalanlar mı yeterli oluyordu, başarısız değildim, hem kanaatkârdım da, benim için gerekli olan notları almam yetiyordu bana, öğrenmem değil, mezun olmam
önemliydi benim için şu anda.
Dediğim gibi olmadı ama. Her hafta sonu eve gelmeye çekinmiyor, neredeyse korkuyordum, içimi zapt edemiyordum(3) çünkü.
Gencecik bir lise öğrencisi; “Gönlüm sende!” diyen ve kartlaşmasına çeyrek kalmış bir üniversite şaşkını. Başka ne denirdi ki, aramızdaki durum için, ya da başka ne sıfatlar çağrıştırabilirdim aklımdan? Ancak bunları ben hem kendime yakıştıramıyor, hem de gönlünün bende olduğunu söyleyenin hoşuna gitmeyeceğini düşünüyor, sanıyordum.
Gidip gitmemek tereddüdü yaşarken bir mektup aldım Berkay'dan, sadece dizeler kümesi olan, duygularını anlatan ya da anlatmak istediği;
“Ne susuzluğumu gideren suyu özledim,
Ne açlığıma çare olan nimeti gözledim,
Ne solumayı dilediğim hayatı izledim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne yaşam için gönlümde sonsuz sevinç oldu,
Ne ecel için cismime içten korku doldu,
Ne cennet için dualarım umutlu yoldu
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne düşüncelerimi bilinçli özümledim,
Ne rüyalarımı gerçeklerle çözümledim,
Ne de yaşantımı hayallerle düğümledim,
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne gece sonu sabaha erişmek istedim,
Ne kıştan çıkıp baharla sevişmek istedim,
Ne günün saniyesiyle gülüşmek istedim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Sensizlikte ne bilinen yedi renkten geçtim,
Ne denizlerde yüzdüm ve ne göklerde uçtum,
Ne aydınlıkta fer, ne karanlıkta nur seçtim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!(8)”
Şehre gitmem artık sünneti geçmiş, vacibi aşmış, farz olmuştu. Ben de onu özlemiştim ve onu uzaktan da olsa sevmek, aşkların en güzeliydi(9). Hem balığa çıkmayı da özlemiştim, derinlere dalıp, zıpkınla ve şnorkelle(2).
Bu mevsimde suların soğumaya başlaması nedeniyle plajlar estetiğini(!) ve etkinliğini yitirir, özellikle kefaller kıyı yakınlarına gelirdi. İnsanın yanında, uzaktan da olsa bir yakının olması yalnızlığına huzur verirdi, bana verdiği, ya da vereceğini umduğum gibi.
İlk otobüs kaçtaydı? Kaç saatte ulaşıyordum buradan şehre? Ne zaman görebilecektim aklımı başımdan alan korktuğuma, duygularımı hissettirmemek istediğime? Hem neden otobüsler giderken de, dönerken de kurallara uyarlardı ki? Dönerken hadi neyse ne de, gelirken bekleyenlerin olduğu bir istikâmette biraz sürat yaparak yönelmelerinde bence hiç mi hiç mahzur yoktu!
Tüm bu düşüncelerime rağmen, görünmeksizin eve kapağı attıktan sonra etrafta da görünmemeği yeğliyordum, düşüncelerimde. Bu banal haksızlığımla kendimce yarattığım; bir genç kızın yaşamını karartmamak, bana ağabeylik, ablalık yapanları üzmemek düşüncelerime egemendi, plânladığımca.
Balık tutmak mı? O da kalıversindi canım, amatörce bir zevk değil miydi nasıl olsa? Doyunmak, bir şeyler elde etmek için değil, zevk için yapıyordum, getirisinden de memnun olmadığım söylenemezdi ama? Hem zaten mazeretim de hazırdı; deniz soğuktu şimdilerde!
İnsan hayatında, o hayatın ona hazırladığı cilvelerin(2) önüne geçemiyordu her zaman. Akşam olmuş, karanlık çökmek üzereydi kampüse(2), ben çantamı hazırlamış, yola koyulmak üzereyken arkadaşlarımdan biri;
“Koray, mektubun gelmiş, çok düzgün, inci gibi bir yazı…
Belli ki bir genç kız elinden çıkmış, yere bakan, yürek yakan(1) seni! Bir de ben küskünüm, aşka meşke(1), dersin!” deyip bağlamıştı sözlerini, nokta koymayı unutmadan!
Cevap veremedim kendisine, heyecanla açtım zarfı. İkinci kez dizelerle hazmettirmeğe çalışmıştı bana sevgisini. Nasıl derdim ki; “Ben de!” diye.
“Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Gönlümde karanlıklar, olmuyor ki hiç sabah,
Damarlarımda cansın, inandırsın Allah
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Açan güneş sensin, haleli doğan ay sensin,
Ruhumda kopan çılgın fırtınaya nedensin,
Karanlık gecelerde, düşlerimde gelensin
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Sevda bulutlarıyla katsak aydınlığa renk,
Mutluluk, saadet kursa arasında ahenk,
Olsaydık seninle beraber gönlümüzce denk
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Yalnızlık halka halka bende çalkalanırken,
Gönül berraklığında yokluğun yıkanırken,
Ölüm şekillenen yalnızlığa katlanırken
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah! (10)”
O özlem dolu, ben ondan farklı olarak kahır yüklüydüm(1) sanki sırtımda.
İkilem(2) içindeydim, gitsem mi, gitmese miydim? Ucuz, gizli bir kahramanlık peşinde miydim, yoksa zalimce, gaddarca(2) onu üzmek heves ve amacında mı? Üstelik duygularımdan kesinkes emin olduğum halde.
Çıksam bir yankı tepesine, dağların en yücesinin hem, ben de; “Seni seviyorum, ahu bakışlım(1), yaşamımdaki tek aşkım!” diye haykırsaydım, içimden geçtiğince. Ama bir genç kızın gelecek rüyalarını törpülemeyi nasıl hak görürdüm ki kendime?
Kaderin cilvesi sözü benim gibiler için gerekli bir tanımlama olamazdı. Saklamalıydım kendimi, görmezse unuturdu, ben unutmasam, unutamasam bile onu. Belki safdillikti(2) düşüncem, gitmemeye karar verdim hemen, ayaküstü, geri döndüm.
Mazeretim de hazırdı, çok zamanki gerçeğe uygun bir yalan olarak; “Hafta başında çok önemli bir sınavım vardı.” Hem haber de vermemiştim ki bizimkilere; “Geliyorum!” diye.
Gün geçmez bölmelerde yaşa!(11)” demiş bir ünlü. Nasıl geçmezdi ki günler birbirine, birbirinin içinden? Ben bazen düne borçlu kalıyor, bazen yarından borç alıyor, ya da çalıyordum, kesinlikle bildiğim. İçimden gizlemeğe çalıştığım duygularla bugünü hiç yaşamıyordum.
Arkadaşlardan bir diğeri ilerleyen zamanda bugünü yaşayacağım müjdesini verir gibiydi bana;
“Kantinde çıtı-pıtı(1), çok güzel bir kız seni sordu, bekliyor şimdi!” demişti.
Heyecanım doruktaydı, o olmalıydı gelen, başkası olamazdı, kendini tutamamış olsa gerekti. Derslerini, sınavlarını umursamamış olması neyse ne idi de, onca yolu tepmek için annesinden-babasından nasıl izin almıştı ki? Açıklamış mıydı yoksa sırrını, belki de sırrımızı demem gerekti.
Ayaklarım birbirine dolaşıyordu kantine doğru ilerlerken. Beni görür görmez öylesine fırladı ki sandalyesinden, masadaki çay bardağı devrildi, düşmeksizin, ufak bir çanta içinde olan kitapları yayıldı masanın ayaklarına doğru umursamaksızın, kantindekilerin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın sarıldı bana. Bu ne sevgi, bu nasıl bir duyguydu?
“Özledim seni, hem o kadar çok özledim ki, sensizlik yaşamdan kopardı beni, deli gibiyim!” diyecek kadar ancak sabredebildi, yüzümün neresi rastlarsa öpmeğe başlamış, sonrasında dudaklarımda karar kılmıştı!
Ben de istekliydim, aynı onun gibi çevreme önem vermeksizin, karşıladım, karşılaştık!
Sonrasında aklı başına geldi, utandı herhalde, kulağını kalbime yasladı ve;
“Eminim, yüzde bin eminim, saklanıyorsun, ama bu kalp benim için çarpıyor, anlat hadi gerçeği!” diye fısıldadı.
İnsan kalbi asla sır saklamıyordu; en büyük gammaz(2), ispiyoncu(2) idi…
Kitaplarını toplayıp çıktık kantinden başımızı eğerek, bahçede bir ağacın altında çimenlere oturduk. Her şeye rağmen ve gene fısıldadı;
“Ne seni bilen var benden başka, ailemde, çevremde, sınıf arkadaşım, sırdaşım Bengü’'den başka, ne de buraya geldiğimden haberi olan. Özlemim...
Dayanamadığım özlemim sırtlayıp getirdi beni buraya. Ciddi ol, haydi geri çekilmeksizin beni sevdiğini söyle, seni öpmemi bekleme, sen sarıl bana istekle, sen öp beni, bana duymak istediğim cümleyi söyle, hem bağırarak, tüm âlem, tüm evren duysun bizim aşkımızı!”
“Aşkı ne kadar biliyorsun güzelim?”
“Sen öğrettin ya, unuttun mu? Daha aklım başımda değilken, bebekken, çocukken, içten bakışlarınla ve sonrasında kalbime hükmederek!”
“Bunları tek başıma ben mi becerdim, ben mi başardım?”
“İnanmıyor musun? Başını eğ ve düşün! Benim buralara kadar özlemle yalnız senin için gelişim yalan mı? Hem neden gizlenmekte ısrarcısın ki? Söylesen, ucunda ölüm yok ki! Hem sen beni sevmezsen, ben senin olmazsam yaşayamam, ölürüm!”
“Ağzından yel alsın o sözleri. Duygularına yön vermen için sana bir hafta izin. Gelecek hafta sonu söz veriyorum, geleceğim ve aklını başına devşirmen(3) için bir kez daha ısrarcı olacağım!”
“Benim aklım başımda. İsteğim, istediğim sadece sensin ve önünde-sonunda senin olacağım, bunu kesinlikle iddia ediyorum!”
Durdu, belki sevgisini ispat etme çabası yormuş olsa gerekti kendisini;
“Şimdi kimselerin haberi olmadan geriye dönüyorum. Bir kere kendin ol, bir kere sakınmadan, saklamadan, saklanmadan içinden geldiğince öperek uğurla beni. Hadi, bu o kadar zor değil, göreceksin, adım gibi biliyorum dualarımda olan sevgini. Hadi öp beni ve otobüsüm kalkıncaya kadar da yanımda ol, bırakma elimi, ömür boyu avuçlarında olacakmış gibi sıkı sıkıya tut, sıcaklığın hep bende, içimde kalsın!”
Gözlerini kapattı, dayanacak gücüm kalmamış gibiydi, incitmek istemezcesine sarıldım ve öptüm onu. Sıcak, sıcacıktı dudakları, hem cevaplı ve yaşlıydı gözleri;
“Madem seviyordun, neden bana günler, aylar boyu ıstırap çektirdin ki?”
“Bağışla, affet, ne diyeceğimi bilemiyorum!”
“Bir şartla! Beni sonsuza dek, sonsuz bir aşkla sevmeye devam edeceğine söz verirsen...”
“Sonsuza dek, hem canımdan da çok seveceğim seni, yemin ederim, söz!”
İnanmamışçasına başını eğip kalbimi dinledi; "Doğruymuş!” dedi bilgiççe ve sessizce.
Gitti...
Dünyalar benimdi, hem sonumu hiç düşünmeksizin. Ben bir kere gelmiştim dünyaya ve şimdi onun için dünyaya ilk, tek ve son gelişim olarak şükrediyordum. Bilmediğim tek şey, tüm bir haftayı nasıl geçirip, bitirip ona döneceğim idi. Hakkı var mıydı onun beni özlem içinde bırakmaya? Tahammülsüzlüğü askı gibi boynumda bırakıp keyifle el sallar gibi.
Bir insan, seven bir insan da olsa bu kadar bencilik için hakkı var mıydı? Hem peki, umursamaksızın, sadece yaş farkı sebep ve garabetine sığınıp benim ona yaşattığımın, sebeplendirdiğimin adı neydi?
Sayılı gün, zaman çabuk geçermiş! Herhalde bunu söyleyen ya sayı saymasını bilmiyordu, ya da böylesine, benim yaşadığım gibi bir zamanı hiç yaşamamış olsa gerekti. Arkadaşlarım, hatta hocalar bile dalgınlığımı ikaz etmek zorunda kalmışlardı.
Kendimden bile saklamaya çalıştığım duygularım açıkta idi, hem net bir şekilde ve hissettiğim kadarıyla. Ben, ben değildim, tamamen o, yani Berkay olmuştum.
Beklemek, özlemek ve kavuşmak bir lâbirent(2) gibi karmaşıktı, üçgen gibi gözükmesine rağmen. Beklemek ve özlemek konularında kalbim ve beynim birbirine destek olarak mutabıktı(2), ama kavuşmak konusunda ne diyebilirdim ki?
Beklendiğimi, özlendiğimi biliyordum, peki kavuşmak konusunda elimizden gelen, ya da gelebilecek olan ne idi ki? O çocuk, haydi bilemedin Berkay denilen kişi bir genç kız, bense kart bir delikanlıydım.
Davulun bile dengi dengine çaldığı bir dünyada bu ne anlaşılması güç bir durumdu ki?
Gönlümü kapsayan tek düşünce; kendimi özletmemek, üzüntü ve hüzün yaşaması olası bir dünyadan sevdiğimi uzak tutmaktı. Evet, seviyordum onu, tüm terslikleri göz ardı edip canımı feda edecek kadar…
Yola çıktım, aklımda pekiştirmeye gayret ettiğim kurgularla. Yalandan kim ölmüştü ki? Ama düzene sokmağa çalıştığım yalanı aklımda tutmalı, falso vermemeliydim(3)...
Otobüsten indiğimde çantamı evimiz önündeki ağacın gölgesine saklayıp dua ederek Koray Ağabeylerin evinin kapısını çaldım. Duam tutmamıştı, Benay açmıştı kapıyı;
“Hoş geldin Türker Ağabey, buyur!” dediğinde, Berkay’ın hareketlendiğini hissettim sanki hissi kabl el vuku(1) diyeyim buna! Koray Ağabey ve o peş peşe gelmişlerdi kapıya ve dünyanın en asil varlığı, gözünden hiçbir şey kaçmayan Reyyân Abla da bizi izliyordu uzaktan.
“Babamlar; ‘Havalar soğumadan kıyıya gidelim, balık tutup mangal yapalım!’ diyorlar, çoluk-çocuk hepimiz. Belki hâlâ zıpkınla balık avlama maharetime güveniyor olsalar gerek. Gene de herkes oltasını alacak tabii. Gerçi bakarsınız bir balina zıpkınlarım, bize de yeter, şehre de…”
Gülümsemişti Berkay, kemiklerimin yağı erimişti(3), iliklerime kadar ve işaret parmağını dudağına götürüp parmağıyla ileriyi işaretleme gayretini yaşamıştı, fark ettirmeksizin. O öyle sanıyordu, ben de öyle, ama annelerin, Tanrının onlara hediyesi olan altıncı hissini(1) yok sayma gayretinde olduğumuzun farkında değildik...
Sonrasında Reyyân Abla Berkay’a sormuş;
”Emin misin? İyi düşündün mü kızım?”
“Anlamadım, neyi anne?”
“Ben senin yaşlarındayken, kardeşin Benay'a hamileydim, sen ise emekleme modunda, hatta çok zaman kucağımda. Beni hafife almaya çalışman(3) uygun değil. Neyi sorduğumu bal gibi anladın! Bir bakış vardır bir anneye neler neler anlatır ve öylesine bir bakış vardır ki bir aşığı saatlerce ağlatır(12)…
Bunu mutlaka okudun, hatta belki de yaşıyorsun ve saklama gayretindesin. Ayrıca yarın sen de anne olacaksın, yarın sen de benim hissettiklerimi, anladıklarımı anlayıp et tırnaktan ayrılmaz dense de, zamanın geldiğini hissedince ne için rıza göstermen gerektiğini bileceksin...”
Durmuş bir süre, okumadan evlendiği halde, devamlı olarak okuyup bilgi sahibi olma gayretindeki Reyyân Abla ve devam etmiş;
“Ben hissediyor ve uzun zamandır biliyordum, hele ki rüyalarında, hayallerinde sayıklarken, saklama gayretini yaşadığın şiirlerini gördüğümde. Kim olduğu konusunda başlangıçta tereddüdüm olmasına rağmen gönlündekinin kim olduğunu öğrenmem zor olmadı…
Türker iyi çocuk, beğeniyor, takdir ediyor ve seviyorum onu, ama acele etme, iyi düşün. Dönmeyi düşünmediğin her türlü kararın için desteğim olacağını bil! Ancak bunu uygun bir zamanda, uygun bir dille ve uygun bir şekilde babanın da bilmesi gerek. Bu onun da hakkı!”
Berkay bunları bana ne zaman anlattı, aklımda kalmamış. Ama kesinlikle bildiğim şu ki, piknik için balığa çıkmamızdan önce değil. Çünkü o piknikte biz, bizi yaşamış tüm sırlarımızı farkında olmaksızın hem uluorta denilecek bir şekilde o ortamda sergilemiştik, Berkay’ın üstün oranda telâş, endişe, şaşkınlık ve heyecanıyla…
Balığa çıkma teklifime prensip olarak “Hayır!” demeyi düşünmeyen Koray Ağabey bu kez; “Düşünelim bakalım, haber iletiriz, tekrar hoş geldin! Babanlara selâm söyle!” demişti.
Üç-beş dakika sonrasında Berkay’ın “Müjde” şeklinde “Tamam!” haberini getireceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Konuyu henüz yalan modunda ailemle ancak paylaşıyordum; “Özledim!” kelimeleri ile süsleyerek.
Neticeyi kelâm(1); iki farklı adreste, sıkıntımız olsa da azıcık, gereken kamuoyunu(1) oluşturmuştuk vesselâm(2)! Bazen akıllı olduğuma kendim de inanmazdım, ama aşk insanı güncelleştiriyor, büyütüyor, devşiriyor(3) olsa gerekti, inanmıştım kendime.
Hele ki kalbime elini bastıran Berkay’ın bilgiççe kafasını sallamasından, kalbimin çarpıntısını anlatmak ister gibi kerelerce avucunu açıp kapatmasından sonra sokak kapısında, öncesinde kantinde olduğu gibi bir davranışını beklemek, doğru olmazdı gibime geliyordu!
Biz; yani o ve ben hazırdık, ertesi sabaha zaten. Ailelerimiz de hazırlanmış olsalar gerekti. Reyyân Abla bebelerini, diğerleri kendilerini hazırlamışlardı; olta takımları, ekmek, mangal vb. ile.
Bakkal yakındı, ama çarşı uzaktı, hem balık tutamazsak önce kendimize, sonra âleme rezil olmak da vardı. Bu nedenle Reyyân Abla her ihtimale karşı köfte, sucuk, kaynamış yumurta gibi bir şeyleri yerleştirmişti Pazar sepetine.
Yaşı küçük, henüz gelin olma çağında dört bebe annesi olan abla, akıllı birisiydi. Hem en ufak farkı bile fark eden, gözden kaçırmayan, zannımca.
Bir plaj cankurtaranı titizliği, bir pilot dikkati, bir kaptan gayretiyle neleri izlediğinden ben de, Berkay da emindik, hele ki Berkay o malûm sorularla muhatap olduktan sonra.
Aslında en ufak anı bile değerlendirme düşüncesi geçmiyor değildi aklımızdan, tüm kısıtlamalara rağmen...
Herkes oltasını bereketli olması dileğiyle denize sallarken, ben kenarlarda bir yerlerde balık adam kıyafetimi giyip tam takım bırakıvermiştim kendimi serin olduğuna inanmadığım, ancak aldırmadığım soğuğa yakın denize.
Her türlü meşguliyetine rağmen beni, bizi dikkatle izleyen bir çift göz ve bana kendini sadakatle vakfeden(3) dışında hiçbir şeyi umursamıyordum.
Bereketsiz bir gün sayılmazdı. Aradan geçen sürenin farkında olmadığım bir süre sonunda zıpkın ucundaki bir kefalle gelmiştim kıyıya.
“Çık artık üşüyeceksin! Biz de yakaladık bir şeyler...” derken ilk falsoyu yaptığının açık verdiğinin farkında değil gibiydi Berkay.
“Yetmez, bir tane daha vurmak zorundayım!” dediğimde tüm falsolarımıza rağmen merak edilmekten dolayı hoşlanmış gibiydim, tekrar derinliklere dalma gayretimi yaşarken.
Reyyân Abla bir kısım şeyleri çıtlatmıştı galiba Koray Ağabeye, “Bir bakışın kendisine neler anlattığını” kendisinin de anlamasının gerektiği üzere ve her şeyi fark ettiğine inandığım annemin de babama çıtlattığı gibi.
Sık sık dalmam gerekiyordu, oysa oltacılar dört-beş koldan neredeyse kovalarını bile doldurmuştu, onların tuttuğu balıklar aptal, benim vurmak istediğim balık zeki olsa gerekti ve ben söz verdiğim üzere ikincinin arayışı içindeydim.
Bir ara oldukça irice, büyük bir kefal göz kırptı sanki bana. Nefesimin yettiği kadarıyla peşinden koşmayı, yani yüzmeyi yeğledim, ama ne kadar süre ve ne kadar derinde idim, fark etmemiştim.
İşlemi tamamlamış, nefes almak için hızla yükselmeğe başlamıştım. Aynı heyecanı Berkay’ın da yaşayacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Açığa vurulmaması gereken bir sırrımız vardı, sır olmaktan çıktığının farkında olmadığımız, büyüklerimizin kulaklarının delik(1) olduğunu hatırımızdan bile geçiremediğimiz.
Beni, uzun süre geçtiği halde su yüzünde göremeyen Berkay;
“Hayır! Türker ölme, beni sensiz bırakma, sensiz yaşayamam!” diye bağırarak oltayı bir kenara atıp, ancak pabuçlarını çıkarıp bir yüzücü, bir sportmen gibi atlamış denize.
Ben ciğerlerime temiz havayı doldurma gayretini yaşarken o yoktu sahilde ve o beni kurtaracakken, ben onu arama ve kurtarma gayretini yaşıyordum.
Nefes almak için su yüzüne çıktığında kucakladım onu, sadece yüzüme baktı ve o kısacık anda bile eliyle göğsümü tutup kalbimin çarpıntısını duymak istediğini hissettirdi.
Bu; gene o masum(2) hareketiyle “Benimsin” ya da “Seninim” demenin ifadesi gibiydi.
Ablanın, ağabeyin, annemin, babamın ve tüm çocukların hayret dolu bakışları üzerimizdeydi. Sırrımız eni-konu açığa çıkmıştı(3), pişman değildik.
Koray Ağabey babama, Reyyân Abla anneme döndü, manidar bakışlarla(1) ve sessizlikte Koray Ağabeyin sesi çınladı sadece;
“Haydi dünürüm, söylemen gerekeni söyleyiver!”
Babam, sıklıkla olduğu gibi çabucak atlattı şaşkınlığı üzerinden;
“Allah’ın emri, Peygamberimizin kavliyle” diyerek başladı sözlerine, sonuna mutluluğumuz dolaysıyla ulaşamadığımız, ya da duyamadığımız.
Bir piknikte, hiçbir olumsuzluk yaşamadan, hiçbir hazırlık olmadan, mangal takviyesi ile böylesine bir “Kız isteme” olabilir miydi?
Gönüller bir olunca yaşın-başın, boyun-bosun, yoksulluğun-varlıklı oluşun, tahsile devam ediyor olup-olmamanın ne önemi vardı ki?
Dünya artık bizce, bizim için dönüyordu ve bir ömür boyu dönmeye devam edecekti…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Sendrom; Özel bir bozukluğu gösteren ve bir arada görülen, tanıyı kolaylaştıran belirtilerin ve bulguların tümü.
Reyyan (Daha çok Bab-ı Reyyân); Suya kanmış, doymuş, dolgun, semiz. Oruç tutanların ahret gününde cennete girmeleri için açılan ve onlar geçer geçmez de kapatılan kapı. (Kendimce bir not, eğer bağışlanırsam: “Tut orucu, geç Reyyan’dan!” Sırat Köprüsü başkaları için olsa gerek. Eğer o kişiler bir de kurban kesmemişlerse, istedikleri kadar cambazlık, hüner ve yeteneklerine sahip olsunlar, cumburlop nerede olacakları belli! Hele ki ramazanlarda oruç tutmayıp da etil alkolün çeşitli cinslerinden sebeplenmişseler Sırat Köprüsüne gelmelerine bile gerek kalmaksızın, o kafayla ve “Uygun olmayan adımla; Marş! Marş!” kendileri için uygun olan yerlerinde olurlar!)
Türker, Ertürk; Hecelerin yerlerini değiştirerek oluşturduğum iki isim, bence iki kardeşe yakıştırılacak iki isim gibi (geldi bana) Bu vesile ile Türker’in ilk torunum olduğunu söylemem gerek!
Berk; Yalın olarak ya da takısıyla birlikte Berker (İkinci Torunumun adı), Berkant, Berkay şeklinde çocuklara konulan isim. Sağlam, kuvvetli, sert, şiddetli, hızlı, orman, arı, şimşek, yaprak anlamları vardır. En güzel dize, Süleyman ÇELEBİ’nin MEVLİD’inde; “Berk urup çıktı evimden nagehân / Göklere dek nur ile doldu cihân…” (Şimşek gibi çıktı evimden ansızın, / Göklere dek ışıklarla doldu dünya) dır.
(1) Abus Surat (Yüz); Asık, somurtuk, çatık, somurtkan.
Adamsendecilik; Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
Ahu Bakışlı; Bakışları çok güzel, ceylân gibi bakan güzel.
Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.
Gönül Dostu; Aşk, sevda, sevgi gibi bir duyguyla birinin bir diğerine yakın ilgisi. Cinsiyet önemli değildir.
Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.
Kasık Fıtığı (Inguinal Henri); Karın duvarına ait zar yapılarının karın kaslarının yetersizliğinden, zayıflığı ve yırtılmasından dolayı olan fıtık. Yumuşak doku şişliği şeklinde kendini gösterir. Öksürme, ıkınma, ağır kaldırma belirginleşmesinin nedenidir.
Kahır Yüklü; Derin üzüntü, acı ve kederle yüklü, sarsılmış olmak. Haksız, ya da ya da hak edildiğinden çok yapılan ezici davranışla karşılaşmak.
Kulağı Delik; Olup bitenleri çabucak haber alan.
Manidar Bakış; Anlamlı, anlamı olan manalı bakış.
Neticeyi Kelâm; Sözün kısası. En son söylenmesi gereken sözün uzatılmadan söylenmesi.
Sütten Çıkmış Ak Kaşık; Temiz, Tertemiz, saf, lekesiz.
Yere Bakan, Yürek Yakan; Uysal ve uslu göründüğü halde saman altından su yürüten, içten pazarlıklı, karda yürüyüp izini belli etmeyen, kendinden umulmayan gerçekleri yaşayan, hatta sinsice kötülük yapan.
(2)
Cilve; Genellikle kadınlar için kullanılan bir söz olup; hoşa gitmek, hoş görünmek için yapılan davranışlar, kırıtmak, nazlanmak.
Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Gaddarca; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyerek, acımasızca, insafsız davranarak, taş yürekli gibi davranırcasına.
Gammaz; Gizli kalması gereken bir şeyi başkasına duyuran, söz getirip, götüren, arabozucu.
Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Hasetle; Kıskançlıkla, çekememezlikle.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.
Kampüs; Bir üniversitenin yönetim, eğitim ve öğretim yapılarıyla, öğrenci yurtları, öğretim üyeleri lojmanları, spor alanları, konferans salonları vb. sosyal yapılarının toplu olarak yer aldığı geniş alan.
Krampon; Futbol ayakkabısı. Kaymaya engel olmak için ayakkabı tabanına konan demir, kösele, ya da sert lâstik.
Lâbirent; Çıkış yeri kolay bulunamayacak kadar karışık koridorları olan yapı. İçinden çıkılması güç ve imkânsız durum.
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.
Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Şnorkel; Yüzeyden su altını izlerken nefes alıp vermek için imal edilmiş düzenek.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
Zula; Kaçak ya da yasak şeylerin saklandığı gizli yer, köşe. Gizli bir yere koymak, saklamak.
(3) Ağzını Bıçak Açmamak; Çok üzüntülü olmak, üzüntüsünden söz söyleyemez durumda olmak.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Eni Konu Açığa Çıkmak; İyiden iyiye, oldukça ötesinde, iyice meydana çıkmak, gelmek.
Falso Vermemek; Yanlış bir davranışta bulunmamak, açık, ya da kendini güç durumda bırakacak bir iz bırakmamak.
Hafife Almaya Çalışmak; Önem vermemek, önemsiz saymak, küçük görmek gibi bir davranış sergilemek.
Hıncını Almak; Öç almak, kin tutmak.
Hızır Gibi Yetişmek; Birinin çaresiz kaldığı çok sıkışık bir zamanında, beklemediği bir kimse, yardımına yetişmek, onu darlıktan, güç durumdan kurtarmak.
Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
İç Açıcı Olmamak; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren bir durumda olmamak. İyi bir durumda olmayan, umut vermeyen.
Kadir Kıymet Bilmemek; Tanımamak, takdir etmemek, istifade etmeyi bilmemek.
Kemiklerinin Yağı Ermek; Aslı; “ Yüreğinin yağı erimek” şeklinde olmalıdır. Kötü bir şey olacak diye telâş ya da kaygı ile üzülmek.
Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek (Haber Ulaştırmak, Haber Göndermek); En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak, göndermek.
Külâhları Değişmek; Araları bozulmak, bozuşmak.
Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.
Pabucu Dama Atılmak; Gözden düşmek, eskimek.
Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
Dalmak; Öyküdeki anlamı; dikkatsizce, faul gerektirecek, karşısındakini incitecek şekilde harekette bulunmak. Suyun içine bütünüyle girmek. Bir yerin içine girmek. Kendini bir şeylere kaptırarak meşgul olmak. Kendinden geçmek. Uyumak. Bir güreş oyunu yapmak.
Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
Gönüllemek; Gönlünden geçirmek, tasarlamak, düşünmek. Gönül almak. Yapılan bir jeste muhtelif usullerle cevap vermek. Argo; İşinin çabuk görülmesi için rüşvet vermek.
İndirgemek; Daha kolay ve yalın duruma getirmek. Bir işlemi daha kolay bir biçime sokmak. Kimyada; oksijen çıkarmak, hidrojen katmak, bir atoma bir veya daha fazla elektron katmak).
Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.
Zapt Edememek; Zorla alınmış bir şeyi elinde tutamamak, kaçırmak. Tutamamak. Olmasını önleyememek.
(4) Ne mektup geliyor ne haber senden…” diye başlayan, nakaratı; “Gözlerin doğuyor, gecelerime” isimli eserin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.
(5) Habil-Kabil Kavramı; Kur’an’da ve hadislerde isimleri geçen Âdem ile Havva’nın büyük (Kabil) ve küçük (Habil) oğulları olup Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğü için tarihteki “İlk Katil” olarak anılır.
(6) Kara tren gelmez m’ola şeklinde başlayan Malatya yöresine ait türkünün ikinci bölümü; “Aldım çantamı elime / Düştüm gurbetin yoluna…” şeklindedir.
(7) Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!” Bence konu, daha iyi olarak başka şekilde anlatılamazdı.
(8) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ÖZLEMEK”
(9) Seni uzaktan sevmek; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(10) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “ÖZLEMEK SENİ”
(11) Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak adlı eserinde Dale CARNEGIE; “Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir.
(12) Bazen bir bakış, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz. William Tecumsah SHERMAN
Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO Bu söze alıntı olarak şunları da yazabilirim;
Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Victor HUGO
Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Victor HUGO
Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO
Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Victor HUGO