Doğma-büyüme Ankaralıydı, genç, yakışıklı, oldukça denilecek şekilde varlıklı bir ailenin bir tanesi olan adam, yani Ümit Murat. Eh, bu vesile ile beklenen, arzulanan, istenen bir çocuk olduğu ve oldukça şımartıldığı da anlaşılmıştır, herhalde.

Üniversite yılları dâhil hiç ayrılmamıştı dense şehirden, gerçekti. Artık ailesi mi gözden uzak tutmamıştı onu, kendisi mi ailesinin gözünden uzak kalmak istememişti, bilinmez.

Ancak askerlik zamanı gelip çatmıştı. Bu mutlaka ayrılık demek olacaktı, çünkü üstün meziyetleri, yetenekleri yoktu, şansına da güvenmiyor, sırtının sıvazlanmayacağını da biliyor, üstelik bunu ne bekliyor, ne de istiyordu.

Vatan borcu namus borcu idi, dayılardan biri milletvekili, diğeri üst rütbeli subay olmasına rağmen onlardan destek beklemek, kaba anlamda onların yardımlarını arzulamak aklının ucundan bile geçmiyordu, hem geçmemeliydi de.

Üstelik askerlik insanı adam ettiğine göre, anne kucağında, baba şefkatinde kalmak doğru mu olsa gerekti ki? Yontulacaktı, eser olması için, kısaca “Adam gibi adam olmak için, yontulması gerekliydi!”

Buna gerçekten ihtiyaç duyuyordu. Çünkü “Gak!” dedikçe istekleri, “Guk!” dedikçe ihtiyaçları anında denilecek şekilde gerçekleşmişti ve gerçekleşiyordu da yaşamı boyunca. Belki bunun için de kısaca; “Şehirli züppe(1), şımarık çocuk” deyişini hak ediyor gibiydi.

Başvurusunu yapmış, kendisinin haberi olmamış olsa da; rica-minnet, yalvar-yakar isteğinin göz önüne alınıp alınmadığını bilmeksizin hemen 70-80 kilometre ötedeki ilçeye çıkmıştı, yedek subay olarak, marş söyleyerek ilk eğitimini alacağı yer.

O zamanlar üniversite mezunu isen, “Sakıncalı(!)” değilsen, boy-pos, kilo, din, mezhep, ırk, felsefi düşünce, renk farkı gözetmeksizin herkes yedek subay adayı ve sonrasında da yedek subay olabiliyordu.

Al bebek-gül bebek gibi bakılmıştı ya Ümit, eşek kadar olmasına bakılmaksızın, âlâyı vâlâ(2) ile teslim edilmişti garnizona, annesinin duaları, devlet memuru olan babasının arabası ile götürüp sırtını sıvazlaması ile.

Çevredeki insanların ve diğer yedek subay adaylarının bakışları hiç önemli değildi, kendileri için. Hem dünyada bir tek güzel evlât vardı, anne ve babasının indinde o da kendisi idi genç adamın.(3)

İlk haftayı ve ulusal marşın bitmesini zar-zor bekleyip bitirmişlerdi. Yemin etmeden kışla dışına çıkmak mümkün müydü? Ana yüreği hemen o hafta sonunda ziyarete gelmişlerdi. Arabanın bagajı, arka kanepe, çevredekileri utandıracak şekilde doluydu, ye-ye bitmeyecek, iç-iç tükenmeyecek gibi. Öncesinde manga(1), sonrasında takım arkadaşları ile üleşmişti yiyecekleri Murat.

Bu çark kesintisiz olarak dönmüş, devam etmişti yemin edinceye kadar, anne-baba-evlât-arkadaşlar olarak bıkmaksızın, usanmaksızın, sona erdirmek arzusu olmaksızın.

Nihayet yemin edilmiş, eğitim töreni bitirilmiş, ilk kez çarşı izni çıkmıştı. Genç adamın ailesine kalsa beraberce askerlik yapacaklardı. Zor ikna etmişti anne ve babasını Ümit. Önceleri her hafta sonu almaya gelirlerken, rica etmiş, başta Ekin olmak üzere, Ankaralı arkadaşlarıyla dolmuş ve minibüslerle gidip gelmeğe başlamıştı şehre.

Çünkü öncesinde kendisi için titizlenmeler, arabayla alıp getirip götürmeleri, götürüp getirmeleri diğer adaylar tarafından pek de hoş görülmüyordu. Hem de “Sevabına da olsa” bir-iki Ankaralı arkadaşını da kendileriyle beraber götürmek, getirmek hiç akıllarından geçmiyordu, hem de hiç birinin.

Ne de olsa yaşlı insanlardı anne-baba. Git-gel, bak-et, hazırla-getir-götür, gereğinden fazla dikkat ve ikaz yoruyordu onları. Varlıkları yeterliydi, ama ne şoförleri vardı, ne de hizmetlileri, haftada bir defa ev işleri için evlerine gelen Düriye Hanım dışında.

Hem zaten annesi çörek ve börekleri elceğizi ile yapmazsa kendisi rahat etmez, babası ise bir başkasının kullandığı arabaya ya da arabasına asla binmezdi ve kendisi kullanmaktan da vaz geçmezdi.

Sonraları asker insafa gelmiş, anne-baba uygun görmüş, babası belirli bir süre minibüs sevkiyatından sonra(!) arabayı oğluna vermiş ve özlemle bekleyiş ve kavuşmaları dakikalara ulaşmış bir şekilde programlı olmaya başlamıştı.

Tek farkla; takımdan yakın arkadaşı Ekin ve ekonomik durumu pek de uygun olmayan diğer üç arkadaşını daha yanına alıyor, şehre getiriyor, uygun bir yerde topluca indiriyor, dönerken de aynı yerden topluca alıyordu, üstelik “Hayır dualarınız(2) yeterli!” diyerek...

Babasının arabasını ona vermesindeki en önemli nedenlerden biri oğlunun Pazar akşamından kışlaya dönmesi zorunluluğunu önlemek içindi. Kayınbiraderine haber vermeksizin komutanlarıyla görüşmüş, o ve diğer dört arkadaşı pazartesi sabahı erkenden içtimadan(1) önce garnizonda bulunmak kaydıyla izinleri alınmıştı.

Kıtaya sevklerine kadar bir gün dahi aksatmamak kaydıyla...

Genç adam için yaşamıyla ilgili herhangi bir sorun yoktu, çünkü kendisi evden kışla kıyafeti ile çıkıp direksiyona oturuyordu. Diğerleri her nedense izinli olmalarına rağmen inzibat çekincesi nedeniyle olsa gerek kışlaya ait eğitim elbiselerini “Müsait bir yerlerde” yahut da arabanın içinde zamandan tasarruf için yapabildikleri kadarıyla sıkış-tepiş gerçekleştirip, sivil elbiselerini bir sonraki hafta sonuna kadar saklanmak üzere özenle bagaja yerleştiriyorlardı. Çünkü dönüşte aynı olay tersine gerçekleşmek zorundaydılar.

Bir bakıma, ilerleyen zamandaki tabirle “Kanka” idiler, yedikleri, içtikleri ayrı gitse de. Onları olağanın üstünde birbirine daha da sıkı sıkıya bağlayan ise, geçirmelerine ramak kalan(4) bir trafik kazası idi. Hatta buna doğrudan doğruya, düpedüz “Trafik Kazası” demek de olasıydı.

Ramazan bitmiş, görevleri gereği oruç tutup farzı yerine getirmeseler bile Bayram Namazını yerine getirip bayramı kutlamış, bayramlaşmışlardı beş kafadar.

Bu bayramın ertesinde, belki de ertesinin ertesinde yine sabahın bir kör vaktinde yola çıkmışlardı kafadarlar.

Kışlaya ulaşmalarına çeyrek kala kilometrelerde, düz alanda, kendini kaptırıp muhtemelen bir yerlere ulaşma arzusundaki görünen bir TIR geçmişti yanlarından, oldukcanın üstünde bir süratle.

Yöreye uygun rüzgâra TIR’ın rüzgârı takviye olunca, belki de sıkı olmayan, ya da eskiliğinden dolayı güçlü olmayan arabanın kaputu(1) açılmış, açılan kaput kendisinin önünü görmesini engelleyecek bir şekilde ön camı kapatmıştı tamamen.

Ümit inisiyatifini(1) kullanmış, sol dirseği ile derhal kapının camını kırıp başını uzatarak yolu görme gayretini yaşamıştı. Ancak, göz açıp kapatıncaya kadar geçen bu süre içinde sağından caddeye atlayan kurbanlık koyunu görememiş, üzerinden geçmiş ve 5-10, belki de 20-25 metre sonra ancak durabilmişti!

Koyuncağız debeleniyor, kendi çaresizliklerinde çobanın akılcılığına hayret ediyorlardı; okuyanın değil, çobanın bile okuyana göre bilgisinin üstün olduğu şeyler vardı, şimdi yaşadıkları gibi. Çünkü yanına geldiklerinde çoban “Bismillâhi Allahüekber!” diyerek koyunun boğazını kesmiş ve bıçağını titremekte olan hayvanın postuna silerken “Mundar(1) gitmesin, kursağa(1) girsin!” diye izahını yapma gayretini yaşamıştı hareketinin.

Yapılacak işlem belliydi; hayvanın bedelini tazmin etmek. Çoban sessizdi, karşısında eğitim kıyafetli beş subay adayı ve ne yapacağını, nasıl hesap vereceğini bilemediği sürüsündeki koyun için hüzün yaşıyor gibiydi.

Ellerini ceplerine attılar yedek subay adayları. Genç çoban iyice ürkmüştü, ceplerinden para çıkartmaları bile onu rahatlatamamıştı.

“Abiler! Bu sürü patronun, kurbanda satacağı kurbanlıkların olduğu bir sürü. Ahacık(1) şuradaki üst geçidin altında evi var, mavi boyalı, uyanmamıştır, evdedir şimdi, hayvanı götürüp ona verin, ‘Mundar değil!’ deyin ve anlatın,  ‘para verin!’ derse onu da kendine verin!” dedi.

Bagajdaki sivil eşyalar toparlandı, kucaklara alındı, olan tüm gazete, kâğıt ve poşetler bagaja serildi, koyuncağız hâsıl has yapılarak(4) bagaja yüklendikten sonra mal sahibine teslim edildi. Mal sahibi bir onlara, bir de hayvana baktı ve;

“Hadi varın selâmetle, para-pul-felân istemez, hayırlı teskereler!” dedi.

Bu; başlarından geçen ilk olay mıydı, yoksa kanıksadıkları bir şey miydi, bilemezlerdi. Ama bildikleri şey; “Kardeş gibi” birbirilerine daha da yakınlaşmış olmalarıydı...

Arabayı üst makamların izniyle garnizona park edip, bir sonraki hafta sonunda hem şehre yönelmek, hem de camı yaptırmak üzere kurulmuşlardı arabalarına.

Ümit dâhil dört arkadaş sap(1) (!) idiler. Yani ne arkadaşları vardı özleyecek, buluşmak isteyecek, özlem giderecek, sabırsızlanacak, ne de sözlüleri, nişanlıları, eşleri vardı, ailelerinden başka yollarını bekleyen.

Bir tek isminin neden öyle konulduğunu bilmeyen Ekin'in yolunu gözleyen bir nişanlısı vardı ve kendi deyimi ile “Bahar gelip, koyun kuzunun koklaştığı” bir bakıma; “İbibikler öter ötmez(5) yuva kurmayı düşlediği. Bu nedenledir ki “Şamar Oğlanı(2)” o olacaktı Ümit'in aklından geçirdiği şey için.

“Tamirciye beraber gidelim, camın bedeli nedir, takmak için ne kadar zaman gerekir, öğreniriz, sonra nişanlınla beraber gider arabayı alır, istediğiniz yerlere beraber gider, sonrasında arabayı bana geri getirirsiniz. Pek akıl kârı değil, annem sizleri görünce eski havadislerle beynimi yoğuracak; ‘Sen kendin halledemiyorsun, falancanın kızı, filâncanın torunu, eltisi, görümcesi...’ diyerek, ama bu kere de senin hatırın için bu dilekleri, sözleri hazmedeceğim(4), ne yapalım?”

Tamirci, Ümit’in ailesinin yıllardır tanıdığı usta idi;

“Arabanın camını hırsızlar kırdı. Tamirden sonra bu arkadaşım Ekin alacak. Ben sonra bedelini öderim. Ha ağabey, aklıma gelmişken, üzülmemeleri için babamın-annemin haberi olmazsa, yani külâhları değişmek(4) gibi bir sorun yaratmazsan memnun olurum!” diyerek tehdit etmeyi de unutmamıştı!

Aklına gelmeyen yılların deneyimine sahip, bilgi ve görgüsü olağanın üstünde yüklü ustanın bir polis gibi deneyimini göz ardı etmesi(4), ya da hafife almış olmasıydı:

“Cam dışarıdan değil, içeriden kırılmış gibi gözüktü bana, ama her neyse, sen öyle diyorsan öyledir, tehdidin de işe yaradı, dudaklarımı, ağzımı carcurladım(4), öğle ezanına kalmaz bitiririm işini, Ekin oğlum da arabayı istediğinde alır, haydi güle güle!”

Evine ulaşan Ümit'in en çok sevdiği şey; gazete, kitap okurken veya televizyon seyrederken uzun oturup(!) bir ara kestirmekti; “Güzellik Uykum(2)” derdi, sanki ihtiyacı varmış gibisine. Aynı mekânda nefes aldıklarından dolayı anne ve babası için bir mahzur yoktu, güzellik uykusu konusunda.

Bu sırada zil çalmış ve Ekin, Ümit’in annesinin hayret dolu gözlerine dikkat etmesine rağmen; “Murat'ın arabasını getirdim!” demesini Murat’ın annesi anlamamış gibiydi ve Ekin konuyu gizleyerek açıklamak gereğini hissetti;

“Nişanlımla özel bir durumumuz nedeniyle, hatırımı kırmayıp arabasını bana vermişti de!” diyerek konuyu kapatma gayretini yaşamıştı.

Kadıncağız, kekelemesinden, yutkunmasından anlamıştı da anlamazlıktan mı gelmişti, yoksa gerçekten anlamamış mıydı, bilinmez, ama taşı gediğine koymakta(4) da gecikmemişti;

“Oğlum madem nişanlısın, niye ön ayak olup da Ümit’in de bir baltaya sap olması(4) için gayret etmedin ki? Hem böyle kapıda ayaküstü olmuyor, içeriye buyurun. Yok mu kızım, kardeşin, çevrende oğluma hayırlı bir kısmet?”

Hem söylüyor, hem dinlenip dinlenmediğinden emin olmak istiyor, hem de onları kas gücüyle içeriye yönlendirme gayreti yaşıyordu. Nişanlılar; yani Ekin ve Erin ancak birbirlerine bakmakla yetinmişlerdi içeriye girerlerken ve Ümit’le karşılaştıklarında.

Birer kahve ile geçiştirilen zaman içinde tüm konuşma konusu Ümit’in evliliği ve annesinin tercihleri, arzuları, istekleri, dilekleri üzerine idi, üstelik gelin adayında bulunması gereken tüm nitelikler sayılarak, ara ki bulasın?

Acaba Ümit’in annesinin istediği vasıflarda bir gelin adayı var mıydı ki dünyada? Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele!

Konu bitecek gibi değildi, zaten gençler susuyordu, konuşan hep anne idi ve iyi(!) bir kaynana olmaya şimdiden aday idi! Ekin ve Erin'in kendilerine acındırır şekilde bakmaları işe yarayacak gibi gözükmüyordu. Neyse ki Murat inisiyatif dahil tüm vasıfları yanında zeki ve kurtarıcı idi de;

“Anne, arkadaşlar gezmeğe çıkmışlardı, bırakalım, gitsinler, sen istersen sonra mektup yazar, dileklerini iletirsin! Ben de onlarla birlikte çıkıyorum.” dediğinde her üçünün de dillerinde; “Allah gelin adaylarına sabır versin!” deyişi gizli gibiydi.

Rahatlamış olsalar gerekti. Ümit sanki onlardan farklıymış da yaşlıymışçasına;

“Gençler, ben sizi istediğiniz yere bırakayım, sonra da gidip cam parasını ödeyeyim!” dediğinde Ekin;

“Biz Lunaparka gitmeyi düşünüyorduk!” dedi.

“İyi ya, ben de cam parasını ödeyip geleyim, sizden ayrı olarak stres atarım, adrenalin boşaltacak(2) aletlere binerim!”

“Şey... Tamirciye gitmene gerek yok, beraber dolaşalım, iki lâfı uç uca ekleyip(4) sohbet edelim!”

Arabaya binmişlerdi, Ümit;

“Bu ne demek şimdi?” diye sorduğunda benzin göstergesinde de benzinin dolu olduğunu görmüş ve sitemli bir şekilde bakmıştı Ekin'e. Onları özellikle bir arada oturmaları için arka kanepeye davet ettiğinde.

“O kadar hakkın var üzerimde, iznin olsun da söz konusu edilmeyecek bir hakkım olsun üzerinde!”

“Neyse, uzatmaya gerek yok, hallederiz!”

“Altında kalmam, diye düşünme sakın, kırılır, üzülürüm. Çok ısrar ediyorsan haydi çaylarımızı sen ısmarla, çayını içtikten sonra da kaba kaçmasın, ama ufak ufak uza, gözlerimizden. Bizi azat et, serbest bırak, artık nasıl anlıyorsan, öyle yap!”

“Anlaşıldı, tamam!”

Çaylar yudumlanırken aklına gelmişçesine sordu Murat;

“İnşallah, maşallah, diyordunuz, nasıl tarih tespit edebildiniz mi? Düğün pilâvını ne zaman yiyeceğiz? Ne zaman oynayacağız misketi(6), fidaydayı(6)? Haberimiz olacak mı, çözdal(6) ve topaldan(6) düğününde?”

“Bizim hacılar tutturmuşlar; ‘İki bayram arası nikâh-düğün olmaz! (7) diye. Bunun cahiliye bir tasarruf, yanlışlık ve hurafe(1) olduğunu anlatamadık kendilerine. Nuh dediler, Peygamber demediler(8)

Eğer Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arası, iki bayram arası oluyorsa, Kurban Bayramı ile bir sonraki yılın Ramazan Bayramı arası da iki bayram arası olmuyor muydu ki? Anlatamadık, dinletemedik. Anlamadılar dinlemediler. Neyse, vardır bir düşünceleri, geç olsun da, güç olmasın dedik, büktük boynumuzu...

Sonrası nasıl olur bilmem de,  ‘Ele verir talkını, kendi yutar salkımı(9) örneği gerçekten yok mu senin ufkunda biri?”

"Yok ve düşünmüyorum da! Herhalde kısmetim bir yerlerde gizlidir, kim bilir? Evlenmek için ve annem-babam istediği için evlenmek istemem. Sevmem, bir yuva kurup bir ömrü paylaşacağıma inanmam ve karşımdakini de inandırmam lâzım!”

Ayağa kalkarken;

“Stres atmaya, adrenalin olayını gerçekleştirmeye yönelmem gerek! Çay paralarını ödemek için beni kasaya kadar göndermeyin şimdi, siz ödeyin. Benim daha para harcayacak çok mıntıkam var!” diyerek en sempatik tavrını göstermeye çalıştı!

Şirinlik yapmak(4) isterken, gülümsemesi birilerinin gücüne mi gitmiş olsa gerekti ki? Neydi o? Tam karşısındaki kol kola girerek yürüyen çiftten kadın olanı öyle bir bakmıştı ki kendine?

Herhalde bunu; “Gideceğin yere beni de götür(10)” anlamında yorumlamak dünyanın en aptalca düşünüşü olsa gerekti. Çünkü yanındaki adamın bakışı kendince öylesine kinle doluydu ki; kendisi suçlu, hırsız, katil, terörist idi sanki.

“Tövbe!(1) Tövbe!” diye geçirdi içinden, genç kızla ilgilendiği, dikkatini çektiği halde, ilgilenmemişçesine. Ancak tövbesinin üçüncüsü yarım kalmıştı, belki evli-barklı-nişanlı-sözlü olan genç kızın uzaktan bile fark edilen gözlerinde lâcivert bir okyanus görmüş, yaşamıştı, insanı maviliğine hapsedip canını alacakmış gibisine.

Komşunun, hatta komşunun bile değil, birinin tavuğu birine kaz görünürmüş örneği idi düşüncesi, tövbesinin üçüncüsünü tekrarlarken, içinden de olsa söylemesi gerekeni tövbesine ekledi;

“Tövbe Allah'ım, affet! Her ne ise düşündüğüm, her ne ise aklımdan geçen!”

Hani stres atacaktı, hani adrenalin olayını çözümleyecekti?

Yükselip alçalan bir şeylere, dönme dolaplara, çarpışan otomobillere bindi. Yok, ne stres atabiliyor, ne de o lâcivert gözleri çıkarabiliyordu aklından…

Tanrı insanı azarlamaya, ya da terslemeye görsün, yapacağını ertelemiyordu, hem de hiç. Çarpışan otomobillerde, iki gencin yan yana oturdukları araba ile kendi arabasının diğer arabaların yönlendirmesi ile devamlı çarpışmasına, ne kadar uzaklaşmak isterse istesin muvaffak olamıyordu.

Bu da o genç kızın merhamet diler gibi, o adamın ise kahır, sitem ve nefret dolu bakışlarının üzerinde olduğunu hissettiriyordu kendine.

Lâf ola, beri gele(2) işte! Mademki fark ettin, binmeseydin ya onların bindiği seansta aynı kulvarda hareket eden arabaya. Yoo! Kadere bahane bulacaktı(4) ya, etkilendiğini, yanlış yaptığını kendi dışında her bir şeye yükleme gayretinde olacaktı ya!

Yorumu da gayet dürüstçe idi! Kimin tavuğuna “Kışt!” demişti ki? Yoksa ayağına basmak şaşkınlığı yerine, yanlışlıkla ayağı ayağının altında kalmıştı da fark etmemiş miydi? Birinin ayağına basmanın bir başka türlü ifadesi olsa gerekti bu.

Zil çalmış, servis bitmiş, boşalması gereken stresi boşaltmak ne kelime, sanki stresi artmıştı da. Son olarak uçan salıncaklara binip, daha sonra evine dönmeyi, iki kadeh bir şeyler zıkkımlanıp beyninde boşluklar yaratmayı denemeyi düşündü, bu unutması için de, yanlışlığını kendi kendine kendisi için ayıplamamasının gerekliliğiydi.

Olacak şey değildi. Bu kez o gençler hemen arkasından gelip sıraya girmişlerdi, vakit ilerlemiş olmasına, belki de lunaparkın kapanmasına çeyrek saatler vardı.

“Be adam, çarpışan arabalarda yanlış yaptığının farkına vardığını söyledin, aynı yanlışlığa devam etmemek için, kendine usulca emir verip çıksana uçan salıncaklar sırasından, madem yanlışlıktan çekiniyorsun!”

Yok, onu ona doğru itekleyen bir çekim vardı, yâr çekimi, yer çekimi desen değil, etki-tepki desen yanlış, artı-eksi kutuplar desen hata, kusur, günah...

Artık ne denirse densin, bağlanmış bir basiretle(4), kadere rıza göstermekti, her ne demektiyse düşüncesi?

Bileti alıp arkasına döndüğünde genç adamın aynı kin dolu bakışları ve genç kızın lâcivertlikleri ile karşılaştı. Bu kez sinirli gibi görünüyordu genç kız. Yanındaki genç adam ya farkında değildi, farkında olması gerekenin, ya da belki de kendisi gibi o an öncesinde genç kızın tepkisine neden olacak bir şey yapmış olsa gerekti.

Ki ona karşı soytarılık, belki de şirinlik gösterisi yapma gayretinde, ya da meşguliyetinde idi. Nedenini bilip anlayamadığı karışıklığa kendisinin sebebiyet verdiğini belki aklının ucundan bile geçirmiyor olsa gerekti genç adam.

Ümit Murat dönüş yönüne göre önde, lâcivert arkasında ve onun arkasında da ne olduğu belli olmayan, muhtemelen lâcivertin sevgilisi olan genç adam vardı uçan salıncaklar dönmeye başladığında.

Genç adamın her hal ve şartlarda salıncaklarda malzeme yorgunluğu olacağı konusunda bilgi birikimini aklından geçirmiyor olsa gerekti. Şakalaşma, ya da şirinliğine devam etme arzusunda çok kişinin yaptığından farklı olmaksızın, dönme sırasında lâcivert kendisine yaklaştıkça genç adam onun zincirinden tutup tekme atıyordu koltuğuna, ittirir gibi.

Genç kız çok zaman Murat'ın kendisine, ya da salıncağın sepetine çarpıyor, ara sıra da olsa önüne bile geçiyordu hatta.

Genç adamın son vuruşunda, ya da ittirişinde genç kızın salıncağının zincir kopmuş, kopan zincir Ümit'in başına dolanmış ve insanların felâket tellâllığı yaparcasına(4) çığırışlarına ek olarak genç kızın merkezkaç kuvvet etkisiyle savrulmaya başlaması bir olmuştu.

Uçmamıştı, ama Ümit’in başına dolanan ve mengene(1) gibi başını kıskaç(1) altında tutan zincir, ona bir şeyler yapmasının gerekliliğini emreder gibi olmuştu.

Zincir kendiliğinden ya da herhangi bir çabayla gevşeyip boşaldığı zaman genç kızın uçması, ya da zinciri bırakmazsa uçan salıncak yavaşladığında iskeleye çarpıp en basitinden ölmese bile hırpalanacak şekilde yaralanması olası ya da mümkündü.

Arabasının camını kırdığında kullandığı akılla, şimdi kullanması gereken akıl ve inisiyatif aynı oranındaydı ve bunu bu sefer hem de bir canı kurtarmak için mutlaka kullanması gerektiğini düşündü.

Bu; hem kendi başını ve beynini dolanmış zincirden azat etmek, hem de genç kızı olası tehlikelerden korumak, kurtarmak için şarttı.

Tüm gücünü kullanarak başına dolanmış zincirle oluşacak bir riski akılına getirmeksizin salıncak zincirini hem kendini hem de genç kızı kurtarmak için yavaş yavaş kendine doğru toplama gayretini yaşadı.

Genç kız tam selesiyle birlikte kucağına oturduğunda, salıncak duraklama modunda sürüklenmeye başlamıştı, bir kısım insanların belki “Oh!” şeklinde iç çekişlerinde.

Genç adam, salıncaktan inerek hemen yanına gelmiş; “İyi misin?” telâşı yanında; “Bilmediğin bir adamın kucağına oturmak mecburiyetinde değildin!” tarzında bir şeyler zırvalama gayretini yaşamaya başlamıştı, Ümit'in kulağına yarım-yamalak erişmeye çalışan.

Salıncak tamamen durduğunda, genç adam yaşanan tehlikenin farkında olmaksızın, oldukça sinirli bir şekilde genç kızın sandalyesinin kilidini açıp genç kızın kolundan silkelercesine tutmuştu.

Üstelik bunu yaparken ne çevresinin tepkilerine dikkat etmiş, ne Ümit’in kucağındaki genç kızı indirdiği sandalyeye dikkat etmiş, ne de bir kelimeyle olsa da teşekkür etmeyi geçirmişti, aklının ucundan bile.

İnsanların geri zekâlı olarak doğmaları herhalde nadiren gerçekleşen bir kavram olsa gerekti. Ancak Ümit’in düşüncesi bu adamın sonradan bu unvanı hak etmiş gibi olmasıydı.

Murat’ı sandalyesinden ve zincirlerinden başka birileri çözüp kurtarmıştı. Alnı ve başı müthiş bir şekilde ağrıyor, zonkluyordu. Söylendiği kadarıyla zincir morluk da oluşturmuştu alnında ve kafasında da bir kısım saçlar yok olmuştu, zincirin hükmettiği kadarıyla.

Sürüklenircesine götürülen genç kızın, yani lâcivertin hayret dolu bakışlarına, kendisi bu kere sitem ve hüzünle uzanmaya çalışmıştı, üstelik “Kim olursan ol, benim ol!” dercesine, yalvarır gibisine.

Onların duymalarını istercesine soluğunun yettiğince seslendi, bağırmak yerine.

“Teşekkür etmenizi beklemiyordum, ama hiç olmazsa somurtmak, kararmak yerine gülümsemeyi, güzel bakmayı deneseydiniz!”

Fark ettiği, ya da bencilce düşündüğü kadar o iki gencin kardeş olmaları mümkün değildi. Karı-koca, nişanlı, sözlü, sevgili ya da arkadaş olsalar gerekti. Yakın olmadıklarını düşünüyordu Ümit.

Çünkü insan yanındakinin yaşadığına şükretmek, Tanrının bağışladığına dua etmek yerine çekiştirmezdi öylesine yanındakini.

Gerçek şu idi ki; o genç kız, hiçbir şekilde kendisinin değil, arkadaşının da değil, bir başkasının aşkıydı. Dolaysıyla değil sevmeye, düşünmeye; o lâcivertlikleri, sabun kokusunu ve ensesindeki beni bile aklında tutmaya hakkının olmadığı düşüncesindeydi.

Tansiyonu düşmüştü galiba, sarhoş gibi sallanıyordu olduğu yerde. Koluna giren, ya da girmeye çalışanlara rağmen ne olduğunun da farkında değilmiş gibiydi. Herkes değilse de, onlar dâhil çok kişi kendi havalarında gibiydi.

Eve geldiğinde anne ve babası çoktan horlamaya başlamışlardı. Aynaya baktı. Gerçekten söyleyenlerin tam anlamında söylemeye çekindiklerinden olsa gerek alnındaki izler bir hayli derin, acı verecek, iz bırakacak şekilde, ayrıca kafasının arkasındaki deri sıyırılması da bir daha asla saç bitmeyecek şekilde izli idi.

Bunları annesine ve babasına anlatamayacağının bilincinde yaşamak hayalperestlik değildi.

Bu nedenle bir not yazıp masaya bıraktı, önce bir hastaneye gidip doktora göründü, pansuman ve tedavisini yaptırdıktan sonra bir otele attı kendini. Ne kadar süre içinde iyileşip iyileşmeyeceğini bilmiyordu, ama izlerinin silinmeyeceğinin farkındaydı ve bunun hesabını öncelikle annesine nasıl vereceğinin tereddüdü içindeydi.

Ne kadar zaman saklayacağını da bilmeksizin ilkesiz davranışlarla durumunu kurtarma gayretini yaşıyordu.

Anne ve babasına yazdığı notta; “Alârm ve tatbikat için haber geldi, aniden gidiyorum!” sözleri vardı. Aslında yalan söyleyecek kadar zeki olmadığının farkındaydı, çünkü yalanı beyninde tutmak bir yana, bir yalan diğer yalanı da peşinden sürükler, bu da çözümsüzlüğe neden olurdu. Üstelik bu durumu arkadaşlarına da anlatması zordu Ümit’in.

Bir sonraki hafta sonunun yalanını peşinen hazırlamalıydı, anne ve babası için, örneğin başındaki ve alnındaki izlerin tatbikat sırasında oluştuğu gibi. Arkadaşları için de başka şeyler uydurabilmeliydi. Yalandan kim ölmüştü ki?

Günler geçti aradan, sorgusuz sualsiz, derinliklerinde yaşamını tüketmeyi, hatta yitirmeyi düşündüğü. Aklında lâcivertler ve yapısında şapkasının altında gizlemeye çalıştığı zincir izleri kalmıştı.

Üstelik hiçbir şekilde bilmeksizin, serseri gibi hemen hemen her gün lunaparkı arşınlayaraktan, bilinçsizce sağda-solda dolaşarak...

Kurban Bayramı geçmiş, kıta kuralarının çekilmesine az bir zaman kalmıştı. Ekin’in Kurban Bayramı yasağı bitmiş, bu kez de kıta kurasının çekilecek oluşu engellemişti nikâhının yapılmasını, büyükler her şeyi bilip, her şeye hâkimdiler ya!

Tanrı insanların gönlüne göre veriyordu, ya da destekler gereğine ulaşıyordu. Ekin mühendisliği nedeniyle özel kura ile Genel Kurmayda görevlendirilmişti. Ümit ise tilkinin bilmem ne yaptığı yerlerden(2) bir yeri kura olarak çekmişti.

Ümit, Ekin’e söz vermişti, iki eli kanda olsa bile mutlaka nikâh ve düğünlerine ulaşacaktı...

Arkadaşından düğün için haber gelmiş, gerekli izni zorlansa da almıştı. Babası emekliliğini istedikten ve emeklilik fobisini(2) erkenden yaşamaya başladığından ve kendisi de askerde olduğundan dolayı arabayı elden çıkarmıştı.

Babası yeni bir araba almayı da gerekli görmemişti, kullanamayacak olduktan sonra yerinde dursa bile gideri olduğu yadsınmayacak bir masrafa ne gerek vardı ki, değil mi?

Eve ulaşıp hoşbeş(1), selâm kelamdan sonra duşunu almış, giyinip kuşanıp, şapka giymeden kendisini itekleyen belirsiz bir güçle lunaparka yönelmişti ve sonrasında mahzunlukla, engelleyemediği düşünceler içinde arkadaşının nikâhına gecikmemek için bir taksiye el etmişti...

Umut, ekmek gibi, su gibi ihtiyaçtı kendisi için, ama gerçekleşmeye niyeti olmayan umutlarla neye, nereye ve ne kadar zamanda ulaşırdı ki insan? Vakit daralmıştı, lunaparktan çıkmaya yöneldiğinde arkasından kendine yetişme çabasında olanı fark etmemişti, kendisine yönelen taksiye işaret ederken. Bir bayan sesi çınladı kulağında, hiç de aşina olmadığı;

“Bir saniye!”

İşaretlediği taksiyi centilmenliği nedeniyle ses edene bağışlaması gerektiğini düşündü, o sese dönerek.

İnanması güçtü, karşısındaki unutamadığı, her yerde aradığı, bulmağa çalıştığı lâcivert idi, zihninden hiç uzaklaşmayan, tüm yasaklara rağmen ve belki de sebep olan izler dolaysıyla asla ve asla unutmaya meylinin olmadığı.

Taksiye döndü Ümit, bilircesine, ya da tahmin edercesine bazı şeyleri yaşayacağına inanarak;

“Özür dilerim kardeşim, bir sorunum çıktı, siz lütfen devam edin!” dedi ve karşısındakinin söyleyeceklerini belki de arzulayarak dinleme gayretini yaşadı.

“Söyleyeceklerim uzun, bir yere oturmamız mümkün mü?”

O, kararan, kendisini kendinden sakınan, uzaklaştıran, sitemkâr, güzel lâcivert kendinden, yani hırpani(1), Ferhat olamayacak kadar gergin kendisinden izin istiyordu ha?

Hangi dağda kurt ölmüştü ki? Hem gerekli miydi? Olsa olsa yumuşak bir özür dilerdi, geçer giderdi, hem gerekli de değildi, aylar sonrasında. Özürsüz kalan, kahır dolu ayrılıklar hep böyle başlamaz mıydı? Sen yoluna, ben yoluma, ya da evli evine, köylü köyüne örneği...

“Özür dilerim, bir düğüne, bir can dostumun düğününe, hem de nikâh şahidi olarak katılmam gerek. Bu nedenle size ayıracak, ya da sizinle oturup konuşacak kadar vaktimin olduğunu sanmıyorum!”

“Mademki can dostunuz, giyimim sanırım ki sorun yaratmaz, beni de yanınızda götüremez misiniz?”

“Nasıl yani, siz o gün yanınızda gördüğüm, hatta bir bakıma sizi azarladığını sandığım gençle evli-barklı, ya da her neyse beraber değil misiniz?”

“O, yani ailelerimizin uygun gördüğü, bir bakıma heveslendiğim eski sözlüm yok şimdi. Benim de anlatmak istediğim bu, eğer götürmek ve anlatmam için izin vermek lütfunda bulunursanız!”

“Arkadaşımdan izin almam gerek!”

“Alın! Ama en iyisi siz bana bir gün, saat ve yer adı verin, sizi orada bulayım, orada oturup konuşalım, eğer sakınca görmezseniz. Bu arada benim adım Keziban…

“Bağışlayın efendim, ben de Ümit Murat! İzin almam gereksiz, oraya gelmekteki ısrarınıza karşı savunmanız her neyse orada yaparsınız, ben karışmam. Vaktiniz olursa da, derdiniz her ne ise orada anlatırsınız ve ‘Bir varmış, bir yokmuş!’ örneği yaşamımıza kaldığımız yerden kendi başımıza devam ederiz.”

“Bir varmış, bir daha varmış demek daha kolay gelmez mi?”

“Gizemli konuşuyorsunuz, anlayamıyorum, hem ben buna hazır değilim, hem de anlayacak kadar zeki!”

“O halde deminki gibi taksiyi çevirin, arkadaşınızı bekletmeyin, vakit olursa da ‘Beni bağışlayın!’ derim. Bir teşekkür bile etmeden, hayatımı size borçlu olduğumu anlatmadan, başınızdaki bu izlerin nedeninin ben olduğumu söylemeden, yanımdaki adamın neden olduğu ayrılma saygısızlığımı bağışlamanızı dilerim!”

Taksi çağırılmış, binilmiş ve genç kızın ısrar ile binmesiyle birlikte konuşması aynı şiddet ve istekle devam etme modundayken Ümit sözünü kesmek zorunda kaldı;

“Özür dilenecek bir şey yok! Tanrının bağışı ve tamamen bir tesadüf orada bulunuşum. Ama gerçeği söylemem gerekirse böyle bir şey için anında ya da tekrar gayret sarf etmem gerekseydi, canla-başla tüm gayretimi sarf etmekten de çekinmezdim demek isterim, bunu bilin, lütfen!”

“Hiç tanımıyor olmasanız, bir başkasının sözlüsü, eşi olsa bile mi?”

“Karşımdaki candı o an ve ben bunu yaşadım, ispat etmem gerekli değil. Siz de yaşadınız aynı şeyi, haksız mıyım?”

“O halde mutlaka özür dilemem şart!”

“Gereksiz, hem özür dilediniz farz ediyorum. İsterseniz gönlünüzden geçenleri söylediğinize ve kabul ettirdiğinize göre düğüne gelmeyebilirsiniz de. Hem ailenizin de haberi yok, hissettiğim kadarıyla. Taksi sizi eve bıraksın, ya da ben sizi evinize bıraktıktan sonra biraz gecikecek olsam da öyle katılırım düğüne!”

“Bu konuşmanızdan sonra daha çok istiyorum düğüne sizinle beraber katılmayı, üstelik aileme karşı kendimi savunabilirim, merak etmeyin! Ancak yapacaklarımdan dolayı sorumlu olmadığınızı da bilmenizi isterim!”

Genç kızın tehdit eder tavırdaki düşüncesi, ya da yapacakları ne ya da neler olabilirdi? Gerilmişti Ümit. Üstelik damadın nikâh şahidi olarak bir tatsızlığa ya da yanlışlığa neden olmak istemiyordu.

Nihayeti gecikmesi nedeniyle yedek(!) bir nikâh şahidi devreye girebilirdi. Ancak her hangi bir tersliğin düğünün huzurunu bozmasına da imkân vermemeliydi.

Durakladı bir süre genç kız, gereğinin olduğuna inanmışçasına;

“Sevmekten, âşık olmaktan korkar mısınız? Önceleri, bir zaman şunu sevmiştim, hatta âşık olmuştum dediniz mi hiç?”

“Çok özel sorular değil mi bunlar hanımefendi?”

“Demek ki düşünmekte haksız değilmişim. Cevabınızın ne olduğunu hissediyorum ve tavrımı erteliyorum!” deyip sustu genç kız.

Bazen bazı şeyler, gerçekten özlendiği yolda, arzulandığı şekilde sonuçlanıyordu, tıpkı Ekin ve Erin’in nikâhlarında olduğu gibi...

Keziban bir kenara iteklenmiş gibi hissediyordu kendini. Ümit dâhil, güzelliğinin etkisiyle bile de olsa; “Kimsin, kimlerdensin, oğlan tarafından mısın, kız tarafından mısın?” diyerek soran, eden yoktu kendisine.

Bir şeyler yapmalıydı, hem kendini, hem duygularını, hem de sahiplenmeyi istediğini, aylardır nasıl bekleyip özlediğini anlatmak ister gibi.

Nikâh, nikâh şahidinin önderliğinde(!) kıyılmış, gelin ve damat ilk dansı yapıp yerlerine oturmuştu. Orkestra daha sonraki müzik parçalarına yöneldikten bir süre sonra ilgisizliğin hiddeti ile yerinden kalkarak orkestraya yönelip “Dur!” işareti yaptıktan sonra şantörün elinden mikrofonu almıştı, dediği gibi tüm sorumluluğu ve riskleri yüklenerek, her gün ölmektense, bir gün ve temelli ölmenin yararlı olacağın düşünerek;

“Özür dilerim! Sadece bir dakikanızı alacağım, kim olduğumu anlatmak için!”

Durdu, Ümit’in yanına gelmesini, kendisine destek, ya da köstek olmasını bekler gibiydi, hareketsizliğini görerek mikrofona eğilerek kendisini yanına çağırdı ve;

“Bana ‘Ben karışmam, başının çaresine kendin bak!’ dedin ama yardımına ihtiyacım var!” dedi ve Ümit yanına geldikten sonra devam etti;

“Bu, adını bile bir-iki saat önce öğrendiğim genç adam öncelikle söylemem gerek ki beni bir yanlıştan çevirdi, sevmeden, kime ait olduğumu anlamadan evlenmenin gereksizliğini öğretti bana. Sanırım hiç kimseye alnındaki izleri ve başındaki saçsız bölgeyi anlatmamıştır. Bu izler beni ölümden kapıp yaşama döndürmesinin izleridir. Sonrasını kendisi anlatır!”

Bahçede; “Ooo! Aaa!” şeklinde hayret nidaları yükselirken cesareti arttı Keziban’ın;

“O gün sırtını döndü, gitti, yaptığını umursamazcasına, teşekkür etmemi ne bekledi, ne de ben teşekkür etmek teşebbüsünde bulundum.”

Bir süre durakladı, belki de Ümit'in tepkisini ölçmek ister gibi:

“Canımı yakan bir şeyler vardı anlayamadığım, bilmediğim. Sözlü arkadaşımdan ayrıldım hem de o an. Kim olduğunu bilmediğim bu adamı aradım, severek, isteyerek, düşünerek ve saklamam gereksiz; âşık olarak!”

Tepkilerden, ya da sessizliğini anlattığı merak dolu tepkilerden hoşlanmış gibiydi;

“Bugün tesadüfen karşılaştık, uzun süredir adım adım, kenarlarda, köşelerde(11) arayıp bulmaya çalıştığım, adının Ümit olduğunu öğrendiğim bu adamla, ümitlerimin yeşermesi gibi. Beni anlatmak istedim kendisine. Dinlemedi, dinlemek istemedi, hatta uzaklaşmak bile istedi. Şimdi hepinizin huzurunda söylüyorum, mademki canımı bağışladı bana, canımdan çok seviyorum onu, âşığım ve onunla karşılaştığım için de Tanrıma şükrediyorum.”

Sözlerini sıraya koymak istercesine son kez duraklamak gereğini hissetti Keziban;

“Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sanırım her şeye rağmen bana kapıyı göstermek isteyenler varsa ben hazırım, demek isterim!”

Ne söyleyeceğini bilmiyordu Ümit. Sanki birileri diline pranga vurmuş(4) gibiydi. Çözemiyordu dilini, tüm gücünü toplayıp diz çöktü ve mikrofonu aldı eline;

“Seni ben de unutmadım lâcivertim, o günden beri ben de seni çok aradım, çok zaman, hatta vakit bulduğum her zaman, bugün karşılaştığımız, bildiğim tek mekânda…

Ve içtenlikle, herkesin huzurunda haykırarak söylemek istiyorum; seni seviyorum, evlen benimle!”

Dünyada daha önce böyle bir şey yaşanmış mıydı, böyle bir evlenme teklifi, böyle bir anda yapılmış mıydı, bilinmez, ama gün 24 saatti(12), hâlbuki 3-4 saat içine bütün bir ömrü sığdırma gayreti yaşamıştı Keziban ve Ümit…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ankara’ya 77 Km. uzaklıktaki ilçe Topçu Okulunun olduğu Polatlı’dır. Dolaysıyla Ümit Murat’ın “Gürler zaferin teranesiyle coşkun sesi bir topun derinden derine…” Marşını terennüm etmesi doğaldı. Kurayı çektiği yer olarak “Tilkinin...” diye vasıflandırdığı yer ise Ağrı-Patnos olabilir!

Ayrıca 1960 yılının 14 Mayısında öyküde anlatıldığı şekilde yetişilmesi gereken aniden bir kalp krizi ile vefat eden efendibaba dediğim anne dedemin cenazesine yetişmek için sürat yapıldığından dolayı kazasız-belâsız bitirilen bir araba kazası yaşanmıştır.

(*) Lunapark; İnsanların güzel vakit geçirmeleri için geniş ve açık bir alanda düzenlenmiş insanları eğlendiren, heyecanlandıran, korkutan çeşitli oyun, eğlence araçları bulunan bunlara binilerek eğlenilen yer (park).

Sakınca; Dikkatli olmayı, çekinmeyi, sakınmayı gerektiren durum ya da şey.

Sakıncalı; Sakıncası olan, sakınmayı, çekinmeyi, dikkatli olmayı gerektiren. Bu sözü kullanınca, Rahmetli Gazeteci, Yazar Uğur MUMCU’nun “Sakıncalı Piyade” kitabını hatırlamadan geçmek olmazdı!

Kezban (Keziban); Yalancı değil, ev hanımı, evi idare eden kadın, kâhya kadın. (Kur’an’daki “Tükezziban =yalanlarsınız, yalanlayabilir misiniz, inkâr edebilir misiniz?”) anlamıyla karıştırılmamalıdır.

(1) Ahacık; Yerel olarak bir yerin çok yakın olduğunun ifadesidir.

Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

Hoşbeş; Buluşan kimseler arasında buluşmanın ilk dakikalarında hal hatır sormak için söylenen sözler.

Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

İçtima; Toplanma, bir araya gelme. Toplantı. Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya gelmesi. Askerlerin silâhlı ve donanımlı toplantılarına denirse de, İslâm Hukukunda “Kavuşma” anlamındadır.  Dünya, ay ve güneşin bir sıraya gelmesi anlamını taşır. Ay sırtını dünyaya dönmüş ve tamamen karanlık haldedir.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

Kaput; Otomobil, otobüs, kamyon gibi kara taşıtlarında motoru örten, açılır kapanır biçimde saçtan yapılmış kapak. Asker paltosu.

Kıskaç; Bir şeyi kıstırmaya, sıkıca tutmaya, tutup sıkıştırmaya yarayan kerpeten, pense, maşa gibi araçların ortak adı. Açılır kapanır biçimde taşınabilir eğreti merdiven.

Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir).

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.

Züppe; Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan.

(2) Adrenalin Boşaltması; Heyecanlanma, korku, öfke, heyecan gibi durumlarda böbrek üstü bezlerince salgılanan, damarların daralması, bronşların açılması, kanama kesme gibi amaçlar için başvurulan tıpta da kullanılan konu (Genelde “Adrenalin Salgılanması” şeklinde kullanılır).

Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

Emeklilik Fobisi; Emekli olunmasında ne yapacağının şaşkınlığı, korkusu, kilitlenme, boşlukta kalma.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hayır (Hayr) Duası; Her şeyin hayırlısı ne ise onu Allah’tan isteme duası.(Peygamberimize mal edilen bir) HADİS

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.

(3) Dünyada tek bir güzel anne vardır, tüm evlâtlar da o annenin kendi annesi olduğunu sanır. Sözün Aslı; “Bütün Dünyada bir tek güzel (tatlı) çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ

(4) Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Bir Baltaya Sap Olmak; Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak.

Carcurlamak; Fermuarlamak. Fermuarla kapatmak. Genelde “Susuyorum!” anlamında dudakların parmakla kapatılması işlevi.

Diline Pranga Vurmak; Susmak, konuşmamak, fikrini söylememek.

Felâket Tellâllığı Yapmak; Büyük zarar üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay ya da durumu, şaşkınlık, hayret vb. şekilde abartarak bildirmek, anlatmak, duyurmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hasıl Has Yapmak (Etmek); Yöresel olarak kullanılan bu kelimenin tam anlamı lügatlerde yoktur. Gayrete gelmek, ayağa kalkmak için bedeni ayaklar üstünde yaylandırmaya çalışmak “Ya Allah! Haydi, hep beraber, hep birden, hep birlikte, gayretle, el ele, el elden”  anlamında teşvik sözü.

İki Lâfı Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

Kadere Bahane Bulmak; Kader denilen alınyazısı, ya da talihe amacını gizleyerek noksan, kusur gibi bahaneler uydurmak

Külâhları Değişmek; Araları bozulmak, bozuşmak.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Şirinlik Yapmak; Yapmacık bir tavırla şirin, sevimli, cana yakın, görünmeye çalışmak.

(5) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(6) Misket, Fidayda, Çözdal, Topal ve aklıma gelmeyen bir kısım oyun havaları Ankara yöresine aittir.

(7) İki Bayram Arası Nikâh (Düğün) Olmaz!; Dinimizde böyle bir kural yoktur. Cahiliye Devrinden kalan yanlış bir söylem. Ancak Müslümanlar için bayram kabul edilen Cuma Namazı Bayram Namazının olduğu günle çakışmışsa, “Bayram Namazı ile, Cuma Namazı arasında nikâh yapılmasa iyi olur!” anlamında bir tavsiye kararıdır. Bu da çeşitli nedenlerle farzı ayn olan Cuma Namazının muhtemelen yitirilmesi anlamına geldiğinden (bence) edepli ve gerekli bir tavsiyedir diye düşünürüm.

(8) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Dediğim dedik, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.

(9) Ele Verir Talkını, Kendi Yutar Salkımı; Başkalarına verdiği öğüdü kendi tutmaz, üstelik de tam tersini yapar…

(10) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)

(11) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.

(12) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”